Türk Tabipleri Birliği (TTB), hekimlik faaliyeti yürütmek amacıyla kurulmuş şirketlerden yıllık aidata ek olarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından munzam aidat alınması üzerine yürütmenin durdurulması ve iptal istemiyle dava açtı.
Dava dilekçesinde TTB’nin konuyla ilgili olarak TOBB’a yazı yazdığı, TOBB’un ise kendi kanununu işaret ederek “tacir” olanların ticari bilanço kârı üzerinden binde beş oranında munzam aidat ödeme yükümlülüğüne dikkat çektiği aktarıldı. Hekimlerin şirket kurmasının bir çalışma biçimi sonucu olduğu belirtilen dilekçede şu ifadelere yer verildi:
“Ancak hekimler tacir, hekimlik faaliyeti ticaret ve hekimlerin sağlık hizmeti sunumu sonucunda elde ettiği kazanç; ticari kazanç kapsamında değerlendirilemeyeceğinden bu nitelikteki şirketlerin ticaret odasına üye olmaya zorlanması, aidat ve ticari kazanç üzerinden alınan munzam aidatın hekimlerden talep edilmesi kabul edilemez. Zira Türk Ticaret Kanunu’nun 12. maddesinin ilk cümlesi uyarınca ‘Bir ticari işletmeyi, kısmen de olsa, kendi adına işleten kişiye tacir denir.’ Aynı yasanın 11. maddesinde ‘Ticari işletme, esnaf işletmesi için öngörülen sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde yürütüldüğü işletmedir’ şeklinde tanımlanmıştır.”
Gelir Vergisi Kanunu’na göre de hekimlik faaliyetlerinin ticari kazanç kapsamında olmadığına dikkat çekilen dava dilekçesinde, hekimlik mesleğinin ticari faaliyet olarak değerlendirilemeyeceğine ilişkin Danıştay kararına da yer verildi.
“Bütün bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, hekimlerin hekimlik mesleğini icra etmek amacı ile kurmuş oldukları şirketler dolayısıyla üyelik tesisi ve kendilerinden aidat ve munzam aidat alınması hukuka aykırıdır” denilen dilekçede dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması ve iptali istendi.
Blog
-

TTB, Hekimlik Faaliyeti İçin Şirket Kurmuş Hekimlerden Ek Olarak Munzam Aidat Alınmaması İçin Dava Açtı
-
Allah’ın Askerleri
Çocuk işçiliği sorunu, geçmişten bugüne süregelen tüm dünyanın temel sorunlarından birisi.
Her ne kadar Birleşmiş Milletler (BM), 2025 yılına kadar dünyada her türlü çocuk işçiliğini bitirme hedefi belirlemiş olsa da, çözüm kapsamında yeterli adımlar atılmış değil.
Bu minvalde görev; mevsimlik tarım başta olmak üzere tüm çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi için; kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, sivil toplum örgütlerine düşüyor.
Elbette gerçeğin ve kamunun sesi olan basına ve emekçilerine de…
Yazdık, yazıyoruz ve hep yazacağız, ama biliyoruz ki izlenen bir TV dizisi karakteri kadar konuşulmayacaklar…
Hani mevsimlik tarım işçisi çocuklar, hani araba kasalarında seyahat ederken trajik kazalarda yaşamlarını yitiren, çadırlarda yaşadıkları derin yoksulluk içinde yaşam mücadelesi verenler.
Hani, 8 ayı karın tokluğuna geçirebilmek için şaftı kaymış bu alaca dünyada 4 ay boyunca, zamanı olmayan işlerde, çocuk yaşlarda ekmek parası için kendini tüketenler.
Hani, erken yaşta büyümek zorunda kalan, eğitim ve sağlık sorunları açısından dezavantajlar yaşayan işçi çocuklar.
Hani, sistemin bizleri birbirine yabancılaştırdığı, hallerini görmediğimiz. Hani, ya bir ölüm olursa veyahut her sene olduğu gibi sadece hasat zamanı konuşulan, çözüm üretilmeden, derin yoksulluklarına geri dönenen unutulmuş çocuklar.
Okunmayacak, duyulmayacak, konuşulmayacaklar…
Bizler, Mevsimlik Tarımda Çocuk İşçiliğini Azaltmak İçin Eğitime Erişim ve İletişim Biriminin kurulması gerektiği konusunda konulan model önerilerini konuşurken; Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile A-101 zincir marketleri arasında “sektör çalışanlarının mesleki eğitim merkezleri (MESEM) aracılığıyla eğitim öğretim sürecine dâhil olması ile mesleki eğitim ve istihdam süreçlerini yaşama geçirmek” amacıyla protokol imzalandı.
Protokole göre; öğrenciler haftanın büyük bölümünü A-101, bir gününü ise okulda geçirecekler.
Böylece; iş gücü piyasasına, azaltılması, hatta ortadan kaldırılması gerekirken çok sayıda çocuk işçi daha ekleneceği görülüyor.
Bu sırada artan çocuk işçilikte, çalıştığı fabrikada paketleme makinesine kıyafetini kaptıran 14 yaşındaki Dicle Nur Selçuk gibi çocuklar can vermeye devam ediyor…
İnsan hak ve hürriyeti gibi eşit yurttaşlıkta hukuk devleti ilkelerindendir.
Mademki sosyal ve hukuk devleti olduğumuzdan bahsediyoruz, her çocuk gibi eşit yaşam koşulları ve eğitim hakları için çocuk işçiliğini ortadan kaldırmak, geleceğe umutsuz baktıkları yetmez gibi bugünkü hayatı da zehir olan bu çocuklar için daha neyi bekliyoruz?
