Blog

  • 10 Ekim’de katledilenler anıldı

    10 Ekim’de katledilenler anıldı

    İŞİD’in Emek ve Demokrasi güçlerine yönelik bombalı saldırısı sonucu 10 Ekim Gar Katliamı’nın 86’ncı ayında, yaşamını yitiren 104 kişi için anma etkinliği düzenlendi. 10 Ekim Barış Derneği (10 Ekim-Der) tarafından katliamın yaşandığı Ankara Gar önünde yapılan anmaya, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ankara İl Örgütü ve İnsan Hakları Derneği (İHD) yöneticileri katılım sağladı. Katliamda yaşamını yitirenlerin fotoğrafının yer aldığı pankartın açıldığı anmada, “10 Ekim’i unutma, unutturma” sloganı atıldı. Anma, yaşamını yitiren 104 kişi için yapılan saygı duruşuyla başladı.

    “86’NCI AYDA DA İSYAN EDİYORUZ”

    MA’nın haberine göre, 10 Ekim-Der Başkanı Mehtap Sakinci Coşgun, aileler ile başlayan adalet arayışında bugüne değin yaşadıkları hak ihlallerine ve engellemelere değindi. Adalet talebinden vazgeçmeyeceklerini vurgulayan Çoşgun, şunları söyledi: “İki seçim arasına sıkıştırılmış bir süreçte katledildik. Türkiye’de adalet ve hak mücadelesinin zorlu bir şekilde sürdürdük, sürdürüyoruz. Aileler olarak bu yolda insan hakları mücadelesi vermeye çalıştık. O gün insanlar oraya bu topraklarda barış şarkıları söyleyelim diye gelmişlerdi. Bizler hala barış diyebilmenin haklı bir gururunu taşıyor, her şeye rağmen insan haklarını savunuyoruz. Bu haklı mücadelenin 86’ncı ayında da katliamların sıradanlaştırılmasına isyan ediyor ve adalet getirilmeyen bir kavganın yok sayılması sürecine itiraz ediyoruz.”

    DAVA DURUŞMASINA KATILIM ÇAĞRISI

    Mücadelenin her alanda olduğu gibi hukuk alanında da sürdüğünü belirten Coşgun, 27 Aralık’ta yapılacak yargılamaya katılım çağrısında bulunarak, şöyle konuştu: “Yargıtay’ın bozma kararı sonrasında hükümleri onanmış sanıklar yönünden birleştirilmiş, tutuklanmış sanıkların iç içe girdiği bir yargılama süreci ile devam ediyoruz. Bundan önceki süreçlerde dosyanın kapatılmasının istendiği, taleplerimizin yok sayıldığı yargılamalardan geçtik. Dayanışmaya ve daha fazla güce ihtiyacımız var. 2023’ün ilk ayında, yine burada olalım.”

    İHD Ankara Şubesi Eşbaşkanı Fatin Kanat, yaşamını yitirenleri anarak, 86 aydır süren barış talebinin bir kez daha yükseltileceğini vurguladı.

    “27 ARALIK’TA DURUŞMADA OLACAĞIZ”

    HDP Ankara İl Eşbaşkanı Pakize Sinemillioğlu, 10 Ekim’de halkların barış ve özgürlük talebi için Ankara’da olduğunu söyledi. İktidarın bu talebe karşı hala “sarı torba” gösterdiğini söyleyen Sinemillioğlu, “Bizler bu ülkeye barışı getirmek için mücadele ediyoruz. Yoldaşlarımızı asla unutmadan, isyanımızı ve öfkemizi büyüterek burada olacağız. 27 Aralık’ta o duruşmada olacağız” diye konuştu.

    Açıklamaların ardından Bayram Kaya da okuduğu şiirle yaşamını yitirenleri andı. Ardından katledilen 104 kişiyi temsilen 104 karanfilin yer aldığı bir örgü, Ankara Gar önünde bulunan ağaca giydirildi.

  • 6 yaşında ‘evlendirilen’ H.K.G.’nin ifadesi çıktı

    6 yaşında ‘evlendirilen’ H.K.G.’nin ifadesi çıktı

    İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in  6 yaşındayken dini nikâhla evlendirdiği kızı H.K.G.’nin haziranda savcıya verdiği son ifadeye Independent Türkçe’den Cihat Arpacık ulaştı. H.K.G., ifadesinde,  “Kadir İstekli, evlendiğimizi söyledi. ‘Evliler böyle oyun oynarlar, ama bu oyun kimseye söylenmez’ dedi. Çocukların evlenmesi normal sanıyordum.  Wattpad’den tanıştığım bir abla, ‘devlet seni korur’ deyince, kaçtım” dedi.

    H.K.G bundan önce 3 kez ifade verdi. Ayrıntılarını okuyacağınız ifade, 7 Haziran 2022 Salı günü kayıt altında alındı.

    İşte, H.K.G’nin savcıya anlattıkları:

    “Babam ‘kızım artık gelin olabilir’ dedi”

    Ben muhafazakâr bir ailede doğdum. Küçük yaşımdan itibaren cemaatin kreşine gönderildim. Ailem, eğitme karşı olduğu için beni okula göndermedi. Çengelköy’de beş katlı bir binada kalıyordum. Dördüncü katında aileme birlikte kalıyordum. Alt katlarda ise erkek öğrenciler medrese eğitimi alıyorlardı. Ben 6 yaşındaydım. Evde kız kardeşimle oynarken annemle babam kendi aralarında konuşuyorlardı. Babam annemi bir şeye ikna etmeye çalışıyordu. Annem ‘o daha küçük’ diyordu. Sonra babam beni yanına çağırdı ve ‘kızım büyüdün sen değil mi, kocaman oldun, abla oldun değil mi’ diye sordu. Bunun üzerine ben de sevinerek ‘evet baba, büyüdüm’ dedim. Babam anneme dönerek ‘bak kızım büyümüş, artık gelin olabilir’ dedi. Annem o sırada ağlıyordu.

    “Muhammed Topal ve Osman şahidimizdi, elimde oyuncak vardı”

    Ertesi gün, yani 29 Şubat 2004’te annem beni hazırladı, saçlarımı taradı, babam elimden tuttu, beni aşağıya medreseye indirdi. Medreseye girdiğimizde içeride iki tane tanımadığım adam ve Kadir İstekli vardı. Arka tarafa geçmemi istediler, bu sırada benim elimde oyuncağım vardı onunla oynuyordum. O gün orada benim nikahım kıyılmış, nikahı babam kıymış orada bulunan iki kişi de şahitlik etmişler. Bu kişilerden birinin ismi Muhammed Topal, diğerinin ismi Osman’dır. Ancak soyadını hatırlamıyorum. Akşama kadar orada kaldık. Babam ve yanındakiler orada dualar okudular, sohbet ettiler, akşama doğru babam beni eve götürdü.

