Blog

  • Medya Raporu-4 (Temmuz-2018): AKP’nin 15 yıllık iktidarında medya ve toplumsal cinsiyet

    Medya Raporu-4 (Temmuz-2018)

    “Hala Gazeteciyiz”

    AKP’NİN 15 YILLIK İKTİDARINDA MEDYA VE TOPLUMSAL CİNSİYET

    Pınar Yıldız ve N. Ceren Salmanoğlu Erol

    Giriş

    AKP iktidarı, yeni muhafazakârlık ve Müslümanlık ekseninde üretilen söylemlerle ailenin/toplumun bütünlüğü adına bedenin yeniden tanımlanması ve denetlenmesine yönelik rıza üretmeye çalışmıştır. Bu rızanın üretilmesinde ve patriarkal yapının muhafazakârlıkla yeniden inşa edilmesinde ise medya önemli bir işlev üstlenmiştir.

    2001’de kurulan ve 2002’deki ilk seçim yarışından galip ayrılan AKP’nin on beş yıllık kesintisiz iktidarında toplumsal cinsiyete dair politikaları, partinin yaslandığı neoliberal-muhafazakâr değerlerin üretilmesi ve temel yaşam alanlarının biçimlendirilmesinde merkezi bir rol oynamıştır. On beş yıllık iktidar döneminde AKP değişen gündemlere rağmen kadın bedenini kontrol etmeye dair politika ve söylemleri düzenli olarak gündemde tutmuştur. Özellikle son yıllarda kadınlar ve çocuklar açısından ciddi hak ihlallerine neden olan yasal düzenlemeler ve politikalar bu merkezi konumun bir başka göstergesidir. AKP iktidarı, yeni muhafazakârlık ve Müslümanlık ekseninde üretilen söylemlerle ailenin/toplumun bütünlüğü adına bedenin yeniden tanımlanması ve denetlenmesine yönelik rıza üretmeye çalışmıştır. Bu rızanın üretilmesinde ve patriarkal yapının muhafazakârlıkla yeniden inşa edilmesinde ise medya önemli bir işlev üstlenmiştir. Zira medya her daim toplumsal normları, kolektif inanç ve değerleri ve hâkim ideolojiyi yeniden üreterek muhafaza etmeyi sağlayan önemli bir araçtır (Tokdoğan, 2013: 2). Bu raporda AKP’nin on beş yıllık iktidar döneminde, toplumsal cinsiyet politikalarının oluşumunda, yeniden üretilmesinde ve hâkim söylemin muhafaza edilmesinde medyanın rolü sorunsallaştırılmıştır. Raporda medya metinlerinde AKP dönemi toplumsal cinsiyet politikaları aracılığı ile görünürlük kazanan cinsiyetçiliğin izini sürerken medya ve cinsiyetçilik ilişkisi mümkün olan en kapsayıcı haliyle ele alınmaya çalışılmıştır. AKP iktidarının her üç döneminde kamusal alanda tartışmaya yol açan ve kadın örgütlerinin eylemleriyle itirazlarını yükselttikleri toplumsal cinsiyete dair politikalarının medyada nasıl çerçevelendiğini, hangi söylemsel stratejilerle yeniden üretildiğini ortaya koymaya çalışan bu raporda, ana akım medya içinde yer alan ve dönemin tirajı yüksek olan Hürriyet, Zaman, Sabah, Yeni Şafak ve Star gazeteleri taranmıştır[1]. Yüksek tiraja sahip bu gazeteler, kamuoyunda hâkim yargıların oluşumunda ve dolaşıma girmesinde önemli bir role sahip olduğu için incelenmiştir (Köker ve Doğanay, 2010)

    Raporda yer alan haberler ise, AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarının en açık şekilde görünür olduğu ve kamuoyunun da gündemini uzun süre meşgul eden “kürtaj yasağı”, “üç çocuk”, “sezaryen”, “kızlı-erkekli öğrenci evleri” kategorileri ile taranmıştır. Ayrıca toplumsal cinsiyet rejimi açısından temsili örnekler olarak gördüğümüz darbe sonrası “kahramanlık” anlatılarına ve makbul kadınlık inşasına dair haber örneklerine de yer verilmiştir. Raporda, özellikle AKP lideri ve parti ileri gelenlerinin toplumsal cinsiyet politikaları açısından kurucu olan “kürtaj yasağı”, “üç çocuk”, “sezaryen”, “kızlı-erkekli öğrenci evleri”ne dair açıklamalarını takip eden ilk bir hafta dikkate alınarak tarama yapılmıştır. Ayrıca araştırma ekibinin karşılaştığı ve iktidarın toplumsal cinsiyet politikaları açısından temsili olarak görülen örneklere de yer verilerek hazırlanan bu rapor, hükümetin toplumsal cinsiyete dair söylemlerinin medya üzerinden dolaşıma girme ve yeniden üretilme biçimlerini görünür kılmaya da imkân tanıyacaktır.

    AKP İktidarının Toplumsal Cinsiyet Politikalarına Kısa Bir Bakış

    2001 yılında kurulan AKP, kadın konusunda siyasal İslamcı çizgiden farkını vurgulayarak “değişimin” partisi olduğunun altını çizmiştir. 3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından kurulan partinin ilk döneminde Kadın kollarının yaygın örgütlenmesiyle kadının siyasetteki yeri açısından önemli kazanımlar elde edilmiş ve olumlu yasal düzenlemeler gerçekleşmiştir. Ancak, iktidara geldiği ilk dönemde kadın örgütlerinin mücadelesi ile gündeme gelen kadın kotasını savunan AKP, zaman içerisinde bu ilkeden vazgeçerek karşıt bir söylem benimseyecektir. Bu anlamda AKP’nin toplumsal cinsiyet politika ve söylemleri özellikle ilk iktidar döneminde “ikircikli” (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 159) bir yapıya sahip olmuştur.

    AKP’nin kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımladığı ilk parti programı kadın haklarından yana önemli vaatler içeriyordu[2]. İlk iki iktidar döneminde (2002-2007; 2007-2011) yeni kurulan bir parti olarak AKP hem toplumsal mutabakat arayışında olması hem de Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik hedefi nedeniyle önemli yasal düzenlemeler yapmıştır. Örneğin, 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nda yapılan düzenlemeler ile daha önce aile ve toplum düzenine karşı suç kabul edilen cinsel suçlar bireye yönelik suçlar başlığı altına alınırken aile içi tecavüz de suç kapsamına girmiştir. Ayrıca, çocukların cinsel istismarında “rızanın” var olabileceği varsayımı kaldırılmış ve “töre” cinayetleri nitelikli insan öldürme kapsamına alınmıştır (Aşan, 2016: 7). Bunun yanı sıra nüfusu elli bini aşan belediyelere kadın sığınma evi açma zorunluluğu getirilmiştir (Kıvanç, 2004). 2003 yılında çıkarılan 4857 sayılı iş kanunu ile aynı işe eşit ücret ilkesi getirilmiş ve cinsiyete dair ayrımcılık yasaklanmıştır. AKP iktidarı ilk beş yıllık döneminde (2002- 2007) yapılan olumlu yasal düzenlemelerin 1980’lerden beri süren ve özellikle 1990’larda kadın sorunlarını kamusal alanda daha fazla görünür kılan kadın hareketinin mücadelesiyle doğrudan ilişkili olduğunu söylemeliyiz. Bu yasal düzenlemeler, AKP’nin kadın hakları konusunda olumlu bir tavır sergilediği izlenimi doğursa da söz konusu düzenlemeler, kadın örgütlerinin toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklere kapsamlı bir müdahale beklentisini karşılamamıştır (Coşar ve Yeğenoğlu, 2014). Zira, TCK Kadın Platformu’nun “Cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın suç kapsamına alınması, “töre saiki” ifadesinin “namus saiki” ile değiştirilerek her tür namus cinayetinde ceza indirimi verilmesinin önlenmesi, yasal kürtaj süresinin 12 haftaya çıkarılmasına ilişkin” (Aşan, 2016: 7) taleplerinin Yeni TCK’da yer almaması AKP’nin toplumsal cinsiyet politikalarının ikircikliğine örnektir.

    AKP iktidarının ikinci dönemi olarak adlandırılan 2007-2011 yılları arasında, muhafazakârlığın temel bileşeni olan “aile” odaklı kadın algısının parti söyleminde öne çıktığını görüyoruz. Özellikle AB ile müzakere görüşmelerinin hız kaybetmeye başladığı 2007 yılından sonra, “eşitlikçi söylemden, kadının ailenin bekası için önemi söylemine” geçiş yaşanmıştır (Tokgöz, 2013: 117). Bu süreçte, her ne kadar kadın hakları konusunda birtakım uluslararası yükümlülükler üstlenilse de[3] 2011’de Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştiren AKP, muhafazakâr bakışını bir devlet politikasına dönüştürmüştür. Kadını, aile söylemi içinde görünmez kılan bu değişiklik kadın ve feminist örgütler tarafından eleştirilmiştir. Bu bağlamda kadın haklarının, yalnızca AKP’nin tahayyülündeki aile yapısına uyum sağladığı ölçüde partinin gündeminde yer bulduğunu söyleyebiliriz (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 176). Özellikle üçüncü iktidar döneminden (2011-2015) itibaren partinin toplumsal cinsiyet meselesine muhafazakâr yaklaşımı derinleşerek hükümet politikalarının temeli haline gelmiştir. “Aile bütünlüğüne” ve “güçlü aile”ye yapılan vurguların ön plana çıkmasıyla birlikte toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda elde edilen kazanımlardan geri adım atılmaya başlanmış ve kadın bedenine yönelik doğrudan müdahaleler içeren söylem ve politikalar yaygınlaşmıştır. Örneğin 1 Mayıs 2013 tarihinde kürtajı, ödemesi yapılacak bir sağlık hizmeti olmaktan çıkaran AKP hükümeti, daha sonra gelen tepkiler üzerine kürtajı tekrar Sağlık Uygulama Tebliği’ne ekledi. Ancak AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın, “üç çocuk çağrı”sının ardından kürtajı bir cinayet olarak gören ve yine aynı dönemde sezaryen karşıtı açıklamalar etrafında şekillenen politikalar ile kadınların kürtaj ve sezaryen gibi sağlık hizmetlerine ulaşımı zorlaştırıldı. Yine aynı dönemde kadın, aile ve bedene yönelik muhafazakâr politikalar, erken yaşta evlilikleri teşvik etmek amacıyla evlenen üniversite öğrencilerine yönelik barınma ve burs yardımı içeren düzenlemelerin yanı sıra boşanmaları zorlaştıran uygulamalar ile devam etmiştir[4].

    AKP’nin on beş yıllık kesintisiz iktidarı boyunca, partinin söylemsel pratiklerinde ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politika ve yasal düzenlemelerinde açığa çıkan cinsiyetçiliği, devlet söyleminden bağımsız olarak düşünmek eksik ve hatalı bir yaklaşım olacaktır. Zira Kemalist modernleşme sürecinde de kadın, ailenin ve ulusun taşıyıcısı, “milletin biyolojik yeniden üreticisi” ve aynı zamanda “geleneğin taşıyıcısı” olarak görülmüştür (Yuval-Danis, 2010: 80). AKP’nin toplumsal cinsiyet politikasını devlet geleneğinin bir parçası olarak, ama kendi özgünlüğü içinde değerlendirebilmek için Yeğenoğlu ve Coşar “neoliberal-muhafazakâr patriarkal” tanımlamasını önerir. Yazarlara göre partinin her iktidar döneminde kültürel, ekonomik ve siyasal alanda ağırlık kazanan milliyetçi ve din temelli söylem ve uygulamalarla harmanladığı muhafazakârlaşma, neoliberal politikalarla birlikte ele alınmalıdır (2014:165). Bu anlamda AKP, kadın hakları konusunda neoliberal politikalarla uyumlu adımlar atarken muhafazakâr söylemini de sürdürmekteydi.

    2. Medya ve AKP’nin Toplumsal Cinsiyet Politikaları

    Söz konusu ana akım medya olduğunda, iktidarın görünür kıldığını ve makbul saydığını çerçeveleyen, görünmez kıldığını da çerçeve dışında bırakan bu anlamda hükümetin politika ve söylemlerini yeniden üreten bir medya ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

    AKP hükümetinin toplumsal cinsiyet politikalarının medyada çerçevelenişini değerlendirirken medyanın on beş yıllık AKP döneminde nasıl dönüştüğüne dair bir paragraf açmak gerekir. Benan Eres ve Hakan Yüksel’in “AKP döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi” raporu (2017), medyadaki dönüşümün AKP hegemonyasının temel dayanaklarından biri olduğunu açıkça gösterir[5]. Eres ve Yüksel, AKP’nin 2007 yılından sonra devletin olanaklarıyla yaratılan ana akım medya kuruluşlarının ürettiği her türlü bilgi/haberin sıkı bir denetim ve kontrole tabi olduğunu belirtir (2017). Raporda, AKP iktidarının, medyayı devlet-iktidar bütünleşmesine dâhil etme çabasının büyük ölçüde başarılı olduğunun ve bunun sonucunda medyanın partizan tavrının arttığının altı çizilir. Kuşkusuz Türkiye’de tarihsel olarak ana akım medya her zaman iktidar/güç yapılarıyla yakın ilişkide olmuş ve bu yapılar tarafından kontrol altında tutulmuştur. AKP iktidarının özgünlüğü ise, AKP’nin kendi medyasını yaratması ya da bazı medya araçlarına devletin olanakları ile sahip olmasıdır. Bu süreçte hükümetin doğrudan müdahalesiyle medya mülkiyet yapıları yeniden düzenlenirken; hükümetin medyaya yönelik denetimi otoriter ve cezalandırma odaklı denetimi ile medya kuruluşları ve çalışanları iktidarın siyasi amaçlarına hizmet eder doğrultuda yapılandırılmıştır (Kurban ve Sözeri, 2012). Dolayısıyla söz konusu ana akım medya olduğunda, iktidarın görünür kıldığını ve makbul saydığını çerçeveleyen, görünmez kıldığını da çerçeve dışında bırakan bu anlamda hükümetin politika ve söylemlerini yeniden üreten bir medya ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

    2.1 “Milletin Bekası” için: “Üç çocuk” Söylemi ve Kürtaj Yasası Tartışmaları

    2007 seçim beyannamesinde, kadın sorununu çözmek için “aile merkezli politikalar” izleyeceğini ve “aile kurumunu güçlendirmenin” temel önceliği olduğunu vaat eden AKP, bu dönemden itibaren “kutsal aile” odaklı kadın algısını toplumsal cinsiyet politikalarının temel belirleyicisi olarak öne çıkarmaya başlamıştır. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2008 yılında Dünya Kadınlar Günü’nde yaptığı konuşmada yer alan üç çocuk talebi, partinin milliyetçi muhafazakâr söyleminin toplumsal cinsiyet normlarıyla nasıl şekillendiğine dair öne çıkan ilk tartışmadır: “Biz genç nüfusumuzu aynen korumalıyız. Bir ekonomide asıl olan insandır. Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyorlar. Yaptıkları aynen budur. Genç nüfusumuzun azalmaması için en az üç çocuk yapın” (Hürriyet, 7 Mart 2008)[6]. Kadın haklarının, muhafazakâr toplumun/ailenin sürekliliği adı altında gasp edilerek görünmez kılındığı bu açıklamada, sürekliliği talep edilen ise “Türk milletinin kökünü kazımak isteyen”ler tarafından tehdit edilen, milliyetçi, muhafazakâr, Sünni ve heteroseksüel aile geleneğidir. Ana akım medya, Erdoğan’ın bu çağrısını “mutlu aile” fotoğraflarıyla manşete taşırken “üç çocuk” söylemini bir norm ve gereklilik olarak aktarır.

    Yeni Şafak, 8 Mart 2008

    Dolayısıyla, üç çocuk talebi normatif bir dille aktarılarak aile ve nüfusla ilişkilendirilir ve böylece, muhafazakâr bir iktidar söyleminin kadın bedenini kontrol ve denetleme arzusu görünmez kılınır.

    Söz konusu habere, Erdoğan çiftinin kucağında bir çocuğun olduğu fotoğrafla ilk sayfada yer veren Yeni Şafak gazetesi, aileyi temsil eden bu görsellik ile üç çocuk çağrısını iktidarın söylemiyle uyumlu bir biçimde yineler. Bu çağrı, içerikte de aile ve nüfus arasında kurulan sebep sonuç ilişkisiyle pekiştirilir. Erdoğan’ın açıklamasını kendi dilinde özetleyen gazetenin haberin içeriğinde “Erdoğan’ın tavsiyesi” olduğu öne çıkarılır. “En az üç çocuk yapın nüfusumuz azalmasın” başlığıyla çerçevelenen haberin dili ile Erdoğan’ın üç çocuk talebi arasındaki sınır muğlaklaşır, tırnak içine alınmayan başlık yoluyla iktidarın söylemi, haberin “nesnel ve tarafsız” diline eklemlenerek dolaşıma girer. Dolayısıyla, üç çocuk talebi normatif bir dille aktarılarak aile ve nüfusla ilişkilendirilir ve böylece, muhafazakâr bir iktidar söyleminin kadın bedenini kontrol ve denetleme arzusu görünmez kılınır.

    Zaman, 8 Mart 2008

    Zaman gazetesi de benzer şekilde haberi kendi dilinde özetler ve “Her aile üç çocuk yapmalı” başlığıyla haberi çerçeveler. Haberin dili ile iktidarın söylemini bütünleştiren strateji burada da bir kez daha karşımıza çıkar; başlık tırnak içine alınmadan kullanılır. Doğum kontrolünü Türk milletine yönelik bir “tuzak” olarak gören Erdoğan’ın cümleleri tırnak içinde doğrudan aktarılır, böylece üç çocuk talebi, millete yönelik “tuzak”la bir arada, sebep sonuç ilişkisi içinde haberleştirilerek kadın, ailenin ve dolayısıyla milletin bekasından sorumlu ikincil bir pozisyona yerleştirir.

    Kadının özne olarak yok sayıldığı ve “kutsal anne” ve “kutsal aile” söyleminin içine yerleştirildiği ikinci döneminde (2007-2011) AKP hükümetinin kamusal alanda en çok tartışılan ve kadın örgütlerinin eylemlerle itiraz ettiği düzenlemelerden biri kürtaj yasağıdır[7]. Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın konuya dair açıklaması doğrudan kadın bedeni üzerinde yürütülen muhafazakâr politikayı ifşa eder: “Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir fark yok” (Hürriyet, 26 Mayıs 2012).

    C:UsersözgürDesktopyenisafak-gazetesikürtaj.jpg

    Yeni Şafak, 26 Mayıs 2012

    Erdoğan, “Kürtaj Cinayettir” söylemini “Her Kürtaj bir Uludere” açıklaması ile sürdürür: ”Ben sezaryenle doğuma karşı olan bir başbakanım ve bunların özellikle planlı yapıldığını biliyorum. Bunun, bu ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum ve bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere, medya mensuplarına da sesleniyorum; yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum” (Hürriyet, 27 Mayıs 2012)[8]. Erdoğan’ın açıklaması, ana akım yazılı basında tam sayfa yer bulur.

    Star, 27 Mayıs 2012

    Hürriyet, 27 Mayıs 2012

    Ana akım medya, Erdoğan’ın kadın bedenine yönelik müdahalesini, “milletin bekası” adına söz aldığı bir söylem içine yerleştirir. Kürtaj, üç çocuk ve sezaryen gibi kadın bedenine yönelik tüm müdahaleleri bir felaket senaryosu içinde meşrulaştırmaya ve kadın bedenini milletin bekası adına denetim altına almaya çalışan iktidar söylemi ana akım medyada yeniden üretilerek dolaşıma sokulur. Örneğin Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamasını da haberin odağına yerleştiren Hürriyet gazetesi, kürtaj yasağına dair karşıt görüşlere ise “Milleti Silme Planı” büyük başlığı altında yer verir. Zaman gazetesi ise Erdoğan’ın konuşmasını haber içeriğinde yedi alt başlıkla sunarken, bu başlıklar içinde “Sezaryen sinsi bir plan” başlığını üst başlık olarak öne çıkarır. Tırnak içine alınmadan kullanılan başlık, gazetenin söylemi ile iktidarın söylemi arasındaki uzlaşmayı görünür kılar.

    C:UsersözgürDesktopmedya raporuhaberlerzaman 27 Mayıs 2012 sezeryan iç sayfa.pdf-JPGP0001.jpgZaman 27 Mayıs 2012

    Hürriyet, 27 Mayıs 2012

    Erdoğan bu açıklamasından bir yıl sonra, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “Aile Olmak Projesi”nin tanıtım toplantısında aynı konuyu yeniden gündeme getirir: “Bu ülkede yıllarca doğum kontrolü mekanizmalarını çalıştırdılar. Adeta bizim vatandaşlarımızı, halkımızı kısırlaştırdılar (…) Sezaryen, kürtaj denen olay budur. Hep bunları yaptılar. Bunları yaparken de adeta cinayet işlediler, adeta aldattılar” (Hürriyet, 19 Haziran 2013).[9] Erdoğan, aynı konuşmada “aile” vurgusunu öne çıkarır: “Muhafazakâr, demokrat bir kimliğe sahip olarak bizim partimizin hedefinde aile vardır, düzenli ve güçlü bir aile. Çünkü eğer bir milletin aile yapısı çökmüşse o millet çökmüştür, çökmeye namzettir. Ama aile yapısı ne kadar güçlüyse o millet o kadar güçlüdür” (Hürriyet, 19 Haziran 2013). Erdoğan’ın aile tanımlaması, en dar anlamıyla aileden bir ulus olarak aileye kadar genişlemektedir. Bu aile/ulus söylemiyle, makbul özne bir diğer deyişle makbul kadınlık, erkeklik en nihayetinde yurttaşlık tanımlamaları da inşa edilir. Ailenin/ulusun bekasından “sorumlu kılınan” kadına ve kadın bedenine yönelik çizilen sınırlar dışındaki her söz/eylem bir “tehlike”, “ihanet” olarak işaretlenir. Erdoğan, konuşmasında nüfusun azaltılması gibi “oyunlar”a karşı annelere seslenir: “Bu ülkede yıllarca doğum kontrol ihaneti yaptılar ve neslimizi kurutma yoluna gittiler (…) Ben özellikle annelere sesleniyorum, özellikle kadınımıza sesleniyorum; Bu oyunu birinci derecede bozacak olan sizsiniz, burada tavrınızı koymak durumundasınız. Bir Türk annesi, kadını olarak, bunu birinci derecede bozacak olan sizsiniz” (Star, 18 Haziran 2013).[10] Kürtaj ve sezaryen tartışmasını, annelik, “neslimize yönelik tehlike”, “ihanet”, ve Türklük söylemlerini birbirlerine eklemleyerek gündemleştirir. Türkiye medyasında, özellikle 2002 yılından itibaren, gündemde tutulan felaket senaryolarından birisinin Türk aile yapısının “marjinal” gruplar ve “ahlaksız ötekiler” tarafından tehdit edildiği söylemi olduğunun altını çizen Arsan ve İşlek’e göre “Türk aile kurumunun yozlaşmasıyla beraber nüfusun azalacağı, yeniden bir askeri darbe yapılarak ülkenin geriletileceği, toplumun dinden ve gelenekten kopartılarak kimliksizleşeceği korkusu medya aracılığıyla” (2016: 158) yeniden üretilerek kamusal alanda bir meşruiyet zemini yaratılır.

    Erdoğan’ın açıklamalarını, “milleti silme planı”, “Sezaryen sinsi bir plan”, “Kürtaj cinayettir” ve “anne karnında cinayete savaş” gibi başlıklarla manşete tırnaksız taşıyan yukarıdaki haber metinleri, iktidarın, kaygı ve korkularla yüklü toplum ve birey yaşamına odaklı güvenlik söylemini üstlenerek yeniden seslendirir. AKP’nin kadın bedenine yönelik denetim arzusu ve her fırsatta “aile bütünlüğünün korunmasına” dair açıklamaları da bu bağlamda okunabilir. Altı çizilmesi gereken nokta, ailenin de nüfus ve devlet gibi bir güvenlik nesnesi olarak konumlandırılmasıdır. Bu bağlamda güvenlik stratejisinin nüfustan ve toplumdan giderek aileye doğru derinleştiğini söyleyebiliriz. Son yıllarda belirgin düzeyde artış gösteren ve bugünün en önemli toplumsal meselelerinden biri olan kadına yönelik şiddet de bu bağlamda değerlendirilebilir. Kadına yönelik şiddete karşı geliştirilmesi gereken politikalarda önceliğin güvenlik söylemi adı altında aile bütünlüğünün devamına verilmesi her geçen gün şiddetin artmasına neden oluyor. [11] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 Veri Raporu’nda kadına yönelik her türlü şiddetin, OHAL ve KHK’lar ile özellikle kadın haklarına yönelik saldırıların artmasına paralel olarak artış gösterdiğine dikkat çekilir (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2018).[12]

    Güvenlik söyleminin, bir meşrulaştırma argümanı olarak tek başına yeterli olması, söz konusu söylemi, AKP ve temsil ettiği neoliberal siyaset tarzı için oldukça kullanışlı bir araç haline getirir. 10 Kasım 2017 tarihinde AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, “İslam İş birliği Teşkilatı Kadın Danışma Konseyi Genç Kadınlar Liderlik ve Girişimcilik Programı Sertifika Töreni”nde üç çocuk talebini yinelerken doğrudan nüfus artışının sadece dindarlıkla bağlantılı olmadığını aynı zamanda terörle mücadeleyle de ilgili olduğunu ifade ederek tartışmayı bir “güvenlik” sorunu olarak ortaya koyar:

    …Rabbim, peygamberimiz ne diyorlar. Emir çok açık, net. Nikahlanın. Evlenin. Çoğalın. Bu konuda da hassasiyeti bir kenara asla koymamak gerekiyor. Müslüman’ın çoğalması şart. Bundan asla geri adım atmaması gerekir. Ve bu konuda Müslüman kadınların hassasiyetini çok önemsiyorum. Türkiye’deki terör örgütü bu konuda çok çok hassas. En az beş, on, on beş çocukları var (Milliyet, 10 Kasım 2017).[13]

    Erdoğan’ın yukarıdaki ifadeleri, stratejik korkuları ve güvensizlik duygusunu besleyen “dost-düşman mantığı”nı içerir. Mark Neocleous’un ifade ettiği üzere sorunu tehdit ve dost düşman mantığıyla ele almak onu bir “güvenlik” meselesi olarak ortaya koymak demektir (2014: 21). Erdoğan (partinin ilk dönemlerindeki söylemlerinden farklı olarak) Müslüman kadınlara çağrıda bulunurken bu çağrının sınırlarını “terör” söylemiyle çizer. Bu söylemin işaret ettiği ve çoğalması tehlikeli görülen ise Kürt nüfusudur. Bir başka ifadeyle Kürt kadınlarının çocuk doğurması bir tehdit olarak kurulur. Sabah gazetesi de Erdoğan’ın bu konuşmasından “Müslümanların Çoğalması Şart” ifadesini seçerek manşete taşır ve iktidarın güvenlik odaklı milliyetçi-muhafazakâr çağrısını yeniden seslendirir. Ayrıca haber, bu çağrının seslendiği Müslüman kadınların yer aldığı fotoğrafın arka planına Erdoğan’ın fotoğrafını yerleştirerek Erdoğan’ı Müslüman kadınlar adına söz alan eril bir üst ses olarak konumlandırır.

    Sabah, 11 Kasım 2017

    2.2 Koruyucu ve Cezalandırıcı “Baba” Figürü Olarak AKP

    Babanın/devletin denetimindeki aile/ulus tahayyülü, AKP’nin milliyetçi muhafazakâr ideolojisi içinde şekillenen toplumsal cinsiyet politikalarının da temel nosyonudur. Bu söylem içinde, baba olarak devlet “makbul” olanla olmayanın sınırlarını çizer. Bir diğer ifadeyle, AKP iktidarı, “makbul” kadınlık ve erkeklik söylemlerini aile metaforu ve milletin bekası bağlamına yerleştirerek meşruiyet zemini sağlamaya çalışır. “Ailenin milliyetçilik söylemi aracılığıyla devlet tarafından kullanımı ‘aile’ ve ‘devlet’ arasındaki güç dengesini” bir bakıma eşitlerken, bu güç dengesi içinde “devlet, bir sosyal kurum olarak ailenin tanımını ve toplum içindeki görevini” belirler (Şerifsoy, 2000: 172). Şerifsoy’a göre metafor olarak kullanılan aile “devletin ve milletin kurgusunun sınırlarını” çizer (172). Aile içerisindeki toplumsal cinsiyete dayandırılan hiyerarşi de devletin/babanın “nihai kararla vermekle yetkili” olduğu bir iş bölümüne dayanır (2000: 196). Bu söylemi sürdüren Hürriyet gazetesinin “Devlet Bakar” haberi, nihai karar verici olan devletin/babanın bakışıyla kurulur.

    Hürriyet, 31 Mayıs 2012

    Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, iktidarın kürtaj yasağına dair söylemlerine yönelik eleştirilere “Annenin başına kötü bir şey gelmişse? deniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar” açıklamasıyla yanıt verir (Hürriyet, 31 Mayıs 2012).[14] Akdağ’ın kadın örgütleri tarafından eleştirilen açıklamasını Hürriyet “Gerekirse Devlet Bakar” ifadesiyle manşete taşır. İç sayfada yer alan haberin devamında “Devlet Bakar” başlığının altında kadın bedeninden ve cinsellikten muaf bir bebek resmi yer alır. Haberin çerçevesi, kadının bir özne olarak varlığını ve bedeniyle ilgili söz söyleme hakkını yok sayar. Aile/ulus tahayyülü içinde nihai karar verici olarak konumlanan devlet/baba, bu anlamda kadın bedeni üzerinde sürdürdüğü denetimi ve iktidar ilişkilerini ulusun/ailenin bekası adı altında bir kez daha görünmez kılar. Böylece, kadını annelik ve aile içinde konumlayan ulus/aile bütünleşmesine dayalı söylem, nüfus politikalarıyla birleşerek kadının bedeninin ve cinselliğinin denetlenmesini beraberinde getirir (Şenel, 2017: 25).

    İktidarın söz konusu denetimi, “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışması ile bir kez daha görünürlük kazanır. AKP’nin (Erdoğan’ın) talebi bu kez, “iffetli” ve “ailelerine bağlı” kız öğrencilerdir. 5 Kasım 2013’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP grup toplantısındaki “…Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor. Bunun denetimi yok. Muhafazakâr demokrat yapımıza bu ters… Bunun bir şekilde denetimi yapılacak” (Hürriyet, 5 Kasım 2013)[15] ifadeleri “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasını kamuoyunun gündemine taşır. Bu açıklama, muhafazakâr ve otoriter bir siyasi iktidarın paternalist hassasiyetler üzerinden makbul kadınlık ve erkeklik tanımını yeniden şekillendirme çabası olarak okunabilir. Erdoğan’ın söz konusu açıklamasının ardından ana akım medyada görünürlük kazanan tartışmalar, “gençlerimizin namusu” ve “özel hayata müdahale” karşıtlığında gelişir. Tartışmanın odağında ise “kız öğrencilerin” nasıl yaşaması gerektiğine dair “öğütlere” yapılan vurgularla yine kadın bedeni olur.