Evet, yine birkaç ay sonra bahar göz kırpacak, dallar yeşillenip, toprak ürüne duracak. Ürünler hasata hazırlanacak. Ahvalleri görülmeyen bu çocuklar yine tarlalarda işçi olacaklar.
Örselenecek, yaralanacak hatta ölecekler…
Her ölüm gibi birkaç gün konuşulacak, sonra unutulacaklar…
Oysa bir yerlerde bir çocukluk ölüyorsa, ağlar bütün dünya…
Ve en acısı ülkemin çocukları için sorunlar bununla da bitmiyor. Sokaklar çocuk doğurmaz ama adları “sokak çocuğu”na çıkanlar var ki, onlar da bambaşka bir yara…
Hani korktuğumuz, görmezden geldiğimiz, unuttuğumuz, bir anda büyümüş, çocuk olamamış çocuklar.
Sur diplerinde yatan, açlıkla, soğukla boğuşan, yaşama tutunmaya çalışanlar…
Yara çok derin…
Sevgili Yaşar Kemal’in 8 çocukla yaptığı röportajlarından derlediği “Allah’ın Askerleri”ndeki bir çocuğun;
“Polis amcalar her şeyi sormuşlardı da, düşleri sormayı akıl etmemişlerdi.” ifadesindeki kadar derin.
Ve hikâyedeki bir çocuğun kendilerinin Allah’tan başka kimselerinin olmadığını düşünmesi, bir diğerinin Yaşar Kemal’in kitabın ismini de buradan verdiği “biz Allah’ın askerleriyiz” demesi kadar düşündürücü…
Ve konuşulup, duyulmadığı, çözüm üretilmediği her gün de bu çocukların hayatları Dante’nin cehennemine dönmeye devam edecek…
Yazar hakkında:
Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.
-

Fındıklı Belediyesi’nin kreş mücadelesi
Rize Fındıklı Belediyesi Başkanı Ercüment Çervatoğlu, belediyeye ait olan Gündüz Çocuk Bakım Evi ve Çocuk Hakları Merkezi’nin Müftülük tarafından el konulmasına karşı sesini yükseltiyor. Çervatoğlu, “İşgalin 13. Gününde belediyemize ait kreşin geri verilmesini istiyoruz” diyerek, bina önünde açıklama yaptı; açıklamasını da sosyal medya üzerinden yayınladı. https://www.facebook.com/ercumentcervatoglu/videos/5631720810252401/?extid=NS-UNK-UNK-UNK-IOS_GK0T-GK1C&ref=sharing
Ercüment Çervatoğlu, Fındıklı Belediye Meclisi’nin kreşin tahsisinin iptaline ilişkin karar aldığını hatırlatarak, “Bize ait, belediye tarafından yapılmış olan kreş binamızın tarafımıza verilmesini talep ettik. Kreşin tahsisini iptal ettik” dedi.
Kasım 2022 tarihinde bitecek tahsis için, 2022 Mayıs’ında müftülük ile görüşmelere başladıklarını aktaran Çervatoğlu, sonra yazışmalar yapıldığını, tahsisin yenilenmesinin istendiğini, ancak kendilerinin projeleri olduğunu bildirdiklerini söyledi. Çervatoğlu, AKP ilçe başkanının da devreye girdiğini ve kendilerine ait binanın devredilmediği bilgisini aktardı.

Fındıklı Müftülüğü tarafından kendilerine devredilmeyen bina önünde açıklama yapan Ercüment Çervatoğlu, “Bugün belediye binasının Fındıklı Müftülüğü tarafından işgalinin 13. Günü” diyerek yaptığı açıklamada, trollere ve kendileri aleyhine haber yapan yandaş medyaya da seslendi.
Sorunu çözmek isteyenlerin geldiğini, özellikle Diyanet Sen’in gelip, sorunu çözmeye çalıştığını belirten Çervatoğlu, sorunu çözmek istemeyenlerin ise bunu politik malzeme haline getirdiğini söyledi.
Rize Valisi ve Fındıklı Kaymakamına, Fındıklı Müftülüğü’ne, “Kamu görevlileri kin, taraf tutmaz. Kurumlar arasında eşit davranır” hatırlatması yapan Çervatğlu, devletin Fındıklı Belediyesini ötekileştirdiğini dile getirdi.
Çocuklarla ilgili projeleri için yer istediklerini, Müftülüğün Caminin altını vermeyi kabul ettiğini, ancak sonradan araya giren siyasiler nedeniyle bu yerin verilmediğini aktaran Çervatoğlu, trollere ve yandaş medyaya “CHP zihniyeti Kuran Kursunu kapatıyor” ‘haberleri’ yaptırıldığını söyledi.
Projeleri için Fındıklı’da bulunan yerleri sayan Ercüment Çervatoğlu, gerçekleri anlatmaya, mücadeleyi sürdürmeye kararlı olduklarını ifade etti.
-
Güç Odaklı Paradigmadan İnsan Odaklı Paradigmaya Geçiş
Merhaba, bu yazımda insanlık tarihi içerisinde güç ilişkileri bağlamında paradigma değişiklerine dikkat çekmek ve farklı bir bakış açısı sunmak istiyorum.
Paradigma nedir? Paradigma kavramı, 20. yüzyılın sonlarında ilk kez bugünkü anlamıyla Amerikalı felsefeci Tomas Kunt tarafından kullanılmıştır. Bakış noktamıza göre biçimlenen ve hiyerarşik bir değerler dizgesi oluşturan en temel düşünsel dayanağı ifade etmektedir. Bir bakıma, evrene, topluma ve insana bakış açımız; onları kavrama ve anlamlandırma biçimimiz olarak özetlenebilir.