    “Yanımdan kalktı, odanın kapısını kapattı”

    Ertesi gün abim beni medreseye indirdi. Abim beni indirirken orada bulunan öğrencilere kardeşime ‘bakmayın Kadir Hoca bunu yasakladı’ diyordu. Abim beni Kadir’in odasına götürdü. Kadir, abimden odadan çıkmasını istedi. Abim çıktı odadan Kadir ile yalnız kaldık. Kadir yanıma geldi. Başımı okşadı. Bana ‘oyun oynayalım mı’ dedi. Ben de sadece onaylar gibi başımı salladım. Yanımdan kalktı odanın kapısını kapattı, odanın kapısı camlıydı. Görünmesin diye cama havlular örttü. Sonra tekrardan yanıma geldi. Benden minderin üzerine yüz üstü yatmamı istedi. Eliyle başımı tuttu, eteğimi kaldırdı. Bende gözlerimi kapatmamı istedi. Ben fermuar sesi duydum, ayaklarımda bir şey hissettim. (Independent Türkçe, ifadenin bu kısmını yayınlamıyor.)

    Bana bizim evlendiğimizi söyledi. ‘Annen ve baban nasıl evlilerse biz de öyle evliyiz, sen benim karımsın, ben de senin kocanım. Evliler böyle oyun oynarlar, ama bu oyun kimseye söylenmez, bak annen ile baban kimseye söylemiyor’ dedi. Ondan sonra bizim eve de gelmeye başladı. Ailenin bir ferdi gibi davranıyordu. Annem ve babam ona ‘damadım’ diyorlardı.

    “Çok ağladım, çok canım yandı, sonrasını hatırlamıyorum, sadece karanlık”

    7-8 yaşlarındaydım. Sapanca’da bir evimiz bulunuyordu, oraya gitmiştik. Teyzemin kızı vefat edince annem kardeşlerimi alarak İstanbul’a geldi. Beni ve abimi Sapanca’da babamın yanında bıraktı. Babam beni o gece Kadir’in odasına yatağına gönderdi. Sapanca’daki evimiz iki katlıydı. Üst katta Kadir yaşıyordu. Ben odasına gittiğimde Kadir kapıyı kilitledi. Sonra beni kucağına adlı, yatağa yatırdı. Tekrar bana ‘oyun oynayalım mı’ dedi. Ben ‘hayır, abime gitmek istiyorum’ dedim, ağladım. Kadir bağırdı, azarladı, ‘sesini çıkartma, gitmeyeceksin, burada kalacaksın’ dedi. Sonra benim üzerimi çıkardı, ben ağlıyordum. Sonra ben tekme attım, o da sinirlendi, bana saldırdı. Benim kıyafetlerimi tamamen çıkarmıştı. Kendi kıyafetlerini de çıkartmıştı. Sonra kendi cinsel organını (…)

    Ben çok ağladım, çok canım yandı, karnım ağrıdı. Sonra ben büzüşerek yattım. O tekrar bana kızdı. Bana ‘ne halin varsa gör’ dedi. 7-8 yaşlarındaydım. O gece sonrasını hatırlamıyorum. Sadece büyük bir karanlık hatırlıyorum.

    “Çocuklar evleniyor diye düşünüyordum”

    Zamanla her şey normalmiş gibi davranılmaya başlandı. Ben çocuklar küçükken evleniyormuş gibi, herkes böyleymiş gibi düşünüyordum. Kadir’i sevmiyordum. Ailem bana ‘Kadir’e itaat etmezsen melekler sana lanet eder, cehennemde yanarsın’ diyorlardı. Daha sonra sürekli Kadir’in odasına ders için gönderiliyordum. Her gittiğimde benimle ilişkiye giriyordu. Onun yaşı büyüktü, ancak kaç yaşında olduğunu hatırlamıyorum.

    “Hocalarımdan birine ‘ben evliyim’ dedim üzüldü, bana sarıldı”

    10 yaşına gelince Arifiye ilçesinde cemaatin Kur’an kurslarından birine yazıldım. İlk zamanlar yatılı gidiyordum. Daha sonra gündüz gidiyordum, akşam geliyordum. Kursa beni Kadir götürüp, getiriyordu. Kurstan aldığı zaman arabada benimle ilişkiye giriyordu. Ben kurstaki hocalarımdan birine ‘hocam ben evliyim’ dedim. Hocam üzüldü, bana sarıldı. Başka bir şey demedi. Hocamın ismini hatırlamıyorum. Hocama söyledikten sonra Sapanca’da konuşulmaya başlanmış bu. Ben 13 yaşlarıma geldiğinde nişan yapmaya karar verdiler. 14 yaşımda da düğün yaptılar. Sonra düğünü Sancaktepe’de babamın vakfında yaptılar. Cemaatten insanlar geldi. Annem bana düğünde ‘sakın ağlama, ağladığını görmeyeceğim” dedi.

    “Annem evli olduğumu ağzından kaçırdı”

    Kadir ile sürekli anlaşmazlık yaşıyorduk. Bana psikolojik ve fiziksel şiddet uyguluyordu. Hem ailem hem de Kadir ona itaat etmemi istiyordu. Ailem bana sürekli onun çok iyi bir insan olduğunu söylüyordu. Aynı evde yaşama başladıktan birkaç ay sonra ilk adetimi gördüm. O tarihlerde 14 yaşındaydım. Ben rahatsızlanınca annem ve Kadir beni kadın doğum polikliniğine götürdüler. Orada annem doktor ile konuşurken evli olduğumu ağzından kaçırdı. Bunun üzerine doktor oraya polis çağırdı. Oradan polis bizi alarak karakola götürdü, İfadelerimiz alındı. Benim yerime annem ve Kadir ifade verdi. İfadelerinde benim yaşımın normalde büyük olduğunu, ancak küçük yazıldığını söylemişler. Bunun üzerine savcılık kemik testi istedi. Kemik testi için odaya girdiğimde içeride bir kız film çekiliyordu. Ben ondan sonra film çekileceğimi düşünüyordum. Ancak içerideki kız filmi çekilince ikimizi birden dışarı çıkardılar. Ben dışarı çıkınca Kadir’e ‘neden bir şey yapılmadı’ diye sordum. Kadir bana ‘sessiz ol, sonra konuşuruz kimse duymasın’ dedi. Sonra öğrendiğime göre o kızın kemik testi benim kemik testimmiş gibi göstermişler. Dosya o şekilde kapandı.

