Blog

  • TTB: ‘Kanunda kayyum ve benzeri bir uygulama yok’

    TTB: ‘Kanunda kayyum ve benzeri bir uygulama yok’

    Türk Tabipleri Birliği (TTB), Başkanları Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın hukuka aykırı biçimde gözaltına alınıp, tutuklanmasına tepki gösterirken, “TTB’ye kayyum atanması” iddialarına da yanıt verdi. TTB’den yapılan açıklamada, “TTB Kanunu’nda kayyum benzeri bir uygulama olmadığı” vurgulandı.

    TTB’den yapılan açıklama şöyle:

    “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından TTB; Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında soruşturma başlatılmış, ifadeye çağrılmasının yerine Anayasa’ya ve uluslararası hukuk kurallarına da aykırı biçimde gözaltına alınmasına karar verilmiştir. Gözaltı işlemiyle aynı gün Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’nin, ayrıca Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın başkanlık görevine son verilmesi talebiyle cumhuriyet savcısı tarafından dava açıldığı medya kuruluşları tarafından haberleştirilmiştir. Davaname tarafımıza 31 Ekim 2022 Pazartesi günü resmi olarak tebliğ edilmiştir. Bu dava 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nun Ek-2. maddesinde belirlenen ‘amaç dışında faaliyette bulunma’ iddiasına dayanmaktadır. Tebliğ edilmiş davaname ve eklerinin detaylı incelenmesinin ardından daha net açıklamaların yapılması da mümkün olacaktır.

    YASADA ‘YENİ BİR SEÇİM’ DÜZENLENİYOR

    Madde düzenlemesinde, herhangi bir seçili kurulun görevine son verilmesi halinde sürecin nasıl işleyeceği de belirlenmiş olup görevden alınan kurulun yerine, mevcut üye/delegeler eliyle yeni bir kurulun seçim yapacağı düzenlenmiştir. Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nda 1983 yılındaki değişiklikle getirilen yasaklamaların ve sonrasında 1997 yılında yapılan değişikliklerin dahi kurum üyeleri ve delegelerinin iradesine saygı gösteren bir içeriğe sahip olduğu görülmektedir. Bu nedenledir ki Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nda kayyum ve benzeri bir uygulama bulunmamaktadır.

    DAVANAMEDE BÖYLE BİR TALEP YOK

    Kaldı ki soruşturmayı yürüten savcı tarafından hazırlanan davanamede de bu yönde bir talep olmadığı, yasa hükmü nedeniyle böyle bir uygulama yapılmasının da olanağı bulunmadığı açıktır.            Ayrıca söz konusu madde Türk Tabipleri Birliği’nin merkezi veya tabip odalarının kendi kurullarının, kurul olarak yaptıkları faaliyetlerine dair iddiaların yargı eliyle denetimini düzenlemektedir. Dolayısıyla her biri ayrı bir tüzel kişilik ve her birinin kendi seçili kurulları olan tabip odalarının mevcut davaya dahil edilmesi söz konusu değildir. Tabip odalarının kendi kurullarının ‘amaç dışı faaliyette’ bulunduğu iddiası olması halinde bulundukları ildeki asliye hukuk mahkemelerinde müstakil davalar açılması gerekmektedir; ancak mevcut durumda TTB Merkez Konseyi’ne yönelik açılan davanın doğrudan tabip odalarına da yönelmesine olanak sağlayan bir yasal düzenleme de yoktur.”

  • ‘Kırk katır mı, kırk satır mı?’

    Doğrudur. Politikada eğer ağzınızdan çıkanları hesap edemiyorsanız, çuvallamaya başlamışsınız demektir.

    Ve hele aydınlığa bu kadar aç olduğumuz süreçte bu çıkışlar, bel bağlanan muhalefettense şüphesiz daha risklidir. Fakat eleştiri ve özeleştiri mekanizması da son derece ince nüanslar içerir…

    Karşıdakini yerle yeksan eden, iradesini zedeleyen eleştiri kültürünü düstur edinenler, yaşadıkları coğrafya iklimini unutup, bu yok etme üzerine inşa edilen kültürün günü saati geldiğinde topluma da dokunmayacağını mı sanıyorlar?

    Ne oldu?

    Son bir ayda, muhalefet içinde kendisine biçilen misyonla değil, kendi kendine biçtiği misyonla davrananların yaptığı bir kaç sağlıksız tutumsal çıkış yüzünden, “geliyor gelmekte olan” derken, oluyor olacak denilerek yine yeniden bir “hızlandırılmış” seçim yaşayıp oldubittiye mi geleceğiz?

    Bu toplumun kodları “sağ çeker” diyerek yine mi kabul edeceğiz?

    Son yerel seçimlerde oy veren, ısrarlı dirence sahip milyonların anlamlı olduğu kadar değerli kazanımlarını silip unutacak mıyız?

    Son derece daraltılmış meşru alanda, tüm olanakları kendilerine kullanan muktedirlere karşı verilen mücadeleleri “değersiz” görüp çöpe mi atacağız?

    Sol ve sosyal demokrasiyi ilke edinmiş, tüm çabalarını “insan hak ve özgürlüklerini” sahiplenmeye adamış, bu uğurda; baskılar, gözaltılar, tutuklamalar arasında “ateş çemberi” içine hapsedilmiş ama yine de dirençten düşmemiş bu insanların bedel ödeyerek elde ettiklerinin üzerine çizgi mi çekeceğiz?

    Farklı sınıflardan, katmanlardan insanların gücüyle birleştirilerek kazanılanları yakacak mıyız?

    Başka insanların hayatları ve yaşamın adilce devamı için; kaygı duyan, eşitlikçi, insandan yana olanların emeklerini muhafaza etmeyecek miyiz?