    Etkili bir kamuoyu oluşturma aracı olarak medya, söz konusu haber içeriklerinde açıkça görüldüğü üzere iktidarın söylemlerine meşruiyet zemini yaratan tek taraflı anlam çerçeveleri inşa ederek kamuoyunda rıza üretmeye çalışır. Yeni Şafak gazetesinin “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasına ilişkin aşağıda incelediğimiz her iki haber metni de öne çıkardığı söylemler ve bunları çerçeveleme biçimiyle ideolojik tercihini açık bir biçimde yansıtır ve muhafazakâr söylem ekseninde cinsiyetçiliğe eklemlenir. Bu açıdan Erdoğan ve AKP yöneticilerinin konuyla ilgili açıklamalarında kendilerini koruyucu bir baba figürü olarak konumlandırma çabası Yeni Şafak gazetesinde tam sayfa karşılığını bulur. Gazete, Erdoğan’ın “Bu çocuklar bize emanet” ifadesini ilk sayfada manşete taşır ve “adeta ailesini korumaya çalışan bir baba tasviri” çizer (Arsan ve İşlek, 2016:172 ).

    C:UsersözgürDesktopyeni_safak.jpg

    Yeni Şafak, 6 Kasım 2013

    Erdoğan’ın yurttaşları yetişkin ve özerk görmeyen söylemi, haberin içeriği ve biçimini de şekillendirir. Haberde Erdoğan’ın “Kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz (…) 11 yıllık şu yönetimde AK Parti iktidarı kimin yaşam tarzına karıştı?” gibi eleştirilere yönelik açıklamasına geniş bir şekilde yer verilir. Ancak haberde kimlerin ne zaman ve nasıl ithamda bulunduğuna dair bilgi yer almaz.  Erdoğan’ın kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasına yönelik yapılacak denetimlerle ilgili açıklaması ise alt başlıkta “sizce hoş mu” başlığı ile verilir ve doğrudan okuyucuya iktidarın söylemi ile seslenilir. Haberde, tartışmanın ve haberin asıl özneleri olan kadın ve erkek öğrenciler başta olmak üzere hiçbir eleştirel görüşe yer verilmez, böylece kendini bu “aile”den saymayan toplumun diğer üyeleriyle müzakere çerçeve dışında bırakılmış olur.

    Hürriyet, 16 Kasım 2013

    Söz konusu tartışmalar sürerken Hürriyet gazetesi aynı dönemde öğrenci yurdunda yaşanan şiddet haberine “Denizli’de öğrenci yurdunda bebek vahşeti” başlığıyla ilk sayfada yer verir. Kadınlar, ana akım medyada genellikle makbul olanın sınırlarının aşıldığı olaylarla ya da toplumsal cinsiyet normlarına göre üretilen “kötü-iyi” gibi ikilikler üzerinden görünürlük kazanırlar. Olayın haber değeri, “makbul olanın sınırlarını aşması, çarpıcı, sansasyonel ve şiddet içermesi”nden kaynaklanır (Akınerdem, 2016: 13). Arsan’ın da belirttiği gibi normalde üçüncü sayfada okumaya alışkın olduğumuz bir cinayet haberi, faili bir öğrenci yurdunda kalan ve evlenmeden hamile kalan bir kadın olunca ilk sayfadan aktarılır (2016:185). “Kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışması devam ederken gazete bu olayı haberleştirirken, olayın “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasının başladığı Denizli ilinde olduğunu vurgular. Ayrıca gazete haber kurgusu ile “iffetini korumayan kız öğrencilerin” başına gelebileceklerini ima ederek “kız öğrencileri”n yaşamlarına müdahale edilmesi gerektiği kanısını pekiştirir.

    2.3 “Makbul” Kadınlığın İnşası

    Üç çocuk, kürtaj ve sezaryen tartışmalarıyla patriarkal bir devlet söylemini sahiplenen ve kendi özgünlüğü içinde yeniden üreten AKP iktidarının, toplumsal cinsiyet politikalarının şekillendiği neoliberal muhafazakârlık, kadını özel alanda “aile” içinde kurgularken kamusal alanda toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün bir parçası olarak tasavvur eder (Tokgöz, 2013).  Bu anlamda, AKP iktidarının kadının istihdamının arttırılmasına dönük politikaları, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünü muhafaza eden, “kadınların iş gücü piyasasına esnek çalışma biçimleriyle katılımını desteklemeyi temel alan neoliberal ve muhafazakâr” söylem içinde şekillenir. (Tokgöz, 2013: 111). Bir yandan eşitlikçi yasal düzenlemeler yapılırken “diğer yandan kadını doğurganlık üzerinden aile içinde tutacak ve iş gücü piyasasına esneklik adı altında ikincil, dezavantajlı katılmasına yol açacak yasal düzenlemeler” yapılmaktadır (2013: 119). “Ev ve iş yaşamını bağdaştırmayı” amaçlayan bu düzenlemelerle, kadınların kısmi zamanlı, esnek çalışma biçimleriyle aile içindeki görevlerini aksatmadan piyasaya entegre olmaları amaçlanır (Ulusoy, 2017). Zira 2017 yılının Kasım ayında hükümetin genelge tasarısında, 2010 yılında yayımlanan ve kadınların istihdamının arttırılması ve fırsat eşitliğinin sağlanmasına dair genelge değiştirilerek “eşit işe eşit ücret, kamu kurum ve kuruluşlarında fırsat eşitliğinin sağlanması ve bunun yapılıp yapılmadığının raporlarla denetlenmesi, yine kamu ve özel sektöre ait iş yerlerine yapılan denetimlerde cinsiyet eşitliğine uyulup uyulmadığının saptanarak işlem yapılması” gibi kadınların lehine birçok düzenleme çıkarılmıştır (Akgökçe, 2017). Kadın istihdamını zorlaştıran, kadınları, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerine mecbur bırakan bu genelge, elbette iktidarın kadını annelik söylemi içinde tasavvur eden muhafazakâr ideolojisinin bir sonucudur.

    Kadını “öncelikle” aile içinde konumlayan bu anlayış; iktidarın hem politika hem de söylemlerinde sürekli yeniden üretilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) düzenlediği I. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde kadın ve erkeğin eşit olamayacağını, bu durumun fıtrata ters olduğunu söyler (Hürriyet, 24 Kasım 2014).[16]  AKP’nin, kadın meselesini bir eşitlik meselesi olarak görmediğini açık eden bu konuşmanın devamında kadınlık bir kez daha dini referanslara dayandırılarak “annelik”le ilişkilendirilir. “Dinimiz tarafından kadına annelik makamı” verildiğini söyleyen Erdoğan’ın açıklamasından bir yıl sonra dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “annelerin, annelik kariyeri dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları” gerektiğine dair açıklamada bulunur (Hürriyet, 2 Ocak 2015).[17] 2016 yılında Erdoğan da “…Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın aslında kadınlığını inkâr ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çevirmekten imtina eden bir kadın iş hayatında ne kadar başarılı olursa olsun eksiktir, yarımdır” (Hürriyet, 5 Haziran 2016)[18] açıklamasında bulunur. Bu ifadeler doğrudan AKP’nin makbul kadın/eş/anne anlayışına denk düştüğü gibi “kadının emeği üzerindeki erkek denetimini, kadınların bedenleri üzerindeki zora ve iknaya dayalı erkek denetimiyle iç içe geçirir. Bu denetimi ve karşılıksız emeği sürekli kılmanın tek yolu ise, evlilik bağı ile kutsanmış, heteroseksüel ailedir” (Ulusoy, 2017).

    İktidarın “aile ve iş yaşamını uyumlaştırma”ya dair söylem ve politikaları, çalışan ancak “öncelikle”, “iyi bir eş” ve “ev hanımı” olan kadınlara dair haberlerle yeniden üretilir. Sabah gazetesinin “Mutfakta Vali Var” haberi, kadının öncelikli kariyerinin annelik olduğuna dair iktidarın söylemiyle neredeyse birebir kesişir. Haber, kadınların, toplumsal cinsiyet normlarıyla uyum içinde iş hayatına nasıl katılabileceğine dair bir çerçeve inşa eder.

    Sabah (web,)22 Mayıs 2015

    Haberde, Sinop Valiliği’ne atanan Yasemin Özata Çetinkaya’nın, Cumhuriyet tarihinin üçüncü kadın valisi olduğu ve hemen ardından Çetinkaya’nın evli ve üç kız çocuğu olduğu vurgulanır.  Sonraki cümlede ise Çetinkaya’nın öncelikle anne olduğunu belirttiği bilgisi yer alır ve Çetinkaya’nın “Annelik, valilik makamından çok daha zor” ifadesi öne çıkarılır. Haber, valinin iş yaşamıyla değil mutfakta ne kadar “başarılı” olduğuna dair ayrıntılarla devam eder. Çetinkaya’nın “elleriyle hamur açıp, mantı yaptığı”, yemek yapmayı çok sevdiği aktarılır. Haberin görsel düzlemi de bu içeriği resmeder. Çetinkaya’nın mutfakta yemek yaparken çekilen büyük fotoğrafının üzerinde mutfak önlüğüyle ikinci bir fotoğraf yer alır. Makamında çekilmiş olan fotoğraf ise görsel düzlemde en az yer kaplayarak arka planda bırakılır. Böylelikle haberin görseli makbul kadından beklenen rollerin öncelik sıralamasının bir anlatısını sunar. Haber bir bütün olarak kadınların toplumsal cinsiyet rejimine nasıl dâhil olabileceklerini bir diğer ifadeyle makbul kadınlığı betimler. Makbul kadından beklenen çalışma yaşamında olsa dahi “aile içindeki toplumsal cinsiyet rollerine uygun ‘anne’ ve ‘eş’ konumlarını” sürdürmesidir (Ulusoy, 2017). Bu konumlarına bağlı olarak kadınlar ana akım medyada ya “fedakâr” ya da çocuklarına zarar veren “cani” anneler olarak haberlerin öznesi kılınır.

    Feyza Akınerdem, haber incelemeleri yaparken elde zaten var olan ‘toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesi’ gibi bir argümandan hareket etmenin çoğu zaman yeterli olmadığını belirtir (2016: 20). Bu açıdan haber analizlerinde, normatif alanın, başka toplumsal normları, o normların ürettiği ayrımları da içererek kurulduğunu göz önünde bulundurmak gerekir (Akınerdem, 2016: 20). Aşağıdaki her üç haber örneğinde görüldüğü üzere fedakâr kadın imgesinin yanı sıra kadınların fail olduğu olayların aktarılmasında “canavar”, “cani” gibi betimlemelerle makbul olmayanın da sınırları çizilir. Örneğin 2013 yılında bayram tatilinde bebeğini evde bırakıp şehir dışına aile ziyaretine giden ve bebeğin açlık ve susuzluktan ölümüne sebep olan kadın medyada “canavar” ve “cani” anne olarak haberleştirildi. Funda Ş. Cantek (2017), olayın haberleştirilme biçiminin “kutsal annelik” üzerinden kadına yönelik bir linçe dönüştüğünü belirtir.  Olayı ilk sayfadan veren Sabah ve Star gazeteleri “anneyi, kırmızı pantolonu ve sarı saçıyla gizemli bir cinsel objeye dönüştürmenin yanı sıra, evlilik dışı ilişkiye girmiş ve öz evladının ölümüne sebep olmuş bu kadının frapanlığına da gönderme” yaparak haberleştirir (Cantek, 2017). Sabah gazetesinin “Yenge değil bir canavar” başlıklı haberinde de görüldüğü üzere kadının fail olduğu olaylarda medya tek taraflı bir anlatım sunar. Böylece muhafazakâr söylem adına sadece “politik ve ideolojik önderler değil, ‘gerçek’ olanı kurgulayan ‘haber’ dili” ve en nihayetinde “anonim eril dil konuşmaya başlar” (Sancar, 2012: 239). Haberlerin esas konusu, kadınların makbul olanın sınırlarından canavarca taşma hali olduğunu belirten Akınerdem böylelikle “canavar ve mağdur kadınlara karşı iyi anne, sadık ve itaatkâr eş, başarılı iş kadını” örneklerinin görünür kılındığını  ve bu yolla iyi örneklerin de teşvik edildiğini belirtir (2016: 28).

    C:UsersuserAppDataLocalMicrosoftWindowsTemporary Internet FilesContent.Wordsabah.jpg

    Sabah, 23.10.2013

    Sabah, 16.06.2012

    Star, 23.10.2013

    Medyanın egemen gücün heteroseksist toplumsal cinsiyet kurgusu içinde şekillenen söylemi, “makbul kadın ve erkeği” betimlerken; heteroseksist yapının dışladığı bireyleri ve grupları “makbulü” tedirgin eden ötekiler olarak çerçeveliyor. Türkiye’de LGBTİ+ bireylerin medyada temsili üzerine yapılan çalışmalar, medya metinlerine hâkim olan homofobik, ayrımcı ve heteroseksist söyleme dikkat çekiyor. Yaklaşık 10 yıldır medya takibi yapan Kaos GL’nin 2017 yılı verilerine göre Türkiye’de yazılı basında LGBTİ+ bireyleri konu edinen içeriklerin yarısından fazlası LGBTİ+ bireylere dönük insan hakları ihlali içeriyor. Medya LGBTİ+ bireyleri sıklıkla görmezden geliyor, görmek durumunda kalması halinde ise felaketlerin, sansasyonların ve suçun öznesi olarak habere konu ediyor (Alankuş, 2015; Depeli ve Çaylı Rahte, 2009; Tar, 2017).

    Medyanın LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı söylemi kuşkusuz milliyetçi ve muhafazakâr bir toplum nosyonundan hareket eden AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarından ayrı düşünülemez. AKP hükümeti 2002’de iktidara geldiğinde bütün farklılıkları anayasal güvence altına alacağını taahhüt etmiş, hatta 2002 genel seçimleri öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eşcinsellerin hak ve özgürlüklerinin yasal güvenceye alınması gerektiğini söylemişti.[19] Ancak 2007 seçimlerinde ikinci kez iktidarını kesinleştiren AKP hükümeti homofobik ve ayrımcı açıklamalarla LGBTİ+ bireyleri ve haklarını görmezden gelerek taahhütlerini hızla geri almaya başladı (Aşan, 2016). Özellikle yukarıda bahsettiğimiz 2005 yılında yürürlüğe giren yeni TCK’da yer alan “ahlaka aykırılık” ibaresi kadınların ve LGBTİ+ bireyler için pek çok hakkın ahlaka aykırı görülerek kısıtlanmasını beraberinde getirdi (Aşan, 2016:8).

    AKP hükümetinin LGBTİ+ haklarını görmezden gelen ve hak ihlallerine neden olan politikalarıyla uyumlu olarak medya da LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı ve homofobik söylemini sürdürdü. Hükümetin her fırsatta başvurduğu bir strateji hâline gelen “kamu güvenliği” söylemi 2015, 2016 ve 2017 yıllarında gerçekleşen Onur yürüyüşlerine getirilen yasağın da gerekçesini oluşturuyor. Medya ise bu yasağı ya hak ihlali olarak görmeyen bir biçimde haberleştirdi ya da Sabah ve Hürriyet örneğinde görüldüğü üzere ayrımcı ve homofobik bir yaklaşımla haberleştirerek yeniden hak ihlallerine yol açtı. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemek temel bir hak olmasına ve izne tabi olmamasına rağmen her iki haber metninde de LGBTİ+ bireylere karşı doğrudan saldırı benimseniyor ve bu gruplar suçlu olarak işaret ediliyor.

    C:UsersözgürDesktopsabah 1 temmuz 2015.png

    Sabah, 1 Temmuz 2015 C:UsersözgürDesktophürriyet.png

    Hürriyet, 26 Haziran 2017

    AKP’nin LGBTİ+ topluluklara yönelik ayrımcı ve homofobik söylem ve politikaları OHAL sonrası uygulamalar ile daha da belirginleşti. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 9 Kasım 2017 tarihinde 41. Muhtarlar Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Bursa Nilüfer Belediyesi’nin mahalle komitesi seçimlerine getirdiği “beşte bir LGBTİ kotası”na şu ifadelerle tepki gösterdi:

    Ana muhalefet partisi sıfatını taşıyan bir partinin milletimizin değerleriyle bağları öylesine kopmuş durumda ki şu anda aramızdaki temsilcilerinin de bulunduğu bir büyükşehrimizde CHP’li ilçe belediyesi mahalle komiteleri için yapılacak seçimde beşte bir oranında, düşünün ya, eşcinsel kotası koyabiliyor, Allah şaşırtmasın, şu hâle bak ya. Bir partide ölçü kalmayınca, muvazene kaybolunca işte böyle nereye savrulacağı belli olmuyor (Hürriyet, 9 Kasım 2017).[20]

    Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın birçok konuya değindiği konuşması, Hürriyet gazetesinde “eşcinsel kotaya” ilişkin tepkisiyle habere konu olur ve “Allah Şaşırtmasın” ifadesi başlığa taşınır. Yeni Şafak ise Erdoğan’ın konuşmasını tam sayfa haber yapıyor ve “Allah Şaşırtmasın” ifadesini haber metninin en altında alt başlık olarak veriyor. Her iki gazetenin de LGBTİ’leri görmemek konusunda ortaklaştığını ancak farklı stratejilerle haberi kurguladıklarını görüyoruz. Hürriyet, LGBTİ+ bireyleri sıklıkla magazinsel ve sansasyonel haberlerin konusu yapmayı tercih eden bir gazete. İslami-muhafazakâr bir çizgide olan Yeni Şafak gazetesinin ise LGBTİ+ bireylerle ile ilgili haberlerde “mesafeli” bir tutum sergilediğini, bir bütün olarak LGBTİ+ bireyleri görmezden gelmeyi tercih ettiğini söyleyebiliriz. Ancak her iki gazetenin de LGBTİ+ bireyleri ötekileştiren, marjinalleştiren ve iktidarın söylemini meşrulaştıran bir çizgide haber ürettiklerini eklemeliyiz.

    Hürriyet, 10 Kasım 2017

    Yeni Şafak, 10 Kasım 2017

     

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın LGBTİ+ bireylerinin varoluşlarını gayriahlaki bir durum olarak nitelemesinin ardından 18 Kasım’da Ankara Valiliği, “toplumsal hassasiyet ve duyarlılıklar”, “kamu güvenliği”, “genel sağlık ve ahlakın korunması” ve “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gerekçeleriyle il genelindeki tüm “LGBTİ sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilen etkinlikleri” süresiz olarak yasakladığını duyurdu. Ankara’daki yasak ilanını İzmir, Bursa, İstanbul, Kocaeli ve Mardin’deki etkinliklerin iptali izledi. Pembe Hayat ve Kaos GL derneklerinin yasağa karşı yaptıkları açıklamada belirttikleri gibi karar, eşit yurttaşlık için ayrımcılığa ve nefrete karşı mücadele yürüten LGBTİ sivil toplum örgütlerini çalışamaz hale getirirken LGBTİ+ birey ve örgütleri de medyada hedef haline getirdi.[21] Zira kararın dayandığı “toplumsal ahlak”, “kamu güvenliği” gibi soyut kavramlar, yasağın geniş yorumlanmasının yanı sıra LGBTİ+ bireyleri hak ihlallerine açık bir hale getirilmesine ve LGBTİ+ varoluşunun kriminalize edilmesine zemin oluşturdu. Ana akım medya da LGBTİ+ bireylerin yaşadığı hak ihlallerini görmezden gelen, meşrulaştıran ve/veya LGBTİ+ bireylere yönelik nefret söylemi içeren haber diliyle hak ihlallerinin yaygınlaşmasının bir aracı olmaya devam ediyor.

    2.4 Darbe Girişiminin Ardından Medyada Kadın Anlatıları ve Makbul Anneliğin Yeniden İnşası

    15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte temel hak ve özgürlükler kısıtlanarak ve muhalif tüm kesimler baskı altına alınarak kamusal düzlemde tek sesli bir söylem inşa edilmeye çalışılmıştır. Darbe girişiminin ardından iktidar, “ulusal güvenlik”, “milli birlik” ve “milletin bekası” vurgularını milliyetçilikle militarizmin kesiştiği bir söylemle öne çıkarmıştır. Toplumsal cinsiyet normlarıyla kurulan bu militarist söylem, “erkeklerin toplumsallaşma süreçlerini şekillendiren, devletle kurdukları vatandaşlık ilişkisini düzenleyen ve erkekleri devletin cinsiyet rejimi içinde konumlandıran önemli bir iktidar aracı olarak” (Sünbüloğulları, 2013: 15) farklı söylemlere eklemlenir. Bu milliyetçi militarist söylem, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ana akım medyada, “kahraman erkek” anlatılarına dair imge ve sembollerle birlikte dolaşıma girer. Söz konusu “kahramanlık” anlatılarını kuran ortak görsel ise tank üzerinde yer alan erkek fotoğraflarıdır.

    Sabah (web), 22 Temmuz 2016

    Sabah gazetesinin darbe girişiminden bir gün sonra yaptığı “81 vilayette halk ayaklandı” haberinde halkın göstereni olarak işaret edilen, Türk bayrağı asılı tank üzerindeki erkek fotoğrafıdır.

    Sabah, 16 Temmuz 2016

    Sabah gazetesinin darbe girişiminden bir gün sonra yaptığı “81 vilayette halk ayaklandı” haberinde halkın göstereni olarak işaret edilen, Türk bayrağı asılı tank üzerindeki erkek fotoğrafıdır. Haber hem iktidarın söyleminde hem de ana akım medyada inşa edilen milliyetçi militarist söylemle şekillenen hegemonik erkekliğin de özetidir. Fallik bir imge olarak neredeyse tüm darbe girişimi sonrası gazete haberlerinde kullanılan bu fotoğraf, halkı “erkek kardeşler birliği” (Najmabadi, 2000: 129) olarak işaretler. Aşağıdaki haberde görüldüğü üzere “erkeklik”, “destan”, “şehitlik”, “babayiğit”, “cesaret”, “güç” kavramlarıyla kurgulanır. “Hem gündeliğin içindeki hegemonik erkekliğin hem de makbul vatandaşlığın” (Öztan, 2013: 82) sınırlarını yeniden üreten haberin militarist dili, toplumsal cinsiyet normlarıyla kurulduğu gibi aynı zamanda onu yeniden üreterek dolaşıma sokar.

    Hegemonik cinsiyet normlarını pekiştiren ana akım medya, “kahraman erkeklik” anlatıları üretirken, bu anlatılara “kadın”ları “analar” olarak dahil eder.

    Hegemonik cinsiyet normlarını pekiştiren ana akım medya, “kahraman erkeklik” anlatıları üretirken, bu anlatılara “kadın”ları “analar” olarak dahil eder. Erkeklerin “kahramanlık” hikâyeleri, gazetelerin ilk sayfalarını ve manşetleri işgal ederken, kadınlara dair anlatılar, ağırlıklı olarak magazin, sağlık gibi iç sayfalarda ve gazete eklerinde ikincil planda yer alır.

    C:UsersözgürDesktopmedya raporuhaberlerhaber fotolar20171225_180244.jpg

    Yeni Şafak Pazar Eki, 31 Temmuz 2016

    Yeni Şafak gazetesi Pazar ekinde, darbe girişimi sırasında hayatını kaybeden kadınlara dair habere “Analar İçin Vatan Evlattır” başlığıyla yer verir. Haberin, “vatanlarını evlat bilen” ve vatan için “canlarını siper eden” kadınlar anlatısı, toplumsal cinsiyet normlarıyla uyumlu militarist söylemle kesişir. “Sokak”, “güç”, “galibiyet” gibi kavramlarla kurgulanan “erkeklik” anlatılarından farklı olarak, “kahraman kadınlar” aile, evlat, ev, vatan ve annelikle ilişkilendirilir. Bu anlamda anneliğin “biyolojik bir sabit değil, esnek bir söylem” (Walby, 2000: 39) olduğunu ve sürekli hareket halinde, farklı söylemlere eklemlenerek bir meşruiyet zemini kazandırdığını belirtmek gerekir. Gazetenin iç sayfasında yer alan “Analar Evladına Vatanı Gibi Sahip Çıktı” başlıklı haberi, “korkusuzca”, “tanklara, bombalara göğüs geren” “kahraman kadınlar”ın, “evlatları güzel günler görsün diye anne titizliğiyle” sokaklara çıktığı ifadeleriyle kurulur. Böylelikle haber, “kahraman kadın”lığın sınırını “annelik”le çizerek toplumsal cinsiyet rejimine dâhil olur.

    C:UsersözgürAppDataLocalMicrosoftWindowsINetCacheContent.Word�001[1].jpg

    Yeni Şafak, Pazar Eki, 25 Temmuz 2016

    Haberlerin anlatısında özellikle vurgulanan, “anneleri/eşleri tarafından uğurlanan erkek evlatlar ve kocalar”dır. Sokağa çıkan kadın anlatılarında ise Şerife Boz “Kamyonla Peşinden Gittim” haber başlığıyla öne çıkarılır.[22]

    “Kamyonla Peşinden Gittim”,Yeni Şafak, Pazar Eki (web), 24 Temmuz 2016

    Haber, alt başlıkları, metin içindeki vurgu ve görselliğiyle sokağa çıkan kadınları toplumsal cinsiyet normu ile çerçeveleyerek haberleştirir. Şerife Boz’un “Kocam evden çıkma dedi. Kamyonla peşinden gittim” cümlesinin üst başlığa taşınması dikkat çekicidir. Erkeğin sözünün ihlal edimi, haberin bütün kurgusuna yerleşen “vatan-millet aşkıyla” gerekçelendirilir ve böylelikle ihlalin sınırları çizilmiş olur.

    Sabah web, 24.07.2016

    Sabah web, 19.07.2016

    Sonuç olarak incelenen haber metinlerinin tümü darbe girişimi sırasında ve sonrasında sokağa bir tek “makbul vatandaşın” çıktığı varsayımından hareket eder ve “kahramanlık” anlatılarını toplumsal cinsiyet rejimi içinde şekillenen muhafazakâr ve milliyetçi söylemle inşa eder.

    Haber metinlerinde kadınların failliği, aile fotoğraflarıyla ve anne oldukları vurgusuyla çerçevelenir. Bir başka ifadeyle haber içeriklerinde erkekler, darbe girişimi sırasında çekilmiş ve bir “güç gösterisi” içinde resmedilirken, kadınların “kahramanlık” anlatıları, yakın çekim aile fotoğraflarıyla görselleştirilir. Sabah gazetesi hem bir kadının hem de bir erkeğin kişisel hikâyesine yer verdiği yukarıdaki iki ayrı haber örneğinde görüldüğü gibi kadınların eş/anne olarak üstlendikleri rollere vurgu yapılırken, erkekler “kahraman”lık söylemi içine yerleştirilerek haberin faili kılınır. Sonuç olarak incelenen haber metinlerinin tümü darbe girişimi sırasında ve sonrasında sokağa bir tek “makbul vatandaşın” çıktığı varsayımından hareket eder ve “kahramanlık” anlatılarını toplumsal cinsiyet rejimi içinde şekillenen muhafazakâr ve milliyetçi söylemle inşa eder.

    Sonuç

    AKP iktidarı özellikle ilk iki döneminde kadınların çalışma hayatına katılımına dair olumlu adımlar atsa da 15 yıl süren iktidarı boyunca kadın emeğini, bedenini ve kadının gündelik hayatını denetim altına almaya çalışan “aile” odaklı politika ve söylemler üretmeye devam etmiştir. Medya alanında yaptığı düzenlemelerle medya üzerindeki tahakkümünü giderek güçlendiren AKP’nin toplumsal cinsiyet politikaları ana akım medya tarafından yeniden üretilerek iktidar ilişkileri muhafaza edilmeye çalışılmıştır. Öncelikle ana akım medyada yer alan kadın temsilleri, “ideal kadın”ın nasıl olması gerektiğinin çerçevelendiği bir mecraya dönüşür. AKP’nin politikalarıyla uyumlu bir içimde kadınları genellikle ev ve ev içiyle ilişkilendirerek cinsiyetçi kodlarla haberleştiren ana akım yazılı basın, darbe girişiminin ardından sokağa çıkan kadınları da sadece annelik ve aile temelinde haberleştirerek kadının kamusal alandaki failliğini cinsiyetçi normlarla kuşatarak kontrol altına alır.

    Özellikle belirtilmesi gereken ise; AKP’nin kadın bedenine yönelik müdahaleleriyle paralel bir biçimde kadına yönelik şiddettin de hızla arttığıdır. Zira aile bütünlüğü ve ailenin korunmasına yönelik söylemler, kadına yönelik şiddeti üreten toplumsal yapının devamlılığını güvenceye alıyor. Kuşkusuz kadına yönelik şiddetin yaygınlaşmasında medyanın da rolünü vurgulamalıyız. Medyada kadınlar uğradıkları şiddet, taciz, tecavüz gibi hak ihlalleri dolayısıyla haber olduklarında bile haberleştirme biçimi nedeniyle bir kez daha hak ihlaline maruz kalmaya (Alankuş, 2007: 38) devam ediyor.

    AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarının medyada çerçevelenişini değerlendirmeye çalıştığımız bu raporda birçok tartışmanın eksik kaldığının farkındayız. Tüm yaşam alanlarına muhafazakâr ve eril bir anlayışla nüfuz etmeye çalışan ve özellikle kadın bedenini tümüyle denetleme arzusunda olan on altı yıllık bir iktidarın ve süreç içinde iktidara daha bağımlı hale gelen bir medyanın varlığı çok daha kapsamlı raporları, tartışmaları ve elbette ki mücadeleleri gerekli kılıyor. Kuşkusuz bu mücadelenin önemli araçlarından biri, ötekileştirilenlerin, yok sayılanların, LGBTİ+ bireylerin ve biz kadınların yaratacağı yeni medya mecralarıyla en başta hayatlarımız ve bedenlerimiz hakkında olmak üzere yaşamın tüm alanlarında kendi sözlerimizi üretmek ve sesimizi duyulur kılmaktır.

    KAYNAKÇA

    Alankuş S. (2016). Barış Gazeteciliği El Kitabı

    . İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Alankuş, S. (2007). Neden Kadın Odaklı Habercilik? İçinde S. Alankuş (Der.), Kadın Odaklı Habercilik (s.s.25-66.). İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Altuntaş N., & Demirkanoğlu, Y. (2017). Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kadına İlişkin Söylem ve Politikalarına Bakış: Muhafazakâr Demokratlıktan Muhafazakârlığa Doğru Evrilişin İzdüşümleri. Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 8(1), 65-96.

    Akgökçe, N. (2017, Kasım 20). Kadınlara güvencesiz istihdam genelgesi. Birgün. 15 Nisan 2018 tarihinde https://www.birgun.net /haber-detay/ kadinlara-guvencesiz -istihdam-genelgesi-191307.html adresinden erişildi.

    Akınerdem, F. (2016). Türkiye medyasında kadınların temsili: gazete ve internet haberciliği raporu. Hrant Dink Vakfı. https://hrantdink.org/attachments/ article/457/ Turkiye-Medyasinda-Kadinlarin-Temsili.pdf

    Arsan, E. & İşlek-Tolunay, S. (2016). Haber Metinlerinde Biyoiktidarın Kurulumu: Kadın Bedeni ve Kızlı Erkekli Öğrenci Evi Tartışmaları. İçinde Y. İnceoğlu & S. Çoban (Der.), Haber Okumaları (s.s. 153- 190). İstanbul: İletişim.

    Aşan, Esra (2016, Temmuz ). AKP Hükümetleri Döneminde Kadına Yönelik Şiddetin ve Cinsel Şiddetin Önlenmesine Dair Politikalar (2002- 2007 Dönemi) – I. 20 Haziran 2016 tarihinde http://www.art-izan.org/cinsel-siddet/akp-hukumetleri-doneminde-kad-na- yonelik-iddetin-ve-cinsel-iddetin-onlenmesine-dair-politikalar-2002-2007-donemi-ii adresinden erişildi.

    Cantek, F. (2017, Kasım 24). Çocuğunu öldüren babalar. Gazete Duvar. 20 Mayıs 2017 tarihinde https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar /2017/11/24/cocugunu- olduren – babalar/ adresinden erişildi.