    “Evden kaçarken yakalandım, beni darp ettiler, telefonumu aldılar, çocuğum doğunca huzur buldum”

    Kadir ile aynı evde yaşamaya başladıktan sonra bana bir telefon almışlardı. Geceleri hiç uyumuyordum. Bir tane radyo programına denk gelmiştim. Burada konuşan kişi, kız çocuklarının evlendirilmelerinden bahsediyordu. Ben de Facebook üzerinden bu kişiye ulaştım. Evden kaçmaya karar vermiştim. Tam kaçacakken ailem beni yakaladı. Babam beni darp etti. Elimden telefonu aldılar. Babam bana ‘büyük günah işledin, kalbin kirlenmiş, tövbe et’ dedi. Ben o günden sonra içime kapandım. İtaat etmeye, bana söylediklerini yapmaya çalıştım. Sözlerinden çıkmadım. Bu olaylar olurken hala 14 yaşlarındaydım. 17 yaşıma gelince hamile kaldım. Hamile kaldıktan 3 ay sonra resmi nikah yaptılar. Sonra çocuğumu doğurdum. Onunla biraz huzur buldum. Ancak daha sonra yine insanlardan soğumaya başladım. Çocuğum 2 yaşına gelince ailem onu benden aldı.

    Wattpad’den tanıştığım bir abla ‘devlete sığın’ dedi

    Bir gün alışveriş için dışarı gitmiştim. Kadir’e ‘arabada bekle ben AVM’den kıyafet alacağım’ demiştim. O arabada beklerken ben AVM’den bir telefon aldım. Sonra birlikte eve döndük. Telefonumdan araştırmaya başladım. Çünkü ailem bana 6 yaşında evlendirilmenin normal olduğunu anlatıyordu. Yaptığım araştırmalar sonucunda Vattped isimli kitap uygulamasında bir abla ile tanıştım. Ona her şeyi anlattım. O da bana ‘delilleri topla devlete sığın, devlet seni korur’ dedi. Ben de ses kaydı almaya karar verdim. Beş tane ses kaydı aldım. Delilleri topladım. Sonra bir akşam annemi aradım. Oğlumu çok özlediğimi, bir gece bende kalmasını istediğimi söyledim. Annem de ‘tamam’ dedi. Oğlum o gece benimle kalmıştı. Saban uyanınca saat 07.30’da oğlumu uyandırdım. Dışarı çıktım, adliyeye geldim. Yaşadıklarımı savcılıkta anlattım. Sonra savcılık beni İstanbul’ da bir süre kaldığım yere gönderdi. Daha sonra İzmir’e sevk edildim. Bu sırada oğlumu da yanımda götürdüm. İzmir’e gelince tedavi olmaya başladım. Oğlumu kreşe yazdırdım. İş bulup çalışmaya başladım.

    Annem kardeşlerimin nikahına çok karşı çıktı

    Sonra ailem beni tekrar İzmir’de buldu. Beni ikna edip götürmeye çalıştılar ancak ben gitmek istemedim. Ben burada okula yazıldım. Şu anda ortaokul 8. sınıftayım. Ben Kadir ile anlaşmalı olarak boşandım. 6 yaşında evlendirildiğim zaman annem nikah olayını biliyordu. Ancak benim Kadir ile cinsel birlikte olmama karşı çıkıyordu. Annem evdeyken babam beni Kadir’ in yanına göndermiyordu. Sadece gündüzleri ders için gönderiyordu. Annemin ben küçükken nikaha çok karşı çıktığını görmedim. İki tane daha kız kardeşim var. Onların da küçük yaşlarda evlendirilmeleri konuşuluyordu ancak annem onların evlenmelerine çok karşı çıkmıştı. Onlara karşı çıktığı kadar benim evliliğime karşı çıkmadı.”

    Dosyaya sunulan ses kayıtlarını ben onu konuşturmak ve delil toplamak için yaptım. Çünkü başka delil elde etme imkanım yoktu. Bu kişiler benim eğitim hakkımı elimden aldılar, hayatımın bir kısmını aldılar, adalet yerini bulsun istiyorum. Yaşadıklarımın bedeli olsun istiyorum. Ben Kadir İstekli, babamdan ve annemden şikayetçiyim. Annemin sonradan buna engel olması, göz yummaması gerektiğini düşünüyorum.

  • 6 yaşındaki çocuk evlilik değil, hem okumalı, hem spor yapmalı

    Çocuklar…

    Bizim çocuklarımız…

    Köyde, mahallerde…

    Okullarda…

    10 yaşına kadar…

    Kızlı-erkekli…

    Körebe…

    Yakan top…

    Saklambaç…

    Mendil saklama…

    Oyunları oynanırdı…

    Ben de köyümde ilkokulu okurken bu oyunları oynardım…

    Çocukluğumuzu yaşardık…

    Ne güzel şendik…

    Şimdi…

    Çocukların dünyasını karartıyorlar…

    Tarikat ve cemaatler…

    Çocukları her yaşta istismar ediyorlar…

    Bir baba düşünün…

    Hem de tarikat lideri…

    6 yaşındaki kızını 21 yaşındaki müridiyle evlendiriyor…

    Bu yaştaki çocuklar…

    Çağdaş anne ve babalar tarafından hem eğitim ve öğretime hem de spora gönderilirken…

    O baba kızını sapık birisinin kucağına atıyor…

    Bu sapık düşüncede olanlar…

    Kadın sporcuların mayo giymelerine karşı çıktılar…

    Milli sporcuları hedef gösterdiler…

    Bakanlar ve yetkili federasyonlar hiçbirisi de çıkıp yanıt vermedi…

    Böyle olunca da…

    Yıllardır bu kucak atmalar sürüyor…

    Ancak cesaretli birisi çıkıp…

    Bu tarikatlara karşı bir yaptırım yapamıyor…

    Tarikatlar bugün belirli köşeleri kapmış…

    Hatta kendi aralarında bölüşmüşler bile…

    Zaman zaman çıkarları ters düştü mü…

    Aralarında da kavga yaşanıyor..

