Blog

  • Ziraat Bankası’nın 300 milyon liralık ‘kol saati’ hediyesi Meclis gündeminde

    Ziraat Bankası’nın 300 milyon liralık ‘kol saati’ hediyesi Meclis gündeminde

    CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, Ziraat Bankası’nın personeline hediye etmek üzere 300 milyon liralık saat aldığı iddialarını, TBMM’ye taşıdı. Sarıbal, Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin cevaplandırması talebiyle verdiği önergesinde iddiaların doğru olup olmadığını sordu.

    İddialara göre, Ziraat Bankası, kuruluşunun 159. yılı dolayısıyla, 10 yıl ve üstünde bankada çalışmış 15 bin personeline, her biri yaklaşık 31 bin lira değerinde olan İsviçre malı Longines marka kol saati hediye etti. Aynı iddialara göre indirimli alındıkları halde bu saatlerin toplam değerinin 300 milyon lirayı bulduğu belirtiliyor. Personelin büyük çoğunluğunun hediye edilen saatleri internet üzerinden satışa çıkardığı da ifade ediliyor.

    Konuyu Meclis gündemine taşıyan CHP’li Sarıbal, ““Çiftçimize uygun kredi kullandırarak üretime destek olması gereken Ziraat Bankasının kaynaklarını İsviçre saati alarak yurt dışına aktarmasını doğru buluyor musunuz?” diye sordu.

    Saatlerin iktidara yakın bir firmaya sipariş edildiği yönündeki iddiaları da değerlendiren Sarıbal, “Öyle anlaşılıyor ki bu saatler iktidara yakın bir firmaya sipariş edilmiş. Burada personele hediye vermekten çok, birilerini zengin etme amacı olduğu görülüyor. Kamu kaynakları yandaş firmalara aktarılıyor.” diye konuştu.

    CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal’ın Nureddin Nebati’den yanıt beklediği Ziraat Bankası soruları şöyle:

    1. Ziraat Bankasının 10 yıl ve üstünü dolduran personele 15 bin saatin tanesini kaç Euro’dan almıştır?
    2. Bu saatlerin piyasa etiket fiyatının 31 bin TL olduğu görülmektedir. Ziraat Bankası aldığı saatlere toplam kaç TL ödemiştir? Saatlerin indirimli alındığı ve toplamda 300 milyon TL ödendiğine ilişkin iddialar doğru mudur?
    3. Ülkemizin ciddi bir döviz ihtiyacı söz konusu iken, Ziraat Bankası’nın personeline hatıra olarak yabancı marka saat almasının gerekçesi nedir?
    4. Hediye saat alımı için nasıl bir yol izlenmiştir? İhale yapılmış mıdır? Gürbüz Saatçilik firmasının tercih edilmesinin gerekçesi nedir?
    5. Çiftçimize uygun kredi kullandırarak üretime destek olması gereken Ziraat Bankasının kaynaklarını İsviçre saati alarak yurt dışına aktarmasını doğru buluyor musunuz?
    6. Ziraat Bankası, pahalı saatlere ödediği parayı geçim sıkıntısı yaşayan personeline dağıtsaydı daha iyi bir iş yapmış olmaz mıydı?
  • İstanbul’da kadınlar yasağa rağmen sokağa çıkmaktan vazgeçmedi

    İstanbul’da kadınlar yasağa rağmen sokağa çıkmaktan vazgeçmedi

    İstanbul‘da kadınlar, yasak kararlarına rağmen 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde sokağa çıkmaktan vazgeçmedi. Taksim, Tünel ve çevresi polis ablukasına alındı. Kadınlar pek çok defa bir araya gelmeye çalıştı ve polis tarafından engellendi. Çabalarından vazgeçmeyen kadınların bir kısmı Asmalımescid’deki Sofyalı Sokak’ta bir araya gelip “Kadınları değil, erkek şiddetini engelle” pankartı açtılar.

    “Katledilen kadınlar isyanımızdır”, “Erkek adalet değil, gerçek adalet”, “Jin jiyan azadi”, “Mücadelemiz engellenemez” sloganları atılan eylemde katledilen kadınların isimleri okundu, kısa bir açıklama yapıldı.

    Bu esnada kadınları ablukaya alan polis gazetecileri ittirerek alandan uzaklaştırdı.

    Gazetecilerin alandan çıkarılmasının ardından polisler süpürün aşağı diyerek kadınları dağıtmaya ve uzaklaştırmaya çalıştı. Bu sırada bazı kadınlar gözaltına alındı.

    Kadınlar akşamın erken saatlerinde de çeşitli bölgelerde de gözaltına alındı. 25 Kasım Kadın Platformu, Kadıköy’den gözaltına alınan 12 kişinin birkaç saat sonra Rıhtım Karakolu’ndan serbest bırakıldığını bildirdi.

    KADINLAR HALİÇ TERSANE CADDESİ’NE GEÇTİ, BAZI KADINLAR BURADA DA GÖZALTINA ALINDI

    Kadınlar birkaç koldan hızlı adımlarla ve sloganlarla Haliç Tersane Caddesine geçti. Şiddette ve eşitsizliğie karşı pankart ve dövizlerini açtılar.

    Polisler de hızla bu alandaki kadınları da ablukaya aldı. Birkaç noktada bazı kadınlar gözaltına alındı.

    EYLEM KOMİTESİ: GÖZALTILARA RAĞMEN BİR ARAYA GELMEYE ÇALIŞTIK

    İstanbul 25 Kasım Eylem Komitesi, bir duyuru yaparak eyleme son verdiklerini duyurdu. Açıklamada “Tüm gözaltılara rağmen bir araya gelmeye calıştık ve şimdi eylemimizi burada bitiriyoruz. Herkes güvenli alanlarına geçsin. Avukatlarımız gözaltıları takip ediyor olacak” denildi.

    GÖZALTINA ALINANLAR AVUKATLARIYLA GÖRÜŞTÜRÜLMEDİ

    Gözaltına alınan kadınlarla görüşmek isteyen avukatlar, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü bekleme salonu önünde kolluk kuvvetlerinin müdahalesine maruz kaldı. Polis, hukuki bir gerekçe sunmadan içeri almadığı avukatları iterek bina girişinden uzaklaştırmaya çalıştı. Avukatlar, polis müdahalesine ilişkin tutanak tuttu.

    BİR KADININ BACAĞI KIRILDI

    25 Kasım Kadın Platformu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarla kadınların avukatlarıyla görüştürülmediğini, gözaltı araçlarında saatlerdir ters kelepçeli bekletildiklerini, gözaltında süren şiddet nedeniyle bir kadının bacağının kırıldığını duyurdu.

    En az 200 kadının gözaltına alındığını duyuran platformun sosyal medya hesabından gece boyunca yapılan paylaşımlarda kadınların gruplar halinde serbest bırakılmaya başlandığı görüldü.

    ZÜLEYHA GÜLÜM: BİZ KAZANACAĞIZ, KADINLAR KAZANACAK

    HDP İstanbul Mİlletvekili Züleyha Gülüm, Haliç’te kadınların gözaltına alınmasının ardından durumu Ekmek ve Gül’e değerlendirdi. Gülüm, “Kadına yönelik şiddete karşı her türlü mücadele ettiklerini söylüyorlar. Bir kez daha nasıl mücadele ettiklerini görmüş olduk” dedi. Dayatılan korku iklimine ve her türlü baskıya karşı boyun eğmeyeceklerini belirten Gülüm, “Biz kazanacağız, kadınlar kazanacak” dedi.

