Blog

  • Statlarda da ATATÜRK isminden korkuyorlar

    Atatürk korkusu neden…

    Emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı kurtuluş savaşı veren, Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ten bazı çevrelerin rahatsızlık duymasını anlamış değilim…

    Bugün…

    Atatürk ismini ağızına almayanlar…

    Türkiye Cumhuriyeti tarihini bilmiyor demektir…

    Atatürk gerçeğini görmemezlikten gelmektir…

    Nerede bir Atatürk ismi varsa silmeye çalışıyorlar…

    Fotoğraflarını kaldırıp, heykellerine saldırıyorlar…

    Her alanda olduğu gibi…

    Sporda da bunu yapıyorlar…

    Statlardaki Atatürk isminin kaldırılmasının nedeni de bu…

    Geçmişte stat ve salonlara İspanya’da yapılan boğa güreşlerinin yapıldığı yere ARENA denildiği için bu ismi vermekten kaçınanlar…

    Bugün ARENA ismini rahatlıkla verebiliyorlar…

    Atatürk Stadı ismi olan, ARENA olarak değiştirilen statlardan bazıları…

    Bursa, Antalya, Afyon, Eskişehir, Antakya, Konya, Sakarya, Kayseri,

    Türkiye’nin İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ismi verilen statların isimi değişti…

    Malatya İnönü Stadı ARENA oldu…

    Beşiktaş İnönü Stadının ismi Vodafone Park olarak değiştirildi…

    Bir önemli değişiklik ise…

    Sivas’ta yaşandı…

    4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Birinci Dünya Savaşı ile beraber işgal altında bulunan Türk topraklarını kurtarmak ve Türk milletinin bağımsızlığının kazanması için gerçekleştirilen Türk Ulusal Hareketi toplantısıdır…

    Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada atıldı…

    O kongrenin yapıldığı lisede okumak benim için onur, gurur oldu…

    4 Eylül stadının ismi…

    “Yeni 4 Eylül Stadı” olarak değiştirildi…

    Ne oldu…

    Yeni kelimesini eklemekle…

    4 Eylül Kongresini tarihten nasıl silersiniz…

    19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’dan başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın ismini alan Ankara 19 Mayıs Stadı yıkıldı…

    İnşaat başladı…

    Ancak…

    İnşatta 19 Mayıs Stadı yapımı yerine Ankara Stadı olarak yapımcı firma tarafından inşaat alanının girişine asıldı bile…

    Doğmamış çocuğa adı koymuşlar…

    Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Koç’u tebrik etmek lazım…

    Ülker Şükrü Saraçoğlu stadı isminin Atatürk Stadı olarak değiştirilmesi için harekete geçti…

    Ancak engelle karşılaşacağı görünüyor…

    Fenerbahçe camiası güçlüdür…

    Bu güçle Atatürk ismi o stada verilecek…

    Atatürk ismini engellemek için…

    Bir ilde Atatürk stadı var ise…

    Aynı ilde ikinci bir Atatürk ismi verilemez ibaresi yer alıyormuş…

    Bu ibare değiştirilemez mi?

    Nice yönetmelikler kararname ile değiştiriliyor ki…

    Bir gecede bir kararname ile değiştirilir…

    Stat isimleri değişiyor…

    Ancak Atatürk sevgisi değişmiyor…

    Statlarda atılan “Mustafa Kemalin Askerleriyiz” sloganları bunun en belirgin kanıtı…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Vahşi madencilik kıskacındaki ‘Lapseki’

    Bu kez haber Lapseki’den geldi… Birgün’den Gökay Başcan’ın haberinden öğreniyoruz ki, Nurol Holding’e ait TÜMAD madencilik şirketinin Lapseki’deki kapasite artışına tüm itirazlara rağmen onay verilmiş. Şirket şimdi de çoğu ormanlık alan olmak üzere, 600 futbol sahası büyüklüğündeki araziyi yutmaya hazırlanıyor.

    Köylerin, köylülerin bir önemi yok artık… Biri güç bela kovuluyor, öteki saldırıyor; birini durduruyorsun, öteki başlatıyor… Durmuyorlar, bıkmıyorlar, utanmıyorlar…

    Ezcacıbaşı kenara çekilmiş, meydanı Nurol’a bırakmış. Köyler, tarım alanları, Lapseki’nin kendisi tehdit altında…

    Bugün TÜMAD’ın kapasite artırarak genişlediği alan, aslında Eczacıbaşı Holding’e aitti. Anlaşılan Eczacıbaşı, “Sen zaten burada düzeni kurmuşsun, burayı da sen hallet” demiş.

    Bölgede meyvecilik ve tarımla geçimini sağlayan vatandaşlar endişelerini ve itirazlarını dile getiriyor ama dinleyen kim. “Paris İklim Anlaşması”nı imzalayan ve “Yeşil Kalkınma Devrimi” ilan eden Türkiye’nin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “ÇED Olumlu” kararını anında vermiş.

    Çıkarılan cevher, bitişiğindeki TÜMAD’a ait Lapseki Altın Madeni’ne taşınacak. Cevher burada siyanürle, sülfürik asitle ve bilumum kimyasalla işlenecek.

    Binlerce ton dinamit patlatılacak maden ocağının çevresinde ise yerleşim yerleri, su kaynakları ve koruma alanları bulunuyor. Eczacıbaşı’ndan devralınan yeni maden sahası, Şahinli köyüne 1 kilometre, Bayramdere Barajı’na 1 kilometre; Mutlak Mesafeli Koruma Alanı’na ise sadece 700 metre uzaklıkta.

    DEVLETİN “KORUMASI” ALTINDAYDI

    Nurol Holding’in 2017 yılında çalışmaya başlayan Lapseki’nin tepesinde kurduğu siyanürlü altın madeninin hikâyesi de ilginç. Çünkü maden, Şahinli ve Kocabaşlar köylerini besleyen su kaynaklarının bulunduğu ormanların tam üstüne inşa edildi. Aslında bölge devlet tarafından “koruma alanı” ilan edilmişti. Ancak Nurol’un maden şirketi TÜMAD, pınarlardaki suyun, yani bu iki köyü besleyen su kaynaklarının “yüksek arsenik” içerdiğini keşfetti! Yani yüzlerce yıldır yöre insanları tarafından kullanılan ve devletin koruma altına aldığı bu su kaynaklarının, içme suyu olarak “uygun olmadığını” söyledi. Çanakkale Valiliği de bunun üzerine Şubat 2016’da Kestanelik tepesiyle ilgili bulunan “koruma alanı” statüsünü kaldırdı ve bölgeyi “siyanürlenme alanı” ilan etmiş oldu.