    Geçmişte tarikat yurtlarında yapılan taciz ve tecavüzler cezalandırılmış olsaydı…

    Bugünlere gelinmezdi…

    Tarikatlar…

    Yoksul, fakir ailenin çocuklarını alıp…

    Yurtlarında yetiştiriyorlar…

    Bunu yaparken de cinsel tacizler, tecavüzler olduğu gerçeği yadsınamaz…

    Bir bakan ne demişti…

    “Bir kerecikle bir şey olmaz”…

    İşte o bir kerecik sözünden cesaret alanlar…

    Bir kere değil, yüz kere, bin kere taciz ve tecavüz olaylarıyla günlerini gün ediyorlar…

    Spora başlama yaşı…

    Bazı branşlarda 5 yaş iken…

    Tarikatlar, cemaatler…

    5-6 yaşında…

    Kız çocuklarını evlendiriyor…

    Siz nasıl anne, babasınız…

    Hiç mi vicdanınız sızlamadı…

    Tabi ki vicdan var ise…

    Olsaydı…

    6 yaşındaki kızınızı evlendirmezdiniz…

    Peki, ey anne…

    Sen kaç yaşında evlendin…

    Sütünle büyüttüğün kızına…

    Bu yapılır mı…

    Yazıklar olsun…

    Pahalılığın nedeni olarak üç harfli zincir marketler görülüp hedef alındığı gibi…

    Neden bu üç tarikat ve cemaatlere bir yaptırım yapılmıyor….

    Gelin hep birlikte tarikatlara, cemaatlere karşı çıkalım…

    Çocuklarımızı kurtaralım…

    Bir sloganımız vardı…

    Kurtuluş yok tek başına…

    Ya hep ya hiç…

    Siz hangisini seçersiniz?

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Var mı artıran, parti sayısı 122 oldu

    Türkiye’de pekçok alanda içerik yoksunluğu yaşanıyor. Sayıların çok olması, içeriğin de boşaltılmasını doğuruyor neredeyse. Okul sayıları, hastane sayıları, üniversite sayıları, siyasi parti sayıları, medya kuruluşları sayıları, bakıldığında pek çok Avrupa ülkesinden daha fazla olsa da, başarı, üretim, çok seslilik, zenginlik anlamında yoksunluk kendisini gösteriyor.

    Yargıtay rakamlarına baktığımızda siyasi parti sayısı Aralık 2022 itibariyle 122’yi bulmuş durumda. Bu rakamı belki birçok Avrupa ülkesinde bulmak mümkün değil. Bu partilerin çoğunun Yargıtay’ın sayfasında da açıkça görüldüğü gibi 0 üyesi var. Türkiye’de en fazla üye oranına sahip parti ise iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi ve toplam üye sayısı 11 milyonu geçmiş durumda.

    Partilerin sayısının son yıllarda artmasının temel sebebi yeni sistem. İttifak yasası ile parti kurarak yüzde 0.5, yüzde 1.0 gibi oy oranlarıyla, birkaç milletvekilliğiyle Meclis’te yer alabilmek. Peki, bu durum hem siyasetteki, hem de ülkedeki sorunları çözmeye ne kadar yararlı olabiliyor.

    İlk siyasi partinin Meşrutiyet döneminde, İttihad ve Terakki Partisi olarak 1908’de kurulduğunu, o dönemin muhalefet partisinin Hürriyet ve İtilaf Fırkası olarak modernist-otoriter çizgi ile liberal-muhafazakar çizgi arasında olduğunu hatırlayalım.

    1920-23 döneminde ise gruplar şeklinde siyasi ideolojilerin faaliyette olduğunu görüyoruz. Atatürk döneminde ilk kurulan parti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, 1922’de 2. Müdafaa-i Hukuk Grubu kuruluyor. İkinci grup daha çok şikayet ve talepleri dile getiren nitelikte görev yapıyor. 1923-1946’da Cumhuriyet Halk Fırkası’nı görüyoruz. 1925’te kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930’da kapatılan Serbest Cumhuriyet Fırkası denemeleri oluyor. Türkiye 1950’de Demokrat Parti ile tanışıyor, 1965 sonrasında da sınıf, ideoloji, din ve kimlik temelli ideolojik bölünmeler çerçevesinde partileşme görülüyor.

    CHP ve DP’nin fikri ayrılığından doğan Adalet Partisi, sınıfsal temelli Türkiye İşçi Partisi, milliyetçi temelli MHP, alevileri temsil eden Türkiye Birlik Partisi, İslamcı ve muhafazakar MSP’den 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte kapatılan partiler ve yüzde 10 barajının getirildiği bir sisteme gidişi görüyoruz sonrasında. 1990’lardan sonra ise Güneydoğu ve Doğu’da Kürtlerin taleplerini siyasete taşıma iddiasıyla ortaya çıkan HEP (Halkın Emek Partisi) gündeme geliyor.

    Ve bugünün 122 partili Türkiye’si. En son kurulan parti Zafer Partisi. 122 parti arasında ismi ilginç olan partilerden bazılarına göz atacak olursak; Tuğra Partisi, Şahlanış Partisi, Sevgi ve Saygı Partisi, Al Sancak Partisi, As Parti, Devlet Partisi, Devrim Hareketi, Kadın Partisi, İşçinin Kendi Partisi diye sıralanıp gidiyor.

    Türkiye’de siyasi partiler devletten destek alıyor. 1965’te çıkarılan bir kanunun zaman zaman değişikliğe uğrayan bir yapısıyla. Siyasi Partiler Kanunu’nun 1 numaralı ek maddesine göre, Yüksek Seçim Kurulunca en son milletvekili genel seçimlerine katılma hakkı tanınmış olan ve genel barajı aşan siyasi partilere her yıl Hazineden ödenmek üzere o yılki genel bütçe gelirleri “(B) Cetveli” toplamının 5 binde 2’si oranında ödenek ayrılıyor.

  • Kaç Baba Kaç biletleri yok sattı, seyirciden tam not aldı

    Kaç Baba Kaç biletleri yok sattı, seyirciden tam not aldı

    Amatör ve profesyonel sanatçıların birlikte sergiledikleri Kaç Baba Kaç oyunu biletleri yok sattı. Bursa’da 12 yıl aradan sonra yeniden Kafa Sahne‘de sergilenen oyun seyirciden tam not aldı.

    Kafa Sahne’nin yeni yapımı Kaç Baba Kaç’ın 2 Aralık’ta yapılan prömiyer biletleri bir gün içinde tükendi. Kapalı gişe oynayan oyun pandemi sürecinden çıkan ve ayakta kalmaya çalışan sanatçılar için umut oldu.

    6 yıl önce Eray Soykan ve Emre Yaşa tarafından Bursa’da kurulan Kafa Sahne’de ilk olarak Testesteron adlı oyun kapalı gişe oynamıştı. Ekip pandemi sürecinde ve sonrasında Eray Soykan’ın yönettiği İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı ve Kral’ın Yeni Giysisi oyunlarını da oynamıştı.

