Blog

  • Mimarlar Odası Ankara Şubesi, gazeteciye ödül verdikleri için yarın hakim karşısına çıkacak

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi, gazeteciye ödül verdikleri için yarın hakim karşısına çıkacak

    TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri kent ve çevre haberi yapan gazeteciye, “Koruma Alanında Emre Madran Basın Ödülü” verdikleri için terör örgütü propagandası yapmakla yargılanıyor.

    Davanın  üçüncü duruşması 22 Kasım 2022 Salı günü saat 14.00’da Sıhhiye Adliyesi’nde 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi, tüm demokratik kamuoyunu bu duruşmaya katılmaya, kendilerine destek vermeye çağırdı.

  • ‘Kadına yönelik şiddetin başını medya çekiyor’

    ‘Kadına yönelik şiddetin başını medya çekiyor’

    Leyla ÖZKAYNAK

    EXPO 2021 Hatay’ın Antakya alanındaki Kültür Sanat Sokağı’nda kitapseverlere kapılarını açan fuar, farklı konularda panellere ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

    Fuarın dördüncü gününe gazeteci yazar Sibel Hürtaş konuk oldu. Kadının Her Hali adlı panelde konuşan Hürtaş, kadına yönelik erkek şiddetini tüm yönleriyle anlattı.

    Kadına yönelik şiddete devletin hoşgörü gösterdiğini söyleyen Hürtaş, “İktidarın aldığı kararlar doğrudan ya da dolaylı olarak hayatlarımızı etkiliyor. İstanbul Sözleşmesi’nin iptaliyle Türkiye’de kadın cinayetleri ve erkek şiddeti arttı. Her gün en az bir tane kadın erkekler tarafından öldürülüyor. Kadınlar şiddet karşısında haklarını savunuyor ama adalet mekanizması kadının lehine işlemiyor” diye konuştu.

    ‘Kadınlar ekonomik ve siyasi krizin hedefinde’

    Hürtaş, kadına yönelik şiddetin sadece devlet politikalarıyla alakalı olmadığını belirterek, “Ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Kriz ortamlarında iş dünyasında en başta kadınlar gözden çıkarılıyor. Pandemide de yine ilk olarak kadınlar işsiz kaldı. Bir savaş ortamında en başta kadınlar ve çocuklar zarar görüyor. Boşanmak isteyen kadınlar para kazanamadığı için boşanamıyor. Ev içi şiddete uğrayan yalnızca kadın değil, evdeki çocuklar da bu şiddete maruz kalıyor. Bütün bunların ortaya çıkardığı bir şiddet ortamı var. Kadınlar her gün erkekler tarafından öldürülüyor. Ekonomik ve siyasi krizlerin hedefinde olan kadınlar erkek şiddetiyle boğuşmak zorunda kalıyor” diye konuştu.

    ‘Katillerin sırtı sıvazlandığı için şiddet artıyor’

    “Kadın cinayeti yoktur, cinayet cinayettir” görüşünde olanlara seslenen Hürtaş, “Maalesef kadınlar kendi hayatları hakkında karar almak istedikleri her gün öldürülüyor. Kadın cinayetlerinin hepsi birbirine benzeyen cinayetler. Kadınlar evde yemek yapmadıklarında, kazandıkları parayı vermediklerinde ya da boşanmak istedikleri için öldürülüyor. Çember o kadar büyük ki yaş, eğitim, yer fark etmiyor. Şiddet çemberinin bu kadar büyük olmasının nedeni katillerin sırtının sıvazlanması. Kadınlar bir tek evli oldukları erkekler tarafından şiddet görmüyor, yakın çevresinden ve hiç tanımadığı erkeklerden de şiddet görüyor” dedi.

    Hürtaş kaleme aldığı Canına Tak Eden Kadınlar adlı kitabında bahsettiği cezaevindeki özsavunma gerçekleştiren kadınlarla görüşmelerini şu sözlerle anlattı:

    “Birlikte oldukları erkekleri öldüren kadınlarla cezaevlerini gezerek konuştum. Bu kadınların ortak noktaları evli ya da birlikte oldukları erkekler tarafından sistematik şiddete maruz kalıyor olmalarıydı. Kadınların bir şekilde şiddet uygulamaya zorlandıklarını gördüm. 30 kadınla görüştüm hepsi polise başvurmuş ama hiçbiri polisten yardım alamamış. Kadınlar şiddete maruz kaldıklarında her kapıyı çalıyorlar ama maalesef devlet şiddetten koruma mekanizmalarını işletmiyor.”

    ‘Kadınlar en çok cinsel şiddete maruz kalıyor’

    “Kadınlar Türkiye’de en fazla cinsel şiddete maruz kalıyor. Görüştüğüm kadınların çoğu kocaları tarafından para karşılığı seks yapmaya zorlandıklarını söyledi. Kadınlara işledikleri cinayetten pişman olup olmadıklarını sordum, aralarında pişman olan yoktu. Şiddetten kurtulacak çareleri kalmadığı için cinayete sürüklendiklerini söyleyen kadınlar “Ya o beni öldürecekti ya ben onu” diyorlardı. Yapılan araştırmalara baktığımızda kadınlar cinayet işlerken planlayarak yapmıyor ama erkekler cinayeti tasarlayarak kadınları öldürüyor. Kadınları öldüren erkeklerin sırtı sıvazlanırken eşlerini öldüren kadınların hepsi müebbet hapis cezasına çarptırılıyor.”

    ‘Kadına yönelik şiddetin başını medya çekiyor’

    Hürtaş medyanın şiddeti pornografikleştirmesini eleştirerek durumu şöyle özetledi:

    “Kadına yönelik şiddetin başını medya çekiyor. Medya fail adına bahaneler üretiyor. Fail adına mazeret üreten bir dil ile servis edilen her haber kadına yönelik şiddeti de körüklüyor. Dizilerde işlenen konulara baktığımızda şiddetin palazlandırıldığını ve normalize edildiğini görüyoruz”

  • Son terör eyleminin düşündürdükleri

    13 Kasım günü İstiklal Caddesinde meydana gelen terör eylemi, toplumumuzda büyük bir korku ve kaygıya yol açtı. 7 Haziran -2 Kasım 2015 arasındaki senaryo, yeniden sahneye mi konuluyordu? Bunu düşündürtecek pek çok emare vardı çünkü.

    7 Haziran seçimlerinde AK-PARTİ büyük oy kaybına uğramış, Meclisteki çoğunluğunu yitirmişti. Bugün kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğuna göre, bırakın çoğunluğunu yitirmesini, oyları yüzde 30’un altını gösteriyor. Olağan koşullarda bir seçim yapılsa Cumhurbaşkanlığını da, Meclis çoğunluğunu da yitireceğine kesin gözüyle bakılıyor. Bunu önlemek için o gün olduğu gibi, bugün de toplumun terörize edilmesinin, sonucu değiştirebileceği umuluyor.

    2015 yılında sıcak para saltanatı sürüyor; dolayısıyla kitleleri kasıp kavuran ve oy tercihlerini köklü bir biçimde değiştirmeye başlayan derin bir ekonomik kriz yaşanmıyordu. Buna rağmen AK-PARTİ oylarında anlamlı bir düşüş meydana gelmişti. Bugün önü alınamayan derin ekonomik sarsıntı, yurttaşların siyasi tercihlerinde köklü değişikliklere yol açabilecek düzeyde gözüküyor. Bu yüzden kitlelerin güvenlik kaygılarını ekonomik kaygılarının önüne geçirmek, daha da elzem bir hal alıyor.