    Korkunun, yasakların, sert bir otokratlığın hakim olduğu atmosferde, hukuksuzluğun ve karanlığın içinde adeta distopyayı yaşarken ve tekliğin gücüyle; yaratılan ve yaşatılan bunca baskıya rağmen, hemen yanı başımızda belirmiş ışığı, eleştiri adı altında sürekli kendimizden olana vurarak elimizin tersiyle itecek miyiz?

    Tüm ülke kaynaklarını tek elde toplayıp, erklerinin devamı için kullananlara ve uluslararası yaşanan “Pandemi” gibi şiddetli soruna rağmen, ortaya koydukları sinerji ve enerjiyle toplumun yaralarına dokunup, saranların başarılarını görmeyecek miyiz?

    Ve son bir yılda asla bir araya gelmez, getirilemez denilenleri bir araya getirmekle kalmayıp, halk tabanında umut yeşertip, güven tazeleyenleri bir çırpıda silkeleyecek miyiz?

    Eleştirelim, eleştirelim ama 6’lı masanın en büyük ayağı ve ülkenin ana muhalefet partisi olan CHP’nin damarlarına nüfuz edecek kadar bıçağı batırmayalım. Zifiri bir karanlıktan araladıkları ışığın kapısını kapatmayalım…

    Her bir şeyi unutsanız da; büyük çoğunluğu yoksulluk içinde kıvranırken, doymak bilmez bir avuç insanın tüm kaynakları sömürmesine izin verilen yerde ne huzur ne de mutluluk olur…

    Ve unutmayın ki gücü elinde bulunduranlar ne kadar haksız olursalar olsunlar, onları haklı gösterecek bir yargıç bulurlar…

    Ama yine unutmayalım ki, her ne kadar küresel ortamlarda seçimler büyük dönüşümler getirmese de, anlamlı bir ışığı beraberinde getirir. Biraz nefes almak hepimizin hakkı değil midir?

    İşte tam da bu noktada vazgeçmeyelim. Zira, toplumsal haklılıktan ve toplum yargıcından daha büyük bir güç yoktur…

    Evet, doğrudur; Hak edilmemiş devasa yüklerimiz var ama pes etmeyelim…

    Ki zaten popülist, aşırı sağ ve otoriter tutumlar “demokrasiyi” riske attığında, muhalif siyasetçiler farklılıkları bir kenara bırakıp geniş bir koalisyon oluşturmak zorundadır..

    Şimdi; asla bir araya gelmez denilenleri bir araya getirerek, farklılıkları “aydınlık” yarınlar için bir masada toplayanları bu kadar kolay harcamayalım…

    Zira sondan bir önceki duraktayız ve içinde bulunduğumuz süreç “kırk katır mı, kırk satır mı?” çıkmazının içine hapsolmuşken, hiç birimizin ufukta beliren ışığı harcama lüksü yok.

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Karaelmas

    “Yine bir kömür

    kütürdedi sobada

    kayıp bir madencinin

    kalbi rast geldi

    atıverdi sıcak odada”

    Sunay AKIN

                                                                                                                                                       Karası işçiye, elmas patrona.

     

    Sonbaharın serin bir akşamında 14 Ekimde Çeşm- i Cihandan / Amasra’dan kara haber geldi. Madende yine grizu patlamış, nefeslikten kapkara duman yükselmeye başlamıştı. Madenciler bunu çok iyi biliyordu, soluğu kuyubaşında aldı kadını, çocuğu, yaşlısı.

    Kolay değildi elbette fidan gibi delikanlısını, gözünden sakındığı oğlunu, yakışıklı babasını sonsuza kadar kaybetme korkusu.

    Madene inen gençlerin hayalleri vardı. Okula başlayan çocuğu ile gurur duyanı, doğacak oğlunu hayal eden baba adayı, eşine evlilik yıldönümü için sürpriz yapacak olanı, evleneceği kıza hediye alma heyecanı ve daha bilinmeyen pek çokları…

    Acı haberle tüm hayaller, tüm umutlar toprağa gömüldü. Hava karardı bütün gönüller kapkara oldu.

    Kömür ocağında grizu patladı, 41 madenci yaşamını yitirdi. Havza bu olaylara alışık deniyordu ama ölüme nasıl alışılırdı ki…

    Yönetenler de geldi baca ağzına. Nutuklar çekildi. Gereken yapılacaktı. “Şehitlerin” yakınlarına kucak açılacaktı. Bunlara alışıktı madenci yakınları ama “hamdolsun 24 saatte cenazelere ulaştık” sözünü yeni duyacaktı. Keşke “hamdolsun işçilerimize sağ salim ulaştık” denebilseydi.

    Keşke madenciler vardiya bitiminde türkü söyleyerek çıksaydı kuyudan, alınteri kömür tozuna bulanmış. Sadece kara gözleri görünseydi, gülümseyince beyaz dişleri.

    Olmadı, olamazdı. Çünkü; ucuz işgücü üzerinden sermaye birikimi için madencilerin bedel ödemesi gerekiyordu. Birilerinin rahat yaşaması için onların çile çekmesi, canlarını vermesi gerekiyordu.

    Soma’da fıtrat olan Amasra’da kader olmuştu. Oysa madencinin kaderi bu olmamalıydı. Bilimin, tekniğin rehberliğinde ortak aklı kullanarak en zor işler kolaylaştırılabilirdi. Ama egemenler en ucuzu tercih ediyordu her zaman. Ucuz olan da insan emeğiydi, insan hayatıydı buralarda.

    Bu durumdan örgütlü mücadele ile kurtulabilirdi madenci ama örgüt yöneticilerinin hesabı başkaydı besbelli ki. Yönetenlerin yanında poz vermek daha çekiciydi. Çok zorlanırlarsa “provokasyona gelmeyin” deyip işin içinden çıkılırdı.