    Depeli, G. & Rahte, E. (2009). Bir Yanlış Var Bu Temsilde: Medyaya Müdahil Olmak. İçinde A. Erol (Haz.), Anti-Homofobi Kitabı: Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma (ss.116-121). Ankara: Ayrıntı.

    Eres, B. & Yüksel, H. (2017). AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi. 25 Haziran 2018 tarihinde https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-

    sermayesi/ adresinden erişildi.

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 Veri Raporu. (2018, Haziran 1). 10 Haziran 2018 tarihinde adresinden erişildi.

    Kıvanç, A. (2004, Temmuz 6). Sığınma evleri şart. 14 Nisan 2018 tarihinde http://www.radikal.com.tr/turkiye/siginma-evleri-artik-mecburi-715919/ adresinden erişildi.

    Köker, E. & Doğanay, Ü. (2010). Irkçı Değilim Ama… Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler. Ankara: İHOP Yayınları.

    Kurban, D. & Sözeri, C. (2012). İktidarın Çarkında Medya: Türkiye’de Medya Bağımsızlığı ve Özgürlüğü Önündeki Siyasi, Yasal ve Ekonomik Engeller, Demokratikleşme Programı Medya Raporları Serisi –3. İstanbul: TESEV Yayınları.

    Najmabadi, A. (2000). Sevgili ve Ana Olarak Erotik Vatan: Sevmek, Sahiplenmek, Korumak. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.129-167). İstanbul: İletişim Yayınları.

    Neocleous, M. (2014). Güvenliğin Eleştirisi. Ankara: Notabene Yayınları.

    Öztan, G. G. (2013). Türkiye’de Milli Kimlik İnşası Sürecinde Eğilimler ve Tesirler. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 73-115 ), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Sancar, S. (2012). Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Sünbüloğulları, N. Y. (2013). Giriş: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkek (lik)lere Dair Bir Çerçeve. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 9-45). İstanbul: İletişim Yayınları.

    Şenel, B. (2017). “Biz Büyük Bir Aileyiz”: Türkiye’de Devlet Söyleminde “Makbul” Kadınlık ve Aile. Mülkiye Dergisi, 41(2), 31-69.

    Şerifsoy, S. (2000). Aile ve Kemalist Modernizasyon Projesi, 1928-1950. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.167-200), İstanbul: İletişim Yayınları,

    Tar, Y. (2017). Kaos Gl 2017 Medya İzleme Raporu. 25 Haziran 2018 tarihinde http://www.kaosgldernegi.org/resim/yayin/dl/medya%20izleme%20rapor_kucuk.pdf, adresinden erişildi.

    Tokdoğan, N. (2013). Hak Haberciliğinde Temel Bir Uğrak: Kadın Odaklı Habercilik ve JİNHA Örneği. Mülkiye Dergisi, 37(3), 9-35.

    Tokgöz, G. (2013). Kadın’dan Aile’ye Geçiş AKP Döneminin İstihdam Politikalarının Toplumsal Cinsiyet Açısından Analizi. 10 Kasım 2017 tarihinde http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf adresinden erişildi.

    Ulusoy, D. (2017). Kadınların Ücretli-Ücretsiz Emek Kıskacı: AKP’nin Aile Politikaları ve Yeni Muhafazakârlık. 15 Nisan 2018 tarihinde http://www.sosyalistfeministkolektif .org/kampanyalar/sfk-kampanyalari/aile-disinda-hayat-var/kad-nlar-n-uecretli-uecretsiz-emek-k-skac-akp-nin-aile-politikalar-ve-yeni-muhafazakarl-k/ adresinden erişildi.

    Yeğenoğlu, M. & Coşar, S. (2014). AKP ve Toplumsal Cinsiyet Meselesi: Neoliberalizm ve Patriyarka Arasında Mekik Dokumak. İçinde (Der.), Simten Coşar ve Gamze Yücesan Özdemir, İktidarın Şiddeti: AKP’li Yıllar Neoliberalizm ve İslamcı Politikalar (s.s.158-181), İstanbul: Metis Yayınları.

    Yuval-Davis, N. (2010). (Çev.), A. Bektaş, Cinsiyet ve Millet. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Walby, S. (2000). Kadın ve Ulus. İçinde (Ed.), Ayşe Gül Altınay, Vatan Millet Kadınlar (s.s.35-65), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Yazarlar hakkında

    Pınar Yıldız

    2004 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünü bitirdi. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 2008 yılında “Yeşim Ustaoğlu Sinemasında Kimlik” adlı yüksek lisans tezini 2016 yılında da “Hatırlamanın ve Unutmanın İmgeleri” adlı doktora tezini tamamladı. 2009-2017 yılları arasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Akademik ilgi alanları film çalışmaları, toplumsal cinsiyet, travma, bellek ve göç çalışmalarıdır. 2004 yılında Sürgün (Orhan Eskiköy) belgeselinin yönetmenliğini ve 2012 yılında Babamın Sesi (Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy) filminin yönetmen yardımcılığını üstlenmiştir. Bağımsız araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

    Ceren Salmanoğlu Erol

    Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişikler ve Tanıtım Bölümü’nden 2010 yılında mezun oldu. “Farklılığın Anlatısı: Türk Romanında Kürt Kadının Temsili” başlıklı tezle yüksek lisansını aynı bölümde tamamladı. Akademik ilgi alanları arasında siyasal iletişim, Kürt sorunu ve toplumsal cinsiyet yer almaktadır. 2011-2017 yılları arasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 689 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi.  Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ndeki doktora eğitimine devam etmektedir.

    DİPNOTLAR

      1. Gazetelerin tiraj bilgileri için bkz. https://serbestsiyasa.com/?p=3127 ve https://serbestsiyasa.com/?p=1074

     

      1. Bkz. 2002 AKP Seçim Bildirgesi, https://www.tbmm.gov.tr/eyayin/GAZETELER/WEB/KUTUPHANEDE%20BULUNAN%20DIJITAL%20KAYNAKLAR/KITAPLAR/SIYASI%20PARTI%20YAYINLARI/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002%200000_0000.pdf

     

      1. Bu yasal düzenlemelerin yanı sıra kadın hakları konusunda birtakım uluslararası yükümlülükler üstlenilmiştir. Örneğin uluslararası hukukta kadına yönelik şiddetle mücadele alanında en güncel, en yüksek standartları içeren ve en kapsamlı bağlayıcı metin olan İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi 2011 yılında Türkiye tarafından imzalanmıştır (https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/187280-istanbul-sozlesmesi-ne-diyor-devlet-ne-yapiyor)

     

      1. AKP iktidarının evliliği teşvik eden politikalarının bir diğer parçası da boşanmaları engellemeye dönük düzenlemeler ve uygulamalardı. 2013 yılında Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı “Bir Kez de Aile Danışmanına Sor” projesini geliştirdiler. Bu proje ile yaklaşık “20 bin evliliğin kurtarılması” planlanmıştır. http://www.milliyet.com.tr/devlet-360-dakikada-evlilik/gundem/detay/1794213/default.htm

     

      1. https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-en-az-uc-cocuk-dogurun-8401981

     

      1. Kuşkusuz kadın bedenine ve gündelik yaşama müdahale etme arzusu sadece AKP siyasetine özgü değildir. Kemalist modernleşme projesi çağdaş aile modelinin çekirdek nüfusa indirgenmiş olması adına aile planlaması ve doğum kontrolünü yaygınlaştırırken, AKP iktidarı “milletimizi kısırlaştırıyorlar” söylemiyle nüfus artışını destekleyen kürtaj ve sezaryen karşıtı politikalarını topluma dayatır.

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/milleti-silme-plani-20636174

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/sezeryan-kurtajla-cinayet-islediler-23537027

     

      1. http://www.star.com.tr/guncel/erdogan-halkimizi-kisirlastirdilar-haber-763638/

     

      1. Kadına yönelik şiddet 10 yılda 3 kat arttı, https://www.evrensel.net/haber/351391/kadina-yonelik siddet-10-yilda-3-kat-artti-2, Erişim Tarihi: 10 Mayıs 2018

     

      1. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2017 veri raporuna göre “1 yıl içinde 409 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 387 çocuk cinsel istismara uğradı, 332 kadına cinsel şiddet uygulandı” http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2845/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2017-veri-raporu

     

      1. http://www.milliyet.com.tr/erdogan-dan-elen-musk-ile-gorusmesine-ankara-yerelhaber-2395477/

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/devlet-bakar-20661267

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/arinc-ve-akdogan-ogrenci-evleri-icin-ne-demisti-25052340

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-kadin-ve-adalet-toplantisinda-konustu-27640428 

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/saglik-bakani-muezzinoglu-annelik-bir-kariyerdir-27882199

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-calisiyorum-diye-annelikten-imtina-eden-kadin-kadinligini-inkar-ediyor-demektir-37291399

     

      1. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=11478

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-hak-ettikleri-cezayi-en-40639888

     

      1. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=25036

     

      1. Şerife Boz’un 15 Temmuz darbe girişimi gecesi çekilmiş olduğu rivayet edilen fotoğrafı ile ilgili özellikle 24 Haziran seçimleri öncesi AKP milletvekilliğine aday adaylığı gündeme geldiği sıralarda değişik spekülasyonlar yapıldı. 15 Temmuz gecesi köprünün üstünde çekilmiş olduğu söylenen fotoğrafın aslında mizansen olduğu ve 16 Temmuz’da çekildiği dillendirildi. 15 Temmuz şehit aileleri, Şerife Boz’un 15 Temmuz’u bahane ederek haksız çıkar elde etmeye çalıştığını iddia ederek Boz hakkında dava açtıklarını ilan ettiler. Ancak şu bir gerçek ki, Şerife Boz’un motorlu araç bile kullanma yetisi olmadığı halde, o kamyonu üstelik de mahalleden birçok insanı da taşıyarak köprüye nasıl getirdiği pek anlaşılabilmiş değildir. Bu tür asparagas haberler ve fotoğrafların, hem bunları üretip bundan nemalananların hem de bizatihi AKP’nin işine yaradığı için, iktidar tarafından fazlaca üstüne gidilmediği ortadadır. Bu konuyla ilgili detaylı bir haber için şuraya başvurulabilir: https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/serife-bozun-akpden-adayligi-ortaligi-karistirdi-beni-kiskaniyorlar-2378733/ (Erişim tarihi: 16/07/2018).

     

  • Medya Raporu (Haziran-2018): Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme

    Medya Raporu (Haziran-2018): Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme

    Emre Tansu Keten ve U. Uraz Aydın

    Giriş

    Siyasal alan karşısında en ufak bir özerkliği kalmamış, iktidara biatin tek ayakta kalma imkanını teşkil ettiği bu devirde medyanın büyük bir kısmının aslî işlevi Erdoğanizmin sözcülüğünü yapmak haline gelmiştir. Olgusal gerçeklerin neredeyse hiçbir anlamının kalmadığı bir bağlam, söz konusu olan. Resmi olarak sunulan panoramayı tekzip eden her hakikat manzarası, bir “algı yönetiminin” ürünü olarak geçerli hakikat düzenine aykırı ilan edilebiliyor. Bu siyasal iklimde medya en grotesk komplo teorilerine dayanarak gerçekliğin rejimin konjonktürel çıkarları doğrultusunda yeniden inşasının aracılığına soyunmuş durumda. Artık Ergenekonculuğun yerini almış ‘FETÖ’cülük’ kılıcının tüm mütedeyyin kesimde olduğu gibi AKP medyasının çalışanlarının da tepesinde sallanmasından ötürü de resmi söyleme biat ve muhalif seslerin kriminalizasyonu konusunda hiçbir aşırılıktan kaçınılmadığı bir atmosfer hâkim hale gelmiştir. Erdoğan’a ilan-ı aşk eden medya patronundan hangi gazetecilerin tutuklanması, hangilerinin medeni ölüme terk edilmesi gerektiğini yazan ‘gazeteci’ye, iktidar nezdinde yerini sağlama almak için TV programlarında cehaletini sergilemekten çekinmeyen akademisyenden Cumhuriyet ekibini FETÖ’cü ilan eden eski cemaatçiye.

    Bu had safhaya ulaşmış siyasal polarizasyon ortamında ve medya üzerindeki devlet denetiminin tüm haşmetiyle tekrar gündeme gelmesiyle medya emekçileri için çalışma koşullarının ağırlaştığı açıktır. İşten çıkarılma ve tutuklanma gibi reel tehditler karşısında otosansür mekanizması tüm dişlileriyle işliyor. Burada ağır bir siyasal gericilik dönemini katediyor olmanın etkisi belirleyici elbette. Fakat bir yandan da gazetecilik alanında esnek-güvencesiz istihdam formlarının adım adım yerleştirilmesine ve sendikal örgütlülüğün mümkün mertebe işyerlerinden sökülmesine dayalı bir emek rejiminin eskisiyle yenisiyle Türkiye medya endüstrisinde hâkim kılınmasının sonuçlarını görüyoruz.

    Neoliberal emek rejimi ve medyada çalışma ilişkileri

    Türkiye’de yayıncılık alanında yapısal bir dönüşümün meydana gelişinin ve bir medya endüstrisinin oluşumunun seksenli yıllara tekabül etmesi bir tesadüf olarak görülemez. Bu yıllar aynı zamanda, 24 Ocak 1980 ‘istikrar programı’ ve 1980 askeri darbesinin damgasını vurduğu iktisadi, siyasal ve toplumsal düzeydeki kırılmaların ve neoliberal eksende topyekûn bir yeniden yapılanmanın yaşandığı bir evreye denk gelmektedir. Küresel kapitalizmle eklemlenme hedefi, serbest piyasanın kutsanışı, örgütlü emeğin siyasal-sosyal gücünün kırılması, ihracata dönük bir sermaye birikim modeline geçiş ve bunlara eşlik eden ‘Yeni Sağ’ adıyla anılan hegemonya projesinin oluşturduğu bağlamda medya ve genel olarak kültürel üretim alanı sermayenin egemenliği altında bir yeniden yapılanmaya tâbi tutulur.

    Gazete yayıncılığının bir kapitalist işletme anlayışı içerisinde sürdürülmesi doğal olarak medya patronlarıyla çalışanlar arasındaki ilişkileri de etkiler. Neoliberal yeniden yapılanmanın kurucu unsurlarından biri olan sınıfsal aidiyet bilincinin/hissiyatının aşındırılması ve çalışanların örgütlü gücünün kırılmasıyla bağlantılı olarak doksanlı yılların başında başlayan sendikasızlaştırma harekâtı başarıyla sonuçlanır. Bu, habercilik pratikleri ve gazeteciliğin ahlaki kodları (kamu çıkarı, editoryal bağımsızlık vb.) üzerinde son derece tahrip edici etkiler yaratmıştır. Yanı sıra, medya sektöründe bugün had safhaya ulaşmış esnek-güvencesiz istihdam formlarının yaygın biçimde uygulanmasına da katkıda bulunmuştur.

    Medya-sermaye füzyonu

    Her ne kadar ellili yıllardan itibaren ortaya çıkan ‘kitle basını’, sermaye birikimini bu meslek dışında edinmiş kesimlerin ilgisini çekmeye başlamışsa da gerçek anlamda bir medya-sermaye füzyonu için seksenleri ve esasen doksanlı yılları beklemek gerekir (Kaya, 2009). Altmışlı yıllardan itibaren medyanın holdingleşmesinin ardından ‘holdinglerin medyaya girişi’ olarak adlandırılan bu süreç ikili bir dinamiğin ürünü olarak okunabilir. Bir yandan teknolojik gelişmelere ayak uydurma gerekliliği, 24 Ocak 1980 sonrasında deregülasyon politikaları çerçevesinde gazete kağıdına dönük devlet sübvansiyonlarının kesilmesi ve kâğıda yapılan astronomik zamlar gibi unsurlar gazete çıkarmayı ‘aile işletmeleri’ için fazlasıyla maliyetli kılıyordu. Öte yandan iktisadi alanın serbest piyasa koşullarına göre yeniden yapılandığı bir dönemde, sermaye grupları açısından, kârlı bir yatırım olmamakla birlikte, bir yayın organı sahibi olmanın çeşitli avantajları vardır. Siyasal iktidarlar karşısında elini güçlendirmek, rakip gruplara karşı mevzi kazanmak, devlet ihaleleri almak, özelleştirmelerden pay almak, kredi ve teşviklerden faydalanmak, grubun bünyesinde başka alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin reklamını yapmak gibi ‘dışsal faydalar’ medya dışı sermayenin sektöre girmesi için özendirici olmuştur (Sönmez, 2004).

    Böylece enerji, bankacılık, finans, turizm, inşaat gibi alanlarda yatırımı bulunan gruplar önce basın sektörüne, ardından da doksanlı yılların başında televizyon yayıncılığı üzerindeki devlet tekelinin kaldırılmasının ardından bu alana girmiştir. Böylece kapitalizmin neoliberal evresinin işleyiş yasaları uyarınca şiddetli bir rekabetin hâkim olduğu bir ‘modern’ medya endüstrisi şekillenmeye başlamıştır.

    Bunun birincil ve en belirleyici sonucu hızla bir mülkiyet yoğunlaşmasının yaşanmasıdır. Doksanlı yılların ortasından itibaren medya endüstrisinin çok sınırlı sayıda aktörün denetimi altında olduğu görülür. 1995 yılının rakamları itibariyle iki büyük sermaye grubuna (Doğan ve Sabah) ait gazeteler, toplam tirajın yüzde 70’ini kontrol etmektedir. Dergi pazarında ise bu oran yüzde 87’ye ulaşmaktadır. Genel olarak medya pazarı açısından baktığımızda ise (1998 rakamlarına göre) 5 büyük medya grubu pazarın yüzde 80’ini elinde tutmaktadır (Adaklı, 2001; Ekzen, 1999).

    Bu dönüşüm yılları içinde vurgulanması gereken bir diğer unsur ise medya kuruluşlarının, gazete bürolarının tarihsel mekânı olan, kent merkezinde bulunan Bab-ı Ali’den, şehrin periferisinde inşa edilmiş dev plazalara taşınması oldu. Haberin meydana geldiği yerlerin uzağında kurulan modern ve şık görünümlü bu ‘medya fabrikalarına’ önce Sabah grubunun sonra da diğerlerinin akın etmesi, ‘zanaatkarlıktan’ ‘profesyonelliğe’ geçişin sembolik bir ifadesi olmuştur. Bu, çalışma ilişkilerinden haber oluşturma pratiklerine (telefonla mülakat!) kadar bir dizi dönüşümü de tetiklemiştir. Gecekondu manzaralı bu steril ‘tower’larda çalışanların zihninde kendi sınıfsal konumlarına dair oluşan yanılsama da bu dönüşümler arasında sayılmalıdır (Atlas, 1999; Nebiler, 1995; Adaklı, 2006).

    Taşeronlaşma, iş güvencesinin yitimi ve sendikal örgütlülüğün tasfiyesi

    Holdingleşen medyadaki ilk hedef medya emekçilerinin yüksek maaşlarını tırpanlamak ve sahip oldukları sosyal hakları geçersiz kılmak için, sendika ve iş güvencesi olmuştur.

    Medyadan sendikanın tasfiye edilmesi süreci, özellikle Aydın Doğan’ın yoğun çabaları sonucu başlamış, 90’ların sonuna gelindiğinde ise, Cumhuriyet ve Anadolu Ajansı haricinde TGS’nin herhangi bir örgütlülüğü kalmamıştır. Basın emekçilerini TGS’den koparmanın bir yolu doğrudan baskıyken, diğer yolu ise “taşeronlaşma” adıyla anılan gazetenin içinde onlarca küçük şirket kurarak çalışanları bu şirketler arasında gruplar halinde dağıtmaktır. Bugün Hürriyet, Milliyet gibi tek bir isim altında çalışanlar, aslında onlarca farklı küçük şirkette istihdam edilmektedir. Bu durum, baskılar nedeniyle sendikal örgütlenmenin zaten çok zor olduğu medya sektöründe, sendikal yetki için gereken yüzde elli oranını yakalamayı imkansızlaştırmaktadır (Özsever, 2004).

    Yüksek ücretler ve etraflı sosyal hakların, yoğun bir rekabet içindeki medya patronuna yüklediği “külfet”in bertaraf edilmesi çabası, sendikal örgütlülüğün medyadan sökülüp atılmasının temel nedenidir. Bunun yanı sıra holding patronlarının reklamverenlerle ve siyasi muktedirlerle ilişkilerinin arzu edilen şekilde yürümesinin, gazetecinin fikir ve haberlerinin denetlenmesine, bunun da işten çıkarma tehdidinin patronun elinde bulunabilmesine bağlı olması da sendikal örgütlülüğün tasfiyesinin önemli bir nedenidir.

    Bu dönem, sendikal örgütlülüğün tasfiyesine yönelik, genel olarak bireylerin kişisel mücadelesine bağlı olarak gelişen, bu nedenle de güçsüz olan direnişler ortaya çıkmıştır. Ancak bu cılız sesler kolayca susturulmuş, gazete patronları arasında herhangi bir yazılı belgeye dayanmayan “centilmenlik anlaşması” olarak anılabilecek bir iş birliğini doğurmuştur. Bu anlaşmaya göre, sendikal faaliyet yürüttüğü gerekçesiyle işten atılan bir gazeteci, diğer gazete patronları tarafından da “kara liste”ye alınmış, bu gazeteciler ana akım medya içerisinde bir daha istihdam edilmemiştir. Basın emekçilerine karşı geliştirilen bu iş birliği, solundan sağına bütün medya patronlarını yan yana getirmiştir.

    TGS’nin örgütlülüğünün medyada sona erdirilmesinde, medya kuruluşlarında çalışan gazeteciler ile teknik işçilerin (özellikle matbaa işçilerinin) aynı sendikada örgütlenmesinin engellenmesi de kolaylaştırıcı bir etken olmuştur. Geçmişte TGS’nin örgütlediği grev ve eylemlerde, daha fazla inisiyatif gösteren ve daha militan bir mücadele yürüten teknik işçiler, önce işkolu numarasının ayrılmasıyla, ardından da bu bölümlerde yaşanan taşeronlaşmayla TGS’den koparılmıştır. Böylece, sendikayı medya kuruluşlarından tasfiye eden patronlar, çok daha zayıf tepkilerle karşılaşmışlardır.

    Medya patronlarının, basın emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmak için uygulamaya koyduğu ikinci yöntemi ise, çalışanları 212 sayılı Basın İş Kanunu kapsamı dışında çalıştırmaktır. Kanunun birinci maddesi, kapsamını şu şekilde açıklamaktadır:

    Bu Kanun hükümleri Türkiye’de yayınlanan gazete ve mevkutelerle haber ve fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışan ve İş Kanunundaki “işçi” tarifi şümulü haricinde kalan kimselerle bunların işverenleri hakkında uygulanır. Bu Kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci denir.[1]

    Yukarıda açıkça belirtilen nitelikleri karşılayan ve gazeteci tanımına giren binlerce basın emekçisi bu dönem gerçekleşen patron baskıları sonucu 212 sayılı yasa kapsamı dışına çıkmayı kabul etmiştir. Bunun nedeni, daha önce belirtildiği gibi bu iş kanununun gazetecilere tanıdığı geniş sosyal haklar ve bu iş kolu kapsamında çalışanlara yönelik sigorta primi oranının diğer işkollarına göre yüksek olmasıdır. 212 sayılı yasanın kapsamı dışına çıkan ya da işe bu kapsam dışında başlayan binlerce basın emekçisi, bu yasayla kendilerine tanınan birçok haktan mahrum bırakılmıştır. Ayrıca, basın emekçileri, kendilerine çeşitli imkanlar sağlayan sarı basın kartını, alabilmek için belli bir süre 212 sayılı kanun kapsamında çalışmak gerektiğinden edinememiş, bundan dolayı haber toplama aşamasında birçok zorlukla karşılaşmıştır (Gezi Direnişi boyunca polis şiddetine maruz kalan gazeteciler, sarı basın kartına sahip olmadıkları için daha kolay hedef olduklarını ifade etmişlerdir).

    Medyada emeğin patronların istediği şekle sokulmasının en önemli sonucu editoryal bağımsızlığın ortadan kalkmasıdır. Gazeteciliği, gerçeklerin ve öğretici metinlerin yayılımını sağlayarak halkı eğiten ve hiçbir çıkar grubunun değil genel kamu çıkarlarının hizmetkarı olarak tanımlayan (Taş, 2012) “Liberal kamu etiğinin” olmazsa olmazı olarak kabul ettiği editoryal bağımsızlık, bahsedilen dönemin ön plana çıkan ismi Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök tarafından “gazetecilik mesleğinin bitmesi gereken bir efsanesi” olarak tanımlanmıştır (Kaya, 2009). Bu efsanenin bitmesi, medya kuruluşlarında yazı işleri ile işletme yönetimi arasındaki geleneksel ayrımı silikleştirmiş, yazı işlerini işletme yönetimine, yani reklama ve reklamverenlerin kaygılarına bağlı hale getirmiştir. Artık bir medya kuruluşu için en önemli amaç/değer/kaygı kârın maksimizasyonudur.

    Basın emekçileri, medya aristokrasisi ve kriz

    Holdingleşen medya, yavaş yavaş derin bir hiyerarşik örgütlenmeye geçmiştir. 1990’larda artan kurum içi iş bölümü ve yönetici sayısı, Mustafa Sönmez’in belirttiği gibi bir medya aristokrasisini doğurmuştur:

    Kuşkusuz bu süreç, sadece patronajın geçirdiği bir evrim değil, aynı zamanda medya çalışanlarının da farklılaştığı ve içlerinden patronaja yakın bir aristokrasinin çıktığı bir süreçtir. Bu anlamda, medyada otoriter düzenin oluşumunda medya aristokrasisinin de rolünü göz ardı etmemek gerekiyor. Medya sermayedarlarının, editör ve yazarlardan oluşan aristokratları ile ilişkileri, diğer çalışanlardan farklı bir düzlem içinde cereyan ediyor, düzenin yeniden üretiminde sermayedarlar, aristokratlara yaslanarak yol alırken bunlarla ilişkilerini de sopa-havuç ikilisini kullanarak yürütüyorlar (Sönmez, 2010).

    Medya aristokrasisi, sanılanın aksine patronun direkt olarak yayın politikasına müdahale etmediği, yöneticilerin sansür ve oto-sansür silahlarını kullanma noktasında belki de patrondan daha titiz davranılmasını zorunlu kıldığı bir yapı ortaya çıkarmıştır. Kurum içi ücret farklarının uçurum olarak tanımlanabilecek düzeye gelmesi ve neredeyse her çalışanla tek tek sözleşme yapılıp, ücret belirlenmesi de bu yapıyı güçlendirmektedir.

    Yeni medya düzeninde basın emekçisi, patron karşısında pazarlık gücü zayıf, iş güvencesine sahip olmayan, kurum içi ilişkilerini ve yeni teknolojilere uygun becerilerini geliştirmek zorunda olanbir çalışan durumundadır. Patronunun siyasi ve ekonomik çıkarlarını her şeyden önce düşünmek durumundadır ve fikri bağımsızlık ve mesleki tepki hakkına sahip değildir. Basın emekçileri, siyasi fikir ayrılığı ya da patronun çıkarlarına uygun olmayan davranışlar nedeniyle değil, ekonomik darboğazların sonucunda da kitlesel olarak işsiz kalabilmektedir. Örneğin, 2001 ekonomik krizinde 3900 basın emekçisi işten çıkarılmıştır. Aynı şekilde binlerce emekçinin işsiz kaldığı 2008 ekonomik krizinde sadece Çukurova Grubu’ndan 400 medya emekçisi işten çıkartılmış, çıkartılanların tazminatları ise ödenmemiştir. Kitlesel işten çıkartmalara karşı 28 Ekim 2008 tarihinde TGS tarafından yapılan açıklamada şunlar söylenmiştir:

    Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi olarak basın emekçilerinin işten çıkarılmasını kınıyoruz. Kriz bahane edilerek ‘tasarruf’ yöntemi olarak basın emekçilerinin işsiz bırakıldığı bir ortamda meslektaşlarımızı bir kez daha sendikal örgütlenmeye çağırıyor, işten çıkarılan tüm meslektaşlarımıza Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak her türlü hukuki desteği vereceğimizi de ifade ediyoruz.[2]

    Bu dönem büyük sermaye gruplarına ait birçok gazete ve dergi kapanmış, çalışanları işten atılmıştır. Esnek çalışmanın temel kural haline geldiği Holdingleşen Medya döneminde, uzun yıllar aynı işyerinde çalışan gazeteci bulmak zorlaşmıştır.

    Bir grev deneyimi: ATV-Sabah

    Öncesinde Ciner Grubu’na ait olan ATV, Sabah ve gruba bağlı çeşitli dergiler, Ciner’in 2001 krizi sonrasında Dinç Bilgin’le yaptığı sözleşmelerin hukuksuzluğu gerekçe gösterilerek, 1 Nisan 2007 tarihinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) yönetimine devredilir. TMSF’nin yönetimi devralmasıyla oluşan kısmi yönetim boşluğundan yararlanan 410 ATV-Sabah emekçisi bu süreçte Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda örgütlenir. TGS, Toplu İş Sözleşmesi için gereken yeterli çoğunluğu sağlarken, görüşmeler başlamadan önce, Aralık 2007’de, ATV-Sabah ve bağlı dergiler, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu tarafından bir kamu bankasının çok uygun koşullarda verdiği kredi ve Katar Şeyhi’ne ait yatırım fonunun yüzde 25 ortaklığıyla satın alınır. Devrin ardından şirketin ismini Turkuvaz Medya olarak değiştiren Çalık Grubu derhal mahkemeye başvurarak sendikanın yetkisinin iptal edilmesini talep eder. Mahkemenin Turkuvaz Medya’nın talebini reddetmesinin ardından, toplu sözleşme görüşmeleri başlar. Ancak mahkemenin kararının beklendiği bu süreçte patron temsilcileri boş durmaz, şirket içindeki sendika üye sayısı büyük oranda eritilir. Çalışanların sendikadan istifa etmesi için işten çıkarma tehdidini sık olarak kullanan şirket yöneticileri, sendikadan ayrılanların 212 sayılı yasa kapsamına alınacağını da duyururlar. O dönemde Sabah’ta çalışan ve ismini vermek istemeyen bir basın emekçisinden alınan bilgiye göre bu süreçte sendika üyesi olmayanlara bundan sonra da olmayacaklarına dair bir belge imzalatılır. Görüşmeler anlaşmazlıkla sonuçlanınca sendika üyesi on basın emekçisi, şirkete ait binalara “bu işyerinde grev vardır” pankartı asıp greve başlar.

    ATV-Sabah çalışanlarının başlattıkları grevin işyerindeki pankartı

    Turkuvaz Medya’nın başvurusu üzerine grev, İstanbul 2. İş Mahkemesi tarafından 17 Temmuz 2009 tarihinde durdurulur. 154. gününde durdurulan grev, sendikanın temyize gitmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin grevi durdurma kararını iptal etmesiyle kaldığı yerden devam eder. Hükümete yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu’nun siyasi iktidardan aldığı destek, grev başlamadan önce sendika tarafından Çalışma Bakanlığı’na yapılan yetki başvurusu sırasında da kendini gösterir. Devir işleminin gerçekleşmediği, ancak bu varlıkların kimin eline geçeceğinin kesinleştiği dönemde bakanlığa başvuruda bulunan sendikaya cevap sekiz ay sonra verilir. Sendika üyeliklerini iptal ettirmek için yoğun bir çaba gösteren şirket yöneticilerine tanınan bu sekiz aylık sürenin sonunda verilen cevapta, mahkemenin 393 kişi olarak hesapladığı sendika üyesi sayısı, bakanlık tarafından 290 kişi olarak hesaplanır.

