Blog

  • Anadolu’nun Anıt Kenti’nde efsunlu bir yolculuk

    İki yanından devasa palmiyelerin fışkırdığı, önünde yemyeşil bir yolun serildiği asırlık bir kapıdan giriyoruz Anadolu’nun anıt kenti Tarsus’a…

    Bu kapı, kentte türlü efsaneleri dilden dile yayılan, tarihin en güzel, hırslı zeki kadın hükümdarı olarak bilinen Kleopatra’dan adını alıyor. Tarsus, Antik Mısır’ın son Helenistik kraliçesi Kleopatra’nın tarihin akışını değiştirecek aşkını yaşadığı yer…

    Antik yazarlardan Plutarchos, tarihin en ünlü karakterleri arasında yer alan Marcus Antonius ile Kleopatra’nın Tarsus’taki Kydnos Nehri’nde buluştuklarını anlatır. Efsaneye göre, Antonius’tan çok sayıda davet mektubu aldığı halde bunların hiçbirini dikkate almayan Kleopatra, bir saltanat kayığı ile Kydnos Irmağı’nın içlerine doğru yelken açıp, ilerleyerek Antonius’la dalga geçer. Antonius, tek başına makam masasındaki yemekte Kleopatra’yı beklerken, o altın yaldızla kaplı, erguvan renkli yelkenleriyle nehre açılıp, yöre halkının kendisine eşlik ettiği yol boyunca ilerler. Efsaneye göre, Antonius, bu gemiye gelir, akşam yemeği burada yenir ve tarihe damga vuran aşk hikayesi de Tarsus’ta başlar…

    Tarihte dilden dile yayılan güçlü aşk efsanesinin başladığı yerdir Tarsus. O efsaneler ilçede bugün dilden dile yayılıyor, kadınlar elleriyle ördükleri şile yazmalar üzerine Kleopatra’nın güzeller güzeli yüzünü işliyor. Bugün bizi Tarsus’ta ağırlayan da bir bakıma, tarihin bu en güçlü kadını.

    Tarsus’ta, bu yıl ilki yapılan Festivaldeyiz. İlçe’nin batısında bulunan Kleopatra Kapısı’ndan içeriye, yüzlerce kişi ile birlikte giriyoruz. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen misafirlerin oluşturduğu korteje,  Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin dünyanın 37 ülkesinden davet ettiği yüzlerce yabancı turistler eşlik ediyor. Kortejin en başında da Kleopatra’yı giydiği kıyafetler ve yaptığı makyajla temsil eden kadınlar var.

    Sadece Kleopatra mı?

    Efsanelerin ana vatanı, tarihin en mitolojik kadın kahramanlarından Şahmeran’ın da öldürüldüğü yer. Rivayet odur ki Tarsus Hükümdarı bir gün çok hastalanır ve Şahmeranın etini yemenin ona iyi geleceği söylenir. Vezir, Şahmeranın peşine düşer ve onu bir hamamda öldürür. Şahmeranın etini yiyen Hükümdar iyileşir, aynı eti yiyen Vezir ise ölür… Tarsus’ta kalıntıları bulunan 15. Yüzyıldan kalma Eski Hamam işte Şahmeran’ın öldürüldüğü hamamdır…

    Bu efsanevi yer, dinlerin de beşiği…

    Tüm tek tanrılı dinler tarafından Peygamber olarak kabul edilen Hazreti Danyal’ın yaşadığı yer Tarsus. Peygamberin yaşadığı yer hala “Daylam Peygamber’in Makamı” olarak, Makam Semti olarak duruyor. İlçede onu tasvir eden resimler ve mezarının kalıntıları saklanıyor. Hıristiyanlık dininin en önemli karakterlerinden Paulus, Tarsus doğumlu. İncil’de de adı geçen Paulus adına yapılan St. Paulus Kilisesi de bu yolculuk da sizi karşılıyor. Yolun sonunda ise Eski Camiii var. Dinlerin buluştuğu nokta olan Tarsus, beraber yaşamanın da simgesi aynı zamanda. Bu yüz yıllara meydan okuyan kardeşlik duygusu, Festivalin de ana teması. Festival’de kortej yürüyüşünün ardından güzel bir konserde buluşuyoruz.

    Festivalin açılış konuşmasını yapan Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, Tarsus’un bu asırlık vasiyetine şu sözlerle sahip çıkıyor:

     “Sizlere güzel şeyler söyleyenlerle, sizlere kardeşçe yaklaşanlarla, etnik ayrım yapmayanlarla, din, dil, ırk ayrımı, siyasi ayrımcılık yapmayanlarla beraber yürüyün. Ne çekiyorsa bu memleket ayrımcılıktan çekiyor. Ülkemizde kavga istemiyoruz. İnsanların ayrışmasını bölünmesini istemiyoruz. Böyle bir siyaset dilini de reddediyoruz. Burada dostça bir aradayız, bunu hep koruyacağız. Birliğimizi, kardeşliğimizi koruyacağız. Biz insanları buluşturacağız, kaynaştıracağız…”

    Tarsus’un adı Anadolu’nun Anıt Kenti olarak geçiyor… Dinlerin, efsanelerin, mitolojinin kenti… Tarihin en güçlü İmparatoru Büyük İskender’den, en güzel kadını Kleopatra’ya, efsanevi karakteri Şahmeran’dan, tüm tek tanrılı dinler tarafından peygamber olarak kabul edilen Hazreti Danyal’a, Aziz Paulus’a kadar; yüzlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapmış büyüleyici bir yer burası. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer de tüm bu tarihi anlatırken, medeniyetlerin beşiğinden tüm ülkeye “kardeşlik” çağrısı yapıyor. Seçer, “İnsanlarımızı kaynaştırmak, onları bir araya getirmek, ortak dilde ortak vakit geçirmek, hoş vakit geçirmek” istiyoruz diyor. Mezopotamya’nın Anadolu’ya açılan kapısına herkesi davet ederken, kültür transferine de dikkat çekiyor. Kendisi de Tarsuslu olan Vahap Seçer’in çağrılarında vücut bulan kardeşlik ve ortaklık dileği, tam da bu toprakların yüz yıllara yayılan tarihinden besleniyor. 

    Hemen belirteyim, yakın tarih de Tarsus’un dikkat çekici özelliklerinden. Bunu Vahap Seçer’in bizi uğurlarken hediye ettiği kitaplardan anlıyorum. Vahap Seçer’in ekibi kent belleğini diri tutmak için yaptığı çalışmaları anlatırken, sadece asırlık tarihi değil Cumhuriyet döneminin de Tarsus’a bıraktığı mirası fark ediyorum. Vahap Seçer, sinemalardan karikatüre, savaşlardan spora, hatta çeşmelere kadar önemli bir bellek çalışması kazandırmış buraya. Seçer’in bize hediye ettiği kitaplardan okuduğum Cumhuriyet döneminin baloları, piyesleri, tiyatro festivalleri, sfenks karikatürleri de Tarsus tarihinin ilgi çeken bölümleri. 

    Sadece tarih mi? Bu festival boyu Tarsus’un orta alanına kurulu Gastronomi Merkezi de lezzetli bir tat bırakıyor damağımızda. Belediye Başkanı Vahap Seçer’in spesyali Tarsus Kebabı. Ama ürünler bununla sınırlı değil. Tarsus’un etli fındık lahmacunu, kerepiçi, kabak ve incir tatlıları başta olmak üzere kendisine has sayısız lezzeti var. Vahap Seçer’in özenle üzerinde durduğu ürün ise üzüm ve zeytin. Anlattıklarına göre, Tarsus Beyazı ve Sarı Ulak, Akdeniz’in geleneksel lezzetlerinden üzüm ve zeytinin, Tarsus florasında ün kazanmış türleri. Tarsus Beyazı çabuk tanelendiği için sofralık olarak tüketilen ve sadece Tarsus’ta yetişen üzüm çeşidi. Sarı Ulak ise oldukça dayanıklı bir zeytin türü. 

    Tarsus bu denli önemli, ama diğer taraftan da kadersiz… 

    Tarsus’un “kadersizliğinden” dem vuran da Tarsus Belediye Başkanı Haluk Bozdoğan. Bu hikayenin mutsuz bitmesini istemezdim ama Bozdoğan, bize, Syennesisler’den Persler’e, Roma İmparatorluğundan Selçuklular’a, Bizanslardan Araplara, Haçlılara, Ermenilere, Memluklara ve son olarak Osmanlı İmparatorluğu’na ev sahipliği yapmış bu tarihi yerleşim alanının, son çeyrek asrını akıl dışı bir karanlığa teslim edildiğini söylüyor. Haluk Bozdoğan’ın anlattıklarına göre burası, son 25 yıl tarihi efsanelerin dilden dile dolaşmadığı, insanların akşam saatlerinde evlerinden çıkamadığı, tiyatroların kapandığı, plajlarının kapandığı, fabrikalarının kapandığı sessiz bir yer haline getirilmiş. Haluk Bozdoğan, bu kısa sessizlik ve karanlık dönemini aşmaya niyetli. 2019 seçimlerinde belediye başkanlığı görevine gelen Bozdoğan’ın ilk işleri arasında halk plajını açmak, buraya bir tiyatro kazandırmak var. 

    Tam üç gün süren Festival’den her yere yayılan kardeşlik çağrıları kalıyor kulağımızda. Tarsus’taki üç gün Festival, sanki binbir gece masallarının içinde gezinmiş, mitolojik bir hikayenin parçası olmuş, efsaneleri görmüş hissi bırakıyor insanda. İki yanından devasa palmiyelerin fışkırdığı, önünde yemyeşil bir yolun serildiği asırlık Kleopatra Kapısı’ndan geri çıkarken, hafızamız büyülü hatırlarla dolu.

    Anadolu’nun Anıt Kenti’nde efsunlu bir yolculuğa çıkmak isteyenlere öneririm…

  • ‘Ekokırım bir suç olarak iç hukukta ve uluslararası hukukta yer alsın’

    ‘Ekokırım bir suç olarak iç hukukta ve uluslararası hukukta yer alsın’

    İklim Adaleti Koalisyonu tarafından düzenlenen ve “Ekokırımın bir suç olarak iç hukukta ve uluslararası hukukta yer almasını amaçlayan” Birinci Uluslararası Ekokırım Konferansı sonuç bildirgesi yayınlandı. Bildirgede, “İklime karşı işlenen suçlarda suç mahallinin küresel olduğunun” altı çizilerek, bütün ülkelerde suç olarak hukukta yer alması istendi.