    HALKIN SUYU MADENE TAHSİS EDİLDİ

    Madenin siyanürleme ve bilumum kimyasal işlemleri için ihtiyaç duyduğu çok büyük miktarlarda su ise Lapseki Belediyesi’nden sağlanıyor. Lapseki’nin AK Partili Belediye Başkanı Eyüp Yılmaz örnek bir belediyecilik hizmeti vererek Lapseki’nin suyunu madene tahsis etti.

    Lapseki Belediyesi’yle yapılan anlaşmaya göre maden, belediyenin su kuyularından saniyede 40 litre su alacak. Yani dakikada 2400 litre. Bir saatte 244 bin litre. Bir günde 3 milyon 456 bin litre. Bir ayda 103 milyon 680 bin litre. Bir yılda 1 milyar 244 milyon 160 bin litre. Ama madene bu kadar su da yetmeyebilir. Maden tedbirini baştan düşünmüş, DSİ’yle de ayrı bir anlaşma yapmış ve acil durumlarda yani gerek gördüğünde sondaj kuyuları açarak yeraltı sularını da diğer bütün benzer madenlerde olduğu gibi kullanabilecek. Zaten köylerin su kaynaklarının üstüne oturmuş bir madenden söz ediyoruz. Yani bölgenin suları, siyanürlü madene feda olsun. Ancak kendi kuyularına maden şirketine tahsis eden Lapseki Belediyesi bir süre sonra su sıkıntısı çekmeye başladı.

    MEYVE AMBARINA SİYANÜR DARBESİ

    Meyve ambarı olarak bilinen ve kiraz, şeftali, elma, armut gibi envai çeşit meyvelerin yetiştiği bölgeyi besleyen Bayramdere Barajı’nın hemen dibine bugün İKİNCİ SİYANÜRLÜ MADENİN AÇILMASI, ormanların kesilmesi akılla, mantıkla izah edilebilir gibi değil. Birincisi zaten çok ağır bir karar. İkincisi ise ölüm fermanı. Şahinli ve Kocabaşlar köyleri Nurol’un ilk siyanürlü madeninden sonra su sıkıntısı çekiyor. Madenin atıklarını bölgedeki derelere, çevredeki barajlara ve Marmara Denizi’ne döküyorlar. Siyanürlü maden, Lapseki ve Çardak’ı besleyen içme ve sulama barajı Bayramdere’yi tehdit ediyor. Şimdi ikinci bir maden daha açılmak isteniyor. Bölge ayrıca deprem fay hattında !

    YAŞANAN EKOKIRIMDIR

    Bugün Türkiye’nin dört bir köşesinde bu türden vahşi madencilik olayları yaşanıyor. Ülkeyi yönetenler bu ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını-meralarını, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete “iş-istihdam-ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köylerinin yerle bir edilmesi. Onların “istihdam” dediği içindeki milyonlarca canlıyla birlikte yüz binlerce ağacı bir çırpıda kesilmesi. Onların “ekonomi” dediği ise yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bunun adı “ekonomi” değil olsa olsa “ekokırım” olabilir.

    Yazımızı bir soruyla bitirelim: Çanakkale milletvekilleri ne yapar? AKP veya CHP ayrımı yapmıyorum. AKP’li Bülent Turan ve Jülide İskenderoğlu ile CHP’li Muharrem Erkek ve Özgür Ceylan sorum sizlere…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • İmamoğlu Kararının anlamı: ‘Şaşkın Ördek Sendromu’

    Merhaba, bu yazımda Sn. İmamoğlu için verilen hapis ve siyaset yasağı kararını yorumlayacağım.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı Sn. Ekrem İmamoğlu’na verilen ve siyaset yasağını da kapsayan hapis cezasının anlamı nedir? Bu konuda yazılı ve görsel medyada yüzlerce yorum yapıldı. Kararı büyük bir senaryonun ilk halkası olarak görenlerin yanı sıra, hükümeti gözden düşürmeye yönelik bir FETÖ darbesi olarak yorumlayanlar da oldu. Elbette bu kararın, kararı verenlerin niyetleri dışında, onların iradelerinden bağımsız nesnel iletileri de söz konusu.

    Öncelikle onlarca hakaret davasına bakmış bir avukat olarak belirtmeliyim ki, hukuksal bakımdan kararın iler tutar bir yanı yoktur.

    Birinci olarak, “ahmak” sözcüğü anlama güçlüğü bulunan anlamına gelmekte olup en ufak bir hakaret içeriğine sahip değildir.

    İkinci olarak, muhatabı tarafından kullanılan aynı sözcüğe karşı mukabele kabilinden söylenmiştir. Kaldı ki, Bu sözcüğün, muhataba mı, yoksa üçüncü kişilere mi söylenmiş olduğunun hiçbir önemi yoktur.

    Üçüncü olarak, kullanılan sözcük “ahmak değil de gerçekten hakaret içerikli bir sözcük bile olsa, teamül olarak hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasını (HAGB) gerektiren alt sınırdan ceza verilmesine yol açabilir.

    Dördüncü olarak, bu hususlar bir yana, siyaset yasağı konulması, tek başına kararın, hukuki değil, siyasi olduğunu kabak çiçeği gibi ortaya çıkarmaktadır.

    Peki, asla hukuki olmayan bu siyasi karar ile iktidarın bir sopa gibi kullandığı yargı aracılığıyla ulaşmak istediği gerçek amaç ve kararı verenlerin niyetinden bağımsız olan nesnel iletiler nelerdir?