    PLATFORMUN 25 KASIM AÇIKLAMASI

    25 Kasım İstanbul Kadın Platformu, şu açıklamayı yaptı. Açıklama bazı noktalarda polis müdahalesi nedeniyle parçalar halinde okunabildi. Açıklama şu şekilde:

    “Özgürlüğümüz için susmuyoruz!

    Hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz!

    Erkek-devlet şiddetine itaat etmiyoruz!

    Erkek devlet şiddeti tüm yaşam alanlarımızı sarmalarken, biz kadınlar, bir 25 Kasım’ı daha direnişle karşılıyoruz.

    İran’dan Türkiye’ye dünyanın her yerinde mücadele etmeye kararlıyız.

    İsyandayız! Umutluyuz!

    Kriz, ekonomik şiddeti sadece hane içerisinde erkeğin kadın emeği üzerindeki tahakkümü olmasının ötesine taşıdı. Devlet eliyle yaratılan bu sosyal güvencesizlik ortamında kadınlar işsiz kalmamak için patronların her türlü baskısına dayanmaya çalışıyor. Enflasyon, tüketim mallarının fiyatlarını sürekli artırırken kadınlar, sırtındaki ev içi angarya kamburuyla en ucuzunu bulma maratonuna koşuluyor. Ücretlerin erimesi psikolojik gerilimi artırıyor; medyasıyla, fetvasıyla, politikasıyla iktidarın kışkırttığı erkeklik ev içinde geçim sıkıntısıyla birleşerek kadına yönelik şiddete dönüşüyor.

    İstanbul Sözleşmesi’ni iptal eden, hayatını savunmak zorunda kalan kadınları cezalandıran, kırıntı halinde kalan yasa maddelerini kendi düzenine uygun hale getiren-sistematikleştiren, kadın kurumlarını kapatan, cinsel istismar suçlarında tutuklama için somut delil arayan, faillere cezasızlık politikası uygulayan, LGBTİ+lara karşı nefret yürüyüşü örgütleyerek şiddetin her türlüsüne açık hale getiren, kadınları yoksullaştıran, çalışma koşullarını her geçen gün daha da vahşileştiren; evde, okulda,  fabrikada, amfide kadınları yok sayan iktidar, şiddet failinin kendisidir! Failler, güçlerini toplumsal cinsiyet eşitliğine inanmayan devletten alıyor.

    Biz kadınlar, tüm bu saldırılara rağmen, hayatlarını, haklarını korumak ve bir kişi daha eksilmemek için mücadele edenleriz.

    Bugün haklarımızı gasp etmeye çalışanlar, karşımıza “güçlendirilmiş aile” projesiyle çıkıyorlar. Kadınlara kaç çocuk yapacaklarını söyleyenlere, kadınları “aile hizmetinde kariyer” yapmaya zorlayanlara sözümüz var: Her gün palazladığınız erkeklik, aile içinde kadınları katlediyor. Her gün kutsadığınız aile kavramı, kadınlar için birer şiddet yuvası! Bizi sadece “kutsal aile” içinde tanımlayan gerici politikalardan güç alan erkek şiddeti gösteriyor ki tek adamıyla, yandaş medyasıyla, polisiyle, mahkemesiyle örgütlenmiş erkek egemen devlete karşı en büyük gücümüz “örgütlülüğümüz”. Eşitlik, özgürlük ve barış için örgütlü mücadele dışında bir seçeneğimiz yok. Bizi korkutmaya, sindirmeye, yaşamdan izole etmeye çalışanlara bir kez daha bu sokaklardan meydan okuyoruz. Bizler, umudu büyütmek için biriktirdiğimiz kalabalığı hatırlayanlarız!

    Çocuk istismarı aile içinde gizleniyor. Kadınlar ev içine kapatılıyor; ev işleri, bakım emeği ve çocuk bakımının yükleri ise sadece kadının görevleriymiş gibi kutsallaştırıyor. Ancak bizler, makbul ailenizin makbul kadınları olmayacağız. Kadın düşmanlarının “güçlü aile” diyerek bizim hayatlarımız üzerinden iktidarlarını korumalarına izin vermeyeceğiz!

    Ülkeyi adım adım savaşa götürenler, Ortadoğu’yu savaş politikalarıyla yönetmeye çalışanlar, kadınları, militarist, milliyetçi ve cinsiyetçi politikalarla hedef haline getirenlerdir. AKP-MHP iktidarının savaş ve şiddet politikaları yine en çok biz kadınları etkiliyor ve biz kadınlar, İran’dan Afganistan’a Rojava’dan Türkiye’ye savaş politikalarına karşı özgürlük mücadelesini yükseltiyoruz. Ne molla rejimine ne IŞİD’in karanlığına ne de diktatörlüğe biat etmeyeceğiz!

    Güvenliği sağlama iddiasıyla sınır ötesi operasyonlar yapan iktidara sesleniyoruz: Bu savaş bizim savaşımız değil! Kaybediyorsunuz, bunu gölgelemek için savaşa ve şiddete sığınıyorsunuz. Biat etmeyen kadınlara baş eğdirmeye çalışarak tutuklayanlar, hapishanelerde kadınlara çıplak arama ve cinsel şiddet uyguluyor. Kadın katillerine iyi hal indirimi verenler, özelleştirilmiş aflarla tecavüzcüleri bırakanlar, onlara itaat etmeyen kadınları cezalandırıyor. Semra Güzel’i, Mücella Yapıcı’yı, Şebnem Korur Fincancı’yı ve daha nice yol arkadaşımızı tutuklayanlar bilsin ki biz kadınlar içeride ve dışarda mücadele etmeye devam edeceğiz. Savaşa politikalarına ve savaş suçlarına, sömürüye ve gericiliğe karşı dayanışmamız duvarları aşıyor!

    Ülkeyi kriz batağına süren iktidar, yönetememesinin faturasını kadınlara çıkartmaya çalışıyor. Bu düzenin iş ararken ayrımcılığa maruz kalan kadınları daha fazla işsiz bıraktığını, boşanmak isteyen kadınları daha fazla şiddete ve sömürüye açık hale getirdiğini hep birlikte görüyoruz. Güvencesiz çalışan, ucuz iş gücü olan, krizde işten çıkarılan, yok sayılan emeğin sahibi biz kadınlar bu gidişata artık yeter diyoruz.

    Hijyen ürünleri, HPV aşısı, tampon ve pedler kadın sağlığının en temel ihtiyaçlarıyken bizler bu ürünlere ücretsiz ulaşamıyoruz. Barınma sorununu, yükselen kiraları, ödeyemediğimiz faturaları, boş market poşetlerini düşünmek istemiyoruz. Eşit, özgür ve insanca bir yaşam için tüm kadınları mücadeleye çağırıyoruz.

    Her türlü erkek-devlet şiddetine, nefret suçlarına, savaş politikalarına, yoksulluğa dur demek için, hayatlarımız ve haklarımız için, BURADAYIZ diye haykırmak için, bugün alanlardayız.

