Blog

  • Adını da yazsaydınız!

    “Adrese teslim kadro” ifadesi ne zaman günlük dilimize girdi, ne zaman bu kadar yaygınlaştı hatırlayan var mı?

    Kabaca bir şeyler hatırlıyorum; kesin olarak emin olduğum şey ise AKP döneminde olduğu…

    Mesela Ekşi Sözlük’te bu başlıktaki ilk “edit” 4.6.2011 tarihinde girilmiş. “Üniversitelerin aslında ilânın başına ‘biz bu kadroyu falancaya çıkardık, boşuna okumayın’ diye not düşmeleri gereken ilânlardır” deniyor. Yeterince açıklayıcı…

    Hatırladıklarımın izini sürüyorum:

    O zaman Yıldırım Beyazıt Üniversitesi yeni kurulmuştu (21 Temmuz 2010). 2011-2012 öğretim yılında da öğrenci almaya başlamıştı. Üniversite, aynı dönemde öğrenci almaya başlayan Tıp Fakültesi için Ocak ayında kadro ilanına çıktı. 33 akademik personel için çıkılan kadro ilanındaki kriterler Ankara Tabip Odası’nın (ATO) dikkatini çekti ve ATO yönetimi, ilandaki kriterlerin kişilere özel olduğunu kanıtlamak üzere enteresan bir şey yaptı: İlandaki kriterlerde özel olarak tarif edilen 32 kişinin adı noterde tasdik ettirildi. Tasdik ettirilen 31 ismin kadroya alındığının açıklanmasının ardından, ATO Ankara 5. İdare Mahkemesi’nde dava açmış, kısa süre sonra da atamaların yürütmesi durdurulmuştu.

    Bu önemli konuyu o zamanki Akşam gazetesinde Dilek Gedik haberleştirmiş ve bu konu bir süre gazetede manşetten duyurulmuştu. Evet, o zamanlar böyle şeyler oluyordu. “Kişiye özel ilan”, “liyakatsiz atama”, “keyfi görevlendirme” ya da “görevden alma”; böyle şeyler haber, hatta manşet haber oluyordu.

    Evet, ne diyordum? İşte bu “adrese teslim kadro” ifadesi, ATO’nun o zamanki açıklamasında ve Dilek Gedik’in 3.6.2011 tarihli haberinde çıkıyor ilk kez karşımıza.[1] [2] Sonra ne oldu? Sonra bu ifade dilimize pelesenk oldu.

    AKP döneminde o kadar yaygınlaştı ki bu “adrese teslim kadro” işi, boyutunu şöyle bir kavrayıvermek için Google’a yazmak yeter.

    “Üniversitelerde kişiye özel kadro işi yeni değil, hep vardı” diyenler olacaktır. Hatta, (bununla ilgili yorumlar da gördüm) “torpil yapmak için değil, hak eden kişiyi almak için ilana detay koymanın doğru olduğunu” savunanlar bile var.

    Olabilir; ancak AKP döneminde bu konu üniversitelerde AKP kadrolaşması için, Türkiye’nin köklü üniversitelerinin gerici, liyakatsiz, yandaş kadrolarla doldurulması için deyim yerindeyse istismar edildi. Tabii ki bu durum beraberinde büyük tepkileri de getirdi zaman içinde.

    Öyle ki, en sonunda Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), 12.06.2018 tarihinde bir yönetmelik yayımlayarak, “ilanda sadece belirli bir adayı tanımlayan özel şartlara yer verilmez” hükmünü getirmek zorunda kaldı ve kadroya atanacak kişiyi tarif edecek şekilde özel koşullar konulmasının önünün kesilmesi amaçlandı.

    Kesildi mi? Hayır. Niyet kadrolaşma olunca yönetmeliği kim takar tabii…

    Yeni bir örneği geçtiğimiz birkaç gün içinde yaşadık. Ankara Üniversitesi Rektörlüğü, üniversiteye bağlı 20 fakültede 62 akademik kadro için 30 Aralık 2022 tarihinde Resmi Gazete’de ilan verdi.[3] Başvuru süresi 16 Ocak 2023’te sona erecek bu kadroların bir kısmının Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden sonra Tıp Fakültesi’nde de bölümlerin talebi olmaksızın ilân edildiği ortaya çıktı. Muhtemelen başka fakültelerde de benzer durum söz konusu.

    Kadrolar Resmi Gazete’de yayımlanınca görüldü ki; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kadın hastalıkları ve doğum, üroloji ve acil tıp anabilim dallarında profesör, doçent ve doktor öğretim üyesi kadroları anabilim dalının talebi olmaksızın ilân edilmişti. Söz konusu anabilim dallarının öğretim üyeleri de kadro ilânlarından ancak Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra haberdar olabildiler.

    Sözü edilen kadrolar için tanımlanan kriterler ise yine bir “adrese teslim kadro” tablosu ortaya çıkarıyor ve bu kadrolara alınacak isimlerin Rektör Prof. Necdet Ünüvar tarafından önceden belirlenip belirlenmediği sorusunu akıllara getiriyor.

    Bilenler bilir; akademik kadro ilanlarında yaygın uygulama, anabilim dalının ihtiyacına göre ve ilgili akademik kurulun kararıyla ilan verilmesi şeklindedir. Akademik kadroların henüz oluşmadığı yeni kurulan üniversitelerde kadrolar rektörlük tarafından ilân edilebilir. Ancak Ankara Üniversitesi gibi köklü üniversitelerde bu uygulama tamamen kadrolaşmanın bir aracı olarak kullanılıyor ve tepeden inmeci, antidemokratik bir yaklaşım olduğu için ayrıca tepki çekiyor.

    İlân edilen kadrolardaki kriterlere bakınca insan şöyle söylemeden edemiyor: Ne yönetmelik, ne usul, ne kural, ne hukuk tanıyorsunuz. Niye tarif edeceğiz diye bu kadar uğraşıyorsunuz? Kimi atayacaksanız adını yazın bari.

    [1] https://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/noter-tasdikli-torpil-kadrosu-haberi-43207

    [2] https://www.aksam.com.tr/guncel/sinavsiz-ilansiz-rektor-oldular–45345h/haber-45345

    [3] https://www.resmigazete.gov.tr/ilanlar/eskiilanlar/2022/12/20221230-4-17.pdf

  • Millet İttifak’ının adayı ya Kemal Kılıçdaroğlu ya da Abdüllatif Şener

    Bu hafta spor yazmak içimden gelmedi..

    Siyaset yazayım dedim…

    Ankara’yı şöyle bir dolaştım…

    Siyasilerin, bürokratların  uğrak yerleri  Çukurambar’ da ki mekanlar…

    Kimi nargile içiyor…

    Kimi tavla oynuyor…

    Kimi de okey…

    Bu oyunlar sırasında…

    Attığı zara, taşa bakmıyor…

    Tek konu seçimler…

    Büyük otellerin lobilerinde…

    Restaurantlarda…

    Tek konuşulan seçim ve Millet İttifak’ının Cumhurbaşkanı adayının kim olacağı…

    Erken seçim artık kaçınılmaz oldu…

    İktidarda açıkça  belirtti…

    Millet İttifakı ne yapıyor…

    Cumhurbaşkanı adayı kim…

    6’lı masa 10.kez toplandı…

    Çünkü artık normal mi, erken mi seçim olacak…

    Önümüzdeki günlerde göreceğiz…

    6’lı masanın en zorlandığı konu…

    Kimin Cumhurbaşkanı adayı olacağı…

    Siyaset yasağı…

    Hapis cezası…

    Soruşturmalar gündeme getirilip…

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önü kesildi…

    Aday gösterilecekti…

    Ancak Millet ittifakı riske girmek istemiyor…

    Artık adayın açıklanmasını  ,zamanın geçmek üzere olduğu  her yerde konuşuluyor…

    6’lı masada  liderler karar verecek…

    Enine boyuna  araştırıp, adayını açıklayacaklar…

    Şu bir gerçek…

    6’lı masada liderlerden birisi aday gösterilecek ise …

    Favori CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu olacak…

    5 Ocak’ta yapılan toplantıda da ortak aday görüşü  hakim…

    Kılıçdaroğlu’na İYİ Partinin bakışı önemli…

    Kılıçdaroğlu-Akşener zirvesinde kriz aşıldı gibi görünüyor…

    Ya Kemal Kılıçdaroğlu’ nu 6’lı masada  ortak olarak aday gösterilmediği takdirde…