    Roy Cooney‘in yazdığı, Haldun Dormen‘in dilimize çevirdiği Kaç Baba Kaç oyununun yönetmenliğini Bora Özkula, Yönetmen Yardımcılığını ise Emre Yaşa yaptı. Oyunun oyuncu kadrosu, Emre Yaşa, Eray Soykan, Deniz Geniş, Eda Çelik, Cnaan Gökbalkan, Şafak Taşçı, Bilge Eylem Özgür, Furkan Yıldırım, Mert Can Akgül, Mete Karpuzoğlu, Aslı Öcal’dan oluşuyor.

    Oyun, Londra’da kariyerinizin en önemli konuşmasını yapmak üzereyken ve Rektör olma şansı kapınızı çaldığı an, yıllar önce yaptığınız küçük bir kaçamak 18 yaşında bir oğlan çocuk olarak karşınıza çıkarsa, üstelik sarhoş ve ehliyetsiz araba kullandığı için peşinde polis memuru varsa, bunu herkesten özellikle de karınızdan saklamaya çalışırsanız, en yakın arkadaşınızdan yardım isteyip onun da başını belaya sorarsanız, üstelik bu da yetmez gibi doktorları, hemşireleri ve hastaları işin içine sokmadan idare edemeyip onları da bu arapsaçına dönüşmüş durumun ortasına atarsanız, başınıza neler gelebilir şeklinde sıralanan bir dizi olayı konu alıyor.

  • Du bakali n’olcek hal-i pür melalinden çıkmak gerek

    Memleketi temelinden sallayan bir ekonomik açmaz var ve 21 yıldır bu açmazın mimarlarından da hala medet umanlar.

    Aynı şekilde; muktedirlerin karşında da 21 yıldır aynı muhalefet var ve bu dipsiz karanlıktan çıkmak için yine bu muhalefetten medet umanlar var.

    Ama asıl yara, özellikle son 7-8 yılda halkın önemli bir çoğunluğunda, dut yemiş bülbül misali bir suskunluk var.

    Kendi derdini, meselelerini düşünmemesi, yapılması gerekenleri yapmaması, sorumluluk almak yerine kıyıda kenarda kalması, maruz bırakıldığı tüm kötülükler, olumsuzluklar ve çirkinlikler karşısında verilmesi gereken tepkiyi vermemesi var.

    Velhasıl yine kapıda bir seçim, yine aynı yüzler, aynı vaadlerle dolu vizyonlar ve yine “du bakali n’olcek” şimdi diye bekleyen bir toplum var.

    Oysa insan hak ve özgürlüklerini önceleyerek “yaşamın” kutsallığını düstur edinen, eşit ve hukukun üstünlüğünün var olduğu bir demokrasiyle yaşayabilelim diye, toplumsal mücadele vererek bu uğurda ceza evlerinde olanlar var ve bu insanların oralarda olmalarında hepimizin “suskunluk” suçu var.

    Ve belki de hepimizin; bir parça da olsa korkaklığının, ürkekliğinin, tehlikeden kaçmak için kaçamak yollardan gitmemizin payı var…

    Zira toplumsal desteği arkasına alamamış protesto eylemleri ve mitingler bir noktadan sonra başarıya ulaşamıyor. Ve muktedirlerin tüm aygıtlarının gücü bu evrensel hak ve hukuk mücadelesi veren insanların üzerine düşüyor.

    Toplumsa “du bakali n’olacek” modunda, sorumluluk alma aksiyonundan uzak, sadece seyre dalarak bekliyor…

    Artık; daralan sadece demokratik mücadele alanları değil, susanların haklarının mücadelesini verecek insanların büyük kısmının da özgürlüklerinden yoksun olması…

    Geçmiş dönemde okuduğum bir gazeteci, Belarus’lu müzisyen Mariya Kolesnikova’nın köşesine taşıdığı açıklamasında şöyle diyordu;

    “En çok aynı ülkeyi paylaştığım insanların özgür olmamasına ve korkmalarına üzülüyorum.”

    Ve ekliyor;

    “İnsanları hapislere tıkabilirsiniz, onlara 11 yıl ceza verebilirsiniz. Ama bütün bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Evet, iki ittifak da kapıda beliren seçim için vizyon açıklamaları yapıyor.

    Muhalefetin vizyon açıklaması her ne kadar tabanda anlaşılır bir siyaset dili olmasa da, dolu bir içeriğe sahip olduğu ortada. Ancak, halk tabanına ulaşamayan hiç bir siyasi hamle karşılık bulmaz. Susan ve maruz bırakıldıkları için hep bir kurtarıcı bekleyen halklar Özgür yarınlara ulaşamaz.

    Yine bir seçim, yine aynı aktörlerden medet ummak yerine, aktörün ta kendisinin halkın olması gerek.

    Muktedirlerin yarattığı korku ikliminden çıkabilmek için, sadece muhalefetten vizyon beklemek yerine, muhalefete seslenip; kendi derdini düşünmesi, kıyıda kenarda durmak yerine sorumluluk alması, maruz bırakıldığı tüm olumsuzluklar karşısında verilmesi gereken tepkiyi vererek “halk vizyonunu” birlikte belirlemeleri gerek.

    Tıpkı Mariya’nın söylediği gibi:

    “İnsanlar hapis edilebilir ama tüm bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Kurtarıcı ve onlardan hamle beklemek yerine halk olduğumuzu yeniden hatırlarsak; tüm baskılar, nefretler, korku duvarları, halka çarparak parçalanır, karanlık dağılır.

    Bunun için de;

    Olaylar karşısında katılımda bulunmak veya bir şeyler yapmak için harekete geçmek yerine “bakalım şimdi ne olacak?” modunda beklemekten ve sevgili Aziz Nesin’in; “du bakali n’olcek” hikayesindeki hal-i pür melalden çıkmak gerek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Kaç Baba Kaç 12 yıl sonra sahnede/amatör oyunculardan muhteşem performans

    Kaç Baba Kaç 12 yıl sonra sahnede/amatör oyunculardan muhteşem performans

    Kaç Baba Kaç adlı oyun 12 yıl sonra yeniden sahnelenmeye başladı. Bursa’da Kafa Sahne’de seyircilerle buluşan oyunda bu kez aslında başka mesleklerde çalışan amatör oyuncular da var.