    Bir kere, söz konusu kararın, iktidara itibar kaybettirmek için yargı yoluyla yapılan bir FETÖ darbesi olduğu iddiası, bütünüyle uydurmadır ve hedef şaşırtmaya yönelik temelsiz bir iddiadır. Zira, mahkemenin ilk yargıcına yapılan siyaset yasağı getirilmesi yönündeki baskının boşa çıkması sonucu onun görevden alınarak istedikleri kararı verecek yeni bir “yargıcın”, daha doğru bir anlatımla “tetikçinin atanmış olması, bu iddiayı kesin bir biçimde çürütmektedir.

    Rasyonel olarak, iktidarın bu kararla, iki sonucu elde etmeye çalıştığı söylenebilir: Birincisi, seçimlere hazırlanırken İstanbul Büyükşehir Belediyesinin devasa kaynaklarına çökmek; ikinci olarak, Altılı Masanın dengelerini ve planlarını bozarak masa içinde karışıklık yaratmak.

    Birinci hedefin doru olup olmadığını yakında göreceğiz. Zira harekete geçmek için çok geç kalınmıştır. Karar ancak 3,5 yıl sonra verilebilmiştir. Şurada seçimlere en fazla altı ay vardır. Söz konusu kararın istinafı ve temyizi, olağan koşullarda en az iki yıl sürecektir. Kararın birkaç ay içerisinde kesinleştirilmesi, istinafı ve temyiz makamlarını bir hayli zorlamayı gerektirir ki, bunu yapmak, çok kolay olmadığı gibi, böyle bir zorlama, yargı mekanizmalarında ciddi çatlakların oluşmasına neden olacak; yargının araçsallığının en kör göze bile batırılması sonucunu verecektir.

    Bunun tek istisnası olabilir: İçişleri Bakanı’nın, Sn. İmamoğlu’nu, bu yargı kararına dayanarak görevden alması. Bu durumda yukardaki olasılık gerçeklik kazanacaktır.

    Bana göre ikinci olasılık daha yüksektir. Baş oyun kurucu bu kararla esas olarak Altılı Masanın içini karıştırmayı, oluşmaya başlayan dengeleri ve planları bozmayı amaçlamıştır. Altılı Masa içinde Sn. Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı giderek güçlenmekte; seçilme olasılığı yükselmektedir. Bu olasılık, baş oyun kurucunun uykularını kaçırmaktadır. Zira Sn. Kılıçdaroğlu, çeşitli renkleriyle sol seçmenlerin ve iktidarın gözünü diktiği Kürt seçmenlerin oylarını silme alabilecek olan tek adaydır. Giderek, iktidar partisinden kopan kararsız seçmen kitlesi, ağır ekonomik kriz ve yoksullaşma koşullarında, çözüm üretme yönündeki ataklarıyla dikkati çeken Kılıçdaroğlu’na umut bağlamaya başlamıştır. Altılı Masa bileşeni partilerin bütünlüklerini koruması ve seçmenini kontrol edebilmesi halinde Kılıçdaroğlu’nun açık ara farkla cumhurbaşkanı seçilmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Ayrıca, Altılı Masayı kuran ve bugüne dek sürdüren Kılıçdaroğlu’na karşı, kamu vicdanında, her geçen gün daha güçlü bir hakkaniyet duygusu yerleşmektedir.

    Kararın nesnel iletilerine ilişkin iki olasılık ayırt ediyorum: Anayasal suçları bir hayli birikmiş olan iktidarın, seçimleri kaybetse bile sonucu kabul etmeyeceğine dair kaygı ve korku; toplumda büyük bir infial uyandıran altı yaşındaki HKg olayının tarikatların varlığını sorgulatan ve iktidara oy kaybettiren gündeminin bastırılması.

    İktidarın, kaybetse bile iktidarı bırakmamak için her şeyi yapabileceği, hatta iç savaşı bile göze alabileceği yönündeki kaygı ve korkunun, ilk bakışta haklı nedenlere dayandığı söylenebilir. 7 Haziran- 1 Kasım süreci, kaybettiği 31 Mart yerel seçimler sonrası tutum, son zamanlardaki bombalı terör saldırıları, savaş kışkırtıcılığı ve operasyonları gibi olaylar, bu kaygı ve korkuyu destekleyici niteliktedir. Ama, İstanbul halkının ve muhalefet partilerinin verdiği kararlı mücadele ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığını söke söke alınması, toplumsal muhalefetin her geçen gün daha da yükselmesi, ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluğun seçmen davranışlarını hızla değişmeye başladığını gösteren kamu oyu araştırmaları, hatta HGK olayında hükümete geri adım attırılmış olması bile, bu korkunun yersiz olduğunun kanıtlarını oluşturmaktadır.

    Uyanan halkın ve büyük halk hareketinin önünde hiçbir gücün duramayacağı, ülkemiz ve diğer ülke deneyimleriyle sabit bir gerçektir. Formül son derece basittir: kararlı bir gücün karşısına, daha büyük, örgütlü ve kararlı bir gücü yığmak. Halkımız bu gerçeği her geçen gün daha fazla görmektedir.

    İktidar, 20 yıldan beri işbaşında olmanın ve pervasızlığın sonucunda güç zehirlenmesine uğramış, halkın içerisinden çıktığı halde giderek ondan uzaklaşmış ve arasına yüksek duvarlar dikmeye başlamıştır. Bu yüzden hataları çoğalmıştır.

    vermiş olduğu her kararını, rasyonalite ile açıklama olanağı yoktur. İmamoğlu kararı da böyledir; bocalamanın ve şaşkınlığın ürünüdür. Halkımızın böyle olaylar için çok güzel bir atasözü vardır: “Şaşkın ördek, kıçın kıçın yüzermiş.” İktidar da şaşkın ördek sendromu içerisindedir.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Ülke kara, futbol Katarlılara teslim

