Blog

  • Bir evladın çığlığı: ‘Babamı verin, onu yaşatmak istiyoruz’

    Bir evladın çığlığı: ‘Babamı verin, onu yaşatmak istiyoruz’

    Kübra KIRIMLI

    Afyon 2 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi’de bulunan Yunus Nisgavlioğlu Hidrosefali hastası. Öz bakımını yapamadığı doktor raporunda yer alan Yunus Nisgavlioğlu için cezaevinde kalmaya devam ettiği her an hayati tehlike arz ediyor. Şant takılarak bir an önce beyin ameliyatına alınması gereken hasta tutsak Nisgavlioğlu’nun ailesi bir süre önce yasal başvurusunu yaptı. İyi haberin gelmesini bekleyen Nisgavlioğlu’nun kızı Seda Nisgavlioğlu, bir an önce babasının cezaevinden 3. basamak bir hastaneye sevk edilerek ameliyat edilmesini talep ediyor.

    12 YILDIR CEZAEVİNDE

    68 yaşındaki Yunus Nisgavlioğlu, 12 yıldır cezaevinde. Şu an Afyon 2 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi’de kalmakta olan Nisgavlioğlu, bir süre önce beyninde su toplaması, şeker, tansiyon  ve CRP yüksekliği sebebiyle bilinç kaybı yaşadı. Bilinç kaybıyla hastaneye kaldırılan Yunus Nisgavlioğlu’na yataklı tedavi uygulanmadı. Gönderildiği cezaevinde yeniden fenalaşarak komaya giren Nisgavlioğlu bunun üzerine Afyon Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Bir hafta yoğun bakımda tedavi gören hastaya Nöroloji hekimi tarafından 09.11.2022 tarihinde düzenlenen raporda Nisgavlioğlu’nun artık tek başına hayat süremeyeceği ve hayatını yalnız başına cezaevi koşullarında sürdürmesinin mümkün olmadığı ibraz edildi. Aynı raporda Nisgavlioğlu’na  “Hidrosefali” teşhisi de kondu.

    ‘ŞANT TAKILIP ACİL AMELİYATA ALINMASI LAZIM’

    Raporda ayrıca cezaevinde kendiliğinden bir iyileşme beklenmeyeceği, “şant” takılarak ameliyata ihtiyaç olduğu ve kısa süre zarfında tedaviye başlanmaması durumunda hastanın hayati tehlike taşıdığı ifadelerine de yer verildi. Hasta tutsağın kızı Seda Nisgavlioğlu, şu an cezaevinde kalan ve öz bakım ihtiyaçlarını karşılayamayan babasına annesi Ayşe Nisgavlioğlu’nun refakat ettiğini anlattı. Hidrosefali’nin yanı sıra babasının aynı zamanda kanser şüphesi taşıdığını da ifade eden Seda Nigavlioğlu, cezaevi koşullarının babası gibi hasta tutsaklar için tedaviye elverişli ortam olmadığını da ifade etti. Bunun için gerekli mercilere başvuru yaptıklarının beklediklerini ifade eden Seda Nisgavlioğlu, içeriden haber aldıkları babasının durumun giderek kötüleştiğini desöyledi.

    ‘TEDAVİ 3. BASAMAK BİR SAĞLIK KURULUŞUNDA MÜMKÜN’

    Kendisi ve ailesi olarak bütün çabalarının babalarını yaşatmak ve hastalık günlerinde beraber olabilmek olduğunu ifade eden Seda Nisgavlioğlu, CİMER’e de başvurarak “Bu bir acılı bir evlat yakarışıdır” diyerek seslendi. Afyon Devlet Hastanesi’nde tedavi sürecinin yürütülemediğini çünkü yeterli donanımın olmadığını ifade eden Seda Nisgavlioğlu, Üniversite Hastanesi’nin de babasını kabul etmediğini söyledi. Tedavinin 3. basamak olan eğitim ve araştırma hastanesinde mümkün olduğuna dikkat çeken Seda Nisgavlioğlu ve ailenin talebi; ailenin ikamet ettiği İzmir’e bir eğitim ve araştırma hastanesine hastanın sevkini sağlayıp, bir an önce tedaviye başlanması. Seda Nisgavlioğlu son olarak “Umarım önümüzdeki hafta babamı bize verirler. Onu yaşatmak, bu süreçte evlatları olarak onun yanında olmak istiyoruz” diye konuştu.

  • Ambülanslar hastaneye hasta mı taşır, yoksa statlara fişek mi taşır?

    Göztepe-Altay maçında çıkan olaylar…

    Ekonomik çıkmaz içerisine giren…

    Geçinemeyen…

    Gerek ekonomik gerekse siyasi olarak çember içinde kalan…

    Kişilerin ortaya koyduğu tepki sonucudur…

    Bu olayları tasvip etmek mümkün değildir…

    Çünkü sporda şiddet olmaz…

    Özü kardeşlik, sevgi, barıştır…

    Bu nedenle…

    Göztepe-Altay maçında yaşanan olaylar…

    Bir fişek ile başlatıldı…

    Ortalık karıştı…

    Bu fişekleri stadın içine sokan…

    İki ambülans görevlisinin olması da düşündürücü…

    Hastaları, rahatsızlık hissedenleri en acil bir biçimde hastaneye yetiştirmekle görevli ambülans şoförlerinin böyle bir olaya karışması…

    Bir gerçeğin daha gün yüzüne çıkmasına neden oldu…

    Demek ki…

    Fişekler, yaralayıcı cisimler, pankartlar çeşitli kentlerde oynanan maçlarda statlara ambülanslarla taşınıyormuş…

    Bu iki ambülans şoförü ekonomik çıkmaz nedeniyle…

    Fişeği stada sokmak için belli bir para aldı mı?

    Bu konu da geniş biçimde araştırılmalı…

    Futbol Federasyonu daha önce açıklamıştı…

    Derbi maçlarda deplasman takımı taraftarları gidemeyecek…

    Fenerbahçe maçında Galatasaray taraftarı Kadıköy’e gidemeyecek…

    İyi güzel de…

    İzmir’de iki güzide kulübü Göztepe ve Altay hem ezeli rakip, hem ebedi dostlar…

    Böyle bir maçta neden deplasman takımın taraftarına yasak getirilmedi…

    Anlamış değilim…

    Futbolda alınan her kararı üç büyük takım için uygulamaya geçirirseniz…

    Gelinen nokta ortalığı karıştıracak fişek olur…

    Statlara girişlerde…

    Medya mensubu sıkı şekilde aranıyor…

    Foto Muhabirlerinin çantaları didik didik ediliyor…

    Taraftarlar da girişlerde turnikelerde aranıyor…

    Yine de holiganlar…

    Futbol teröristleri…

    Fişeklerin, yabancı cisimlerin statlara sokulması için bir yolunu buluyor…

    Ambülans bunun örneği…

    Çünkü aranmıyor…

    Stada rahat giriyor…

    Bu olaydan sonra her yerdeki maçlarda ambülanslar da didik didik aranacak…

    Aranması da gerekir…

    Statta rahatsızlık geçiren kim olursa olsun…

    Önce ilk müdahaleyi yapacak sağlık görevlilerini taşıyan, daha sonra acil olarak hastaneye yetiştirip…