    Ray Cooney’in yazdığı, Haldun Dormen’in çevirdiği Bora Özkula’nın yönettiği oyunun kadrosunda Emre Yaşa, Eray Soykan, Deniz Geniş, Eda Çelik, Canan Gökbalkan, Şafak Taşçı, Bilge Eylem Özgür, Furkan Yıldırım, Mert Can Akgül, Mete Karpuzoğlu, Aslı Öcal oynuyor. Oyuncular arasında Deniz Geniş gibi makine mühendisi olup başka alanda çalışırken, oyuncu olarak görev alan amatör sanatçılar da vardı.

    Oyunun konusu sağlıkçılar ve özel ilişkileri arasında geçiyor. Ancak, pandemi dönemi ve Sağlık Bakanı’nın o dönemde sarfettiği “Yapacağımız tek şey hastalığa yakalanmamak” gibi sözlerini de içeren eleştirel bir bakış açısı da var.

    Oyun, “Londra’da kariyerinizin en önemli konuşmasını yapmak üzereyken ve Rektör olma şansı kapınızı çaldığı an, yıllar önce yaptığınız küçük bir kaçamak 18 yaşında bir oğlan çocuk olarak karşınıza çıkarsa, üstelik sarhoş ve ehliyetsiz araba kullandığı için peşinde polis memuru varsa, bunu herkesten özellikle de karınızdan saklamaya çalışırsanız, en yakın arkadaşınızdan yardım isteyip onun da başını belaya sorarsanız, üstelik bu da yetmez gibi doktorları, hemşireleri ve hastaları işin içine sokmadan idare edemeyip, onları da bu arapsaçına dönüşmüş durumun ortasına atarsanız, başınıza neler gelebilir” şeklinde sıralanan bir dizi olayı konu alıyor.

    Oyunun Bursa’nın ardından bazı şehirlere turneye çıkması bekleniyor.

  • Temmuz ayında ilan edilen 27 bin sözleşmeli hekim kadrosu gerekçesiz şekilde iptal edildi

    Temmuz ayında Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararıyla, 4924 sayılı kanuna tabi 27 bin sözleşmeli hekim kadrosu ilan eden ve sözleşmeli hekim kadro sayısında yaklaşık 5 bin artış yapan düzenlemenin iptal edildiği bildirildi.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nden hekimlere gönderilen yazı ile mevcut sözleşmelerin iptal edilerek, yeniden planlama yapılacağının bildirildiğini açıkladı.

    TTB Merkez Konseyi konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, söz konusu yazının sözleşmeleri gerekçesiz şekilde iptal edilecek olan 4924 sayılı kanuna tabi hekimler başta olmak üzere, tüm hekim kitlesi tarafından kaygıyla karşılandığı belirtildi.

    Söz konusu gelişmenin, TTB’nin mevcut sistem ve politikalara yönelik itirazının haklılığını ortaya koyan son örnek olduğuna yer verilen açıklamada, “Hekimlerin çalışma koşullarını, çalışma barışını, toplum sağlığını bozan sözleşmeli çalışma yerine güvenceli bir şekilde hakkımızı alabildiğimiz, emekliliğe yansıyan tek ve yeterli ücretlendirmeye geçilmelidir” denildi.

    TTB’nin açıklaması şöyle:

    Sözleşme Adaletsizliğini Değil, Emeğimizin Hakkını İstiyoruz!

    Türk Tabipleri Birliği olarak mevcut sistem ve politikalara itirazlarımızın haklılığını her geçen gün yeniden görmekteyiz. 4924 sayılı kanuna tabi sözleşmeli çalışma düzeniyle ilgili yaşadıklarımız, bunun son örneklerinden biri oldu.

    Temmuz ayında Resmî Gazete’de yayımlanan kararda 27 bin “4924 sayılı kanuna tabi sözleşmeli kadro” ilan edilerek 4924 sözleşme kadrolarında yaklaşık 5 bin artış yapılmıştı.

    Yaklaşık dört aydır yeni kadroların uygulamaya geçilmesi beklenirken, geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nden meslektaşlarımıza gönderilen yazıda ise mevcut sözleşmelerin iptal edilip, yeniden planlama yapılacağı bildirilmiştir. Bu yazı, sözleşmeleri gerekçesiz iptal edilecek olan 4924 sözleşmeli olan meslektaşlarımız başta olmak üzere hekim kitlesinde kaygıyla karşılanmıştır.

    Günümüzde kamuda 4924 sayılı kanun kapsamında sözleşmeli olan hekim, sözleşmesi olmayan hekimle aynı işi yapmasına karşın aylık gelirleri arasında 10 bin lirayı aşkın fark olabilmektedir. Hekimlerin yaklaşık 8’de 1’ine verilen 4924 sözleşmeli olma imkanı ile hekimler arasında eşitsizlik, rekabet ile yalnızlaştırmaya devam edilerek kötü çalışma koşullarına itirazın azaltılmasının amaçlandığı görülmektedir. Ayrıca bilinmelidir ki sözleşmeli olma hakkının bağlanabileceği şartlarla ve yapılabilecek düzenlemelerle özlük haklarına saldırı daha da yoğunlaşabilecektir.

    Hekimlerin çalışma koşullarını, çalışma barışını, toplum sağlığını bozan sözleşmeli çalışma yerine güvenceli bir şekilde hakkımızı alabildiğimiz, emekliliğe yansıyan tek ve yeterli ücretlendirmeye geçilmelidir.

    Sorunlarımız, toplum sağlığını önceleyen bir sağlık sisteminde koruyucu sağlık hizmetlerini geliştirilmesi ile tedavi edici sağlık hizmetlerinin olduğu kurumlardaki yük azaltılarak çözülebilir. Basamaklandırılmış sağlık sistemi hızla devreye sokulmalı; toplumu ikinci ve üçüncü basamağa yani hastanelere yönlendiren kışkırtılmış/popülist ve piyasacı sağlık yaklaşımından vazgeçilmelidir.

    Dün olduğu gibi bugün de sağlıksızlık üreten bu politikalara karşı meslektaşlarımızla ve toplumla birlikte olacağız.

    Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

  • TİHV Kurucular Kurulu’ndan Şebnem Korur Fincancı’nın yargılanacağı dava için çağrı

    TİHV Kurucular Kurulu’ndan Şebnem Korur Fincancı’nın yargılanacağı dava için çağrı

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Kurucular Kurulu, TTB Başkanı ve TİHV Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklu yargılanacağı dava için çağrı yaptı. TİHV Kurucular Kurulu, “İnsan hakları, barış ve demokrasi mücadelesinden yana duyarlı tüm kişi ve kuruluşları dayanışmaya 23 Aralık’ta Çağlayan Adliyesi’ne davet ediyoruz” dedi.