    Ve alanlarda olmaya devam edeceğiz!

    Hayatlarımızın da haklarımızın da tek güvencesi biziz.

    Ne dün ne de bugün susmadık, korkmadık, itaat etmedik, etmeyeceğiz.”

    KADINA ŞİDDETE KARŞI MÜCADELE GÜNÜNDE KADINA YASAK

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde şiddete karşı yan yana durmak için Taksim Tünel’de olacaktı. Kaymakamlık açıklamayı yasakladı; Tünel, İstiklal Caddesi ve Karaköy adeta polis ablukasına alındı.

    25 Kasım Kadın Platformu “Müsaade istemiyoruz, şiddetsiz bir hayat istiyoruz!” diyerek Tünel’de yapacakları açıklamaya çağırmıştı.

    Beyoğlu Kaymakamlığı, Taksim Tünel’de yapılacak 25 Kasım eylemini yasakladığını açıklamıştı.

    25 Kasım Kadın Platformu ise “Kadınların toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemeye ilişkin anayasal haklarını kullanmalarını engellemeyi amaçlayan bu karar, siyasi bir karardır. Söz konusu yasaklama kararı hak ve özgürlüklere müdahale niteliğinde olup tamamen haksız ve hukuka aykırıdır” diyerek yasak kararının iptali için dava açtı.

    Akşama doğru, Beyoğlu Kaymakamlığı’nın yasak kararının iptali için Platformun açtığı davada mahkeme, “idarenin savunma yapması gereklidir” dedi ve yasak kararını kaldırmadı.

    TAKSİM VE ÇEVRESİ POLİS ABLUKASINA ALINDI

    Sabah saatlerinden itibaren İstiklal Caddesi’ne çıkan sokaklara bariyerler konulurken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Valiliği kararıyla 15.00’ten sonra M2 Yenikapı-Hacıosman metro hattının Şişhane ve Taksim istasyonları ile F1 Taksim-Kabataş füniküler hattının işletmeye kapalı olacağını duyurdu. Polis tüm sokaklara bariyerler yerleştirdi, pek çok noktaya zırhlı araçlar konuşlandırdı.

  • CHP Spor Kurulu ne yapar?

    Seçimler yaklaştıkça…

    Siyasi partiler her konuda çalışmalarını hızlandırdı…

    Spor da bunlardan birisi…

    Millet İttifakının en büyük birleşeni…

    Lokomotifi…

    CHP Spor Kurulu kısa da olsa neler yaptıklarını, yapacaklarını anlatma olanağı buldu…

    CHP Spor Kurulu Başkanı ve Genel Başkan Baş Danışmanı Kenan Nuhut…

    Ankaralı Spor Yazarlarıyla kahvaltıda buluştu…

    Kahvaltı öncesi dağıttığı kitapçıklarda…

    Neler yaptıklarını ve yapacaklarını toplamışlardı…

    Başlıklar şöyle…

    -Güncel Spor Konuları Ön Analiz Raporu

    -CHP Spor Kurulu Spor Politikaları Önerileri

    -Yerel Yönetimler ve Spor

    -Spor Kurulu Bildirgeleri

    -Şimdi Spor Zamanı

    -E-Spor Gelişimi ve Fırsatları

    Altı ana başlıkta toplanmış…

    Tesadüf mü, bilinçli mi…

    CHP’nin 6 ok ilkesi doğrultusunda toplandığı dikkati çekiyor…

    Ama kitapçıklar…

    2021 yılında basılmış…

    Her halde yineleyeceklerdir diye düşünüyorum…

    Konuların tartışılmasından yanayım…

    Şu da gerçek ki…

    Sosyal Demokratlar spora biraz uzak…

    İktidar mı olduk diyecekler…

    İktidar oldukları dönemlerde

    Şimdiye kadar üç Spor Bakanı, iki Gençlik ve Spor Genel Müdürü görev yaptı…

    Güzel işlere imza attılar…

    Yüksel Çakmur…

    Rahmetli Fikret Ünlü…

    Erdoğan Toprak…

    Bakan olarak…

    İsmail Hakkı Güngör…

    Kemal Mutlu…

    Genel Müdür olarak görevde bulundular…

    Rahmetli Fikret Ünlü kısa bir süre de Gençlik ve Spor Genel Müdür vekili olarak görev yaptı…

    Bu beş isimle de Spor Yazarı olarak haftanın beş günü nerede ise beraberdik…

    Bakanlık, genel müdürlük biz haberciler için mesken olmuştu..

    Şimdi ise güvenlikten içeri girmek için randevu gerekiyor…

    Ne ise…

    Gelelim CHP Spor Kuruluna…

    Teoriyi üretirsiniz, ancak pratiğe çevirmediğiniz zaman toplanıp dağılırsınız…

    Bugün yaklaşık…

    60’ın üzerinde federasyon var…

    CHP Spor Kurulu’nun 25 yönetim kurulu üyesi varmış…

    Demek ki 25 kişiye…

    İki federasyon çalışmalarını takip etmek düşer…

    Bir anlamda gölge federasyon kurmuş olursunuz…

    Böyle bir çalışma yok…

    Sporda da…

    Yolsuzluk var…

    Taciz olayları…

    Liyakatsız atamalar yapılıyor…

    Çoğu federasyon soruşturma geçiriyor…

    Bu konuda CHP Spor Kurulu sessiz kalıyor…

    Bilgi ve belgeler toplanır…

    En azından ayda bir grup başkanvekilleri bu bilgi ve belgeler doğrultusunda mecliste yaptıkları basın toplantısında dile getirirler…

    İzleyenler de sporda da neler yaşandığını öğrenmiş olurlar…

    Yoksa kitapçıklar yazmışsın…

    Teoriler üretmişsin…

    Halka duyurmadıktan sonra…

    Kendiniz çalıp, kendiniz oynarsınız…

    CHP Spor Kurulu…

    Öncelikle kendi belediyelerinde faaliyet gösteren spor kulüplerinde etkili ve söz sahibi olmalıdır…

    İşte bu olmadığı için…

    Federasyon Başkanlığı seçimlerinde etkili olamadı…

    CHP Spor Kurulu ürettikleri teoriyi ne kadar pratiğe çevirirlerse başarılı olur…

    6 ok işte o zaman sporda da hedefi vurur…

    Benden söylemesi…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • ANAGÜÇ Kadınları: ‘İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!’

    ANAGÜÇ Kadınları: ‘İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!’

    Bünyesinde, Aydos, Erzurum, Çorum/Hitit, Kars, Kızılırmak ve Yozgat Demokrat Dernekler federasyonlarını barındıran Anadolu Güçbirliği Konfederasyonu (ANAGÜÇ) Kadın Komisyonu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele günü nedeniyle yaptığı açıklamada; “ŞİDDETE DUR”, “GÖRMEZDEN GELME”, “GÖZ YUMMA”, “SESSİZ KALMA” , “MÜCADELEDE SEN DE OL” çağrıları yaptı. Açıklamada, “İstanbul Sözleşmesi‘nden vazgeçmediklerinin” de altı çizildi.