    Tedavilerinin yapılmasını sağlayan ambülans şoförleri…

    Hayat kurtarmaya çalışırken…

    Can almaya yönelik fişek taşımalarından…

    Ders çıkarmalıyız…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Altın Madencileri Başkanı Mehmet Yılmaz’a cevabımdır

    Adına “Altın Madencileri Derneği” denilen, gerçekte Türkiye’nin yaylalarını, meralarını, ormanlarını, köylerini ve su kaynaklarını yağmalayan ve talan edenlerin bir araya geldiği derneğin Başkanı Mehmet Yılmaz, Ankara’da bir grup gazeteciyle bir araya gelmiş.

    Yılmaz, “Yerin altında, 275 milyar dolar değerinde, 5 bin tonluk altın rezervi var” demiş.

    Bu rezervleri, “İnsan yararına, çevreyi koruyarak ve sorumlu madencilik faaliyetleriyle” ekonomiye kazandırmalıymışız… Altın üretimini önce 50, sonra 100 tona çıkabilirmiş ve bunun için de 20 projelik bir listeyi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na sunmuşlar…

    Ne kadar altın madeni açarsak o kadar döviz Türkiye’de kalacakmış.

    20 yıldır aynı yalanları bıkmadan usanmadan tekrarlıyorlar…

    NE PAHASINA OLURSA OLSUN

    İspanya Kralı Ferdinand’ın 1500’lü yıllarda söylediği, “Altın getirin, mümkünse insani yollardan ama ne pahasına olursa olsun altın getirin” sözleri bugün de aynen geçerli. O gün atları, tüfekleri ve mikroplarıyla yağmacılar vardı, bugün uluslararası karteller ve yerli işbirlikçileri var. Mümkünse insani yollardan ama ne pahasına olursa olsun altın çıkarmaya çalışıyorlar.

    Sayın Mehmet Yılmaz, o sizin “bir ton” altını elde edebilmek için “beş milyon ton” taş-toprak-kaya             un ufak edilip üzerinden binlerce ton siyanür, sülfürik asit, silika gibi dünyanın en ağır kimyasalları geçiriliyor mu?

    Geçiriliyor.

    Ama siz bunların hiçbir zararı olmadığını söylüyorsunuz. O sizin “bir ton” altınınızı elde etmek için Kazdağları, Karadeniz Dağları, Toros Dağları, Murat Dağı, Munzur Dağları ve en değerli ormanlarımız içindeki milyonlarca canlıyla birlikte katlediliyor mu?

    Ediliyor.

    1 ton dore altın için bin ton siyanürü açık alanlarda taşın-toprağın üzerine saç. Ağır metaller içeren ve sülfürik asit kaynağı olan milyonlarca ton taş-toprak ve kayayı “pasa” diyerek bir kenara yığ.

    Sonra da 275 milyar dolar masalını anlat.

    Yani Mehmet Bey şunu öneriyor, bugün 19 madenle 40 ton üretiyorsak, 100 ton hedefine ulaşabilmek için 20 tane daha talan ve zehir merkezi açmamızı istiyor.

    Toroslar’a, Munzur Dağları’na, bütün Karadeniz dağlarına ve yaylalarına, bütün Ege’ye, Marmara’ya, yani tüm Türkiye’ye. Önerdikleri bu. Zaten planlanan da bu. TEMA, Kazdağları’nın yüzde 79’unun madenciler için parsellendiğini belgeledi. Bugün turizmin göz bebeği Muğla, Antalya keza aynı durumda.

    Mehmet Bey hiçbir rahatsızlık duymadan bunu söyleyebiliyor. Ama ağır metallerle ve sülfürik asit sızıntılarıyla dolu milyarlarca ton pasa dağlarını ne yapacağımızı söylemiyor. Milyarlarca ton suyun bu madenlerde kullanılacağını ve zehirleneceğini söylemiyor. Sanırsın tavuk besleyip, tarlaya mısır ekiyorlar.

    Mehmet Bey, belki farkında değilsiniz ama siz o altını çıkaracağım derken buğday üretecek toprakları, zeytin bahçelerini, fındık bahçelerini, su kaynaklarını ve hayvanların otlayacağı meraları yok ediyorsunuz. Sizin o vahşi madencilik uygulamalarınız yüzünden ülke tarımı, ülkenin su kaynakları, ülkenin havası yani bu ülkenin yaşam kaynakları kuruyor. Bakın Kurşunçalı denilen dağ, Fatsa-Perşembe-Ordu arasında bir yaşam pınarı. Ormanları ve bağrından doğan ırmakları ve dereleriyle. Çevresinde onlarca köy ve on binlerce dönüm fındık bahçesi var. Siz şimdi Kurşunçalı’da “altın çıkaracağız” diyerek önce ormanları keseceksiniz, sonra su kaynaklarını kurutacaksınız ve ardından da kullanacağınız binlerce ton zehirli kimyasalla topraklarını zehirleyeceksiniz. Peki bu insanlar o bölgede nasıl yaşayacak?

    SANIRSINKİ BEDAVA VERİYOR

    Çıkardıkları altını Merkez Bankası’na satacaklarını ve karşılığında “TL” alacaklarını söylüyor. Yani sanırsın ki bedava veriyor. Ülkemizin ormanları, su kaynakları, tarım alanları, meraları yok ediliyor. Ortaya çıkan sarı metali de yine bize satıyorlar. Buna da sevinmemizi bekliyorlar. Yani eğer Merkez Bankası sattıkları altını alırsa, El Dorado Gold ya da SSR Mining ya da Centerra Gold ülkelerine TL’mi götürüyordur sizce?  Yani Amerikalı Teck herhalde Wall Street’te “TL” pazarlıyordur. Ya da İngiliz Oriole ya da Ariana Recources Londra Borsası’nda “TL” üzerinden hisse alım-satımı yapıyorlardır. Kanadalılar ve Avustralyalılar zaten “TL”den başka para tanımazlar. Ya bu kadar mı aptal görülüyoruz! Bir tuşla o “TL” dolara ve sterline dönmüyor mu Mehmet Bey?

    Bilmem kaç bin kişiyi istihdam ediyorlarmış. Ben bir örnek vereyim. Fatsa’daki siyanürlü talan ve zehir merkezinde yaklaşık 200 kişi çalıştırıyorlar. Ama 120 bin kişinin hayatını riske atıyorlar. On binlerce fındık çiftçisinin ürününü riske ediyorlar. Sularını riske ediyorlar. Havasını zehirliyorlar. Diğer bütün bölgelerde de durum bundan farklı değil.