    Kar yağdı…

    Hayat felç oldu…

    Gerek karayolu, gerekse de havayolu ulaşım sıkıntısı büyük…

    Elektrik zamları yaktı…

    Evde bir ampul zor yanıyor…

    Nerede ise mumla aydınlatacağız…

    Mum fiyatları bile arttı…

    Doğal gazı yakmaya korkuyoruz…

    Bir ekonomik darboğazdan geçiyoruz…

    Bu nedenle…

    Tüm futbol maçları gündüz oynanmalı…

    Hiç değilse gece statlarda elektrik tasarrufu sağlamış oluruz…

    Bu işi yayıncı kuruluşa bırakmamak lazım…

    Elektrik ve doğalgaz tasarrufu yapılacağı gibi…

    Soğuk havada taraftarların maça gidiş-geliş kolaylığı da sağlanmış olur…

    Gece maçları 19.00’da başladığı için…

    Özellikle İstanbul’da taraftarların kış günü evlerine dönüşü saat 24.00’ü buluyor…

    Futbol Federasyonu acil karar almalı…

    Ne yapalım…

    Yayıncı kuruluş Katarların…

    Hem elektrik yakacağız…

    Hem de doğalgaz…

    Taraftarların da yollarda çektiği eziyeti bir kenara iteceğiz…

    Katarların kararına bırakacağız…

    Şu naklen yayın konusunda…

    Cesur olalım da…

    Katarların değil, bizim dediğimiz olsun…

    Futbol maçları gündüz oynansın…

    Oynanmalıdır da…

    TFF yine Cumhurbaşkanının ağzından çıkacak söze bakacaktır…

    Bir de kendi başınıza karar verin…

    Bu bir ülke sorunu…

    Vatandaş elektrik, doğalgaz parası ödeyemediği için…

    Hep kesintiye uğruyorlar.

    Katarların kararını siz kesintiye uğratın…

    Kışın maçları gündüz oynatma kararını alın…

    Bana ne Katarlı yayıncı kuruluştan…

    Biraz da ülkenizi…

    Vatandaşınızı düşünün…

    Ülke kara teslim…

    TFF’de Katarlılara teslim…

  • MEB’nı Özer’e Dersim’de öğrencilere ajanlaştırma baskıları soruldu

    MEB’nı Özer’e Dersim’de öğrencilere ajanlaştırma baskıları soruldu

    HDP Tunceli Milletvekili Alican Önlü, Munzur Üniversitesi öğrencilerine yönelik geliştirilen ajanlaştırma ve muhbirlik uygulamalarını Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’e sordu.

    Alican Önlü, üniversite öğrencilerine karşı yaratılan kaos ve anti demokratik politikaların derinleşerek yaşamın her alanına yayıldığını, özellikle demokratik mücadele yürüten öğrencilere baskı, tehdit, taciz ve ajanlaştırma politikaları yaygınlaştırılarak devreye sokulduğunu ifade etti. Önlü, “Vekili olduğum Dersim ilinde yer alan Munzur Üniversitesi öğrencilerine yönelik onur kırıcı uygulamalar yapılmakta, yol kontrollerinde öğrenciler araçlardan indirilip ajanlık ve muhbirlik uygulamalarının yapıldığı kabul etmeyen öğrencilerin ise tehdit edildiği ve korkutulmaya çalışıldığı ifade edilmektedir. Yine üniversite yönetiminin öğrencileri görüşmeye çağırarak Munzur Üniversitesi’nde yaşanan taciz ve istismar olaylarının gündeme getirilmemesi yönünde baskı yaptıkları, buna karşı direnç gösteren öğrencilerin hakkında soruşturma başlatılacağı iddiaları gündeme gelmektedir” dedi.

    Önlü, Munzur Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi’nde kolluk güçlerinin ajanlık dayatmalarına karşı basın açıklaması yaparak aşağılayıcı ve onur kırıcı uygulamaların sonlandırılmasını istediklerini de hatırlatarak, MEB Mahmut Özer’den şu sorularına yanıt istedi:

    • Munzur Üniversitesi’nde okuyan öğrencilere yönelik ajanlık ve muhbirlik uygulamalarını yürüten kişiler hakkında şu ana kadar açılmış herhangi bir soruşturma var mıdır?
    • Son 1 yıl içerisinde Munzur Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin kaçı hakkında soruşturma açılmış ve bu soruşturmalar sonucunda kaç öğrenciye ceza verilmiştir?
    • Son 1 yıl içerisinde Munzur Üniversitesi öğrencilerinden kaçı ajanlaştırma ve muhbirlik dayatmaları nedeniyle üniversite idaresine veya bir kamu idaresine başvurmuştur?
    • Son 5 yıl içerisinde kaç öğrenci Munzur Üniversitesi’nden atılmıştır?
    • Geçmişte taciz, istismar gibi olaylarla gündeme gelen Munzur Üniversitesi’nde bugüne kadar kaç idari personel hakkında taciz ve istismardan işlem yapılmıştır?
    • Bu işlemler sonucunda kaç personelin görevine son verilmiştir?
    • Bu iddiaların yerinde araştırılması ve sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılması noktasında bir çalışmanız olacak mıdır?
  • Irak yerin davulu koygun öter

    Hayatımızın tam ortasında, dizginsiz bir zulmün yanında, dizginsiz inkârlar, yalanlar fırtınası var…

    Hep böyle benzerleri seyredip seyredip, şaşılacak şekilde sonunda isyan etmeyen de bir toplum var.

    İnsanlık hakikatini ve adaleti nihayet kazandığımız, bir dengeye vardığımızı görmek için daha ne olmasına, kaç bin seneye ihtiyacımız var?

    Şunu bilmeyiz ki;

    Adalette tabiat gibidir, hiç bir şeyi ayırt etmez. Bu gün değil belki ama yarın, mutlaka bozulan terazide bozanı da tartar. Çünkü doğasında; er ya da geç hiç kimseyi ayırt etmeden hareket etmek var.

    İşte kim; bozdukları tabiat gibi, bozdukları adaleti düzeltmezse, sonunda onun kurbanı olur…

    Susmak mı? Hayır, 6 yaşında bir çocuğun, imam nikâhıyla 29 yaşında biriyle evlendirilmesi karşısında kimse “olağan hadise” “sıkıntı yok” deyip geçemez. Ki bu, buz dağının görünen yüzü, arkasında kim bilir neler var.