Toplumların gelişiminde her dönemin ya da çağın bir paradigması vardır. Ortaya çıkan tüm soru ve sorunlara bu paradigmadan yola çıkarak ve ışık alarak yanıt veririz. Bu nedenle paradigma sorunlar demetine verilen ortak yanıt olarak da tanımlanabilir.
paradigma, gökten zembille inmez. Toplumun derinliklerinde, üretim süreçleri içerisinde yavaş yavaş ve sessizce filizlenir.
Toplumu bir yapıya benzetirsek, alt yapı, ekonomik temeli, üst yapı ise, örgütsel ve düşünsel değerler sistemini ifade eder. Ekonomik temel deyince, üretim, tüketim, değişim ve bölüşüm ilişkiler yumağını anlıyoruz. Bu yumağı oluşturan ipin ucu üretimdir. Onu sırasıyla tüketim, değişim ve bölüşüm izler. Yani biz ilişkiler yumağını sarmaya üretimle başlarız. Diğer tüm ilişkiler, üretimin üzerine sarılır.
Ekonomik alt yapı, üzerinde biçimlenen tüm insan ilişkileriyle birlikte sosyo-ekonomik oluşumu meydana getirir. Bu sosyo-ekonomik oluşumun üzerinde ise, başta devlet olmak üzere siyasal, hukuksal, eğitsel ve sanatsal üst yapı ile bütün bunlara içerik kazandıran değerler sistemi yükselir. İşte bu değerler sisteminin omurgasını oluşturan temel değer, temel düşünsel dayanak paradigmadır. Eşitlik, özgürlük, adalet, kalkınma, erdem, tevekkül… hepsi, çağdan çağa, toplumdan topluma egemen olan paradigma örnekleridir.
toplumsal farklılaşmaların ve sınıfların ortaya çıkmadığı ilkel dönemlerin paradigması, kan kardeşliği olsa gerekir. Çünkü aynı toteme bağlı topluluk bireyleri, kan kardeşi sayılırdı. Bütün toplumsal ilişkiler, kan kardeşliği paradigmasına göre biçimlenir; topluluk üyeleri birbiriyle eşit görülürdü. Üretim, tüketim, bölüşüm ortaktı. Kamu malı kutsaldı. Topluluğun bir bireyine yapılan saldırı, hepsine yapılmış kabul edilirdi. Bütün değer yargıları, gelenekler, inanışlar, ahlak vb. aynı toteme bağlı topluluğun ortak çıkarlarını korumakla işlevlendirilmişti.
Toplumsal farklılaşma ve sınıflaşmanın tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, bütün maddi ve manevi değerler, egemen olan sınıfların elinde toplanmaya başladı. Bu nedenle kan kardeşliği paradigmasının pabucu dama atıldı. Onun yerine, egemen sınıfların egemen konumlarını korumayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan çıkar ve güç odaklı bir paradigma yerleşti. Artık her şey, güçlülerin gereksinimlerine ve istemlerine göre yeniden tanımlanmak zorundaydı. Gelenekler, görenekler, inanışlar, ahlak ve bütün değer yargıları, güçlülerin çıkarlarını ve konumlarını korumaya hizmet etmek üzere yeniden biçimlendirildi ve içerik kazandılar. Normlara ve standartlara uygun olan, egemen zümrelerin gereksinim ve ölçütleriydi. Bu gereksinim ve ölçütlere aykırı olan her şey, anormal ve standart dışıydı. Haklılığın kaynağını güç oluşturmaktaydı. Güçlüysen haklısın ilkesi geçerliydi. Egemen güçler, çıkar ve güç odaklı paradigmayı toplumun belleğine ve alt bilincine öylesine yerleştirdi ki, toplumun güçsüzler ve güçlüler olarak bölünmesi ve güçlülerin güçsüzleri yönetmesi doğanın bir yasası olarak benimsendi.
Güç ve çıkar odaklı paradigmada toplumdaki çeşitlilik ve farklılık yadsınmakta; her şey belirli bir gelir düzeyine, belirli bir boya ve bedensel özelliklere, belirli yaş aralıklarına, insanlığın erkek cinsine, belirli bir sağlık durumuna, belirli bir deri rengine, dahası, belirli bir dinsel, mezhepsel ve etnik mensubiyete göre standartlaştırılmaktadır.
Söz gelişi, köleci kentlerde ve imparatorluklarda yurttaşlık hakkı, sadece özgür sayılan insanlara tanınmakta; köleler, kadınlar ve yabancılar yani toplumun ezici bir çoğunluğu özgür olmadığı için yurttaş sayılmamaktaydı. Bazı “demokrasi”lerde genel oy hakkı bulunmamakta; belirli bir varlık düzeyine sahip olanlar ve sadece erkekler oy kullanabilmekteydiler. Bütün uygarlıklarda yapıların giriş ve çıkışları, kapı yükseklikleri, caddeler, kaldırımlar, genel kullanım alanları, belirli bir boy, beden özelliği ve sağlık durumundaki insanlara göre yapılmıştır. Bazı toplumların kutsal mekanları, dinsel eğitim ve ibadet yerleri, egemen olan din ve mezheplerin inanışlarına göre tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Otomobil, çamaşır ve bulaşık makinesi, televizyon, buzdolabı gibi günlük yaşamımızda artık vazgeçilmezimiz olan araç ve gereçler, hep belirli standart ve özelliklerdeki bireylere göre tasarlanıp üretilmektedir.