    Mehmet Bey peki dediğinizi yapalım ve 30-40 yıl Türkiye kendi altınını kendi üretsin. Bütün ormanlarını talan etsin, bütün meralarını kullanılamaz hale getirsin, bütün tarımsal ürünlerini riske atsın, sularını ve havasını zehirlesin. Peki ondan sonra ne olacak. 30-40 yıl sonra ne yapmayı planlıyorsunuz? Yeni bir Türkiye mi buldunuz? Yeni bir dünya mı keşfettiniz de bize sürpriz mi yapacaksınız? Ne yapacaksınız Mehmet Bey size soruyorum. 

    Üstelik adına madencilik denilen bu faaliyetlerinizle, kasten iklim krizine neden olmakta; koronavirüs salgınına neden olan ekosistem değişikliğine ve kirliliğine yol açmaktasınız.

    Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan siyanür liçiyle altın üretimini yasaklayan AB ülkeleri. Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin Avrupa Birliği topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanür liçi yöntemiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in 8 bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda.

    Çünkü siyanür; canlı çeşitliliği, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit eden yüksek derecede toksik bir kimyasaldır. Halk sağlığı ve çevre üzerinde geri dönülmez felaketlere sebebiyet vermektedir. Maden atıklarında canlı sağlığı için belirlenen güvenli limit değerlerin çok üstünde siyanür bulunur ve maden atıklarını yönetmek zordur. Siyanürlü maden işletmeleri 8-16 yıl gibi kısa sürelerde kısıtlı istihdam yaratırken, olası bir kaza, sorumlu işletmeler tarafından karşılanmayacak kadar büyük, sınır ötesi yıkımlara neden olur.

    HİLELİ GEREKSİNİM

    En acısı da “İnsanlık için üretim yapıyoruz” demezler mi…

    İnsanlık adına doğadaki bütün canlıların yaşam alanlarını zehirlemek, yok etmek. Bu nasıl bir üretim zorunluluğu acaba?! Bakınız altın bir gereksinim değildir. Daha doğrusu hileli bir gereksinimdir. 

    Prof. Aykut Çoban, kapitalizmde metaların önemli bir bölümünün “hileli gereksinim” olarak ortaya çıkarıldığını belirterek, altının da bir “hileli gereksinim” olduğunu vurguluyor. Hileli gereksinim, yani insanların aslında gereksinim duymadıkları bazı nesneleri (altın gibi) gereksinim duyarmışçasına tüketme eğiliminde olması. Altın bazı bilişim, iletişim sektörlerinde ve kısmen de tıpta çok dar bir alanda gereksinim duyulan bir metaldir. Ve bu amaçlar için altın çok fazlasıyla dünyada mevcut zaten.

    Ancak gerçek gereksinimi çok dar bir alanla sınırlı olan altın, toplumsal yaşamda bir yatırım aracı olarak ya da takı, gösteriş, şatafat nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Yani aslında gerçek bir “gereksinim olmayan” bir ürün için doğayı tahrip ediyoruz. Ve bunu da Sayın Mehmet Yılmaz gibileri bize “insanlık için üretim yapmak zorunda oldukları madencilik” olarak yutturmaya çalışıyor.

    EKOKIRIM

    Yaşanan ekokırımdır. Ekokırım (ecocide) savaş zamanında suçtur. Ekokırım barış zamanında da yapılırsa suç olmalıdır. Bu suçu işleyenler Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmalıdır ve yargılanacaklardır da.

    İNSANDA DA ALTIN VAR

    İnsan vücudunda da ortalama 0,2 miligram altın bulunuyor. Yani 1 milyon kişiyi tanklara doldurup siyanür liçine tabi tutarsanız 200 kg altın elde edebilirsiniz. Ama bunun adı elbette katliam olur. Soykırım olur. Doğamız da yaşayan bir ekosistemdir. Bugün on binlerce ağacı içindeki milyarlarca canlıyla birlikte yok edip, açık alanlarda tonlarca siyanürü doğanın bağrına boca etmenin ve su kaynaklarını zehirlemenin adı da ekokırımdır. En az soykırım kadar suçtur.  

    Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık, Yeşil Kalkınma Devrimi ilan ettik… Bunlar güzel şeyler. Ancak altına imza attığımız bu belgelerin gereğini yerine getirmemiz gerekiyor…

    Tüm dünya küresel iklim krizi denilen bir belayla karşı karşıya. Bunun yanında koronavirüs gibi dünyayı sarsan salgınlar dinmek bilmiyor. Bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, su kaynaklarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı koruyun” diye bas bas bağırıyor.

    Geçtiğimiz aylarda AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Binali Yıldırım, “Gıda, petrol ve altından çok daha değerlidir” derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da “kestane balı” yememizi önerdi. Bunlar çok güzel öneriler ve düşünceler. Ancak kestane balı yemek istiyorsak kestane ormanlarını korumak zorundayız. Petrolden ve altından çok daha değerli olan fındık bahçelerimizi, zeytin bahçelerimizi, tarım topraklarımızı korumak zorundayız.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Madenciyi kim koruyacak?

    Rivayet odur ki; Roma İmparatorluğu zamanında babasının gazabından kaçarak, madencilerin çalışmakta olduğu bir mağaraya sığınan ve madenciler tarafından korunarak daha sonra azize kabul edilen Santa Barbara isimli birisi yaşamış. Nicomedia’da (bugünkü Kocaeli kenti) zulümden maden ocağına kaçarak madencilere sığınan ve madencileri de koruyan Santa Barbara’nın dünya madencilerine armağan ettiği gün 4 Aralık.

    Santa Barbara’nın 4 Aralık tarihinde bu mağaraya yerleşmesi ve mağarada çalışmakta olan madencileri koruyor olmasına inanılması, önce Anadolu’da daha sonra da Avrupa ve tüm dünyada “Dünya Madenciler Günü” olarak kutlanılmasının gerekçesi olmuş.

    Efsane ne kadar doğrudur bilinmez ama bilinen bir gerçek var. Madenciler çok ölüyor ve günümüzde madencileri koruyan bir azizeleri yok.

    Madencilik; gerek çalışma gerekse yaşam koşulları ile diğer iş kollarından ayrılan dünyanın en eski ve en zor mesleklerinden biri. Tarihten günümüze yeraltından çıkardığı madenden daha değerli olan maden işçisi, kapitalizm ile birlikte ürettiği madenden daha değersiz hale getirilmeye çalışılmış ancak dünyanın en büyük direnişlerine imza atarak onurunu korumayı bilmiş.