    İlk günlerin hengamesi geçince derin bir acının ağırlığı düşer gidenlerin evlerine. Ateş düştüğü yeri yakar sonuçta. Yitip giden hayatlar, geride kalan parçalanmış yürekler, acılar, acılar…

    Devletin en üst ağzından olay “kader plânı olarak kabul edilip tekrar olabileceği de” söylenince bundan sonraki gelişmelerin seyri belli gibidir. Her zamanki gibi birkaç günah keçisi bulunup gereği yapılacak ve kamu vicdanı rahatlatılacak.

    Bu topraklar çok eskilerden beri acıya alışıktı. 1906 yılında Osmanlı maden işçilerinin yaralanma riski, Avrupa ve ABD deki işçilere göre 5 ile 25 kat fazlaydı. 1000 ton kömür çıkarılması için Osmanlı’daki ölüm oranları, İngiltere ve Fransa’ya göre 10 kat fazlaydı. Maden işçilerinin kara bahtı yaklaşık iki asırdır değişmedi. Zihniyet değişmediği sürece bu döngü devam edecek gibi.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • 2023 yılı Cumhurbaşkanlığı programına göre 2023’te iş kazalarında 1.985 kişi hayatını kaybedecek!

    2023 yılı Cumhurbaşkanlığı programına göre 2023’te iş kazalarında 1.985 kişi hayatını kaybedecek!

    Bedri TEKİN (*)

    Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığınca hazırlanan Cumhurbaşkanlığı programında 2023 yılında toplam istihdamın 31 milyon 520 bin kişi olacağı tahmin ediliyor;

    TABLO I: 8- Temel İşgücü Piyasası Göstergeleri

    Kaynak: Strateji ve Bütçe Başkanlığı

    (1) Gerçekleşme Tahmini (2) Program

    (Bu tablo 2023 Yılı Cumhurbaşkanlığı Programı 25. Sayfada yer almaktadır)

    Programa göre, 2023 yılında her yüzbin çalışandan 6,3’ü iş kazası sonucu hayatını kaybedecek;

    Hedefler:

    1. Gerçekleşme Tahmini
    2. Program
    3. Bu gösterge aynı zamanda Merkezi Yönetim Bütçesinde yer alan İstihdam Programının performans göstergelerinden biridir.

    (Bu tablo 2023 Yılı Cumhurbaşkanlığı Programı 259. Sayfada yer almaktadır)

    Her yüzbin çalışandan, 6,3’ünün iş kazaları sonucu hayatını kaybedeceğini söylemek, 31 milyon 520 bin kişilik istihdamda bin 985 kişinin hayatını kaybedeceği anlamına gelmektedir.

    (*) A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı

  • Fincancı’dan, ‘Mücadelede fiziken olamasam da yüreğimle yanınızdayım’ mesajı

    Fincancı’dan, ‘Mücadelede fiziken olamasam da yüreğimle yanınızdayım’ mesajı

     Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, tutuklu bulunduğu Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nden mesaj gönderdi.

    Fincancı mesajında şunları ifade etti: “Sevgili meslektaşlarım, yol arkadaşlarım, tam size bilimsel bir açıklamayı atıflarıyla hazırlarken zaman yetmedi ama borcum olsun. Çalışma koşullarımızı, ortamlarımızı, yeniden bizlere yaraşır kılabilmek için mücadeleye devam edeceğinizi biliyorum: Yanınızda fiziken olmamak beni üzse de, yüreğimle yanınızdayım.

    Biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı, tatile çıktım varsayın. Dinlenir dinlenmez, sizlerle birlikte mücadeleye devam için aranıza katılacağım. Aşılamaz sanılan farklar zenginliğimizdir, tutuklandığımızda gösterdiğiniz dayanışma bunun aynası olmuş. Eksilmeden devam edelim, dostlukla, dayanışmayla.”

  • Sakatlık tanımına ilişkin bakış açımızı değiştirmeliyiz

    Ülkemizin, sakatlık ve sakatlar konusundaki bakış açısını, köklü bir eleştiriye tabi tutmaya ve devrim niteliğinde bir yaklaşımla değiştirmeye şiddetle gereksinmemiz var. Ne demek istiyorum? Açıklıyayım.

    Engellilere tanınan haklardan yararlanabilmek yani hak öznesi olmak için vücut fonksiyon kaybı oranının en az %40 olması gerekiyor. Engelli sayılmak için kullanılan bu % 40 oranı, yıllardır hiç sorgulanmaksızın mevzuatımızda yer alıyor. % 39 olunca, neden bütün haklardan yoksun kaldığımız merak edilmiyor; bundan dolayı canı yananlar sakatlık sınırı için bir başka oran, örneğin % 30-35 oranı gibi değerler öneriyorlar. Böyle sınırlar konulmasının saçma olduğunu, buna gereksinme de bulunmadığını hiç kimse düşünmüyor.

    Gerçekten de nereden çıkmıştır bu % 40 meselesi? Bu uygulama, hangi bilimsel analize veya hangi pratik gereksinmeye dayanıyor?