Oysa çeşitliliği ve farklılığı yüzünden dışlanan, anormal ve standart dışı sayılan bütün bireyleri topladığımızda bunların toplumun ezici bir çoğunluğunu oluşturduğunu, aslında normal ve standart kabul edilenlerin azınlıkta olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Güç ve çıkar odaklı paradigma, güçlülerin gereksinimlerine ve ölçütlerine uygun olanın, normal ve standart olduğuna yani kuralın bu olduğuna, diğerlerinin azınlıkta ve istisna kaldığına, maddi ve manevi bütün egemenlik araçlarını kullanarak tüm insanlığı inandırmıştır
Ancak insanlık, uzun süreden beri, güç ve çıkar odaklı paradigmanın akıl dışı, ötekileştirici ve dışlayıcı niteliğini görmeye ve onunla mücadele ederek insan odaklı paradigmayı egemen kılmak için önemli kazanımlar elde etmeye başlamıştır. Bu mücadelenin birinci evresi, aydınlanma çağı ile birlikte rasyonalist ve hümanist felsefenin insanlığın gündemine gelmesidir. Rasyonalizmin odağında AKIL, hümanizmin odağında ise İNSAN yer almaktadır. Akıl ve insan odaklı yaklaşım, güç ve çıkar odaklı paradigmaya önemli darbeler vurmakla birlikte onu ortadan kaldıramamıştır. Azami kâr yasasına dayanan kapitalizm, güç ve çıkar odaklı paradigmayı yeniden ıslah etmeyi ve egemen kılmayı başarmıştır. Kapitalizm, güç odaklı paradigmayı, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlarla yaldızlayıp makyajlayarak kendisinin insan odaklı bir sistem olduğuna, büyük kitleleri bir süreliğine inandırmıştır.
İnsanlığın eşit ve özgür bir toplum arayışı ve denemeleri, emekçilerin Paris Komünü girişimi ve Sovyet Devrimiyle devam etmiş; İkinci Evren Savaşı’ndan sonra ilan edilen İnsan Hakları Bildirisi, evrensel insan haklarının genişletilmesi ve yer yer yaşama geçirilmesi için verilen mücadeleler, insan odaklı paradigmanın güç kazanması için önemli bir zemin yaratmıştır.
İnsan odaklı paradigma nedir?
İnsan odaklı paradigma, her şeyden önce, birey olarak insanın; düşüncenin, toplumun ve yaşamın merkezine oturtulmasıdır. Toplumun ve yaşamın tüm alanlarının, başka bir ölçüte göre değil, sadece insanın gereksinimlerine ve özelliklerine göre yeniden planlanması, tasarlanması ve düzenlenmesidir. Toplumdaki çeşitliliğin ve farklılığın kavranması ve programlarda, projelerde, uygulamalarda bu çeşitliliğin ve farklılığın daima göz önünde bulundurulmasıdır. Toplumların, kentlerin, konutların, genel kullanım alanlarının ve ürünlerin; çocukların, gençlerin, yaşlıların, kadınların, göremeyen, işitemeyen, yürüyemeyen, bazı organlarından yoksun olan veya bu organlarını kullanamayanların, çok uzun veya çok kısa boyluların, farklı inanışta ve etnik yapıda bireylerin varlığı dikkate alınarak yeniden tasarlanması ve üretilmesidir.
28 Ekim 2009 tarihinden beri ülkemizde de yürürlükte bulunan Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi, “Evrensel Tasarım” kavramını tanımlayıp gündeme taşıyarak insan odaklı paradigmaya geçiş için önemli bir aşamaya işaret etmiştir. Sözleşmede “Evrensel Tasarım” kavramı şöyle tanımlanmaktadır:
“Evrensel tasarım: ürünlerin, çevrenin, programların ve hizmetlerin özel bir ek tasarıma veya düzenlemeye gerek duyulmaksızın, mümkün olduğunca herkes tarafından kullanılabilecek şekilde tasarlanmasıdır.”
Sözleşme; ürünlerin, çevrenin, programların ve hizmetlerin, herkes tarafından kullanılabilecek bir biçimde tasarlanmasına vurgu yapmakla toplumdaki çeşitliliğe, farklılığa, bireyin gereksinimlerine ve özelliklerine dikkat çekmektedir. Böylece insan odaklı paradigmanın bir tanımını vermektedir aynı zamanda. Her şeyin herkes için tasarlanması ve yaşama geçirilmesi. Herkes için toplum, herkes için kent, herkes için konut, herkes için ürün… Kuşku yok ki, “herkes” kavramı, her tür çeşitliliği ve farklılığı içinde toplumu oluşturan tüm bireyleri kapsamaktadır.
Evrensel Tasarım kavramı, insan odaklı paradigmaya, daha somut ve daha zengin bir içerik kazandırmıştır. Önümüzdeki süreç, hiç kuşku yok ki, güç ve çıkar odaklı paradigmadan insan odaklı paradigmaya geçişin hızlanmasına tanıklık edecektir. İnsanlık, kapitalist emperyalizmin, aşırı kazanç hırsıyla insanı ezen ve öğüten acımasız işleyişine, doğayı ve toplumu tahrip eden niteliğine karşın güç ve çıkar odaklı paradigmadan insan odaklı paradigmaya geçişin doğum sancılarıyla kıvranmakta; eşit, özgür, bireyin gereksinimlerine ve mutluluğuna odaklanmış bir dünya düzeninin kurulması doğrultusunda ilerlemektedir.
Dostça kalın.
Yazar hakkında:
Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.
-

TTB: ‘Ek randevu baskılarına karşı meslektaşlarımızın yanındayız’
Türk Tabipleri Birliği (TTB), bazı hastanelerde hekimlerin rızası olmadan ek randevu/yedek kontenjan oluşturulması ve ek randevu alan hastaların muayene edilmesi için idareler tarafından hekimlere soruşturma açılması gibi uygulamalara karşı açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “Hekimlerin onamı alınmadan, hekimleri nitelikli sağlık hizmeti vermekten alıkoyacak şekilde fazla sayıda hasta muayene etmeleri yönündeki baskılara karşı hekimlerin yanında oldukları ve gerekli hukuksal girişimleri başlatacakları” duyuruldu.