    Bugün ülkemizde madencilik; özelleştirme, taşeronlaştırma ve talan politikaları ile anılırken bu politikalar sonucu kitlesel işçi ölümleri ve doğa katliamları ile özdeşleşmiş durumda. Dün; Kozlu, Karadon, Soma, Ermenek bugün Amasra’da yaşanan facialar, birileri tarafından “kader, fıtrat” olarak tanımlansa da çarpık sistemin birer sonucu.

    Vahşi kapitalizmin gerekliliği olarak azami kâr önceliğine dayalı bu sistemde maden işçileri, üretimin içinde enerji ve malzeme girdileri gibi görülmekte ve maliyet unsuru olarak değerlendirilmekte. İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanında yapılması gereken yatırımlar maliyeti artıran etken olarak görülürken bu kalemlerden kısıntı yapmak olağan hale gelmiş. Madencilik özelleştirmeler ve taşeron eliyle yürütülemeyecek kadar hassas bir faaliyet ve rant merkezli politikalarla ancak yeni katliamların yolu açılır.

    Sosyal devletin görevi, çalışanların yaşam hakkını korumak ve onlara sağlıklı bir çalışma ortamı sağlamak. Ancak, sermaye sınıfının yanında yer alan devlet, bu görevini yerine getirmezken çıkardığı yasalarla ve uygulamalarıyla zayıfı değil güçlüyü korumakta.

    Sektörde kamusal denetim yapma görevi bulunan devlet kurumlarının hem nitelik hem de nicelik olarak yetersizliği, siyasi kadrolaşma, liyakata ve deneyime önem verilmemesi, eğitimdeki ciddi eksiklikler de yaşanan faciaların artmasına neden olmakta.

    Ülkemizde işçi sınıfının örgütsüzlüğünün yanı sıra, madencilik sektöründe devlet ve sermaye eliyle örgütlenen sarı sendikalar; işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin alınmasını ve denetimlerinin uygun şekilde yapılmasını sağlayamadığı gibi iş yerlerindeki kötü çalışma koşullarını da gizlemekte. Sağlıklı bir örgütlenmenin oluşturulamadığı, demokratik bir ortamın sağlanmadığı durumda madenlerde yeni faciaların önüne geçilemeyecek ne yazık ki.

    Madencilerin bundan sonra koruyucu bir azizesi, Santa Barbara’sı olmayacak. Her türlü hak arama mücadelesinin engellendiği, muhalefet etmenin ihanet olarak tanımlandığı şu günlerde iş, ekmek, özgürlük mücadelesi veren tüm çalışanların sağlıklı bir örgütlenme ve güçlü bir mücadele ile haklarına kavuşacakları da bir gerçek.

    Tüm bu olumsuzluklara rağmen umudu korumalı. Madenlerde insan onuruna yakışan çalışma koşullarının uygulandığı, örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırıldığı, işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin tam olarak alındığı ve iş güvencesinin getirildiği bir ortamda madenciler gününü coşkuyla, neşeyle kutlamak dileğiyle…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu. TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Meclis Amasra maden faciası komisyonunda trajikomik diyalog

    Meclis Amasra maden faciası komisyonunda trajikomik diyalog

    Cengiz ALDEMİR

    Bartın Amasra‘da 42 işçinin can verdiği maden faciasının araştırılması adına kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nda, bir madencilik şirketi başkanının, bazı maden işçilerinin uyuşturucu bağımlısı olduğunu ileri sürerek kaza riskini sıfırlamasının mümkün olmadığını söylemesi traji komik bir diyaloğa neden oldu.

    Polyak Eynez Enerji Üretim Madencilik Sanayi ve Ticaret AŞ. İSG Müdürü Ergin Kahraman, “Burada yazmadığımız, özellikle madenlerde madde bağımlılığıyla ilgili bir başlık atılıp bu konunun da bir şekilde incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Madencilikte birçok riskten bahsediyoruz, yönetimden bahsediyoruz ama madde bağımlılığı konusunda mevzuatımızda hiçbir çalışma yok ve birçok maden sahasının durumunda da burada STK’lerin da belirgin bir çalışmaları yok aslında” değerlendirmesinde bulundu.

    Konuyla ilgili söz alan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, “Madde bağımlılığı” derken neyin kastedildiğini sordu.

    YALNIZ KALIYORUZ

    İSG Müdürü Ergin Kahraman ise, “Uyuşturucu, çok ciddi bir risk” dedi. Konuya müdahil olan Polyak Eynez Enerji Üretim Madencilik Sanayi ve Ticaret AŞ. Genel Müdürü Serkan Bahçekapılı da, “Uyuşturucu efendim. Satışı, kullanımı, tedariki çok ciddi boyutta ve bununla çok ciddi mücadelelerimiz var fakat biz bu konuda biraz yalnız kalıyoruz. Çünkü bizim belirleyici yapabileceğimiz bir şey yok. Çünkü insanlar bunu kullanarak, yer altına girdiğinde çok ciddi iş güvenliği problemleri çıkıyor” ifadelerini kullandı.

    Bu şikayetler üzerine tekrar söz alan CHP’li Yavuzyılmaz da, ”Acaba dünyada bunun önüne nasıl geçiyorlar? Onları araştırmak, Sağlık Bakanlığından bilgi almak gibi, Komisyon olarak da bir…” dedi.

    Polyak Eynez Enerji Üretim Madencilik şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı Muzaffer Polat ise madenlerde madde bağımlılığı iddiasını ortaya atarak incelenmesi gerektiğini söyledi.

    ÇOK CİDDİ İŞ GÜVENLİĞİ PROBLEMLERİ ÇIKIYOR

    Polat, madenciliğin, çok riskli bir sektör olduğunu belirterek, “Madencilikte birçok riskten bahsediyoruz ama madde bağımlılığı konusunda mevzuatımızda hiçbir çalışma yok. Uyuşturucu satışı, kullanımı, tedariki çok ciddi boyutta. Bu konuda çok ciddi mücadelemiz var fakat biraz yalnız kalıyoruz. Çünkü bizim belirleyici olarak yapabileceğimiz bir şey yok. İnsanlar bunu kullanarak yeraltına girdiğinde çok ciddi iş güvenliği problemleri çıkıyor” dedi.

    ADAM UYUŞTURUCU ALMIŞ

    Söz konusu sorunun sadece kendi firmalarında yaşanan bir problem olmadığını, bölgedeki diğer firmaların da aynı problemden mustarip olduğunu öne süren Polat,

    “Ben şimdi yanında ağrı kesici hap var diye ‘uyuşturucu mu kullanıyorsun’ diyeyim? Bu riskleri gözeterek nasıl

    ‘kaza riski sıfır’ diyebilirim ki. Sonradan tespit ettiğimiz bir kişinin yaptığından örnek vereyim; yeraltında arkadaşıyla tartışıyor ve arkadaşının kafasına kazmayla vuruyor. Adamı öldürmeye gidiyor. Sonra bakıyoruz ki adam uyuşturucu almış. O adamı orada öldürse bu bir iş kazası olarak geçecek, hem de ölümlü kaza. Şimdi ben madendeki kaza riskini nasıl sıfırlayabilirim, sıfırlayamam” sözleriyle çaresizliğini dile getirdi.