    ATV-Sabah gibi popüler markaları içerisinde barındıran bir şirkette ve alışıldık olmayan bir sektörde başlayan bu grev azımsanamayacak bir toplumsal desteği arkasına alarak, yoğun bir coşku içerisinde yürütülür. Grevci emekçilerin yürüyüşleri yüzlerce insanı bir araya getirir, diğer sendikalar ve meslek örgütleri tarafından onlarca destek eylemi düzenlenir. Ancak, holding patronuna karşı sadece on emekçinin yürüttüğü bu mücadelenin zorlukları göz önüne alındığında, anlaşılır nedenlerle, grev etkisini zaman içerisinde yitirir. Bir yıl kadar etkin bir şekilde yürüyen grev, patron temsilcilerinin açtığı davalarla sürekli güçten düşürülür. Nihayetinde, greve çıkan bütün basın emekçilerinin iş akdini fesheden patron temsilcileri, mahkemenin bu fesih kararını iptal edip, işe iade kararı almasının ardından, grevcilerin hepsinin tazminatlarını ödeyip işten çıkartır. Kuşkusuz, işe iade davalarını kazanıp işe dönme hakkı kazanan işçilerin, işverenler tarafından tazminat ödenerek işten atılması uygulaması, diğer bütün sektörlerdeki sendikal örgütlenmeye ve grevlere de zarar vermektedir. Böylece ATV-Sabah grevi fiilen bitirilmiş olur.

    29 yıl sonra basın iş kolunda gerçekleşen ilk grev olma özelliğine sahip ATV-Sabah grevi, medya patronlarının holdingleşen medyasında imkânsız kılınan bir eylemi hayata geçirmesi ve editoryal bağımsızlık, kamu çıkarı, meslek etiği gibi kavramları yeniden tartıştırması açısından da önem taşımaktadır. “Rakip” medya kuruluşlarının, kendi gazete ve televizyonlarında bu grevi haber yapmayarak, Çalık Grubu’yla dayanışma gösterdiğini de not etmek gerekmektedir.

    ATV-Sabah Grevinden bir kare

    ATV-Sabah grevcilerinin, çalışma arkadaşlarını sendikaya üye olmaya ve greve çıkmaya ikna etme süreçlerinde karşılaştıkları en büyük sorun, gazetecilerin ve televizyon çalışanlarının kendilerini işçi olarak görmek istememeleri, bundan dolayı sendikal örgütlenmeye sıcak bakmamaları olarak ifade edilmektedir.[3] Kuşkusuz bu, ideolojik bir faaliyetin sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur. Neoliberalizmin iş yönetimindeki temel taktiklerinden birisi iş, işçi, üretim, emek gibi kavramların, söylem düzeyinde ortadan kaldırılmasıdır. Kafa emeği ile kol emeği arasındaki bağları tamamen koparma gayretinde olan bu ideolojik faktör, Toplam Kalite Yönetimi türü planlamalarla, emeğini satarak yaşayan işçileri ekip üyesi, personel ve yüzlerce farklı sıfatla adlandırıp sadece söylemsel düzeyde şirket sorumluluğuna ortak etmektedir. Bu algıya göre bilgi sektöründe iş görenler işçiler değil beyaz yakalı çalışanlardır ve bu sektörde emek-değer kuramı değil, bilgi-değer kuramı işletilmek istenmektedir (Yücesan-Özdemir, 2009). Buna göre, daha çok “bilen”, bilgisini daha iyi “pazarlayan” daha çok ücreti hak etmektedir. 1994 yılında, on bir gazeteden 341 gazeteciyle yapılan ankette, gazetecilerin yüzde 16.4’ü sendikayı yararsız bulduğunu ifade etmiş, bu gazetecilerin yüzde 48.3’ü ise, sendikanın gazetecinin pazarlık gücünü öldürdüğünü savunmuştur (Özsever, 2004).

    Otoriterlik ve siyasal baskı: bir süreklilik hikayesi

    Medyadaki emek rejimine ve çalışma koşullarına dahil edilmesi gereken bir diğer mesele ise sansürden işten çıkarmaya, tutuklamadan fiziksel saldırıya (hatta cinayete) varabilecek siyasal baskı unsurlarıdır. Medya alanında esnek istihdam formlarının ve sendikasızlığın yerleştirilmeye çalışıldığı doksanlı yıllar aynı zamanda siyasal baskının en ağır biçimlerinin, başta Kürt basını ve sosyalist basınına dönük, uygulandığı bir dönemdir. Öncesi ve sonrasıyla 28 Şubat süreci de medyanın sıkı bir takip ve denetim altında tutulduğu bir dönemdir. Genelkurmay Başkanlığı tarafından brifingler verilir; kimi komutanlar gazetelerin yazı işleri toplantılarına kadar katılır; İslami-muhafazakâr basın ‘akredite’ edilmeyerek Genelkurmay Başkanlığının toplantılarına çağrılmaz, yazıları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) çizgisiyle örtüşmeyen gazeteciler fişlenir ve onlardan rahatsızlık duyulduğu patronlarına iletilir (Yüksel, 2004).

    2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, medya sektörünü derinden sarsan 2001 krizinin de sağladığı imkanlarla medya manzarasını hızla yeniden tanzim ederek güç ilişkilerinde köklü bir değişimi tetikler. Doksanlı yıllardan devralınan islami muhafazakâr medyaya AKP iktidarıyla birlikte yenileri eklenir ve böylece irili ufaklı onlarca gazete ve televizyon kanalını kapsayan bir medya bloğu yaratılır (Aydın, 2015). AKP’nin hegemonyasını inşa sürecinin ilk yıllarının vazgeçilmez bir ideolojik unsuru olan “demokratikleşme” söylemi, belirli bir süreliğine Milli Güvenlik Devleti’nin kırmızı çizgilerinin eleştirisi için bir aralık açar. Fakat Ergenekon, KCK ve diğer siyasi davalar ve özellikle de 2010 referandumu ile tescillenen güvenlik eksenli otoriterleşme hızla gazeteciler üzerinde ağırlığını hissettirir.

    Farklı siyasal görüşlere sahip ve farklı pozisyonlarda bulunan gazetecilerle 2011 yılında yapılan sansür konulu bir anketten çıkan sonuçlar, Türkiye’deki dönüşümü medya üzerinden okumayı sağlıyor. Ordunun haber içeriklerine etkideki rolünü çok önemli veya önemli bulanların oranı yüzde 57.2 iken, polisin müdahalesini yine çok önemli veya önemli görenlerin oranı yüzde 73.7’dir (Arsan, 2011). Bu sonuçlar AKP’nin güvenlik paradigmasındaki “zor güçleri” arasındaki hiyerarşiyi betimlemektedir. Bununla birlikte polis teşkilatı giderek doksanlı yıllardaki ordunun yerini alarak ve örneğini izleyerek, yalnızca bir zor aygıtı olarak değil, anaakım muhafazakâr medya aracılığıyla otoriter güvenlik politikalarına ilişkin rıza üretiminde de kilit bir rol oynamaktadır. “Entelektüel” donanıma sahip polislerin köşe yazarlığı yapması (ve örneğin gerçekleşecek operasyonlara dair “öngörüde” bulunması), sınırlı fakat çarpıcı bir örnek. Çok daha organize ve neredeyse kurumsal biçimde, hedef haline getirilen kişilerle ilgili soruşturma bilgilerini, başlık atılmış, spotu çıkartılmış, önemli yerlerinin altı çizilmiş biçimde, adeta bir “basın bülteni” şeklinde, seçilmiş gazetelere ve köşe yazarlarına göndererek polis teşkilatı, medya endüstrisinin adeta yeni bir aktörü haline gelir (Şık, 2012). Bu metinlerde yer alan bilgilerin neredeyse kelimesi kelimesine muhafazakâr kanaat teknisyenlerinin köşelerinde ve gazete manşetlerinde yer alması da iktidar odakları ve rejimler değişse bile bazı “mesleki değerlerin” yerini koruduğunu gösteriyor.

    Anketin diğer bazı sonuçları ise gazetecilerin hükümeti eleştirme noktasında sıklıkla otosansüre başvurduklarını, dinî cemaatlerin haber içeriklerine polisten de çok müdahale ettiğini ve eleştirel haberlerden dolayı hapse girmenin reel bir korku olduğunu gösteriyor. Polis teşkilatı içinde Fethullah Gülen cemaatinin örgütlenmesine dair bir araştırma yapan gazeteci Ahmet Şık’ın, bu çalışmayı “Ergenekon’un talimatıyla” yaptığı gerekçesiyle bir yıl tutuklu kalması ve henüz basılmamış bu kitabın dijital kopyalarını bulmak üzere bir gazete ve bir yayınevinin bürolarının basılıp bilgisayarlara el konulmasının, bu anketin sonuçları üzerinde büyük ihtimalle etkisi olmuştur.

    Aradan geçen altı yıl boyunca başta Gezi direnişi olmak üzere rejimin karşı karşıya kaldığı muhalefet dalgalarından ve kriz durumlarından her seferinde güvenlik kemerini biraz daha sıkarak sıyrılmaya gayret ettiğini görüyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ise, ilgili bölümde göreceğimiz gibi çeşitli muhalefet odaklarından tümüyle kurtulabilmek adına siyasetin artık sadece terörle mücadeleye indirgendiğine tanık oluyoruz.

    Sendikal alanda diziliş ve mücadele

    Türkiye’de sendikal mücadele, 12 Eylül’ün ardından ağır bir darbe yemekle birlikte seksenli yılların ortasında itibaren önce Otomobil-İş’in NETAŞ greviyle ardından Türk-İş’in mücadeleci sendikalarıyla sürüp 89 Bahar Eylemliliklerine varan ve Zonguldak madenciler greviyle umulmadık bir noktaya ulaşan tarihi direnişler sergiledi. Bu dalganın üzerine binen kamu emekçilerinin sendikal mücadelesi de doksanlı yıllara damgasını vurdu. 2000’li yıllardan itibaren iki büyük konfederasyon olan Türk-İş ve DİSK neoliberal dönüşüm ve özelleştirme dalgasıyla güç kaybederken, kamu emekçilerinin fiili meşru direniş hattı kurumsallaşma ve kriminalizasyon cenderesine sıkıştı. Öte yandan rejimin yeni sahibi AKP hem güvencesiz istihdamı yasal çerçeveye kavuşturma, hem baskı ile sınıf mücadelesine ket vurma, hem de sendikal alana kendi araçları ile el koyma gibi yöntemlerle alt kesimler üzerinde hegemonyasını pekiştirme yolunu benimsedi. Şüphesiz, vurguladığımız gibi salt Erdoğan rejimiyle başlamamış olan, neoliberal taarruzun öncesinden taşlarını döşemiş olduğu medya alanındaki sendikal gücün zayıflayışı da bu tedbirlerin bir ürünü olarak okunmalı. (Çelik, 2015; Doğan, 2015)

    Türkiye Gazeteciler Sendikası

    1947 senesinde sendikal örgütlenmeyi mümkün kılan yasal düzenlemelerin hayata geçmesinin ardından, işçiler tarafından çok sayıda sendika kurulur. Ancak bu yasal düzenlemede, sendika kurma hakkı sadece beden işçilerini kapsar. 1952 senesinde, fikir işçilerine yönelik yapılan yasa değişiklikleriyle sendika kurma imkanına kavuşan gazeteciler, 10 Temmuz 1952 tarihinde İstanbul Gazeteciler Sendikası’nı kurar. Gazetecilerin iş güvencesi ve sosyal hakları için mücadele etmeye başlayan sendika kısa süre içerisinde Demokrat Parti ve bu partiye yakın gazete sahiplerini rahatsız eder. Çok geçmeden Başbakan Adnan Menderes, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’dan sendikanın kapatılmasını ister, sendika temsilcilerini makamında toplayan valinin sert ve tehdit dolu konuşmasının ardından, sendika yöneticileri Menderes’e bağlılıklarını bildiren bir mektup yazmak zorunda kalırlar. Bu mektup sayesinde bir süre daha ayakta kalan sendika, yine de hükümetin rahatsızlıklarını gideremez ve 5 Temmuz 1957’den itibaren dokuz ay süreyle kapatılır (Özsever, 2004).

    212 sayılı kanunla iş güvencesi ve sosyal hakları yönünden güçlenen gazeteciler, sendikal örgütlenmelerini de genişletir. 1952 senesinde kurulan İstanbul Gazeteciler Sendikası, 1957 tarihinde Türk-İş’e üye olur, 1963 yılında ise Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak yeniden yapılanır. TGS, ilk toplu sözleşmelerini 1964 yılında Cumhuriyet ve Milliyet patronlarıyla yapar. Uluslararası ilişkilerini güçlendirmeye önem gösteren sendika, 1966 yılında Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’na (FIJ) üye olarak kabul edilir.

    Türkiye Gazeteciler Sendikası 1960 ve 1980 arasında ikisi Anadolu Ajansı olmak üzere bir dizi grev gerçekleştirir. Gazete, haber ajansı, dergi ve matbaalarda gerçekleştirilen bu grevlerin bazıları bir hafta sürerken, bazıları ise iki seneye kadar devam eder. Kuşkusuz TGS’nin en çok ses getiren grevi 26 Ağustos 1980’de başlayan Banknot Matbaası Grevi’dir. Ankara Beşevler’deki matbaada çalışan TGS’de örgütlü 540 işçi adına yürütülen toplu sözleşme görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine ilan edilen grev, 12 Eylül darbesinden sonra üç gün daha sürer, sonrasında asker tarafından dağıtılır. Dönemin gazetelerinde yayımlanan haberlerle, “banknot matbaasından örgütlere para kaçırmak”la itham edilen işçilerin büyük bölümü işten atılır, bir kısmı ise tutuklanır.[4] Bu grevin en büyük özelliği, darphane ve banknot basım işçileri tarafından dünyada gerçekleştirilen ilk grev olmasıdır. Böyle bir grevle, banknot üretiminin durdurulmasının, başka sektörlere göre bambaşka bir anlamı ve sonucu olacağı açıktır. Grevin ikinci önemi ise, TGS tarafından gerçekleştirilen, kitlesel ve güçlü son grev olmasıdır. TGS bundan sonra 29 yıl boyunca, yani ATV-Sabah grevine kadar hiçbir grev örgütleyemeyecektir.

    Günümüzde dört şubesi, 3 temsilciği ve 1033 üyesi bulunan TGS, amaçlarını şu şekilde özetlemektedir: Patron ve hükümet baskılarına karşı koymak, gazetecilerin özlük haklarını korumak, stajyer sömürüsüne son vermek, gazetecilik faaliyeti nedeniyle cezaevlerinde yatan gazetecilerle dayanışmak.[5]

    2013 yılında önce sendikanın İstanbul şubesinin, ardından da Ankara şubesi ve genel merkezin yönetim kadrosu tamamen değişir. Kadın oranının arttığı, yaş ortalamasının düştüğü bu yeni yönetim 5N1K1Sendika başlıklı kampanya ile bir örgütlenme atağına girişir. Yüze yakın yeni üyenin kazanıldığı bu süreçte beş işyerinde (Evrensel, BirGün, ANKA, Kocaeli Manşet, Yurt) toplu sözleşme imzalanır.[6] 2015 yılında hem gazetecilerin ve gazeteciliğin güncel sorunlarını tartışmaya açmak, hem de işsiz gazetecilerin haber ve yazılarını yayımlayabilecekleri bir mecra olması amacıyla Journo isimli bir dergi çıkartmaya başlamıştır. Dört sayı matbu olarak yayımlanan dergi, sonrasında Journo.com.tr adresinde online olarak hizmet vermeye devam etmiştir.

    Basın-iş: Türkiye Basın Yayın Matbaa İşçileri Sendikası

    Atv-Sabah grevi, yukarıda aktardığımız sonuç ve etkilerin yanında, grevi yürüten ve uzun yıllardır sektördeki en büyük sendika olan Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı da tartışılır kılmıştır. Grevciler, süreç içerisinde sendikayı “partner sendika” olarak tanımlamış, uzlaşmacı ve örgütlenmede “isteksiz” yönleri nedeniyle sendikanın yeni bir yapılanmaya kavuşturulması gerektiğini dile getirmişlerdir. Grev güçten düştükçe artan bu eleştiriler, en sonunda ATV-SABAH grevcilerinin bütün basın emekçilerini, DİSK altındaki Basın-İş sendikasına davet etme noktasına ulaşmıştır.[7]

    DİSK’in kurucu sendikalarından birisi olan Basın-İş, gazeteciler ile matbaa işçilerinin aynı sendikada örgütlenmesinin engellendiği yasalar nedeniyle, uzun yıllar sadece matbaa işçileri arasında örgütlenmesini sürdürür. Ancak 2012 yılında, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda yapılan değişiklikler sonucunda, iş kolları yeniden düzenlenir, böylece medya çalışanları ile matbaa işçilerinin yeniden aynı sendika içerisinde örgütlenmesinin yolu açılır. Bu değişiklik sonrası harekete geçen Basın-İş, 2013 yılını bütün medya sektöründe örgütlenme yılı olarak ilan eder, gazetecilerden, matbaa işçilerine, KJ operatörlerinden, radyo çalışanlarına kadar geniş bir emekçi kesimi arasında örgütlenme faaliyetine girişir.

    Basın-İş’in, örgütlenme kampanyasına karşılık veren bir grup gazeteci 15 Şubat 2013’te bir basın açıklaması yaparak Basın-İş’e üye olduklarını duyurur. Gazeteciler adına yapılan açıklamada şunlar dile getirilir:

    Anayasa ve iş kanunu ile uluslararası sözleşmelere aykırı olarak medya patronları, basın sektörüne sendika girmesini istemiyor. Ancak sendikanın esamisinin okunmadığı 2000’li yıllar boyunca, gazetecilerin örgütsüzlüğünden güç̧ alan medya patronları kabul edilemez bir çalışma rejimi oluşturmuş̧ durumdalar. Mesleğe yeni başlayanların maruz kaldıkları stajyer sömürüsü… her yıl basında tekrarlayan tensikatlar… Gazetecilerin iş güvencesinden yoksun olduğunu bize kanıtlıyor. Haksız isten çıkarmaları önlemek, aynı işi yapanlar arasındaki tarifi yapılamaz ücret farklarını gidermek, mesleki hastalıklarla başedebileceğimiz bir çalışma düzenine kavuşmak için, sendikal örgütlenmeden başka yolumuz yok.[8]

    Basın-İş’in örgütlenme kampanyası süresince ortaya koyduğu talepler, temel olarak 212 sayılı Basın İş Kanunu’nun öngördüğü sosyal ve ekonomik hakları içermektedir. Her şeyden önce bütün basın çalışanlarının, 212 sayılı yasaya göre çalıştırılması, basında 4857 sayılı yasayla kimsenin çalıştırılmaması sendikanın ilk talebidir. Bu talep karşılandığında, kıdem tazminatı farkları, uzun staj süreleri, yıllık izin, fazla mesai ücretleri ve mesleki tepki hakkı, ikramiye gibi başlıklarda basın emekçilerinin elinin patrona karşı güçleneceği ifade edilmektedir. Medya kurumlarında ortaya çıkan ücretler arasındaki uçurumlar noktasında da “eşit işe eşit ücret” talep eden sendika, bu talebin ancak toplu iş sözleşmesinin hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını belirtmektedir.[9]

    Basın-İş, geniş bir çalışan kesimini içinde barındıran internet haber portalları çalışanlarının da bünyesinde örgütlenebilmesi için harekete geçmiştir. Ancak burada, son iş kolları düzenlemesi sonucunda, internet sitesi çalışanlarının iletişim iş kolunda yer alması bir engel oluşturmaktadır. Basın-İş, yaptığı basın açıklamasıyla, haber portalı çalışanlarının gazeteci olduğunu, bu nedenle gazetecilerin sendikasında örgütlenmesi gerektiğini belirtmiş, iletişim iş kolunun yeniden düzenlenmesini talep etmiştir.

    Basın-İş, sosyal ve ekonomik hakların yanında, gazetecilik mesleğinin getirdiği hak ve sorumluluklara da sürekli vurgu yapmaktadır:

    Basın ancak, çalışanlarının yazdıkları yüzünden işten atılmadığı, ifade ettikleri yüzünden mimlenmediği, ekranda sordukları soru yüzünden programların yayından kaldırılmadığı, tüm program ve haber merkezi çalışanlarının korku iktidarında titremediği, mağduriyet yaşamadığı bir ortamda özgürdür. Basın emekçisi yolunu, ‘patronların siyasilerle kurmaya çalıştığı dengeler arası dengesizlikte’ ancak sendika ile bulur.[10]

    Yola 2013 yılı içerisinde yetkili sendika olmak amacıyla çıkan Basın-iş, 0.53’lük örgütlülük oranıyla, 12 Eylül 2010 referandumuyla kabul edilen yasa değişikliği sonrası çıkarılan sendikal barajın altında kalmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2013 Temmuz ayı istatistiklerine göre Türkiye Gazeteciler Sendikası ve DİSK’e bağlı Basın-İş yüzde bir barajının altında kalarak Toplu İş Sözleşmesi yetkisi alamazken, Hak-İş’e bağlı Medya-İş yüzde 1.01, Türk-İş’e bağlı Basın-İş ise yüzde 1.82 ile yetki alabilmiştir. Bu verilere itiraz eden TGS Başkanı Ercan İpekçi bakanlığa üç bine yakın üye bildirdiklerini, ancak üye sayılarının bakanlık tarafından 835 olarak hesaplandığını açıklamıştır.[11] Bakanlık verilerine göre, DİSK Basın-İş’in 500 üyesi bulunmaktadır.

    Basın-İş, Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun kurucu bileşenidir. Tutuklu gazetecilerle dayanışma etkinliklerinin aktif bir örgütleyicisi olan sendika, basın özgürlüğünü ihlal eden uygulamaların derlendiği yıllık almanaklar yayımlamaktadır.

    Medya-İş: Medya İşçileri Sendikası

    TGS örgütlenmesinin yetkisini koruduğu nadir işletmelerden birisi olan Anadolu Ajansı’nda çalışan emekçilerin, yapılan toplu iş sözleşmeleriyle elde ettikleri ekonomik ve sosyal kazanımlar, ajans emekçilerini “piyasa” içerisinde ayrıcalıklı bir konumda tutmaktaydı. Gerek neoliberal planlamaların pazarlık gücü bu denli yüksek bir emek piyasasına tahammül edememesi, gerekse AKP iktidarının Anadolu Ajansı’nı yeniden şekillendirme gayretinin bu tür sözleşmelerle kazanılmış güvenceler tarafından engellenmesi nedeniyle buradaki sendikal örgütlülük acilen çözülmesi gereken bir sorun olarak belirmişti. 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nden sonra Anadolu Ajansı Genel Müdürlük görevine getirilen Kemal Öztürk bu konuda gereken adımları kısa süre içerisinde attı ve çalışanlara yönelik geliştirilen mobbing taktikleriyle TGS’nin üye sayısı hızlı bir düşüş göstermeye başladı.

    Sendikadan istifa etmeye yönelik bu baskılar nedeniyle ajans merkezinin önünde açlık grevi eylemine başlayan TGS Genel Başkanı Ercan İpekçi’nin bu eylemi sürerken, 12 Mart 2012 tarihinde, TGS İstanbul Şubesi eski başkanı Gürsel Eser’in genel başkanlığında Medya İşçileri Sendikası’nın, (Medya-İş) tamamı ajans çalışanı 362 üyeyle, kurulduğu duyuruldu. Hükümete yakınlığıyla bilinen Hak-İş konfederasyonuna bağlı olarak kurulan Medya-İş ilk iş olarak AA Genel Müdürü Öztürk’ü makamında ziyaret etti.

    AKP Hükümetinin Medyadaki sendikalaşmayı etkisizleştirmek için, desteklediği hükümet ve sermaye yanlısı sendikalardan Medya işçileri Sendikası’nın bir eylemi.

    Medya-İş’in, beş yılı aşan “sendikacılık” deneyimi boyunca, internet sitesinde ve açıklamalarında gazetecilerin yakıcı sorunlarına yönelik bir değini bulunmamaktadır. Sendikasızlık, mobbing, staj sömürüsü, tutuklu gazeteciler ve gazetecilere yönelik polis şiddeti Medya-İş’in gündemine girmemektedir. Medya-İş’in TGS önünde yaptığı eylemlerde “İşçi Düşmanı Ercan İpekçi” ve “TGS Düş Yakamızdan” dövizleri taşınmıştır.[12] Gürsel Eser yaptığı açıklamalarda TGS’yi işçileri düşünmemek ve ideolojik saplantılar içinde olmakla suçlamıştır.[13] Eser’in bu açıklamaları, Medya-İş yönetim kurulunu makamında kabul eden Bülent Arınç tarafından da yinelenmiştir: “Biz inşallah yeni toplu sözleşmemizi daha ileri haklar noktasında Medya-İş Sendikası’yla yaparsak bu bizi çok mutlu edecektir. İdeolojik sendika olmamak lazım. Ücret sendikacılığı artık geçti. Evet ücret baştadır; insanlar her gün gelirlerinin artmasını isterler ama bir sosyal sendikacılığa da ihtiyacımız var.”[14] İşçi ve sendika haberlerine olan ilgisizliğiyle ünlü Anadolu Ajansı, Medya-İş’le ilgili bütün gelişmeleri, örneğin dar kapsamlı basın açıklamalarını, sendikanın örgütlenme faaliyetlerini, haber yapmaktadır. Sonuç olarak, “Gezi Parkı eylemleri sırasında basına sansür uygulanmadı” açıklaması yapan bir genel başkan tarafından kurulan Medya-İş, bu sendikacılık pratiği ile siyasal ve ekonomik bir operasyonun aracı olduğu izlenimini güçlü bir şekilde vermektedir.

    2013 yılında 560 üyeye sahip olan sendika, 2017 Temmuz itibariyle 2.328 üye sayısına ulaşmıştır. Kısa sürede böylesi bir örgütlenme başarısı yakalayan Medya-İş sektörde birinci sendika olmuş ve Anadolu Ajansı’nda yetkiyi kazanmıştır. Bunun yanı sıra, Medya-İş en çok sarı basın kartı taşıyan üyeye sahip sendika olmuş ve Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Basın Kartı Komisyonunda temsil hakkı kazanmıştır.[15] Basın-İş Yöneticisi Levent Dinçer, Medya-İş’in “örgütlenme” taktiklerini şöyle açıklamaktadır: “Başbakanlık Basımevi’nin başka binaya geçirileceğini ve Medya-İş’e geçmeyenleri oraya götürmeyeceklerini söyleyerek işçileri tehdit ettiler. Genel Müdür kendi makam aracını vererek, işçileri Medya-İş’le görüşmeye gönderdi. Sendika değiştirmeyi reddeden üyelerimiz üzerindeki baskılar da devam ediyor.”[16]

    Anadolu Ajansı’nın dışında Başbakanlık Basımevi Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü, Devlet Malzeme Ofisi Basım işletme Müdürlüğü, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Bilgi Dağıtım ve İletişim Daire Başkanlığı Matbaa Müdürlüğü ve Marmara Temizlik Hizmetleri Limited Şirketi (Anadolu Üniversitesi alt işvereni) gibi kamu kuruluşlarında örgütlü olan Medya-İş’in, iktidara yakın özel medya kuruluşlarında örgütlenme amacı taşımaması da, sendikanın misyonunun sadece iktidarı rahatsız edecek muhalif sendikaların etkisinin kırılmasıyla sınırlı olduğunu göstermektedir.

    TGS Genel Örgütlenme Sekreteri Mustafa Kuleli’nin, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile TÜİK’in son verilerine dayanarak verdiği bilgilere göre matbaalar dahil olmak üzere Basın-Yayın-Gazetecilik işkolu 95 bin kişiyi kapsıyor. Bu yekûnde gazetecilerden oluşan 24 bin kişilik kümenin 9 bini işsiz. Böylece %29’luk bir oranla medya işsizliğin en yüksek olduğu sektörü oluşturuyor. 15 bin faal gazeteciden ise 3 bini sendikalı.

    Toplusözleşmeden yararlanan medya çalışanı sayısı 2 bin civarında. Medyada 7 işyerinde toplusözleşme yürürlükte. Bunların 6’sı TGS’nin örgütlü olduğu işyerlerinde: Cumhuriyet, Evrensel, Birgün, Bianet, Yurt, 9 Eylül. Toplusözleşmeli olunan ANKA iflas ederken Kocaeli Manşet de FETÖ ile ilişkili olma iddiasıyla kapatıldı. Anadolu Ajansı’ndaki toplusözleşme ise Medya-İş tarafından yürütülüyor.[17]

    OHAL’de gazetecilik

    Gerçekliğin resmi yorumunu benimsemeyen her türden sesin kısılması şöyle dursun, yok edilmesi ve tek tip kanaatin mutlak hakimiyetinin inşası noktalarında kritik eşik 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL çerçevesinde aşıldı. Henüz tüm yönleriyle açıklığa kavuşmamış olmakla birlikte, Erdoğan’ın kendi ifadesiyle devlet içinde örgütlenmesini geliştirebilmesi için ne istenildiyse kendisine verilmiş olan Gülen Cemaati’nin (yeni resmi adıyla Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ) dahil olduğu bu caniyane teşebbüs Erdoğan rejiminin arayışında olduğu her türden demokratik ve hukuki ayakbağından azade otokratik düzeni kurmanın tüm imkanlarını sağladı. Artık tarihteki haleflerine benzer biçimde haşmetli bir ünvan kazanmış olan Erdoğan ‘Reis’, ülkeyi Kanun Hükmünde Kararname’lerle yöneterek siyasal muarızlarını ‘teröre destek’ suçlamasıyla saf dışı bırakma olanağına kavuştu. Bunu yanı sıra ideolojik-kültürel evreni de, medya dahil, eleştirel fikriyattan ve muhalif görüşlerden arındırarak özlemini duyduğu toplum modeline uygun biçimde şekillendirme projesini hızlandırdı.

    15 Temmuz 2016 akşamı gerçekleşen darbe girişiminin ardından ilan edilen ve beş kez uzatılan Olağanüstü Hal ile birlikte gazetecilerin çalışma koşulları da olağanüstü şekilde zorlaştırılmıştır. TGS, TGC ve DİSK verilerine göre Olağanüstü Hâl süresince 216 gazeteci gözaltına alınmış, 2 bin 308 gazeteci işsiz kalmış, 31 TV kanalı, 5 haber ajansı, 62 gazete, 19 dergi, 34 radyo, 29 yayınevi olmak üzere toplam 180 basın-yayın kuruluşu kapatılmıştır. Ancak işsiz kalan gazeteci sayısının bu rakamdan çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü, sigortasız şekilde çalıştırılan stajyerler, medya kurumlarında birden fazla şirketin olması nedeniyle başka işkolunda çalışıyor gözüken veya freelance şekilde telif üzerinden ücretlendirilen medya emekçileri bu sayıya dahil değildir.[18]

    OHAL KHK’ları ile kapatılan medya kuruluşlarının çoğunluğu Gülen Cemaati’ne yakınlığı olan kuruluşlardır. Aslında bunların İpek Holding’e bağlı olanlarına (Millet, Bugün) Ekim 2015’te, Feza Yayıncılık’a ait olanlarına (Zaman, Aksiyon, Cihan Haber Ajansı) ise Mart 2016’da kayyum atanmıştır. Kayyum yönetiminde çalışanlara yönelik baskı ve işten çıkarmalarla ağırlaştırılan çalışma koşulları, KHK’lar ile birlikte 2 bini aşkın kişinin işsiz kalmasıyla sonuçlanmıştır. Bu süreçte medya emekçileri sadece işsizlikle yüz yüze kalmamıştır. Çalışanlarına aylarca maaş ödememiş Taraf gazetesi gibi kurumlardaki emekçiler, bu alacaklarından da yoksun bırakılmıştır.