    O gün işaret fişeğinin, iki polis memurunun PKK tarafından şehit edilmesiyle atıldığı iddia edilmişti; bugün altı yurttaşımızın yaşamdan koparılmasının faili olarak yine PKK terör örgütü gösteriliyor.

    O gün Suriye’den ve Afganistan’dan gelen / getirilen göçmen sayısı bugüne göre bir hayli azdı. Bugün kentlerimiz sığınmacılardan geçilmiyor. Bu göçmen kalabalıkları arasında binlerce uyuyan terör hücresinin bulunduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Üstelik, SADAT gibi paramiliter örgütlerin taraftarlarını eğittikleri ve silahlandırdıkları biliniyor.

    Özetle, halkımızın korku ve kaygılarını haklı çıkaracak çok sayıda emarenin bulunduğu ortada. Antik Yunan düşünürü, Heraklitos’un dediği gibi bir nehirde iki kez yıkanmanın mümkün olup olmadığını yaşayarak göreceğiz. Ama ben bu yazımda kitlesel bir sakatlık kaynağı olarak terör olgusunun niteliğindeki değişikliğe dikkat çekmek istiyorum

    Savaş, pandemi, doğal afetler gibi kitlesel sakatlık kaynakları arasına son 50-60 yıl içerisinde terör eylemleri de eklenmiş gözüküyor. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar terör eylemleri ya suikast niteliğinde gerçekleşiyor ya da askeri hedeflere yöneltiliyordu. Masum insanlara yönelik kitlesel terör eylemlerine pek rastlanmıyordu. O zaman terör örgütleri daha çok, kendi kararlarını kendileri verebilen bağımsız örgütler niteliğindeydi. Örneğin, Çarlık Rusya’sındaki Narodnikler daha çok Çarları veya önemli devlet adamlarını hedef alıyor; masum insanlara şiddet uygulamaktan kaçınmaya çalışıyorlardı. Diğer ülkelerde de benzer örneklere rastlıyoruz.

    NATO’nun kurulması ve soğuk savaş yıllarıyla birlikte hangi iddiayla kurulmuş olursa olsun sağcı-solcu terör örgütleri, emperyalizmin güdümüne ve emrine girmiş bulunuyor. Açık veya gizli bir biçimde emperyalist merkezlerin gizli servislerince eğitiliyor, donatılıyor ve finanse ediliyorlar. Artık çağımızda bağımsız terör örgütünden söz etmek mümkün değil. Bu yüzden, masum insanlara ve sivil hedeflere yönelmeme gibi kendilerince belirledikleri ilkesel değerleri terk etmiş bulunuyorlar ve mümkün olduğunca dehşet ve korku salmayı, kaos yaratmayı, zarar vermeyi hedefliyorlar. Yüzlerce masum kişinin yaşamını yitirmesine ve sakatlanmasına yol açan intihar saldırıları, canlı bombalar, gelişi güzel silahlı taramalar hep bu dönemin eylem biçimleridir.

    Genellikle kitlesel ölümlere yol açan olaylarda yaşamını yitiren insan sayısının en az iki mislinin de sakat kaldığı kabul ediliyor. Örneğin, birinci Evren Paylaşım Savaşında 20 milyon insan ölürken 50-60 milyon insanın sakat kaldığı tahmin ediliyor. 1970- 80 arasında 15 bini aşkın insanımız terör eylemleri nedeniyle yaşamını yitirmişti. Sayısını bilmiyoruz ama, onun en az iki misli insanımızın da sakat kaldığını tahmin ediyor ve gözlemliyoruz. 7 Haziran 2 Kasım tarihleri arasındaki yaklaşık beş ay içerisinde kitlesel terör eylemlerinde 862 insanımız ayamızdan ayrılırken iki bine yakın insanımız sakatlandı. Bu sayılar da gösteriyor ki, terör, artık kitlesel ölüm ve sakatlık kaynakları arasında önemli bir yer tutmaktadır.

    Bu vesileyle amacı ve iddiası ne olursa olsun, bütün terör eylemlerini nefretle ve şiddetle kınıyorum. Çünkü terör, acımasızlığın, vicdansızlığın, insan düşmanlığının ve ahlaksızlığın dip noktasıdır.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Katar 2022 Dünya Kupasında özgürlük yok

    Katar’da Dünya Kupası başlıyor…

    20 Kasım’da ev sahibi Katar – Ekvador maçıyla başlayacak…

    18 Aralık’ta final maçıyla sonuçlanacak…

    Şampiyonun kim olacağı bahisleri oynanmaya başladı…

    Arjantin…

    Brezilya…

    Fransa…

    Almanya…

    Portekiz

    Favori isimler arasında…

    Türkiye ne yazık ki yok…

    Ekranlarda yabancı ülkelerin maçlarını izleyeceğiz…

    En büyük kaybımız da…

    Katar’da üçüncü kez görev yapacak ve bir ilke imza atacak olan hakem Cüneyt Çakır’a bu olanak verilmedi…

    Eski TFF ve MHK 8 Mart hakem operasyonu yaparak Cüneyt Çakır’ı da bu listeye dahil etti…

    Böylece Çakır Katar’a gidemedi…

    Hakemliği de bıraktı…

    Ekranda milli takımımızı izleyemeyeceğiz…

    Ancak…

    Dünya Kupası süresince maçlarda güvenliği sağlayacak Türkiye’den gönderilen 3 bin güvenlik görevlisini görme imkanımız olacak…

    Güvenlik görevlilerimizde ne yazık ki emir ve komuta Katar’da olacak…

    Bu tamamen Türkiye’yi küçük düşüren bir karar…

    Katar’a Dünya Kupası verilmesi çok tartışıldı…

    En önemli tartışma ise…

    Uluslararası Futbol Federasyonuna (FİFA) rüşvet verildiği iddiaları ortaya atıldı…

    Ama sonuç alınamadı…

    Katar dünya kupasına hazırlanırken stat ve çeşitli yerleşim yerlerinin yapımında çalışan 1200 işçi hayatını kaybetti…

    Temel hak ve özgürlüklere müdahale devam ediyor…

    Katar’a maç izlemeye gelen taraftarlara, sadece ülkeleri Dünya Kupası finallerine katılıyorsa giriş izni verilecek…

    Bu, tamamen insan haklarına…

    Özgürlüklerine aykırı bir durum…

    Bir yandan da…

    Taraftar sayısını artırmak için…

    Pakistan’dan dolar karşılığı ve her türlü masrafını karşılayacak taraftar getireceği gelen bilgiler arasında…

    Diğer bir kısıtlama ise…

    İçkiye geldi…

    Taraftarlar belirli alanlarda, belli saatlerde alkol alabilecek…

    Maçları izlemeye gelenlerin…

    Özgür olarak hareket edemediği bir ortamda…

    O maçları izleme keyfi nasıl yaşanacak…

    Bu organizasyonun gerçek sorumlusu FİFA niye bu hak ve özgürlüklerin kısıtlamasına karşı çıkmıyor…

    Acaba…

    Sus payı mı verildi…

    Bu konular…

    Maçlar başlamadan önceki durumlar…

    Maçlar bir başlasın…

    Daha neler göreceğiz neler…

    Ne gibi kısıtlamalar gelecek…

    Bu da gösteriyor ki…

    Katar 2022 Dünya Kupası tartışmalı başlayacak…

    Tartışmalarla bitecek…

    Tartışmalar maçlar bittikten sonra da uzun bir süre devam edecek…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Amasra Kömürünün Hazin Hikayesi

    Çoğumuz Amasra’yı Çeşm-i Cihan (Dünyanın göz bebeği) olarak bilir. Tarihiyle, eşsiz manzarası ile çok nezih bir sahil beldesi olan Amasra, milyonlarca yıldır bağrında karaelmas denilen taşkömürünü saklar. O kömür ki son yıllarda enerji sektörünün vazgeçilmezi olmuş. Köylerinden kalkıp gelen gençler, karaelması yeryüzüne çıkarmak için derin karanlıklarda ömür tüketmeye başlamış. 100 yıla yakın kömür üretimi yapılan bölgede, 1967 yılında Zonguldak Kömür Havzası Tevsii Projesi ile üretim bölgesi kurulmasına karar verilmiş. Kendi halinde, sessiz sedasız yaşam sürülen bu belde, şimdi grizu/kömür tozu patlamasında yaşamını yitiren 42 gencin acı hikayeleri ile ülke gündemine girdi.