    Birinci Uluslararası Ekokırım Konferansı Sonuç Bildirgesi şöyle:

    “Stop Ecocide (Ekokırıma Dur De) vakfı tarafından oluşturulan ‘Çevreye ağır ve geniş çapta ya da ağır ve uzun vadeli bir biçimde zarara yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bilincinde, yasadışı veya keyfi olarak işlenen fiiller ekokırım suçunu oluşturur’ tanımının ele alındığı konferansımızda tanımda yer alan kavramlar farklı bakış açılarından sorgulandı. Bu tartışmalar çerçevesinde özellikle; çevre korumasını, savaş suçundan barış zamanına genişletmek gerektiği söylenebilir.

    EKOLOJİK YIKIM TEHLİKESİ

    Ekokırım suçu, ihtiyatlılık ve öngörülebilirlik ilkeleri doğrultusunda da sorumlulukların olduğundan hareketle sadece yasadışı eylemleri kapsamaz, öngörü eksikliğinden veya tedbirsizlikten kaynaklanan, ihmal yoluyla kasıtlı olarak işlenen eylemleri de kapsar. Bu çerçevede fiilin potansiyel ekolojik yıkım tehlikesi barındırması, ceza yaptırımının oluşması için yeterlidir, bunun için zararın gerçekleşmesi beklenmez. Ekokırım suçunun karşılığı olan cezalar ise suçun oluştuğuna karar veren yapıların zamanla oluşturacağı bir süreçle tariflenebilir ve ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir.

    EKOKIRIM SUÇU ÜLKELERİN YASALARINA GEÇİRİLMELİ

    Ekokırım kavramı, doğaya verilen zararların gitgide artmasıyla, farklı ülkelerde farklı boyutlarda ele alınmaya, tartışılmaya başlandı. Aktivistler ve hukukçular, ekokırım suçunu kendi ülkelerinin yasalarına geçirmeye çalışıyorlar. Çabaları sadece iç hukukta tanımlama yapılmasına yönelik değil, ekokırımın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) baktığı 4 temel suça (insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım, savaş ve saldırı suçları) eklenerek, 5. suç olarak kabul edilmesi yönünde. Ekokırımı gençlerin meselesi yapmak ve kamuoyu desteği alarak kampanyaların organize edilmesi de önemli. Çünkü hukuk mücadelesi, öznelerin katılımı ve aktif rol almaları ile başarıya ulaşabilir.

    DOĞAYA KARŞI İNSANLARIN YIKICI FAALİYETLERİ ENGELLENMELİ

    Küresel kurumlarla sermaye ise COP 27’ye sayılı günler kalmışken aynı retorikleri tekrarlıyorlar ve var olan sistemi korumaya yönelik olan mevcut hukukun devamlılığını sağlıyorlar. Oysa ki sistemin bu şekilde devam edebilmesi mümkün değil. Üstelik hukuk, durağan ve değişmez de değil, ihtiyaçlara göre şekilleniyor. İki tür yıkım var; savaş sonucu oluşan ekolojik yıkımlar ve savaş oluşturan ekolojik yıkımlar. Hızla artan enerji, inşaat, madencilik faaliyetleri başlı başına yıkım oluşturuyorlar ve bunlar hukuktaki boşluklardan yararlanarak, daha büyük felaketlere yol açmak üzere faaliyetlerine devam ediyorlar. Bu nedenle mutlaka doğaya karşı insanın yıkıcı faaliyetlerini engellemek için önlemler almalıyız.

    Diğer taraftan, yasaların normatif gücü, davaların çok daha ötesine ulaşabiliyor. Doğanın haklarını korumak, doğaya zarar verilmesini önlemek, doğayı kendinde değer olarak görmek ve doğaya karşı işlenen suçları cezalandırmak için ekokırımın suç olarak tüm yasal süreçlere dahil edilmesi gerekiyor.

    ÜLKELERİN İÇ HUKUKLARINDA VE ULUSLARARASI HUKUKTA EKOKIRIM

    İklim ve ekoloji suçları ulusal, bölgesel ve uluslararası olmak üzere 3 ayrı başlıkta toplanabilir. Dünyanın farklı ülkelerinde, yerel halkların uzun yıllar süren azimli çabaları sonuç veriyor ve ekosistemler özne olarak tanınarak, yasal haklar kazanıyorlar.

    İSPANYA ÖRNEĞİ

    İpya’daki Mar Menor Lagünü için uzun yıllar süren ekolojik yıkımlardan sonra tonlarca balığın ölümünün insanları harekete geçirmesiyle gölün kenarında 70 km’lik bir alanda insan zinciri eylemi yapıldı ve 650 bin ıslak imza toplandı. İpya Parlamentosu’nun bu eylemlilik üzerine aldığı kararla Mar Menor Lagünü ve havzası, doğal olarak korunma ve evrilme, eski sağlığına kavuşma, ekosistem olarak insan kaynaklı baskılardan korunma haklarına kavuştu. Bu hakların takibi için de oluşturularak, eylemleri gerçekleştiren idare, onları kontrol eden izleme komisyonu ve bilimsel komisyondan oluşan üçlü bir yapı kuruldu.

    Ekokırım suçunu etkin hale getirmek için anayasalara ve yasalara ekolojik temelli eklemeler yapmak ve/veya ekolojik temelli yasa ve anayasaları yeniden yazmak gerekiyor. Bu bağlamda doğa haklarının tanındığı Ekvator anayasasından ve Bolivya kanunları iyi örnekler olarak önümüzde duruyorlar. Ayrıca, ekokırımın bir suç olması konusunda aynı görüşü paylaşan parlamenterleri uluslararası düzeyde bir araya getiren “Ecocide Alliance”, parlamentolarda soru önergelerinin verilmesi, kanun önergeleri sunulması ve kabul edilmelerinin sağlanması açısından faydalı olabilir.

    BELÇİKA PARLAMENTOSUNDA TARTIŞMA

    Belçika, ekokırımı parlamentosunda tartışmaya açan ilk ülke oldu; ekokırım suçunun geçerlilik alanı genişletilerek, kişiler sadece Belçika’da işlenen ekokırım suçlarından değil, ülke dışında işledikleri ekokırım suçlarından da yargılanabilecekler. Bu yasal değişiklikteki amaç, insanları cezalandırmaktan öte çevreye verilen tahribata karşı caydırıcı olmak ve bir toplumsal paradigma değişikliği yaratmak. Ekokırımın uluslararası mahkemede suç olarak tanınması da bizlere iç hukuk açısından temel bir dayanak sağlayacak ve doğaya verilen zararlara karşı ülkelerdeki yasaları güçlendirecektir.

    ‘Nicel birikimler, nitel değişimlere yol açar’ prensibinden yola çıkarak ekokırım kavramının kümülatif (birikimli) etkileri içerecek şekilde de ele alınması gerekmektedir.

    İKLİME KARŞI İŞLENEN SUÇLARDA SUÇ MAHALLİ KÜRESELDİR

    Küresel iklim krizine neden olan tüm fosil yakıt, termik ve maden şirketlerinin yöneticileri UCM’de yargılanabilirler. Bu yargılama, iklim krizi çağında iklime etki eden bu şirketlerin eylemlerinin sonuçlarının sadece belli bir ülkeyle sınırlı kalmadığından, küresel düzeyde etki ettiğinden, yani suç mahalinin küresel olduğundan hareketle yapılabilir. Erzincan İliç’teki altın madeninin varlığı ve en son siyanür sızıntısıyla verdiği zararların Fırat’ın Basra Körfezi’ne kadar uzanması, sadece yöre halkına değil, tüm Ortadoğu halklarına karşı işlenmiş bir ekokırım suçudur. Aynı gerekçeyle, Adana’da termik santrallerin yarattığı yıkım nedeniyle termik santral yöneticileri, Kazdağları’ndaki yıkımı nedeniyle Alamos Gold, Kapadokya’daki yıkımı nedeniyle Centerra Gold, Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılık Ofisi’ne insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle şikâyet edildiler. Bergama Altın Madeni ile ilgili başvurularda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel ve aile hayatının korunmasına ilişkin 8. madde gereğince ihlal kararı çıkmıştı. Sözleşmenin tüm ekokırım suçları için geniş yorumlanmasını sağlamak, ek protokolle ekokırım suçunun sözleşmeye girmesini sağlamak da bir hukuksal mücadele alanı olarak önümüzde duruyor.

    TÜRKİYE’DE EKOLOJİK MÜCADELE VE EKOLOJİK SUÇLAR

    Konferansımızın ekoloji hareketlerinin ve Türkiye’de hukuk mücadelelerinin konuşulduğu oturumu, Rize Fındıklı’da yeşil yola karşı mücadele ederken katledilen avukat Cihan Eren, Artvin Hopa’da HES’lere karşı verilen mücadelede polisin gaz bombası saldırısı sonucu katledilen Metin Lokumcu ve Antalya Finike’de mermer ocağına karşı yaşam alanlarını ve Sedir ağaçlarını korumak için verdikleri mücadelede katledilen Aysin Büyüknohutçu ve Ali Ulvi Büyüknohutçu anısına gerçekleştirilmiştir. Adaleti yalnız ekolojik yıkım alanları için değil, aramızdan alınan mücadele arkadaşlarımız için, ‘Gezi’yi savunuyoruz’ diyerek kent ve doğa savunma mücadelesi vermeleri nedeniyle tutuklanan dostlarımız için de arıyoruz.