    Hiçbir ülkede % 40 ya da başka bir oran kullanılmıyor. Birleşmiş Milletler Sağlık Örgütü’nün engellilik kriterleri arasında bu çeşit oranlar bulunmuyor. Elbette vücudumuzun her hangi bir organının veya bu organın işlevinin ne kadarının eksik olduğu bilimsel olarak saptanabilir. Ancak bu bize sakatlık oranını verir sadece. Vücut fonksiyon kaybı başka bir şeydir. Yürürlükte olan Erişkinler için Engellilik Değerlendirilmesi hakkında Yönetmelik, sakatlık oranına göre vücut fonksiyon kaybının saptanmasında bu yönetmeliğe ekli (2) nolu cetveli kullanıyor. (2) nolu cetvel sakatlık oranlarına göre vücut fonksiyon kaybını gösteren sabit değerler veriyor. Örneğin, % 100 kör olan birinin vücut fonksiyon kaybı % 90, % 100 sağır olan birinin vücut fonksiyon kaybı oranı %52 olarak veriliyor bu cetvelde. Yani söz konusu cetvel, belirli sakatlık oranlarına göre belirlenen pi sayısı gibi vücut fonksiyon kaybı oranlarını gösteren sabit değerlerle doludur. Oysa Dünya Sağlık Örgütü’nün değerlendirmelerine göre vücut fonksiyon kaybı oranı, sadece sakatlık oranına göre saptanamaz. Bu saptamada vücut fonksiyon kaybı oranı ölçülen bireyin eğitimi, doğal ve sosyal çevresi, kullandığı teknoloji ve kişisel özellikleri gibi değişkenler de önemli rol oynuyor. Bu nedenle vücut fonksiyon kaybı oranı, pek çok bağımsız değişkene göre değişen izafi bir kavramdır. Ayrıca vücut fonksiyon kaybının oranının hesaplanmasında bu hesabın hangi amaçla yapıldığı da son derece önemlidir. Söz gelişi, müzik öğretmenliği yapıp yapamayacağının belirlenmesi amacıyla yapılan bir değerlendirmede % 100 kör bir bireyin vücut fonksiyon kaybı oranı çok düşük çıkacaktır. Keza bu kişi sağırsa, müzik öğretmenliği için vücut fonksiyon kaybı oranı son derece yüksek olacaktır.

    Bütün bu nedenlerle Dünya Sağlık Örgütü, vücut fonksiyon kaybı oranının saptanmasında sadece tıp uzmanlarının değil, aynı zamanda çalışma, özel eğitim, sosyal hizmet uzmanı gibi değişik disiplinlerden uzmanların da yer almasını öneriyor. Multi-disipliner olan bu yaklaşıma ICF adı veriliyor. ICF kısaltması İngilizce İnternational Clasification of Functions sözlerinin baş harflerinden türetilmiştir. ICF yaklaşımına göre vücut fonksiyon kaybı oranı, pek çok etkenin karşılıklı etkileşiminden doğan bir değerdir. Bu yüzden multi-disipliner kurullar tarafından saptanmalıdır.

    Oysa bizde sakatlık oranını da, vücut fonksiyon oranını da sağlık kurulları saptıyor. Tıpçılar, eğitim, teknoloji, doğal ve sosyal çevre gibi sakatlık dışındaki etkenleri bilemeyeceği için belirli bir standardizasyonu sağlayacak olan sabit değerlere gereksinim duymuşlardır. Bu sabiteleri de ABD’de kullanılan Skalaları Türkçeye çevirerek elde edebilmişlerdir. Bu skalaların bizim koşullarımıza uyup uymayacağı, ABD’de hangi yaklaşımların destekleyicisi olarak kullanıldığı düşünülmemiştir. Böylece yaşamın karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü hesaba katmayan ve bilimsel hiçbir niteliği olmayan bir sonuca ulaşılmıştır. Yıllardır ülkemiz engellileri bu basmakalıp ve dogmatik yöntemin acısını çekiyorlar.

    Bunun en çarpıcı örneği ve kanıtı körlerle ilgili olarak yaşanmıştır. 8-10 yıl öncesine kadar Sağlık Kurulu Raporları Yönetmeliği’ne ekli (2) nolu cetvelde % 100 körler için vücut fonksiyon kaybı oranı olarak verilen değer % 85 idi. Bu orana göre körler % 90’ı gerektiren ÖTV bağışıklığından yararlanamıyorlardı. Gösterilen tepkiler üzerine (2) nolu cetvelde küçük bir değişiklik yapılarak % 100 körler için vücut fonksiyon kaybı oranı % 90’a yükseltildi. Bu, tamamıyla keyfi bir değerlendirmeydi. Ne olmuştu da bir gecede % 85’lik oran % 90’a çıkmıştı? Bu komik durum, her şeyi ortaya koymaya, bu değerlendirmenin hiçbir bilimsel niteliğinin olmadığını kanıtlamaya yeterlidir

    Bizde engelli haklarından yararlanmak için kullanılan % 40’lık sınırın öyküsüne gelince, bu uygulama, ilk defa 12 Eylül rejimi tarafından kullanılmıştır. 1981 yılına kadar engelliler gelir vergisinden bağışık idiler. 12 Eylül yönetimi, engellileri vergilendirmeye karar vermiş; ancak olası tepkileri gözeterek bunu kademeli olarak gerçekleştirmiştir. Bu kademelendirme için bazı sınıflandırmalara gereksinim duyulmuştur. % 80 ile % 100 arasında sakatlığı olanlar birinci derece, % 60 ile % 80 arasında sakatlığı olanlar ikinci derece, % 40 ile % 60 arasındakiler ise üçüncü derece sakat sayılmışlar ve değişik oranlarda vergi indirimine tabi tutulmuşlardır. Böylece % 40’lık oran, sakatlığın sınırı olarak mevzuatımıza girmiş ve yapışıp kalmıştır. Hiç kimse bu sınırın bilimsel bir değerlendirmeye dayanıp dayanmadığını sorgulamamıştır.

    Bir haktan yararlanmak için böyle bir sınıra gereksinim olup olmadığı sorgulanmalıdır. Bana göre böyle bir gereksinim yoktur. Bir birey, vücut fonksiyonunu hangi düzeyde kaybetmiş olursa olsun, bu kaybın giderilmesi için gereken yardımcı araç-gerece, önleme veya hizmete hakkı olmalıdır. Siz sahip olduğunuz görme oranına göre gözlüğe mi, büyütece mi, tedaviye mi gereksinim duyuyorsunuz? Bu size bir hak olarak verilmelidir. Bana göre talepler gereksinimlerden, haklar da taleplerden doğar. Son tahlilde her hak, bir gereksinime dayanır.

    İnsanlara eşit ve bağımsız yaşamlarını sürdürmeleri için gereksindikleri kadar hak verilmelidir. Ne eksiği, ne fazlası!