    Anagüç Kadın Komisyonu tarafından yapılan açıklamada şunlar ifade edildi:

    “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü”nde bir kez daha “ŞİDDETE DUR”, “GÖRMEZDEN GELME”, “GÖZ YUMMA”, “SESSİZ KALMA” , “MÜCADELEDE SEN DE OL” diyoruz…
    Bizim seslenişimiz sadece ülke sınırlarımız içerisinde haksızlıklara maruz kalan kadınlar için değil, tüm dünya kadınları için… Hep birlikte, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla kadına şiddete  “DUR” diyoruz…
    25 Kasım; 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti’nde üç kız kardeş olan Mirabellerin, Trujillo diktatörlüğüne karşı verdikleri mücadelenin günü… Bir mücadelenin sembolü 25 Kasım. Mirabel Kardeşlerin mücadelesini tehlike gören, kadının aklı ile baş edemeyen diktatör yönetim, çözüm olarak onlara işkence yapmayı ve katletmeyi uygun gördü!
    Birleşmiş Milletler tarafından, 1999’da Mirabel kardeşlerin öldürüldüğü 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” olarak belirlendi…
    Böylece; toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, toplumsal ve aile içi şiddete, savaşa, ırkçılığa ve kadınları, kadın haklarını yok sayan sistemlere karşı kadınların sokağa çıkma günü oldu 25 Kasım…
    Yıl 2022… Mirabel Kardeşlerin başına gelenlerin üzerinden tam 62 yıl geçmiş olmasına karşın, gün geçmiyor ki, kadın şiddeti, tacizi, tecavüzü, cinayeti olmayan bir gün olsun dünyada… Kayıtlara geçse de geçmese de kadınlar öldürülüyor… Taciz ediliyor, şiddet görüyor… Ötekileştiriliyor, görmezden geliniyor…
    Katledilen her kadının arkasında bıraktığı çocuklar, aileler ise toplumun görmezden gelemeyeceği diğer bir acı gerçek ve enkaz olarak büyüyor…
    Anneler, kadınlar;
    Görevimiz, sorumluluğumuz, yükümüz ağır… Çocuğun hamurunu yoğuran bizleriz… Yetiştirdiğimiz çocukları hakça yetiştirmek elimizde, irademizde…  Erkek egemen toplumun sorumlusu olmayalım… Yoğurduğumuz hamura bolca eşitlik katalım ki, insanlık kurtulsun, kadınlar kurtulsun, kız çocukları kurtulsun…
    Kanun yapıcılar, uygulayıcılar;
    Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için gereken yasal düzenlemeleri yapmak, uygulamak sorumluluğunuz ve göreviniz!
    Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet ile birlikte kadının toplumdaki yerini güçlendirmek için gerekli adımları atmış ve ilgili kanunları çıkartmıştır. Bizlere düşen, kazanılmış haklarımızı korumak ve daha fazlasını almak… Bu yaklaşımla; aksi yapılmak istense de İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz… Bunu istemekten de korkmuyoruz…
    Unutmamalıyız, unutturulmak istense de… Göz yummamalıyız göz yumulsa da… “Bana olmaz” demiyoruz.
    Sorun hepimizin. Çözüm; birlikte mücadele… Çünkü şiddetin karşısında topyekûn durmadıkça mücadele hep yarım, hep aksak kalacak…
    Yaşasın Kadın Dayanışması
    Yaşasın Kadın Mücadelesi
    İstanbul Sözleşmesi’nden de haklarımızdan da vazgeçmiyoruz!

  • “İnatçı iyimserlik”

    Sayıları bine yakın kadın,

    Her biri ülkenin yedi farklı bölgesinden geliyor,

    Tüm gece uzun bir yolculuk yapıp geldiler Ankara’ya,

    Otobüsler tek tek Söğütözü’nde durduğunda da CHP Genel Merkezi’nin büyük toplantı salonunda bir araya geldiler.

    O güne kadar birbirini belki de hiç görmemiş kadınlar. Yaşlı, genç… Farklı mesleklerden farklı şehirlerden kadınlar. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü için bugün Ankara’da bir aradayız.

    Toplantı CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Aylin Nazlıaka’nın Mirabal kardeşleri anmasıyla başlıyor. Diktatör Tirijial’e karşı Dominik’te başkaldırıp, vahşice öldürülen üç kız kardeşin mücadele hikayesi tüm salonu etkiliyor. Aynı anda görünmez kelebekler doluşuyor salona, Mirabal kardeşlerin kod adı olan kelebekler, iyimser bir inatçılığı bırakıyor buraya…

    İnatçı iyimserlik sözü, Mirabal kardeşlerden Minerva Mirabal’ın kızı Minou Mirabal’ın sözü. Pazar günü Ankara’ya gelen Mirabal, kadınların mücadelesindeki inatçı iyimserlikten bahsetmişti. O iyimserliğin ete kemiğe bürünmüş haliydi, bugün CHP Genel Merkezi’nde yaşadıklarımız.

    Mesela Nazlıaka’nın konuşmasının ardından kürsüyü devrettiği Güllü’nün anlattıklarındaydı, o inatçı iyimserlik. Yaşadıklarını anlatmaya başlar başlamaz, ağlamaya başlayan Güllü, hikayesini zar zor şöyle topladı:

    “30 Ocak’ta boşandığım eşimin pombalı saldırısına maruz kaldım. Sabahın 6’sına doğru geldi. 7 aylık bebeğim vardı elimde. Geldiğinde beni ittirdikten sonra kalbime sıkacağı kurşun, koluma geldi. Kolumdan 8 kez ameliyat oldum, dayanılmaz acılar yaşadım. Doktorlarıma kolumu kesmeyin diye yalvardım. Maddi bir durumum yoktu ameliyat olmak için. Onlar sayesinde, kolumu kesmediler. Onlar olmasaydı burada olmayacaktım. Başta ailem, hep yanımda oldu, sevenlerim de öyle. 7 aylık bir kızım vardı şimdi 1.5 yaşında. Onun için ayaktayım. Onun en ağır cezayı almasını istiyorum. Siz arkamdasınız ve beni destekliyorsunuz bunu biliyorum…”

    Güllü konuşurken kendisinden bağımsız akıp giden gözyaşları, onu izleyen tüm kadınların yanaklarından süzülüyor. Sonra bir slogan yayılıyor tüm salona, “Kadın, yaşam, özgürlük!”

    Bugün burada bu salonda, o kadar çok kadın var ki… Uyuşturucu bağımlısı olan kocasının uyguladığı şiddetten kaçmak için yardım istediği iktidar partisinde üyelik sorgulaması yapılan Gülay’dan, eşinden yıllarca psikolojik şiddet gören otizmli bir çocuk annesi  Deniz’e kadar…

    Bir de anneler var bugün bu salonda.

    Sadece 31 gün önce öldürülen 21 yaşındaki Hilal Kırgöz’ün annesi Zeynep Kırgöz de burada, 2003 yılında öldürülen Mehtap Sakallı’nın annesi de…

    Hilal’i henüz toprağa veren Zeynep Kırgöz, kızının nasıl da korunamadığını anlatırken, tüylerimiz diken diken oluyor. Bir devlet, olanca güvenlik gücüyle, çeşitli defalar koruma talep eden 21 yaşındaki bir kızı koruyamamış. “Hilal üniversiteye gidecekti” diye anlatıyor Zeynep Hanım, “Ona ev tutmuştuk, sonra soğuk toprağa verdik onu” diyor. Acısı öyle taze ki; her gece eşinden evde yanan kaloriferleri kapamasını istiyor. “O orada soğuk toprakta yatarken, ben burada böyle yatamam” diyor.