    Gönüllü hak savunuculuğu yapan ekoloji aktivistleri Türkiye’nin özüdür. Bu özü, çeşitli mücadele alanlarından konferansımıza aktararak, ekokırım tartışmalarına katkı sunmaya çalıştık; JES’lere karşı Mezeköy’de, termik santrale karşı İkizköy’de, taş ocağına karşı İkizdere’de, çimento fabrikasına karşı Deştin’de süren direnişleri selamlıyoruz. ODTÜ ormanı rant yolu ile bölünüyor, ekosistem ve kent hakları savunması mücadelesi ise ODTÜ bileşenlerince devam ediyor. Kent içinde ekosistem çeşitliliği olarak önemli bir yaşam alanı olan Validebağ korusu, millet bahçesi yapılmak isteniyor. Güvenlik gerekçesiyle ormanların yakıldığı Munzur’da 145 maden ruhsatı ve orman kıyımı, yerel halkı topraklarını terk etmeye zorluyor. Kanal İstanbul projesi hayata geçerse tüm bir coğrafyayı hem karasal hem de sucul ekosistemleri etkileyen tam bir yıkım gerçekleşecek ve İstanbul bir ekokırım alanına dönüşecek. Kazdağları’nda madencilik, tarihi dokunun yok edilmesi, uranyum aranması, JES, RES, taş ocakları ve deniz kirliliği gibi çok yönlü saldırılar yöreyi yok etmek üzere. Malatya’da altın, toryum, uranyum gibi madenler ve HES’lere ilişkin 1050 ihale söz konusu. Madra Dağı, madencilik tehdidi altında. Bursa’da Uludağ Milli Parkı’nın yok edilmesine ve sucul sistemlerin aşırı kirliliklerinin teşhirine yönelik düzenli eylemler yapılıyor. Karadeniz sahil yolunun yapıldığı 90’lı yıllardan bugüne yola karşı mücadele, HES’lere karşı direniş sürüyor. Bergama’daki altın madenine karşı başlayan doğa savunma mücadelesi, Ege’de Aliağa’daki yıkımlar, Çeşme’deki büyük proje, Gaziemir’de radyoaktif atıklar gibi saymakla bitiremediğimiz saldırılarla devam ediyor. Şırnak’taki ağaç kesimleri ve madencilik faaliyetleriyle sınırlı kalmayan doğa katliamı, güvenlik politikaları ile iç içe geçmiş halde ve son dönemde buna rant politikaları da eklendi. Güvenlik barajları oluşturulan tüm bölgede, yetkili mercilerin kapısı kapalı, ekokırım mahallerine halkın ulaşımı mümkün değil, güvenlik politikaları nedeniyle doğa mücadelesi verenler engelleniyor.

    ARABA LASTİKLARINI VE ÇÖPLERİ YAKMAK YENİLENEBİLİR ENERJİ DEĞİLDİR

    Biyoyakıtlar Türkiye’nin her yerinde yaygınlaşıyor. Oysa ki orman ürünlerini, araba lastiklerini ve çöpleri yakmak yenilenebilir enerji olarak nitelenemez. Maraş Elbistan’da 2 adet termik santralin ve linyit ocaklarının verdiği zararlar, Türkiye’deki diğer tüm termik santral alanlarında olduğu gibi uzun yıllardır hem doğaya hem de insan sağlığına ağır bedeller ödetiyor. Zonguldak Filyos’ta gübre fabrikası, Karadeniz Ereğlisi’nde demir çelik fabrikası ve buradan yayılan hava kirliliği yaşamı tehdit ediyor. Sucul ekosistemlere yönelen tehlikeler, buralardaki canlı yaşamını yok etmek üzere; kapalı bir ekosistem olan Salda Gölü, millet bahçesi yapılarak yok edilmek isteniyor, yine güvenlik gerekçesiyle doğa savunucularının girişimlerinin engellenmeye çalıştığı Van’da Van Gölü (Denizi) havzası kuraklık ve kirlilikle boğuşuyor. Marmara, son yaşanan müsilajla açığa çıkmış olduğu üzere aşırı kirlilik nedeniyle can çekişir durumda. Marmara’nın yaşadığı bu durum aslında epey eskiye dayanıyor; Marmara’da ilk ekokırım, Küçükçekmece’de oluştu ve bu İpya’da gerçek kişi statüsüne kavuşan Mar Menor’un yaşadıklarına çok benziyor; Marmara’nın yaşam mücadelesi ile Mar Menor’un mücadelesini ortaklaştırmalıyız.

    sıralanan ülkenin farklı coğrafyalarından deneyimler, bizlere birlikte mücadelenin olanaklarını gösteriyor. Bilimden teoriyi, sahadan mücadeleyi öğreniyoruz, mücadele ettiğimiz tüm yaşam alanlarımızı, müştereklerimizi savunuyoruz.

    EKOKIRIM TÜRKİYE’DE SUÇ OLMALI!

    ‘82 anayasasındaki demokratik haklar ve özgürlükler ekokırımın cezalandırılmasına izin veriyor mu” sorusunu şöyle irdelemek mümkün: Anayasa kamu yararını ön planda tutmakta ve anayasaya göre; çevresel demokrasi için devletin ‘önlemek, korumak, geliştirmek’ şeklinde 3 görevi bulunuyor. Örneğin ÇED süreçleri devlet için pozitif bir yükümlülük. Devletin bu görevlerini ihlal etmesi bireyin devlete karşı öznel hakkını doğurmaktadır. Açıkça dile getirilmese de ekokırım suçu, örtülü olarak anayasada tanımlanmıştır.

    Türk Ceza Kanunu’nda ise ekokırım suçunun yer almasına katkısı olabilecek maddeler mevcut. Ayrıca, 2006’de ceza kanuna eklenen iki yeni suç olan soykırım ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar da ekokırımla ilişkilendirilebilir ve ekokırımla ilgili yeni maddeler eklenebilir.

    GÖZ YUMAN YETKİLİLERE YARGI YOLU AÇILMALI

    Bununla birlikte ekokırım suçunu işlemeye devam eden tesislerin günümüzde bir şekilde elde ettikleri yasal dokunulmazlık kılıfını ortadan kaldıran, bunları yargılama süreçlerine dahil eden maddelerle, denetlemeyen bu sonucun oluşmasına göz yuman hükümet ve bakanlıklara yönelik yargı yolunu da açan maddeler yasalara dahil edilmelidir.

    Ekokırımın suç olarak tanınması ve TBMM’den geçmesi için bir yasa tasarısı hazırlığı çalışmalarına başlayacağız. Bu çalışmalar, ekoloji aktivistleri, yerel halk, hukukçular ve disiplinler arası alanlardan uzmanların katılımıyla ve yürütülecek kitlesel kampanyalarla gerçekleştirilecek.

    GEZEGENİN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI

    Yeni bir kavram olarak gündeme gelen “sınır aşan sözleşmeler”e göre taraf olmayan ülkeler artık yaptırımları reddedemiyorlar. Gezegeni ilgilendiren sözleşmeler tüm insanlığı ilgilendiriyor ve bağlayıcılığı var.

    Ekokırımlarda tüm gezegen zarar görüyor. Bu nedenle gezegenin kendi kaderini tayin hakkına sahip olması hukuksal süreçlerde tanınmalıdır. Uluslararası bir ekokırım mahkemesi ve doğa hakları için evrensel beyanname oluşturmalıyız.

    Yeryüzünde o kadar uzun süreli ve ağır tahribatlara yol açtık ki, süreç artık doğanın inisiyatifinde. Buna bağlı olarak, hukuksal süreç de artık doğanın verdiği uyarılara ve bunlara önem veren gezegen halklarının mücadelesine göre şekillenecek. Bu şekilleniş, ekokırımın suç olarak ülkeler tarafından kabul edilmesiyle ve doğa savunucularının bu kanunun uygulanmasını azimli takipleriyle mümkün olacaktır.”

  • Türküler Erdost: ’42. yıla bir not…’

    Türküler Erdost: ’42. yıla bir not…’

    Babası İlhan Erdost 7 Kasım 1980’de, ağabeyi Muzaffer Erdost ile götürüldüğü Mamak Askeri Cezaevi’nde öldürüldüğünde henüz çok küçük bir çocuktu Türküler Erdost. İlhan Erdost’un öpmeye doyamadığı, gözaltına alınırken, uyandırmaya kıyamadığı büyük kızı.

    12 Eylül darbecilerinin “yukarıdan verdiği emir” ile gözaltına alınıp, ağabeyi Muzaffer Erdost ile  Mamak Askeri Cezaevi’ne götürülen, götürülürken de reno askeri araçta, öldüresiye dövülen, dövülerek öldürülen İlhan Erdost… Öldürülmesinin 42. yılında ailesi, sevenleri, dostları yine mezarı başındaydı. Büyük kızı Türküler Erdost babasının mezarı başında “42. yıla bir not” adlı yazısını okudu:

    “Öldürülseler de haklılıklarını kanıtlamak zorunda bırakılanlar için önemlidir tanıklık. Bir de yaşanamayan yılları biraz olsun yaşanmışa çevirme çabasındandır, yüreği biraz olsun soğutur.

    Biz bu dünyaya gelişimizle acılı ve dirençli bir tanıklığın ortasında bulduk kendimizi. Amcam babam öldürülürken onun yanındaydı, tanıktı. Çok küçüktük, evde annemin gözyaşlarına ve bizi büyütme mücadelesine tanıklık ettik, tanıktık. Zaman geçtikçe fark ettik ki, aslında babamın öldürülmesi yalnızca bir bedenin gidişi değildi. Ailemiz, büyük ailemiz, ailemiz olan dostlarımız hep yanımızdaydı, destekti, tanıktı. Acının taze zamanlarında Halit Amca, Vahap Amca, Seyhan Teyze, Kaya Amca, Serpil Teyze, Vecihi Amca, Metin Amca, davamıza tanık yüzlerce avukat… O kadar çoktuk ki… Ne olduğunu bilmeden ve anlayamadan kuzenlerimiz tanıktı, çünkü bizim yanımızda babalarına “baba” diye seslenmemeleri gerekiyordu. İlk kez bu yıl, beraber büyüdüğüm dostum, kardeşim Pelin’e sordum, “sen ne kadar farkındaydın?” diye. Biz ilkokuldayken, annesi Sevgili Güngör Teyze, büyük bir incelikle, Pelin’i “Türküler’in babası trafik kazasında ölmüş. O konuyu açma onun yanında.” diye uyarmıştı. Pelin, babamın esas ölüm şeklini nasıl öğrendiğini anımsamıyor, “beraber büyürken” diyordu. “7 Kasımlarda Türküler okulda olmazdı, ben bilirdim, onu arardım ve telefonla konuşurduk” diye anlatıyordu çocuk tanıklığını. Yeni yeni anlıyorum ki ilkokulda ve TRT Çocuk Korosu’nda öğretmenlerim ve arkadaşlarım, çocuklar, hep tanıktı. Sonrasında kime dokunsam, yollarımız birleşti, hepsi tanıktı… Aramızda hiç konuşulmamış ama herkesin bildiği ve birbirini sarmaladığı bir bağ vardı. Tanıklıklarla, babamın öldürülmesinden bir sürü bağ yaşam bulmuştu.