    Masa dışında…

    Üç isim kulislerde yüksek sesle dile getiriliyor…

    6’lı masada bu isimleri  dosyalarında tutuyor…

    Prof. Aziz Sancar…

    Nobel ödülü kazanmış bilim adamı…

    Mardinli…

    Emek ve Özgürlük  İttifakın da oyunu alabilir düşüncesiyle hareket ediliyor……

    Gündeme gelen isimlerden …

    Sancar’ın  böyle bir düşüncesi, isteği olmadığı söyleniyor…,

    Dosyada ikinci aday ise…

    Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş yere alıyor..

    Yavaş’a da 6’lı masa  sıcak baksa da…

    Emek ve Özgürlük ittifakından oy alamayacağı biliniyor…

    Bu riske girmek istemiyorlar…

    Son ve sürpriz isim….

    Hiç konuşulmayan…

    Gündeme gelmeyen…

    İsim telafuz edilmeyen…

    CHP Konya Milletvekili Abdül Latif Şener…

    Kulislerde 6’lı masa liderleri dışında en ağırlık aday olarak gösteriliyor…

    AKP’den ilk ayrılan, eski başbakan yardımcılığı ,Maliye Bakanlığı yapmış, bürokrasiyi iyi bilen, ekonomist, akademisyen…

    Emek ve Özgürlük ittifakının da  Şener’e sıcak baktığı  yine kulislerden edindiğim bilgi…

    14 veya 15 Ocak’ta

    Ankara’da …

    Arena Spor Salonu’nda…

    Büyük bir gösteri yapılacaktı…

    Ya Kılıçdaroğlu’ nun…

    Ya da Şener’in…

     

    Cumhurbaşkanı adayı olduğu 6’lı masanın liderlerinin ortak kararıyla…

    İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener tarafından  açıklanacaktı…

    Altılı masa 10 günlük bir erteleme kararı aldı…

    26 Ocak’ta İYİ Parti’nin ev sahipliğinde yapılacak toplantıda…

    Kesin isimler belirlenmiş olacak…

    Şubat ayı içinde

    Altılı masa kesin Cumhurbaşkanı adayını açıklayacak…

    Yukarıda belirttiğim gibi…

    Ya Kılıçdaroğlu,ya da Şener’in isimden birisi olacak…

    Yine kulislerde…

    Emek ve Özgürlük ittifakının desteği olmadan özellikle de HDP seçmeninin desteği Millet İttifakı için önemli…

    Siyasette  her saat her gün önemli…

    Bu nedenle…

    Bir spor yazarı olarak…

    Siyaset kulislerinden…

    Duyduklarımı aktardım…

    Spor yazarı olmak…

    Siyasetten kendimi dışlamak olmaz…

    Ankara’da gazetecilik yapan…

    Hangi alanda olursa olsun…

    Mutlaka duyduğu olayları yazmaktan kaçmaz…

    Ben de öyle hareket etim…

    Çünkü gazeteciyim…

    Tekrar belirteyim…

    Liderle olmaz ise…

    Sürpriz aday Abdül Latif Şener…

     

  • Gazoz kapağı

    Ülkece öyle bir hale geldik ki, kendi yaptığı Labyrinthos’tan çıkamayan Daidalos gibiyiz.

    Verdik ya bir kere Sarı öküzü, vermelerin; “yetmez ama evet”, “anayasaya aykırı ama evet”lerle, kesilmedi ardı arkası.

    Hukuksuzluk karşısında zulme uğrayanın; diline, rengine, kimliğine bakıp ama’lı cümleler kurduk. Değmedikçe bize hukuksuzluk sustuk. Susmak da ortağıydı kötülüğün, unuttuk. Sonunda sustuğumuz her yerlerden vurulduk. Aynı zehirli ok bizi de yaraladı. Hepimizin yanından aynı karanlık göktaşı geçti.

    İnsani disiplinden kopmuşların egemenliğinde; eğitim, sağlık, bilim ve hukukun ağır yara aldığı bir yerde yaşar olduk.

    Hukuk evrensel kimliğinden çıkmış, ülke dinamikleri ile oynanıyor. Anormallik normalleştiriliyor. Suçu işleyenler değil, mağdur bırakılanlar suçlanıyor. Onurlu duruş suç, duygulu insan olmak kusur sayılıyor. Aklı çalışanlara, barıştan, adalet ve hukuktan, eşit yurttaşlıktan yana olan herkese psikolojik savaş açılmış durumda.

    Etrafımız korkunun zinciri ile çevrili, başımızın üstünde kötülüğün hançeri. Kırmak yerine zincirleri, korunaklı sığınaklara kaçıp, ölmüş toplumsal refleksle; attığı adımlarla; farklı görüş ve ideolojileri karanlığa karşı aydınlık şiarıyla buluşturan, tabanda umudu doğuran 6’lı masadan aydınlık çıkar diye bekliyoruz.

    Oysa etki, tepkiyle gelir. Bekleyişin olduğu yerde kurtarıcı gelmez.

    Nazilerin giyotinle idam ettiği Sophie Scholl’un son sözlerini hatırlayalım:

    “Haklı bir dava uğruna kendinden vazgeçmeyi göze almış neredeyse hiç kimse yokken, doğruluğun galip gelmesini nasıl bekleyebiliriz ki?

    Karşımızda eline geçirdiği dinamik argümanları bir bir harcayan, yakaladığı psikolojik üstünlüğü yanlış söylem ve hamlelerle kaybeden, yetmez gibi; bu karanlık çağdan çıkalım da “gazoz kapağını koysanız, oy vereceğiz” diyen seçmenin bilincini, masada adaylık ve koltuk tartışmaları içinde fütursuzca harcayan, yara bere içinde bekleyen halkı hala demokrasi var, güzel günler gelecek umuduyla bekleten, sığlaşmaya sıkışmış bir 6’lı masa, ana muhalefet var.

    Siyaset boşluk tanımaz. Cumhuriyet gibi Demokrasinin de içini doldurmak yerine, boşaltmakla Demokrasi getiremezsiniz. Üçüncü ittifak olan Sol İttifakla, bileşeni Hdp’yle görünmekten imtina ederseniz demokrasiden bahsedemezsiniz.

    Mahir’in dediği gibi “küçük burjuva kaypaklığı içinde bocalayanlar, bugün özgürlük için barış diyenlere anti-demokrasi ile anayasayı hiçe sayarak, hukuka aykırı burjuva kaypaklığı içinde davranmıştır.”

    Egemen karanlığın ötekileştirdiği her kesimle birlikte yürümeden, aydınlığa kavuşamazsınız.

    Demokrasileri koruyabilmek için önce var etmek lazım ve var ettiğin demokrasi sadece ve sadece bağımsız yargı ve sivil akıllarla korunabilir. Aksi, ne demokrasidir ne de halk rejimi.

    Sosyal adalet arayışlı cümle sahipleri; kirlendik, çürüdük, kokuştuk. Kültürel, sosyal, ve hatta; düş, aşk, sevda, onur, özgürlük, hak, hukuk ne varsa insana dair duygudan yana; güç, para ve ego için tükeniyor farkında mısınız?