    27 Ekim 2022 tarihinden bu yana tutuklu olan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı ve TİHV Yönetim Kurulu Üyesi Şebnem Korur Fincancı’nın yargılanacağı davanın ilk duruşması 23 Aralık 2022’de İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
    Türkiye’de ve dünyada son dönemde yaşanan gelişmelerin insan haklarına yönelik etkilerini değerlendirmek üzere önceki gün (2 Aralık 2022) Ankara’da bir araya gelen TİHV Kurucular Kurulu, bir sonuç bildirgesi yayınladı.

    Sonuç bildirgesinde, Şebnem Korur Fincancı başta olmak üzere, insan hakları savunucusu kişi ve kuruluşlar üzerinde karalamalar, idari ve yargısal tacizler yoluyla baskı oluşturma çabalarından duyulan derin endişe dile getirildi.
    Bildirgede şunlar ifade edildi:

    “Yaşananlar açıkça göstermektedir ki, bu tür çabaların amacı demokratik bir toplumun temelini oluşturan ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerini, bilimsel merak ve heyecanı, iyi hekimlik ilkelerini yok etmektir. Başka bir ifadeyle; amaç, hakikati görme kapasitesini genişletmiş, sıradanlaştırılan kötülüğü anlatma riskini göze almış kişi ve kuruluşların seslerini kısarak insan hakları, barış ve demokrasi mücadelesini baskı altına almak, kamusal ve sivil alanı tümden kapatmaktır.

    Uzun yıllar TİHV’in başkanlığını onur verici bir şekilde ve başarıyla yürütmüş olan Şebnem Korur Fincancı, bir bilim insanı, iyi bir hekim ve kararlı insan hakları savunucusu olarak içselleştirdiği, yaşam ilkesi haline getirdiği bu niteliklerin gereğini yerine getirmiştir.
    İnsan hakları savunuculuğunu tanımlayan evrensel ilkelere göre hak savunucuları, sadece insan hakları ilke ve değerlerinden yana taraftır ve kimden gelirse gelsin hak ihlali iddialarını eşit önemde bir titizlik ve gayretle incelemekle yükümlüdürler. Sevgili Şebnem Korur Fincancı da kimyasal silah kullanıldığı iddialarının kimden geldiğine bakmaksızın, bir hak savunucusu olarak evrensel ilkeye uygun davranmış ve hakikati açığa çıkarmak için bu iddiaların bağımsız heyetlerce, bilimsel yöntemlerle ve titizlikle incelenmesi gerektiğini ifade etmiştir.

    Kurucular Kurulumuzun değerli üyesi sevgili Şebnem Korur Fincancı’ya reva görülen hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı, ön yargılı ve keyfi uygulamalar karşısında gerek ülke içinden gerekse uluslararası ortamdan yükselen itirazı, gösterilen destek ve dayanışmayı memnuniyet ve umut verici buluyoruz.

    Özellikle dünyanın dört bir yanından, Dünya Tabipler Birliği (WMA) başta olmak üzere sağlık meslek örgütleri, insan hakları ve hukuk örgütleri, diğer sivil toplum kuruluşları, yine Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Konseyi başta olmak üzere uluslararası mekanizmalar ve saygın bilim insanları tarafından gönderilen destek ve dayanışma mesajları çok önemli ve değerlidir. Siyasal iktidar, Türkiye’nin hukuk ve insan hakları konusundaki uluslararası yükümlülüklerini hatırlatan, yaşanan hukuk dışı uygulamalara derhal son verilmesini talep eden bu güçlü ve saygın sese kulak vermelidir.

    Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı üzerinden merkez konseyi başkanlığını yürüttüğü TTB’ye yönelik kabul edilmez idari ve yargısal tacizlere de derhal son verilmelidir. Hekimlerin özlük haklarının yanı sıra hekimlik mesleğinin etik ilkelerinin ve halkın sağlık hakkının kararlı savunucusu olan TTB’nin sesini kısma ve bölme girişimleri örgütlenme özgürlüğünü tümüyle yok etme çabasıdır.

    TİHV Kurucular Kurulu Buluşması devam ettiği sırada sevgili Şebnem Korur Fincancı hakkında açılan davanın 23 Aralık 2022 tarihinde görüleceğini öğrendik. Bu nedenle de insan hakları, barış ve demokrasi mücadelesinden yana duyarlı tüm kişi ve kuruluşları dayanışmaya, 23 Aralık 2022 tarihinde İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (Çağlayan Adliyesi) saat 09:30‘da görülecek olan bu duruşmayı izlemeye davet ediyoruz.

    İnanıyoruz ki bu duruşmada hakikatin ve adaletin gerekleri yerine getirilecek, derhal beraat kararı verilerek sevgili arkadaşımız Şebnem Korur Fincancı özgürlüğüne kavuşacaktır.”

    Açıklamanın tam metnine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://is.gd/z0sWCn

  • 3 Aralık Dünya Engelliler Günü Kutlanabilir mi?

    Merhaba,

    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981-1991 yılları arasını “Dünya Engelliler On Yılı”; bu on yıl içerisinde 10-16 Mayıs tarihleri arasındaki süreyi “Sakatlar Haftası” olarak ilan etmiş; on yıllık bir eylem planı hazırlamıştı. Bu on yıl içerisinde devletler sakatlık konusunu gündemlerine alacaklar; farkındalık çalışmaları yapacaklar; yasal mevzuatlarında engelliler için düzenlemelere yer vereceklerdi.

    Bu eylem planı, alanda önemli bir canlanma meydana getirdi. Ülkelerin kamuoylarında ve siyaset kurumlarında sakatlık sorununun niteliği ve boyutlarına ilişkin bir farkındalık oluştu. Birçok ülke kapsamlı mevzuat çalışmaları yaptı. Anglosakson ülkelerinde engelliliğe dayalı ayrımcılık karşıtı yasalar yürürlüğe girerken Kıta Avrupası ülkeleri, çeşitli yasalarda değişiklikler gerçekleştirdi ve engellilere ilişkin özel yasaları yürürlüğe koydu.