    Gülüşlerimizden rahatsız olan, iyi olmamızı yargılayan tanıklarımız da oldu. Gözümüzde somut olarak hep yaş görmek isteyen… Hem de bu tanıklar, kendilerini “bizden” sayanlardı. En kolay ayrılığı bu tanıklarla yaşadık. Bir yandan azaldı, diğer yandan çoğaldı tanıklar. Bazı canlarımızla vedalaşmak zorunda kalırken, yepyeni insanlara da “merhaba!” dedik. Tanıklar içerisinde, amcamın gidişi beni en çok hırpalayan, acıtan ve ürküten gidiş olmuştu. Amcam yalnızca bir tanık değil, aslında babamdı.

    Derken bu yılın son zamanlarında tanıklıklara dair biraz dinginleştiğimi fark ettim. Yıllar sonra babamın otopsisine girerek babamın “işkencede dövülerek öldürüldüğü”nü 12 Eylül döneminde rapor eden güzel yürekli Dr. Naki Selmanpakoğlu ve sevgili eşi Meliha Selmanpakoğlu ile tanıştık. Sevgili Emel Sakınç ve Sevgili Aytül Teyze de (Çakçı) bizimleydi. Açıkçası “ya babamın bedeni üzerinden konuşursak” kaygım vardı. Annem de ben de buluşmaya biraz tedirgin gittik, yıllardır süren bir dostluk duygusu ile oradan ayrıldık. Çünkü ortak tanıklığımız çok uzun yıllara dayanıyordu.

    Yaklaşık beş gündür Ankara Yüzüncüyıl Otobüs hattında, tam da İlhan Erdost Parkı’nın 150 metre uzağındaki bir durakta bütün yolcular babamın adının anons edilmesine tanıklık ediyorlar. Çocuklar, İlhan Erdost Parkı’ndaki oyunlarını bırakıp evlerine biraz daha geç gitmek için onları parka getiren büyüklerini ikna etmeye çalışıyorlar. Bugün bir teyze gazeteyi açtığında babamın adını gördü, bir amca televizyonda babamın fotoğrafı ile karşılaştı, bir kadın babama yazılmış bir şiiri okudu. Bugün kaç genç, 7 Kasım İlhan Kitap Günü’nde aldığı Sol ve Onur Yayınları’ndan kitaplarla dolduracak kütüphanesini ve belleğini de…

    Her 7 Kasım’da sevdiklerimizle babamın yanıbaşında iken, gelenlerin tek tek gözlerine bakıp kendimi güvende hissettim. Tanıklık, dile kolay, 42 yıldır gözden göze, bilinçten bilince, yürekten yüreğe taşındı, toplumsal belleğe dönüştü. Artık emindim, babamı öldürenler ve öldürdükleri nasıl bir kişi ile sınırlı değildiyse, tanıkları da bir o kadar çoktu. Yaşatan bir tanıklıktı bizimki. Yılları ve dostları birbirine bağlayan. Bu tanıklık bizim yaramıza merhem, toplumsal belleğe bir iz olmanın ötesinde, bir direnç.

    Amcam, 10 Ekim Gar katliamının ardından yazdığı bir yazısında, gördüğü bir düşü anlatıyor ve şöyle diyordu: “Boğulan, karanlıkta boğulmakta olan, haritanın bir noktasında karanlığın kargaşasında, mahşerde, bir kez daha yitirdim İlhan’ı. Elim, dilim, tutuluverdim. Bilgim, bilincim kilitlendi. Tabutlar, tabutlar, tabutlar… Düş değil kızgın demirdi dağlayan. Koştum önlerine, çığlık çığlığa, soruyordum ‘hangisi İlhan?’, ‘hangisi İlhan?’, ‘hangisi İlhan!?’…Ulaştım, açtım birini, İlhan’dı!. Açtım ötekini, İlhan’dı!, O da İlhan’dı, O da İlhan’dı!. Hiçbiri İlhan değildi, hepsi İlhan’dı.”

    Bize de, bu yaşamda, tanıyamadığımız babamızla birlikte bir sürü güzel insanı yaşatmak için tanıklık etmek düştü!”

  • Alaz Erdost: Ben hiç ‘baba’ demedim, çünkü ben konuşmayı öğrenemeden benim babamı öldürdüler

    Alaz Erdost: Ben hiç ‘baba’ demedim, çünkü ben konuşmayı öğrenemeden benim babamı öldürdüler

    12 Eylül faşist darbecileri tarafından, gözaltında öldürülen yayıncı İlhan Erdost, öldürülmesinin 42. Yılında yine mezarı başında anıldı. Kızları, eşi, ailesi ve sevenleri İlhan Erdost’un mezarı başında buluştu, O’nu ve kardeşi gözleri önünde katledilen Muzaffer İlhan Erdost’u andılar.

    Seyhan-Vahap Erdoğdu, Serpil-Kaya Güvenç, Şenal Sarıhan, Işık Kansu, Oğuz Gemalmaz, Devrimci 78’liler Federasyonu’ndan Cumhur Yavuz, ailesi ve sevenlerinin katıldığı Karşıyaka Mezarlığı’ndaki Erdost anmasında ilk sözü, dostları Oğuz Gemalmaz aldı. İlhan Erdost’u anlatan yazılardan, şiirlerden alıntılar yapan ve Erdost’ları anan Gemalmaz, “Ağabeylerim artık aramızda yok, konuşmak bana düştü, kendimi yalnız hissediyorum” dedi.

    Hukukçu Şenal Sarıhan da “Aslında biz direncin, dayanışmanın birleştirdiği bir aileyiz dedi. Acıyı bal eyleyerek dirençle mücadelemize devam etmeliyiz” diye konuştu.

    TÖBDERli ve aile dostu Hatice Ayas da İlhan Erdost’la anılarını paylaştı. Kitap deposu yandığında haber verdiklerini, gittiklerinde Muzaffer Erdost’un ıslanmış kitapları sevdiğini gördüklerini anlattı.

    İlhan Erdost’un eşi Gül Erdost da “geçen gün rüyamda Metin Demirtaş’ı gördüm” diyerek, Şair Metin Demirtaş’ın Ankara’da imza günü olduğunu, orada görüşelim dediğini anlattı. Gül Erdost daha sonra Metin Demirtaş’ın “İlhan’a” ve “Yoksa Bugün” isimli iki şiirini okudu.

    Büyük kızı Türküler Erdost, babasının 42. Yıla Bir Not yazısını https://www.medyaport.net/yasam/turkuler-erdost-42-yila-bir-not-h43007.html okuduktan sonra, Alaz ve Türküler Erdost’un kuzeni Irmak Bakır da Muzaffer İlhan Erdost’un “Öldürdüler Onu (İlhan’ın Öldürüldüğü Akşamın Şiiri)” adlı şiiri okudu.

    Anma, İlhan Erdost’un küçük kızı Alaz Erdost’un konuşması ile sona erdi. Alaz Erdost da “Ben hiç ‘baba’ demedim, çünkü ben konuşmayı öğrenemeden benim babamı öldürdüler” dedi.

    İlhan Erdost’un mezarı başındaki anmanın ardından Sol ve Onur yayınları sahibi Muzaffer İlhan Erdost ve oğlu Barışta Erdost’un mezarı ziyaret edildi.

    Alaz Erdost babasının mezarı başında şu yazısını okudu:

    “Büyüdüğümüz evde, salonda kocaman bir pencere vardı. Çocukken oradan sola baksak amcamların evinin ışığını, kafamızı sağa çevirsek Gülten Akın’ın balkonunu görürdük. Dündü.

    Bizim için, çoğu kimsenin tanışmayı ‘hayal edeceği’ kişiler teyze ve amca oldu. Sonra, büyüdükten sonra, onlardan bize kalan cümleler ‘gel yavrum sen ye patates kızartmalarımı’ ya da ‘bu kitabı oku mutlaka, haftaya başkasını vereceğim’ kadar gündelik yaşama ait olsa da, onları, cümleleri kuranları yani, ya bir bombayla susturmaya ya da bir yangınla kül etmeye çalıştılar. Başaramadılar, o ayrı.

    ‘Yürür müyüm, durur muyum

    Çürür müyüm, kurur muyum

    Sensiz kendim’ bilir miyim

    Döndüm ben bir düşe, gardaş’

    Amcamın, kardeşinin kaybından sonra yazdığı bu şiir benim aklımdan hiç çıkmaz. Kardeşi, benim babam. Yani uğruna şiirler yazılan kişi. Kimi kimselerin tanışmayı hayal ettiği yayıncı. Ölümüyle amcamı düşe çeviren. Oysa ki benim için çok basit bir anlamı olmalıydı. ‘Baba yaaa noolur’ demeliydim mesela. Ondan harçlık istemeliydim. Annem bir şeye izin versin diye, onunla birlik olup annemi ikna etmeliydim.

    ‘Babababa’. Kuzenimin çocuğu yeğenim Dağlar’ın ilk söyleyeceği şey olacağından adım gibi eminim. Yani baba. Bu kadar basit. Ben hiç söylemedim.

    Döndün sen bir düşe baba.

    Ablam, bu hayatta çok az şeyle bile keyiflenebilen, yetinmeyi bilen, benim bu hayattaki en sevdiğim insan. Çok az düşü var. Hepsinin ulaşılamaz olduğunu düşünüyor, benimse onları gerçek kılmaktan başka bir isteğim yok.