    Bir adayda buluşup, tabanı revize etmek için daha ne olmasını bekliyorsunuz? Nedir eksik olan? Cesaret? Yoksa sorgulama yeteneği mi? Ya da gerçekleri görme yeteneksizliği mi?

    Halkı okumayı başaramayan, siyaset matematiğini çözemez.  Sadece sanmakla olası bir seçimde galip gelinmez. Zira sanmak, netlik değildir ve çoğu kez duygu hükmündedir, yanılgıya müsaittir. Nasıl ki; tüme varım salt gerçeğe götürmez ise, sanmakta daima doğruya ve gerçeğe götürmüyor.

    Sanırım 6’lı masa ve Türkiye muhalefetinin en büyük sorunu bu. Bu sefer nasıl olsa alırız.

    Elinde karşı tüm argümanları kaybetmiş ve yerine koyamamış bir muhalefet için seçim ve sonuçları hakkında netlik son derece tehlikeli olur.

    Aydınlık ve demokrasinin, parlementer sistemin yeniden inşası için ilk adımı artık atın.

    Bu halkın açlığı, demokrasiye ve hukuka. Koyun kardeşim bir “gazoz kapağı (!)” bitirin bu aday tartışmasını. Verin seçim startını. Daha da geç olmadan buluşun halkla…

  • Memurlar.net’e kayyum atandı!

    Memurlar.net’e kayyum atandı!

    Her gün milyonlarca kamu personelinin ziyaret ettiği memurlar.net isimli internet sitesine, iki ortak arasındaki anlaşmazlık ve şirket hesaplarıyla ilgili usulsüzlük iddiaları nedeniyle kayyum atandı.

    Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesi yaklaşık 20 yıldır faaliyet gösteren memurlar.net isimli internet sitesine kayyum atanmasına karar verdi.  Karar,  Ticaret Sicil Gazetesi’nin 30 Aralık 2022 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kayyumlardan birisinin mali müşavir birisinin de avukat olması dikkat çekti.

    Mahkeme ayrıca, şirketin yüzde 50’sine sahip olan ve uzun yıllar şirketi tek başına yöneten N.K.’nın da tüm yönetim yetkilerini de kaldırdı.

    Mahkeme tarafından kayyum atanması kararlaştırılan memurlar.net isimli internet haber sitesi MN Yazılım Şirketi bünyesinde faaliyet gösteriyor.

    Usulsüzlük iddialarına ilişkin de Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu ile Ticaret Bakanlığı da iki ayrı inceleme başlattı.

    İlgili TİCARET SİCİL gazetesi de linkte.

  • Neye ve neden karşıyız?

    Son zamanlarda doğanın yağma-talanına karşı çıkan haberler ve yayınlar yapan arkadaşlarımızın zaman zaman kullandığı bir cümle var: “Madenciliğe karşı değilim ama Batı’daki gibi yapılsın…”

    Madenciliğin Doğu’su Batı’sı maalesef yok. Sonuçları üç aşağı beş yukarı ne yazık ki aynı… İnanın bana konu madenciliğe karşı olmanın ya da olmamanın çok ötesinde artık. Karşı karşıya olduğumuz şey “madencilik” kavramının çok ötesinde.

    Karşı karşıya olduğumuz şey, yağma-talan düzeni. Karşı karşıya olduğumuz şey, Türkiye’nin blok blok satılması. Karşı karşıya olduğumuz şey, “vahşi madencilik” diye adlandırılan ve nükleer reaktör atıklarından bile daha tehlikeli atıklar üreten “açık hava kimya fabrikaları.”

    Karşı karşıya olduğumuz BİR TON ham altın elde edeceğiz diye 5 MİLYON TON taşın toprağın param parça edilmesi; binlerce ton siyanür ve sülfürik asit kullanılarak doğanın ZEHİRLİ AĞIR METAL kaynağı haline getirilmesi; su kaynaklarımızın acımasızca zehirlenmesi. Dağların, ormanların, meraların, yaylaların, meyve bahçelerinin, zeytin ve fındık bahçelerinin bir bir yok edilmesi. Karşı karşıya olduğumuz şey, bu ülkeyi ayakta tutan tarımsal üretim merkezleri olan KÖYLERİMİZİN HARİTADAN SİLİNMESİ…

    2010 yılında Romanya’da yaşanan Baia-Mare felaketinden sonra, Avrupa’da kimyasal madenciliğe, vahşi madenciliğe karşı büyük bir tepki oluştu. Çek Cumhuriyeti, Almanya ve Macaristan siyanürle altın üretimini yasaklayan ilk Avrupa Birliği ülkeleri oldu. Diğerleri de kolay kolay izin vermiyor. Avrupa ülkelerinde yaşanan bu gelişmelerin Avrupa Parlamentosu’nu da etkilemesi kaçınılmazdı.            AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin AB topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Bunun da ötesinde madenciliğe yönelik çok sıkı çevre koruma tedbirleri getirildi. Avrupa’da durum buyken ve Avrupalılar, kendi topraklarında kılı kırk yararak bu türden yağma-talan madenlerine kolay kolay izin vermezken, Türkiye’deki dostlarına farklı tavsiyelerde bulunuyor.

    Nereden öğreniyoruz?

    Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Türkiye Madencilik Meclisi Başkanı İsmet Kasapoğlu’ndan. Kasapoğlu, AB’deki meslektaşlarından kendilerine öğütler verildiğini belirterek, “Ne yapın edin, maden varlıklarınızı AB’ye tam üye olacağınız ana kadar ortaya çıkarın. Hatta mümkünse bunların çoğunluğunu üretmeye başlayın. Yoksa AB’ye üye olduğunuz zaman bunları değerlendirmekte zorluk çekeceksiniz. Biz İspanya ve Yunanistan’a bu uyarıyı yapmadık, bugün çok pişmanız” diyorlarmış.

    Düşünebiliyor musunuz? Yani AB’deki kapitalist kartellerin temsilcileri bizimkilere, “Aman ha, AB’ye tam üye olmadan elinizde, ülkenizde ne var ne yok yağmalayın” diyor. Bizimkiler de bunu arkadaşlarına anlatıyor. Anlatmakla kalmıyor şu anda tam da onların tavsiyeleri doğrultusunda bu ülkeyi yönetenlerle birlikte tam gaz çalışıyorlar.

    Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel’in dediği gibi: “Rezervimiz ister çok ister az olsun, ürettiğimiz madenleri kendi sanayimize hammadde olarak kullanamıyorsak, ham ya da yarı mamül madde olarak ihraç ediyorsak yanlış yapıyoruz demektir. Biz buna sömürge madenciliği diyoruz.”

    Türkiye’de bugün yaşanan maalesef tam da budur. Türkiye SÖMÜRGE MADENCİLİĞİNİN kıskacına alınmıştır. Ülkenin her bölgesinde gözlerine kestirdikleri her yeri param parça etmekte, ham ya da yarı mamül olarak gemilere doldurup yurt dışına göndermektedirler.

    Türkiye’de nerede orman, nerede dağ ve su kaynakları varsa siyanürlü-sülfürik asitli madenciler orada. Ege’de başta Kazdağları olmak üzere Madra, Eğrigöz, Murat Dağı, güneyde Torosların tamamı, kuzeyde Karadeniz’in bütün dağları, doğuda Munzur dağları, Kapadokya, Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları, Kelkit Vadisi, Gümüşhane ve Artvin’in neredeyse tamamı madencilerin hedefinde. Türkiye’nin dağları ağır saldırı altında. Dağlar dünyanın en değerli su depolarıdır. Bu açıdan barajlardan bile daha stratejik ve değerlidir.