    Bölgede kömür üretimi devlet eliyle yapılmaktaydı ancak son yıllarda uygulanan özelleştirme politikaları Amasra’ya da uzanmıştı. Bölgedeki kömür sahaları, rödovans (kiralama) yöntemiyle özel sektöre açılmıştı. 2005 yılında yapılan ihaleyi Hema Endüstri A.Ş. kazandı. Özel sektöre verilen TTK-Amasra-B sahası, bu havzadaki kömürlerin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturmaktaydı.

    Sözleşmeye göre, şirket sahada 20 yıl süreyle kiracı olarak çalışacak ve 3 yıl hazırlık sürecinden sonra ürettiği kömür karşılığı kamu kurumuna rödovans bedeli ödeyecekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Taahhüt edilen sürede üretime geçilemedi. 4 kez süre uzatımı yapıldı. Şirket, üreteceği kömürle çalıştırılacak termik santral kurmak istedi. Yoğun toplumsal ve hukuki itirazlar oldu ve santral kurulamadı.

    Hema Endüstri A.Ş.’nin imzalamış olduğu Amasra-B Sahasının Sözleşmesi, firmaların talebi üzerine 2011 tarihinde devir sözleşmesi ile Hema Dış Ticaret A.Ş.’ye devredildi. Hema Dış Ticaret A.Ş. firması da ticari unvanını 2012 tarihinde Hattat Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. olarak değiştirdi.

    Bugüne kadar bir türlü gerçekleşmeyen üretim karşılığı rödovans bedelinin kuruma ödenmediği ve sözleşmeye uyulmadığı resmi kurumların kayıtlarına girdi. Davalar açıldı, hukuki süreçler yaşandı. Bölgede pek çok toplumsal eylem düzenlendi.

    2019 yılında Maden Kanunu’nda kamu kurumlarının ruhsatlarının bölünmesi ve devredilmesine yönelik değişiklik yapıldı. Buna göre; “Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, uhdelerinde bulunan maden ruhsatlarını işletmeye, işlettirmeye, bunları bölerek yeni ruhsat talep etmeye ve bu ruhsatları ihale etmeye yetkilidir. Bu fıkra kapsamında yapılacak ihale sonucunda Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, ihaleyi kazananla yapacağı sözleşme hükümleri saklı kalmak kaydıyla ihale edilen sahayı devredebilir ve ihaleyi kazanan adına ruhsat düzenlenebilir. Ruhsat devrine esas olan sözleşme ilgili ruhsatın siciline şerh edilir.” denilmekte.

    Bu düzenlemeyle 2005 yılında kiralama yöntemiyle şirkete verilen sahanın ruhsatı söz konusu şirkete verildi. Bu değişikliklerden sonra Amasra sahasında özel sektörün payı yüzde 97’ye yükselirken, kamu kurumunun payı ise yüzde 3’e kadar düştü. Bugün itibarıyla özel sektörün rezervi 606 milyon ton iken kamu kuruluşu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu’nun (TTK) 16 milyon ton rezervi kaldı. Kamu kurumunun sahip olduğu ve yıllardır çalıştığı saha tabiri caizse elinden alındı. Kurum, bir köşeye sıkıştırıldı ve sahibi olduğu sahada sığıntı durumuna düşürüldü.

    Bu da yetmemiş gibi halen çalışılan kömür ocağının alt kotları da özel şirkete verildi. Bunun anlamı, derine doğru inen kömürlere yeni yatırımlar yapılamayacaktı. Nitekim, büyük yatırımlardan vazgeçildi sadece günü kurtaracak uygulamalar, işlemler yapıldı.

    İster özel sektör olsun ister kamu sektörü olsun yan yana ya da altlı üstlü çalışmanın riskleri vardı. Özellikle yeraltı kömür madenciliğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından bu riskler fazlaydı. 2017 yılında hazırlanan bir raporda rezerv bölünmesi ve bu tür çalışmanın sakıncaları açıkça belirtilmişti:

    …Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve HATTAT Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. firması arasında akdedilen sözleşmeye göre Amasra Havzası’nda -400 kotunun üstünde (ATİM) ve altında(HATTAT) çalışılacak komşu panolarda taraflarca koordinasyonsuz bir biçimde belirlenmiş olan özgün termin planlamalarına uygun çalışmalar; maden işletmeciliği tekniğine, ekonomik gerçeklere ve madencilik çalışmalarında iş güvenliği ilkelerine (yukarıdan aşağıya çalışma/önce üst damarın alınması/suya-gaza karşı topuklar tesis edilmesi vb) uygun değildir.” (BEÜ, Maden Mühendisliği Bölümü, 2017)

    Ama bu ülkede ne yazık ki bilime, emeğe, deneyime fazla önem verilmezdi. Söylenenler unutulur, yazılanlar kağıt üzerinde kalırdı. Toprağa verilen gencecik canlar da çabucak unutulurdu. Ateş sadece düştüğü yeri yakardı.

    Görünen köy kılavuz istemez. Yakın gelecekte çok küçük rezervi kalan kamu kurumuna, “havzadan tamamen çık” denilebilir. “Dağdan gelip bağdakini kovmak” deyimi herhalde bu örnek için söylenmiş olsa gerek.

    Umarım bu kez yanılırım…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • İstiklal Caddesi yasını tutarken…

    13 Kasım’da yaşanan terör saldırısının ardından resmi makamlar bir yas ilan etmemesine rağmen Beyoğlu’nun karalar bağlamış hali, toplum vicdanının en önemli yansımasıydı…

    13 Kasım’da terör saldırısının gerçekleştiği gün olay yerine polislerin ilk işi Cadde’yi baştan başa güvenlik çemberine almak oldu. Ertesi gün Cadde’nin kapıları açıldığında, patlamanın yaşandığı yer kırmızı kadife bantlarla çember içine alınmıştı. Bu yas alanı ikinci gün, gün boyu Siyasilerin ve gazetecileri yoğun ziyaretlerini ağırladı.

    15 Kasım günü İstiklal Caddesi’ne girdiğimde ise geçtiğimiz günlere nazaran daha seyrek bir kalabalık vardı. Cadde’ye giren hemen herkes olay yerini ziyaret ediyor, kimi elindeki çiçeği, kimi bir başsağlığı yazdığı notu buraya bırakıyordu. Saatler gece yarısını geçene kadar, ziyaretçilerin ayağı hiç kesilmedi.