    Bu nedenle hak tesisi için vücut fonksiyon kaybı oranını ve bu kaybın giderilmesi için gereken önlemi saptayacak multi-disipliner kurullar oluşturulmalı; bu kurullar bireyin gereksinimlerine odaklanarak çok yönlü değerlendirmeler yapmalıdır.

    Özetlemem gerekirse, vücut fonksiyon kaybı oranı, bireyin sakatlık oranı, eğitimi, doğal ve sosyal çevresi, bireysel özellikleri ve teknolojiyi kullanma yeteneği gibi etmenleri değerlendiren çok disiplinli kurullar tarafından tamamıyla bireye odaklanarak yapılmalı ve haklar bu değerlendirmeye göre tahsis edilmelidir. Ülkemizin şiddetle böyle bir çağdaş ve bilimsel zihniyet devrimine gereksinimi vardır

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • 8 Mart aydınlanmadan yeni bir hakem operasyonu mu geliyor?

    Futbolda hep suçlu…

    Nedense hakemler oluyor…

    Kaybeden takımın hedefinde hep hakem…

    Hakemler hata yapıyor…

    Yanlış düdük çalıyor…

    Yanlış bayraklar kalkıyor…

    Yenilginin tek sebebi hakemler olmamalıdır…

    Başkan…

    Yönetici…

    Teknik kadro…

    Futbolcular…

    Bu yenilgilerde fazla eleştiri almıyorlar…

    8 Mart 2022 tarihinde…

    TFF Başkanı Nihat Özdemir…

    Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu…

    Hakem operasyonu yapıldı…

    12 hakeme sezon sonuna kadar görev verilmeyeceği açıklandı…

    Bu hakemler…

    Tahkim Kurulu’na gidip…

    Görevlerine geri dönmeleri sonucu…

    TFF Başkanı Özdemir, daha sonra da MHK Başkanı Gündoğdu görevlerinden istifa ettiler…

    Bu hakemlere görev verilmeyeceği belirtildi…

    Gerekçe açıklamadılar…

    O zaman keyfi bir uygulama mı oldu…

    Ya da birileri mi böyle istedi…

    Şu anda karanlık…

    TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi…

    MHK Başkanı Sabri Çelik…

    Yeni bir hakem operasyonu yapacakları kulislerde konuşuluyor…

    Bunun için de…

    İlk yarının bitmesi bekleniyor…

    Bir operasyon yapılacaksa…

    Gerekçesini açıklamaları lazım…

    Geçmişte…

    Bülent Demirlek’i…

    Vedat Yüksel’i…

    Deniz Ateş Bitnel’i…

    Mehmet Emre Atasoy’u…

    Hakemlikten uzaklaştıran eller…

    Şimdi yeni bir operasyon peşindeler…

    Galatasaray’ın eleştirdiği…

    FİFA kokartlı hakem…

    Ali Palabıyık’ın ev adresi sosyal medyada dolaşıyor…

    Yarın bu hakemin evine saldırı olursa…

    Veya sokakta saldırıya uğrarsa…

    Sorumlusu kim olacak…

    İşler çığırından çıktı…

    Savaş ilan edenler oldu…

    Bakalım nereye kadar gidecek…

    Liglerin 10.haftasında…

    Savaş çığlıkları atılıyorsa…

    Savaş tam tamları çalmaya devam edecek demektir…

    Hayırlısı…

    Hep tekrar ediyorum…

    Fenerbahçe otobüsünün kurşunlanma olayı…

    Galatasaray adasının kurşunlanması…

    TFF binasına silahlı saldırı…

    Bu olaylar aydınlanmadan…

    Ne kadar hakem operasyonu yaparsanız…

    Yapın…

    Türk futbolu bu kafa ile bir yere gidemez…

    Biz de her hafta tam tam sesleri dinleriz…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Murat Dağı, siyah akan Gediz, türbana yasal düzenleme ve öldürülen çevreciler

    25 Ekim 2022 Salı günü Birgün Gazetesi’nde dikkat çeken bir haber yayınlandı.

    Murat Dağı’nda siyanürlü altın madeni açma projesi YARGIYA TAKILAN Anadolu Export şirketi, bu kez kapasite artırımı için bakanlığa başvurmuştu.

    Durmuyorlar, durmayacaklar. Neoliberal yağma-talan düzeninin bekçiliğini yapan ve onları her koşulda destekleyen bir iktidar olduğu sürece de vaz geçmeyecekler.

    Ancak şirket ikinci başvurusunda tarihe not düşen çok çarpıcı itiraflarda bulunuyor. İşte Funda Öz Akçura imzalı Birgün Gazetesi’nin haberini önemli yapan da bu.

    Özetle diyor ki şirket: “Murat Dağı’na siyanür tesisi kurma düşüncesi yanlıştı.”

    Yani açık alanlarda taşın-toprağın üzerine binlerce ton siyanürün basılması, zehir barajlarının inşa edilmesi ve ağır metaller içeren milyonlarca ton zehirli pasanın sağa sola yığılmasının yanlışlığını itiraf ediyor.

    Güler misin… Ağlar mısın…

    Peki beş yıl sonra bunu neden söylüyor Anadolu Export şirketi?

    O bölgedeki vatandaşları çok sevdiği için mi? Ya da Murat Dağı’nı ve bağrından çıkan ırmakları ve su kaynaklarını düşündüğü için mi?

    Hayır, elbette onlar için değil.

    O bölgede adına “çevreci” denen duyarlı vatandaşlar ve meslek örgütleri yılmadan mücadele verip hukuki mücadeleyi kazandıkları için söylüyor…

    Peki, şirket şimdi ne yapacakmış?

    Siyanürlü açık hava kimya fabrikası kurmayacakmış ama yüz binlerce ağacı kesip, dağı taşı yüz binlerce ton dinamitle param parça edecek ve dağı taşı un ufak edecek bir tesis kuracakmış. Ardından da milyonlarca ton pasayı sağa sola yığacakmış. Yani zarar verecekmiş ama “daha az” zarar verecekmiş.