    Biliyorum çok güçlüler. Paraları var, siyaset üzerinde etkililer ve birçok medya kuruluşunun doğrudan sahipleri veya hissedarlarıdırlar. Aldıkları paralar karşılığında onların avukatlığını yapan, hizmetinde olan ve kendisine “gazeteci” diyebilen bazı zavallılar var. Kendilerini eleştiren haberlerden sonra haber bürolarını yönelik nasıl baskılar uyguladıklarını ve gerçekleri tersyüz ederek yalanlarını sıraladıklarını hepimiz biliyoruz.

    Bugün insanlarımıza bin bir yalan söyleyerek sanki toprağa kazmayı vurduklarında çil çil altınlar çıkacakmış gibi bir algı yaratılıyor. Bizleri de ülkenin gelişmesini, zenginleşmesini istemeyen marjinaller olarak göstermeye çalışıyorlar. Ama gerçek, onların yalanlarından çok farklı. Gerçekte özellikle altın, gümüş, bakır ve nikel madenleri çok büyük doğa yıkımına ve çevre talanına neden olan madencilik kollarıdır.

    “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda ne demek istediğimizi zaten uzun uzun anlatıyoruz. Ancak bugün artık Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehlike altın ve nikel madenciliğinin de ötesindedir. Bugün Türkiye “blok blok” yurt dışına ihraç ediliyor. Hani bir karış toprağına canımızı feda ettiğimiz ülkemiz var ya, bugün blok blok Çin’e, İtalya’ya, ABD’ye, Fransa’ya gönderiliyor. Kelimenin tam anlamıyla yaşanan bu. Mermer madenciliği adı altında Torosları paketleyip, gemilere koyup Çin’e, ABD’ye, İtalya’ya gönderiyoruz. Toroslar bugün param parça ediliyor. Efendim madencilik yapıyormuş… Lanet olsun böyle madenciliğe. Onların ellerini oğuşturarak, “Dağı taşı nakit paraya çeviriyoruz” dedikleri yerler bu ülkenin üretim üsleri. Onların param parça ettiği o dağlar ve ormanlar bu ülkenin can damarları; tarım alanları, su kaynakları, oksijen depoları. Su olmadan, nefes alamadan ve insanlarımızı besleyemeden nasıl yaşayabiliriz.

    Bugün Afyon’dan, Denizli’den, Kütahya’dan, Balıkesir’den, Burdur’dan, Muğla’dan ve Antalya’dan geçerken ARTIK KAFAMIZI KALDIRIP DAĞLARA BAKAMAK HALE GELDİK. Çünkü Türkiye birileri için ucuz pazar. Evet Türkiye ucuz bir hammadde deposu olarak görülüyor.

    Toroslar, Kazdağları, Canik Dağları, Murat Dağı, Eğrigöz, Madra, Munzur… Bu dağlar ülkemizi ayakta tutan kolonlar…

    Kolonlarını yıktığın bir bina, ne kadar sağlam olursa olsun ayakta kalamaz. Hatta bir kolonunu bile yıksan o bina ayakta kalamaz…

    Dünyanın en kuzeyindeki güneyli canlı topluluklarını barındıran bir havza olan Kelkit Vadisi, bugün yağma-talan projelerinin hedefinde. Oysa insanlık tarihinde çok özel bir önemi var. Son buzul çağında Kelkit Havzası bu bölgede canlıların sığınabildikleri tek ekosistemdi. Amanoslar ise dünyanın en güneyindeki kuzeyli canlı toplulukları barındıran bir havza özelliğine sahiptir. Yani ülkemiz çok önemli iki ekosistemi Anadolu coğrafyasına sıkıştırmış durumdadır. O yüzden medeniyet dediğimiz kültürel gelişme ilk olarak bu topraklarda yeşerdi. O yüzden ilk imparatorluklar bu topraklarda doğdu…

    Fırat Irmağı. Türkiye’nin gıda deposunu besleyen bir can damarı. Aşağıda Dicle’yle birlikte Mezopotamya havzasını besler. İlk tarımın, ilk kentlerin, ilk imparatorluğun kurulduğu topraklar. NASA bilim insanları küresel iklim krizinin bir sonucu olarak Anadolu coğrafyasında birçok derenin ve ırmağın kuruyacağını ve Fırat ve Dicle’nin ayakta kalacak son iki ırmak olacağını söylüyor.

    Ormanlarıyla, ırmaklarıyla, yaylaları ve tarım alanlarıyla küresel ısınma felaketinde Türkiye’yi ayakta tutacak Karadeniz bugün maden projeleriyle param parça edilmek isteniyor. Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ünü maden bölgesi ilan ettiler. Artvin, Giresun, Trabzon, Samsun ve Zonguldak da da durum farklı değil…

    İhale edilen milletin köyleri, dağları, yaylaları ve meralarıdır. İhale edilen bu ülkenin su kaynakları, dereleri ve ırmaklarıdır. İhale edilen milletin zeytinlikleri ve fındık bahçeleridir.

    Eğrigöz Dağı’nı param parça edersen çevresindeki köyleri de yok edersin; çevresindeki ilçeleri ve ırmakları da. Bunun anlamı Marmara’ya kadar uzanan bir ekokırımdır.

    Murat Dağı tek başına Türkiye’deki su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağıdır. Şimdi birileri, “Murat Dağı’nı bize verin, maden bölgesi ilan edelim” diyebiliyor.

    Yani özetle, konu madenciliğin çok ötesinde bir ulusal güvenlik konusudur. Gözlerden kaçırılmaya çalışılan, üstü örtülmeye çalışılan ama ülkenin en hayati sorunudur.

    Çünkü gidilen yol, geri dönüşü olmayan bir yoldur. Madencilik özel şirketlerin vur kaç mantığıyla, yağma-talan mantığıyla at koşturabilecekleri bir alan olamaz. Türkiye çok acil olarak madencilik konusunda yeni bir planlama ve strateji belirlemelidir. Ve belirlenen bu strateji çerçevesinde madencilik devletin kontrolünde yapılmak zorundadır. Çok acil olarak madencilik YAPILAMAYACAK dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, su kaynakları vesaire belirlenmeli ve bir Anayasa Maddesi gibi ilan edilmelidir.

  • 100 Bin Kişiydiler

    100 Bin Kişiydiler

    Tarih: 4 Ocak 1991, 32 yıl önce bugün Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük eylemlerinden biri olan “Madenci Yürüyüşü” başladı. Bu noktaya gelene kadar neler yaşandı?

    Özelleştirme-taşeronlaştırma-sendikasızlaştırmanın temellerinin atıldığı 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte “Serbest Piyasa Ekonomisi” uygulamalarına girişildi. Bu uygulamanın eksik yönlerini 12 Eylül iktidarı tamamladı. KİT’lerin ıslahıyla başlatılan uygulamalarla gelişen sürecin sonunda, sektörde üretilen değerlerin % 80’ini gerçekleştiren madencilik KİT’leri de “devletin küçültülmesi” söylemi ve “özelleştirme–kapatma” dayatmaları ile karşı karşıya bırakıldı. Kömürün nereden olsa alınacağı, stratejik bir maden olmadığı savunularak, “en zararlı KİT’ler” içinde yer alan Türkiye Taş Kömürü Kurumu (TTK), özelleştirme ya da tasfiye girişimlerinin başlıca hedefi haline getirildi. Bu plân büyük ölçüde tuttu, TTK “hazineden geçinen bir asalak” olarak görülmeye ve gösterilmeye başlandı.

    Zonguldak kenti de bundan nasibini aldı. Cumhuriyetin ilk kenti olan, adı emeğin başkentine çıkan ve ülkenin sanayileşmesi ve kalkınması için binlerce can veren kent “kambur” olarak gösterildi. Göç alırken göç verir oldu. “Kömür ocakları kapatılsın, somon balığı yetiştirilsin” diyenler bile oldu.