    Kendisini sokak ortasında elinde silahla alıkoyan erkeğe karşı 28 dakika boyunca mücadele verip, sonra oracıkta aynı silahla vurulan Hilal’i anlatıyor annesi. Anne Zeynep Kırgöz, Hilal’in yanına vardığında, henüz ölmemiş kızının son cümlesi, “Anne ben iyiyim ama başaramadım” oluyor. “Sen başardın kızın” diye yanıt veriyor. O son bakıştan sonra, kızı son nefesini veriyor. Hemen sonra Hilal’i aylarca bu tehlikeye karşı koruyamayan polisler varıyor olay yerine. Tam da Hilal, 28 dakika boyunca katiline karşı mücadele verip, bu hayata gözlerini yumduktan sonra.

    Hilal’in annesi bir yanda, Mehtap’ın annesi bir yanda.

    Üzüntüden daha çok öfke var bugün bu salonda. Koruyamadıklarımızı yitirmenin öfkesi.

    Kadınlar her şeye rağmen birlikte mücadele vermekten yanalar… Bugün bu salonda, “Kadın yaşam özgürlük” sesleri birbirine karışan, gözyaşları aynı yere akıp, acıları aynı yerde ortaklaşan kadınların  verdikleri söz, mücadele.

    CHP Kadın Kolları Başkanlığı’nın bu mücadeleye katkı sunmak için bir önerisi var. Bunu da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu açıklıyor. Bir hattı var bundan böyle CHP’li kadınların, 444-82-84. Kılıçdaroğlu, “tüm kadınlar bu numarayı kaydetsin” diyor. Peki ne olacak bu numarayı arayınca, “Psikolog ise psikolog, avukatsa avukat, o an olduğunuz yerde neye ihtiyacınız varsa onu sağlayacağız” diyor Genel Başkan. Ve ekliyor, “Birilerinin yapamadığını biz yapacağız.”

    Birilerinin yapamadığını yapabilmek kolay mı? Kadınların yan yana geldiğinde yapamayacağı hiçbir şey olamayacağını uyuşturucu müptelası kocasının şiddetinden kurtulan Gülay anlatıyor, CHP Kadın Kolları Başkanı Aylin Nazlıaka’ya, “Benim burada olmamın sebebi sensin” diye sesleniyor. “Belki de binlerce kadın kurtardın” diyor Nazlıaka’ya… Bir arada olmanın gücünü vurguluyor.

    Salondan ayrılırken, hep birlikte birbirine sarılıp, mücadele sözü veren kadınlardan geriye acıların tam üstüne oturmuş inatçı bir iyimserlik hali kalıyor.

  • Yılmaz Aslantürk: Cinsiyetçi mizahın değişmesi çok zor

    Yılmaz Aslantürk: Cinsiyetçi mizahın değişmesi çok zor

    Leyla ÖZKAYNAK

    “Laikliği unuttukça sansüre çok alıştık. Mizahtan gerçekliği çıkarttığında karşılığını bulamaz. Sokaktaki dili yansıtmam beni seksist yapmaz. ‘Seksist’ diye yaftalanmak Kadıköy’de geçerli, Yozgatlı’ya bunu anlatamazsınız. Türkiye’de cinsiyetçi mizahın değişmesi çok zor.”

    Çizer Yılmaz Aslantürk ile yarattığı Otisabi karakteri, mizah kültüründeki cinsiyetçi dil ve sansür üzerine söyleştik. Aslantürk Türkiye’deki cinsiyetçi mizahın değişmesinin zor olduğu görüşünde.

    Mizahın sansüre uğradığını söyleyen Aslantürk, “Bu iktidar yüzünden sansüre çok alıştık, sansür her mahalleye işledi. Mizahtan gerçekliği çıkarttığında karşılığını bulamaz. Sokaktaki dili yansıtmam beni seksist yapmaz” dedi.

    ‘Otisabi’yi ikiyüzlülüğe tepki olarak yarattım’

    90’lı yıllarda yarattığı Otisabi karakterinin oluşum sürecini anlatan Aslantürk, ”Otisabi’yi kendimden yola çıkarak yaptım. Otisabi’yle kadınları aşağıladığım zannedildi ama ben orada erkeğin kadının gözüne girmek için düştüğü durumları yansıttım. İnsanların yaptıkları küçük kötülükleri, entrikaları, ilişkilerdeki ikiyüzlülüklerini yansıttım. Otisabi’yi çizmeye başlama nedenim bu ikiyüzlülüğe tepki vermekti. Çizerken kadını veya erkeği aşağılamak gibi bir amacım yok” diye konuştu.

    ‘Derdim gerçekçi olmak’

    Aslantürk, Otisabi’nin cinsiyetçi bulunmasına ilişkin eleştirilere şu sözlerle yanıt verdi: “90’larda çizmeye başladığımda henüz internet yoktu. Küfürleri tek tük mektuplarla alırdık ya da dergiye hususi sövmeye gelenler olurdu. Sosyal medyayla bu durum linç kültürüne dönüştü. Seksist diye yaftalanmak çok kolay oldu. Cinsiyetçi dilin üstüne basarak mizah üretmiyorum, derdim gerçekçi olmak. Romantik komedi filmleri gerçek değil.”

    ‘Sokaktaki dili yansıtmam beni seksist yapmaz’

    “Sokakta cinsiyetçi bir küfür ediliyor ve ben o cinsiyetçi dili yansıtıyorum. Hiçbir adam kavga ederken, “terbiyesizler” ya da “Allah belanı versin” diye küfretmiyor. Bu dili yansıtmam beni seksist yapmaz. İzmir’e kar yağmazken İzmir’e kar yağdırsam gerçekçi olmazdı. Mizahtan o gerçekliği çıkarttığında karşılığını bulamaz. Bence dürüst olmak gerekiyor, sahnede başka biri sahneden inince başka biri olmak ikiyüzlüce geliyor.”

    ‘Eril dili savunacak değilim’

    Karikatür dergilerindeki eril dili savunmadığının altını çizen Aslantürk, “Eril dili savunacak değilim. Çoğunlukla erkekler çizdiği için eril bir dil hakim. Sadece mizah dergilerinde değil stand up’larda da cinsiyetçi dil var. Bundan hoşlanan var, hoşlanmayan var. Herkes kendi seyircisine oynuyor. Türkiye’de cinsiyetçi bakış değişirse diğer alanlara da sirayet eder ve ancak o zaman seksist dilden kurtulunur.

    Ayrıca bu tarz yaftalamaların hepsi Kadıköy’de Beşiktaş’ta geçerli. Bu hassasiyet sadece birkaç semtte var, maalesef ülkeye sirayet etmiş değil. Yozgatlı’ya bunu anlatamazsınız. Türkiye’de cinsiyetçi mizahın değişmesi zor” dedi.