    Bir 24 Ocak’ta, Uğur Mumcu’nun anmasında, Canan’la konuşuyorum ve ablamın bir düşü gerçek oluyor. Ablam Sezen Aksu ile tanışıyor, tanışıyoruz. Kibirsiz bir samimiyetle ve sevgiyle sarıp sarmalanıyoruz. Bu anımızı düşlerimizin ‘dün’ olduğu yere koyuyorum.

    Geçen sene babamla pikniğe gittiğimizi düşlediğim bir yazı yazmıştım. Babamı da konuşturmuştum. Derslerimden bahsetmiştik. Üşürsem diye yanına hırka almıştı. Mangalı yakmıştı. Ben sevmem diye benim payıma kekik dökmemişti. Arabayı o kullanmıştı, ben rakı içmiştim. Muhtemelen ilk kadehte sarhoş olmuşum. Yanımda o var diye.

    Ben yanımda güvendiğim biri olursa hemen sarhoş olurum zaten.

    Dünümde, düşümde dünümle ve düşümle yaşıyorum, çalışıyorum çabalıyorum. Bu düşümün dün olma ihtimali olmadan. Bababababba. Konuşmayı yeni öğreniyor gibiyim bugün.

    Baba.

    Müsaade edin lütfen. Hiç söylemedim.

    Gülmeyin.

    ‘Baba.’

    Bu yaşımda ‘baba’ demeyi öğreniyorum.

    Ben hiç ‘baba’ demedim, çünkü ben konuşmayı öğrenemeden benim babamı öldürdüler.

    Bugün babamın ölüm yıldönümü. O 36 yaşında kaldı, ben 42 yaşıma girdim. Hala baba demeyi bilmiyorum.

    Arkada Sezen Aksu çalıyor. Şiir Gülten Akın’ın. Yani hem dünüm, hem düşüm. Beraber babamı çalıyorlar.

    ‘Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta

    Yan garipliğine, yan yürek yan

    Gitti giden.’”

  • Ödüllü tiyatro oyunu ‘Yitik Coriolanus’ Türkiye prömiyeri için Ankara’da!

    Ödüllü tiyatro oyunu ‘Yitik Coriolanus’ Türkiye prömiyeri için Ankara’da!

    Ödüllü tiyatro oyunu ‘Yitik Coriolanus‘ Türkiye prömiyeri için Ankara’da!, 9 Kasım’da Ankara Tatbikat Sahnesi’nde izleyicisi ile buluşuyor…

    İskoç tiyatrosunun yükselen yıldızlarından David Leddy’nin “Yitik Coriolanus” adlı oyunu, kara komedi yorumuyla ilk kez Türkiye’de. Üç yakınının ölümüyle sarsılan Chris, hapishanede yargılanmayı beklemektedir ve oyun oynayarak benliğindeki parçalanmanın üstesinden gelmeye çalışır. Tıpkı Shakespeare’in Coriolanus’u gibi savaş, hırs ve kibir abidesi olan Chris, kendi hayatının parodisini yapar. Arenaya çıkıp yaralarını ifşa eder. Ahsen Gül Ever hayat verdiği Yitik Coriolanus, terör ve silah ticareti sarmalında; sevgisizlik, tutku, korku ve utancın kıyılarına çarpa çarpa eriyen bir ruhun hikayesi olarak, izleyicisi ile buluşacak.

    Oyun ilk kez Nisan 2017’de Glasgow’da Tron Theatre’da sahnelenmiş ve Scottish Arts Club Theatre Award ile The Stage Edinburgh Award ödüllerine layık görülmüştür. Cinsiyetsiz olarak yaratılan Chris karakterini önce yazarın kendisi, daha sonraki bir yapımda ise kadın oyuncu Irene Allan canlandırmıştır. Türkiye’de ise bu rolü ilk kez Ahsen Gül Ever üstleniyor.

                                                                                                                                                                                                 Oyuncu:Ahsen Gül Ever

    OYUNUN KÜNYESİ ŞÖYLE:

    Yazan: David Leddy

    Çeviren: Nazlı Gözde Yolcu

    Yöneten: Servet Aybar

    Oynayan: Ahsen Gül Ever

    Yapım: BRC Sanat Etkinlikleri Prodüksiyon

    Sahne Tasarımı: Servet Aybar

    Ses – Müzik: Katia Merdinoğlu

    Hareket Düzeni: Ferdi Yıldız

    Işık Tasarımı: Polat Niloğlu

    Grafik Tasarımı: Derya Dilege

    Fotoğraf: Levent Oğuz

    Proje Asistanı: Hilal Yurdakul

    Tek perde / 70 dakika

    Oyun, 09.11.2022 Çarşamba günü 20:30’da Ankara Tatbikat Sahnesi’nde, 28.11.2022 Pazartesi günü de yine saat 20:30’da İstanbul Kadıköy’de Par Sahne’e izleyici ile buluşacak.

  • Türkiye Noterler Birliği körlerin imza sorunu hakkında dünyaya meydan okuyor

    Yazıma neden böyle bir başlık attım? Zira, 17 yıldan beri körlerin imzalarının geçerli sayılması için iki tanık uygulaması yasalarla kaldırılmış olmasına, BM Engelli Hakları Sözleşmesinin 12. Maddesinde belirtilen “Kanun Önünde Eşit Tanınma” hükmüne, BM Engelli Hakları Komitesinin, konuyu ayrıntılarıyla açıklayan 1 nolu yorumuna, Uluslar Arası Noterler Birliğinin yol gösterici tavsiyelerine ve nihayet Yargıtay 9, 12 ve 13. Dairelerinin kesin kararlarına karşın Türkiye Noterler Birliği (TNb), körlerin imzalarının geçerli olması için iki tanık uygulamasına ısrarla devam ediyor. Bu hususta, körler alanında faaliyet gösteren örgütlerin tepkileri ve Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın uyarıları da TNB’nin direncini kırmaya yetmedi. TNB, bu uygulamanın sona erdirilmesi için döne döne Türkiye Noterler Birliği Kanunu’nun 86 ve 87. Maddelerinde değişiklik yapılmasının zorunlu olduğunu söylüyor.

    KÖRLERİN İMZA SORUNU ÖNEMLİ MİDİR?

    Evet, son derece önemlidir. Zira, imza kişiliğin dışavurumudur. Dünyada ne kadar insan yaşıyorsa, o kadar farklı imza bulunmaktadır. Birey olarak insan, varlığını ve iç dünyasını imzası aracılığı ile ortaya koyar. İmza, “İşte ben buyum. Birey olarak varım ve başka bireylerden farklıyım” anlamına gelen bir iletidir; bir kişilik beyanıdır. Hele hele günümüzün, atomuna dek parçalanmış ve bireyselleştirilmiş kapitalist toplumunda imza kişiliğin kanıtlanmasının bir aracıdır aynı zamanda. Kişi isen, imzan vardır; imzan yoksa kişi değilsin.

    Yalnız burada, imzayı bir çizgisel şekil olarak algılamamak gerekir. Bir resim, bir şiir, bir roman, bir müzik bestesi, bir yontu da imzadır aynı zamanda. Zira, her türlü yaratının kendine özgü bir tarzı, tadı, rengi, estetiği ve niteliği vardır. Bütün bu yaratılar, yaratıcısının ruhsal dünyasını, içsel zenginliklerini ve yeteneklerini yansıtırlar. İmzanın çizgisel bir şekil haline dönüşmesi, kişiliğin simgeleştirilmesi ve kanıtlanması gereksiniminden doğmuştur.

    Şimdi şunu sorabiliriz: Noterlerin, geçerli sayılması için imzamıza iki tanık istemesi ne anlama gelmektedir? Çok açık değil mi? “Ben senin kişiliğini tanımıyorum. İki tanıkla kişi olduğunu kanıtla.” Bu, çağdışı ve son derece onur kırıcı bir tutumdur.

    Körlerin bütünüyle eğitimsiz ve cahil olduğu bir dönemde, özellikle borçlandırıcı işlemlerde risk altına girmemeleri ve aldatılmamaları için yaptıkları işlemi ona açıklayacak, yanlış bir işleme imza atmalarını önleyecek birilerine gereksinim duyulmasını anlamak olanaklıdır. Ama körlerin, öğretmen, avukat, sosyolog, psikolog, kamu yöneticisi oldukları, her düzeyde eğitim gördükleri ve ticaret yaşamında binlerce başarılı işlem yaptıkları günümüzde bunu anlamak ve hoş görmek olanaklı değildir. İşte bu yüzden, TNB’nin, iki tanık dayatmasına karşı yürütülen mücadele yaşamsal önemdedir. Bir kişilik sorunu olduğu kadar onur sorunudur.

    İKİ TANIK UYGULAMASI KALDIRILDI AMA…

    Bu yüzden ülkemizdeki körlerin çatı örgütü olan Türkiye Körler Federasyonu, demokratik ve mücadeleci bir niteliğe kavuştuğu 1994 yılından itibaren sorunu gündemine aldı. Bütün yasalaştırma önerilerinde ve özellikle demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü yasa taslağı çalışmalarında tanık bulundurulması zorunluluğunun kaldırılmasına yer verdi. 2004 yılında açıklanan Engelliler Kanunu taslağına bu hususun girmesi için yoğun bir lobi faaliyeti sürdürdü. Sonunda Engelliler Kanunu ile Borçlar Kanunun 15. Maddesinde yer alan iki tanık uygulaması kaldırıldı. Tanık bulundurup bulundurmama, işlem yapan kör bireyin isteğine bırakıldı. Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili maddesi yürürlükten kaldırıldı. Türkiye Noterler Birliği Kanunu’nun 73 ve 75. Maddeleri ile körler için iki tanık uygulaması kaldırılarak işlem yapan bireyin isteği esas alındı.