    İstiklal Caddesi’ni sağlı sollu kuşatan mağazaların renkli ışıkları söndürülmüştü. Dükkanlardan gelen müzik sesi tamamen kısılmıştı. Beyoğlu’nun neredeyse tüm eğlence mekanları bomboştu.

    Beyoğlu, adı konulmamış bir yası yaşıyordu.

    Devlet erkanı, 6 yurttaşın yaşamını yitirdiği bombalı saldırıya rağmen resmi ziyaretlerini iptal etmezken, gittiği ülkelerde danslı gösterilerle karşılanırken; bu bombalı saldırı karşısında ulusal yas ilan etmeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmazken, İstiklal Caddesi boylu boyunca yastaydı. Cadde’nin ziyaretçileri de bu saygı duruşuna aynı şekilde eşlik ediyordu.

    Toplumun bu hassasiyeti gösterebilmesi ne büyük bir erdem. Toplum böylesine bir erdemi sergilerken, Devlet erkanının bu yas haline bir türlü ayak uydurmaması, hatta bu saldırıyı alalade bir saldırı gibi sıradanlaştırmaya çalışması vahim!

    Oysa bu yas haline eşlik etmek demek, toplumsal adaletin onarılmasındaki ilk adım olabilirdi. Toplumsal adaletin onarılabilmesinin en önemli adımı ise gerçek bir soruşturmanın yapılabilmesi. 

    Bugüne kadar resmi kaynakların, iktidara yakın basın yayın kuruluşları tarafından kamuoyuna verdiği bilgilerin, çok doyurucu olduğunu söyleyemeyiz. Bugüne kadar yaşanılanlara baktığımızda, bu saldırının da faillerinin çıkarılması konusunda güven oldukça az. Bunun için son bombalı saldırıda yaşananları anımsamak yeterli.

    10 Ekim 2015 tarihinde 103 kişinin yaşamını yitirdiği Ankara Gar Katliamı hakkında açılan dava, 7 yıldır ilerlemiyor. Gar Katliamında yaşamını yitirenlerin avukatları, yıllardır iğne ile kuyu kazarken, Mahkeme ve Savcılık bu çabalara kayıtsız kaldı. Dava aynı zamanda İŞİD Terör Örgütü’nün Türkiye’deki örgütlenmesini, İŞİD’lilerin Türkiye’ye sınırdan nasıl geçtiğini, hangi kaynaklardan beslendiğini açıkça ortaya koyuyordu. Ancak soruşturma derinleştirilemediği için, dava gerçek failler ortaya çıkarılamadan, akıllarda çok sayıda sor işareti bırakarak, cezasızlığa doğru sürüklendi. Aynı 2015’de gerçekleşen Suruç katliamı, HDP Diyarbakır mitingine yapılan bombalı saldırı gibi…

    7 yıldır yaşanan dava süreçleri, devletin gerçek bir irade gösteremeden bu davaların çözülemeyeceğini gösterdi. Deneyimler de bu iradenin yokluğunu ortaya koydu. Cezasızlıkla körüklenen bu yargılama süreçleri de yeni saldırıların adeta önünü açtı.

    Peki bundan sadece siyasi iktidar mı sorumlu? Ya siyasi iktidarı özellikle 2015 sürecinde yaşananlar üzerinden kötüleyerek, muhalefete geçen aktörler?

    Evet, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’ndan bahsediyorum. “Bildiklerini açıklama” konusunda oldukça temkinli olan Davutoğlu’nun sessizliği, siyasi iktidarın sessizliğinden daha da korkutucu. Sincan Cezaevi’nde yargılaması süren Kobane Davası için tanıklığa yanaşmayan, siyasetçilerin tüm çağrılarına kulak tıkayan, gazetecilerin sorularını sessizlikle geçiştiren Davutoğlu, 2015 sürecine ilişkin gerçek adaletin sağlanamaması konusunda kendi sessizliğinin de bir payı olduğunu, 2015 sürecinin karanlıkta bırakılmasının 2022’deki bu saldırıya da zemin hazırladığını düşünüyor mu acaba?

    Dün Meclis’ten milletvekilleri, Davutoğlu’na yeniden seslendi, “Meclis’te bir Komisyon kuralım, gel bildiklerini anlat” dedi. Davutoğlu, buna da sessiz kaldı.

    İktidarın bu davaları karanlıkta bırakma politikasının yanında, muhalefetin de bu ürkütücü sessizliği eklenince, Beyoğlu’na sadece uzun bir yası tutmak kalıyor.  

  • Beko: İşçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi çalışmaz durumda

    Beko: İşçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi çalışmaz durumda

    Cengiz ALDEMİR

    İşçi sağlığı ve iş güvenliği sisteminin çalışmadığını belirten CHP’li Beko, sistemdeki zafiyetleri dile getirerek, “Bir araya gelip işçi sağlığı, iş güvenliğiyle ilgili yasayı düzgün bir şekilde çıkaralım” çağrısında bulundu.

    TBMM Amasra Maden Kazası Araştırma Komisyonunda konuşan CHP İzmir Milletvekili Kani Beko, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Genel Müdürlüğünün hazırladığı ve Üçüncü Ulusal İşçi Sağlığı ve Güvenliği Politika ve Strateji Toplantısı’na sunduğu ulusal işçi sağlığı iş güvenliği sistemi taslak metnini anımsattı.

    SİSTEMİN ZAAFLARI

    Sistemin 11 güçlü noktasına karşın 17 zayıf noktasının olduğunu belirten CHP’li Beko, “6331 sayılı Yasa 2012 Haziranda çıkmadan önce sistemin en temel yetersizlikleri şunlar: İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin gelişkenliğini biz maalesef göremiyoruz. Onunla birlikte, iş yeri hekimliği ve iş güvenliği hizmetlerinin yetersizliği, ortam ölçümlerinin zayıflığı, danışmanlık ve eğitim hizmetlerinin yokluğu ya da zayıflığı, meslek hastalıkları tanı sisteminin yokluğu ve meslek hastalıkları hastanelerinin neredeyse yok denecek kadar var olması. Bildiğim kadarıyla 81 ilden 3 ilde meslek hastalıkları hastanesi vardı, ben Bakana en son sorduğumda ekonomik anlamda yetersiz olduğunu, kadronun olmadığını, Süreyyapaşa Hastanesine bağlandığını söylemişti” sözlerini anımsattı.

    SİSTEM İŞLEMEZ DURUMDA

    İzmir’de işçi sağlığı, iş güvenliğiyle ilgili düzenledikleri sempozyumu anımsatan Beko, “Binali Yıldırım’ın başkanlığında, Nükhet Hanım’ın da tabii, katkısı büyüktü. Orada korkunç derecede, karşılıklı bir gerilim içerisinde biraz tartıştık. Sonuçta, İzmir’de bir meslek hastalıkları hastanesinin açılmasına karar vermişlerdi ve Aliağa’ya şu an yüzde 70- 80 oranında meslek hastalıkları hastanesi gelmek üzere. Ben bu konulara çok önem veren vekillerden biriyim yani şunu görüyorum: Bu nedenle ülkemizde işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi bana göre işlemez konumda. Ölümlü iş kazalarında Avrupa’da açık ara ilk sıradayız, dünyada ise 3’üncü sırada yer almaya devam ediyoruz” eleştirisinde bulundu.