    ‘ÇÖZÜM ÖNERİSİ İÇİŞLERİ BAKANI DEĞİŞSİN’

    Komisyon Üyesi ve HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay’da konuya dahil olarak, “İçişleri Bakanını değiştirerek” sözleriyle uyuşturucu sorunu konusundaki çözüm önerisini dile getirdi.

    Komisyondaki uyuşturucu diyaloğu ise meclis kulislerinde vahim ve trajikomik bir durum olarak değerlendirildi.

  • Gazeteci –Yazar İbrahim Gündüz: ‘Sömürge Madenciliğini Durdurmak Zorundayız’

    Gazeteci –Yazar İbrahim Gündüz: ‘Sömürge Madenciliğini Durdurmak Zorundayız’

    “Altın Ölüm”, “Altın Girdap” ve son olarak “O Soruyu Biz Sormayalım” kitaplarının yazarı gazeteci-yazar İbrahim Gündüz, Kazdağları’nda 347 bin ağacın kesildiğini, yeşillendirme yapılacak denilen alanın da hala çöl gibi beklediğini anlattı. Türkiye’nin hiperenflasyon ortamında maden alanlarının firmaların sömürgesi haline dönüştürüldüğünü ifade eden Gündüz, “1 ons altın Türkiye’de 200 dolara çıkarken, dünyanın başka ülkelerinde en ucuz bin dolara çıkarılıyor. Türkiye sömürge madenciliğinin tam bir talan alanı haline getirildi” dedi. Gündüz, Türkiye’de eko-kırım uygulandığını söyledi.

    “Altın madenciliği, nikel madenciliği, gümüş madenciliği” denilerek doğal ortama çok büyük zararlar verildiğinin altını çizen Gündüz, “Yapılan bir madencilik değil, yağma-talan sistemidir. Yapılan sömürge madenciliğidir. Yapılan Türkiye’nin doğal kaynaklarının acımasızca sömürülmesidir” diye konuştu. Gündüz, özellikle altın madenciliği denilen sistemle çok büyük doğal tahribat yaşandığını altını çizdi:

    Gündüz şunları aktardı: “Yüz binlerce ağaç bir çırpıda kesiliyor. Yüzbinlerce ton dinamit kullanılıyor. Dağlar param parça edilip, çok değerli su kaynakları zehirleniyor. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları taşın-toprağın üzerine boca ediliyor. Bunun adı madencilik değil bunun adı ekokırımdır.”

    ‘TÜRKİYE’Yİ UCUZ, SÖMÜRGE ÜLKESİ OLARAK GÖRÜYORLAR’

    Birilerinin Türkiye’yi ucuz bir sömürü ülkesi olarak gördüğünü, ülkeyi yönetenlerin de Türkiye’nin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını uluslararası kartellere ve yerli işbirlikçilerine sınırsızca açtığını vurgulayan Gündüz, “Bir an önce bu sömürge madenciliğini, vahşi madenciliği durdurmak zorundayız. Yoksa tarım yapacak toprak, içecek su ve nefes alacak bir havamız kalmayacak” diye konuştu.

    ‘MADENCİLİK DEĞİL, EKOKIRIMDIR’

    Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ünün, Kazdağları’nın yüzde 79’unun, Kütahya’nın yüzde 92’sinin maden bölgesi ilan edildiğinin altını çizen Gündüz, “Birileri Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nı parçalamak için planlar yapmakta, bu ülkeyi yönetenler de buna izin vermektedir. Birileri Büyük Menderes’in, Gediz’in, Porsuk’un doğuş noktası olan Murat Dağı’nı yok etmek istemektedir. Bunun adı madencilik olamaz, bunun adı ekokırımdır” dedi.

    Türkiye’nin çok tehlikeli bir yol ayrımında olduğunu belirten İbrahim Gündüz, “Türkiye’nin dağları, ormanları, yaylaları, meraları ve su kaynakları ‘meta’ olarak görülüp satılığa çıkarılmış durumda. Bunu da millete iş-istihdam-ekonomi diye pazarlıyorlar. Onların iş dediği milletin köylerinin yıkılması, onların istihdam dediği içindeki milyonlarca canlıyla birlikte bir çırpıda yüz binlerce ağacın kesilmesi, onların ekonomi dediği bu ülkenin can damarı olan yaylaların, meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bunun adı ekonomi değil olsa olsa ekokırım olabilir. Ekoloji mücadelesi özünde doğayı ticari meta haline getirmeye çalışan, hileli gereksinimler için doğayı katleden kapitalistlere karşı bir mücadeledir. Yaşanan ekokırımdır” diye konuştu.

    Kazdağları’nda 347 bin ağacın kesildiğini ifade ederek alanın fotoğraflarını paylaşan Gündüz; “Bu arazilerde artık yeşillendirme çok zor” dedi. Gündüz, Toros Dağlarından çıkarılan maden cevherlerinin Mersin limanından doğrudan Çin’e gönderildiğini, bu durumun tam bir sömürge madenciliği olduğunu, bunu gerçekleştiren firmaların yerli firmalar ve bunların yabancı ortaklıkları olduğunu hatırlattı.

    Siyanür havuzu buharlastirma  iric madeni

    Siyanür havuzlarının kimisinin toprağa, havaya sızdığını çevreyi zehirlediğini hatırlatan Gündüz, buharlaştırma aletleriyle dolan siyanür havuzlarının içindeki siyanürün buharlaştırılarak havaya püskürtüldüğünü de fotoğraflarla gösterdi.

  • 3 Aralık

    3 Aralık Benim Doğum Günüm.

    3 Aralık 2022’yi umutla bekliyorum..

    Bu hafta biraz ben, biraz da tarihte yolculuğa çıkıyorum..

    İşte buradayım. Yıldızlı bir gecenin doğurduğu şafağın sabahında “Aralık” bırakılmış bir yerinde, bir gönül yorgunluğunda belki, annemin yorgun bedeninden altı çocuktan sonra, 3 Aralık’ ta doğmuşum ben gölgeli bir yalnızlığa..

    O gün bugün sözler bile Aralık hayatımda, cümleler tamamlanmıyor. Tamamlamıyor mutluluk beni..

    Hani;

    “Ey masum gece!
    Pencere ile görmek arasında..
    Her zaman bir aralık var”

    Diyor ya Sevgili Furuğ..
    Görmüyor kimse beni.

    Hayatım ve hayallerim hep havada asılı. Tutunduğum umutlar çoktan bıraktı. Yaşamak!
    Lanetli bir yalnızlığın içinde, asil bir kıvranış benimkisi..