    Karşılıklı birbirini zehirleyen kişilerden hangisi daha fazla yalan söylüyor, ötekini daha fazla; inkâra, yalana sevk ediyor acaba? Demeden, sorgulamadan, geleni-gideni-olanı kabul kültürüyle dönüştüğümüz şey; senden olmayana susmak, görmezden gelmek, ötekileştirme tuzağıyla normal ve sağlıklı hayata karşı beslediği kinden dolayı can çekişen bir toplum.

    Oysa içinde bulunduğumuz sefalet; ne toprağın cimriliğinden ne de emeksizlikten, bu sefalet muktedirlerin adaletsizliğinden ve insanların bu adaletsizliğe susmalarından ileri geliyor.

    Sonuç: çürümüş, iskeleti yıkılmaya yüz tutmuş topluma dönüştürüyor.

    İşte bu yüzden hayatımız; gümbürtülerle, çatırtılarla sarsılıyor ve bu sarsıntı her an vahimleşiyor.

    Unutmayın, ırak yerin davulu koygun öter.

    Dizginsiz inkârlar, yalanlar fırtınası estirenlerin uzağımızda olup bitenler hakkında her zaman bildiğimizi sandığımız gibi olmadığını, bize duyurdukları gibi olmayabileceğini anlamamız için daha ne olması gerekiyor?

    Gerçeğin peşinde kamuoyu hakkı için mücadele veren basın emekçilerinin karşında değil, yanında durmak için ne bekleniyor?

    Sıkıntılardan, acılardan sonra gelecek güzel günlerin, daha güzel olacağına inanıyorsak, ilk düzeltmemiz gereken “adalet” tir.

    Eğer yarın emeğe saygı gösterilirse, servet adilce dağıtılmaya başlanırsa bir denge sağlanacaktır.

    Bunun için de; artık korkunun esaretinde susmak değil, 6 yaşında bir çocuğun/çocukların sesi olup konuşmak, koygun öten davulların değil, gerçeğin sesini duymak arkasından gitmek yetecektir.

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Gazeteci Candemir’e Müzeyyen Senar davası:

    Gazeteci Candemir’e Müzeyyen Senar davası:

    Salih SERTKAL

    “6-7 Eylül olaylarında Muzeyyen Senar vardı” diyen Gazeteci Candemir hakkında “Şahsın Aziz hatırasına hakaret” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. Candemir, soruşturma kapsamında emniyette ifade verdi.

    Gazeteci Oktay Candemir, 6-7 Eylül olaylarının yıldönümü nedeniyle sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Sanatçı Müzeyyen Senar‘in halkı galeyena getirdiğini yazdı. Candemir, bu iddiasını dönemin gazete haberleri ve kulüplerine dayandırdı. Bunu üzerine 2015 yılında vefat eden Türk Sanat Müziği Sanatçısı Müzeyyen Senar’ın çocukları ; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak “Senar’ın Aziz hatırasına hakaret” suçlamasıyla şikayetçi oldu. Bunun üzerine Gazeteci Candemir, avukatı Kadir Kutevi ile beraber karakola giderek ifade verdi. Candemir ifadesinde Senar’ın topluma mahal olmuş bir sanatçı olduğunu, sanatı ve yaşamıyla hala konuşulduğunu söyledi. Bu yüzden Senar’ın eleştirilmesinin düşünce ve ifade özgürlüğü içinde olduğunu kaydeden Candemir, dönemin gazete haberlerinde bu durumun yer aldığını ifade ederek, herhangi bir hakaretin olmadığını söyledi.

    Gazeteci Candemir’in Avukatı  Kadir Kutevi ise müvekkilinin mesleğini icra ederken eleştiri hakkını yapma hakkına her zaman sahip olduğunu; müvekkilinin Müzeyyen Senar hakkında belirttiklerinin düşünce özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiğini söyledi.

    Candemir, ifade verdikten sonra serbest bırakıldı.

  • ‘Buray’ ve Recep İvedik’ talana karşı

    Kim tutar köklerimi? Sarıp besler toprak gibi

    Kim verir sana nefes? Dalındaki yaprak gibi

    Çöle döner yurdum, ziyan olur yarınlarım,

    Hiç korkun yok mu?

    Kuş sesiyle uyanırken kıyamet sirenleri

    Çöp, atık, beton her yerde karbon ayak izleri

    Sekiz milyar insan virüs gibi yer dünyayı

    Dur diyen yok mu?

    Sen uyurken buzdağından bir parça daha koptu

    Ağaçların kömür oldu, kâğıt oldu, kibrit oldu

    Nehirlerin zehir oldu, balinalar kıyıya vurdu

    Kıyamet koptu, haberin yok mu?

    Sen uyurken Kazdağı’nda bir maden daha kurdu

    Gökyüzünde duman oldu, çamur oldu, delik oldu

    Kan kustu yağmur oldu, dev dalgalar kıyıya vurdu

    Kıyamet koptu, haberin yok mu?

    Yarının bitiyor, hiç korkun yok mu?

    Ünlü şarkıcı Buray’ın TEMA’ya armağan ettiği son şarkısı “YOK MU” nun dizeleri bu sözler…

    Türkiye, etkisini ve yıkımını giderek artıran yağma-talan madenciliğinin hedefinde bir ülke artık. Sayıları on binleri bulan ruhsatlar, ihaleler ve kamulaştırmalar. Milletin dağları, ormanları, yaylaları-meraları, su kaynakları meta olarak görülüp satılığa çıkarılmış durumda. Dünyadaki en vahşi sömürge madenciliği, bu ülkenin güzel insanlarına ekonomik krizden çıkış yolu olarak dayatılıyor. Afrika’da, Güney Amerika’da, Uzak Doğu’da ne yaptılarsa aynısını ve fazlasını bugün Türkiye’de yapıyorlar.

    Çünkü ucuz ülke, çünkü bu ülkeyi yönetenler ülkenin her karışını maden yağmasına açmış durumda.

    Altın madenciliği, nikel madenciliği, gümüş madenciliği, mermer madenciliği, kömür madenciliği denilerek doğal ortama çok büyük zararlar veriliyor. Yapılan bir madencilik değil yağma-talan sistemidir.

    Yüz binlerce ağaç bir çırpıda kesiliyor. Yüzbinlerce ton dinamit kullanılıyor. Dağlar param parça edilip, çok değerli su kaynakları zehirleniyor. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları taşın-toprağın üzerine boca ediliyor.