    1980 askeri darbesi ile birlikte ülkenin üzerine çöken sessizlik sonrası; 1986 Netaş Grevi ve devamındaki ‘’1989 Bahar eylemleri’’, dipten gelen büyük bir dalganın habercisiydi. 1990 ise, kamu kesimi TİS görüşmelerinin yılıydı. Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) kurultayında, uzayan TİS sürecinde daha fazla beklemenin anlamsız olduğu düşüncesiyle, madencilerin greve çıkmaları kararı alındı ve 30 Kasım sabahı, ilk grev pankartı Gelik İşletmesi’ne asıldı. Üye tabanının tam desteğini alan Genel Başkan Şemsi Denizer, sadece madencilere değil, bütün sınıfa seslenerek genel grev çağrısında bulundu: “Biz madenciler olarak ilk kıvılcımı çaktık. Grevimiz tarihin büyük grevlerinden biridir. Biz üretmiyoruz, Türkiye işçi sınıfı da üretmesin!...”

    24 Şubat 1990’da tüm sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yapılan büyük miting, daha sonra olacakların habercisi gibiydi. Maden işçisinin “onurlu ve insanca yaşam” isteyen haklı talebi, 1990 yılı boyunca direniş, toplantı, söyleşi, paneller ve tüm DKÖ’lerin ortak katılımıyla oluşan Temsilciler Kurulu tarafından, “Zonguldak’ın, Türkiye’nin kamburu olmadığı…” tüm Türkiye’ye duyuruldu. Bu dayanışma, madencinin haklı ücret mücadelesinin yanı sıra, hükümetin gözden çıkarmaya kararlı olduğu TTK ve Zonguldak’ı yaşatma çabasıydı da… Bu nedenle, siyasi farklılıklar kalkmış; Zonguldak halkı birbiri ile kenetlenmişti. Yılların birikimiyle, bilinçli bir “tabanın sesi” hareketine sahip olan GMİS üyesi 48 bin işçi, TİS görüşmelerinin tıkanması üzerine, 30 Kasım 1990’da greve başladı, işveren de 4 Aralıkta lokavt ilan etti.

    3 Ocak günü Türkiye’de TÜRK-İŞ’in aldığı karar gereği işçiler işe gitmezken, Zonguldak’ta halk sokaktaydı. 4 Ocak günü yapılacak olan eylemin heyecanı tüm kenti kaplamıştı.  Ankara’nın  “yürütmeyiz” tehditleriyle ara ara yürüme-yürümeme ikilemi yaşanmış fakat ellerine torbalarını sırtlarına yorganlarını alan Zonguldaklılar Sendika önünde toplanmaya başlamıştı bile… Sendika başkanı Şemsi Denizer’in “Ankara’ya arabalarla gidecektik ama araçlarımız engellendi. Peki, yürümeye var mısınız?”sözüyle yürüyüş başladı. Zonguldak halkı eylemi aktif olarak destekledi. Bu destekle, Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyenler 100 bin kişiye ulaştı. İşçiler ve ailelerinden oluşan 100 bin kişilik dev bir gövde, o gün Ankara’ya doğru, hiçbir ön hazırlığı yapılmamış bir yürüyüşe başladı. Hem de sadece işçisiyle değil, kadınıyla, çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla bütün kent yılların birikmiş hesabını sloganlarla soruyordu:

    – Gemileri yaktık geri dönüş yok!                      

     – Ölüm olsa sonumuz, Ankara’dır yolumuz!

    – Çankaya’nın şişmanı, madencinin düşmanı!

    Maden emekçileri; askeri diktatörlük ve onun gönüllü devamcısı ‘liberal-muhafazakar’ sivillerce gasp edilen haklarını geri almak için yollara döküldü. Kar, kış demeden yürüyen emekçilere yol boyundaki ilçeler ve köylerden her türlü destek verildi. Barikat, tehdit ve tutuklamalarla engellenen ‘Ankara Yürüyüşü’, 08 Ocak 1991’de isteklerin yerine getirileceği sözü alınarak, Mengen barikatında bitirildi. Denizer’e göre, Dellerderesi’nde kurulan barikat, “düzenin temsilcisiydi”. Ya barikat aşılacaktı, düzen bozulacaktı, ya da barikat kalacaktı düzen korunacaktı. Grevin 57. gününde, 25 Ocak 1991’de “bir koyup üç alma” senaryolarının yazıldığı Körfez Savaşı nedeniyle, grevin 60 gün ertelenmesi kararı alındı, 6 Şubat 1991’de ise TİS imzalandı. Sonucun başarı mı yoksa yenilgi mi olduğu çok ayrı bir tartışma konusu. Her şeye rağmen Zonguldak Büyük Madenci Grevi ve Yürüyüşü, 12 Eylül sonrasının en önemli işçi direnişidir.

    Bugün devletin en üst yetkilisi  “Bizimle birlikte grev denilen olaylar ortadan kalktı, grevsiz bir toplum meydana getirdik” diyorsa, “grev denilen olayı” işçilerin hakkını vererek değil, yasaklayarak gerilettiklerini elbette bütün toplum biliyor. Emeğin dayanışmasını, çalışanların örgütlülüğünü ve kazanılmış hakları tasfiye ederek bunların yerine lütuf gibi sunulan ‘sosyal yardım’ı geçiren siyasi iktidar, “OHAL sayesinde grev yaptırmadık” diyerek sınıfsal tercihini de ortaya koymakta.

    Buralara nasıl ve neden gelindiğini, Amasra maden faciasında işçi sendikasının tutumunda görmek mümkün. Geçmişten gelen mücadele geleneğini sürdürmek ve sınıfın haklarını korumak için harekete geçmek zayıflayan umutları tekrar yeşertir, tüm topluma ışık olur, ses olur.

  • “Off Günü”nde derin bir of çekmek…

    Toplumdaki tüketim alışkanlıklarının değişmesiyle birlikte hizmet sektörü hızlı bir gelişme gösterdi. Devasa alışveriş merkezleri günlük yaşamın bir parçası oldu. Özellikle salgın sürecinde evlere kadar giren sektörün taşıyıcı çalışanları aileden biri gibi oldu adeta.

    Böyle hızlı gelişen sektörde örgütlülük aynı oranda gelişmedi. Son yıllarda sendikal çalışmalar hızlansa da bireysel hareket etmek zorunda kalan sektör çalışanları, hak arama mücadelesinde geride kaldı. En doğal haklarına, insani gereksinimlerine kavuşamadı. Uzun çalışma süreleri, düşük ücretler, kötü çalışma koşulları, güvencesizlik, yaşanan mobbingler olağan hale geldi.

    “Aynı şirketin farklı bir mağazasında yabancıydı. Kızılay mağaza çalışanları onu görmezden geliyordu. “Yok müdür oldum sonunda.” diyordu sıkça. Bu olanlara aldırmaz görünse de Hakkı Bey’i sık sık aramayı ihmal etmiyordu, “Mobbing uyguluyor sözüm ona.” diye söylendi iç geçirerek.” (Syf, 117)

    AVM dünyasının parlak spot ışıkları altında bu gerçekler fazla görülemedi ne yazık ki. Yazar Tekgül Arı’nın Aralık ayında Notabene Yayınlarından çıkan “Off Günü” romanı , yaşanan bu acı gerçekliği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Günde on, on iki saat çalıştırılan, oturacak bir taburesi bile olmayan ve sürekli ayakta çalışmak zorunda olan, aşırı yoğun çalışmaya rağmen yeterince dinlenme olanağı bulamayan çalışanların hikayesini gerçekçi bir dille aktardı. Vahşi kapitalizmin; yaşamları nasıl kararttığını, paramparça ettiğini, yok ettiğini, hayalleri nasıl yıktığını yalın bir dille okurlarıyla paylaştı.

    Her şeyin alınıp satıldığı, paranın gücünün insani değerleri yok ettiği günümüzde görülmeyenleri göstermek, gizli kalanları açığa çıkarmak önemli bir görev ve yazar bunu başarmış. Her gün yüzlerce örneği görülen ancak normalmiş gibi topluma alıştırılan bu çarpıklıkları sade bir dille aktarmış.