    ‘Mizah yapmayı bile unuttuk’

    Sansür mekanizmasının mizah üzerinde de son derece etkin olduğunu söyleyen Aslantürk sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Biz mizah yapmayı bile unuttuk. Her şeyin mizahı yapılabilir. Ofansif mizah da yapılabilir. Her mizah anlayışının kitlesi vardır. Laikliği unuttukça sansüre çok alıştık. Sansür her mahallede var. 20 yıldır bu iktidar tarafından yönetildiğimiz için disipline edilemeyecek insanlar bile bu iktidara boyun eğdi. Çoğu çizer boyun eğdi, hatta çoğu çizmeyi bile bıraktı. Ya sosyal medya fenomeni oldular ya da TRT’de para kazanmaya başladılar.”

  • Taşlar sallanmaya devam edecek

    İyi Parti olağan İl Kongresi yaklaştıkça parti gündemi de hızlı değişikliklere tanık oluyor. Bu nedenle de söz konusu İyi Parti olunca bizde sözcüklerimizi olabildiğince özenli seçmeye çalışıyoruz.

    Ama geçtiğimiz pazartesi (21 Kasım 2022) itibarı ile Abdullah Erdoğan senaryosunun bitişine tanık olduk. Abdullah Erdoğan, kendisine yapılan İl Başkanlığı teklifini, kendisine has nezaket ile ‘sağlık sorunları ve ailevi durumlarını’ gerekçe göstererek reddetti. Abdullah Erdoğan’ın kendi iç dünyasında neler yaşanıyor bilemeyiz ama eğer teklifi kabul etseydi de çok zor bir il örgütünün başına geçeceği kesindi.

    Çok zor. Çünkü Antalya, İyi Parti için Türkiye’de en stratejik illerden birisi konumunda. Ülke genelinde, nüfus yoğunluğu baz alındığında, en yüksek oy oranının yakalandığı kent Antalya. Durum böyle olunca, genel merkez de Antalya’yı kendi kontrolü altında tutmak için büyük çaba gösteriyor. Burada şu soru yanlış olmaz. Hangi genel merkez. Çünkü Abdullah Erdoğan formülü, Antalya’da yapılan ön hazırlıklar neticesinde bizzat Meral Akşener’in Demre ziyaretinde gündeme getirilmişti. Bu formül sonrasında da, ‘koskoca Antalya İl Örgütü’nde bir kişi kalmadı da, dışarıdan mı başkan getiriliyor’ eleştirileri yükselmişti. Ancak formülü sahiplenen Meral Akşener olunca, eleştirilerin dozu belirli bir desibelin üzerine yükselmemişti. Ancak Abdullah Erdoğan, bütün çabalara rağmen adaylığı kabul etmeyince senaryo akamete uğradı.

    Bu noktadan sonra İyi Parti Genel Merkezi, Antalya’nın kendi içinde üreteceği adaylardan birisini desteklemek seçeneği ile karşı karşıya kaldı. Bunun önemini anlamak için önce adaylara göz atalım.

    İki adayın ismi öncelikli olarak dillendiriliyor. Birisi eski il başkanı Ahmet Aydın, diğeri ise İlhami Okudan. Bu ikilinin yanına Ali Adnan Kaya, İrfan Yılmaz gibi isimler de ekleniyor. Bir de kendisi derin bir sessizliği içinde olsa da Nihat Kavşut var. Nihat Kavşut’un sessizliğine rağmen denklemdeki etkisi İyi Parti çevrelerinde biliniyor. Bu nedenle Kavşut’u dikkatle izlemek lazım.

    Bu isimlerinin hepsinin ortak noktası, ülkücü kökenli olmaları. Dikkat ederseniz, bu aşamada, Mehmet Başaran benzeri merkez sağ bir isim gündemde değil. Gerçi, zayıf olasılık da olsa, Mehmet Başaran’ın devam edebileceği söylentisi mevcut. Ancak bugünkü tabloda, Antalya İyi Parti İl Başkanının ülkücü kökenli olması kuvvetli bir olasılık gibi duruyor.

    İşte İyi Parti Genel Merkezi’nin seçmek zorunda kalacağı isim bu kadrolar içinden olacak. Meral Akşener’in bugüne kadar parti içi hamlelerine bakacak olursak, çok da istenilen bir durum değil.

    Bu tablonun bir başka yansıması da, orta vadede Antalya siyasetine etkileri olacak. Şöyle ki; genel seçim sonrası Antalya siyasetine şekil vermek isteyen bazı çevreler, İyi Parti üzerinde yapmak istedikleri kurguda bekledikleri sonucu, şu anda, elde edemediler. Şayet süreç bu şekilde devam ederse, Antalya siyasetinde yeni dönemin taşları bir müddet daha sallanmaya devam edecek.

    Son olarak; CHP il ve ilçelere milletvekili olmak isteyen yöneticilerin 5 Aralık – 26 Aralık tarihleri arasında istifa etmeleri gerektiğini belirten yazısını gönderdi. Bu da önemli bir konu.

    Bunu da bir sonraki yazıya bırakalım.

  • ‘O soruyu biz sormayalım’

    ‘O soruyu biz sormayalım’

    Nevin BİLGİN

    Gazetecilerin nasıl “soru soramaz” hale getirildiklerini merak ediyarsanız, son yıllarda medyada neler yaşandı, medya organları nasıl tarafsızlıktan korkaklığa savuruldu, reyting rekorları kıran bülten nasıl ‘izlenemez’ hale getirildi merak ediyorsanız kitabı okumalısınız.

    Deneyimli gazeteci İbrahim Gündüz’ün “O Soruyu Biz Sormayalım” Ekranın Arkası adlı kitabı Galeati Yayıncılık’tan çıktı. Kitap daha önsözüyle gündeme bomba gibi düştü. Kitapta, Meclis eski Başkanı Bülent Arınç döneminde Meclis Başkanı’nın kullandığı, aynı zamanda Meclis Başkanlık Divanı yapılan toplantı salonunda İbrahim Gündüz’ün görüntülediği gizli kameradan, Selma Kavaf’ın İbrahim Gündüz’le kameramanı odaya kilitlemesine kadar birçok konu yer aldı.

    ARINÇ’IN ODASINDAKİ GİZLİ KAMERA

    Kitaptaki Bülent Arınç’ın odasında bulunan gizli kameraya ilişkin bölümden kısa bir anektod şöyle:

    “Bülent Arınç’ın ‘Meclis’teki bütün gizli kameraları bilen’ diyerek bana laf attığı ‘gizli kamera’ konusuna gelelim. Meclis’in en önemli toplantı salonlarından birisi. Ve bu salonda plazma televizyonun altında saklanmış bir kamera. Görülmesi zor, zaten dikkat çekmesin diye de plazmanın altında duruyor. 13 Haziran 2007 günü Meclis Başkanı Bülent Arınç, İtalya Dışişleri Bakanı Massima D’lema’yı kabul ediyor. Hani 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın hamiliğine soyunan ve Türkiye’de bir dönem en nefret edilen İtalyan politikacı olan D’Alema.