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi ve Hukuk Bürosu tarafından yapılan açıklama şöyle:
‘SÜRE EN AZ 20 DAKİKA OLMALI’
“Sağlık hizmetleri doğrudan yaşam hakkıyla ilgili olması nedeniyle diğer kamu hizmetlerinden farklıdır. Her birey, sağlıklı olma hakkına; dolayısıyla sağlıklı koşullarda yaşama ve ihtiyaçlarına uygun olarak adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde nitelikli sağlık hizmetinden faydalanma hakkına sahiptir. Bilindiği üzere uluslararası çalışmalar ve örgütlerin açıklamalarını temel alarak sağlık hizmetinin nitelikli sunumu için hastaya ayrılması gerekli süre en az 20 dakika olması gerektiğini defalarca dile getirdik.
Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nün ikinci maddesinde ‘Tabip ve diş tabibinin başta gelen vazifesi, insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine ihtimam ve hürmet göstermektir’ denmektedir.
Hasta Hakları Yönetmeliği’nin Sağlık Hizmetlerinden Faydalanma Hakkı Adalet ve Hakkaniyete Uygun Olarak Faydalanma başlıklı altıncı maddesinde ‘Hasta, adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde sağlıklı yaşamanın teşvik edilmesine yönelik faaliyetler ve koruyucu sağlık hizmetleri de dahil olmak üzere, sağlık hizmetlerinden ihtiyaçlarına uygun olarak faydalanma hakkına sahiptir. Bu hak, sağlık hizmeti veren bütün kurum ve kuruluşlar ile sağlık hizmetinde görev alan personelin adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun hizmet verme yükümlülüklerini de içerir’ ve Tıbbi Özen Gösterilmesi başlıklı 14. maddesinde ‘Personel, hastanın durumunun gerektirdiği tıbbi özeni gösterir’ ifadeleri yer alır.
5 DAKİKADA BİR SAĞLIK HİZMETİ HAKKI İHLAL EDİLDİ
Beş dakikada bir muayene randevusu verilmesine karşı yürüttüğümüz mücadele sonrası, Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) üzerinden 10 dakikada 1 hastaya randevu verilmesi sistemine geçilmiş, bu sisteme geçilmesi öncesinde bir hekimin bir hastayı tedavi etmesi için gerekli olan makul sürenin tespiti yapılmamış ve bireylerin nitelikli sağlık hizmetinden faydalanma hakkı ihlal edilmiştir.
Sağlık Bakanlığı tarafından hastane başhekimliklerine ‘MHRS’de Poliklinik Muayene Randevuları’ başlıklı yazıda ‘Bakanlığın hedefleri ve hastanelerin planlaması çerçevesinde randevulu ve randevusuz olarak poliklinik hizmetleri sunulacaktır’ açıklamasına yer verilmiş ve kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması için gerekli düzenlemelerin yapılması gerektiği belirtilmiştir. Hastanın muayene edilmesi, tedavinin planlanması ve bu planın hastaya aktarılmasını kapsayan sürecin 10 dakikadan az bir zamanda yapılması, hasta yoğunluğunun giderilmesinin haklı gerekçesi yapılmamalıdır.
EK RANDEVU UYGULAMASI
Sağlık Bakanlığı tarafından hastane başhekimliklerine gönderilen son yazıda ise ‘yedek (ek) randevu uygulamasına izin verildiği’ bildirilmiştir. Uygulamanın ise saat başına verilecek şekilde yedek kontenjan açılabileceği, yedek randevuların MHRS üzerinden alınabileceği, uygulamanın geçici olacağı ve hekimin isteğine bağlı olabileceği belirtilmiştir. Fakat mevcut uygulamada, hekimlere ek (yedek) randevu/yedek kontenjan gibi tıp literatürüne uygun olmayan tabirlerle hastaneye giden her hastanın poliklinik muayenesi zorunlu kılınmıştır.
RANDEVU ARALIKLARINI HEKİM BELİRLEMELİ
Sağlık Bakanlığı’nın 9 Aralık 2021 tarihli genelgesinde ise ‘Hekim çalışma cetvellerinin planlanması, uygulanması ve polikliniklerde randevulu muayene süreçlerinin takibi, hizmete erişim ve hasta memnuniyeti açısından önceliğimizi oluşturmaktadır’ denilmekle MHRS uygulamasından beklenen amaç tarif edilmiş ve devamında ‘Sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştıracak şekilde az zamanda çok hasta bakılarak değil yaygın poliklinik hizmeti planlanarak randevulu muayene kapasite artırımı sağlanmalıdır’ denilmiştir. Ayrıca; ‘Muayene süresi hekime ve ilgili branşın özelliğine göre değişebildiğinden randevu aralıkları en etkili şekilde hekimlerimiz tarafından oluşturulmalı ve başhekimliklerimizce onaylanmalıdır. Kamuoyunda gündem olduğu gibi 5 dakikada bir muayene yapıldığı şeklindeki söylentilere sebep olacak uygulamalardan sakınılmalıdır’ denilerek randevu aralıklarının hekim tarafından belirlenmesi ve başhekimlik onaylarına sunulması gerekliliği belirtilmiştir.