    “Sabah, Tarz Giyim AVM Mağaza’ya isteksizce giren satış danışmanları işleri ağırdan alıyordu. “Boşuna heyecan yapmayalım arkadaşlar, devlet ve patron aynı.” dedi Güneş. “Herkes işine. 1 Mayıs hedefimiz yüksek. Hadi bakalım, emek ve dayanışmamızı patrona, müşterilere gösterme günü.” (Syf, 154)

    Ezikliklerini, başka birilerini ezmeye çalışarak rahatlama kolaycılığına kaçıyor çoğu insan. Büyük bir alışveriş merkezinde makinenin dilimlediği ekmeğin şeklini beğenmediği için çalışan genç kadını azarlayan, aşağılayan kadın kendince tatmin oluyor belki ama o genç kadına, hemcinsine neler yaşattığını düşünmüyor bile.

    Tekgül Arı, yazarken olayları gözlemleyen, yaşayan birisi. Her maden kazasından sonra olay yerine giden, dram yaşayan insanların duygularını, hayallerini ilk ağızdan bizlere aktaran bir arkadaşımız. Madencilerin yaşadıkları dünyayı, yaşam koşullarını anlatan çalışmaları derleyen yazar, 2007 yılında TMMOB Maden Mühendisleri Odası ilk Madenci Öyküleri yarışmasının düzenlenmesine önayak olmuş ve Madenci Edebiyatı’na üç kitap kazandırmış.

    Bu romanı yazarken yaşananları doğru gözlemlemek adına bir mağazada bilfiil çalışarak, emeğinin önemini daha da artıran bir eylem. Romanın adı üzerinde bile düşünülmesi gerekir. Anlamı “izin günü” olsa da gerçek yaşamda bu anlamı ne kadar karşıladığı tartışılır. Bu koşullarda çalışmak zorunda bırakılan insanların; ne kadar dinlenebilecekleri, rahatlayabilecekleri, eğlenecekleri ayrı bir tartışma konusu.

    “Üç kuruşluk iş için başımıza gelen bak sen… Kapana sıkışmış gibiyim, içim parçalanıyor. Daha kaç parça olacağım parçalana parçalana. Tarık’ın anlattıkları, Onur’un söyledikleri, Hakkı Bey’in hakaretleri, personelin sessizliği, nefes alamıyorum. Bir anlık huzurun içinden beni çıkarıp alan bu mağazaya lanet olsun!”(Syf, 105)

    Kapitalizmin kıskacı altındaki hizmet sektörünün isimsiz kahramanlarının yaşantılarını, duygularını, beklentilerini bizlerle paylaşan okunası bir kitap.

    “AVM’nin döner kapısından yanar döner bir dünyanın içine kırgınlıkları, kızgınlıkları ve yenilgisiyle girdi.” (Syf, 147)

    Yazarın emeklerine, kalemine, yüreğine sağlık.

  • Never again (Bir daha asla)

    Bireysel ve toplumsal acılar gece nöbetleri içinde boğuluyor, karanlık içinde oturmuş ışığı bekliyoruz.

    Ve fakat tam da burada tıkanıyoruz. Kimsenin; duymadığı, duysa kulak arkasına salladığı, görmediği, görse de kafasını çevirdiği bir karanlığın içindeyiz.

    Üzerimizde ürkek bir serçe telaşı, adı konmaz bir tedirginlik. Çünkü eksiğiz. Adalet yok. Olsaydı eğer, olur muydu bu tedirginlik.

    Adalet, hak olanın verilmesini öngören ahlaki ilke değil mi? Doğruluk, hukuku gözetme değilse, peki nedir bu Adalet? Doğada var olan bir olgu, yoksa birlikte yaşamın gereği olan beşeri karakter mi?

    Adalet her ne kadar toplumdan topluma değişiklik gösterse de, dünya ulus ve halkları için; eşitlik ilkesi ile birlikte; nasafet, orantılılık ve dürüstlük gibi temel ilkelerden de yararlanması gereken bir değer değil mi? Hani hukukun gerçekleştirmesi gereken nihai amaç?

    Güzel olan ne varsa bitmiş, güzel insanlar gitmişse bilin ki artık orada Adalette gitmiştir ve hukuk diye bir kavram da yoktur, artık sözcükler de ölüdür.

    Tıpkı coğrafyamız gibi. Oradaki Adalet hukuksuzluğu normalleştiren, karanlığı aklayan, içi boşaltılmış kavramdan başka bir şey değildir.

    Sözcükler ölmez demeyin ölür, mesela bu ülkede ADALET artık bir ölüdür.

    Eğer tüm renkler solmuş, ışık yerini karanlığa bırakmış, çokluk, teklikle yer değişmiş ve şiirler eksik, hayatlar yamalı olmuşsa, orada “Adalet” yeniden tanımlanmalı…

    Bir yerde adaletsizlik varsa adaletsizliği yaratanlar da vardır ve adaletsizlik yaratmak da sistematik bir suçtur. Bu noktada anlamamız gereken, bunları normalleştirmeye çalışanlarla mücadele etmenin ne kadar önemli olduğudur.

    Yakın tarihte izlediğim “Arjantin 1985” filminde bir replikte:

    “Beni yıldırmayı başardılar Sayın Yargıç. Neyse ki herkesi yıldıramadılar. Onlara karşı duran akrabalar, anneler, büyükanneler vardı. Bugün onlar sayesinde adalet talep ediyorum.” Diyordu haksızlığa ve işkenceye maruz kalan bir kadın.

    Gerçek hikayeden uyarlanan filmde ilkeli, cesur bir Savcı ve gençlerden oluşturduğu bir Avukat topluluğu vardı. “Bir daha asla” diyerek hukuku işletip, adalet talep ettiler. Adalete susamış halkın yüreğine su serptiler.

    Evet; “bir daha asla” yaşanmaması için; ama’sız yüzleşmeler, hesap sormalar gerekiyor. Artık, birbirimizle ayrışmak yerine oturup; yüzleşmeler nasıl olur, aydınlık yarınlar olması adına; kimler neleri göze almalı, demokratik toplum yapısı nasıl olmalı bunları konuşmalıyız. Zira Adalete açız.

    “Eğer bir ülkede adalet yozlaşırsa, o memleketin dibi oyulmuş demektir. Adaleti çökmüş bir milleti yok olmaktan hiçbir güç kurtaramaz. Kanun karşısında eşkıya İnce Memed de birdir Başvekil İsmet Paşa da…” der Yaşar Kemal

    Öncesinde hayal etmesi, sonrasında da anlaması güç bir karanlığı yaşıyoruz. Bu kadar da olmaz dediğimiz ne varsa oldu, olmaya da devam ediyor dememek için “Bir daha asla diyerek” kanun karşısında; eşitlik, hepimiz için amasız adalet, adalet için evrensel hukukun hemen şimdi işletilmesi gerek..

    Karanlık bir 20 yıl daha istemiyorsak, elimizde bir şans daha var. Hatırlamamız yetecek. Bir olabilirsek bizden daha güçlü hiçbir şey yoktur. Bu şans bize aydınlığı getirecek.