    OHAL KHK’larına muhatap olan diğer bir kesim ise Kürt medyasıdır. Kurulduğu günden beri sistematik bir baskı ve yıldırma politikasıyla karşı karşıya kalan, gazeteleri sayısız kez kapatılan, onlarca çalışanı öldürülen, binaları bombalanan Kürt medyasına ait başta Dicle Haber Ajansı olmak üzere 23 yayın organı KHK ile kapatılmış, bütün bu kuruluşların mal varlıklarına el koyulmuştur. Kürt meselesine öncelik vermekle birlikte geniş bir demokratik kamuoyuna yönelik yayın yapan IMC TV KHK ile kapatılırken, Özgür Gündem gazetesi de darbe soruşturmasının kapsamı dışında kapatıldı. Gazete yöneticilerinin dışında yazar Aslı Erdoğan ve dibilimci Necmiye Alpay gibi danışma kurulu üyeleri de “örgüt üyeliği”nden dört ay tutuklu kaldı. Bunun yanı sıra sosyalistlere ait Hayatın Sesi TV, Evrensel Kültür Dergisi, Evrensel Basım Yayın ve Alevi kanalı TV10 da kapatılmıştır. Kürt hareketiyle ilintili medya ve daha küçük ölçekte olmakla birlikte sosyalist basın da bu kapatma harekatından nasibini aldı.

    Gülen Cemaati’ne dönük operasyonlar çerçevesindeyse daha öncesinde Taraf gazetesini yönetmiş ve Ergenekon ve Balyoz gibi siyasi davaların savunusunda rol oynamış olan yazar Ahmet Altan, ve bir dönem AKP/Cemaat televizyonlarında sıkça konuşmacı olarak yer alan akademisyen Mehmet Altan darbe girişimine ilişkin “sübliminal mesaj” verdikleri iddiasıyla tutuklandı.

    Fakat OHAL çerçevesinde rejimin muhalif basına yönelik saldırganlığını ve hukuk tanımazlığını ortaya seren en berrak örnek hiç şüphesiz Cumhuriyet gazetesi davasıdır. MİT’in tırlarla Suriye’deki selefi gruplara silah ve mühimmat yardımı yaptığına ilişkin haberleri nedeniyle Erdoğan tarafından hedef tahtasına oturtulan gazetenin 17 çalışanı, 11’i farklı süreler boyunca tutuklu olmak üzere ‘FETÖ/PDY, DHKP-C ve PKK/KCK örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçundan yargılandı. Gazete yöneticilerinin yanı sıra karikatürist, okur temsilcisi ve kitap eki editörünün de dahil olduğu bu davadaki sanıklardan biri de gazeteci Ahmet Şık’tır. Bir Cemaat uzmanı olarak darbe girişiminin ardından televizyon programlarına yorumcu olarak çağrıldıktan ve kitaplarındaki veriler FETÖ iddianamesinde yer aldıktan sonra Şık, bu kez de FETÖ’ye hizmet etmekle suçlanır. Cumhuriyet soruşturmasını başlatan savcının FETÖ üyeliğinden iki kez müebbetle –tutuksuz- yargılandığı da ayrıca vurgulanması gereken bir ayrıntı.

    Tüm bu kapatma ve tutuklama furyasına yoğun bir sansür ve sayısız erişim yasakları eşlik etti. Akreditasyon, yayın engelleme, habere ulaşma engeli şeklinde tezahür eden sansür alanında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin raporuna göre 2014’te 93 vaka, 2015’te 940 vaka tespit edilmişken bu uygulamaların sayısı 2016’da 3922’ye ulaştı.[19]

    Kasım 2017 itibariyle cezaevindeki gazeteci sayısı 172’dir. Bunların 78’i OHAL süresince tutuklanmıştır.[20] Bu tutuklamaların gerekçesi olarak çoğunlukla karşımıza terör örgütüne üyelik ya da terör örgütü propagandası yapmak suçlamaları çıkmaktadır. 301 gazeteciye toplam 142 ağırlaştırılmış müebbet, 5 müebbet ve 4 bin 259 yıl 10 ay hapis istenmektedir. 18 gazeteci Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretten 90 yıl hapis istemiyle yargılanmaktadır.[21] OHAL süresince 715 gazetecinin sarı basın kartı, 46 gazetecinin pasaportu iptal edilmiştir.

    Medyaya yönelik bu siyasi baskılar, birebir şekilde gazetecilerin çalışma koşullarını etkilemektedir. OHAL öncesinde gazetenin patronunu ve onun ekonomik ilişkilerini zedelediği için işinden atılma korkusu yaşayan gazeteciler, artık sadece işinden olma değil, hapse atılma korkusuyla oto-sansür mekanizmasını daha da kuvvetli çalıştırmaktadır. Örneğin uluslararası ajanslar için çalışan foto muhabiri Çağdaş Erdoğan, Fenerbahçe Stadyumu etrafında fotoğraf çektiği için tutuklanmıştır. Suçlama “Milli İstihbarat Teşkilatı’na ait binaların fotoğrafını çekmek” ve “örgüt üyeliği”dir.[22]

    Cumhuriyet gazetesi internet sorumlusu Oğuz Güven de, bir savcının hayatını kaybettiği kazanın Cumhuriyet Twitter hesabında “Başsavcıyı kamyon biçti” şeklinde duyurulmasından dolayı örgüt propagandası suçlamasıyla yargılandığı davada, 21 Kasım 2017 günü 3 yıl 1 ay hapisle cezalandırılmıştır. Cumhuriyet ile birlikte Gülen cemaatine en uzak siyasi çizgide duran Sözcü gazetesinin iki çalışanı da Gülen örgütüne bağlantılı oldukları suçlamasıyla tutuklanmıştır.[23]

    Sonuç

    Türkiye’de, 2000 yılında 10.5 milyon olan ücretli işçi sayısı 2017 yılına gelindiğinde 13.5 milyon rakamına ulaşırken, sendikalı işçilerin toplam ücretliler içerisindeki oranı ise yüzde 10’dan yüzde 11.9’a yükselmiştir. Sendikalı işçilerin yüzde 56’sı Türk-İş’e bağlı sendikalara, yüzde 34’ü Hak-İş’e bağlı sendikalara ve yüzde 9’u DİSK üyesi sendikalara üye durumdadır.[24] Sendikalı işçi sayısında küçük bir artış oranı gözükse de, bu durum iktidarın siyasi organları gibi çalışan Hak-İş ve Memur-Sen’in kadrolaşmasıyla birebir bağlantılıdır. Neoliberal politikaların ustası olan AKP iktidarına organik olarak bağlı olan bu iki sendikanın büyümesi, kuşkusuzdur ki, başta medya emekçileri olmak üzere işçi sınıfının kazanımlarının değil kayıplarının büyümesi anlamına gelmektedir.

    Bunun yanında özel sektörde yüzde 3.5 sendikalılık oranı, bütün neoliberal hükümetlerin hayal bile edemeyeceği bir rakamdır (Çelik, 2012). İşçi haklarını budamak ve patronların nefes almasını sağlamak için yapılan 12 Eylül darbesi dahi böyle bir başarıya ulaşamamıştır. Bu başarıda, 80’lerin sonunda başlatılan özelleştirme, taşeronlaştırma, güvencesizleştirme ve esnekleştirme politikalarının AKP döneminde kurumsallaştırılmasının payı büyüktür. Bunun yanı sıra 12 Eylül cuntasının sendikalar yasasında yer alan ve sendikal örgütlenmeyi zorlaştıran yetki sistemi, 18 Ekim 2012 tarihinde çıkartılan Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda aynen korunmuştur. AKP tarafından çıkartılan yasalarla, işçilerin sendikalaşması önlenirken, iş mahkemeleri de bu dönem ortaya çıkan birçok grevi ertelemiştir. AKP iktidarı döneminde başta Şişecam ve metal işçilerinin grevleri olmak üzere toplam 13 grev milli güvenliğe tehdit oluşturduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır, bunların 5’i OHAL döneminde gerçekleşmiştir.[25]

    Bu dönem, sendikal örgütlenmeleri dağıtma ve sendikal örgütlenmeyi zorlaştırma politikalarının yanında, var olan sendikalara rakip sendikaların kurulması taktiği de izlenmiştir. AKP’nin kurduğu politik hegemonyanın emek alanındaki yansıması olan Hak-İş ve Memur-Sen sendikaları, AKP iktidarı döneminde inanılmaz oranlarda büyümüştür. Örneğin, 2002 yılında 42 bin üyeye sahip olan Memur-Sen, 2012 yılında üye sayısını 997 bine çıkartarak yüzde 1450 oranında büyümüştür. Aynı yıllar arasında KESK ise yüzde 8 oranında küçülmüştür. Yukarıda aktarılan Medya-İş örneği de, hükümetin arzuladığı sendikal yapılar konusunda fikir vermektedir.

    Bütün bunlar göz önüne alındığında, sendikal örgütlenme sorununun sadece medya sektörüne has bir sorun olmadığı, bunun emeğin genel bir sorunu olduğu görülebilmektedir. Ancak sendikal örgütlenmenin medya sektöründe, sosyal ve ekonomik haklardan öte bir anlama sahip olduğunu belirtmiştik. Aynı bölümde belirtildiği gibi medya kuruluşları, ticari ve siyasi iç içe geçmişlik nedeniyle siyasi iktidar ve büyük çıkar gruplarından, gazeteciler ise güvencesiz bir çalışma ortamı nedeniyle patronlarından bağımsızlaşamazlar.

    Gezi Direnişi süresince yaşanan büyük olayların anaakım televizyon ve gazetelerde haber konusu olması, birçok insan için nesnel bir gereklilik olarak algılanmıştır. Kamusal sorumluluklara sahip medya kuruluşları için böylesine büyük olgu ve olayların ülke geneliyle paylaşılması, bu kuruluşların varlık nedenidir. Ancak O’Neill’in de belirttiği gibi özel mülkiyet olarak yapılandırılmış bu kuruluşların üzerinde mülk sahibinin sınırsız bir yetkisi vardır. Tıpkı bir parça toprağın mülk sahibi gibi, medya kuruluşlarının sahiplerinin de bu mülke kimin girip kimin giremeyeceği noktasında karar verme gücü vardır (O’Neill, 1998). Bu, temel olarak gazeteciliğin dünüyle bugünü arasındaki başat çelişkiyi oluşturur.

    Bu çelişkiyi tamamen aşmanın yolu, kuşkusuz medya üretim sürecini kapitalist üretim biçiminden çıkartmaktır. Bunun yapıl(a)madığı noktada veya bu noktaya gelene kadar, gazetecinin mesleki bağımsızlığını ve iş güvencesini koruyabilmesi, bununla bağlantılı olarak da gazeteciliğin kamu sorumluluğu çerçevesinde yürütülebilmesi için medya kuruluşlarında sendikal örgütlenme önem kazanmaktadır. Zaman içinde Türkiye’de medyadaki emeğin değişen konumunu ve medyada sendikalaşmanın önemini anlattığımız bu raporun sonunda, sendikalaşmanın önündeki engelleri veya örgütlenmeyi engelleyen etkenleri şöyle sıralayabiliriz:

    1) Medya emekçileri, gerek geçmişten kalan mesleki efsanelerle, gerekse bir takım ideolojik söylemler nedeniyle kendilerini işçi/emekçi olarak görmek istememektedirler.

    2) Geçmiş deneyimlerin gösterdiği gibi, medya sektöründe örgütlenen sendikalar, medya çalışanları tarafından bir örgütlülük olarak değil, zor durumda kalındığında danışılacak bir hukuki yardım kurumu gibi görülmektedir.

    3) Medya kuruluşları içerisinde her çalışanla birebir yapılan sözleşmeler, her çalışana farklı ücret ve sosyal hak uygulaması ve bunların sonucu olarak oluşan medya aristokrasisi, bu kuruluşlarda birleşik bir emek mücadelesini engellemektedir.

    4) AKP döneminde yoğunlaşan taşeronlaştırma ve güvencesizleştirme uygulamaları sendikal örgütlenmeyi zorlaştıran etmenler olmuştur. Taşeron işçiliğin neredeyse bir kural haline geldiği, işten çıkartmanın kolaylaştırıldığı ve kiralık işçi uygulamasının yürürlüğe konulduğu bu dönemde, özellikle 12 Eylül rejiminin işverenlerin istekleri doğrultusunda hazırladığı yasal düzenlemelerin özü korunmuştur.

    2010’daki referandum ve sonrasında yapılan düzenlemelerde, daha önce noter huzurunda yapılan üyelik işlemlerinin e-devlet üzerinden yapılmaya başlanması ve işkolları sayısının azaltılarak işçilerin örgütlenmesi önünde engel yaratan sektörel bölünmelerin kısmen giderilmesi gibi adımlar kuşkusuz olumludur. Ancak AKP, bir yandan grevleri yasaklayarak, direnişe geçen işçileri kolluk kuvvetleriyle yıldırmaya çalışarak, kısacası resmi olmayan yollarla örgütlenmeyi engellerken; diğer yandan da teşvik, terfi ve kayırmalarla kendisine organik olarak bağlı olan sendikaları güçlendirme yoluna gitmiştir. Anadolu Ajansı örneğini ele alırsak, AKP, bu önemli kurumdaki sendikal örgütlenmeyi dağıtmak yerine, kendi kurduğu sendikayı yetkili kılma yolunu seçmiş, böylece sendikayı, çalışanları kontrol edecek ve ideolojik olarak şekillendirecek bir mekanizma olarak kullanmıştır.

    5) Medya sektörünün kalifiye emek arzı nedeniyle kurulan onlarca iletişim fakültesi, bu emek arzının doyuma ulaşmasının ardından, sektöre çok ucuza iş gücü sağlamaya başlamıştır. Hatta yüzlerce son sınıf öğrencisi ya da yeni mezun stajyerlik adı altında senelerce ücretsiz şekilde medya kuruluşlarında çalışmaktadır. Özel üniversitelerde art arda açılan iletişim fakülteleri, teorik dersleri göz ardı edip, teknik derslere ağırlık vermekle övünmekte, mesleki bilinçten yoksun teknik elemanlar yetiştirmek için uğraşmaktadır.

    6) Özellikle AKP döneminde çoğalan medya sektöründeki el değiştirmeler, kitlesel işten çıkarmaları yaygınlaştırmıştır. El değiştiren bir gazetede ya da televizyondaki kitlesel işten çıkarmalar artık vaka-ı adiyeden sayılmaktadır.

    7) Bu raporda da görüldüğü gibi, AKP döneminin özellikle 2013 sonrası döneminde, gazeteciler sadece iş güvencesi yoksunluğundan dolayı değil, siyasi gerekçelerle cezalandırılma korkusuyla da örgütlenmelerden uzak durmaktadır. İktidarı rahatsız edecek bir haber yapmaktan dahi imtina eden medya emekçilerinin, iktidarı rahatsız eden gazetecilik örgütlenmelerine katılmaları imkansızlaşmaktadır. Söz konusu dönemde gazeteciler, mesleklerini hakkıyla yapma çabasından vazgeçip, patronlarının ve siyasi iktidarın çıkarları/istekleri arasında yok olmadan, piyasada hayatta kalma derdine düşmüştür.

    Örgütlü güce kavuşan gazetecinin/habercinin doğru haberin peşinden daha cesur bir şekilde gideceği kuşkusuzdur. Kuşkusuz olan bir şey daha var ki, o da Gezi Direnişi esnasında doğru haberi, gazete ve televizyonların önüne kadar giderek talep eden okur/izleyicilerin sayısının artmasının, doğru ve kamu yararına bir gazetecilik/habercilik pratiğinin egemen olması için gerekli olduğudur.

    Kaynaklar

    Adaklı, G. (2001). “Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol”, (ed.) D.B. Kejanlıoğlu, S. Çelenk, G. Adaklı, Medya Politikaları, Ankara: İmge Kitabevi.

    Adaklı, G. (2006). Türkiye’de Medya Endüstrisi. Neoliberal Çağda Mülkiyet ve Kontrol İlişkileri, Ankara: Ütopya Yayınevi.

    Arsan, E. (2011). “Gazeteci Gözüyle Sansür ve Otosansür”, Cogito no: 67.

    Atlas, İ. (1999). “Yeni Mekanlar: Medya Fabrikalarına Bir Yenisi –Medya Plaza”, (ed.) K. Alemdar, Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar, Istanbul: Afa.

    Aydın, U. (Der.) (2015). Neoliberal Muhafazakâr Medya, İstanbul: Ayrıntı yayınları.

    Çelik, A. (2015). “AKP Döneminde Sendikal Haklar: Sendikasız-Grevsiz Kaynaşmış Bir Kitleyiz”, Himmet, Fırat, Piyasa. AKP Döneminde Sosyal Politika, (Der.) Meryem Koray – Aziz Çelik, İstanbul: İletişim yayınları.

    Çelik, A. (2012). “AKP on yılında Sendikalar ve sendikasızlaşma”, Perspectives Dergisi, Sayı 3.

    Doğan, M. G. (2015). “1980 Sonrası Sendikal Hareket: Türkiye’de Sendikacılığın Kuğu Şarkısı”, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi 1839-2014, (Haz.) Y. Doğan Çetinkaya – Mehmet Ö. Alkan, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

    Ekzen, N. (1999). “Medya ve Ekonomi: Türk Basın Endüstrisinde Yoğunlaşma-Toplulaşma-Tekelleşme Yapısı (1965-1995), (ed.) K. Alemdar, Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar, Istanbul: Afa.

    Kaya, A. R. (2009). İktidar Yumağı. Medya-Sermaye-Devlet, Ankara: İmge Kitabevi.

    Nebiler, H. (1995). Medyanın Ekonomi Politiği, Istanbul: Sarmal Yayınevi.

    O’Neill, J. (1998). “Piyasada Gazetecilik Yapmak”, Medya ve Gazetecilikte Etik Sorunlar, (der.) Andrew Belsey & Ruth Chadwick, Çev. Nurçay Türkoğlu, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

    Özsever, A. (2004). Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci, Ankara: İmge Kitabevi

    Sönmez, M. (2010). Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı, İstanbul: Yordam.

    Sönmez, M. (2004). Filler ve Çimenler. Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı, Istanbul: İletişim Yayınları.

    Şık, A. (2012). Pusu. Devletin Yeni Sahipleri, Istanbul: Postacı Yayınevi.

    Taş, O. (2012). Gazetecilik Etiğinin Mesleki Sınırları: Profesyonellik, Piyasa ve Sorumluluk, İstanbul: İletişim yayınları.

    Yüksel, E. (2004). Medya Güvenlik Kurulu. 28 Şubat Sürecinde Medya, MGK ve Siyaset Bağlantısı, Eskişehir: TC Anadolu Üniversitesi Yayınları.

    Dipnotlar

      1. Basın mesleğinde çalışanlarla çalıştıranlar arasındaki münasebetlerin tanzimi hakkında kanun, http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.5953.doc, Erişim Tarihi: 05.11.2017

     

      1. “TGS, akşam’dan atılanlara hukukçu desteği verecek”, Medyatava, http://www.medyatava.com/haber/tgs-aksamdan-atilanlara-hukukcu-destegi-verecek_34035, Erişim Tarihi: 07.11.2017

     

      1. “29 Yıldır Olmayan Oldu Medya Çalışanları Greve Çıktı: Güzel 10’lu”, Express Dergisi, sayı 92, Şubat 2009.

     

      1. 540 işçi her gün mesaiye gelir gibi gelirdi greve, https://www.evrensel.net/haber/206169/540-isci-her-gun-mesaiye-gelir-gibi-gelirdi-greve, Erişim Tarihi: 23.09.2017

     

      1. Biz Kimiz, TGS, http://tgs.org.tr/biz-kimiz/biz-kimizz/, erişim tarihi: 07.11.2017

     

      1. Mustafa Kuleli, TGS’de rönesans ve Sendika’nın yeni yolu, Journo, https://journo.com.tr/tgsde-ronesans-ve-sendikanin-yeni-yolu, 07.11.2017

     

      1. Ender Ergün, ATV-Sabah’ta Son Grevci olarak İşe İade Hikayem ve Bazı Dersler, http://www.bianet.org/bianet/toplum/127441-atv-sabah-ta-son-grevci-olarak-ise-iade-hikayem-ve-bazi-dersler, Erişim Tarihi: 18.10.2017

     

      1. Gazeteciler: DİSK Basın-İş’te Örgütleniyoruz, www.emek.org.tr/gazeteciler-disk-basin-is-orgutleniyoruz.htm, Erişim Tarihi: 18.10.2017

     

      1. DİSK Basın-İş, Haydi Örgütlenmeye, http://www.diskbasinis.org/basin-is.pdf, Erişim Tarihi: 18.10.2017

     

      1. DİSK Basın İş’ten medya yöneticileri ve basın emekçilerine çağrı, http://www.sendika.org/2013/06/disk-basin-is-ten-medya-yoneticileri-ve-basin-emekcilerine-cagri, Erişim Tarihi: 19.10.2017

     

      1. TİS Yetkisi Alamayan TGS Bakanlığı Protesto Etti, http://www.bianet.org/bianet/medya/148929-tis-yetkisi-alamayan-tgs-bakanligi-protesto-etti, Erişim Tarihi: 19.10.2017

     

      1. Utanmadan ‘sansüre karşıyız’ diyorlar, https://www.evrensel.net/haber/62966/utanmadan-sansure-karsiyiz-diyorlar, Erişim Tarihi: 17.11.2017

     

      1. Medya İşçileri Sendikası kuruldu, http://www.medyais.org/default.asp?s=haber138, Erişim Tarihi: 09.10.2017

     

      1. Başbakan Yardımcısı Arınç’ın Medya-iş Sendikası’nı kabulü, http://www.medyais.org/default.asp?s=haber144, Erişim Tarihi: 11.10.2017

     

      1. Sendikamız, Medya-İş, http://www.medyais.org/menu/sendikamiz.html, Erişim Tarihi: 09.10.2017

     

      1. Devlet eliyle büyütülen sendika: Medya-İş, http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/devlet-eliyle-buyutulen-sendika-medya-is-haberi-83201, Erişim Tarihi: 09.10.2017

     

      1. TGS Genel Örgütlenme Sekreteri Mustafa Kuleli’yle görüşme, 20.11.2017

     

      1. OHAL, Basın işkolunda en az 2308 kişiyi işsiz bıraktı, http://www.diskbasinis.org/index.php/tr/sendikam-zdan/33-yazarlar/alp-tekin-babac/403-ohal-basin-iskolunda-en-az-2308-kisiyi-issiz-birakti, 21.11.2017

     

      1. İfade ve Basın Özgürlüğü 2016 Raporu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2017/02/PFF_2016_y%C4%B1l%C4%B1_RAPORU1.pdf, Erisim tarihi: 25.07.2017

     

      1. BİA Medya Gözlem 2017 Nisan Mayıs Haziran Tam Metin, https://bianet.org/bianet/medya/188269-bia-medya-gozlem-2017-nisan-mayis-haziran-tam-metin, Erişim Tarihi: 26.11.2017

     

      1. OHAL’in medya hali: Gazeteciler tutuklu televizyonlar kapalı,https://www.evrensel.net/haber/326861/ohalin-medya-hali-gazeteciler-tutuklu-televizyonlar-kapali, Erişim Tarihi: 26.11.2017

     

      1. Olağanüstü Hâl’de Gazeteciler – 104, http://platform24.org/guncel/2410/olaganustu-h-l-de-gazeteciler—104, Erişim Tarihi: 20.11.2017

     

      1. Dire year for journalists under state of emergency in Turkey, https://rsf.org/en/news/dire-year-journalists-under-state-emergency-turkey, Erişim Tarihi: 20.11.2017

     

      1. Sendika istatistikleri açıklandı: İşçilerin örgütsüzlüğü en büyük zayıflığı, sendika.org, http://sendika62.org/2017/07/sendika-istatistikleri-aciklandi-iscilerin-orgutsuzlugu-en-buyuk-zayifligi, Erişim Tarihi: 21.11.2017

     

      1. AKP döneminde yasaklanan grevler, Evrensel, https://www.evrensel.net/haber/326082/akp-doneminde-yasaklanan-grevler-2, Erişim Tarihi: 26.11.2017

     

    Emre Tansu Keten 1988 yılında Lüleburgaz’da doğdu. 2011’de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Aynı bölümde başladığı yüksek lisans eğitimini “Muhafazakârlığın dönüşümü ve muhafazakâr medya” başlıklı teziyle bitirdi. 2013 yılında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 686 Sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi. Marmara Üniversitesi Gazetecilik bölümünde doktora çalışmalarına devam etmektedir.

    U. Uraz Aydın 1976 yılında İstanbul’da doğdu. İlköğretimini Fransa’da tamamladı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2003 yılında tamamladığı yüksek lisans tezi Sihir ve Ütopya. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’nde Romantik Eleştiri adıyla kitaplaştırıldı (Versus, 2008). INALCO (Fransa) ve Marmara Üniversitesi’ne bağlı olarak yazdığı doktora tezinde Türkiye solundaki liberal-demokrat söylemin kökenlerini ve köşe yazarları üzerinden yeniden üretimini ele aldı (“Gauches, libéralisme et démocratie. Les mutations des intellectuels turcs 1980-2008”). Doktora sonrası çalışması olarak 2013-2014’te TÜBİTAK bursuyla EHESS’te André Breton sonrası sürrealist hareketi inceledi. “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atmış olması sebebiyle 2000 yılından beri çalıştığı Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden 686 sayılı KHK ile ihraç edildi.

  • AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi

    Benan Eres ve Hakan Yüksel

    Giriş

    Günümüzdeki Türkiye gerçekliğinin oluşmasında ve yeniden üretiminde medyanın rolünü sorunsallaştıran bu rapor özel olarak AKP’nin 2002’de başlayan iktidar döneminde medyanın sermaye yapısında gözlenen değişimleri konu almaktadır.

    Siyasi, ekonomik ve kültürel düzlemdeki diğer nedenlerin yanında medyadaki dönüşüm AKP hegemonyasının temel dayanaklarından birini oluşturmaktadır ki, 15 yıldır girdiği her sandıkta arkasındaki seçmen desteğini büyük ölçüde korumayı başaran AKP’nin kurduğu medya düzeninde kitlelere iletilen her türlü düşünce ve haber sıkı bir denetimden geçmektedir. Bu düzenin sürdürülmesinde başrolü AKP’nin 2007 sonrasında devlet imkânlarını kullanarak yoktan yarattığı medya gruplarıyla birlikte hükümetin çizgisinde hareket ettiklerinde ödüllendirilen ama aksi yönde davrandıklarında ağır cezalara maruz kalan anaakım medya kuruluşları oynamaktadır.

    Raporda kronolojik bir anlatıyla medyadaki bugünkü sermaye yapısının oluşumu aktarıldıktan sonra sonuç bölümünde sürecin çözümlenmesine girişilecek ve geliştirilmeye açık öneriler getirilecektir. Bu kapsamda yaklaşık 15 yıllık süreç AKP’nin medya mülkiyetine dair farklılıklar sergilediği üç spesifik dönem dâhilinde ele alınmaktadır; 2002-2007 arasındaki toplumsal mutabakat aranan ilk dönemi, AKP’nin toplumsal düzenin yanında medyayı da yeniden yapılandırmaya giriştiği 2007-2013 arasındaki ikinci dönem ve AKP iktidarının krize girdiği ve bunun medyaya yansıdığı 2013-2016 dönemi izlemektedir. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından yaşananlar medyaya radikal yansımaları olmakla birlikte daha ayrıntılı işlenmesi gereken başka bir çalışmanın konusu olarak değerlendirilmiş ve kapsam dışında bırakılmıştır.

    2002-2007 Döneminde medyanın yeniden yapılandırılması

    2001 Şubat’ında patlak veren ağır iktisadi kriz sonucunda bir gecede Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin beşte biri eriyip Türk lirası yüzde 50 değer kaybederken, izleyen dönemde 20’den fazla banka batar, 1 milyon kişi işini kaybeder ve onbinlerce işletme kepenk indirir (Yeşil, 2016, s. 73). Bu yıkımın içinden AKP yükselir ve Türkiye siyasetine damgasını vurur. Krizin sorumluluğunu siyasilere yükleyen halk 2002 seçimlerinde mevcut partileri sandığa gömer ve yüzde 34,3 oy alan AKP 550 sandalyeli parlamentoda 363 vekille rahat bir iktidar imkânı yakalar. 1990’lardaki kriz üreten yapıyı aşmak için AKP yönetimi kapsamlı ekonomik ve siyasi reformlara girişir; bir yandan neo-liberal ekonomik program Uluslararası Para Fonu (IMF) ile temas içinde sürdürülürken, diğer yandan AB hedefi doğrultusunda demokratikleşmeye hız verilir. AKP bu dönemde toplumsal mutabakatı önemserken, yakalanan yüksek büyüme oranları ve AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması arkasındaki desteği artırır.

    Bu balayı döneminde medyadaki mülkiyet yapısına ilişkin öne çıkanlar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) vasıtasıyla sektörün yeniden yapılandırılması ve yabancı sermayenin Türkiye’de medya yatırımlarına başlamasıdır. İktidarın sermaye sahipleriyle yakaladığı mutabakat da kayda değerdir.

    TMSF’nin medyadaki etkinliği

    2002’de AKP iktidara gelmeden önce anaakımı oluşturan ülkedeki en büyük medya kuruluşları Doğan, Çukurova, Uzan, Bilgin, İhlâs ve Doğuş gruplarına aitti (Adaklı, 2010a, s. 561; Yılmaz, 2016, s. 150). Ancak 2001 krizi bu medya devlerini ciddi biçimde zorlarken, Uzan ve Bilgin gruplarının ortadan kalkışına zemin hazırlar.

    Ekonominin çökmesiyle birlikte medya grupları başlıca gelirlerini oluşturan reklam kaleminde önemli bir düşüşle karşılaşırlar. Ulusal reklam pazarının büyüklüğü yaklaşık 1 milyar dolardan aşağı yukarı 500 milyon dolara iner zira reklam gelirlerinin yüzde 80’inin kaynağı olan bankalar çökmektedir (Aydın, 2014, s. 133; Yesil, 2016, s 89). Dahası batan 25 bankadan 10 tanesi aynı zamanda medya sahibidir (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 306; Sözeri, 2015, s. 11).

    Hâl böyleyken batan bankaların borçları için varlıklarına el koyan TMSF bir anda ülkedeki üç büyük gazetenin, üç ulusal televizyonun ve bir dizi radyonun denetimini eline alarak, en büyük medya gruplarından birine dönüşür (Adaklı, 2010a, s. 561; Adaklı, 2010b, s. 77; Yesil, 2016, s. 83). TMSF’nin bu medya varlıklarının satışı için gerçekleştirdiği ihalelerle Türkiye pazarına yabancı sermaye girmeye başladığı gibi medya sektöründeki yerli oyuncular arasına yenileri katılır, mevcut yerlilerden bazılarıysa paylarını önemli ölçüde artırır.

    Doğan Grubu’nun lideri Aydın Doğan gibi sektörün önemli isimleri ihalelerin gerçekleştirildiği 2005-2006 dönemine gelmeden önce hazırlıklara girişmiş ve mülkiyet sınırlamalarının kaldırılması için lobi faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır (Yesil, 2016, s. 89). Aydın Doğan yasal bir boşluk sayesinde eskiden Uzan Grubu’na ait olan Star TV’yi TMSF’den almayı başarır (Adaklı, 2010a, s. 567; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, ss. 72, 81; Yesil, 2016, s. 89). Böylelikle yasaya aykırı olsa bile Doğan Grubu, Kanal D ve CNN Türk gibi iki büyük ulusal kanalın yanına üçüncüsünü ekleyerek pazardaki baskın konumu güçlendirir (Adaklı, 2010a, s. 564).