    Genellikle imza sorunu Bankalarda, Tapu Müdürlüklerinde ve Noterlerde yapılan işlemler sırasında karşımızı çıkıyor. Bu kurumlar yeni uygulamayı, Engelliler Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte hemen benimsemediler. Hatta, önemli bir direnç gösterdiler diyebiliriz. En azından iç mevzuatlarını yeni yasal düzenlemelere uygun hale getirinceye dek eski uygulamayı sürdürdüler. Ancak körler alanında faaliyet gösteren örgütlerin mücadelesi sayesinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu 18 Haziran 2016 tarihinde Bankacılık Hizmetlerinin Erişilebilirliğine dair Yönetmeliği çıkararak sorunu önemli ölçüde çözdü. Zaman zaman banka memurlarının güncel mevzuat bilgisine sahip olmamasından kaynaklanan sorunlar yaşansa da görüşmeler yoluyla birkaç saat içerisinde çözüme kavuşturulabiliyor.

    Engelliler Kanununa karşın Tapu Tüzüğünde iki tanık zorunluluğunu dayatan madde kaldırılmamıştı. 2007 yılında bu maddenin iptali için Danıştayda açmış olduğumuz dava, 2011 yılında söz konusu maddenin iptali ile sonuçlanınca, tapu işlemlerindeki sorunlar da çözülmüş oldu.

    TNB, Engelliler Kanunu yürürlüğe girdikten sonra yedi yıl boyunca iki tanık istemeksizin işlem yapmakta iken, her nedense 2012 yılında bu tutumundan vaz geçerek iki tanık uygulamasına geri döndü. Bu uygulamaya karşı kör örgütlerinin yürüttüğü mücadele, Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın uyarıları, Yargıtay kararları ve İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun ayrımcılık nedeniyle verdiği para cezası, o gün bugündür sonuç vermedi. Türkiye Noterler Birliği, hukuk dışı uygulamasına, tüm dünyaya meydan okuyarak devam ediyor.

    Peki, ne yapmalı? TNB’nin ulusal ve uluslar arası belgelere ve yargı kararlarına karşın sürdürdüğü bu hukuk dışı direncini nasıl kırmalı?

    Bu konuda engelli hakları mücadelesinin tarihinde önemli deneyimler bulunuyor. Engelliler Kanununun çıkarılması konusunda epeyce isteksiz olan iktidar partisine karşı Türkiye Körler Federasyonu tarafından 2004 yılında TBMM’de gurubu bulunan partiler nezdinde yoğun bir lobi faaliyeti sürdürülmüş; 13 ilde yürüyüşler yapılmış ve imza kampanyaları düzenlenmişti. Sonunda yasanın yürürlüğe konulması başarıldı. Yine, Engelliler Konfederasyonu, istihdam hakkı konusunda engellilerin başlattığı açlık grevini yönetmiş; dönemin Çalışma Bakanı Sn. Faruk Çelik, altıncı günün sonunda Kadir gecesi geç saatlerde açlık grevi çadırını ziyaret etmiş; engelli yurttaşların tüm taleplerini kabul ederek açlık grevini sona erdirmişti.

    Öyle gözüküyor ki, TNB’nin bu hukuk dışı ve anlamsız direncinin kırılabilmesi için sistemli, sürekli ve sert eylemlere gereksinim var. Bakalım, el mi yaman, bey mi yaman!?

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • TFF başkan ve yönetimi de yabancı olsun

    Türkiye’de futbolda…

    Nedense bir yabancı hayranlığımız…

    Aldı başını gidiyor…

    Yabancı futbolcu cenneti olduk…

    Süper Lig’de ve 1.lig’de yabancı futbolcu oynatabiliyoruz…

    Süper Lig takımları sahada 8 yabancı, 1.lig takımları ise en fazla 5 futbolcuya yer verebiliyor…

    Tabi ki diğerleri…

    Ya yedek kulübesinde…

    Ya da tribünde oturuyor…

    Bu futbolcuları göndermek de zor…

    Tazminat vermek zorundasın…

    Yoksa futbolcular UEFA’ya gidiyor…

    Kulüplere transfer yasağı geliyor…

    Sonunda futbolcu parasını alıyor…

    Şimdi gündemde yine yabancı var…

    VAR diyorum…

    Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Büyükekşi, Video Yardımcı Hakem (VAR) için yabancı hakem getirebileceklerini açıkladı…

    İyi, güzel…

    O zaman yabancı hakem de getirin…

    Açıklama yaptığımızda Türkiye Süper Lig’inin Avrupa’nın ilk beşinde yer aldığını söylüyoruz…

    Hangi ülkede yabancı hakem hayranlığı var…

    Kaç yıldır yabancı hakem eğitmeni getirdik…

    Türkiye’de hakem eğitmeni olarak görev yapan İskoç Hugh Dallas, ”Türkiye’de VAR’ın seviyesi çok yüksek” sözleriyle…

    VAR da bir sıkıntı olmadığını dile getirmişti…

    Büyükekşi neden yabancı istiyor anlamış değilim…

    O zaman iyi bir yabancı eğitimci getirin…

    Böylece bu iş çözülür…

    Ne diyelim…

    Süper lig kadrolarında yabancı enflasyonu…

    Milli Takım Teknik Direktörü Alman Kuntz…

    Yabancı hakem yakışır…

    Gelin…

    TFF Başkanı ve yönetim de yabancı isimlerden oluşsun…

    Gidişat o…

    Hakemleri eğitmezseniz…

    Çıkış yolu bulamazsınız…

    Kendi değerlerimize sahip çıkıp…

    Kendi eğitimcilerimizle…

    Bu işi çözmek yerine…

    Yabancıyı getirmek…

    Çözüm olmaz…

    O zaman yeni Cüneyt Çakırlar çıkmaz…

    Sahada 8, maç kadrosunda 14, takım kadrosunda ki…

    21 yabancı sınırlamasını da kaldıralım…

    Gelin hep birlikte…

    Türk futbolunu yabancılara emanet edelim…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Amasra faciasının asıl sorumlusu havza madenciliğinden vazgeçen siyasi iktidardır

    14 Ekim 2022 tarihinde Bartın-Amasra’da Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) ait yeraltı kömür işletmesinde meydana gelen grizu patlamasını incelemek üzere atanan bilirkişiler ön raporlarını 31 Ekim 2022 tarihinde tamamlamıştır.

    Ön raporda; olayın teknik nedenleri mevcut veriler ışığında irdelenmiştir. Buna göre;

    • Olayın, 320 kotundaki galeride dinamit atımı sonucu metan gazı patlaması ve akabinde kömür tozu patlaması olduğu,
    • Havalandırmanın yetersiz olduğu,
    • Metan drenajı yapılmadığı,
    • Kömür tozu ile mücadele edilmediği,
    • Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından yapılan denetimlerin yetersiz olduğu,
    • Teknik personel sayısının yetersiz olduğu,
    • İş Güvenliği eğitimlerinin ve Acil Durumlara yönelik tatbikatların yetersiz olduğu
    • tespitleri yapılmıştır.

    Ön raporda bu başlıklar detaylı olarak değerlendirilmiştir. Bilirkişi ön raporu önemli veriler içermektedir. Bu anlamıyla önemli ve değerlidir.

    Raporda özetle, facia geliyorum demiştir. Çalışma Bakanlığı Müfettişleri ve Enerji Bakanlığı elemanlarının denetim görevini gerektiği gibi yapmadıkları belirtilmiştir. Yeraltı kömür işletmeciliğinin olmazsa olmazı olan havalandırmanın yetersiz olduğu vurgulanmıştır.

    Teknik gerekçeler elbette önemlidir ancak olayın diğer etkenleri de oldukça önemlidir. Siyasi iktidarın uyguladığı özelleştirme politikası nedeniyle 2005 yılında sahadaki kömür rezervinin çok büyük bölümü (B sahası) Hattat Enerji ve Maden A.Ş’ye önce rödovans (kiralama) ile, 2019 yılında ise ruhsat devri yöntemiyle verilmiştir. Amasra A ve Amasra B sahalarının toplam kömür rezervi yaklaşık 622 milyon ton olup, bu rezervin 606 milyon tonu (% 97’si) söz konusu firmaya verilmiştir. Kamu kurumu olan TTK, havzanın bir köşesine sıkıştırılmıştır. Daha da vahimi, kurumun halen çalıştığı yeraltı işletmesinin alt kotları da aynı firmaya verilmiştir. Yapılan sözleşme gereği, – 400 kotunun altı söz konusu firma tarafından işletilecektir. Tabiri caizse kurumun ayaklarının altı oyulmuştur.

    TTK, şu anda -350 kotundan üstte üretim yapmaktadır. Maden kazasının yaşandığı derinlik, -300/-350 aralığıdır. Kurumun çalışacak fazla bir alanı kalmamıştır. Kalan rezerv için yapılması gereken büyük yatırımlardan vazgeçilmiştir.

    TTK’nın kullandığı mevcut üretim ve havalandırma kuyusu -250 kotuna kadar inmektedir. Ruhsat bölünmesi ve satışı olmasaydı mevcut kuyu derinleştirilebilir ya da daha derin yeni bir kuyu açılarak üretim plânlanabilirdi. Ancak, kurumun elinde kalan mevcut rezerve göre bu seçenek devre dışı kalmıştır. Bunun yerine kalan kömürü üretebilmek için desandri (meyilli galeri) sürülerek üretim yapılmaktadır. Kullanılan kuyu kesiti yaklaşık 33 metrekare iken desandri kesiti ortalama 14 metrekaredir. Derinlere inildikçe metan gazının arttığı bir gerçektir, bu anlamda ocak açıklığı kesitleri havalandırma açısından daha önemli hale gelmektedir. Bilirkişi ön raporunda alt kotlarda yeterli havalandırmanın yapılamadığı açıkça belirtilmiştir. Bu durum metan gazının birikmesine neden olmuş ve risk artmıştır.

    Amasra’da kömür sahasının bölünmesiyle havza madenciliğinden vazgeçilmiştir. Bütünlükçü ve uzun vadeli plânlama yapılamamış, günü birlik uygulamalarla idare edilmeye çalışılmıştır. Bu durum madenciliğin olmazsa olmazı olan büyük yatırımların yapılmaması sonucunu doğurmuştur. Derin yeraltı kömür madenciliğinde bu kabul edilemez.