    YASAYI DÜZGÜN BİR ŞEKİLDE ÇIKARTALIM

    Daha önce Cenevre toplantılarına katıldığını anımsatan CHP’li Beko, bir İtalyan işverenin “Türkiye’deki işverenleri uyarın Türkiye’de bu kadar iş kazası, iş cinayeti olması doğru değil.” sözlerini unutamadığını vurguladı.  Türkiye’de işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatının istenilen bir şekilde işlemediğini belirten Beko, “Ya, buna bir çözüm bulmak lazım yani bir araya gelip işçi sağlığı, iş güvenliğiyle ilgili yumruklarımızı vuralım ve bu yasayı düzgün bir şekilde çıkaralım” çağrısında bulundu.

    BAKAN YARDIMCISI ERTEM’E TEPKİ

    Daha önceki komisyon toplantısında eski Vakıflar Genel Müdürlüğü yapan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Adnan Ertem’i eleştiren Beko, “Geçen toplantıda, çalışma müfettişlerinin facia hakkında görüşlerine geldiği gün, neden o alanın asıl amiri ve uzmanı olmayan Bakan Yardımcısı Adnan Ertem onların başında hazır bulundu diye tabii ki soruyorum. Şimdi, Adnan Bey’i ben eskiden tanıyorum, Vakıflar Genel Müdürüydü benim bildiğim kadarıyla, yanlışsam düzeltebilirsiniz. Facia hakkında teknik mühendislik bilgisi olmadığını biliyorum, hatta Komisyonda facianın özüne girmemek için norm kadro konularını anlatmaya kalktı. Rehberlik ve Teftiş Heyeti doğrudan bakana bağlıyken, üstelik Adnan Ertem strateji alanından sorumluyken Komisyonda konuştu ve müfettişlerin konuşmasına izin vermedi, ve bir gürültü patırtı çıktı. Burada çok önemli, çok kutsal konuları konuşuyoruz yaptıklarımıza dikkat etmeliyiz” diye konuştu.

  • HAP: ‘Hekimlerimizi susturmaya değil, hastanelerimizi iyileştirmeye çaba harcayın’

    HAP: ‘Hekimlerimizi susturmaya değil, hastanelerimizi iyileştirmeye çaba harcayın’

    Hastanemi Açın Platformu’nun (HAP) çağrısı ile Ulucanlar Göz Hastanesi önünde toplanan hekimler, sağlıkçılar ve platform üyeleri, Platform imzalı “Baskılara son verin! Hastanelerimize sahip çıkın”  pankartı arkasında toplanarak, hem hastanelerin kapatılmasına, hem de hekimlere yönelik baskılara tepki gösterdiler.

    HAP adına açıklamayı, Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi Dr. Asuman Doğan okudu. Açıklamada dile getirilen talepler ve değerlendirmeler şöyle:

    “Hastanemi Açın Platformu olarak yıllardır Ankara’da ve tüm Türkiye’de şehir hastaneleri nedeniyle kapatılmak istenen hastaneler sorununa dikkat çekiyoruz. COVID-19 pandemisi döneminde haklılığımızı çok net gördük, bu hastanelerimize ihtiyacımız var.

    HASTANE KAPATMADA EN ÇOK YANI YANMIŞ KENT ANKARA!

    Çok anlattık, Ankara hastane kapatmalar konusunda en fazla canı yanmış kent. Ankara (Bilkent) Şehir Hastanesi nedeniyle başta Ankara Numune, Türkiye Yüksek İhtisas ve Atatürk Hastaneleri olmak üzere çok önemli altı hastanemiz kapatıldı. Etlik Şehir Hastanesi’nin açılması gerekçesiyle de Yıldırım Beyazıt Dışkapı, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum ve Çocuk, Dr. Abdurrrahman Yurtaslan Onkoloji, Etlik Zübeyde Hanım Kadın Doğum ve Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanelerinin kapanma çalışmaları yürütüldü. Platformumuzun çalışmaları ve kamuoyunun gösterdiği duyarlılık sayesinde bu hastanelerimizin kapanmasında kısmen de olsa geri adım atıldı.

    BAKAN KOCA: ‘HASTANELER KAPATILMAYACAK’ DEMİŞTİ

    Bizzat SB Fahrettin Koca birden fazla kez hastanelerimizin kapatılmayacağını söyledi. Hastanelerin kapatılmaması ne demektir? Hastalarımızın daha önce aldıkları hizmete aynı şekilde ulaşıyor olmaları demektir, aksi düşünülemez. Ancak “kısmen taşındığı” söylenen bu hastanelerimizde sorunlar bitmiyor. Sağlık Bakanlığı’nın bu hastaneleri samimiyetle ayakta tutmak isteyip istemediği konusunda hekimlerimizin, sağlık çalışanlarının, hastalarımızın kuşkuları bitmiyor.Nasıl kuşku duyulmasın?

    NE OLDU?

    Öncelikle bu hastanelerin hekimlerinin, hocalarının, hemşirelerinin, tüm çalışanlarının, tıbbi cihazlarının, ilaçlarının, sarf malzemelerinin çoğu Etlik Şehir Hastanesi’ne götürüldü. Önünde bulunduğumuz Ulucanlar Göz Hastanesi, 21 Eylül 2022 tarihli bir yazı ile kapatılıp 27 Eylül 2022 tarihli bir yazı ile “kısmen” yeniden açıldı. Düzeni oturmuş yılların en üst düzey hizmet veren hastanelerinin kapatılması ya da küçültülmesi ile hastalarımız hekimlerine ulaşamadılar, üstelik Etlik Şehir Hastanesi de tam hazır değildi, sağlık hizmetlerinde ciddi aksamalar oldu, ameliyatlar haftalarca yapılamadı. “Kısmen taşındığı” söylenen Yıldırım Beyazıt Dışkapı, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum ve Çocuk, Etlik Zübeyde Hanım Kadın Doğum ve Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastaneleri hekim, asistan hekim, hemşire ve tüm personel yönünden önemli eksikler içindeler. Bu hastanelerdeki sağlık çalışanlarının ancak beşte biri kaldı, çoğu Etlik Şehir Hastanesi’ne götürüldü. Hastanelerdeki tıbbi ekipman eksiği çok belirgin. Geçen bunca zamana rağmen ameliyatların önemli bir kısmı yapılamıyor. Servislerin çoğu kapatıldı. Dr. Sami Ulus Çocuk hastanesinde acil servis pratisyen hekimlerle yürütülmeye çalışılıyor. Yıllardır “nasıl olsa kapatılacak” diye yaklaşılan bu hastanelere hiçbir yatırım yapılmamış, çivi çakılmamış, duvarlarına bir boya bile sürülmemiş durumda. En acısı bu hastanelerin iyileştirilmesi, eksiklerinin giderilmesi ve eskiden olduğu gibi nitelikli sağlık hizmetleri vermeleri yönünde Sağlık Bakanlığı’nın bir niyeti de görülmüyor.

    HEKİMLER/SAĞLIK ÇALIŞANLARI NE DURUMDA?

    Etlik Şehir Hastanesi yerine bu hastanelerimizde görev yapan hekimlerin iş yükü çok arttı. Tüm olumsuzluklara rağmen büyük özveri ile sağlık hizmetlerini devam ettirmeye çalışıyorlar. İçine düşürüldükleri olumsuz çalışma koşulları ve hiçbir iyileştirme çabası olmaması nedeniyle kendilerini ötekileştirilmiş, dışlanmış hissediyorlar.