    Doğuş Grubu da TMSF’nin satışlarından faydalanarak sivrilir. Bankacılık ve otomotiv sektörlerinde faaliyet gösteren Doğuş Holding, 1999’da ülkenin eski ve saygın haber kanallarından NTV’yi bünyesine katmıştı. Sonrasında TMSF vasıtasıyla Kanal E’yi ve eskiden Uzanlara ait olan popüler müzik kanalı Kral TV’yi satın alır (Adaklı, 2010a, 564; Yesil, 2016,s. 89). Kanal E’yi sonradan ABD merkezli CNBC ile ortaklığa giderek ekonomi kanalı haline getiren Doğuş Grubu adını da CNBC-E olarak değiştirir. Doğuş Grubu, AKP’nin ikinci döneminde Doğan Grubu’ndan Star TV’yi aldığında pazar payını daha da artıracaktır.

    TMSF vasıtasıyla Ciner Grubu da Türkiye medya sektöründe yeni bir oyuncu olarak sahneye çıkar. Enerji ve ulaştırma alanlarında faaliyet gösteren grup, ilk olarak 2005’te ülkenin ikinci büyük medya yapılanması konumundaki SabahATV’yi TMSF’den alır. Eskiden Dinç Bilgin liderliğindeki Bilgin Grubu’nun elinde olan bu yapılanmanın ana omurgasını her ikisi de ulusal nitelikte olan Sabah gazetesi ve ATV kanalı oluştursa da, Ciner Grubu satışla birlikte irili ufaklı başka pek çok gazete, dergi ve radyoya da sahip olur. Ancak satış 2007’de TMSF tarafından iptal edilince, Ciner Grubu’nun başında bulunan Turgay Ciner bu kez hemen 1990’lı yılların sivrilen gazetecisi Ufuk Güldemir’in kurduğu HaberTürk televizyonunu, internet sitesini ve radyosunu satın alır. 2009 seçimlerinden önce de medya grubuna HaberTürk gazetesi katılır.

    Sabah-ATV’nin el değiştirmesi Türkiye medyasının tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Adaklı (2010a, s. 580), Turgay Ciner’in sonradan yargı yoluyla TMSF’nin Sabah-ATV satışını iptal etmesine gerekçe olan Dinç Bilgin ile yapılmış sözleşmenin geçersiz olduğunu ispatladığını ama yine de bu medya varlıklarının peşine düşmemeyi seçtiğini söyler. Bunun Sabah-ATV için TMSF ile yaptığı 10 yıllık borç anlaşmasından kurtulmasıyla, medyada var olmanın kurallarını artık öğrenmiş olmasıyla ve yeni medya organları için gereken personeli devşirecek konuma gelmesiyle ilişkili olabileceğini belirtir.

    Bir başka önemli husus, Uzan Grubu’nun TMSF vasıtasıyla tasfiyesinin grubun başında bulunan Cem Uzan’ın Genç Parti’sinin 2002 seçimlerindeki başarısıyla ilişkilendirilmesidir (Adaklı, 2010a, s. 561-562). Buna göre yüzde 7 oy almayı başaran Cem Uzan’ı ve elindeki medya varlıklarını tehdit olarak gören AKP harekete geçmiştir. 2003 ortasına kadar bankacılık, medya, enerji ve futbol alanında önemli yatırımları olan Uzan Grubu’nun 200’den fazla şirketine el konur (Aydın, 2014, s. 134).

    Yabancı sermayenin sektöre girişi

    Büyüyen ekonomisi ve AB üyeliği perspektifiyle Türkiye yükselen bir pazar olarak uluslararası sermayenin ilgisini çekmeye başlar. Bu doğrultuda uluslararası şirketler TMSF’nin elindeki medya varlıklarına yatırım yapmaya başlarlar.

    Kanadalı CanWest şirketi, TMSF tarafından el konulmadan önce Uzan Grubu’na ait olan Süper FM ve Metro FM radyolarını 2005’te düzenlenen ihaleyle satın aldıktan sonra 2006’da da Joy FM ve JoyTürk FM radyolarını portföyüne katar (Adaklı, 2010a, ss. 562, 564; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2016, s. 72; Yesil, 2016, s. 83). Yasal olarak o dönemde yabancı bir yatırımcının birden fazla şirkette hisse sahibi olması mümkün olamasa da, CanWest yerel bir şirketle ortak girişim kurarak bunu aşmayı başarır, tıpkı sonrasında uluslararası medya devi Rupert Murdoch’un NewsCorp şirketinin 2006 yılında eskiden İhlâs Holding’e ait olan TGRT televizyonunu TMSF’den alırken yapacağı gibi (Yesil, 2016, s. 83; Adaklı, 2010a, ss. 579-580). Murdoch, aldığı televizyonun yayın çizgisini değiştirerek bir yıl sonra adını FOX TV yapar (Adaklı, 2010a, s. 588; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2016, s. 80).

    Bu dönemde ülkenin en büyük medya devi olan Doğan Grubu’nun uluslararası ortaklıkları artış gösterir. Öncelikle Doğan TV’nin yüzde 19,99’luk kısmının 2005’te 150 milyon dolara Deutsche Bank’a satıldığı açıklanır ama Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) bu devire onay vermeyince bu kez de 2006’da Doğan Medya’nın yüzde 25’inin Alman medya devi Axel Springer’e satıldığı duyurulur (Adaklı, 2010a, ss. 568-569; Yesil, 2016, s. 83). Gelişmekte olan ülkelerde ortak yatırımlar konusunda anlaşan iki ortak birlikte Romanya Kanal D’yi kurarken, Doğan Grubu kendi yurtdışı yatırımlarını da sürdürür ve bu çerçevede 2007’de Rusya ve Doğu Avrupa reklam piyasasında hâkim olan Trader Media East şirketinin yüzde 67,3’ünü alır (Adaklı, 2010a, s. 569).

    ABD’li fon yönetim şirketi Providence Equity Partner da aynı dönemlerde Türkiye’nin ilk dijital yayıncılık platformu Digitürk’ün yüzde 47 hissesini alır (Adaklı, 2010a, s. 579; Yesil, 2016, s. 83).

    Medyadaki yabancı sermayeye yönelik sınırlamaların gevşetilmesi AKP’nin bu dönemdeki neo-liberal eğilimleri ve AB hedefiyle uyumludur. Öyle ki, AKP’li yöneticiler yerel medya patronlarının hâkim konumunu uygunsuz bulduklarını, bu kişilerin siyasilerle geliştirdikleri çıkar ilişkilerinin de sağlıksız olduğunu vurgulamaktadır (Yesil, 2016, s. 84). Tam bu noktada TMSF eliyle gerçekleştirilen satışlar medyada çeşitliliği sağlamanın ve rekabeti güçlendirmenin bir yolu olarak gösterilir. Bu aynı zamanda ilk döneminde henüz iktidarını sağlamlaştırmamış AKP’nin 1990’larda siyaseti yönlendirecek güce erişen yerli medya patronlarına karşı kendisini savunmasının bir yolu olarak da değerlendirilebilir.

    AKP bu kapsamda medyadaki mülkiyet sınırlamalarını kaldırmak için harekete geçer ve bir yasa önerisi hazırlar (Yesil, 2016, s. 84). Yüzde 25’lik mülkiyet sınırlaması kaldırılacak ve yabancı yatırımcılar herhangi bir medya şirketindeki hisselerin yüzde 100’üne sahip olabilecektir. Buna karşılık yabancı yatırımcılar sadece bir ulusal medya şirketinde hisse sahibi olabilecekler ve yerel ya da bölgesel yayıncılıkla ilgilenmeyeceklerdir. Ayrıca pazardaki toplam medya kuruluşları içinde yabancıların sahip oldukları oran yüzde 25’i geçmeyecektir. AKP’nin önerisi 2005’te parlamentodan geçse de dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den döner (Adaklı, 2010a, s. 596; Yesil, 2016, s. 84; Yılmaz, 2016, s. 152). Bu doğrultudaki değişiklikleri gerçekleştirmek için AKP’nin kendi saflarından çıkardığı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2011’deki onayını beklemesi gerekecektir.

    2007-2013 döneminde medyada denetim arzusu

    2007’de başlayan AKP’nin ikinci dönemi ilkinden çok farklıdır. Toplumsal mutabakatı önemseyen ‘savunmacı’ tutumun artık bir kenara bırakıldığını belirten Aydın (2014, s. 135), bu dönemde AKP’nin ve İslamcı müttefiklerinin – en başta Gülen Cemaati’nin – orduyu, yargıyı, akademiyi olduğu gibi medyayı da kendi idealleri doğrultusunda agresifçe yapılandırdıklarını belirtir.

    Bu dönemden itibaren AKP mevcut anaakım medya kuruluşlarının yanında kendisine bağlı ‘yandaş’ medya organlarının serpilmesi için elinden geleni yapar, devlet imkânlarını seferber eder. AKP giderek tüm toplumsal alanlarda gücü elinde toplamaktadır ki, bunun sonucunda palazlandırdığı yeni medya kuruluşları da Aydın’ın (2014, s. 134) deyimiyle ‘yeni anaakım’ hâline gelirler. Sözeri (2015, s. 12) ise 1990’ların kudretli medya kuruluşlarının artık ya AKP’ye boğun eğme ya da varlıklarını tehdit eden cezalarla karşılaşmayı göze alma arasında sıkıştıklarını belirtir. Gerçekten de AKP’nin bu dönemde kendisine karşı bir çizgi izleyen Doğan Grubu’nu ağır biçimde cezalandırması ibreti âlemlik bir durum yaratmış ve tüm diğer medya patronları daha ‘uysal’ bir çizgiyi benimsemeye başlamıştır.

    Dolayısıyla dönemin medya sermayesine ilişkin olarak öne çıkan iki olgu AKP medyasının doğuşu ve diğer medya kuruluşlarının AKP tarafından ‘terbiyesidir’. Raporun konusu açısından önem arz eden bir diğer husussa 2011’de çıkan yeni yasayla medyadaki mülkiyet ilişkilerinin kapsamlı biçimde yeniden düzenlenmesidir.

    2007’nin AKP’nin medyaya yaklaşımında önemli bir dönüm noktası olduğu ve hükümetin bu tarihten sonra giderek baskıcı bir tavır aldığı dile getirilmektedir (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 308; Yılmaz, 2016) ama bunu daha iyi anlamak için kısaca genel toplumsal konjonktüre değinmek gerekir. Aydın’ın (2014, s. 137) belirttiği üzere 2007 üç nedenle önemli bir yıldır; birincisi Genelkurmay Başkanlığı AKP’nin Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçme girişimlerine karşı internet sitesinden e-muhtıra yayınlar, ikincisi AKP’yi kapatmak için dava açılır, üçüncüsü Nokta dergisinde 2003-2004 yıllarında ordu içinde bir grubun darbe planları yaptığı haberi yayınlanır.

    Cumhurbaşkanlığı seçimi krize dönüşünce AKP erken seçim kararı alır ve 22 Temmuz 2007’de düzenlenen seçimlerde oylarını önemli ölçüde artırarak yüzde 46,7 ile 341 vekil çıkarır. AKP rakiplerine karşı önemli bir üstünlük sağlar. Artık medya patronları dâhil herkesin dikkate almak zorunda kalacağı biçimde hükümetin meşruiyeti/gücü açıkça ortaya konmuştur. Yaşananlardan çıkardığı sonuçla AKP bir yandan devleti diğer yandan toplumsal yaşamı yeniden şekillendirmeye girişir ki, döneme damgasına vuran Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ordu, medya, akademi ve siyaset dünyası içindeki muhalif isimlerin darbecilik suçlamasıyla tutuklanmasına şahit olunur. Süreç içinde davalar ve soruşturmaların darbelerle alakası olmayan kişileri ve AKP muhaliflerini de hedef almaya başladığı eleştirileri yükselir ama hükümetin ve ‘yandaş’ medyanın bu eleştirilere yanıtı genellikle dile getiren kişileri ‘darbe yanlılığıyla’ suçlamak olur (“Ahmet Şık’a”, 2011; “Televizyonda ‘Ergenekoncu’ suçlaması”, 2012; Alan, 2015). Medyadaki mülkiyet yapısında gözlemlenen değişimler de böylesi bir hesaplaşma ve yeniden yapılandırma çerçevesi içinde gerçekleşmiştir.

    Sabah-ATV’nin Çalık Holding’e satılması

    Sönmez’in (2010, s. 98) ifadesiyle 2007 sonrası medyada gözlemlenen ‘iktidar yandaşı sahiplik’ değişiminde TMSF işlevsel bir araç olarak kullanılmıştır (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 306; Sözeri, 2015, s. 11). TMSF vasıtasıyla gerçekleştirilen devirlerle muhaliflerce ‘yandaş medya’ ya da ‘havuz medyası’ olarak nitelendirilen AKP medyası belirginleşir ve ortaya Sabah-ATV’yi alan Çalık Grubu gibi yeni oyuncular çıkar.

    Çalık Grubu’nun 2008’de Sabah-ATV’yi 1,1 milyar dolara TMSF’den alması AKP’nin medyaya kendi rengini verme çabalarında olgunluğa ulaştığının işareti olarak değerlendirilir (Adaklı, 2010a, s. 561). İhaleye sadece AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın yöneticilik yaptığı Çalık Holding girdiği gibi bu satış için şirkete 375’er milyon dolar kredi verenler de devletin kontrolündeki Vakıfbank ve Halk Bankası’dır (Sönmez, 2010, s. 91; Kaya & Çakmur, 2010, s. 537; Aydın, 2014, s. 134; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 74; Sözeri, 2015, s. 12; Yesil, 2016, s. 90). Çalık Grubu’nun geri kalan miktarı Katarlı El Wasaeel şirketine yüzde 25 hisse satarak karşıladığı anlaşılır (Adaklı, 2010a, s. 583).

    2007’de Çalık Holding’in Genel Müdürlüğü’ne getirilen Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak da 2008’de şirketin medya grubunun Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği’ne getirilir. Üstelik Zaman gazetesi imtiyaz sahibi Ali Akbulut, Çalık Holding’in başındaki Ahmet Çalık’ın eniştesidir.

    Tarafların ekonomik faaliyetleri de bağlantılıdır. Öncelikle tekstil alanında faaliyet gösterirken sonradan enerji, medya, telekomünikasyon, inşaat, pazarlama ve finans alanlarına giren Çalık Holding’in toplam varlıkları AKP döneminde önemli oranda artar (Adaklı, 2010a, s. 583; Adaklı, 2014, s. 134; Aydın, 2014, s. 134; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 74). Satışın aleni bir şekilde AKP’ye yakın isimlere yapılmasından rahatsız olan Doğan Grubu’nun yayınlarında Çalık Holding’in İstanbul Metrosu, Samsun-Ceyhan Boru Hattı gibi dev projeleri ihalesiz aldığı vurgulanır (Adaklı, 2010a, s. 583; Aydın, 2014, s. 134). Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) bir vekilin o dönemde parlamentoda verdiği soru önergesiyle devlet bankalarından Çalık’a verilen kredinin hangi şartlarda geri ödeneceğini öğrenmek istemesi ‘ticari sır’ denilerek yanıtsız bırakılır (Sözeri, 2015, s. 12).

    “Havuz medyası”nın doğuşu

    2013 sonunda Sabah-ATV yeniden satışa sunulur. Adaklı (2014, s. 20), şaibeli ödeme yöntemiyle Sabah-ATV’yi Çalık’a ‘hediye eden’ hükümetin işler iyi gitmeyince yaptığı müdahaleyle bu dev medya grubunun Zirve Holding’e bağlı Kalyon İnşaat’a satışını gerçekleştirdiğini ve AKP’ye yakın ellerde kalmasını sağladığını belirtir.

    İşlerin iyi gitmemesinin en net göstergesi ise düşen reklam gelirleri ve zararına satıştır. 2011’in ilk üç aylık döneminde reklam gelirleri 92 milyon lira olan ATV’nin bu kazancı 2012’nin aynı döneminde yüzde 37’lik bir düşüşle 62 milyon lira olur (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 74). Keza, 2013 sonundaki yolsuzluk skandalından sonra internete sızan dinleme kayıtlarında Sabah-ATV’nin 630 milyon dolara satıldığı belirtilmektedir ki, buna göre Çalık zararına olsa bile medya varlıklarını elinden çıkarmaktadır (Sözeri, 2015, s. 15).

    Sabah-ATV’nin 2014’teki satışı için AKP’ye yakın iş adamları tarafından sermaye havuzu oluşturulduğu iddiaları muhalefetteki siyasetçiler tarafından da sorgulansa da bu yöndeki tartışmaların genişlemesi çeşitli girişimlerle engellenir.

    Dolayısıyla Kalyon Grubu zarar eden bir işletmeyi almıştır ama Çam ve Şanlıer-Yüksel (2015, s. 75) ile Sözeri (2015, s. 15) bu kaybın nasıl telafi edildiğine dair bazı bilgiler sunar. Buna göre Kalyon İnşaat devletten önemli ihaleler almaktadır ki, bunların en başında da İstanbul’daki üçüncü havaalanı inşaatı ve Çanakkale-Ezine-Ayvacık Yolu vardır. Bunun dışında çeşitli altyapı ve otoyol ihaleleri yine bu şirkete gitmektedir. Diğer medya grupları gibi Kalyon Grubu da enerjiye yatırım yapmış ve üç hidroelektrik santrali kurmuştur. Son 10 yıl içinde İstanbul’daki metrobüs, Taksim Yayalaştırma Projesi ve Bakırköy Adliye Binası gibi önemli ihaleler de Kalyon İnşaat’ın olmuştur.

    Sabah-ATV’nin satışına dair internete sızdırılan yasadışı dinleme kayıtları AKP’nin medya stratejileri hakkında daha fazla bilgi verdiği gibi Türkiye tarihine ‘havuz medyası’ tabirini ekler. Kayıtlardan, AKP lideri Erdoğan’ın medyanın denetimini çok önemsediğine, Time Warner ve NewsCorp gibi uluslararası devler ilgilense bile Sabah-ATV’nin denetimi için kişisel olarak devreye girdiğine, AKP’li yöneticilerin medya grubunun ‘dostlara’ devri için kendilerine yakın iş adamlarından bir sermaye havuzu oluşturmalarını istediğine, Sabah-ATV kâr etmezse havuza para koyan iş adamlarına ihale sözü verildiğine dair iddialar çıkacaktır (Sözeri, 2015, s. 12; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 75; Yesil, 2016, s. 118).

    Albayraklar ve medya

    Çalık Grubu’nun medya birimlerinde sorumlu olmadan önce Serhat Albayrak 2006’da Ethem Sancak’ın denetimindeki Star Medya Grubu’nda Genel Müdür’dü (Adaklı, 2010a, s. 582). Daha da önemlisi Albayrak kardeşlerin babası Sadık Albayrak Yeni Şafak gazetesinin sahibidir.

    Başından beri AKP iktidarını destekleyen Yeni Şafak gazetesine ek olarak Albayrak Grubu sonradan TVNET kanalını da kurar (Adaklı, 2010a, s. 585; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 78). İnşaat, sanayi, lojistik, hizmet ve futbol sektörlerinde yatırımları bulunan grup İstanbul ve Ankara’daki neredeyse tüm sayaç okuma işlerini üstlenir, Tümosan Traktör ve Motor Fabrikası ile Savunma Bakanlığı’ndan Altay Tankı’nın üretim ihalesini alır, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan ilk yerli uçak çeker Rahvan için motor üretimi ihalesini kazanır ve yine devletten hızlı tren üretim ihalesini alır (Adaklı, 2010a, s. 585; Sözeri, 2015, s. 15).

    Star Grubu’nun seyri

    Eskiden Uzan Grubu’na ait olan Star gazetesi TMSF tarafından el konulduktan sonra 2006’da 19,5 milyon dolarlık muhammen bedelin epey altında bir fiyata – 5 milyon 150 bin dolara – Kıbrıslı iş adamı Ali Özmen Safa’ya satılır (Adaklı, 2010a, ss. 564, 585-586; Çam ve Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 72; Sözeri, 2015, s. 13). Satış bedeline ilişkin eleştiriler karşısında TMSF teklifini artırmasını isteyince Safa 3 milyon dolar daha ödemeyi kabul eder. Safa ayrıca Gülen Cemaati’nin medyadaki amiral gemisi Zaman gazetesinin kurucularından olan ve 2000’e kadar adı imtiyaz sahibi olarak geçen Alaaddin Kaya’yla ortaktır ve satışın ardından Star’ın başına o geçer. Ancak Kaya, Star’ın Gülen Cemaati’yle ilişkisini kuran tek isim olmayacaktır (“Rixos Otelleri’nin”, 2016).

    Yukarıdaki ismi geçen araştırmacılar, satıştan bir yıl sonra dönemin Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan ile Ethem Sancak’ın gazeteye ortak olduklarını, Safa’nın sonradan ortaklıktan ayrıldığını, Doğan’ın ölümünün ardından medya grubunun tamamen Sancak’ın denetimine geçtiğini, onun da 2009’da Rixos otellerinin sahibi Fettah Tamince ile ortaklık kurduğunu ama 2010 sonbaharında hisselerini AKP yönetiminden Tevhit Karakaya’ya satarak medya sektöründen çıktığını belirtirler.[1]

    1980 öncesi sol siyaseti benimseyen ve 1987’de Hedef Grubu’yla ilaç dağıtım piyasasında yer edinmeye başlayan Ethem Sancak, 2008’de medyaya girmesinin tek nedeninin AKP hükümetini desteklemek olduğunu açıkça ifade eder ki, bu dönemde Erdoğan’ın eski danışmanı Akif Beki’nin Star’da yazmaya başladığını görürüz (Adaklı, 2010a, s. 586; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 72; Yesil, 2016, s. 90). Kendisini açıkça ‘Erdoğan aşığı biri’ olarak tanımlayan Sancak’ın denetimindeki Star Medya Yayıncılık A.Ş. bir süre sonra Kanal 24 isminde bir televizyona da sahip olur.

    Sancak ailesinin Star Grubu’yla bağı kopmaz. 2013’te Azeri petrol şirketi Soccar, grubun yüzde 50 hissesini Tevhit Karakaya’dan alır ama bir yıl sonra diğer ortak Fettah Tamince ile birlikte aldığı hisseleri Ethem Sancak’ın yeğeni Murat Sancak’a devreder (Sözeri, 2015, s. 13; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 13).

    Cemaat medyasının serpilmesi

    AKP ile ortaklığın işlediği dönemde Gülen Cemaati’nin medya kuruluşları önemli gelişme kaydederler. Cemaatin medya yapılanması çok geniş olmakla birlikte çok parçalıdır ama bu yapıda kökeni 1980’lere dayanan Feza Grubu ile 1990’larda temeli atılan Samanyolu Grubu öne çıkar. Medya alanındaki bir diğer önemli cemaat aktörüyse AKP döneminde sektöre giren Koza-İpek Grubu’dur.

    Gülen Cemaati’nin ana yayın organı Zaman gazetesini bünyesinde barındıran Feza Gazetecilik, Cihan Haber Ajansı, Aksiyon dergisi, Turkish Review, Yeni Bahar dergisi gibi medya varlıklarının da sahibidir (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 75). 2006 sonrasında grubun Irmak TV’yi açtığını ve Today’s Zaman diye İngilizce gazete çıkardığını görürüz (Yesil, 2016, s. 91). Zaman gazetesi AKP’nin bu ikinci dönemi boyunca Türkiye’nin en çok satan gazetesi olduğu iddiasında bulunur ve belli bir reklam gelirine ulaşır ama gazetenin abonelik satışlarının aslında karşılıksız olduğu ve cemaatin gazeteyi üyelerine ücretsiz dağıttığı belirtilir (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 75).

    Cemaat medyasının televizyon ayağındaki Samanyolu Grubu’ysa yeni tematik kanallar açmaya başlar; Samanyolu Haber, Yumurcak TV, Mehtap TV, Tuna Alışveriş gibi kanalların yanında ABD’de Ebru TV, Azerbaycan’da Hazar TV ve Afrika’da Samanyolu TV yayına başlar (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 76; Yesil, 2016, s. 91).

    Koza-İpek Grubu’ysa 2005’te aldığı Bugün gazetesinin yanına 2008’de KanalTürk televizyonunu ekler (Adaklı, 2010a, s. 588; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 78; Yesil, 2016, s. 90). Koza-İpek Grubu AKP iktidarı boyunca genişler; başlangıçta davetiyeler, kartpostallar, bloknotlar, takvimler ve ajandalar üreten holding sonradan madencilik işine girer ve özel bir üniversite kurar (Adaklı, 2010a, s. 588-589).

    Taraf gazetesi çeşitli açılardan aykırı bir örnektir. Öncelikle askeri vesayetle hesaplaşmayı amaç edinen gazetenin başında Ahmet Altan ve Alev Er gibi cemaatten değil soldan gelen isimler vardır. Bunların arasında sonradan katılan Alper Görmüş de darbe planlarını içeren günlüklerin yayınlandığı sırada Nokta dergisinin yönetimindeydi (Adaklı, 2010a, s. 589). AKP lideri Erdoğan 2008’de bir habere ilişkin olarak Genelkurmay’dan yana tavır alınca Taraf hükümete cephe almaktan çekinmez ve ‘Paşasının Başbakanı’ manşetini atar. Ardında Sabah gazetesi, borç karşılığı bastığı Taraf’ın satış ve ilan gelirlerinden baskı ücreti kesmeye başlar, kamu ilanları kesilir.

    TMSF yeniden

    TMSF’nin iktidar yanlısı medyanın biçimlenmesindeki rolü 2013’te devam etmektedir ki, bunu Çukurova Grubu’nun elindeki medya varlıklarının devrinde görürüz. Borç yükü altındaki Çukurova Grubu bu tarihte elindeki Show TV, Akşam gazetesi, Digitürk, SkyTürk 360, Lig TV ve Alem FM gibi medya varlıklarını inşaat şirketlerinden oluşan Kolin-Liman-Cengiz ortaklığına satmak isteğini TMSF’ye bildirir ve bu isteği kabul görür (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 81). İlerleyen dönemde TMSF satış için Akşam gazetesine, Show TV’ye ve SkyTürk 360 haber kanalına el koyar.

    İş adamı Ethem Sancak’ın AKP’ye yakınlığı Mayıs 2017’deki kongrede parti yönetimine girmesiyle taçlanır.

    Ancak işler istendiği gibi gitmez; satışın duyurulması üzerine Limak alışverişten cayar (Adaklı, 2014, s. 21). Bunun üzerine Ethem Sancak medyaya dönüş yapar ve 2013’te Show TV dışındaki Çukurova Grubu’na ait medya varlıklarını 62 milyon dolara alır (Sözeri, 2015, s. 13; Yılmaz, 2016, s. 150). Show TV ise Ciner Grubu’na satılır. İlginç olan bu satışların ihaleye çıkılmadan yapılmasıdır (Sözeri, 2015, s. 13; “Böyle İhale”, 2014).

    Medyada reklam ve yönetim:

    İktidarın medyada kendine yakın grupları destekleme yollarından biri de devlet kurumlarının ilanları ve reklamlarıdır (Adaklı, 2014, s. 19; Yesil, 2016, s. 90). Örneğin devlete ait Halkbank, 2012’de reklam harcamalarının aslan payını Star gazetesi ve Kanal 24 televizyonuna ayırır ve milyonlarca liralık sponsorluk sözleşmeleri imzalar. Nielsen’s AdEx’in verilerine göre 2014’ün ilk yarısında devletten en fazla reklam alan üç gazete Sabah, Star ve Milliyet’tir. Muhalif konumdaki gazetelerse kamu ilanlarından ve reklamlarından mahrum bırakılmaktadır.

    Avantajlı muamele gören medya kuruluşlarının muhalif isimleri uzaklaştırdığını, yazar ve yönetim kadrosuna ‘güvenilir’ isimleri getirdiğini görürüz. AKP lideri Erdoğan’ın akrabası Serhat Albayrak’ın yöneticilik yaptığı şirket tarafından çıkartılan Star gazetesi bunun açık örneklerindendir; TMSF’den yapılan devirden sonra Erdoğan’ın danışmanları arasında yer alan/almış Akif Beki, Yiğit Bulut ve Yalçın Akdoğan gibi isimler burada yazmaya başlar (Yesil, 2016, s. 91). 2013’e gelindiğinde TMSF’nin artık devir beklemeden kendi başına yönetim ve yazar kadrosunu değiştirdiğini görürüz; muhalifleri işten çıkartan TMSF Akşam gazetesinin başına eski bir AKP’li vekili getirir (“Akşam’da Küçükkaya”, 2013; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 81).

    İki örnek ise bize AKP’ye yakın medya yöneticilerinin nitelikleri ve faaliyetleri hakkında bilgi verir; bunlardan biri İbrahim Eren, diğeriyse Mehmet Fatih Saraç’tır. AKP liderinin oğlunun liseden arkadaşı olan Eren önce ATV’de yönetici koltuğuna oturur, ardından kamuya ait Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’nun (TRT) yönetiminde yer alır ve nihayet 2017 Temmuz’unda Genel Müdür olarak kurumun başına geçer (Yesil, 2016, s. 91; “Bilal Erdoğan’ın”, 2017). Onun döneminde TRT’de Diriliş, Abdülhamit, Filinta gibi Osmanlı tarihini yücelten, muhafazakâr değerleri merkezine alan diziler öne çıkmaya başlar ve hükümetin görüşlerini dünyaya aktarmayı amaçlayan TRT World kurulur (“Bilal Erdoğan’ın”, 2017).

    Adaklı (2014, ss. 21-22) ve Yesil (2016, s. 117) Ciner Grubu’nun üst düzey yöneticilerinden Saraç hakkında ayrıntılı bilgi verirler. AKP’nin girişimleriyle Saraç önce Turgay Ciner’in 2012’de aldığı Kasımpaşa Spor Kulübü’nde, ardından hem medya grubunda hem de holding yönetiminde koltuk sahibi olur. Saraç, AKP lideri Erdoğan’ın eski danışmanı Cüneyt Zapsu ile ucuz alışveriş zinciri BİM’i, Turgay Ciner ile de UCZ Mağazacılık Ticaret A.Ş.’yi kurmuştur. Kardeşi Yekta Saraç ise Erdoğan tarafından Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’na getirilir.

    Doğan Grubu Vak’ası:

    AKP iktidarı, kendisine muhalefet edenlere neler yapabileceğini Doğan Grubu’yla 2008’den sonra girdiği çekişmede olanca açıklığıyla gösterir. Ağır cezalarla karşılaşan Türkiye’nin bu en büyük medya grubu, varlığının tehlikeye girdiğini görünce AKP’yle uzlaşmak zorunda kalır.

    Oysa 2007 sonuna kadar Doğan Grubu için işler iyi gitmektedir (Adaklı, 2010a, ss. 570-571); uluslararası yatırımlarına hız veren şirket Türkiye’nin bir başka önemli gazetesi olan Vatan’ı Rekabet Kurulu’nun (RK) iki yıl içinde elden çıkarma şartıyla bünyesine katar, Türkiye’de dijital yayıncılık alanına hâkim Digitürk’e rakip olmak için 2007’de D-Smart’ı çıkartır ve teknolojik destek konusunda Rupert Murdoch’un şirketlerinden biriyle anlaşır. 2008 başında toplam gazete tirajının yüzde 34’ünü, televizyon reytinglerinin yüzde 23’ünü ve reklam gelirlerinin yüzde 43’ünü denetleyen Doğan Grubu ülkenin en büyük medya grubudur (aktaran Aydın, 2014, s. 135).