    Yani insan ne diyeceğini bilemiyor. Bu ne arsızlıktır, bu ne hadsizliktir, bu ne cürettir…

    Peki, bu cüreti nereden alıyorlar? Elbette devleti yöneten ve neoliberal yağmanın hizmetindeki AKP yönetiminden…

    Şirket şimdi Murat Kurum’un başında olduğu Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na tekrar başvurdu. Bakanlıktan yana bir sorun yok nasıl olsa. Bakınız aynı bakanlık, aynı şirketin bugün yerin dibine soktuğu 2019 yılındaki ÇED dosyasını “onaylamıştı.”

    Yani bakanlığın durumu bu.

    Sen yeter ki ortaya karışık bir ÇED hazırlat, onayda bir sorun yok. Bu bakanlık, aynı bölgede aynı konuda aynı şirket tarafından hazırlanan birbirine zıt iki ÇED’i bile onaylıyor. Yani bugün ormanlarımızın, dağlarımızın, yaylalarımızın-meralarımızın, tarım alanlarımızın, su kaynaklarımızın üzerinde bir “devlet koruması” maalesef yok! Peki ne var?

    Murat Dağı

    Devletin kurumları YAĞMA-İHALE SALONLARINA dönüşmüş. Satıyorlar. Her şeyi ve her yeri satıyorlar. Satamadıklarını ise 50-100 yıllığına kiralıyorlar.

    EGE’NİN SU KAYNAĞI

    Peki, bakanlığın böylesine gözü kapalı siyanür madenciliğine onay verdiği, parçalanmasına göz yumduğu Murat Dağı neresidir? Bilmeyenler için kısa bir özet geçelim…

    Kütahya ve Uşak illerinin tam ortasında yer alan Murat Dağı, Uşak’da yaşayan 200 bin vatandaşın su kaynağı; yöredeki üç büyük akarsuyun; Gediz, Porsuk ve Banaz nehirlerinin doğduğu yer. Banaz Nehri veya Banaz Çayı ise Ege’nin can damarı Büyük Menderes Irmağı’nın ana besleyici kollarından biri. Bölgedeki tarım merkezlerinin ana su kaynağı olan Murat Dağı ayrıca, 113 farklı endemik türün yaşadığı ormanlarla kaplı bir oksijen deposu. Özetle Murat Dağı, neredeyse tek başına Türkiye’deki su kaynaklarının yüzde 40’ına sahip olan ve birinci dereceden deprem bölgesinde yer alan bir yaşam kaynağı. Yani KÜRESEL İKLİM KRİZİYLE MÜCADELEDE İLK KURTARILACAK BÖLGE.

    İşte bu Murat Dağı’na siyanürlü altın madenini kurmak için ilk adım İngilizlerden geldi. İngiliz şirket Stratex/Oriole, (Fatsa’daki siyanürlü altın madenini de kuran İngiliz şirketi.) bölgeyi Teck Cominco’dan rödövans karşılığı aldı. Yani bakınız Murat Dağı, kâğıt üzerinde Türkiye’ya ait. Amerikan Teck Cominco, İngiliz Stratex/Oriole’ye kiralıyor. O da bir Türk şirketi olan Anadolu Export’a.

    TURGUT ÖZAL’IN YEĞENİ

    Anadolu Export Maden Sanayi ve Ticaret A.Ş. ise kamuoyuna çok yabancı değil. Adı geçen firma, Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal’ın oğlu Bahattin Özal’ın başında olduğu Odaş Enerji’ye bağlı. Ticaret sicil kaydına göre Bahattin Özal’ın babası Korkut Özal da vefat ettiği 2016 yılına kadar şirketin yönetim kurulu üyeliğini yapmış. Abisi Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal ise (Neoliberalizmin Türkiye’deki öncülerinden) 1985 yılında Başbakanlığı döneminde maden kanununda radikal bir değişiklik yaparak, uluslararası maden kartellerine Türkiye’nin kapılarını sonuna kadar açmıştı.

    15 MİLYON İNSANIN HAYATI TEHLİKEDE

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, makyajlı ÇED’i onaylar ve altın madenine tekrar izin verirse, Kazdağları’nda, Çaldağı’nda, Fatsa’da, Artvin’de, Uşak-Eşme’de olduğu gibi önce ormanları yok edecekler. Gediz Havzası’nda kalan Karaağaç Köyü yakınındaki siyanürlü maden için iki milyon ağacın kesileceğini belirten uzmanlar, içme ve yer altı sularının yok olacağını belirtiyor. Altın ve gümüş yerin 460 m altından başlıyor. Rezervi çıkarmak içinse bin metre derine inilmek zorunda. Ardından binlerce dinamit kullanacaklar. Bu dinamitler, birinci derecede deprem bölgesi olan Murat Dağı’nda fay hatlarını hareketlendirecek; sıralı patlatma ile yeraltı su yatakları yok edilecek, milyonlarca yılda oluşmuş olan dağın ekolojik yapısı yerle bir edilecek. Murat Dağı’nın su zengini olmasını sağlayan unsurlar birbiri ardına yok olacak. Önce yağışı çeken bitki örtüsü tıraşlanacak, ardından suyun biriktiği yer altı yatakları tahrip edilecek. Yani yaşam kaynağı Murat Dağı, ölüm saçan bir kabusa dönüşecek. Dolayısıyla siyanürlü altın madeninin açılması Ege Bölgesi’nde 15 milyona yakın insanın hayatını mahvedecek.

    NO MAN’S LAND

    Bu Anadolu Export Şirketi, 2019 yılında Enerji Bakanlığı’na başvuruda bulunarak, Kütahya ve Uşak’ın bütünüyle altın-gümüş maden bölgesi ilan edilmesini istemişti. “No Man’s Land” istiyorlar. Yani insanlara yasak alanlar yaratmak istiyorlar. Bütün bölgelerimizde bunu istiyorlar.