Hekimlerin iradesi dışında MHRS uygulaması üzerinden ek randevu verilmesi işlemi mevzuata aykırılık teşkil etmektedir. Randevu alan veya almadan gelen hastalara ek olarak verilen randevular poliklinik önlerinde hasta-hasta, hasta-hekim arasında kargaşa yaratacak, her türlü şiddete neden olarak hem hekim ve sağlık çalışanları üzerinde ciddi bir baskı oluşturacak hem de sağlık hizmetlerinin daha da aksamasına neden olacaktır. Ek randevularla daha da kısalan muayene sürelerinde hekimler hastalara yeterli zaman ayıramayacaktır. Dolayısıyla sağlık hizmeti verebilmek mümkün olmayacaktır. Sağlıkta şiddetin arttığı bu dönemde, sağlıkta şiddetle mücadele araçlarının güçlendirilmesi gerekirken Sağlık Bakanlığı tarafından şiddet koşullarının oluşturulması kabul edilemez.
‘HUKUKSAL GİRİŞİMLER’ UYARISI
Sağlık Bakanlığı tarafından da belirtilmesine rağmen, bazı hastanelerde hekimlerin rızası dışında ek randevu/yedek kontenjan oluşturulması ve ek randevu alan hastaların muayene edilmesi için idareler tarafından hekimlere soruşturma açılması gibi uygulamalar, meslektaşlarımız tarafından birliğimize bildirilmektedir. Hekimlerin onamı alınmadan, hekimleri nitelikli sağlık hizmeti vermekten alıkoyacak şekilde fazla sayıda hasta muayene etmeleri yönündeki baskılara karşı meslektaşlarımızın yanında olduğumuzu ve gerekli hukuksal girişimleri başlatacağımızı kamuoyuna saygı ile duyururuz.
-
14 yaşındaki Mert Efe Batmaz’a verilen ceza
Mert Efe Batmaz…
24 Ocak 2007 doğumlu…
Daha çocuk…
Galatasaray 14 yaş grubunda futbol oynuyor…
Ama birden Türkiye’nin gündemine oturdu…
Galatasaray-Beşiktaş arasında geçen hafta oynanan maçta…
Sarı-kırmızılı kulüp tarafından top toplayıcı olarak görevlendirilmişti…
Her Galatasaraylı gibi…
Mert Efe de…
Takımının kazanmasını istiyordu…
Bir yandan top topluyor, bir yandan da her iki takımda yetenekli futbolcuların neler yaptığına dikkat ediyor…
Onlar gibi olmak istiyordu…
Galatasaray 2-1 galip durumda…
Maçın atmosferi yükselmiş…
Beşiktaşlı futbolcular en azından berabere ayrılmak için…
Mücadele ediyordu…
Top bir anda Galatasaraylı futbolcular tarafından taça atıldı…
Top bir anda…
Mert Efe’nin…
Ayaklarına geldi…
Beşiktaşlı futbolculara vermek için…
Topu ayağına aldı…
Tacı atmak için Beşiktaşlı Tayfun Bingöl, topu istedi…
“Gel al“ dediği iddia edildi…
Bir tartışma çıktı…
Taç atıldı…
Ama olay kapanmadı…
Maçın temsilcisi…
Raporu yazınca…
TFF Hukuk Müşavirliği tarafından Profesyonel Disiplin Kurulu’na sevk edildi…
Profesyonel Disiplin Kurulu Mert Efe’ye 8 gün hak mahrumiyeti verdi…
Mert Efe bir çocuk…
Daha 15 yaşına bile basmamış…
Bir an duygularının esiri olmuş olabilir…
Yıllardır top toplayıcılar takımları galip durumda olduğu zaman top vermede biraz gecikiyorlar…
Bu doğru değil…
Ancak yaklaşık 50 yıla yakın…
Spor Yazarlığı yapıyorum…
Böyle bir cezaya ilk kez tanık oluyorum…
Haydi bakalım…
Bundan sonra kaç top toplayıcıya ceza vereceksiniz…
Yazık…
Bir çocuk…
Çağırırsınız…
Uyarırsınız…
Bir daha yapma diye…
Nasihat edersiniz…
Hemen ceza…
Öyle çok çocuklar var ki…
Hepsi adliye kapılarında…
Böyle bir geleneğe de…
TFF biz de katılalım demiş olacak ki…
Mert Efe Batmaz’a 8 gün hak mahrumiyeti cezası verdi…
Bakalım…
Bu gelenek sürecek mi?…
İnsanlar neden…
Hak…
Hukuk…
Adalet …
Diye haykırıyor…
İşte bu adaletsizlikler için…
TFF herkese adalet diyorsa…
Geçmiş dönemlerde yaşandı…
Fenerbahçe’nin Rize dönüşü otobüsünün kurşunlanması…
Henüz aydınlanmadı…
Galatasaray adası kurşunlandı…
TFF Binası kurşunlandı…
Failler için ne yapıldı…
Ya 8 Mart hakem operasyonuna ne demeli…
Gerekçe niye açıklanmıyor…
Bunlar karanlıkta kaldığı sürece…
Mert Efe Batmaz’a 8 gün hak mahrumiyeti cezası verilmekle…
Aydınlanmaz…
Yazar Hakkında:
Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var. -

‘Alevilik torbaya sığmaz, yasayı geri çekin’
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili Ayhan Barut, Alevilerin sorunlarının bir torba yasayla çözülemeyeceğini belirterek, Meclis’te AKP iktidarını sert sözlerle eleştirdi. AKP’nin yaptığı düzenlemeyle Alevilik inancına ve kültürüne hakaret edildiğini aktaran Barut, “Alevilik torbaya sığmaz, derhal yasanızı geri çekin” dedi.