    Sohbet ederken bir ara kafamı kaldırdım ve tam tepemde küçük bir parmak kamera gördüm. Plazmanın altına saklanmış, görülmesi çok zor. Şu an benim bulunduğum açıya gelmeden görülmesi neredeyse imkansız. Şimdi bu kameranın burada ne işi var.”

    Gizli kamera olayı, olayın skandala dönüşmesinin ayrıntıları, kitapta ince detayına kadar anlatılıyor.

    AKPLİ SELMA KAVAF GÜNDÜZ’Ü NASIL ALIKOYDU!

    Yine AKP’li Selma Kavaf’ın Kadın Kolları Başkanlığı yaptığı dönemde İbrahim Gündüz ve kameraman arkadaşının odasından çıkmasına nasıl izin vermediği de kitapta anlatılan ilginç anılardan birisi. Kitabın bu bölümle ilgili kısmından kısa bir anektod da şöyle:

    ” Selma Hanım nedense eşinin ne iş yaptığıyla ilgili soruma çok bozuldu. O kadar sinirlendi ki bizi dinlemiyordu bile. Birden ‘Eşimle ilgili haber yapmayacağınıza söz vermezseniz sizi buradan çıkarmam’ dedi. Hiç beklemediğim bir tepkiydi. Bütün bu diyaloglar yaşanırken AKP kadın kollarından üç kadın da orada oturuyor. Bu sözlere şaşırdım ve ‘Ne yapacaksınız bizi odaya mı kitleyeceksiniz, zindana mı attıracaksınız?’ dedim. ‘Sizi binadan çıkarmam’ dedi. AKP’nin Kadın Kolları Başkanı çok gergindi…”

    Muhabir inzibatlarının anlatıldığı bölüm de oldukça ilginç. Bu bölüm de şöyle başlıyor:

    “Artık yeni dönemin sık görülen temsilci tipleri. En önemli görevleri muhabirleri kontrol altında tutmak. Görevleri en güzel ve en özel haberi yaptırmak, atlatma haber peşinde koşmak değil, tam tersine mahabirlerin iktidarı rahatsız edecek bir şeye bulaşmalarını engellemek. İnzibat temsilcilerine göre, öyle her muhabir her göreve gönderilmez. Özellikle soru soran ve haber peşinde koşanlar…”

    KİTABINI GAZETECİ ALİ EKBER ERTÜRK’E İTHAF ETTİ

    Gündüz bu kitabını, yakın zamanda kaybettiğimiz, Ankara gazetecilerinin yüz aklarından Ali Ekber Ertürk’e ithaf ederken;  “siyasetçilere, bürokratlara ve sivil toplum örgütü yöneticilerine her soruyu gözünü kırpmadan soran cesur gazeteci Ali Ekber Ertürk” ifadelerini kullandı.

    Kitapta, yine geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz, Ankara gazetecilerinden, gözünü budaktan sakınmayan Mehtap Belen ile ilgili bölümler de yer alıyor.

  • İnsan umutsuzluktan umut üretir sevgili Mabet Ağacı…

    Yoğun umutsuzluğun sarıp sarmaladığı zamanlardayız. Öyle ki, her yerde görmek mümkün tükenmişliği.

    Geçenlerde oturuyorum parkta. “Umutların öldüğüne iyice inandım”, diyerek sohbete başladı benimle ileri yaşta bir mabet ağacı…

    Yıllarca; neler gördü bu gözler, duydu kulaklar. Ne acılardan geçti bedenim, ne sancılar çekti yapraklarım da hiç umutsuzluğa kapılmadım. İnsanlık derdim. Bulur ille de bir çiçek açtıracak direnci bulur da, umudu yeniden doğurur.

    Öyle ya; Anadolu ne kırımlar geçirdi. Üstünde yaşadığım toprak, ilk kez bir zulüm görmüyorum ki. Ne kötülükleri, ne zalimleri alt etti. Eder, bunu da eder derdim. Hani büyük insanlık! Ve fakat artık benim de umudum iyice tükendi.

    Hatta geçenlerde bir Puhu Kuşu kondu sonbaharda yaprakları dökülmüş dallarıma.

    Vedaya geldim. Bu coğrafya, tıpkı senin yapraksız bedenine döndü dedi. İnsanlar da her şeyini dökmüşler, ağaçlar gibi; inandıkları bir şey kalmamış, üstelik umutları da. Tükenmişler, hepsi birer sonbahar şimdi.

    Ben baharsız, ağaçsız yapamam. Hem göğün altında yaşayan ölüye dönen insanları gördükçe, ölürüm kahrımdan. Sokaklarında; çocuk cıvıltılarının, insan kahkahalarının, umudun olduğu yerlere gidiyorum…

    Yanılıyorsun dedim. İnsanlar değerlerini özler, insanca yaşamayı ister. Onca acıyı, zulmü, savaşı, yaşayıp da yeniden hep yaratmadılar mı ışığı?

    Kal, dedim. Bunu da atlatırlar, onarılır tüketilen her şey. Aydınlığın, yine iyiliğin, güzelliğin türküsünü hep birlikte söylerler. Dinlerler dallarımda senin ezgilerini, gövdelerimizin altında sevinçle raks ederler.

    Ahhh! Mabet ağacı dedi, kokunu sevmiyorlar diye kesip durmaktalar seni. Bilseler; bin bir derde devan var, kesmezler. Ama bilmiyorlar, insanlar bilmeyi istemiyorlar, sorup sorgulamıyorlar.

    Bak etrafına; artık kaldı mı Ağın ağacı, su püreni. Açıyor mu Panpal, yoğurt çiçeği? Bittiler, Tarla kuşları da gitti. Hem zaten niçin gitmesinler? Tarlalar kaldı mı ki? Kırlangıçlar da terk etti. Bir Hüzün savar kuşları direniyor. Hüznü dağıtmalıyız diyor. Bir de Bilge baykuşlar, insanları uyandırmaya çalışıyorlar.

    İnanmıyorum artık. Zehirli sarmaşıklar sardı her yanı, insanlar; bilinci, iyiliği yitirdiler.

    Haklısın dedim Puhu Kuşuna. Anlatmaya devam etti Mabet ağacı; bilinç olmayınca insanlık ölür. Ölmüş bilinç, insanlık da ölüyor.

    Daha ben cevap veremeden Mabet’e, bizi dinlemiş Bilge baykuş, girdi söze:

    “Eğer yarınlara dair bir ışık göremiyorsak, belki de karanlık gözlerimizdedir. Işığı yakalamak için kendimizden başlamak gerekir” dedi.

    Hani, Nazım’ın dizelerinde ki gibi:

    “Ben yanmasam,

    Sen yanmasan,

    Biz yanmasak,

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”

    Bin bir yönden ışık olalım. Umutlarını dahi tüketmiş bu İnsanlığı uyandıralım. Hem, şunun şurasında ne kaldı bahara, üç, beş ay daha dayanın.

    Siz yenilendikçe, baharda dallarınız yeşillendikçe, dayanamaz insanlar bir ışıkla bilinçlenir, bir umut çiçeğiyle aydınlanıverir…

    Gitmeyin, kalın. Bu topraklar zehirli sarmaşıkların değil, sizin.

    Ne diyordu sevgili Yaşar Kemal:

    “Benim kitaplarım; yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir.”