    Gidişat 2008’de patlayan bir yolsuzluk skandalıyla değişmeye başlar. Türkiye’de faaliyet gösteren Deniz Feneri Derneği’nin Almanya merkezli bir başka kolu daha vardır ve burası Alman savcılarca soruşturulmaktadır. Deniz Feneri e.V’nin Almanya’daki Türkiye kökenlilerden topladığı paraları Türkiye’ye aktardığı ve usulsüzce kullandığı, paraların bir kısmının hükümet yanlısı Kanal 7’nin Genel Müdürü Zekeriya Karaman’ın kurduğu Beyaz Holding’e gittiği, televizyonun bu paralarla kurulduğu, dönemin RTÜK Başkanı Zahit Akman’ın ilgili şirketlerin yönetiminde ve pay sahibi olduğu Doğan Grubu’na bağlı gazete ve televizyonlarda dile getirilir (Adaklı, 2010a, 79).

    İddialar karşısında AKP lideri Erdoğan’ın tepkisi serttir. Doğan Grubu’nun yalan yaydığını belirterek taraftarlarından boykot etmelerini ister (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 311; Yesil, 2016, s. 92). Ardından grupla ilgili bazı bilgileri açıklama tehdidinde bulunur ki, bunun üzerine Doğan Grubu gazete ve televizyonları bu kez AKP’yi ‘şantajcı’ ilan ederler (Adaklı, 2010a, 571). Erdoğan ardından yayınlarının gerekçesi olarak Doğan Grubu’nun İstanbul’daki Hilton arazisinde değişiklik yapmasına izin verilmemesini, grubun Ceyhan’daki rafineri projesinin ve CNNTürk’ün karasal yayın talebinin reddedilmesini gösterir (Adaklı, 2010a, s. 572; Kaya & Çakmur, 2010, s. 532; Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 311; Aydın, 2014, s. 135). Keza Erdoğan, Aydın Doğan’ın kâğıt kaçakçılığı yaptığı gerekçesiyle Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından incelendiğini açıklar (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 82).

    Aydın Doğan, AKP ile uzlaşmak için onca taviz vermesine rağmen sık sık hükümet yanlısı gazetelerin hedefi olmaktan kurtulamaz.

    Bir süre sonra Maliye Bakanlığı Doğan Grubu’na varlığını tehdit edecek düzeyde ağır cezalar keser. 2009-2010 döneminde ilk olarak 500 milyon dolar, ardından da 3,5 milyar dolar vergi cezası kesilir ki, bunun aslında grubun toplam varlıklarının değerine denk olduğu ileri sürülmektedir (Çarkoğlu & Yavuz, 2010, s. 618; Kaya & Çakmur, 2010, s. 532; Adaklı, 2010b, s. 79; Adaklı, 2014, s. 19; Aydın, 2014, s. 135; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 82; Yesil, 2016, s. 91). Uluslararası basın kuruluşları ve deneyimli gazeteciler cezanın muhalif yayınlar yüzünden geldiğini dile getirseler de vergi kaçırıldığını vurgulayan hükümet aslında Doğan Grubu’nu hedef tahtasına oturtarak tüm diğer medya patronlarına da gücünü göstermiş ve çizgiyi aşmayın mesajı vermiştir (Yesil 2016, s. 92; Aydın, 2014, s. 135).

    AKP ile çatışmasından büyük yara alan Doğan Grubu önemli tavizler verir (Kaya & Çakmur, 2010, ss. 532-533; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 87; Yesil, 2016, s. 92). Bir yandan mahkemelere itiraz ederek uzun yasal ve teknik müzakerelere girilirken, diğer yandan AKP liderini yatıştırmak için Aydın Doğan holding yönetiminden istifa eder. Grubun amiral gemisi Hürriyet gazetesini 20 yıldır yöneten Ertuğrul Özkök koltuğunu devreder. 2010-2011 döneminde grubun muhalif gazetesi Gözcü kapatılırken, muhalif yazarlar Hürriyet ve Radikal’den kovulur, Vatan ve Milliyet gazetelerinin yanı sıra Star TV satılır. Denge arayan yeni strateji kapsamında Zaman gazetesi editörlerinden Eyüp Can Sağlık Radikal’in başına getirilirken, Erdoğan’ın eski danışmanı Akif Beki de Hürriyet’te yazmaya başlar (Aydın, 2014, s. 135; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, ss. 83, 87; Adaklı, 2010b, ss. 79-80).

    AKP ile çatışmanın ardından Doğan Grubu’nun en kârlı şirketi Petrol Ofisi A.Ş. (POAŞ) de elden gider ki, buna çokça vurgu yapılır (Adaklı, 2010a, s. 567; Adaklı, 2010b, s. 79; Aydın, 2014, s. 134). Buna göre 1979’da Milliyet’i alarak medyaya giren Doğan Grubu aslında asıl kârını enerji sektöründeki POAŞ’tan sağlıyordu ki, bu şekilde 2001 krizini bile görece daha az sarsılarak atlatmayı başarmıştı. 1990’lardaki özelleştirmelerde POAŞ’ın mülkiyetine ortak olan grup 2005’te İş Bankası’na ait hisseleri de alarak şirketinin tamamına sahip olmuştu. Ancak vergi cezalarının ardından POAŞ’ı Avusturya kökenli OVM’ye satmak zorunda kalır.

    AKP’nin bu dönemde izlediği siyaset nedeniyle Türkiye medyasında ve toplumundaki kutuplaşma artarken Doğan Grubu’na yönelik bu uygulamalar farklı tepkilerle karşılaşır ki, bu aslında ülkede siyaset-medya ilişkisinin ne kadar sorunlu olduğunu göstermektedir. AKP yanlısı gazeteciler aslında Aydın Doğan’ın basın özgürlüğüne vurgusunun yersiz olduğunu çünkü yolsuzlukları ortaya çıkarmak için değil, medya gücünü 1990’lardaki gibi hükümetten tavizler koparmak üzere kullanamadığı için sızlandığını belirtirler (Yesil, 2016, s. 93).[2] Gerçekten 1990’larda hükümetlerin zayıf koalisyonlardan oluştuğu dönemde Doğan Grubu önemli tavizler kazanıyordu ama AKP’nin güçlü hükümet yapısı buna izin vermiyordu.

    Anaakımın uysallaştırılması:

    Kendisine karşı koyanlarının başına gelebilecekleri Doğan Grubu’na yönelik icraatlarıyla ortaya koyan AKP’nin bu kapsamdaki diğer anaakım medya gruplarına yönelik tavrını anlamak açısından Demirören Grubu’nu incelemek fikir vericidir.

    AKP ile çatıştıktan sonra Aydın Doğan, Milliyet ve Vatan gazetelerini Demirören ve Karacan grupları ortaklığına satmak zorunda kalır ama bu gazeteler 2012’de tamamen Erdoğan Demirören’in yöneticiliğindeki Demirören Grubu’nun denetimine girer (Sözeri, 2015, s. 12; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 80). 2013’de İmralı görüşmelerinin zabıtlarının Milliyet‘te yayınlanması iktidarı rahatsız eder. Bu tarihlerde AKP lideri kamuya açık alanlarda yapılan haberciliği yerden yere vururken, Milliyet’te yazan deneyimli gazeteci Hasan Cemal, hükümet için ne kadar rahatsız edici olursa olsun doğru haberler yayınlamanın hak olduğunu savunur. Bir süre sonra Hasan Cemal Milliyet’ten kovulur. Bu süreçten sonra Demirören Grubu önemli ihaleler alır; enerji ve inşaat sektörlerinde büyüyen grup İstanbul Zeytinburnu’ndaki üçüncü limanın projesi Zeyport’un içinde yer almaktadır (Sözeri, 2015, s. 16).[3]

    AKP’nin ‘uysallaştırdığı’ bir diğer anaakım medya kuruluşu Doğuş Grubu’dur ama buradaki süreç 2013’teki Gezi Parkı Protestoları sırasında kristalize olduğundan ilerleyen bölümlerde daha fazla bilgi verilecektir. Ancak bunun öncesinde – 2011-2012 yıllarında – AKP’nin patronlar aracılığıyla gazetecilere yönelik baskısı şiddetlendiğinde Doğuş Grubu’nun kanalları da bundan nasibini alır. Gruba ait NTV kanalı Türkiye’nin önemli gazetecileri arasında yer alan Banu Güven, Can Dündar ve Ruşen Çakır’ın işine son verir. Dündar yaşananları Türkiye medyasında ‘toptan bir temizlik’ yapıldığı şeklinde yorumlayarak kovulanların kendilerine yeni yerler bulmalarının zor olacağını söylerken, Güven de artık haber merkezlerinde otosansürün hüküm sürdüğünü vurgular (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 81; Yesil, 2016, s. 94). Keza, NTV haber kanalı çizgisinden kayarak daha fazla eğlence programı vermeye başlar.

    Dolayısıyla AKP’nin doğrudan medya kuruluşlarının kadrolarına ve yayın çizgilerine müdahale ettiğini, bu işi en başta partinin lideri Erdoğan’ın yürüttüğünü söyleyebiliriz. Zaten kendisi 2010’da açıkça TBMM’deki grup toplantısında medya patronlarına “Parasını sen veriyorsun, yazarına sahip çık. Yazdırma, gönder!” demiştir (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 87).[4] Erdoğan 2011’de de terör ve şiddet olaylarının haberleştirilmesinde ‘duyarlılık’ talep edince pek çok medya kuruluşu buna uymakta beis görmemiştir (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 71).

    Reyting tartışmaları:

    Medyanın en önemli gelir kalemi reklam olduğundan Türkiye medyasının yeniden biçimlendirildiği bu dönemde reytinglerin tartışılması kaçınılmazdır. AKP yandaşları medyaya onca yatırım yapmalarına rağmen sürekli zarar etmelerini aslında bu işi hükümete destek için yaptıklarını söyleyerek sineye çekerken, Doğan Grubu – üstündeki baskıya rağmen – hâlâ reklam gelirlerinin aslan payını toplayarak medyadan kâr etmektedir. Zaman gazetesinin nüshalarını bedava dağıtarak tirajını şişirdiği iddiaları (Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 85) epeyce eski olmakla birlikte sonradan televizyonlara ilişkin reytingler de tartışma konusu olur (“Türkiye’de reyting”, 2008; Adaklı, 2010a, s. 584).

    AKP’ye yakın gazetecilerden Mustafa Karaalioğlu (2012) tartışmaların iyice alevlendiği 2011-2012 döneminde kaleme aldığı ‘Reklam Bütçeleriyle Korunan Eski Medya Düzeni’ başlıklı yazısında reyting ve tiraj ölçümlerinin AKP’nin yarattığı yeni Türkiye’ye göre yapılmadığından yakınır, Koç ve Sabancı gibi büyük holdinglerin reklam bütçelerini Türkiye’de hiçbir değişim olmamış gibi kullandıklarını söyler. Karaalioğlu şöyle yazmaktadır; “Demokrat ve yenilikçi medya’nın her bir 50 bin tirajının alabildiği ilan Eski Türkiye medyasının aynı tirajına karşılık gelen ilandan çok daha az seviyededir. Ya da eski Türkiye medyasının ürettiği 1 puan reytingin aldığı reklam, demokrat-muhafazakâr sermayeye ait bir televizyon kanalının ürettiği aynı reytingin aldığı reklamdan hep daha az olmaktadır”.

    Reyting tartışmalarının bir de kriminal yönü vardır. Türkiye’de reyting ölçümleri 1989’dan beri ABD’de ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde faaliyet gösteren AGB Nielsen tarafından gerçekleştirilirken, şirketin ölçümde kullandığı panelde yer alan 2224 haneden 1100 tanesinin adres bilgilerinin sızdırıldığı savcılıkça tespit edilince Televizyon İzleme Araştırmaları Anonim Şirketi (TİAK) 20 Aralık 2011 itibarıyla AGB Nielsen ile çalışmalarını durdurur ve sonrasında TNS ile anlaşır (Yalçın, 2015; Maviş, t.y). OdaTV davasından tutuklanan muhalif gazeteci Soner Yalçın (2015) söz konusu değişimin 3,8 milyar dolarlık reklam pastasını biçimlendirmek üzere Gülen Cemaati’nin polis ve medyadaki mensuplarınca tasarlandığını, AGB Nielsen’in kovulmasından sonra gelen şirketin cemaatin kontrolünde olduğunu ve yeni deneklerin cemaat üyeleri arasından seçildiğini ileri sürer.

    Yayıncılığa yeni yasal düzenleme

    Yerli ve yabancı sermaye medyadaki mülkiyet sınırlamalarının kaldırılması için uzunca bir süre uğraşır ve Türkiye’deki sektörün yapısını önemli ölçüde değiştiren 2011 tarihli ve 6112 sayılı ‘Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunu’ ile amacına bir ölçüde ulaşır.

    AB’nin 2007 tarihli Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Direktifi ile uyum sağlamak üzere müzakere sürecinin bir parçası olarak hazırlanan yeni kanun eskisine göre fazlasıyla sermaye dostudur; radyo-televizyonunun kamu hizmeti işlevine hiçbir özel vurgu yapmazken, ticari boyutu kapsamlıca ele alır (Sümer & Adaklı, 2007, s. 143).

    Yeni kanun ayrıca mülkiyete dair yeni düzenlemeler getirmektedir (Sümer & Adaklı, 2007, ss. 150-152). Buna göre kanunda “Bir gerçek veya tüzel kişi doğrudan veya dolaylı olarak en fazla dört karasal yayın lisansına sahip medya hizmet sağlayıcı kuruluşa ortak olabilir” ifadesi geçmiş dönemin yasalara aykırı kurulan ‘illegal’ mülkiyet yapısını meşrulaştırmakta ve tekelleşmeye kapı aralamaktadır. Keza, “… birden çok medya hizmet sağlayıcıya ortaklıkta bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı hisse sahibi olduğu medya hizmet sağlayıcı kuruluşların yıllık toplam ticarî iletişim geliri, sektörün toplam ticarî iletişim gelirinin yüzde otuzunu geçemez” ifadesiyse şüphelidir çünkü sektörün toplam ticari gelirinin nasıl hesaplanacağı belirsizdir.[5] Yeni kanunla bir kişinin veya şirketin hisselerine sahip olabileceği medya kuruluşu sayısı ikiden dörde çıkarken, ayrıca medya kuruluşlarındaki yabancı sermaye oranı da yüzde 25’ten yüzde 50’ye çıkartılır (Yesil, 2016, s. 85; Yılmaz, 2016, s. 157).

    Bunun yanında yeni kanun önemli bir değişikliği daha getirir. 3984 sayılı eski kanun medya şirketlerinin kamu ihalelerini katılmalarını önlerken, bütün büyük oyuncuların lobi yapmasıyla çıkan yenisi bu yoldaki sınırlamayı ortadan kaldırır (Adaklı, 2014, s. 20; Sözeri, 2015, s. 14).

    2013-2016 Döneminde iktidar ve medya krizleri

    AKP iktidarı iki ciddi kriz yaşadığından 2013 bir dönüm noktasıdır. Öncelikle Haziran başında İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’nda alışveriş merkezi inşasına karşı bir avuç aktivistin başlattığı direniş polisin sert müdahalesinin ardından ülke çapında milyonlarca kişinin katıldığı ve AKP’nin baskıcı bir hâl alan politikalarını protesto ettiği kitlesel sokak gösterilerine dönüşür. Gösterilerin dış mihrakların yönlendirmesiyle gerçekleştiğini ve hükümeti devirmeyi amaçladığını öne süren AKP yönetimi çareyi polis şiddetini artırmakta bulur ve belli bir süre sonra gösteriler bastırılır (“Erdoğan: Faiz lobisinin”, 2013; “SPK raporu”, 2015).

    İkinci önemli krizse yılın son günlerinde – 17 Aralık’ta – patlak veren yolsuzluk soruşturmasıdır. Soruşturma kapsamında bazı bürokratlarla birlikte AKP’li üç bakanın oğlu tutuklanır. Sonrasında baskınlarla ilgili şoke edici ayrıntılar basında yer alır. Yolsuzluk skandalıyla ilişkili bazı telefon dinlemelerinin kaydının anonim hesaplardan internete aktarılması AKP üzerindeki baskıyı iyice artırır. Bu kayıtların bazıları yolsuzluk iddialarını doğrular niteliktedir.

    AKP hükümeti yolsuzluk soruşturması ve dinleme kayıtlarının toplanmasından bir dönem ortak olduğu ama sonradan çatışmaya başladığı Gülen Cemaati’nin yargı ve emniyetteki üyelerini sorumlu tutar. Kayıtların sahte olduğunu ve soruşturmanın da hükümeti itibarsızlaştırarak devirmeye yönelik bir darbe girişim olduğunu öne sürer (“Turkey PM Erdogan”, 2014).

    Krizler ve meşruiyet bunalımı AKP’nin hegemonyasını sarsar. AKP’nin yanıtı toplumsal planda dolaşımda olan fikirler ve haberler üzerindeki baskıyı iyice şiddetlendirmek, medya kuruluşlarını daha fazla yönlendirmek ve yolsuzluk skandalından sorumlu tuttuğu Gülen Cemaati’nin medyasını ortadan kaldırmak olur. Kitle iletişimi üzerinde son derece sıkı bir denetim kuran AKP iktidarı, muhaliflerin internete yönelmeleri üzerine artık bu alanı da sıkıca düzenlemek için girişimlerini hızlandırır.

    Gezi sürecinde medya

    Gezi Parkı Protestoları sürecinde AKP iktidarının medya üzerindeki baskısı belirginleşir. Hükümetle ters düşmekten korkan anaakım medya kuruluşlarının patronları, sahip oldukları gazetelerde ve kanallarda son dönem Türkiye tarihinin bu en kitlesel gösterilerinin yer almasına izin vermezler. Doğan Grubu’na ait CNN Türk ve Doğuş Grubu’na bağlı NTV gibi köklü haber kanalları bile milyonlar sokaklarda AKP’yi protesto ederken penguen belgeselleri ya da yemek programları gibi konuları ekrana yansıtırlar (“Gezi Direnişi’nde”, 2014; “Konda’nın Gezi”, 2014). Öyle ki, İstanbul’daki ulusal kanallarda görev yapan gazeteciler olayları yabancı yayın kuruluşlarından izlemek zorunda kaldıklarını itiraf ederler (Yesil, 2016, s. 111).

    Bu dönemde anaakım medyaya hâkim olan korku ve işbirliği Doğuş ve Ciner gruplarında gözlemlenebilir. Göstericilerin NTV binası önüne gelerek ‘Satılmış Medya’ sloganları atması üzerine Doğuş Medya Grubu’nun CEO’su Cem Aydın izleyicilerine haksızlık ettiklerini kabul eder ve olayları aktaracakları sözü verir ama birkaç gün içinde kendisi istifa etmek zorunda kalır. Doğuş Grubu, Gezi Parkı’na dair özel sayı basan NTV Tarih dergisini bile kapatır. Ciner Grubu’na ait HaberTürk kanalında protestolara ilişkin olarak geçen bir altyazıyı beğenmeyen AKP lideri Erdoğan kanalın yöneticisi Mehmet Fatih Saraç’ı arayarak azarlar. Saraç’sa özür dileyerek hemen gereğinin yapılacağını belirtir.

    Medyanın AKP’nin güdümünde olduğunun işareti sayılabilecek bir başka olaysa protestolar sürerken, AKP tarafından palazlandırılan gazetelerin hepsinin aynı manşetle – ‘Demokratik Taleplere Canımız Feda’ başlığıyla – çıkmalarıdır (Adaklı, 2014, s. 19). Alan (2015b) “HaberTürk, Türkiye, Sabah, Zaman, Yeni Şafak, Bugün ve Star gazetelerinin ön sayfaları o gün tek bir genel yayın yönetmeni tarafından yapılmış̧ gibiydi” yorumunda bulunduktan sonra bu dönemde Gülen Cemaati medyasının da hükümetin arkasında durduğunu belirtir.

    Gezi Parkı Protestoları sırasında AKP yanlısı gazeteler tek ses olurlar. Gülen Cemaati’nin yayınları da bu tek sesliliğin içindedir.

    Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Gezi Parkı Protestoları sonrasında en az 77 medya çalışanının işinden olduğunu açıklar (Alan, 2015b). Ancak AKP yöneticileri sanki basının üzerinde hiç baskı yokmuş gibi iddialar getirmektedir. Ayşenur Arslan 28 Temmuz’da Yurt gazetesinde yayınlanan yazısında Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın protestolar sırasında Demirören Grubu’nu doğrudan yok etmekle tehdit ettiğini, Can Dündar’ın atılmasını istediğini yazar (aktaran Ülsever 2013). Akdoğan (2013) buna Star’daki köşesinden yanıt verir ve “AK Parti iktidarının yandaş medya üretmek, özgür basını susturmak veya muhaliflerini tasfiye etmek gibi bir yaklaşımı, politikası veya adımı kesinlikle yoktur” ifadelerini kullanır.

    Gezi döneminde medyanın baskı altında olduğu ve olayları kararttığı billurlaşır ve kitleler anaakım medyayla aralarına mesafe koyarken, başka haber kaynaklarına yönelirler. Bu çerçevede Kemalist Halk TV, bağımsız İMC TV gibi kanalların izleyici sayısı artarken, Cumhuriyet, Evrensel, Birgün gibi muhalif gazetelerin tirajları katlanır (“Konda’nın Gezi”, 2014; Alan, 2015b; Yesil, 2016, s. 111). Ancak asıl öne çıkan haber kaynağı internet siteleri ve sosyal medya platformlarıdır. T24, Bianet, Sendika.org gibi muhalif internet sitelerine olayları aktardıkları için önemli bir ziyaretçi akını olur. Ayrıca Sendika.org ile bağlantılı aktivistler anaakım medyanın karartması karşısında Gezi Parkı’ndan yayın yapmak için Çapul TV’yi kurarlar ve internetten yayına geçerler (Durdağ, 2015). Sosyal ağlar üzerinden yurttaş haberciliği yapan girişimler – Dokuz8Haber veya 140 Journos gibi – serpilirler (Yesil, 2016, s. 112). AKP’nin tüm bunlara yanıtı interneti daha sıkı kontrol altına alacak düzenlemeler yapmak ve sosyal ağlarda manipülasyon yapacak trolleri işe koşmak olur (Sokullu & Demir, 2013; “Aktroller ne kadar”, 2015; Akdeniz, 2015; Karakaş, 2015).

    Yolsuzluk skandalı ve cemaat medyası

    Skandalın patlak vermesinin ardından Gülen Cemaati’nin medyası istisnasız olarak hükümete yüklenmeye başlar. Gezi döneminde hükümetin arkasında duran Zaman, Today’s Zaman ve Bugün gazeteleri ile Samanyolu TV, KanalTürk, Bugün TV ve Samanyolu Haber gibi kanallar bir anda sıkı birer AKP muhalifi kesilirler. Karşı kamptaysa Star, Yeni Şafak, Akşam, Sabah, Akit, Türkiye ve Takvim gazeteleri ile ATV, A Haber, Kanal 24, Sky360, Kanal 7 ve Ülke TV gibi kanallar vardır.

    AKP iktidarı olanca gücüyle cemaate yüklenir ki, bunun ardından cemaatin yıllar boyunca geliştirdiği medya imparatorluğu çeşitli müdahalelerle dağılmaya başlar. Bir yandan RTÜK devreye sokulur; 2014 başında kurumun verdiği cezaların yüzde 93’ü cemaatin kanallarına yöneliktir (Yesil, 2016, s. 131). Diğer yandan devletin kontrolündeki uydu şirketi Türksat, Feza ve Samanyolu gruplarına ait kanalları aktarmayı bıraktığı için bunlar önemli ölçüde seyirci kaybederler (Yesil, 2016, s. 144). 2013’te ciddi bir reklam gelirine sahip olan Zaman gazetesi 2014’te neredeyse hiç reklam alamaz (Sözeri, 2015, s. 18).

    AKP ayrıca tutuklama, ceza kesme, el koyma ve kayyım atama gibi yöntemleri cemaate karşı devreye sokar. Mesela Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’ye yapılan baskınlarda genel yayın yönetmenleri gözaltına alınır (Sözeri, 2015, s. 17). Ekim 2015’te Koza-İpek Grubu’nun iki gazete ve iki kanalına da el konur ve bunlara kayyım atanır (Yesil, 2016, s. 144; Yılmaz, 2016, s. 151). Koza-İpek Grubu’nun altın madenleri de durdurulur. 2016’ya gelindiğindeyse bu kez Zaman’a kayyım atanır (“Zaman Gazetesi’ne kayyum”, 2016). Bir başka örnekse 2014’te satılmadığı için hurdaya verilen gazeteler üzerinden Taraf’a kesilen 5,5 milyon liralık vergi cezasıdır ki, Türkiye tarihinde ilk kez böyle bir ceza verildiği gibi bu da seçici biçimde yapılmaktadır; başka gazeteler de aynı şekilde davranmalarına rağmen ceza görmemektir (Sözeri, 2015, s. 17).

    Süreç içinde – özellikle 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden sonra – cemaatin elindeki tüm yayın organları olağanüstü hâl (OHAL) kapsamında çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) kapatılır. Buralarda görev yapmış ünlü gazeteciler – Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Şahin Alpay gibi – tutuklanırlar. Dahası TMSF yeniden sahneye çıkar. Cemaate ait olduğu gerekçesiyle KHK’yla kapatılan 86 radyo ve televizyon kanalına ait her türlü hak, lisans ve vericilerin TMSF tarafından ihalesiz şekilde Sabah-ATV’ye sahip Turkuvaz Medya Grubu’na (Kalyon İnşaat’a ait) verildiği ortaya çıkar (“Cemaat’ten ‘havuz’a”, 2017). Ortadaki pasta o kadar büyüktür ki, dağıtımdan şikâyet edenler çıkar. AKP’nin medyadaki önemli destekçilerinden Yeni Akit’te cemaatin medya varlıklarının ihalesiz aktarıldığı haber olur (“Yeni Akit’ten”, 2017).

    Ancak belirtmek gerekir ki, OHAL döneminde medyaya yönelik baskı sadece Gülen Cemaati’yle sınırlı kalmaz. Pek çok muhalif ve sol yayın organı da kapatılır (“İMC TV, Hayatın Sesi”, 2016). Cumhuriyet ve Sözcü gibi muhalefetin önemli yayınları üzerindeki baskı da artar (“Sözcü Gazetesi’ne”, 2017; “Cumhuriyet gazetesi”, 2017).

    Sonuç

    AKP dönemi üzerine çalışan araştırmacıların sıkça vurguladığı bir husus, Türkiye’de medyanın hiçbir dönem özgür olmadığı ama AKP’nin medya üzerindeki baskıyı hiç olmadığı kadar üst bir düzeye taşıdığıdır (Akser & Baybars-Hawks, 2012, s. 302; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 71). Dolayısıyla geniş kapsamlı ama nicel bir değişimin yaşandığı fakat nitelik açısından değişimin sınırlı kaldığı öne sürülebilir. İşte bu nedenle Çam ve Şanlıer-Yüksel (2015, s. 67), “… resim yeni de olsa, yapısal olarak devlet, siyaset ve siyasetçilerle ilişkiler açısından değerlendirildiğine iktidar-medya ilişkisinin aslında çok da değişmediği, değişenin yalnızca aktörler olduğu aşikardır” ifadesini kullanırlar. Gerçekten de 1990’lar boyunca medya patronları siyasal iktidarla içli-dışlı olmuş ve bunun sonucunda özelleştirme ihalelerinden önemli kazanımlar sağlamışlardır. AKP dönemindeyse siyasal iktidar kendine daha yakın sermaye grupları için aynı imkânları yaratmıştır.

    Sözeri’yse (2015, s. 7) “Medyanın hiçbir dönem özgür ve rekabetçi piyasa koşullarında var olmadığı bilinse de son yıllarda iktidarın tek partinin hatta tek bir liderin elinde toplanması basının üzerindeki baskıyı hiç olmadığı kadar artırmıştır” diye yazar. İktidarın yapısında çok kapsamlı bir değişim meydana geldiğini ve bunun zaten var olan bağımlılık ve baskı ilişkisini iyice yoğunlaştırdığını öne sürebiliriz. Gerçekten de AKP son dönem Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar güçlü bir yönetim tesis etmiştir.

    AKP hükümeti ve lideri az rastlanır bir güce erişmekle birlikte medyaya gösterdikleri önemle de seleflerinden ayrılırlar. Bir kere önceki hükümetler medyayla yakın temas kurmayı seçerken, AKP’yse doğrudan mülkiyet ilişkilerini kendi arzuları doğrultusunda ayarlama ve buna dayanma yoluna gitmiştir (Adaklı, 2010a, s. 604; Adaklı, 2010b, s. 77). AKP lideri Erdoğan bu noktada kişisel olarak inisiyatif almaktan çekinmemektedir. (Adaklı, 2010a, s. 560).

    AKP’nin medyaya ilişkin yaklaşımında rekabet odaklarını etkisizleştirmesi ve medyayı olabildiğince devlet-iktidar bütünleşmesine eklemeye çalışması da dikkate değerdir. AKP’nin ilk döneminde Uzan Grubu’nun üstüne gitmesine ve Deniz Feneri Derneği’ne ilişkin vakada Doğan Grubu’na yüklenmesine bakan Adaklı (2010b, s. 77) “AKP’nin stratejik planında medya sektörünün bir bütün olarak değerlendirildiğini, kendisiyle rekabet edebilecek gruplarla açık bir mücadeleye girmekten kaçınmadığını” yazar. Çam ve Şanlıer-Yüksel’se (2015, s. 92) “AKP, kurumsal olarak devlete ve devletin mekanizmalarına eklemlenmiş bir gazeteciliğin hayalini kurmaktadır. Bu nedenle medyanın ve medya çalışanlarının bu yeni gazetecilik ilkelerine göre örgütlenebileceği, bizzat hükümetin desteğini alan bir sendika yapısı ve medya alanında etkinlikte bulunacak sivil toplum kuruluşları oluşturulmaya başlanmıştır” diyerek AKP’ye yakın Hak-İş konfederasyonuna bağlı Medya İşçileri Sendikası’nın (Medya-İş) kuruluşuna dikkat çekerler ve Anadolu Ajansı (AA) gibi yerlerde çalışan gazetecilerin bu sendikaya üye olmaları için baskı gördüklerini vurgularlar. Yani AKP’nin bir yandan medya sermayesini kendisine eklemlerken, diğer yandan medyadaki emeği de kendine bağlı bir şekilde örgütlediğini böylelikle medyanın devlet-iktidar bütünleşmesindeki bağımlı konumunu sağlamlaştırdığı söyleyebiliriz.

    Sermayenin perspektifinden bakıldığındaysa, ekonominin kapsamının dar ve devlet kontrolünde olduğu Türkiye’de iktidara yakınlık sermaye birikimini artırmanın en kolay ve güvenli yolu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de medya rasyonel kâr mantığından uzak bir şekilde işleyen ve kendi başına ayakta kalınabilecek bir yatırım alanı olmasa da iş adamları siyasal iktidarların ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere medyaya yatırım yapmakta ama kamu ihaleleriyle verdikleri desteğin karşılığını fazlasıyla almaktadırlar (Adaklı, 2014, s. 19; Sözeri, 2015, s. 14; Yesil, 2016, ss. 105-106). Amaç kamu ihaleleri almak olunca medya böylece diğer imalat ve hizmet sektörleriyle iyice bütünleşir ki, Adaklı (2014, ss. 18-19) AKP döneminde bu yüzden medyanın tarihte hiç olmadığı kadar araçsallaştırıldığını ve ultra-çapraz bütünleşmelerin arttığını belirtir. 1990’larda iktidarlar kırılganken medya patronları bu denklemde daha fazla hareket alanına sahipti ama AKP siyaset ve ekonomi üzerinde hâkimiyet kurunca medya sermayesinin kaderi daha fazla iktidara bağımlı hâle geldi.