    Bu hastanelerin tamamı eğitim ve araştırma hastanesi olduğu halde, asistan hekimlerin tamamının kadrosu Etlik Şehir Hastanesi’ne aktarıldı ve ne yapacaklarını bilemez durumdalar. Hocaları dağıldı ve fiilen aylardır programlı bir asistan eğitiminden söz etmek mümkün değil. “Kısmen taşındı” denilen hastanelere çok az sayıda ve “geçici görevle” geliyor ve hizmetlere katkı vermeye çalışıyorlar. Etlik Şehir Hastanesi asistanların tamamını aldığı gibi son yapılan Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda da kontenjanların çoğuna sahip oldu. Örneğin göz hastalıkları alanında Ulucanlar Göz Hastanesi’ne üç asistan alınırken Etlik Şehir Hastanesi’ne 12 asistan alındı. Benzer biçimde çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında yılların Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi’ne 10 asistan alınırken Etlik Şehir Hastanesi’ne 51 asistan alındı. Kalan ve yeni atanan hekim, asistan hekim, öğretim üyesi, sağlık çalışanı sayılarına bakınca korumaya çalıştığımız hastanelere Sağlık Bakanlığı’nın “iyi bakmadığı” ortada.

    HEKİMLERE YÖNELİK BASKILAR KABUL EDİLEMEZ!

    Yetmezmiş gibi olumsuz koşullarda özveriyle çalışan bu hastanelerimizdeki hekimlerimize, hocalarımıza yönelik baskıların başladığını görüyoruz. Dr. Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Hastanesi’nde ve Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi’nde çalışan hekimlerimize hastanelerin kapatılmasının sakıncalarını anlattıkları açıklamaları nedeniyle “basına izinsiz demeç verme” suçundan ceza verildiğini görüyoruz. Bununla da yetinilmeyip konunun ilerletildiğini, Hastanemi Açın Platformu’nun sözcüsü olan Dr. Bayazıt İlhan hakkında da aynı gerekçeyle inceleme başlatıldığını öğreniyoruz.

    Olmaz kabul etmiyoruz. Bu hekimlerimiz mesleklerinin sorumluluğu ile hareket etmişler, platformumuzun talepleri ile uyumlu biçimde sadece hastanelerine değil çocukların, kanser hastalarının, kadınların, tüm halkın nitelikli sağlık hizmeti alma hakkına sahip çıkmışlardır. Çabaları “devlet memurluğu” kavramı içine sıkıştırılıp değerlendirilemez, doğrudan sağlık gibi yaşamsal bir alanda hekim olmanın gerektirdiği tümüyle iyi niyetli açıklamalardır. Yapıcıdır, doğrusunu göstericidir, hakaret içermemektedir, eleştiri hürriyeti kapsamındadır.

    NE İSTİYORUZ? NE YAPILMALI?

    Hekimlerimiz hakkında verilen cezalar derhal kaldırılmalı, açılan incelemeler sonlandırılmalıdır. Mevcut hastanelerimizin gördüğü ve bir miktar önleyebildiğimiz zararları, sağlık hizmetlerinde ve asistan eğitiminde yaşanan sıkıntıları gidermek için hızla gerekli adımlar atılmalıdır. Alanlarında akademik ve eğitici yönü kuvvetli olan kıdemli hekimlerin değeri bilinmelidir. Bu hastaneleri “atıl” vaziyette, “sürüncemede” bırakma anlayışına son verilmedir. Hastanelerimiz kalkındırılmalıdır. Hastanelerimizin hekim, asistan hekim, sağlık çalışanı ihtiyacı katılımcı bir planlama ile giderilmelidir. Sağlık Bakanlığı’nın, konunun uzmanlarının, hekimler ve sağlık çalışanlarını temsil eden kurumların katılımı ile durum değerlendirmesine ihtiyaç vardır. Hastanelerin tıbbi ekipman, ilaç, sarf malzemesi tüm ihtiyaçları tamamlanmalıdır. Yurttaşlarımızın randevu ve kamudan sağlık hizmeti almakta bu kadar zorluk yaşadıkları bir dönemde hastanelerimizin hak ettiği iyileştirmeler, yatırımlar yapılmalıdır.”

    Açıklama, “Her işin başı sağlık olsun, rant değil” mesajıyla sona erdi.

  • Zifiri karanlıkta gözlerden akamayan iki damla yaş

    Baştan uyarayım, bu yazıda bolca kişisel hikâye vardır. Ancak bütün bu kişisel hikâyeler ülkenin tarihiyle doğrudan ilişkilidir.

    İnsan denen canlı türü, yaşadığı travmaların yarattığı acıları çok iyi gömüyor. O kadar iyi gömüyor ki, travmanın acısının nereden çıktığını bile bazen fark etmekte güçlük çekiyor. Daha 13 Kasım Pazar günü İstanbul İstiklal’deki patlama olmamışken, belki de bu olaydan birkaç gün önce iki yaşındaki oğlumla akşam vakti arabayla bir yere gidiyorduk. Oğlumun nasılsa duyup müptelası olduğu ve yıllar yıllar öncesinden gelen bir şarkı boğazımın düğümlenmesine, gözlerimin nemlenmesine yol açtı. Yok yok, öyle duygusal, sakin ve içli bir şarkı değil gözlerimin nemlenmesine yol açan. Zaten öyle bir şarkıya bir çocuk neden müptela olsun değil mi? Öyle olsa bu kadar şaşkınlık geçirmezdim boğazımın düğümlenmesine. Üstelik oğlumun iptilası olmasa bin yıl geçse aklıma bile gelmeyecek bir şarkı bu. İşte bu şaşkınlıktır ki, gözlerimdeki nemin yaşlara dönüşmesine güç bela engel oldu. Elbette siz değerli okurların kıymetli vakitlerini almasına yol açacak kadar bir yazıya giriş de yapmazdım bu yaşadığımı.

    12 DEV ADAM ŞARKISI VE KUŞAKLARA ETKİSİ

    Şarkının ilk çıkış tarihini net olarak ben de anımsayamadım. Google hazretlerine sorduğum “12 dev adam şarkısı ne zaman bestelendi?” sorusuna karşılık karşıma çıkan beşinci sıradaki yazıdan öğrendim hangi tarihte bestelendiğini.[1] Karşıma çıkan yazıda, şarkının ilk radyolarda, televizyonlarda duyulduğu 2001 tarihinde yaşanan coşkuyu ve o coşkudan günümüze ne kaldığını anlatıyor yazar kısaca ve sporun her alanındaki başarılarda yaşanan düşüşün envanterini tutmaya çalışıyor. Ya da yazının meramından benim çıkardığım bu oldu. Malum yazar derdini anlatır, okuyan bu derdi bambaşka anlayabilir. Şarkı Athena Grubu’nun bestelediği “Uh ah dev adam 12 dev adam”. Şarkının ritmik yapısı, coşkusu gerçekten spora karşı ilgili ilgisiz bütün herkesi sarıp sarmalamıştı zamanında. Bu yönüyle hem konjonktürün hem de şarkının etkisiyle pek çok çocuk ve genç belki de basketbola merak salmıştı geçmiş zamanda. O zamandan bu zamana “bu merak ve ilgi patlamasıyla büyük basketbolcu yetişti mi?” derseniz, bu sorunun yanıtı maalesef bende yok. Ne var ki, şarkı 19 yıl öteden gelip hala benim iki yaşındaki oğlumun iptila derecesinde diline düşüyorsa ve dönüp dönüp bu şarkıyı istiyorsa, hala başarılı demektir. Üstelik de, şarkının klibinde geçen basketbolcuların basket atışları iki yaşında bile basketbola ilgi uyandırabiliyor. Yemek yedirme motivasyonu bile sağlıyor. “Bak oğlum yemeğini yersen, sen de o abiler gibi dev adam olup, basket atabilirsin, sana en yakın zamanda basket topu alacağım ve parktaki basket sahasında birlikte basketbol oynayacağız” cümleleri kurmaya vesile oluyorsa hala bu şarkı başarılı demektir. Bu işin sahiden de bambaşka bir boyutu. Asıl mevzumuz bir şarkının çocuklarda basket sporuna karşı uyandırdığı ilgi değil elbet. Travmadan girip buradan çıkılacağını hiç biriniz öngöremezdiniz. Yazılarım da ülke gibi sürprizlerle dolu.