    Evet, insanlık kayıp ama ölmedi. Bir şey oldu, zehirli sarmaşık dalları arasında sıkıştı kaldı. Kuşlar bir gagaladı mı, sökülür sarmaşıklar, insanlık yeniden ortaya çıkar.

    İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir. Yeter ki ekilsin umut, bilinçlendirir. Giden kuşlar yine gelir.

    Düşündüm, Bilge Baykuş haklı. Şimdi gitmek, umutsuzluk zamanı değil. Bu ölü toprağını üzerimizden atmalı.

    Hiç insan umutsuz yaşar mı? Yaşamaz. İnsan isterse eğer, umutsuzluktan umut da üretir sevgili Mabet Ağacı.

    Hadi, şimdi; bahara yeniden doğabilmek için bilinçlendirelim insanlığı, sandıklardan çıksın diye aydınlık, toprağa tohum olma zamanı.

    Hadi halkım sıra sende, umudu büyütmek için, tükenmişliği silkele…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • TKDF ile Antalya Büyükşehir Belediyebi arasında ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kadın İstihdamı, Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Çalışmaları Çalıştayı’ düzenlendi.

    TKDF ile Antalya Büyükşehir Belediyebi arasında ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kadın İstihdamı, Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Çalışmaları Çalıştayı’ düzenlendi.

    Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) tarafından ilki 18-20 Kasım 2021 tarihlerinde İzmit Belediyesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen “Eşitlik Yerelde Başlar” çalıştay serisinin ikincisi 17-19 Kasım 2022 tarihinde Antalya Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde yapıldı. Teması “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kadın İstihdamı, Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Çalışmaları” olarak belirlenen çalıştaya TKDF Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı Protokolü’nü imzalayan belediyeler de katıldı.

    Çalıştay kapsamında TKDF tarafından 53 imzacı belediyeden katılımcılara “Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) C190 İş Yerinde Şiddet Ve Taciz Sözleşmesi ve 206 Sayılı Tavsiye Kararı eğitimi verilmekle birlikte belediyelerin “İyi Uygulama Örnekleri” incelendi.

    TKDF Başkanı Canan Güllü’nün yaptığı açıklamaya göre, bu kapsamda Antalya Büyükşehir Belediyesi Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi Politika Belgesi’ni imzalamak isteyen ilk büyükşehir belediyesi olarak gönüllü oldu.

    Çalıştay kapsamında toplumsal cinsiyet eşitliliğinin her alanda sağlanması ve yerelde demokratikleşme yönünde atılan adımların nasıl daha sürdürülebilir hale getirileceğine ilişkin verimli tartışmalar gerçekleştirilmiş ve konuya ilişin bir yol haritası çıkarıldı. Çalıştaya katılan tüm belediyeler, tüm yerel politika ve hizmetleri, cinsiyet eşitsizliğini önlemeye yönelik bir perspektifle oluşturmanın kadın ve kız çocuklarına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına yönelik en temel politika adımları olduğu konusunda hemfikir oldu.

    TKDF Acil Yardım Hattı’nın verilerine göre, iş birliği protokolünü imzalayarak hat hakkında bilgilendirme faaliyetleri ve toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı politikalar yürüten belediyelerde Acil Yardım Hattına etkin başvuru sayısında belirgin bir artış olduğu gözlemlenmiştir. Bu bilinilirlik, hattın özellikle kadın ve kız çocuklarına yönelik şiddetin önlenmesi faaliyetleri kapsamında son derece önemli olduğu belirtildi.

    TKDF’nin UNFPA ile gerçekleştirdiği iş birliği kapsamında Acil Yardım Hattı’nın 15 yıllık hizmet istatistiklerini 2023 senesinin ilk aylarında kamuoyu ile Paylaşacak.

    Çalıştayda 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 14-a maddesi uyarınca büyükşehir belediyeleri ve nüfusu 100.000 kişiyi aşan ilçe belediyelerinde sığınma evi açılmasının zorunlu ve hayati olduğu katılımcı belediyelere hatırlatıldı.

    Bu çalıştayın, 20 Kasım 2021 İzmit Çalıştayı sonuç bildirgesinde belirtilen merkezi politikasızlık sorununun çözülmesinde yerelden politika üretim süreci ile değişimin sahada olumlu etkisi olduğunu gösterdiği vurgulandı.

    Çalıştay kapsamındaki sonuç önerileri:

    1. TKDF ve belediyelerin işbirliği, esas olarak toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımının yerelde kurumsallaştırılmasını hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda yatay örgütlenmenin arttırılması,

    2. İstanbul Sözleşmesi’nin 81 maddesinin Türkiye’nin imza çektiği günden itibaren “Eşitlik Yerelde Başlar” ifadesi üzerinden İstanbul Sözleşmesi’nin ilgili maddelerinin yerel yönetimlerce uygulandığı sürdürülebilir çalışmaların hızlandırılması,

    3. Belediyelerin toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımını sahada uygulayabilmek için tüm birim ve kadrolarında bu kavramı içselleştirmeleri,

    4. ILO 190 sayılı Sözleşme gerekliliklerinin belediyeler tarafından hem kendi bünyelerinde hem de yaptıkları iş sözleşmelerinde uygulanması,

    5. Belediyelerin özellikle toplumsal cinsiyete duyarlı bütçelemeyi esas alan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eylem Planı oluşturması ve/veya mevcut planların kurumsallaşması, eşitlik politikalarının sürdürülebilir olması için çalışmaların hızlandırılması,

    6. Kadınların yerel yönetimlerde yetersiz temsilinden hareketle 2024 yerel seçimlerinde yerel yönetimlerde kadın katılımını artırmak için çalışmaların TKDF öncülüğünde başlatılması,

    7. Cinsiyet temelli şiddetle mücadelenin en temel noktalarından birisi kadının ekonomik olarak güçlenmesi olduğundan hareketle daha fazla kadının istihdamda yer almasını sağlamak amacıyla imzacı belediyeler tarafından çeşitli eğitim programları ve projeler gerçekleştirilmekte olup bu çalışmaların artarak devam etmesi önemlidir. İş gücüne katılım ve belediye hizmetlerine erişimde dijital mecra ön plana çıkmaya başlamıştır. Bu bağlamda, belediyelerin kadınlara e-ticaret, dijitalleşme ve iletişim kursları düzenleyerek TKDF-özel sektör iş birliğinde kadınların istihdama katılımlarının sağlanması,

    8. İmzacı belediyelerin hane içi eşit bakım yükünü esas alan eğitim materyalleri hazırlaması ve sundukları hizmetlerin bu paralelde yürütülmesi, 9. İmzacı belediyelere yönelik toplumsal cinsiyet eşitliği konulu eğitimlerin düzenli şekilde çalışanlara sunulması kararları alındığı belirtildi.

    Ortak görüşlerin ve iyi uygulama örneklerinin yer aldığı çalıştay sonuç kitabın, ilerleyen zamanlarda kaynak kitap olarak kullanılması amacıyla kamuoyu ile paylaşılacağı da duyuruldu.

    Çalıştay, “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyor ve eşitliğin yerelden başladığı bir Türkiye için çalışmaya devam ediyoruz. Çünkü ‘EŞİTLİK YERELDE BAŞLAR’” temennisiyle sona erdi.