    Kamu kurumlarında özerk bir yapının kurulamaması, siyasi müdahalelerin çok fazla olması nedeniyle iş disiplini sekteye uğramış, iş barışı bozulmuştur. Kurumun organizasyon yapısı, çalışanların üretim ve destek birimlerine dağılımı, iş yerinin gerekleri gözardı edilerek, tamamen politik müdahalelerle şekillenmiştir. Bunun sorumlusu da siyasi iradedir.

    Tüm bu gelişmeler sonucunda kurum çalışanları psikolojik olarak çöküntüye uğratılmıştır. “Zaten satılacak, kapatılacak nasıl olsa kömür kalmadı vb.” düşüncelerle moral motivasyonun kalmadığı bir ortamda sağlıklı bir iş ilişkisinin kurulması ve üretimin yapılması düşünülemez.

    Sonuç olarak; Amasra’da yaşanan maden faciasını sadece teknik bir sorun olarak görmemek gerekir. Havzayı parçalara bölerek satan, bu nedenle havza madenciliğinden vazgeçen ve yandaşlarına kadro vermek amacıyla liyakatsiz kişileri hak etmedikleri makamlara getiren, ayrıca yasanın emrettiği kamusal denetim görevini de yerine getirmeyen siyasi iktidar asıl sorumludur.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • CHP ‘taşerona kadro’ istedi, AKP ve MHP reddetti!

    CHP ‘taşerona kadro’ istedi, AKP ve MHP reddetti!

    CHP kamu kurumlarında, KİT’lerde ve diğer kurumlarda aileleriyle birlikte milyonlarca insanı mağdur eden taşeron işçiliği bitirmek için TBMM’de kanun teklifi verdi. Teklifin TBMM genel kurulundaki görüşmelerinde konuşan CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, “Türkiye’nin utancı taşeron işçiliği bitirecek kanun teklifimizle yüzbinlerce taşeron emekçimiz adına ve onların sonuna kadar destekçisi CHP adına karşınızdayım! Devlet, evlatları arasında kadrolu, sözleşmeli, taşeron diye ayrım da yapmaz! İşte teklifimizi getirdik! Oy verip bu teklifi kabul ederseniz 450 bin taşeron işçimiz sürekli işçi kadrolarına geçirilecek! Aileleriyle milyonları bulan taşeronların talebi de bu. AKP’li, MHP‘li milletvekili arkadaşlarımıza sesleniyorum, ‘lütfen her gün, hayatlarımızın her anına dokunan, bizler için alın teri döken taşeron kardeşlerimizi düşünerek oyunuzu verin. Bu kadro o emekçilerin hakkı mı değil mi? Elinizi vicdanınıza koyun, karar verin’” dedi.

    Teklif AKP ve MHP oylarıyla reddedilirken, Çakırözer, “Siz yapmasanız da umutsuzluğa yer yok, az kaldı. Millet bu emek düşmanlarını iktidardan kovduğundan CHP iktidarında ilk yapacağımız iş Türkiye’yi taşeron ayıbından kurtarmak olacak” dedi.

    ÇÖZDÜK DEDİNİZ, BÜYÜK ADALETSİZLİK YARATTINIZ!

    CHP’nin taşeron işçiliği bitirmek için Meclis’e sunduğu Kamu İhale Kanunu ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi dün genel kurulda görüşüldü. Teklif üzerine konuşan CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, başta belediyeler olmak üzere, kamu kurumları, KİTler ile diğer kurumlardaki taşeron işçileri gündeme getirerek, “Türkiye’de haykırışlarını AKP iktidarının bir türlü duymak istemediği taşeron işçiler vardı yıllarca. Taa ki Genel Başkanımız Sayın Kılıçdaroğlu, taşerona kadro sözü verene kadar. AKP iktidarının aklı başına geldi. ‘Amasız, fakatsız kadroya alıyoruz’ dediniz ama doğruyu söylemediniz. Bu Meclis’te tartışıp, uzlaşmada gece yarısı kararnamesiyle ucube bir sistem kurdunuz. Sorunu çözdük dediniz ama çözülmedi. Daha büyük eşitsizlik, adaletsizlik yarattınız” diye konuştu.

    BU UTANCIN SORUMLUSU AKP İKTİDARI!

    AKP iktidarının eşleri ve çocuklarıyla birlikte yüzbinlerce aileyi mağdur ettiğini söyeleyen Çakırözer’in TBMM’de yaptığı konuşmada şunları söyledi:

    “Bugün Türkiye’de neredeyse her evden ‘Taşerona kadro. Sözleşmeliye kadro’ sesleri yükseliyorsa, sosyal medyada her an ‘emekçinin umudu kadro’ ‘taşeron köleliğine hayır’ çığlıkları yükseliyorsa bu utancın sorumlusu, bu emek düşmanı AKP iktidarıdır! Aslında iki satırlık düzenleme bu haksızlığı bitirmeye yeter. Derhâl Meclis’ten çıkarmak yerine, işi yıllardır yokuşa sürüyorsunuz. Kaç kış geçti, işte yine kara kış kapıda, yüzbinlerce taşeron işçi, aynı işi yaptıkları kadrolu arkadaşlarından çok daha az ücretlere, yoksulluğa mahkûm ediliyor.

    HEPSİNİ TANIYORSUNUZ!

    Kim bu taşeronlar biliyor musunuz? Aslında hepsini tanıyorsunuz. 81 ilimizde, yüzlerce ilçede, belediyelerimizde bizim için çalışan emekçiler onlar. Kapımızın önünden çöpümüzü toplayan, mahalle parkımızın bakımını yapan, gece geçte olsa kanalizasyonu açmaya gelen, yaşlılarımızın evde bakımını yapan, en zor günümüzde, cenazemizde yanı başımızda olan, karda, kışta yolumuzu açan emekçiler onlar. Her gün selamlaştığımız otobüs şoförleri, güvenlik görevlileri onlar.

    ŞEHİR HASTANELERİYLE ÖVÜNÜRKEN, TAŞERONLARI UNUTTUNUZ!

    Sadece belediyeler mi? Hayır, diğer kamu kurumlarında da yüzbinlerce emekçi, kadro ve eşit işe eşit ücret bekliyor, onları da tanıyorsunuz. Her biri ölümle burun buruna. Ailesini, evlatlarını haftalarca görmeden çalışan sağlık emekçileri mesela, geçen yıl onları kahraman ilan ettik, alkışladık ama haklarını hâlâ vermiyoruz. Hastanede sizi karşılayan resepsiyonist, hastalarımızı acile taşıyan ambulans şoförlerimize, tetkiklerinizi gerçekleştiren radyoloji teknisyenleri, teknikerleri, laborantlar, kimyagerler, radyoloji görüntüleme ve sterilizasyon çalışanlarına; diş protez ihale çalışanları, fizik tedavi ve diyaliz seans usulü ihale çalışanları, yemekhane çalışanları… Şehir hastanelerinin devasa binalarıyla övünmeyi biliyorsunuz ama içindeki on binlerce taşeronun alın terinin karşılığını vermiyorsunuz.

    KARAYOLLARINDA, PTT’DE BİNLER KADRO BEKLİYOR

    Yine, Demiryollarında, Devlet Hava Meydanlarında, Karayollarında, PTT’de, şeker fabrikalarında ağır şartlarda çalışan binlerce emekçi kadro bekliyor. Doğa Koruma, Millî Parklar, TİGEM çalışanları; DSİ, polisevi, öğretmenevi çalışanları kadro bekliyor. Göç İdaresinde veri güncelleme personeli, TRT’de özel hukuka tabi personel hepsi taşeronda, hepsi kadro bekliyor, hepsi alın teri dökmekten gocunmuyor; çalışmaktan, bizlere, bu ülkeye hizmet etmekten mutluluk duyuyor. Hepsinin tek bir talebi var: Kadro yani eşit işe eşit ücret. Çok mu? Hayır, hiç değil. Geçmediğimiz yollardan, köprülerden, uçmadığımız hava limanlarından; bin odalı yazlık-kışlık saraylarımızdan, kamudaki araç savurganlığından; bakan yardımcılarına, saray danışmanlarına, eski vekillere dağıttığınız 5 tane, 6 tane ballı maaştan kısıp taşerona vermek çok mu zor? Hayır, hiç değil.

    ‘DEVLET EVLATLARI ARASINDA AYRIM YAPMAZ!’

    Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sivas’ta Karayollarındaki taşeron işçilerimize söylediği gibi ‘Devlette taşeron olmaz, devlet işçi çalıştırır, kadrolu işçi çalıştırır’ Devlet, evlatları arasında kadrolu, sözleşmeli, taşeron diye ayrım da yapmaz! O zaman ‘Hodri meydan!’ diyoruz. İşte, bugün 3 Grup Başkan Vekilimizin imzasıyla bu teklifi önünüze getirdik; açık ve net. Oy verip bu teklifi kabul ederseniz 450 bin taşeron işçimiz sürekli işçi kadrolarına geçirilecek; aileleriyle milyonları bulan taşeronların talebi de bu. AK PARTİ’li, MHP’li milletvekili arkadaşlarımıza sesleniyorum: Lütfen, her gün, hayatlarımızın her anına dokunan, bizler için alın teri döken taşeron kardeşlerimizi düşünerek oyunuzu verin. Bu kadro o emekçilerin hakkı mı değil mi? Elinizi vicdanınıza koyun, karar verin. Az sonra göreceğiz; kimlerin eli kalkacak, kimlerin eli inecek. Umuyorum ki, hepimiz, 600 milletvekili de taşeron işçilerden yana karar verelim. Bir duyalım, bunu güzel söylüyorsunuz MHP’ye, kaç bin kişiyi çıkardınız CHP’li belediyelerden? Buna cevap verin. Ama siz yapmasanız da umutsuzluğa yer yok, az kaldı. Millet bu emek düşmanlarını iktidardan kovduğundan Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında ilk yapacağımız iş Türkiye’yi taşeron ayıbından kurtarmak olacak.”