    Önce şarkının bende uyandırdığı anıları paylaşayım. Dahası daha derinden düşündükçe hafızama hücum eden anılar bunlar. Çoğunu zihin silme istidadı göstermiş belli ki. 2002 yılı başları. 2001 ekonomik krizinde bir gecede iki kat değersizleşen Türk parası ve altüst olan ekonomi koşullarında Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. O tarihlerde sınavlarına girerek çaldığım her üniversite kapısı yüzüme kapanmış ve akademisyenliğe asistanlık aşamasından adım atmaktan en azından bir süreliğine umudu kesip o zamanlar revaçta olan yabanca sermayeli bir hipermarkette önce haftada iki gün, daha sonra tam zamanlıya yakın sayılabilecek bir pozisyonda kasiyerliğe başladım. Ailemin babamın sağlık masrafları nedeniyle satıp savdığımızdan arta kalan kırık dökük birkaç dönüm tarlası ve bahçesi, içinde kendin çalışıp ekip biçmediğin sürece neredeyse hiçbir getiri sağlamıyordu. Babamın benim öğrencilik dönemlerime uzanan uzun sağlık sorunları, onda değil bağ bahçede çalışmaya, gündelik hayatını idame ettirmeye bile yetecek enerji bırakmamıştı. Sonunda Kasiyerlik kariyerimin daha ilk ayı bitmeden babamı kaybettim. Bu kayıptan sonra kısa süreliğine devam edeceğimi beklediğim kasiyerlik kariyerim beklediğimden uzun sürerek neredeyse iki yılı buldu. Ne yalan söyleyeyim bu kasiyerlik süreci bana dört yıllık üniversite eğitiminden daha çok şey öğretti. Kasiyerliği bırakıp yüksek lisansa nasıl devam ettiğim konusu daha derin ve ailevi bir mesele, şimdi burada bu konuya girmeyeceğim. Benim burada anlatmaya çalıştığım şey şu: Babasını kaybetmiş, annesinden başka dayanacak hiçbir yakını olmayan, (bu olmama hali gerçek bir yokluk değil haliyle, var ama yok kabilinden bir yokluk) eğitimine kaldığı yerden devam edip akademisyen olma arzusundaki yeni yetme bir gencin umudunu yitirmeden yoluna devam etme azmi veren koşullara dikkat çekmek niyetim. Bu kişisel anlamdaki deneyimlediğim ağır koşulları ülke de paylaşıyordu kuşkusuz. Ama bu zorlukların geçici olduğunu hem ben hem de ülkece herkes biliyordu galiba.

    KASİYERLİKTEN AKADEMİYE!

    Kasiyerlik mesleğini 2001 yılının sonunda bırakıp, çok kısa bir süre içerisinde yüksek lisans tezimi yazıp savunduktan sonra, daha önce akademik kadro için çaldığım kapıları tekrardan çalmaya başladım. Sonunda oldu ve 2002 yılının sonlarına doğru, yani lisans mezuniyetimden dört buçuk yıl sonra 2017’de kapının önüne koyulduğum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin kapısından asistan olarak içeri girdim. Asistan olup hayatımın nispeten rahatladığı yıl, ülkenin uzun istikrarsız siyasal ve ekonomik iklimden kurtularak tek partili AKP iktidarına “kavuştuğu” yıl ne tesadüftür ki aynı yıla denk gelir.

    NOSTALJİK BİR ÖZLEM

    Bir süreliğine devam eden ve umut vaat eden yıllar deneyimledik bu yıldan itibaren. AKP bir süreliğine uzun yıllardır ihmal edildiği iddia edilen taşrayı ve çevreyi söylemsel olarak da olsa iktidara taşıdı. Tam iktidar olamadığını iddia ettiği yıllardaki yine AKP liderinin ayağına pranga olarak gördüğü hukuki denge ve denetleme süreçleri, işlerin nispeten yolunda gittiğine dair izlenimi güçlü tuttu. Benim şarkıyla birlikte gözlerimin nemlenmesine yol açan belki de bu nispi huzur ve istikrar yıllarına duyduğum özlemdi. Düşünün, hayatımın AKP iktidarda olduğu süresi boyunca bazıları gibi gerçek bir demokrasi ve adalet getireceğine bir saniye bile inanmadığım halde, bu yıllara bile nostaljik bir özlem duyabiliyorum. Ne hazin ve acıklı bir çelişki değil mi? İnsan yaşadığı yoksunluk ve yokluk derinleştiği zaman, bir zamanlar sahip olduğunu zannettiği şeyleri bile özler hale geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu trajedi bu özlemin kendisidir aslında.

    CELLATTAN KAÇARKEN, BAŞKA BİR CELLATA YAKALANMAK

    AKP’nin başında Ahmet Davutoğlu’nun bulunduğu yıllarda 90’lı yıllardaki “beyaz Toroslar” tehdidi girmişti hayatımıza. Beyaz Toroslar belki de hayatlarımızdan hiç çıkmamıştı. Bu tehdit, belki de Davutoğlu’nun ve AKP’nin topluma “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisiydi. Bu strateji uzunca zamandır AKP’nin ve bugünkü liderinin temel stratejisi olarak işletiliyor. Bu stratejinin yaşattığı korku, yoksunluk ve ürküntü bugün beklenmedik şekilde hala geniş kitleleri AKP’nin ve liderinin etrafında kenetlemeyi sağlıyor. Bu strateji aynı zamanda dünyadaki pek çok topluma da hâkim hale gelmiş olan ikili bir toplum olarak bölünmeyi beraberinde getirdi. Toplumun bir kısmı gerek gelecek korkusundan gerekse baskılardan korkarak, kendi celladına ram olup onun etrafında kenetleniyor. Diğer kısmı ise bu cellattan kaçarken başka cellatlara yakalanıyor. Bu cellatların illa ki bir fail ya da kurum olması gerekmiyor kuşkusuz. Bir duygu ya da davranış olabiliyor çoğu zaman. Her iki kısmın da ortaklaştığı yer acıdan kaçınmak. Byung Chul Han Paliyatif Toplum adlı kitabında günümüz modern toplumlarının temel mottosunun acıdan olabildiğince kaçmak ve acıyı göz ardı etmek olduğunu dile getirir. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    Ben de bu mottonun vazettiği olumluluk davranışından uzak olmadığımı ve bu davranışın üzerimde ne kadar ağır bir yük haline geldiğini fark ettim aslında şarkının yarattığı hüzünle birlikte. Bu yükün kendisi de aslında ağır bir travmanın göstergesi olarak okunabilir.