    Birileri Türkiye’yi ucuz bir sömürü ülkesi olarak görüyor. Bu ülkeyi yönetenler de Türkiye’nin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını uluslararası kartellere ve yerli işbirlikçilerine sınırsızca açmış durumda. Bir an önce bu sömürge madenciliğini, vahşi madenciliği durdurmak zorundayız. Yoksa tarım yapacak toprak, içecek su ve nefes alacak bir havamız kalmayacak.

    Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü, Kazdağları’nın yüzde 79’u, Kütahya’nın yüzde 92’si maden bölgesi ilan edildi. Birileri Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nı parçalamak için planlar yapmakta, bu ülkeyi yönetenler de bunu izin vermektedir.

    Türkiye’nin çok tehlikeli bir yol ayrımında. Türkiye’nin dağları, ormanları, yaylaları, meraları ve su kaynakları ‘meta’ olarak görülüp satılığa çıkarılmış durumda. Bunu da millete iş-istihdam-ekonomi diye pazarlıyorlar. Onların iş dediği, milletin köylerinin yıkılması; onların istihdam dediği, içindeki milyonlarca canlıyla birlikte bir çırpıda yüz binlerce ağacın kesilmesi; onların ekonomi dediği, bu ülkenin can damarı olan yaylaların, meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bunun adı ekonomi değil olsa olsa ekokırım olabilir.

    Vazgeçmediler, vazgeçmeyecekler… Paraları var, medya güçleri var, ülkeyi yönetenleri de arkalarına almışlar…

    Daha dün, 10 Aralık gece yarısı yine Meclis’e bir kanun teklifi sevk ettiler. Daha önce Enerji Bakanlığı’ndan yönetmelik çıkartarak zeytinlikleri yağmalamak istemişler ama Danıştay “DUR” demişti. Danıştay’ın bu kararına rağmen hazırladıkları kanun teklifiyle yine Meclis’in kapısına dayandılar. Milletin Meclisi’nden çıkaracakları kanunla, milletin zeytinliklerini ve ormanlarını talan etmek için harekete geçtiler. 20 yılda 10 kez delmeye çalıştıkları zeytin kanununu, bir kez daha delmek için harekete geçtiler.

    Onları artık tek bir güç durdurabilir. Halkın gücü. Bugün Türkiye’nin dört bir köşesinde vatandaşlar, köylüler, çiftçiler zeytinliklerine, fındık bahçelerine, ormanlarına, yaylalarına-meralarına sahip çıkmak için harekete geçti ve geçmek zorunda.

    İşte bu noktada RECEP İVEDİK-7, doğa ve ülke talanına karşı mücadelede önemli bir film olarak dikkat çekiyor. Recep İvedik bu kez doğanın ve köylerin yağmalanmasına karşı mücadele veriyor. Muhtarların nasıl satın alındığını, köylülerin nasıl kandırıldığını; kadınların toprağına, köyüne nasıl sahip çıkabildiğini anlatıyor. Yağmacıların-talancıların karşısına cesur avukatlarla birlikte dikilmedikçe onları durdurmanın zor olduğunu anlatıyor.

    TEŞEKKÜRLER BURAY…

    TEŞEKKÜRLER ŞAHAN GÖKBAKAR…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • İşin sağlığını düşünenler, İşçinin sağlığı nerede?

    Çoğu zaman kullanılan dil; niyeti, hedeflenen amacı ortaya koyar. 2012 yılında çıkarılan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu da buna bir örnek. Kanunun amaç maddesi şu şekilde yazılmış;

    “Bu Kanunun amacı; işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir.”

    Görüldüğü gibi, işin sağlığı öncelikli bir bakış olarak yasanın ruhuna yansımış. İşçi, o işin bir parçası sadece birileri için. 10 yıldır yürürlükte olan Kanunun işçi sağlığını ve güvenliğini koruyamadığı, işyeri şartlarını iyileştirmediği ortada. Bunu, yaşanan gerçekler üzerinden net olarak söylemek mümkün. Rakamlar iyileşmeye işaret etmiyor. Yasanın çıktığı 2012 yılında 74.871 iş kazası olmuş ve 744 işçi yaşamını yitirmişken, 2020’ye kadar yılda ortalama 317.216 iş kazasında 1400 işçi yaşamını yitirdi. Geçen 10 yılda yasanın pek çok maddesinde toplam 11 kez değişiklik yapıldı. Tüm işçilerin kapsanacağı iddiası ertelemeler nedeniyle gerçekleşemedi. Kamu kurumları ile 50’den az çalışanı olan ve az tehlikeli sınıfta yer alan işyerlerinde uygulanması ise 31.12.2023 tarihine ertelenmiş durumda. Sadece bu veriler bile yasanın amacına ulaşmadığının bir göstergesi.

    6331 Sayılı Kanun ve bağlı mevzuat ile müstakil bir işçi sağlığı ve güvenliği mevzuatına kavuşulmuş olmakla birlikte, iş kazaları nedeni ile ölüm ve maluliyet oranlarında herhangi bir gerileme meydana gelmiş değil hatta iş kazaları nedeniyle ölümler her sene artmakta. Bunun en temel nedeni, yasanın kurgusunun iş cinayetlerini önlemeye yönelik olmaması. Bu kanunun amacı; patronların iş kazası nedeni ile cezai yaptırımlara muhatap olmaması için yani patron ile iş kazası arasındaki illiyet bağını kesmek için iş güvenliği uzmanlarının okkanın altına girmesini sağlamaktan ibaret.

    Herhangi bir yasa çıkarılırken o günkü siyasi atmosferi, mevcut konjonktürü unutmamak gerek. Piyasa ekonomisinin kabul edildiği, sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılmasının hedeflendiği, her şeyin kâr öncelikli olarak düşünüldüğü, kısaca vahşi kapitalizmin kurallarının uygulandığı bir süreçte işçinin sağlığı çokta önemli olamazdı. Nitekim sadece madencilik sektöründe Karadon’u, Soma’yı, Ermenek’i, Amasra’yı ve daha yüzlerce acıyı yaşadık bu süreçte.