    Murat Dağı’nda durum bu. Şimdi biraz aşağılara gidelim… Murat Dağı’ndan doğan ve Manisa ve İzmir’e kadar uzanan ovalarda üzümleri ve zeytinleri sulayan Gediz Irmağı’nın durumuna bir bakalım.

    Ekim ayının üçüncü haftasında Habertürk’de yayınlanan bir haber dikkat çekiciydi: Gediz ırmağı simsiyah akıyor… Bültenin son haberiydi… Bırakın Manisa’yı, İzmir’i, Türkiye’yi alarma geçirmesi gereken bir haber, bültenin son haberi olarak veriliyor. Sanki ormanda üç-beş ağaç kesildi havasında. Çekirge sürüleri tarlayı bastı modunda…

    Gediz Nehri siyah akıyor

    Uşak, Manisa, Kütahya ve İzmir ovaları buradan sulanıyor. Yani o bölgede yüz binlerce dönümlük tarım alanlarını sulayan bir ırmak, simsiyah zehir akıyor ve bu Türkiye’de “ana gündem maddesi” olamıyor.

    Küresel İklim Krizi bir gerçek… Koronavirüs gibi pandemiler bir gerçek… Dünya kritik bir eşikte. Bilim insanları bas bas bağırıyor: Önlem alın! Ekokırımları durdurun!

    Her gün ülkenin bir başka köşesinden doğa katliamı haberleri okuyoruz. Aydın’la Muğla arasındaki Beşparmak Dağı (Latmos), Muğla’yla Denizli arasındaki Çiçekbaba Dağı (Sandras) maden projeleriyle delik deşik ediliyor. Bu bölgeler turizm merkezleri. Bu dağlar ise ormanları, su kaynakları,

    tarihsel hazineleri, eşsiz doğal güzellikleriyle turizm merkezlerini besleyen can damarları.

    Her yıl dünyanın dört bir köşesinden milyonlarca turisti ağırladığımız Didim, Milas, Bodrum, Marmaris, Dalyan, Datça, Dalaman, Akyaka bu dağların gölgesinde yaşam buluyor.

    Milyonlarca vatandaşımız bacasız sanayi dediğimiz turizmden geçimini sağlıyor.

    Ülkenin can damarları bir mal gibi satılığa çıkarılmışken, insanlar da “Kim aday olacak?”, “Türbana yasal düzenleme” gibi tartışmalarla meşgul ediliyor. Ekokırımlar, dağlarımızın, ormanlarımızın yağma ve talan edilmesi çoğu zaman gözlerden uzak. Bu konularda en çok haber yapan iki gazete ise iktidarın hedefinde. Resmi ilanlar bile yasaklandı. Ayakta kalmak için direniyorlar…

    Arkadaşlar bunun sonu felaket… Grip olur gibi kanser oluyoruz. Bunun bir nedeni var? Meralar, yaylalar, ormanlar yağmalanıyor. Yaylalar çöplük yapılıyor. Köylerimizdeki milyonlarca üretici vatandaşlarımız ölümle burun buruna yaşıyor… Ölmekten beter ediliyor…

    Afrika’da kendi silahlı çetelerini oluşturdular… Kendi savaş lordlarını yarattılar… Yüz yıllarca siyah Afrika’yı iliğine kadar sömürdüler… Gözlerini kırpmadan milyonlarca insanın katledilmesinin hem nedeni hem de seyircisi oldular. Ne için? Doğal kaynaklarını sömürebilmek için…

    Bugün Avrupa’da sömürge madenciliğinin merkezi haline getirilen Türkiye’de farklı mı olacak sanıyorsunuz? Türkiye’de ellerinden gelen her kötülüğü yapmayacaklar mı? Ya da yapmıyorlar mı?

    Doğa katliamlarına ve ekokırımlara karşı mücadele eden Fransız Profesör Michel Prieur, 21-22 Ekim’de Ankara’da düzenlenen, “Çevre, İklim Değişikliği ve Anayasacılık” konferansında konuştu: 2012-2020 Tarihleri arasında dünyada BİN 520 ÇEVRECİNİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ söyledi.

    AYSİN-ALİ BÜYÜKNOHUTÇU)

    Profesör Prieur’a göre, büyük toprak sahipleri, madenciler ve çokuluslu şirketler mafyayla işbirliği halinde çevrecilere saldırıyor. Türkiye’de bu konuda yakın zamandaki en çarpıcı örnek, Toroslar’ın sedir ormanlarını korumak için mücadele eden Aysin-Ali Büyüknohutçu çiftçinin evlerinde katledilmesidir. İliç’deki Çöpler Altın Madeni’yle ilgili rüşvet çarkını dönemin Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’e anlattıktan hemen sonra ölen Bekir Buran, hâlâ soru işareti olmaya devam ediyor. Cihaner’e ifade verdikten on gün sonra aniden rahatsızlandı. Önce gözleri kör oldu sonra şiddetli kusmaların ardından yaşama veda etti.

    Milyonlar henüz seyrediyor… Ama en azından iklim aktivistleri durmuyor… Mona Lisa’ya pasta, Van Gogh’a çorbadan sonra Monet’ye de patates püresi atıyorlar… Tüm dünyada insanların dikkatini çekip, bu yakıcı ve öldürücü trendin önüne geçebilmek için çırpınıyorlar…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı adliyeye getirildi, TTB üyeleri darp edildi

    Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı adliyeye getirildi, TTB üyeleri darp edildi

    Irak’ın kuzeyinde PKK’ye yönelik askeri operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığı yönündeki iddiaların araştırılması gerektiğini söylediği için hedef gösterilip hakkında soruşturma açılan ve dün gözaltına alınan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, bu sabah erken saatlerde adliyeye sevk edildi.