    Hadi birlikte hazırlayalım atları, gün doğumuna. Çünkü “bir daha asla”…

  • Finale kalkan uçak

    Osmaniye’de üç öğrenci BİR TABLDOT YEMEĞİNİ birlikte yiyor…

    Eskişehir’de 6 yaşındaki Elif AÇLIKTAN ÖLÜYOR…

    Öğretmenler okula AÇ GELEN öğrencileri için ağlıyor… Gıda desteği sunulsun diye yalvarıyor ama “KAYNAK YOK” deniyor… Yani devletin parası yok! Söylenen bu…

    Belediyeler üniversitelerin önlerinde ÖĞRENCİLER AÇ KALMASIN diye bedava çorba, yemek dağıtıyor…

    EYT’liler yıllardır çırpınıyor, “KAYNAK YOK” deniyor…

    Atanamayan öğretmenler yıllardır sokaklarda, bakanlık kapılarında, “BİZE KADRO VERİN” diye haykırıyor, “KADRO YOK, KAYNAK YOK, ÖDENEK YOK” diyorlar…

    Açlık sınırı 7 bin lirayı, yoksulluk sınırı 25 bin lirayı aşmış. Ve bu ülkede milyonlarca emekçi ASGARİ ÜCRETLE geçinmeye çalışıyor…

    Bir litre süt 25 TL’ye dayanmış, bir somun ekmek 5 TL’yi aşmış…

    Ulaşım, barınma ve beslenme masraflarına ne öğrenciler ne de aileler yetişemiyor…

    “YARDIM EDİN” diyenlere, “KAYNAK YOK, PARA YOK” diyorlar…

    Memura, emekliye, asgari ücretliye, “FAKİR-FUKARA” diyen Maliye Bakanı Nurettin Nebati, “Fakir- fukaraya vermek, bereket getirir” diyerek çorba dağıtıyor… Çifte maaşlı Maliye Bakan Yardımcısı Mahmut Gürcan, kira artışlarından yakınan esnafa, “DUA EDİN, İNŞALLAH SİZİN DE MÜLKLERİNİZ OLUR” diye tavsiyelerde bulunuyor…

    Mezun olan gençlerin çoğu işsiz…

    Yasal olsun, kaçak olsun milyonlarca göçmen veya mülteci sokakları doldurmuş…

    Saldım çayıra, Mevlam kayıra anlayışıyla ülke yönetiliyor…

    Haberlerde izliyoruz, Olympos antik kentine gitmek için köprü yok, birçok köyde yol yok…

    Bunları anlatınca, “KAYNAK YOK, PARA YOK” diyorlar…

    Derelerin ve ırmakların kanalizasyona dönmüş, zehir kusuyor, “TEMİZLEYİN, ÖNLEYİN” dendiğinde, “KAYNAK YOK, PARA YOK” diyorlar…

    Katar’da dünya kupası finali oynanıyor. Arjantin ve Fransa karşı karşıya. Fransa Devlet Başkanı Macron orada ama Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez evinde. Final maçını ailesiyle birlikte televizyondan izliyor… Ülkesi ekonomik dar boğazdayken, özel uçakla Arjantin’den Katar’a gitmeyi göze alamıyor…

    156 ülkenin yer aldığı SEFALET ENDEKSİ’nde TÜRKİYE BİRİNCİ, ARJANTİN İKİNCİ SIRADA yer alıyor. Yani iki ülkede de ekonomik çöküş yaşanıyor…

    İşte bu tabloda finali oynayan ülkenin Cumhurbaşkanı maçı evinde izlerken, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ise beraberindeki heyetle, 13 UÇAKLIK FİLOSUNUN gözdelerinden “Airbus A340-500 TC-CAN” uçağına atlayıp ver elini KATAR…

    Şimdi yukarıda saydıklarımıza KAYNAK YOK, PARA YOK ama Katar’a maç izlemek için özel uçak kaldırmaya KAYNAK DA VAR PARA DA…

    Bu ülke nasıl bu hale geldi?

    Sadece Katar’a gidiş-dönüş masrafınız bile, yüzlerce öğrencinin yıllık yemek masrafı…

    Şurada Ankara’nın göbeğindeki ODTÜ dahil birçok devlet üniversitesi bakımsızlıktan dökülüyor… “KAYNAK YOK, ÖDENEK YOK” söylenen bu…

    Ama bir yerden bir yere giderken arkanızda bir ordu dolaşıyor… Lüks araçları, jipleri, limuzinleri say say bitmiyor…

    Dünyanın en gelişmiş ve zengin ülkelerinden Almanya’da ise ŞANSÖLYE, MİNİBÜSLE DOLAŞIYOR…

    Bu nasıl oluyor?

    Bir lokma, bir hırka anlayışından dünyanın en lüks uçaklarına ve otomobillerine ve saraylarına nasıl evrildiniz?

    Bindiğiniz o lüks araçlar, oturduğunuz o saraylar, aldığınız o çifter çifter maaşların birilerinin yoksulluğu, açlığı ve yokluğu olduğunu göremiyor musunuz?

    Yirmi yıldan fazla TBMM’de Parlamento Muhabiri olarak görev yaptım. Kendileri söz konusu olunca nasıl da rahat harcıyorlar o OLMAYAN KAYNAKLAR!. Onu da yapalım, bunu da yapalım. Makam odalarını yenileyelim, yazlık kafeterya, halkla ilişkiler binası, olmadı yenisi. Lojmanları tadilat yapalım, olmadı bir sene sonra komple yıkalım. Sanki Meclis’e para musluğu bağlamışlar… Akıyor mübarek… Ara sıra vatandaşı düşündükleri de oluyor tabii, mesela Meclis’in eskiyen, kullanılmayan koltukları ve masalarını okullara ve devlet dairelerine gönderiyorlar. Ne kadar yardımseverler değil mi? Anlayış bu, memlekete, vatandaşlara bakışları bu. TEBA OLARAK GÖRÜYORLAR. Aşamadılar…

    Katar’a kalkan o uçak, aynı zamanda okulların çöken duvarı demek, EYT’liye “KAYNAK YOK” demek, çocukların beslenmesine “PARA YOK” demek. Eliflerin ölmesi demek. Dökülen müzeler, bakımsız devlet kurumları, bakımsız okullar, düşük ücretli memurlar demek…

    Türkiye tarihinin en büyük ekonomik bunalımlarından birini yaşıyor. Enflasyon yüzde yüzleri aşmış… Alış-veriş işkenceye dönmüş… Doğalgaz faturalarından korkusuna millet evinde donuyor. İşte bütün bunlara rağmen, hiçbir rahatsızlık duymadan üstelik finali oynayan ülkenin Devlet Başkanı evinde maçı izlerken, bizim CUMHURBAŞKANIMIZ “Airbus A340-500 TC-CAN” uçağına atlayıp beraberindeki heyetle birlikte Katar’a uçuyor…

    İYİ UÇUŞLAR…

    Yazar Hakkında

    Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Eylül 2020’de Türkiye’deki vahşi madenciliği, yağma-talan madenciliğini anlatan “Altın Ölüm” kitabı, Ocak 2022’de de yine vahşi madenciliği konu alan ikinci kitabı “Altın Girdap” yayınlandı. Son olarak Kasım 2022’de ise Türkiye’nin yakın tarihine ve medyanın yaşadığı çöküşe ışık tutan “O Soruyu Biz Sormayalım” adlı kitabı yayınlandı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Travma mı, Dinci Siyasetin Adımları mı?

    Bir süre önce bir kimse internette bana hakaret etti, ağırıma gitti; dava açmak istedim, avukatım, failin en fazla 1000 TL (bin TL) para cezasına çarptırılacağını söyleyerek, zahmete değmeyeceği konusunda beni ikna etti. Vaz geçtim. Devlet üniversitesinde 30 küsur yıl hocalık yapmış bir insan olarak, kamu görevlisi değil miydim?

    Kamu görevlileri -daha doğrusu aralarındaki bazı muteber kişiler – ne zamandan beri, kimi antidemokratik ülkelerde örneğin ruhban sınıfına tanınan ayrıcalıklarla alenen donatıldılar, yurdumuzda?

    Biz yurttaşların yasa önünde eşitliği ne zamandan beri hayattan filen ve alenen silindi?