    İş güvencesinin kaldırıldığı, işletmelerin bölünerek küçük parçalara ayrıldığı ve bu suretle örgütlülüğün parçalandığı, esnek çalışmanın yaygınlaştırıldığı, işçinin kiralanabildiği bir ortamda “her derde deva” bir yasanın çıkması mümkün mü?

    Her şeyin piyasalaştırıldığı gibi, bu alanda da pek çok şey piyasanın önceliklerine göre şekillendi. Kâr hırsının belirleyici olduğu kapitalist üretim ilişkileri yasanın özüne yansıdı. Yasada; iş sağlığı ve güvenliği olarak tanımlanan önlemlerin etkisizleştirilmesi, serbestleştirilmesi ve bunların işverene yaratacağı yükün mümkün olduğunca azaltılması öngörüldü. İş güvenliği uzmanının ve işyeri hekiminin eğitimi ve istihdamında özel şirketlerin etkili olduğu bir model ortaya çıktı. Meslek örgütleri süreçten dışlandı. Hizmetlerin yaygın olarak ortak sağlık ve güvenlik birimi (OSGB) adı verilen şirketlere devredilmesi ve denetimin zayıf olması pek çok işin kâğıt üzerinde kalmasına neden oldu.

    TTB eski başkanlarından Bayazıt İLHAN konuyu gayet net özetlemiş: “Yasanın detaylarına bakınca iş cinayetlerinin engellenememesinin nedenleri görülmekte. İşyerlerinde denetimden sorumlu ve gereğinde işi durdurma gibi yaşamsal görevleri olan iş güvenliği uzmanları işverenin çalışanları arasından görevlendirdiği kişiler olabiliyor. İşveren ‘çalışanları arasında belirlenen niteliklere sahip personel bulunmaması hâlinde, bu hizmetin tamamını veya bir kısmını ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alarak’ da yaptırabiliyor. Her iki durumda da denetim ayağında bir piyasa ilişkisi var. Ücretini ödeyen, sözleşmesini feshedebilecek bir işverene karşı iş güvenliği uzmanının bağımsızlığından söz edilebilir mi? Aynı bağımlılık ilişkisi işyeri hekimi için de geçerli. Üstelik yasa, işverenin ‘belirlenen niteliklere ve gerekli belgeye sahip olması hâlinde’ iş güvenliği uzmanlığını kendisinin yapabilmesini de öngörüyor. İşyerinin denetim yetkisini işverenin kendisine veren bir düzenleme, inanılmaz”.

    Böyle bir yasadan fazla bir şey beklememek gerek. Ne iş kazaları önlenebilir ne de meslek hastalıkları tespit edilebilir.

    Sonuç olarak; işçi sağlığı ve iş güvenliği bütün çalışanları ilgilendiren, çalışma yaşamının en temel unsurlarından biri. Sağlıklı ve güvenlikli bir ortamda çalışmak her çalışanın hakkı ve işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması öncelikle devletin ve işverenin görevi.

    Çökmüş bir İSG sisteminde toplum sağlığı ve refahı söz konusu olamaz. Kamusal bir işçi sağlığı ve iş güvenliği ortamı yaratmak için bütünlükçü bir işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemine ihtiyaç bulunmakta. İşçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin uygulamada denetlenebilmesinin tek yolu, demokratik denetim sistemlerinin oluşturulması. Sağlık, güvenlik ve çevreyle ilgili özerk-demokratik bir kurumsal yapının sendikalar, meslek odaları ve üniversitelerin içinde yer aldığı kurumsal bir yapı tarafından hayata geçirilmesinin olanaklarını yaratacak ısrarcı, kararlı bir mücadele anlayışının yerleştirilmesi ertelenemez önemde.

    Yaşanan iş kazaları gibi işçi sağlığı ve güvenliği konusu da sadece teknik bir konu olmayıp yaşam ve emek mücadelesinin bir parçası. Bu nedenle tüm tarafların katılımı ve emek eksenli politikalarla ancak çözülebilir.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu. TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Bakalım, Türkiye Noterler Birliği Yasaları Çiğnemeye Devam Edecek mi?

    Merhaba,

    Bu köşede yayımlanan “Türkiye Noterler Birliği, Tüm Dünyaya Meydan Okuyor” başlıklı yazımda, körlerin noterlerde yaptıkları işlemlerin geçerli kabul edilmesi için iki tanık zorunluluğunu dayatan uygulamasından söz ederek, bu tutumun BM Engelli Hakları Sözleşmesi, BM Engelli Hakları Komitesi’nin 1 nolu genel yorumu, BM Engelli Hakları Komitesinin 9 Nisan 2019 günü yayımlanan Türkiye’ye ilişkin Gözlem Sonuç Raporun, Uluslararası Noterler Birliği’nin tavsiye kararları, T.C. Anayasası, Borçlar ve Noterler Birliği Yasaları, Adalet Bakanlığı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlıklarının görüşleri ve Yargıtay kararları olmak üzere uluslararası ve ulusal belgelerin tamamına aykırı olduğunu söyleyerek TNB’nin bu yasadışı uygulamasında ayak dirediğini belirtmiştim. Sözlerimi “Bakalım, el mi yaman, bey mi yaman” şeklinde bitirmiştim.

    Bu yazıyı kaleme aldığım günlerde Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü inisiyatif alarak sorunun taraflarını bir araya getirdiği bir çalışma gurubu oluşturdu. Çalışma gurubunun ilk toplantısı 7 Kasım 2022 günü Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’nün ev sahipliğinde yapıldı. Toplantıya, Hukuk İşleri Genel Müdürü Hakan Öztatar ve genel müdür yardımcılarının yanı sıra, Noterler Birliği, Türkiye Körler Federasyonu, Evrensel Görme Engelli Hukukçular Derneği, Türkiye Barolar Birliği Engelli Hakları Komisyonu ve Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Derneği temsilcileri katıldılar.