‘YASA MECLİS’TEYKEN DIŞARIDA ALEVİLER DAYAK YEDİ’
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda torba yasayla ilgili fikrini paylaşan Ayhan Barut, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığı’ kurulacağını söylemişti. Alevi yurttaşlarımız ‘Alevilik bir tarihi eser mi ki Kültür Bakanlığı’na bağlıyor?’ diyerek tepki göstermişti. Kimsenin kabul etmediği bu konuyla ilgili yasal düzenleme Meclis’teyken, maalesef Alevi yurttaşlarımız Meclis kapısında polis dayağı yedi” diye konuştu.
MAHKEME KARARLARINI ANIMSATTI
AKP’nin Alevilik inancı, kimliği ve kültürüne söz konusu yasal düzenlemeyle hakaret ettiğini bildiren Ayhan Barut, düzenlemenin geri çekilmesini isteyerek şunları kaydetti:
“AKP’nin Aleviliği, Alevilerin haklı taleplerini anlamaktan ve çözüm üretmekten uzak olduğunu biliyoruz. 20 yıldır ne yaptığınız ortada. Ötekileştiren, ayrıştıran, yok sayan, bölüp parçalayan asimilasyon politikaları süslenip boyanıyor. Ama Alevilere yönelik inkarcı zihniyetin hiç değişmediğini görüyoruz. 2014’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, 2018’de Yargıtay’ın, 2021’de yerel mahkemelerin ‘Cemevleri ibadethanedir’ kararları hala uygunlamıyor. Halkın iktidarında kimse inancı, düşüncesi, yaşam şekli, dili ve farklılıkları nedeniyle ötekileştirilmeyecek.” -

Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar tutuklandı
“Ekmek aptal toplumların temel gıda maddesidir” sözlerinin ardından, “Türk milletini, devleti, devletin kurum ve organlarını aşağılamak” suçundan dün gözaltına alınan Ekmek Üreticileri İşverenleri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar, adliyeye sevk edilmesinin ardından çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Önceki gün HaberTürk TV’de konuk olduğu bir programda “Ekmek aptal toplumların temel gıda maddesidir. Bizim toplum ekmek ile doyduğu için başında 20 senedir böyle yöneticiler duruyor” diyen Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar, bu sözleri nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararıyla, Türk Ceza Kanunu’nun 301/1 maddesi uyarınca “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılamak” suçundan resen soruşturma başlatılmıştı. Kolivar, soruşturma kapsamında Başsavcılığın talimatı üzerine dün gözaltına alındı.
İstanbul Güvenlik Şube Müdürlüğündeki ifade işlemeleri tamamlanan Kolivar, bu sabah adliyeye sevk edildi. Kolivar, sorgusunun ardından tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edildi. Kolivar, çıkarıldığı mahkemece “Türk milletini, devleti, devletin kurum ve organlarını aşağılamak” suçundan tutuklandı.
-
Amasra faciasının yasal sorumluları
Her maden faciasından sonra kamuoyunun artan hassasiyeti sonucu olayın şüphelileri hakkında hızla davalar açılır, tutuklamalar yapılır ve bir süre sonra her şey unutulur, gider.
Hukuk sistemimiz bu tür olayları derinlemesine irdelemeye uygun olmadığı için faciaların gerçek nedeni ve sorumluları ne yazık ki ortaya çıkarılamaz. Bu durum dün böyleydi bugün de aynı.
Anayasa’ya göre ülkemiz “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Tüm yasal düzenlemeler anayasa, yasa, yönetmelik hiyerarşisine göre yapılır ve uygulanır.
Anayasa Madde 49 – “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. (Değişik fıkra: 3/10/2001-4709/19 md.) Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”
Anayasa’ya göre devletin, “çalışanları korumak” gibi bir görevi bulunmaktadır.
Ayrıca, Anayasa’nın 168. maddesi “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir….” şeklinde başlamaktadır.
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nın İşverenin genel yükümlülüğü başlığı kısmında;
Madde 4 – (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;
a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.
b) İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.
c) Risk değerlendirmesi yapar veya yaptırır.
ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne alır.
d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.
(2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.
(3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez.
(4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz.
Yine İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nde; “İşveren, işle ilgili her konuda işçilerin sağlık ve güvenliğini korumakla yükümlüdür” denilmektedir.
Görülmektedir ki mevzuat, işçilerin sağlık ve güvenliğinden devleti ve işvereni öncelikli olarak sorumlu kılmıştır.
14 Ekim 2022 tarihinde Bartın – Amasra’da, bir kamu kurumu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu Genel Müdürlüğü’ne (TTK) ait yeraltı kömür işletmesinde grizu patlaması sonucu 42 işçi hayatını kaybetmiştir. Bu işletmenin işvereni; ilgili kamu kurumudur, bakanlıktır, devlettir. Mevzuat gereği, sorumlular açıkça bellidir: Yükümlülük işverendedir.
TTK, Eneri Bakanlığı’na bağlı bir kamu kurumudur. Tüm kadro atamaları, yatırım programları, işleyişle ilgili makro plânlamaları Bakanlık tarafından yapılır. Programlanan tüm işlemler Bakanlık onayıyla yürürlüğe girer.
Kamu adına yapılan maden denetimleri ise, Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından yerine getirilir. Bu denetim yükümlülüğünün ne kadar yerine getirildiği özellikle sorgulanmalıdır. Bilirkişi ön raporunda da bu eksiklikler açıkça dile getirilmiştir.
Kamuda yetki ve sorumlulukların nasıl kullanılacağı, yetki devrinin nasıl yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Kamu yönetimi alanında “yetki devri”, kamu yöneticilerinin Anayasa, kanun, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlerden kaynaklanan yetkilerinin bir kısmını, sınırlarını yazılı olarak belirlemek kaydıyla aynı örgüt içinde alt kademelere devretmeleri olarak tanımlanır.