    Dedim kendi kendime, bu 3 Aralık nemen bir tarihtir ki bana bu denli mutsuz bir hayata yelken açtırdı.

    Merak etmeli, bakmalı, bu gün tarihte neler olmuş. Bu bedbahtlık bir bana mı nakş olmuş…

    Ölenler, doğanlar görünce baktım ki, değeri bilinmemiş çok kıymeti insanlar hep 3 Aralık mutsuzluğunda vuruşmuş…

    Geçtim dünyayı, bir bakayım ülkemde neler olmuş..

    Hemen bir kaç çarpıcı başlık çekti dikkati mi:

    Kurtuluş savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasında ve TBMM’nin uluslararası alanda imzaladığı ilk antlaşma olan Gümrü Antlaşması olmuş;

    03/12/1928 Ekmek otuz para ucuzlamış;

    03/12/1945 İstanbul’da Tan Matbaası gericilerin saldırısıyla yıkılmış;

    1942- Zonguldak’ta bir maden ocağındaki kazada 63 işçi hayatını kaybetmiş;

    1956- Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri dersleri boykot etmiş;

    03/12/1934- Dini kisvelerle ilgili yasaklar öngören “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun’; kabul edilmiş;

     1981- Bülent Ecevit, dört aylık hapis cezasını çekmek üzere Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konulmuş;

    03/12/1971- Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Mümtaz Soysal 6 yıl 8 ay hapse mahkum edilmiş;

    Ve elbette ismi trajik bir tamlama olarak kabul gören 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ilan edilmiş…

    Engel.!!

    Kalplerimizdeki atışın kusuruna bakmadan, tahammülsüzlüğümüzü görmeden, bilinçten yoksunluğumuzun farkına varmadan, duygudan, sanattan, uzak düşerek baktığımız bir dünyada bir kaç uzvunda yaralı olan insanları sarıp sarmaladığımızı zannettiğimiz gün..

    Görüyorsunuz, çokta sağlıklı geçmişe benzemiyor. Yine; ekmek davası, göçükte ölen madenciler, siyasi yasaklar, tutuklamalar ve yine gerici saldırıları görmek mümkün. 

    Ve tarih yolculuğumuzdan günümüz Türkiye siyasetine dönecek olursak..

    28 Kasım 2022, Altılı Masa “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi’ni açıkladı.

    Şimdi gözler, CHP ve Kılıçdaroğlu’nun 3 Aralık’ta yapacağı “vizyon belgesi” açıklamasında..

    CHP kulislerinden aktarılanlara göre;

    Genel Başkan Kılıçdaroğlu: “Çok güzel şeyler açıklayacağız. Bekleyin” diyerek işaret ettiği 3 Aralık’ta, ABD ve İngiltere’ye gerçekleştirdiği ziyaretlerdeki bilim, teknoloji, ekonomi ve finans çevreleriyle görüşmeleri doğrultusunda, yatırım ve istihdamın teşvik edileceği, “yüksek teknolojiye dayalı” bir kalkınma modeli açıklaması bekleniyor..

    Şüphesiz, siyaset bilimciler ve siyasi otoriteler açıklanacak vizyonu en iyi şekilde değerlendirip, yorumlayacaklardır..

    Trajik ve biraz da kendini bırakmış bir ülkede ve “3 Aralık, doğum günüm”de bana; bir bataktan çıkar gibi umudumu tazeleyecek, hayallerimi yeniden diriltecek bir ülke için ve artık gülmeyi unutmuş yorgun halkıma denizlerden taze çıkmış gülüşler getirecek bir açıklama bekliyorum..

    Bir doğum günü ve bir coğrafyanın yeniden kurtuluş günü olabilecek önemdeki açıklamanın çakışması da ayrıca ne hazin…

    Derin bir karanlıkla sınanıyoruz. 

    Bu ülke aydınlığı ve bense, ömrümden yıllarımla beraber umutlarımı da çalan, beklediğim adaleti hak ediyorum..

    Bu çakışmadan ışık belirsin istiyorum.

    Kim bilir, belki de bu 3 Aralık, hem benim için; silkelenip bedbahtlıktan kurtulmanın,  yenilerin ve yenilenmelerin olacağı, şansızlığın şansla yer değiştireceği bir gün olmakla beraber, ülkenin yeni bir kurtuluş günü için, miladi önemi olur. Kim bilir…

    Ben ki,  bir şarkıda ağlayabilenim. Kutluyorum kendi doğum günümü ve kutlamak istiyorum karanlıktan aydınlığa çıkacağımız günü..

    Kurtuluş artık uzak bir ezgi değil, bahara doğacak yakın bir şiir olmalı..

    Ama bugün benim için; yapraklar baştan başa hüzün. Ben gibi. Lanetli yalnızlığım gibi…

    Ve bir yanım yok oluş gibi, bir yanım kurtuluş bekler gibi…

    Tıpkı yurdum gibi…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • En önemli eşik aşıldı, şimdi sırada aday var

    6’lı Masa’da en önemli eşik aşıldı, muhalefet bloğu Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisini  kamuoyuna açıkladı. Ocak ayının ikinci haftası ise Cumhurbaşkanı Adayının isminin açıklanması bekleniyor.

    İlk olarak 12 Şubat’ta CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde buluşan 6 muhalefet partisi, bugün önemli bir eşiği aştı, Siyasi Partilerin beraber oluşturdukları Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi kamuoyu ile paylaşıldı.

    Anayasa önerisi lansmanı için adres yine Bilkent Oteli oldu. AKP’nin kuruluşunu ilan ettiği, ardından AKP’nin kopan DEVA ve Gelecek Partisi’nin kuruluşlarına ev sahipliği yaptığı Bilkent Oteli, 6’lı Masa’nın 28 Şubat’ta ortak protokolü imzaladığı adresti. Bugün de Anayasa Değişikliği Önerisinin lansmanına ev sahipliği yaptı.

    Lansman için hazırlıklar günler öncesinden başlamıştı. Tüm siyasi partilere az sayıda kontenjan verildi, 6’lı Masa’nın kurmaylarının hazır bulunduğu toplantıya milletvekilleri ve teşkilatlar çağırılmadı. Son derece özenle organize edilen toplantının en önemli ve kalabalık konuklarını ise gazeteciler oluşturdu. Amaç, gövde gösterisi değil, Anayasa değişikliği önerisini topluma en sağlıklı biçimde aktarmaktı.

    Siyasi parti liderleri de bu amaç doğrultusunda hareket etti. Lansman başlamadan önce salona giren siyasi parti liderleri, büyük bir dikkatle açıklamaları dinledi. Lansman, “Biz Türkiyeyiz” sinevizyonuyla başladı. “Şimdi milleti yeniden güçlendirme zamanı, Şimdi güçlendirilmiş parlamenter sistem zamanı” sloganlarının yer aldığı sinevizyon, “Şimdi demokrasi zamanı” ifadesiyle bitiyordu. Bu slogan, salonun dört bir yanına da pankartlarla asılmıştı.