    Bu toplantıda öncelikle TNB başkan yardımcısı söz alarak, yaklaşımlarının gerekçelerine ilişkin uzun bir sunum yaptı. Türkiye Noterler Birliği yasasının 86 ve 87. Maddelerinin düzenleme şeklindeki noterlik işlemlerinde okuma-yazma imkanına sahip olmayanların iki tanık bulundurmasını zorunlu kıldığını, söz konusu işlemlerde iki tanık bulundurulmaması halinde noterlerin sorumluluk altına gireceklerini belirterek bu maddelerde değişiklik yapılması gerektiğine dikkat çekti. Söz alan sivil toplum temsilcileri, körlerin, okuma-yazma imkanına sahip olmayanlar kapsamında değerlendirilemeyeceklerini, zira körlerin kendilerine SMS veya e-mail yoluyla gönderilen belgeleri rahatlıkla okuyabildiklerini, böylece yapılacak işlemin içeriğine vakıf olabildiklerini, bu nedenle okuma-yazma imkanına sahip olmayanlar kategorisine dahil olmadıklarını söylediler Ayrıca, 86 ve 87. Maddelerin genel, körlerin imzaları için iki tanık bulundurulmasını onların isteğine bırakan 73 ve 75. Maddelerin körlere özgü özel maddeler olduğundan, bu maddelerin 2005 yılında, 86 ve 87. Maddelerden çok sonra yasaya girdiğinden söz ederek, Hukuk Fakültelerinde ilk öğretilen konuların başında priorite ilkesinin yani uygulama bakımından özel hükmün genel hükme önceliğinin öğretildiğini vurguladılar. Bu hususun yargı kararlarıyla pek çok kez teyit edildiğini ifade ettiler.

    Hukuk İşleri Genel Müdürü, iki tanık bulundurulmasının körlerin isteğine bağlı olduğu konusunda tartışmalı bir durumun bulunmadığının, kendi görüşlerinin de bu doğrultuda olduğunun altını özenle çizdi. TNB yetkilileri, durumun anlaşıldığını belirterek konuyu 23 Kasım 2022 tarihinde yapılacak olan TNB Yönetim Kuruluna götüreceklerini, buradan alacakları kararı bir sonraki toplantıda açıklayabileceklerini bildirince, toplantı 9 Aralık gününe ertelenerek sona erdirildi.

    9 Aralık toplantısına yine aynı taraflar katıldı. Ancak bu sefer TNB’yi genel başkan Emine Çağlayan temsil ediyordu. İlk söz verilen TNB başkanı, bizi çok iyi anladıklarını, soruna çözüm odaklı yaklaştıklarını, ancak 23 Kasımda yapmayı düşündükleri Yönetim Kurulu toplantısını, kendisinin korona olması nedeniyle 23 Aralık gününe ertelemek zorunda kaldıklarını açıkladı. Bu açıklama, sivil toplum temsilcilerinde hayal kırıklığı ve kaygı uyandırdı. Ayrıca, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın bir çalıştayda, tartışılan konuya temas ederek sorunun çözülmesi için yasa değişikliği yapılmasının gerektiğini söylemesi, Noterler Birliği Yönetim Kurulu’nun bakana ulaşarak onu etkilemiş oldukları yönünde bir kuşku yarattı. Zira, TNB Yönetim Kurulunun bu konuda Danıştay’da sürmekte olan bir davayı lehlerine çevirmek amacıyla 10. Daire başkanı ile görüştüklerini biliyorduk. Bu nedenle TNB, kulis faaliyetleri için zaman kazanmak mı istiyordu? Her şey mümkündü.

    TNB başkanının konuşmasından sonra sivil toplum temsilcileri sırasıyla söz alıp daha önceki sunumlarını bir kez daha yineleyerek bazı kaygılarını ve güvensizlik duygularını dile getirdiler. Bu sırada, Hukuk İşleri Genel Müdür yardımcısının, kendi görüşleri belli olmasına ve bizim görüşlerimizi desteklemesine karşın henüz bakanlığın resmi görüşü olmadığını, bu nedenle Bakanlığın resmi görüşünü oluşturmak amacıyla başta Mevzuat Daire Başkanlığı olmak üzere diğer birimlerden görüş istendiğini söyleyince, kafalar büsbütün karıştı. Acaba Bakanlık daha önceki görüşünde değişiklik yapmak için bir manevra mı yapıyordu?

    Ne var ki, Genel Müdür Yardımcısının bir hamlesi bu kanaatin doğru olmadığını gösterdi. Genel Müdür yardımcısı, görme engelli hukukçulardan birinin kendisine gönderilen bir belgeyi, telefonuyla okumasını rica etti. Bir arkadaşımız TNB’nin verdiği bir metnin fotoğrafını çekerek telefonuyla gayet net ve anlaşılabilir bir biçimde dinletti. Bu uygulama, toplantıda bulunan TNB yöneticilerini ve görme engelli olmayan diğer katılımcıları şaşırtmışa benziyordu. Herkes takdir duygularını ve şaşkınlıklarını dile getirdi. Özellikle Mevzuat Daire başkanı körlerin bu teknolojiyi kullanabildiklerine ilk defa tanık olduğunu belirtti. Toplantının havası büsbütün değişmişti. Ben söz alarak, TNB başkanına bir soru yöneltmek istediğimi söyledim ve şu soruyu sordum: “Adalet Bakanlığı’nın değişik birimlerinden gelen görüşler doğrultusunda oluşacak resmi görüşü, bizi destekler nitelikte olursa, TNB buna uyacak mıdır?” Bu soruyu yanıtlayan TNB başkanı Emine Çağlayan, açık ve net bir biçimde “Evet, dedi; Bakanlığın resmi görüşü söylediğiniz gibi oluşursa, biz de bu görüşe uyar ve iki tanık uygulamasından vaz geçeriz.” Ardından ben toplantı müzakerelerinin tutanak altına alınmasını ve taraflara gönderilmesini önerdim. Bu öneri kabul edildi ve yeni toplantının Adalet Bakanlığı’nın resmi görüşü belirlendikten sonra yapılmasına karar verilerek toplantıya son verildi.

    TNB Yönetim Kurulu, Adalet Bakanlığı’nın resmi görüşü geldikten sonra yasa dışı uygulamasından vaz geçecek mi? Bekleyelim, görelim.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.