Yetki devrinde, sorumluluğun yetki devredilene geçmesi genel hukuk kuralıdır. Buna karşılık kanunlarda sorumluluğun devredenden ayrılmayacağına dair hükümler, üstün de sorumluluğunun devam edeceğini gösterir.
Uzman görüşlerine göre, “Bakan ve her kademedeki Bakanlık ve kuruluş yöneticileri gerektiğinde, sınırlarını yazılı olarak açıkça belirlemek şartıyla yetkilerinden bir kısmını astlarına devredebilir. Ancak, yetki devri, yetki devreden amirin sorumluluğunu kaldırmaz.” denilmekte.
Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere sorumluluk, hiyerarşik olarak en üst kademeden başlayarak aşağıya doğru inmektedir. Müteselsil sorumluluk ilkesi gereği de yetki ve sorumluluk oranında tahkikat yürütülmelidir. Amasra faciası ile ilgili soruşturma ve kovuşturmanın da bu doğrultuda yapılması uygun olacaktır.
Oysa, tüm iş kazalarında en alttakiler asıl sorumlu gibi görülmekte ve hesap sorulmaktadır. Elbette ihmali olan herkesten hesabı sorulmalıdır ancak yetki ve sorumluluk silsilesine göre yapılacak uygulama daha adil olacaktır.
Bugüne kadar yaşanan örnekler böyle olmamıştır, umalım bu kez farklı olsun…
Yazar hakkında:
Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.
TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.
-
Kendi kör noktalarımızdan çıkıp, hatalarımızı görme zamanı
Ülkenin dinamik toplumuyla neden anlamlı bir iletişim kuramıyoruz?
Neden herkes kendi yaptığını tek doğru sanıyor? Ve neden herkes kendi kör noktasındaki hataların ayrımına varamıyor?
Toplum neden hala; kapalı-açık tartışması üzerinden ayrıştırılıyor?
Neden ortada olmayan bir sorun on yıllardır böyle sürüp gidiyor?
Geçmiş siyasi tarihleri incelersek, göreceğiz ki ortak akıl geleneği olan demokrasiden kopmuş; popülist, otoriter, tekli yönetim anlayışlarının trajik zafiyetler göstermesi şaşılacak bir durum değildir…
Zira tekli sistemler; kurumsal kapasiteleri zorlarlar. Medya ile iyi ilişkiler kuramayan otoriter yönetimler çareyi medyayı yasaklarla çembere almakta bulurlar.
Baskı ve zorlamalar onları uluslararası siyasi ve diplomatik arenada da gaf yapmaya iter ve yalnızlaşırlar.
Her başarısızlıklarının var olan güçlerini kaybetme riski taşıdığını bilir ve erklerinin devamına önlem olarak; gerilim siyaseti yürütür, üstelik bunun zaman ve dozunu bazen kaçırır aleyhlerine dönmesine neden olurlar.
İşte böyle zamanlarda ellerinde kalan tek argüman kutuplaştırmadır, tam gaz ona tutunurlar…
Karşı siyaset yapan muhalefet için baktığımız zaman; her ne kadar içtenlik dolu olsa da, karşının elindeki argümanla mücadele çokta anlam içermediği gibi, beraberinde psikolojik üstünlüğün kaybına neden olur.
Tıpkı, CHP’nin ortada olmayan “türban sorununu” gündeme taşıması gibi..
Bu yüzden, bu minvalde öngörüsüz çıkışlar; popülist yöntemlerle kutuplaştırma dili ve otoriter siyasetin kişi hak ve özgürlükleri üzerinde yaşattığı tehdidin kaldırılması, yeniden parlamenter sistemin ve demokrasinin inşası için görev üstlenmiş muhalif siyasiler için şaşırtıcıdır.
Birbirinden farklı siyasi kimlik çeşitliliğine ve bir araya gelmeleri çokta kolay olmayan kesimleri ortak davranmaya iten ve karşıtları birleştiren altılı masanın, ellerindeki en büyük dinamikleri;
Bir kenara bırakılmış liyakat, kurumsal yapıların yıpratılmış kapasiteleri, ekonomideki çalkantılar üzerine ve tüm bunlara çözüm arayışlarını sunmak olmalı…
Ülke 7-8 ay içinde gireceği kader seçimine; düşünme biçimini değiştirmiş ve hiç bir şeyin kolay olmayacağının farkındalığına varan, var olan sorunları çözecek ve yönetecek yeni alternatifler üreten, kutuplaştırma dili ile siyaset yapanların eline kendi argümanlarını tekrar vererek karşılarındakilerin ittifaklarını kolaylaştırmayan bir muhalefetle girebilmek için acilen; iktidar argüman ve siyasileriyle değil, bir şeyleri değiştirmek ve yeni bir şeyleri hayata geçirmek için iktidar perspektifi ortaya koymak zorundadır…
Zira 6’lı Masa; siyasi kimlik çeşitliliğine, ittifak mecburiyetine herkesin ikna olmuş görünmesine ve başarıyı yakalayacak çoğunluğa yakın olmasına rağmen, henüz tüm endişeleri toplum hafızasından silmiş değil.
Sadece muhafazakar ya da seküler yaşam tarzını benimsemiş insanlar üzerinden siyasetle de sileceğe benzemiyor…
Oysa siyasi kulislerden, masalardan, meclis kürsülerinden tabana inmeyi başarsalar, ülkenin her kesimiyle, dinamik toplumuyla anlamlı bir iletişimi de başaracaklar…
Ülke kaderini değiştirecek seçime aylar kala, artık herkes kendi kör noktasından çıkıp, hatalarını görmek zorunda.
Yazar hakkında:
Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.