    Türkiye işe, 1981 yılında Sakatlar Milli Koordinasyon Kurulu’nu oluşturarak başladı. Belli başlı devlet kuruluşlarının temsilcilerinden meydana gelen Koordinasyon Kurulu’nda, tek bir sivil toplum temsilcisi bile yoktu. Devlet, her konuda olduğu gibi, “bu sorunu sadece ben bilirim” diyordu. Çalışmalarını, dönemin Çalışma Bakanı Sn. Mustafa Kalemli’nin başkanlığında yürüten koordinasyon Kurulu, arada bir toplanıp dağılmanın dışında ciddi hiçbir iş yapmadı. Hatta, daha önce sakatlar gelir vergisinden bütünüyle bağışık iken, onları kademeli olarak vergiye tabi tutan ve bunu sakatlara yeni bir hak veriliyormuş gibi kamuoyuna sunan 12 Eylül cuntasının bu tutumuna bile karşı koyamadı. Özetle Sakatlar Milli Koordinasyon Kurulu ölü doğmuştu.

    İmdada yine sivil toplum yetişti. H.Ü. Sosyal Hizmetler Akademisi, TÜRK-İŞ ve Türkiye Sakatlar Derneği işbirliğiyle 1981 yılı Şubat ayında Ankara’da üç gün süren bir sempozyum gerçekleştirildi. Bu sempozyumda sakatlık sorununun toplumsal niteliğine vurgu yapılırken, sorunun çeşitli boyutları tartışıldı; sağlık, çalışma, eğitim ve sosyal güvenlik gibi sorunlara ilişkin bir dizi çözüm önerisi kabul edildi. Tarihin cilvesine bakın ki, Sempozyumun açılışında konuşma yapan dönemin Sağlık Bakanı, sakatlığın bir mukadderat olduğunu söyledi.

    Dünya Sakatlar On Yılı 1991 yılında sona ererken, Türkiye Sakatlar için bir arpa boyu yol kat etmemişti. BM Genel Kurulu, Sakatlar Haftasını kaldırarak 3 Aralık gününü “Dünya Sakatlar Günü” olarak ilan etti. Ama Türkiyeli engelli örgütleri, sakatlık sorununu kamuoyuna ve siyaset kurumuna mal etmek için hem 10-16 Mayıs arasındaki Sakatlar Haftasını, hem de 3 Aralık Dünya Sakatlar Gününü değerlendirdiler. Altı Nokta Körler Derneği öncülüğünde oluşturulan Demokratik Kör Dernekleri Birliği, 9 Mayıs 1991 günü 400 kişilik bir kalabalıkla TBMM’ye bir çıkarma yaptı. Gurup salonlarını dolaşarak, hazırlamış oldu demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü “Özürlüler Yasa Taslağı”nı siyasi parti yöneticilerine elden teslim etti. Kürsülerden yüksek sesle taleplerini dile getirdi. Bu eylem engelli hakları mücadelesinde bir milattır. Zira ilk kez o yıl 15 Ekim Günü yapılan genel seçimlerde siyasi partiler, engelliler için programlar yayınlamaya, taahhütlerde bulunmaya ve engelli milletvekili adayı göstermeye başladılar

    Daha sonraki yıllarda demokratik hak arama mücadelesi devam etti. Onlarca kitlesel basın açıklaması, oturma eylemleri, Anıtkabir’den Başbakanlığa yürüyüşler, açlık grevleri, imza kampanyaları gerçekleştirildi. Ta ki, 2005 yılı Temmuz ayına dek. 2 Temmuz 2005 tarihinde 5378 sayılı Engelliler Kanunu, alandaki sivil toplum örgütlerinin baskısıyla TBMM’deki siyasal partilerin oybirliğiyle kabul edildi.

    2013 yılına kadar engelli haklarında bazı ilerlemeler meydana geldi. Engelli aylıklarında artışlar oldu. Evde bakım hizmetinin kapsamı genişledi. Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri’nin ve öğrencilerinin sayısı hızla arttı. Körlerin, kâbusa dönen iki tanık uygulaması önemli oranda çözümlendi.

    Fakat, 2013 yılından itibaren bir duraklama ve daha sonra bir gerileme dönemine tanık oluyoruz. Ak- Parti hükümetleri, engelli haklarından sosyal yardım nitelikte olanlarına ilgi duydu. Hak anlayışının yerini, engellileri merhamet nesnesi olarak gören bir zihniyet egemen oldu. Engelli aylıklarının ve evde bakım ücretlerinin ödenmesinde, engellinin kendi fiili geliri yerine, “hane içinde fert başına düşen gelir” kriterine dönülerek pek çok engellinin aylıkları ve ücretleri kesildi. Noterler iki tanık uygulamasına geri döndü. Erişilebilirlikle ilgili yasaların uygulaması, üçer dörder yıl ertelenerek işlevsizleştirildi. Devlet yetkililerinin ağzından engellileri küçümseyen ve dışlayan sözlere sıkça rastlanır oldu. Giderek Ak-Parti, engellilik sorununu hemen hemen bütünüyle gündeminden çıkardı.

    En son TBMM Komisyon görüşmelerinde benimsenen 2023 yılı bütçe teklifinde engellilere ayrılan payın düşüklüğü dikkat çekiyor. Bu yılın Aralık ayında TBMM Genel Kurulunda karara bağlanarak 1 Ocak 2023 itibarıyla yürürlüğe girecek olan bütçe teklifinde 2022 yılı bütçesinde % 1,2 düzeyinde olan Engellilerin Toplumsal Hayata Katılımı ve Özel Eğitim Programına ayrılan payın, 2023 ve 2024 bütçelerinde artmaksızın aynı kalması, 2025 bütçesinde ise, % 1,3’e çıkarılması öngörülüyor. 2023 yılında 4 milyar 808 milyon TL’nin üzerindeki toplam bütçenin ancak 58 milyara yıkının engelliler kullanılması teklif ediliyor. Oysa engelli nüfusun toplam nüfusun % 10’undan fazla olduğu biliniyor. Bu yaklaşım, açıkça engellilere yönelik negatif bir ayrımcılık yapıldığı anlamına geliyor.

    Öte yandan bütçe teklifine göre 2025 yılı sonuna kadar sadece 4350 engellinin kamu personeli olarak atanması öngörülüyor. Oysa iş bekleyen yüzbinlerce işsiz engelli var.

    Kamu bütçesi, kamudan elde edilen kaynakların nüfusu oluşturan toplum kesimlerine göre dağılımını gösteren bir ayna niteliğindedir. Bu durumda 2023 yılı bütçesinin nüfusa oranı % 10’un üzerinde olduğu kabul edilen engellilere hak ettikleri payı vermediği anlaşılıyor. 2023 yılı bütçesini, bir başka yazımda engelliler açısından ayrıntılarıyla ele alacağım.

    Bu tablo karşısında şimdi soruyorum:3 Aralık Dünya Engelliler Günü ülkemiz engellileri tarafından kutlanabilir mi? Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.