    Tarihe geçecek ‘’İmamoğlu davası’’, aklı dumura uğramamış kimseyi ikna edemedi ve kamu vicdanını yaraladı. Ne olmuştu? Bir sayın bakan, sayın İmamoğlu’na ‘’ahmak’’ demiş, İmamoğlu da cevaben soruyu yankılamış, ‘’Sensin ahmak’’ mealinde bir şeyler söylemiş. Ortada gezinen ‘’ahmak’’ lakırdısının Yüksek Seçim Kurulu’nun çok sayın üyelerini kastettiği sonucuna varan Sayın Mahkeme, İmamoğlu’na hapis cezası ve yetmedi, siyasetten men cezası vermiş; Türk Dil Kurumu sözlüğü ‘’ahmak’’ lafını hakaret olarak bile saymazken, Sayın mahkeme o kadar telaş etmiş ki, cezayı, ceza yasamızın bir maddesinin mevcut olmayan şıkkına göre vermiş. Yani, eğitim kurumlarında geçerli olan deyimle ‘’maddi hata’’ yapmış, Sayın Mahkeme.

    Bildiğim kadarıyla, tıpla ilgili mesleklerde benzer bir hata yapılırsa, öncelikle mesleğin ‘’Etik Kurulları’’ derhal müdahale eder. Sırf cehaletimden soruyorum, hukuk mesleklerinde eşdeğer ‘’etik kurullar’’ yok mudur? Var ise, onlar, ne iş görürler?

    Bu dava yurttaşlarda çeşitli tepkilere sebep oldu. Durum o kadar garipti ki, herkes kendince bir açıklama getirmenin peşine düştü. Açıklamalardan bir tanesi de, olup bitenin vaktiyle sayın CB’nin (Cumhur Başkanımız) , CB olmazdan hayli zaman önce almış olduğu haksız ‘’hapis ve siyasetten men cezasının’’ rövanşı olduğu yolundaydı. Elimizde her hangi bir delil yokken, Sayın CB’nin sayın mahkemeyi etkilediğini düşünemeyiz; Sayın Mahkeme kendiliğinden böyle bir işe soyunmuş da diyemeyiz. Dolayısıyla olup biteni Sayın CB’nin travmasına bağlamak hepten ve sadece tahmin üzerine geliştirilmiş bir açıklama oluyor.

    Şimdi anımsayalım, Sayın CB, CB olmazdan aşağı yukarı çeyrek yüzyıl önce bir manzume okumuştu. Önce büyük şairimiz Mehmet Akif’e ait olduğu söylenen, ama Mehmet Akif külliyatında izine rastlanmayınca, başka kişilere atfedilen bu manzumede Müslümanlığın kutsal mekanı camilerin mimari özellikleri kimi silahlara benzetiliyordu ve galiba inananlar askere çağrılıyordu. Askerlerin kiminle vuruşacağı söylenmiyordu. ‘’Ahmak’’ sözcüğüyle siyasetten men ve hapislik arasında hiçbir bağlantı kuramayan benim zavallı aklım, o zaman da daha önceki yıllardaki pek çok seferde olduğu gibi, ortada eylem yokken, ağzından çıkan bir söz için bu ağzın sahibinin hapse konulmasını kabul edememişti. Tıpkı, yakın zamanda ağzından İmam Hatip öğrencileri için kötü bir söz kaçırmış bir ses sanatçısının bu sözüyle, söz yüzünden başına gelenler arasında da gerçek bir bağlantı bulamayışım gibi.

    Bazen gerçekten, gerçek hayatta mı yaşıyorum, yoksa bir Kafka romanında mı, diye soruyorum kendime. Yalnız sayın CB’nin okuduğu manzumenin kimi hassas kulaklarca halkın bir kısmını diğerleri aleyhine kışkırtmak olarak işitilebileceğini de unutmayalım. Çünkü müminler kime karşı savaşacaklardı? Bu önemli husus manzumede muğlak bırakılmıştı, dolayısıyla manzumeyi işiten ya da okuyanlar, yanlış anlamlar çıkartabilirlerdi. Elbette Sayın CB ne o tarihte ne şimdi, kardeşi kardeşe düşürmeyi asla istemez, sadece maksadını aşan bir söz kaza ile çıkmıştı ağzından. O tarihteki kuşkucu mahkeme Sayın CB’yi gene o tarihte yürürlükte olan bir yasanın yürürlükte olan bir maddesine göre mahkum etmişti; yani kararda ‘’maddi hata’’ yoktu, yanlış anımsamıyorsam. Her ne olursa olsun, karar yanlıştı, dayandığı yasa, ifade özgürlüğüne karşıydı ve bütün haksız yasalar ve yanlış adli hükümler gibi amaçladığı sonuçların tam tersini doğurdu.

    Peki, mahkemenin bu tutumuna karşı Türkiye ne yaptı? Türkiye bu haksızlığın giderilmesi için, hiçbir siyasi mahkeme kararında göstermediği bir biçimde, elini kana bulamış gençler asılırken dahi kapılmadığı bir aceleyle bu yanlıştan dönülmesi için seferber oldu. Dönemin CHP’si, adil olmayan siyasal mahkeme kararlarıyla tıka basa dolu yakın tarihimizde hiçbir karara göstermediği duyarlıkla, emek ve çaba sarf ederek Sayın CB’nin önünü açtı. Sayın CB belki başlangıçta kendini mağdur hissetmiştir, belki de bunu yolunun geçici bir arızası olarak görmüştür, siyaset insanlarının sinirleri dayanıklı olur. Ülkenin çabası karşısında teşekkür duymuş mudur? Her halde duymamıştır ki, yolunu açanlar ve onu destekleyenlerin büyük kısmı zaman içinde geçici değil, gerçek mağdurlara dönüşmüşlerdir.

    AKP iktidarının bizzat çeşitli üyelerinin beyanlarından da anlaşılacağı üzere, hayata bakış açısı, İslam dininin sert bir yorumuna dayanmaktadır. Demokrasi tramvayına istediği durakta binip istediği durakta ineceğini açıkça beyan etmiş, ve bu görüşü asla tekzip etmemiş ya da bu görüşten döndüğünü ilan etmemiş bir iktidar var karşımızda; bu iktidar Sayın CB’den ibaret değil, kurumlarıyla var olan bir iktidar. Öyleyse olup bitenleri dinci siyasetin icraatı olarak değerlendirmek akla en uygun tutum iken, Amerikan sinemasının beylik filmlerinde olduğu gibi her şeyi tek bir şahsın duygularına ve eylemlerine atfetmek niye? Bu açıklamaların İmamoğlu haksızlığını romantikleştirdiği görülemiyor mu? En azından ekran ekran gezen muhalif milletvekillerinde ve diğer sayın muhalif beylerde bu idrakin bulunması beklenir. Öyle anlaşılıyor ki, yok! Her biri amatör psikiyatristliğe heveslenen bu beylere karşı, izninizle ben de amatör psikiyatrist kesileyim ve diyeyim ki, beyler, siz Freud’u yanlış anlamışsınız. Dönüp bir daha okuyun. Onun bahsettiği travma çocukluk travmalarıdır. Çocuğu derinden yaralayan, bilinç altına itilmiş, unutuşa terk edilmiş, ama yetişkinlikte bireyi asla rahat koymayan, kişiliğini bozan, onu bilinçdışı rövanşlara iten travmalar, çocukluk travmalarıdır; kırk küsur yaşında geçirilenler değil. Sözüm ona muhalif Beyler, ‘’Gezi’’ dolayısıyla ve diğer sebeplerle şu anda hala hapiste bulunan insanlarımıza, haksız suçlamaları onurlarına yediremeyip canına kıymış, ya da cezaevlerinde kahrından ölmüş insanlarımıza, ne suç işledikleri dahi kendilerine söylenmeden KHK ile işsizlik kuyusuna itilmiş aydınlarımıza ayıp olmuyor mu?