    6’lı masa kapsamında oluşturulan Anayasa ve Yargısal Reformlar Komisyonu’nun aylardır sürdürdüğü çalışmalar sonucunda oluşturulan Anayasa Değişikliği Önerisi, Komisyon’da yer alanlar tarafından iyi bir özetle kamuoyuna açıklandı.

    Kürsüye ilk çıkan CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek oldu. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin en önemli nedeninin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin neden olduğu liyakatsizlik, yozlaşma ve keyfilik olduğunu belirten Erkek, “Sorun sistemdedir” dedi. Erkek, bu sorunların çözümü olarak Türkiye’de geçmişte uygulanan eski Parlamenter Sistem yönetimini de reddettiklerini, “12 Eylül ürünü sistemi değil, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi öneriyoruz” sözleriyle vurguladı.

    Peki nasıl bir Anayasa?

    Muharrem Erkek, “Anayasa’nın temelinde insan onurunu esas alan bir bakış açısı vardır” dedi. Bu yeni Anayasa taslağının ruhunu ortaya koyması açısından çok çok önemli. İnsan onuru, insanın değerli bir varlık oluşu ile bağlantılı bir kavram. İnsan hakları bağlamında, insan onuru, herkesin eşit haklara sahip olduğu tezini kuvvetlendirir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde geçen insan onuru ifadesi, her tek insanın eşit haklara sahip olmasının ön koşuludur, gerekçesidir. Bugün yeni Anayasa’nın ruhunu oluşturması da bu yüzden, temel haklar önünde eşitliğin bir güvencesi olarak karşımıza çıkması çok önemliydi. Hazırlanan önerinin genel gerekçesinde de şu ifadeler yer aldı:

    “Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçiş önerisi, aynı zamanda, anayasal hakların alanını genişleten, bunların güvencelerini güçlendiren yenilikleri de içermektedir. Bu çerçevede, Anayasamızın 12. maddesinin başlığı “İnsan onuru, temel hak ve hürriyetlerin niteliği ve bütünlüğü” şeklinde değiştirilmiş, maddenin ilk fıkrasına insan onurunun dokunulmaz olduğu ve Anayasa düzeninin temelini oluşturduğu hükmü eklenmiştir. Böylece Anayasamızın insan onurunu esas alan bir bakış açısı kazanması sağlanmıştır.”

    Bunu güçlendirecek çok sayıda reform da Anayasa taslağında sayılıyor. İfade hürriyeti, basın hürriyeti, örgütlenme hürriyeti, daha güvenceli hale getiriliyor.

    Öneri Parlamenter sistemi güçlendiriyor. Parlamentonun Hükümeti denetim vasıtaları arasında yer alan sözlü soru yetkisi yeniden geliyor, gensoru mekanizması hükümet istikrarını korumak amacıyla yapıcı güvensizlik oyuyla birleştiriliyor. Koalisyon hükümetlerinin zayıf yanı olarak ortaya konulan tezlere karşılık olarak geliştirilen yapıcı güvensizlik yoluyla, gensoru yoluyla düşürmekte birleşen parlamento çoğunluğu, yeni hükümetin kurulmasını sağlamadıkça görevdeki hükümetin hukukî varlığını sona erdiremiyor.

    Anayasa’da çok sayıda teknik konu da tarif ediliyor. Kamuoyunun en merak ettiği konu kuşkusuz Cumhurbaşkanının görev ve sorumlulukları. Taslağa göre Cumhurbaşkanı bir kereliğine seçilecek, 7 yıl görev yapacak ve varsa Partisi ile ilişiği kesilecek.

    Taslakta, Cumhurbaşkanının görev ve yetki alanı da kısıtlanıyor. Siyasi parti DEVA’lı Mustafa Yeneroğlu, yeni sistemi tanımlarken, “Cumhurbaşkanı artık gece yarısı milletler arası sözleşmeden çıkma kararı veremeyecek” dedi. Demokrat Partili Serhan Yücel ise yeni taslağı, “Cumhurbaşkanımızın talimatıyla klişesini artık duymayacağız. Çünkü yetkililer artık talimatı Anayasa’dan alacak” diye özetliyor. Öneriye göre, Cumhurbaşkanının veto yetkisi ortadan kalkıyor.

    Bu özet aynı zamanda yeni Cumhurbaşkanı adayını da tarif ediyor. Bugün 6’lı masa çok önemli bir eşik atlayarak, Anayasa önerisini kamuoyuyla paylaştı. Sırada ise burada tarif edilen Cumhurbaşkanı adayının isminin açıklanması var. Kulislere göre, hemen hemen açıklama tarihi de netleşti. Ocak ayının ikinci haftası, bugün tarif edilen adayın kim olduğu da artık açıklanacak.

  • *Nara ağıt…

    Nehrin kendini aşıp durduğu yerde, 
    Kınalı elleriyle yün eğiren kadın 
    Gül yaprağı yakıyordu.

    Cama turkuaz bir tavus kuşunu resmeden usta 
    Güneşe sırtını dönüyordu. 

    Uzun süren yası boyunca karalar giyen kadın 
    Ateşin karanlık yanını kuşandığını söylüyordu.

    Bizi terk edip sonsuzluğa gidenler için 
    Ağıt yakan kadınların yüzleri 
    Hep görkemli dağlara dönüyordu.

    Çıplak göğsünü yalayan su 
    Bir bilinmeze usulca akıyordu

    İpince bir ezgiydi kederli zamanlardan arta kalan… 
    Paramparça anfora…

    Rüzgâr sayfalarını çevirirken eski bir kitabın, 
    Sığınacak liman arayan köhne ve pusulasız 
    Bir gemiye dönüyordum. 

    Yan yatmış çıplak bir kadın geçiyordu düşümden
    Tül ve salyangoz iliştirilmişti kadife giysisine. 
    Sonra “artık yeter” diyen beyaz tülbentli kadınlar 
    Geçiyordu kentin dar sokaklarından.
    Barış anneleri, Cumartesi anneleri geçiyordu düşümden
    Plaza De Mayo anneleri geliyordu aklıma
    Ve onların umarsız, iri ve kederli gözleri…

    Gökyüzünden üzerimize kederin yağdığı zamanlardı. 
    Dilimizde hep kesif bir hüzün.

    Bulutların ardında beliriyordu ay 
    Bulmaya çalıştığımız yol uzadıkça uzuyordu.
    Ekilmemiş tarlaların kederi, 
    Kör kuyular ve viran evler geliyordu aklıma
    Bir de kırık boynuzları yaralı bir geyiğin…

    Taşı gergef gibi işliyordu ustalar 
    “De lori lori” diyen kadınlar zılgıt çekerek  
    Dağ başlarında, çoban ateşi yakan 
    Çocuklarına koşuyordu.