    Dün İstanbul Kadıköy’deki evinde gözaltına alındıktan sonra Ankara’ya getirilen Fincancı’nın Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki işlemleri tamamlandı. Sağlık kontrolünün ardından adliyeye sevk edilen Fincancı’nın soruşturmayı yürüten savcıya ifade vermesi bekleniyor.

    TTB ÜYELERİ DARP EDİLEREK ADLİYEYE ALINMADI

    Fincancı’nın ifade sürecini takip etmek ve Fincancı’ya destek vermek üzere adliyeye gelen TTB üyeleri ise adliyeye alınmadı. TTB’den yapılan açıklamada üyelerin darp edilerek dışarı çıkarılmasına tepki gösterildi ve görüntüler paylaşıldı. TTB’nin açıklamasında, “Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın ifade sürecini takip etmek üzere adliyeye gelen Merkez Konseyi üyelerimiz ve emek-meslek örgütlerinin temsilcileri, darp edilerek ve gerekçe gösterilmeksizin binaya alınmadı. Saldırıyı kınıyor, Şebnem hocamızı yalnız bırakmayacağımızı yineliyoruz!” denildi.

  • TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı tutuklandı, dört bir yandan tepkiler yükseldi

    TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı tutuklandı, dört bir yandan tepkiler yükseldi

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve yandan medya tarafından, hakkında linç kampanyaları düzenlenen, ardından da Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında açılan soruşturma doğrultusunda gözaltına alınıp, sorgulanan TTB Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı tutuklandı. Fincancı’nın tutuklanmasına karşı dört bir taraftan protesto sesleri yükseldi, “Derhal serbest bırakılması” istendi.

    İstanbul’da gözaltına alındıktan sonra Ankara’ya getirilen ve savcılıkta dört saatlik ifade işleminin ardından, “örgüt propagandası” iddiasıyla tutuklanma talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne gönderilen Fincancı, tutuklanarak, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ne götürüldü.

    ‘FİNCANCI SERBEST BIRAKILSIN’ SESLERİ YÜKSELDİ

    Öte yandan, Fincancı’nın tutuklanmasına dört bir yandan sesler yükseldi. Aralarında TDB, SES, KESK ve TTB MK üyelerinin de bulunduğu emek ve meslek örgütleri temsilcileri, sorgu süresince adliye önünde Fincancı’yı yalnız bırkmadı. Polisin sert müdahale ettiği emek örgütü temsilcilerinden 5 kişi gözaltına alındı.

    TTB ‘İKTİDARIN BİZİ SUSTURMA ÇABASINA KARŞI FİNCANCI’YA SAHİP ÇIKACAĞIZ’

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyeleri ve Fincancı’nın avukatları, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı için TTB Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi. TTB 2. Başkanı Prof. Dr. Ali İhsan Ökten “Uzun yıllardır toplum sağlığı içim bir mücadele yürütüyoruz. Bu tutuklama iktidar çevrelerinin bizi susturma çabasının sonucudur” dedi.

    Ancak açıklama sırasında binanın elektriklerinin kesilmesi üzerine açıklama dışarıya taşındı. Elektriklerin kesilmesine tepki gösteren Ökten, dün olduğu bugün de mücadeleye devam edeceklerini, sağlık çalışanlarına, hekimlere ve Şebnem Korur Fincancı’ya sahip çıkacaklarını ifade etti.

    Elektriklerin kesilmesi Twitter hesabından da “Türk Tabipleri Birliği’nde basın toplantımızı düzenlediğimiz sırada binamızın elektriği kesildi. Açıklamamızı sürdürüyoruz: “TTB Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı Özgür Bırakılsın, Meslek Örgütümüze Yönelik Baskılara Son Verilsin!” denilerek duyuruldu.

    ÖKTEN: ‘BUGÜN TÜRKİYE İÇİN KAPKARA BİR GÜN’

    Ali İhsan Ökten, “Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi özgür bırakılsın” diyerek başladığı konuşmasında, TTB ve Tabip Odaları olarak uzun yıllardır sağlık yaşanan sorunların son bulması ve toplum sağlığı için mücadele ettiklerini ifade eden Ökten, “Biz hekimler antidemokratik uygulamalara karşı ‘emek bizim söz bizim’ diyerek inatla mücadele yürüttük. İktidar çevrelerinin bizi susturma çabası ve TTB başkanının tutuklaması kararı bu ısrarın sonucudur” dedi.

    Ökten şunları ifade etti: ““Bugün Türkiye demokrasisi için kapkara bir gündür” diye açıklamaya devam eden Ökten, “Fincancı hayatını insan hakları mücadelesine, halk sağlığına ve yaşatmaya adamış biridir. Hekimlerin, tıp öğrencilerinin ve insan hakları savunucularının Şebnem Hocasıdır. Bizler daha önce olduğu gibi bunun üstesinden de geleceğiz. Sağlık çalışanlarının haklarını, bilim insanlarının hakları ve ifade özgürlüğü için Şebnem Korur Fincancı’ya sahip çıkmayı sürdüreceğiz.”

    Soruları yanıtlayan Fincancı’nın avukatlarından Av. Meriç Eyüboğlu ise “Gerçeğe inanan herkese Şebnem Korur Fincancı’nın selamlarını getirdik. Şebnem Hoca’nın moralli ve kararlı hali dışarı olan hepimize gerekiyor. Siz şimdi burada mahkeme sürecini merak ediyorsunuz. Şu anekdotu verebilirim. Savcılık odasının önünde Şebnem Hoca’nın tutuklamaya sevk edilip edilmediğini öğrenmeye çalışırken; biz de kararı basından öğrendik” dedi.

    Mevcut yasalarla TTB’ye kayyum atanmasının sözkonusu olmayacağını belirten Eyüboğlu, Şebnem Korur Fincancı’nın Sincan Cezaevi’ne götürüldüğünü tutuklamaya itiraz yapacaklarını söyledi