    DERİN TRAVMALAR VE BAŞEDEBİLMENİN YOLLARI

    Dünyada genel olarak kurulmuş hukuk sistemlerini, toplumsal mutabakatları, bölüşüm adaletini, velhasıl ortak duyu denilebilecek bütün mekanizmaları altüst edip bir kaos ortamı yaratan neoliberal politikaların şahikasını uygulayan AKP iktidarının bizi getirdiği son süreç, bir yandan yoksulluğu derinleştirirken, diğer yandan bu yoksulluktan kurtulmak için elde bulunan tüm örgütlenme mekanizmalarını yok etti. Bu yok oluş, aynı zamanda bireyleri içe kapattı. Bireyler ne mücadele edebilecek enerji ve motivasyon bulabiliyor ne de pes edip vaz geçebiliyor. Bu iki birbiriyle çelişkili davranış örüntüsü bireylerde derin travmalara yol açıyor. Bu travmaların sonuçlarının nereden ve nasıl çıkacağı hiç belli olmuyor. Zira var olan sorunların kim ya da kimlerden kaynaklandığını bilen ve çözüm yollarına dair bir fikri olan benim gibi insanlar, üstelik de bireysel kimliğini politik mücadelesi üzerine kurmuşsa, kuyruğu dik tutma kaygısıyla sürekli “acımadı ki!” diyerek muktedire nanik yapmaya çalışıyor. Bu gayret çok takdir edilesi olmakla birlikte derin yaralara da yol açıyor. Ben açıkçası, hiç hüzünlenmeye yol açmayacak bir şarkıda bile gözlerimin nemlenmesini buna yoruyorum. Karanlıklar içinde gözlerden akamayan yaşlar, belki de kendini şöyle güvenli toplum kolları bulduğu zaman sel olup çağlayacak. Toplumun güvenli kollarının varlığı da kuşkusuz hepimizin mücadele azmiyle ilişkili. Ne var ki, bu mücadele azminin daha da güçlenmesi için belki de kendimizi şöyle bir bırakıp yaşadığımız travmaları, haksızlıkları, hukuksuzlukları birileri keyiflenip güler kaygısı taşımadan (burada birileri muktedir ve aveneleri oluyor tabi ki) doyasıya bağırabilmek gerekiyor. Gerekirse ağlayarak, gerekirse hıçkırarak “beni hapse attılar, beni dövdüler, beni görevimden uzaklaştırdılar, benim hakkımı yediler, bana pusu kurdular” diyebilmek gerekiyor. Ben bu nedenle uğradığı haksızlığı her ortamda bağıra bağıra anlatabilmeyi çok kıymetli buluyorum. Birileri yattığı dört aylık hapis cezasının yarattığı mağduriyetle 20 yıllık iktidarını sürdürebiliyorsa, o birilerinin sebep olduğu haksız mahpusluklar ve mahrumiyetler nelere kadirdir bir düşünsenize.

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/01/18-yilda-dev-de-kalmadi (Erişim tarihi: 14/11/2022)

    [2] [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Beypazarı’nda mimarlar ve köylülerin açtığı davada kazanan kamu yararı oldu

    Beypazarı’nda mimarlar ve köylülerin açtığı davada kazanan kamu yararı oldu

    Beypazarı Doğanyurt Mahallesi’nde ekolojik dengeyi bozacak, mera alanlarını ortadan kaldıracak kalker ocağına karşı verilen hukuk mücadelesi kazanımla sonuçlandı.

    Ankara 18. İdare Mahkemesi, Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve köylülerin açtığı dava sonucunda, Beypazarı Doğanyurt Mahallesi yakınlarında kurulması planlanan Kalker Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi için 17.04.2020 günü verilen ÇED gerekli değildir kararının doğal hayatı yok edeceğini belirterek, dava konusu işlemi iptal etmişti. Ankara Valiliği iptal kararını Danıştay’a taşımıştı. Danıştay 6. Daire de Ankara 18. İdare Mahkemesi’nin kararını onadı. Böylece yargı bir kez daha Beypazarı’nda taş ocağı için doğa katliamı yapılmasına izin vermedi.

    Haklılığımız bir kez daha yargı nezninde tescillendi

    Kararı değerlendiren Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “ Köylüler çok uzun süredir bölgede, ormanına, suyuna ve toprağına sahip çıkmak için mücadele ediyor. Mimarlar Odası Ankara Şubesi olarak başından beri köylülerin haklı mücadelesinin yanındayız. Bilim ve teknikten aldığımız güçle, Ankara Valiliği’nin Beypazarı Doğanyurt Mahallesi yakınlarında kurulması planlanan Kalker Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi için 17.04.2020 günü verilen ÇED gerekli değildir kararını yargıya taşımıştık. Bilirkişiler raporda adeta ders vererek, doğal varlıkların geri dönülemez şekilde kaybedileceği ortaya koymuştu. Ankara 18. İdare Mahkemesi söz konusu karara ilişkin dava konusu işlemleri iptal etmişti. Son olarak Danıştay 6. Daire’de idare mahkemesinin kararını onadı. Haklılığımız bir kez daha yargı nezninde tescillendi, mahkeme kararı kesinleşti ve kazanan kamu yararı oldu” diye konuştu.

    Alanın orman olduğunu gösteren belgeler ortadan kaldırılmıştı

    Candan, söz konusu şirketin valiliğe sunulan ÇED dosyasında işletme ruhsatı aldıktan sonra sürekli değişiklikler yaptığını ve alanın orman olduğunu gösteren belgelerin ortadan kaldırıldığını hatırlattı.

    Candan, alanın önemine ilişkin ise şu bilgileri verdi:

    “Köyün havası ve suyu mükemmel olup, Beypazarı’nda yaşayan astım hastaları gelip bu köye ev yaptırıp burada yaşamaktadırlar. Tas ocağı ve kullanıldığı yol, bağ bahçe bostanlara ekli olup, sadece bu bölgede yetişen Ankara armudu ve ovaca gibi yöresel meyveler ve ceviz, elma, kiraz vb bu bölgededir. Yüksek yayla formunda olan bölgenin tertemiz havası sayesinde civarın en kaliteli balları burada yetişmektedir. Bu bölge, diğer köylerin yaylalara ve köylerine geçiş vadisidir. Bölge aynı zamanda yabani hayvanların da arkadaki ormana ve bölgeye en büyük geçiş yoludur ve burada koruma altında olan ayı, kızıl geyik, vaşak, kurt karaca vb birçok memeli tür ve yırtıcı kuşların da tamamının yaşamını sürdürdüğü bir bölgedir ve yaşaması ve korunması için coğrafi bölge yapısına sahiptir. Bölge Ankara tiftik keçisinin en kaliteli yetiştirildiği yerlerden biridir, mikro klima özellikler taşıyan coğrafi iklime sahiptir. Hayvanları suladıkları ve dinlendirdikleri 5 adet su pınarı taş ocağına ekli olup, bir kısmı da yol üzerindedir. Bölgede 55 endemik bitki türü vardır, bitki çeşitliliği yüksektir. Sadece ruhsat alanında bile IUCN kırmızı listesinde bulunan en az 14 bitki türü tespit edilmiştir. Bunlardan Thymus leocostomus nesli tehlikeye girmeye yakın (NT), Astragalus densifolius subsp. ayashensis (Ayaş gümüşü) soyu tükenme konusunda hassas olan türler (VU) statüsündedir. Ruhsat alanı civarında çok yaşlı ve anıtsal ağaç niteliğinde olan Pinus nigra (Karaçam) ve Corylus avellana (Türk fındığı) bireyleri bulunmaktadır.’’