    Gözünde upuzun bir merdivenden 
    Göğe yükselen beyaz bir kartal görüyordum…

    Buğday tanesinin ölümü başağın habercisidir, demiştin. 
    Kelebeğe dönüşen tırtılın öyküsünü anımsadım 

    “Şu dünyada ayrılık var ölüm var, ille de zulüm var” diyen 
    Enver Gökçe eliyor aklıma

    *Bu yazı Narın Rengi filmi üzerine kaleme alınmıştır… 

    https://youtu.be/QQ2JFzB5QTY

  • Ektiğimiz Tohumlar Meyvelerini Veriyor

    Merhaba,

    Bu yazımda sizlere Ankara’da yapılan anlamlı ve göğüs kabartıcı bir ödül töreninden söz etmek istiyorum. Töreni düzenleyen örgüt, Görme Engelli Evrensel Hukukçular Derneği idi. 2001 yılında kurulmuş olan Dernek, iki yıldan beri engelliğe dayalı ayrımcılığa karşı çetin bir mücadele sürdürürken kanserden dolayı 26 yaşında yitirdiğimiz genç arkadaşımız Merve Ertem adına yılın genç görme engelli hukukçusu ile avukatlık mesleğine yıllarını vermiş deneyimli bir hukukçuyu seçiyor ve ödüllendiriyor. Bu yılki Tören, 25 Kasım 2022 günü, Ankara Barosu Eğitim Merkezinde yapıldı.

    Törene, Aile ve Sosyal Politikalar Bakan yardımcısı Sn. Rıdvan Duran, Yargıtay Savcısı Sn. Serdar Kütahya ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi başkanı Sn. Gülsüm Kütahya’nın yanı sıra Türkiye Körler Federasyonu, Altı Nokta Körler Derneği Ankara Şubesi, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Derneği gibi sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaşımız katıldı. Yılın en deneyimli hukukçusu olarak 50 yılını avukatlık mesleğine vermiş olan dostumuz Av. Cafer Tüzün seçilmişti.

    Yılın genç görme engelli hukukçusu olarak yedi aday vardı. Seçici kurul bu yedi aday arasında seçim yapmakta bir hayli zorlanmış gözüküyordu. Bu yüzden hepsine plaket verilmesinin yanı sıra, eşitler arasında birinci olarak hukuk alanında Doktorasını yapmakta olan Sn. Seyfettin Çağrı Yıldırım’ı uygun buldu. Başta Dernek başkanı Şerif Ali Mutlu olmak üzere konuşan genç hukukçu adaylar, hak temelli mücadeleye vurgu yaptılar ve hakların ancak mücadele edilerek elde edilebileceğine dikkat çektiler.

    Bu tablo ve yapılan konuşmalar beni 48 yıl öncesine götürdü. 1974 yılında 5-6 kişilik bir gurupla Körler Eğitim ve Kültür Derneği’ni kurarak başlamıştık engelli hakları mücadelesine. Ortalığı saran ve engellileri merhamet nesnesi olarak kullanarak yardım odaklı bir çabanın içerisinde bulunan yaygın örgütlenmeye karşın bizler, esas olanın engellilerin hakları için mücadele etmek olduğunu, ağlamayana meme verilmediğini, balık vermek yerine balık tutmanın öğretilmesi gerektiğini söylüyor, bu mücadelede söz, yetki ve kararın engellilere ait olduğuna vurgu yapıyorduk. Henüz BM tarafından Sakat Kişilerin Hakları Bildirgesi, eşitlik, bağımsızlık ve katılım hakkının altını çizen ve BM Genel Kurulunca kabul edilen Sakatlar için Fırsat Eşitliği konusunda Standart Kurallar ve BM Engelli Hakları Sözleşmesi yayınlanmamıştı. 1984 yılından sonra bu mücadeleyi Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu bünyesinde yürüttük. Çok sayıda toplu Meclis çıkarması, oturma eylemi, yürüyüş, kitlesel basın açıklaması, açlık grevi ve imza kampanyası düzenledik. Bu sayede önemli kazanımlar elde etmeyi başardık.

    1996 yılında Kanada’nın Toronto kentinde yapılan Dünya Körler Birliği’nin Beşinci Olağan Genel Kuruluna, BM Genel Kurulu’na engelli hakları sözleşmesi hazırlanarak üye ülkelerin imzasına açması için bir teklifin götürülmesini önerdik . Büyük bir heyecanla kabul edilen öneri, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a sunuldu. BM Genel Kurulu bu öneriyi 2002 yılında gündemine aldı ve 2006 yılının 13 Aralık gününde oybirliği ile kabul ederek üye ülkelerin imzasına açtı. Türkiye’nin ilk imzacıları arasında yer aldığı bu sözleşme 2009 yılından beri ülkemizde yürürlüktedir. Her ne kadar 20 yıldan beri iktidarda bulunan Ak-Parti hükümetleri, hala engellileri bir merhamet nesnesi olarak görüyor ve sosyal yardım odaklı politikaları yaşama geçiriyorsa da, artık cin şişeden çıkmıştır. Engelliler, haklarını mücadele ederek elde etmeyi, bu hakların lütuf ve bağış olmayıp doğumla elde edilen ve dokunulamaz insan hakları kapsamında olduğunu, asıl olanın bu hakların kağıt üzerinde benimsenmesi olmayıp, yaşama geçirilmesi ve bir zihniyet devrimine gereksinmemiz bulunduğunu öğrenmişlerdir. Bu nedenle hak temelli çalışan engelli örgütü sayısı artmakta; hak temelli anlayışı benimseyen engelli kadroların sayısı çoğalmaktadır. İşte 25 Kasım günü Ankara Barosu Eğitim Merkezinde yapılan ödül töreni bize bu tespitlerin bir tablosunu sunmaktadır. Bizler beş-altı kişilik bilinçli bir kadroyla yola çıkmıştık. Artık, hak temelli anlayışı ve mücadele kararlılığını benimsemiş yüzlerle, belki de binlerle sayılabilecek kadroya sahibiz.

    Ektiğimiz tohumlar meyve vermeye başlamıştır. Şöyle düşünmekten kendini alıkoyamıyorum: Bu kadrolar o gün, yani mücadeleye başladığımız 1970’li yıllarda yanımızda olsaydı, kim bilir bugün nerelerde olurduk? Toplumdaki zihniyet dönüşümü yanında belediye meclisleri ve TBMM gibi temsil organlarında etkili temsilcilerimiz olur ve vurduğumuz yerden ses çıkarırdık. Ama hiçbir şey için geç değildir. Eminim ki, bu dinamik, kararlı ve bilinçli gençler, bizim yarım bıraktığımız işi tamamlayacaklardır. Onlarla övünç duyuyorum.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.