  • Amasra maden faciası ön bilirkişi raporu: ‘Metan drenaj uygulaması hayata geçirilseydi kaza önlenebilirdi’

    Amasra maden faciası ön bilirkişi raporu: ‘Metan drenaj uygulaması hayata geçirilseydi kaza önlenebilirdi’

    Tamer Arda ERŞİN- Gürkan DEMİRTAŞ /ANKA

    Amasra’da 41 işçinin yaşamını yitirdiği maden faciasına ilişkin ön bilirkişi raporuna ANKA Haber Ajansı ulaştı. Raporda, “TTK’ya bağlı ocaklarda metan drenajı uygulaması yapılmamaktadır. Bu durum yaşanan kazanın, yetersiz ve etkisiz havalandırma ile birlikte temel nedenlerinden biridir. Metan drenajı uygulaması hayata geçirilmiş olsaydı meydana gelen kaza olayı önlenebilirdi” denildi. Raporda; teknik personel eksikliği, kömür tozu ile yeterince mücadele edilmemesinin de kazanın meydana gelmesinde payı olduğu açıklandı.

    Bartın’ın Amasra ilçesinde Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait maden ocağında 14 Ekim 2022 tarihinde grizu patlaması sonucu 41 madenci yaşamını yitirmişti. Faciaya ilişkin gözaltına alınan 25 kişi dün Bartın Adliyesi’ne sevk edilmişti. Madende keşif de yapılmıştı. Keşfe ilişkin ön bilirkişi raporuna ANKA Haber Ajansı ulaştı.

    “-320 KALIN DAMAR TAVAN YOLU’NDAKİ PATLATMA ÇALIŞMASI KAYNAKLI”

    Raporda, faciaya ilişkin “İş kazası, -320 Kalın Damar Tavan Yolu’ndaki patlatma çalışması kaynaklı olarak meydana gelmiş, grizu ve kömür tozu patlamasını içeren bir patlamadır ” diye tanım yapıldı. Kazanın 2. Kartiyede /320 kalın damar galerisinde ve – 310/320 tavan damarda hazırlık çalışması ve 1. Kartiyede yarı mekanize ayak üretim çalışması sırasında meydana geldiği aktarılarak, olay günü metan seviyesinin yükselişi şöyle açıklandı:

    SAAT 17.59’DA GRİZU ALARM VERDİ

    “Patlamanın olduğu /320kalın damar üst tavan hazırlık galerisinde metan miktarını gösteren sensör CH4-27 nolu sensördür. 16:00/24:00 vardiyasında bu sensöre ait kayıtlar incelendiğinde; saat 16:00 ile 17:55 arasında, ortamdaki metan konsantrasyonu yüzde 0,63 ile başlayıp, kısa bir aralıkta değişerek yüzde 65’te kaldığı görülmektedir. 17.56’da yüzde 0,71 olan metan değerinin artmaya başlayarak, 17.59’da yüzde 1,06’ya geldiği ve ikaz verdiği, saat 18:05’de ise yüzde 1,55’e gelerek gaz izleme sisteminde alarm verdiği kayıtlardan anlaşılmaktadır.

    “PATLAMA OLAYININ 18:09’DA OLDUĞU ANLAŞILMAKTADIR”

    Sensörden son ölçüm saat 18:09’da alınmış ve bu değer yüzde 1,69 olarak kaydedilmiştir. Sensör kayıtları temel alınmak üzere, patlamanın etkisi, yeryüzünde meydana gelen alarm koşulları ve kurtarma ekiplerinin ocağa giriş süreleri incelendiğinde, patlama olayının 18:09’da olduğu anlaşılmaktadır.

    Sensör kayıtlarının, kaza bölgesinde bulunan işçi ifadelerinin ve tertiplerin incelemesi neticesinde grizu patlaması olayının -230 kalın damar üst tavan hazırlık galerisinde, patlama (lağım atımı) olayı ile birlikte eş zamanlı olarak gerçekleştiği, patlama ile birlikte ortamdaki metan gazının ve kömür tozunun birlikte ve zincirleme olarak gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Patlama olayını olduğu galeride vefat eden işçilerin bedenlerinin bulunduğu kroki incelendiğinde 2. Kartiyede bulunan barutçu Öner Yıldız’ın önce, ayakta çalışacak işçilerin de barutçunun arkasında bulunmuştu.

    Kazanın meydan gelmesinden sonra, kazanın etkileri tüm maden ocağına yayılmıştır. 1. Kartiye tavan damar yarı mekanize ayakta 17 işçi, 2. Kartiye kalın damar rüst taban hazırlık galerisinde 13 işçi ve 2 nezaretçi, -350 lağımında bulunan 7 no’lu bant düğmecisi 1 işçi, -300/1. Rekupta 1 elektrikçi, -350/1. Rekup kalın damar hazırlık lağımında 6 işçi ve -300/2. Rekup kalın damar hazırlıkta 1 işçi olmak üzere toplam 41 yeraltı çalışanı kaza sonrasında hayatlarını kaybetmiştir.”

    “OLAYIN SADECE GRİZU PATLAMASI OLMASI MÜMKÜN DEĞİL”

    Raporda patlamanın nedenine ilişkin, “Patlamanın -320 kalın damar hazırlık bacasında dinamit atımı sırasında açığa çıkan yüksek miktarda metan gazının ortamda bulunan hava ile karışarak oluşturduğu grizunun yine dinamit atımından kaynaklı olarak, grizu artı  kömür tozu patlaması şeklinde cereyan ettiği düşünülmektedir” denildi. Bu düşünceyi de 41 kişiden 30’unun ölüm nedeninin darbe ve yaralanma olması, patlamanın ardından ocakta yangın çıkması ve ocak içindeki hasarın desteklediği ifade edildi. Raporda, “Olayın sadece grizu patlaması olması mümkün değildir” denilerek, metandan kaynaklı patlama olsa hasarın daha büyük olacağı açıklandı.

    Raporda “Havalandırma” başlığı altında şu değerlendirmelerde bulunuldu:

    “TTK’ye bağlı ATİM’de (Amasra Taşkömürü İşletme Müessesesi) maden havalandırmasının iyileştirilmesine dair hayata geçmeyen yatırım ve iyileştirme projeleri, kazanın meydana gelmesinde önemli rol oynamıştır. Yetersiz ve etkisiz havalandırma sistemi olayın meydana gelmesindeki en temel unsurdur. Ocak içinde yeterli miktarda ve hızda hava dolaşımı sağlanamamış, bu nedenle yanıcı, patlayıcı gazları ve tozları insanların çalıştığı ve bulundukları yerlerde seyreltme ve hızla ortamdan uzaklaştırma görevi yerine getirilememiştir. Merkezi gaz izleme sisteminden alınan veriler incelendiğinde metan seviyelerinin müteakip defalar uzun süre boyunca yüzde 1,50 ve yüzde 2’nin üstünde kaldığı, neredeyse rutin olarak yüzde 1,50’yi, düzenli olarak da yüzde 2’yi aştığı için potansiyel patlayıcı metan seviyeleri oluşmuştur. Teknik olarak metan gazının alt patlama limiti olan yüzde 5’i geçtiği durumlar da yaşanmıştır ancak tertip defterler incelendiğinde ikaz ve alarm seviyelerinde maden ocağının kısmen dahi olsa boşaltılması yönünde bir önlem alındığı ve üretim miktarlarında bir azalma olduğu görülmemiştir. Havalandırma sistemi yeterli ve etkili olsaydı olayın meydana gelmesi önlenirdi.”

    “METAN DRENAJI UYGULAMASI HAYATA GEÇİRİLMİŞ OLSAYDI KAZA ÖNLENEBİLİRDİ”

    Raporda, “Metan Drenajı” başlığında şunlar kaydedildi:

    “TTK’ye bağlı ocaklarda metan drenajı uygulaması yapılmamaktadır. Bu durum yaşanan kazanın, yetersiz ve etkisiz havalandırma ile birlikte temel nedenlerinden biridir. Metan drenajı uygulaması hayata geçirilmiş olsaydı meydana gelen kaza olayı önlenebilirdi.”

    “KÖMÜR TOZU İLE MÜCADELE ETKİN YAPILSAYDI KAZANIN ETKİSİ AT OLABİLİRDİ”

    Rapordaki “Kömür Tozu Mücadelesi” başlığında ise şunlar anlatıldı:

    “-320 Kalın Damar galerisinde meydana gelen grizu patlamasının kömür tozu patlaması ile ocağa yayılması, yaşanan kazanın boyutlarının ve etki mesafesinin artmasına sebebiyet vermiştir. İşletmede kömür tozu ile mücadele konusunda hazırlanan yönergenin bulunmuş olması, işletme yetkililerinin de riskin farkındalığına işaret etmektedir ancak grizu patlamasının kömür tozu patlamasına eşlik etmiş olması, yapılan tozla mücadele çalışmasının yetersiz olduğunu göstermektedir. Tozla mücadele etkin yapılsaydı meydana gelen kazanın etkisi daha az olabilirdi.”

    “YAPTIRIM UYGULANMAMIŞ”

    Raporda “denetleme mekanizmasının gereken etkinliği sağlayamadığının net görüldüğü, bunun da kazanın meydana gelmesinde etkisi olduğu” kaydedildi. Raporda, “Maden işletmesinde gerçekleştirilen denetim faaliyetleri sonucunda hazırlanan raporlarda, havalandırma, metan drenaj, kömür tozu ile mücadele ve benzeri konularda tespit veya iyileştirme yönelik bir talep, öneri ya da yaptırım uygulanmamıştır. Denetleme mekanizmasının gereken etkinliği sağlayamadığı görülmekte olup, kazanın meydana gelmesinde etkisi vardır” denildi.

    “TEKNİK PERSONEL EKSİKLİĞİ KAZANIN MEYDANA GELMESİNDE ETKEN”

    Raporda madenin teknik personel sayısının da eksik olduğu kaydedilerek, “İşletmede, yeraltında farklı kartiye ve birimlerde yapılan tüm teknik işleri tek bir vardiya mühendisi ile denetlemenin ve yönetmenin yetersiz kalacağı aşikardır. Bu kusur kazanın meydana gelmesinde etkendir” diye dikkat çekildi.

    Raporda, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı MAPEG Ruhsat Denetleme Dairesi Başkanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı kusurlu bulundu.