    Medyanın bu şekilde konumlanması partizan ve kutuplaştırıcı yayın çizgisinin normalleşmesini getirir (Yesil, 2016, s. 105). Gazeteler ve televizyonlar muhalefeti görmezden gelmeye başlarlar. Bu durum toplumsal plandaki kutuplaşmanın da artmasına yol açacaktır ki, bu durumda ideolojik hakimiyet için medyanın stratejik rolü daha da önem kazanacaktır. Türkiye’de bu tür bir kısır döngüyü gözlemlemek zor değildir. Çarkoğlu ve Yavuz (2010) ampirik olarak AKP döneminde medyanın partizan tavrının arttığını ortaya koyarlar. Sönmez de (2010, s. 91), 2005’ten sonra politik kutuplaşmanın artmasıyla birlikte tarafların daha fazla medya silahıyla kuşandıklarını söyler. Bu kutuplaşmanın bir sonucu olarak TRT ve AA gibi kamu kuruluşlarının giderek iktidarın araçları hâline geldiklerini belirtmek gerekir (Adaklı, 2010b, s. 80; Aydın, 2014, s. 136; Yesil, 2016, s. 131).

    Bu tablo içinde çözüm için medya patronlarının kamu ihalelerine girmesine eskiden olduğu gibi yasak getirilmesi siyasal iktidara karşı mesafe koymak açısından mantıklıdır. Ancak AB Komisyonu rekabeti engellediği gerekçesiyle Yunanistan’daki benzer bir düzenlemeyi geri çevirmiştir (Sözeri, 2015, ss. 16, 25). Yani bu öneri güncel hukuki ve siyasi kabullerle çelişmektedir. Bu noktada Sözeri (2015, s. 25) medya sahipliği ve kamu ihale rejiminin şeffaflaştırılmasının bir seçenek olduğunu belirtir. Keza gazetecilerin sendikal örgütlenmelerinin güçlendirilmesini de önerir. Gerçekten de böylece gazeteciler patron karşısında editoryal bağımsızlıklarını daha güçlü savunacak bir konuma gelebilirler. Çam ve Şanlıer-Yüksel (2015, s. 96), çözüm yolunda iletişim eğitiminin/öğretiminin yurttaşlık anlayışını merkeze alan bir biçimde geliştirilmesini savunurlar. Bu da insanların medyanın yanlılıkları ve yönlendirmelerine karşı daha bilinçli hâle getireceği için fayda sağlayıcı olacaktır.

    Kaynakça

    Adaklı, G. (2010a). 2002-2008: Türk Medyasında AKP Etkisi. İçinde İ. Uzgel & B. Duru (Der.), AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu (ss. 559-613). Ankara: Phoenix.

    Adaklı, G. (2010b). Neoliberalizm ve Medya: Dünyada ve Türkiye’de Medya Endüstrisinin Dönüşümü. Mülkiye, XXXIV (269), 67-84.

    Adaklı, G. (2014). Medya Sermayesi ve Ultra-Çapraz Bütünleşmeler. Perspectives, 8, 18-23.

    Ahmet Şık’a Ergenekon suçlaması ne kadar doğru. (2011, Mart 3), 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.ensonhaber.com/ahmet-sika-ergenekon-suclamasi-ne-kadar-dogru-2011-03-03.html adresinden erişildi.

    Akdeniz, Y. (2015, Ağustos 13). Twitter sansürlemede dünya lideriyiz. Diken. 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/twitter-sansurlemede-dunya-lideriyiz/ adresinden erişildi.

    Akdoğan, Y. (2013, Temmuz 30). Medya Mühendisliğine mi Soyunduk? Star. 30 Ekim 2017 tarihinde http://www.star.com.tr/yazar/medya-muhendisligine-mi-soyunduk-yazi-777112/ adresinden erişildi.

    Akser, M. & Baybars-Hawks, B. (2012). Media and Democracy in Turkey: Toward a Model of Neoliberal Media Autocracy. Middle East Journal of Culture and Communication, 5, 302-321.

    Akşam’da Küçükkaya gitti, Ocaktan geldi. (2013, Haziran 24). 28 Ekim 2017 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/aksamda-kucukkaya-gitti-ocaktan-geldi-23573388 adresinden erişildi.

    Aktroller ne kadar maaş alıyor? (2015, Eylül 29). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.sozcu.com.tr/2015/gunun-icinden/aktroller-ne-kadar-maas-aliyor-945937/ adresinden erişildi.

    Alan, Ü. (2015a). Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı. İstanbul: Can Yayınları.

    Alan, Ü. (2015b, Mayıs 31). Demokratik penguenlere canımız feda! Birgün. 29 Ekim 2017 tarihinde https://www.birgun.net/haber-detay/demokratik-penguenlere-canimiz-feda-81959.html adresinden erişildi.

    Aydın, U. (2014). The Media in Turkey: From Neoliberal Militarism to Authoritarian Conservatism. İçinde İ. Akça, A. Bekmen & B. A. Özden (Der.), Turkey Reframed: Constituting Neoliberal Hegemony (ss. 122-140). London: PlutoPress.

    Baydar, Y. (2013). Turkey’s Media: A Polluted Landscape. Index on Censorship, 42 (2), 140-145.

    Bilal Erdoğan’ın imam hatipten sınıf arkadaşı İbrahim Eren, TRT Genel Müdürü oldu. (2017, Temmuz 10). 28 Ekim 2017 tarihinde http://t24.com.tr/haber/bilal-erdoganin-imam-hatipten-sinif-arkadasi-ibrahim-eren-trt-genel-muduru-oldu,413486 adresinden erişildi.

    Böyle ihale görülmedi: İhale değil BMC. (2014, Mayıs 1). 27 Ekim 2017 tarihinde http://www.patronlardunyasi.com/haber/Boyle-ihale-gorulmedi-Ihale-degil-BMC/157088 adresinden erişildi.

    Cemaat’ten ‘havuz’a: KHK’larla kapatılan kanal ve radyolar kapış kapış. (2017, Mayıs 4). 1 Kasımn 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/cemaatten-havuza-khklarla-kapatilan-kanal-ve-radyolar-kapis-kapis/ adresinden erişildi.

    Cumhuriyet gazetesi davasında tahliye yok. (2017, Ekim 31). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-41824120 adresinden erişildi.

    Çam, A. & Şanlıer-Yüksel, İ. (2015). Türkiye’de Medyanın 2002 Sonrası Dönüşümü: Ekonomi-Politik Bir Yaklaşım. İçinde U. U. Aydın (Der.), Neoliberal Muhafazakâr Medya (ss. 66-102). İstanbul: Ayrıntı.

    Çarkoğlu, A. & Yavuz, G. (2010). Press-party Parallelism in Turkey: An Individual Level Interpretation. Turkish Studies, 11 (4), 613-624.

    Durdağ, B. (2015). Creating Alternative Communication Spaces: Resistance, Technology and Social Change. ISIS Viyana Zirvesinde Sunulan Bildiri, Viyana, Avusturya.

    En çok tutuklu gazeteci Türkiye’de. (2016, Aralık 14). 29 Ekim 2017 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/en-cok-tutuklu-gazeteci-turkiyede-40306086 adresinden erişildi.

    Erdoğan: Faiz lobisinin neferi oldular. (2013, Haziran 22). 1 Kasım 2017 tarihinde https://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-faiz-lobisinin-neferi-oldular,hRBnD9YIYkehfPQCWqTF4g adresinden erişildi.

    Gezi Direnişi’nde CNN Türk’teki penguen belgeselini kim yayınladı? (2014, Eylül 17). 1 Kasım 2017 tarihinde https://www.birgun.net/haber-detay/gezi-direnisi-nde-cnn-turk-teki-penguen-belgeselini-kim-yayinladi-68743.html adresinden erişildi.

    http://tgs.org.tr/cezaevindeki-gazeteciler/ 29 Ekim 2017 tarihinde erişildi.

    http://www.ysk.gov.tr/ysk/docs/2002MilletvekiliSecimi/turkiye/milletvekilisayisi.pdf 27 Ekim 2017 tarihinde erişildi.

    İMC TV, Hayatın Sesi, Özgür Radyo ve TV 10’un internet sitelerine erişim engeli. (2016, Eylül 30). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/imc-tv-hayatin-sesi-ozgur-radyo-ve-tv-10un-internet-sitelerine-erisim-engeli/ adresinden erişildi.

    Karaalioğlu, M. (2012, Aralık 10). Reklam bütçeleriyle korunan eski medya düzeni. Star. 29 Ekim 2017 tarihinde http://www.star.com.tr/yazar/reklam-butceleriyle-korunan-eski-medya-duzeni-yazi-710609/ adresinden erişildi.

    Karakaş, B. (2015, Ekim 9). Prof. Yaman Akdeniz: İnternet yasası Bilal Erdoğan gibi büyük çocuklar için değişti. Diken. 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/prof-yaman-akdeniz-internet-yasasi-bilal-erdogan-gibi-buyuk-cocuklar-icin-degistirildi/ adresinden erişildi.

    Kaya, R. & Çakmur, B. (2010). Politics and the Mass Media in Turkey. Turkish Studies, 11 (4), 521-537.

    Konda’nın Gezi raporu: ‘Penguen’ yayıncılığı en çok NTV ve HaberTurk’ü vurdu. (2014, Haziran 5). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/kondanin-gezi-raporu-penguen-yayinciligi-en-cok-ntv-ve-haberturku-vurdu/ adresinden erişildi.

    Maviş, M. (t.y). Sosyal Medya ve Yeni Nesil Reyting Ölçümleri. 29 Ekim 2017 tarihinde http://yeninesilreyting.com/ adresinden erişildi.

    Rixos Otelleri’nin sahibinden ‘Fethullah Gülen’ itirafı. (2016, Ağustos 8). 27 Ekim 2017 tarihinde https://www.birgun.net/haber-detay/rixos-otelleri-nin-sahibinden-fethullah-gulen-itirafi-123361.html adresinden erişildi.

    Sokullu, S., & Demir, B. (2013, Eylül 19). AKP’den sosyal medya atağı. Deutsche Welle Türkçe. 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.dw.com/tr/akpden-sosyal-medya-ata%C4%9F%C4%B1/a-17101383 adresinden erişildi.

    Sönmez, M. (2010). Medyada İstanbul İktidarı. Mülkiye, XXXIV (269), 85-99.

    Sözcü Gazetesi’ne FETÖ operasyonu: Burak Akbay’a gözaltı kararı. (2017, Mayıs 19). 1 Kasım 2017 tarihinde https://www.ntv.com.tr/turkiye/sozcu-gazetesine-feto-operasyonu-burak-akbaya-gozalti-karari,XqPQAYiicEWnKfQIVfUjMQ adresinden erişildi.

    Sözeri, C. (2015). Türkiye’de Medya-İktidar İlişkileri: Sorunlar ve Öneriler. İstanbul: İstanbul Enstitüsü.

    SPK raporu ‘faiz lobisi’ni çürüttü: Gezi sürecinde spekülatif işlem olmamış. (2015, Ekim 25). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/spk-raporu-faiz-lobisini-curuttu-gezi-surecinde-piyasalarda-spekulatif-islem-olmamis/ adresinden erişildi.

    Sümer, B. & Adaklı, G. (2007). 6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkındaki Kanun’a İlişkin Değerlendirme Raporu. İletişim Araştırmaları, 5 (2), 141-158.

    Televizyonda ‘Ergenekoncu’ suçlaması gerginliği. (2012, Mayıs 24). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.radikal.com.tr/turkiye/televizyonda-ergenekoncu-suclamasi-gerginligi-1088967/ adresinden erişildi.

    Turkey PM Erdogan says ‘tapped’ phone call to son ‘fabricated’. (2014, Şubat 25). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.bbc.com/news/world-europe-26336354 adresinden erişildi.

    Türkiye’de reyting ölçümleri adil değil. (2008, Haziran 8). 29 Ekim 2017 tarihinde http://www.yenisafak.com/gundem/turkiyede-reyting-olcumleri-adil-degil-121945 adresinden erişildi.

    Ülsever, C. (2013, Ağustos 1). Yalçın Akdoğan rezil oldu. OdaTV. 1 Kasım 2017 tarihinde http://odatv.com/yalcin-akdogan-rezil-oldu-0108131200.html adresinden erişildi.

    Yalçın, S. (2015, Mayıs 8). Reklamcılar Tayyip’i Kaale Almıyor. Sözcü. 29 Ekim 2017 tarihinde http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/soner-yalcin/reklamcilar-tayyipi-kaale-almiyor-826051/ adresinden erişildi.

    Yeni Akit’ten ‘şaşırtan’ çıkış: ‘FETÖ’ye ait medya grubu Turkuvaz’a ihalesiz satıldı. (2017, Ekim 15). 1 Kasım 2017 tarihinde http://www.diken.com.tr/yeni-akitten-sasirtan-cikis-fetoye-ait-medya-grubu-turkuvaza-ihalesiz-satildi/ adresinden erişildi.

    Yesil, B. (2016). Media in New Turkey: The Origins of an Authoritarian Neoliberal State. Urbana: University of Illinois Press.

    Yılmaz, G. (2016). Europeanisation or De-Europeanisation? Media Freedom in Turkey (1999-2015). South European Society and Politics, 21 (1), 147-161.

    Zaman Gazetesi’ne kayyum atandı. (2016, Mart 5). 1 Kasım 2017 tarihinde https://www.ntv.com.tr/ekonomi/zaman-gazetesine-kayyum-atandi,aEC3Ytk4Nkyun0tR3PjT4w adresinden erişildi.

    EKLER

    Ek: Ele Alınan Döneme İlişkin Medya Sahipliği Tabloları[6]

    Ulusal gazete sahipliği (Şubat 2016)[7]

    Gazete Sahipler/Kontrol Şirket
    POSTA Aydın Doğan Doğan Gazetecilik AŞ
    HÜRRİYET Aydın Doğan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş
    RADİKAL[8] Aydın Doğan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş
    HÜRRİYET DAILY NEWS Aydın Doğan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş
    FANATİK Aydın Doğan Doğan Gazetecilik AŞ
    DOĞAN HABER AJANSI Aydın Doğan Doğan Haber Ajansı A.Ş.
    SÖZCÜ Burak Akbay Estetik Yay. Havacılık ve Hava Taş.Tic. Ltd. Şti.
    KORKUSUZ Burak Akbay Estetik Yay. Havacılık ve Hava Taş. Tic. Ltd. Şti.
    HABERTÜRK Turgay Ciner Habertürk Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.
    MİLLİYET Erdoğan Demirören Bağımsız Gazeteciler Yayıncılık A.Ş.
    VATAN Erdoğan Demirören Bağımsız Gazeteciler Yayıncılık A.Ş.
    YURT Durdu Özbolat Ajans Başkent Org. Gaz. Rek.Mat. Ltd.Şti
    YENİ ÇAĞ Ahmet Çelik, Ahmet Yabuloğlu Yeniçağ Gazetecilik ve Matbaacılık AŞ
    YENİ ASYA Mehmet Kutlular Yeni Asya Gaz. Mat. ve Yay. San. ve Tic. AŞ
    ŞOK Mustafa Küçük ABC Medya Ajansı A.Ş.
    FOTOSPOR Mustafa Küçük ABC Medya Ajansı A.Ş.
    CUMHURİYET Cumhuriyet Vakfı Yeni Gün Haber Ajansı BY AŞ
    MİLLİ GAZETE Ömer Yüksel Özek Yeni Neşriyat AŞ
    AYDINLIK Mehmet Sabuncu, Metin Aktaş Anadolum Gaz. Bas.Yay.San. ve Tic. AŞ
    ÖZGÜR DÜŞÜNCE[9] ? Özgür Yayıncılık AŞ
    TARAF Başar Arslan Taraf Gaz. San. ve Tic. AŞ
    TODAY’S ZAMAN Ali Akbulut Feza Gazetecilik AŞ
    ZAMAN Ali Akbulut Feza Gazetecilik A.Ş
    MEYDAN Levent Kenez (GYY) Feza Gazetecilik A.Ş
    AKŞAM Ethem Sancak T Medya Yatırım San. ve Tic. AŞ
    GÜNEŞ Ethem Sancak T Medya Yatırım San. ve Tic. AŞ
    STAR Ethem Sancak Star Medya Yayıncılık AŞ
    SABAH Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
    TAKVİM Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
    FOTOMAÇ Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
    YENİ ASIR [Yerel] Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz İzmir Gaz. Der. BY AŞ
    MİLAT Ali Adakoğlu Meka Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. Ltd
    TÜRKİYE A. Mücahid Ören İhlas Gazetecilik AŞ
    VAHDET Yener Dönmez Yeni Vahdet Gazetecilik Tic.Ltd.Şti
    YENİ AKİT M. D. Uğurlu, R. F. Uğurlu
    YENİ ŞAFAK Ahmet Albayrak Diyalog Gazetecilik San.Tic.A.Ş.
    DİRİLİŞ POSTASI Ali Yıldız/ Mehmet Akosman[10] Akyıldız Gazetecilik Mat. San. Tic. Ltd. Şti.
    BUGÜN Koza İpek Basın ve Basım San.Tic. A.Ş. H.Akın İpek/Kayyım
    MİLLET Koza İpek Basın ve Basım San.Tic. A.Ş. H.Akın İpek/Kayyım
    ANADOLU AJANSI GM: Kemal Öztürk Yarı kamusal mülkiyet
    İHLAS HABER AJANSI A. Mücahid Ören İhlas Holding A.Ş.

    Ulusal TV sahipliği (Şubat 2016)[11]

    Kanal Sahipler-Kontrol Medya Grubu / Şirket
    KANAL D Aydın Doğan DTV Haber ve Görsel Yay.A.Ş.
    CNN TÜRK Aydın Doğan Doruk Televizyon ve Radyo Yayıncılık A.Ş.
    FLASH TV (Böl.) Ömer Göktuğ Göktuğ Elektr.Yay. San. ve Tic. İşl. AŞ
    OLAY TV (Böl.) Cavit Çağlar Olay Radyo ve TV Yayıncılık A.Ş.
    MELTEM TV Haydar Baş Meltem Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş.
    TV8 Ali Acun Ilıcalı Sekiz İnternet Alışveriş Paz. ve Dış Tic. AŞ.
    BLOOMBERG HT Turgay Ciner C Görsel Yayınlar A.Ş.
    HABERTÜRK TV Turgay Ciner Ciner Medya TV Hizmetleri A.Ş.
    SHOW Turgay Ciner Ciner Medya TV Hizmetleri A.Ş.
    FOX Engin Güner [Rupert Murdoch] Huzur Radyo TV A.Ş.ve Alyans Ltd. Ş.
    STAR Ferit Şahenk Işıl Televizyon Yayıncılık A.Ş / Doğuş Grubu
    NTV Ferit Şahenk NTV Haber Ajansı Reklam ve Tic. A.Ş.
    CNBC-E Ferit Şahenk Enformasyon Reklam. ve Film San.ve Tic.A.Ş.
    KRAL TV Ferit Şahenk Kral TV Radyo ve Televizyon Yayıncılığı A.Ş.
    STV[12] Hidayet Karaca Samanyolu Yayıncılık Hizmetleri A.Ş.
    S.YOLU HABER Hidayet Karaca Samanyolu Yayıncılık Hizmetleri A.Ş.
    MEHTAP TV Ali Çelik Sem Haber Ajansı A.Ş.
    A HABER Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Medya Hizmetleri A.Ş.
    ATV Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Aktif Televizyon Prod. A.Ş.
    YENİ ASIR TV(Böl.) Ömer Faruk Kalyoncu Turkuvaz Yeni Asır Televizyon Prod. A.Ş.
    KANAL7 Zekeriya Karaman Hayat Görsel Yayıncılık A.Ş.
    ÜLKE TV Zekeriya Karaman Beyaz İletişim A.Ş.
    360 Ethem Sancak Atlas Yayıncılık ve Tic. A.Ş.
    24 Ethem Sancak Star Medya Yayıncılık A.Ş
    TGRT HABER TV Ahmet Mücahit Ören TGRT Haber Tv AŞ
    BEYAZ TV Ali Sabit Aksoy Ses Televizyon Radyo Yayıncılık AŞ
    BUGUN TV[13] Hamdi Akın İpek/Kayyım Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş.
    KANALTÜRK Hamdi Akın İpek/Kayyım Yaşam Televizyon Yayın Hiz.A.Ş.
    TRT Gn Md: İbrahim Şahin Kamu mülkiyeti

    NOTLAR:

      1. Sözeri, Sancak’ın söz konusu devri 2009’da yaptığını belirtir.

     

      1. Mesela o dönemde hükümet yanlısı gazetelerde yazan Yavuz Baydar (2013) “Türkiye’nin dünyadaki en bağımsız medyalardan birine sahip olduğunu” iddia eder. Bu noktada yeri geldiği için gazeteciler üzerinde baskılardan biraz bahsetmek gerekiyor. Uluslararası örgütlerin raporlarına göre Türkiye en çok gazetesi hapseden ülke konumundadır; ABD merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) 2016’da 81 gazetecinin hapis olduğunu yazar (“En çok tutuklu”, 2016). Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ise Ekim 2017’de hapisteki gazeteci sayısını 151 olarak veriyordu (http://tgs.org.tr/cezaevindeki-gazeteciler/).

     

      1. Sözeri aynı yerde diğer AKP yanlısı medya kuruluşlarına verilen ihaleler hakkında da bilgi verir. İhlâs Grubu, Gaziosmanpaşa Kentsel Dönüşüm Projesi’ni, Bağcılar Belediyesi’nin kablosuz geniş alan ağı ve güvenli internet ihalesini alırken, Kanal 7 ve Ülke TV gibi televizyonların arkasındaki Beyaz Holding AKP’li belediyelerin neredeyse tüm eğitim ve kültür merkezi işletim ve organizasyonlarını yürütmektedir.

     

      1. Böyleyken tüm medya kuruluşlarının birer birer muhalif gördükleri isimleri göndermeleri şaşırtıcı değildir (Aydın, 2014, s. 140; Çam & Şanlıer-Yüksel, 2015, s. 80; Yesil, 2016, s. 94) AKP’nin Kürt politikasını eleştiren Ece Temelkuran HaberTürk’ten, Nuray Mert ise Milliyet’ten kovulur; AKP’nin anti-demokratikleştiğini söyleyen Andrew Finkel Today’s Zaman’dan gönderilir, Mehmet Altan’sa Star’daki yönetici konumu kaybeder; Roboski saldırısını eleştiren Ali Akel Yeni Şafak’tan kovulur; Deniz Feneri skandalı haber olunca Ali Gülen’in ismi HaberTürk’ün künyesinden çıkar. Bu isimler sadece buzdağının görünen yüzüdür. Sözeri (2015, s. 22), hükümetin ve AKP lideri Erdoğan’ın 2014’te 339 gazeteci, yazar ve çalışanının işine son verilmesi ya da istifaya zorlanmasında rolü olduğunu belirtir.

     

      1. Üstelik bu oranların açıklanması için Sözeri’nin (2015, s. 21) yaptığı başvuruya RTÜK ‘ticari sır’ diye yanıt vermez.

     

      1. Tablolar Gülseren Adaklı tarafından hazırlanmıştır. Kullanmamıza izin verdiği için kendisine teşekkür ederiz. Burada yer alan tablolar raporun konu edildiği döneme dair son verileri içermektedir. Ancak belirtilen sahiplik yapıları özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından büyük ölçüde değişmiştir.

     

      1. Beyaz kısım Gülen Cemaati’ne yakın gazeteleri, yeşil kısım ise AKP medyasını gösteriyor.

     

      1. 28 Haziran 2014’te son sayısını çıkaran Radikal, bir süre dijital platformda devam ettikten sonra kapanmıştır.

     

      1. Özgür Düşünce, daha önce Koza-İpek Grubu tarafından çıkarılan Bugün ve Millet gazetelerinin yerine kurulmuştur. “Fetullahçı Terör Örgütü”ne (FETÖ) finans desteği sağladığı iddiasıyla Koza İpek Grubu’na ait 23 şirkete 1 Eylül 2015 tarihinde operasyon düzenlenmiş; 25 Ekim günü ise Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi ile Koza İpek Grubu’na ait medya dâhil bütün şirketlere kayyım atanmasına karar verilmiştir. Ardından Bugün ve Millet gazeteleri kayyımın görevlendirdiği kadro tarafından çıkartılmıştır. Dolayısıyla burada söz konusu gazeteler AKP medyası içine yerleştirilmiştir.

     

      1. Bu gazetenin kurucularından Hakan Albayrak, hükümetten gelen baskılar sonucunda gazeteden ayrılmıştır.

     

      1. Beyaz kısım, Gülen Cemaati’ne yakın televizyon kanallarını, yeşil kısım ise AKP medyasını gösteriyor. Bu tablodaki bazı kanallar sadece uydudan yayın yapmaktadır.

     

      1. 2015’in Ekim ayında Gülen Cemaati’ne yakın televizyon kanalları, tüm dijital platformlardan ve kablodan çıkarılmıştır.

     

      1. Kayyım atanması nedeniyle söz Hamdi Akın İpek’in kontrolünden çıkan bu televizyonlar AKP medyası içinde sayılmıştır.

     

    Yazarlar Hakkında Bilgi

    Doç. Dr. Benan Eres: 1975 yılında Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden ve Siyaset Bilimi Yan Dal programından 1998 yılında mezun oldu. Aynı kurumda 1998 ve 2000 yılları arasında araştırma görevlisi olarak görev yaptı. 2000 yılında Utah Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde doktora çalışmalarına başladı. 2005 yılında iktisat alanında doktora derecesini aldıktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat Bölümü’nde göreve başladı. 2008 yılında yardımcı doçent ve 2013 yılında doçent unvanlarını aldı. Marksist iktisat kuramı, rekabet kuramı, politik iktisat ve bankacılık sistemi konularında çalıştı ve ulusal ve uluslararası bilimsel dergide makaleler ve kitap bölümleri yayınladı. 7 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 686 Sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiştir. Akademik çalışmalarına serbest akademisyen olarak devam etmektedir.

    Dr. Hakan Yüksel: 1976’da Ankara’da doğdu. 1999’da Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Ardından İstanbul’daki çeşitli ulusal gazete ve dergilerde çalıştı. L’Université Paris 13 ve Ankara Üniversitesi’nden yüksek lisans dereceleri aldıktan sonra 2009’da Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Avrupa Birliği’nin enformasyon toplumu politikalarına ilişkin hazırladığı tezle 2013’te Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden doktora derecesi aldı. İletişimin ekonomi-politiği, iletişim tarihi ve yeni iletişim teknolojileri üzerine çeşitli çalışmaları bulunmaktadır. 686 Sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edilmiştir.

  • Türkiye’de helal-haram et tartışması sürerken; infial yaratacak iddia; ‘Türkiye’de domuz eti yemeyen kalmadı’

    Türkiye’de helal-haram et tartışması sürerken; infial yaratacak iddia; ‘Türkiye’de domuz eti yemeyen kalmadı’

    CHP Kırklareli Milletvekili Turabi Kayan, “Türkiye’de domuz eti yemeyen kalmadı”  iddiasında bulundu. Kayan Türkiye’deki domuz çiftliklerinde yılda 3 milyon kilo, yani Türkiye’nin kırmızı et tüketiminin yarısı kadar et üretildiğini söyledi.

    Cengiz Aldemir

    Et fiyatlarının döviz ve altın fiyatları ile yarıştığı, ithal et ile  helal-haram et tartışmalarının kamuoyu gündemini oluşturduğu bir süreçte, CHP Kırklareli Milletvekili Turabi Kayan, kamuoyunda infial yaratacak bir iddiada bulundu: “Türkiye’de domuz eti yemeyen kalmadı”

    Türkiye’nin kırmızı et tüketiminin yılda  6 milyon kilo olduğunu belirten , Kayan, bu tüketimin 3 milyon kilosunun, Türkiye’deki domuz çiftliklerinde üretilen et olduğunu iddia ediyor.

    1- 3,5 lira arasında satılan domuz etlerinin ağırlıklı olarak kıyma, sucuk, salam ve sosis yapılarak büyük oteller, yemek firmaları ve gıda firmaları aracılığıyla piyasaya sürüldüğünü belirten Kayan, “Peki, sizce Türkiye de domuz eti yemeyen insan kalmış mıdır?” diye soruyor.

    Anadolu yemek kültürü içinde yer almamasına ve dinen yasak olmasına rağmen domuz etinin bu kadar fazla üretilmesinin nedenlerine dikkat çeken Kayan’ın iddiaları çok tartışılacak gibi gözüküyor.

    İstanbul’a yakın domuz çiftliklerine dikkat çeken Kayan; “İstanbul Gaziosmanpaşa Hacımaşlı Köyü Domuz Çiftliği’nde 5 bin domuz var. Türkiye’deki domuz çiftliklerinde yılda 3 milyon kilogram civarinda et üretiliyor. Bu rakam neredeyse kırmızı et üretiminin yarısı. Üretilen domuzlar otellere, yemek fabrikalarına ve marketlere ‘kıyma’ şeklinde satılıyor. Domuz etini salam, sosis ve sucuk olarak da piyasaya sürmek çok kullanılan bir yöntem” iddiasında bulunuyor. Kayan bunun gibi çok domuz çiftliği bulunduğunun da altını çiziyor.

    ‘DOMUZ 4-5 AYDA 100 KİLOYA KADAR ÇIKABİLİYOR’

    Domuz yetiştiriciliğinin ekonomik yönden kârlı bir yatırım olduğuna dikkat çeken Kayan şu örneği veriyor; “Domuz üretken bir hayvan. Cinslerine ve yaşına göre yılda iki veya bazen 3 kez doğurabiliyor. Her batında da 15-20’ye kadar varan yavru dünyaya getirebilen bir domuz yılda 2 kez doğum yapsa, her batından 10 yavru yaşasa, 20 sene yaşayan bir domuzun 400 yavrusu oluyor. Ve dahası yeni doğmuş bir domuz 4-5 ayda 100 kiloya kadar çıkabiliyor.”

    Normal şartlarda evcil bir domuzun yüzde 30’unun yağ olarak ayrıldığını, bazen bu rakamın yüzde 50’yi bulabildiğini belirten Kayan, 150 kiloluk  bir domuzdan 75 kiloluk yağ elde edildiğini söylüyor. Kayan bu nedenle de domuzun dana ya da koyuna göre daha çok tercih edildiğini ileri sürüyor.

    ‘YAKLAŞIK 3 MİLYON KG DOMUZ ETİ PİYASADA’

    Domuzun besiciliğinin maliyetinin de ucuz olduğuna dikkat çeken Kayan, “Her domuz  ortalama 80-100 kiloya ulaştığı zaman kesiliyor. Kaba bir hesapla sadece bu çiftlikten yılda yaklaşık 1 milyon kilo et elde ediliyor. Bu etlerin hangi kanalla, nerelere satıldığı meçhul. Diğer çiftlikler de göz önüne alındığında Türkiye’de yaklaşık 3 milyon kilo domuz etinin piyasaya değişik yollarla sürüldüğü ortaya çıkıyor” diyor.

    ‘DENETLEMEK MÜMKÜN DEĞİL’

    Domuz çiftliklerinden tanınmış firmaların da et aldığını ileri süren Kayan, bu firmaların ürünleri zaman zaman farklı marka ve isimlerle piyasaya sürdüklerini de iddia ediyor. Bu konuda şüphesi olanların Çevre ve Sağlık İl Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şubelerine ihbar ve şikayette bulunmalarını öneren Turabi Kayan, piyasadaki etleri denetlemenin mümkün olmadığını, çok emin olmadıkça ve bilinmeyen markaların ambalaj güzelliğine aldanılmaması uyarısında bulunuyor.

  • AKP Medyasının Tarihsel Arkaplanı: Neoliberal Medya Mimarisinin Bir Kroniği (1980-2002)

    Gülseren Adaklı ve Aylin Aydoğan

    Yeni bir hegemonya projesi ve Türk medyası

    Türkiye’de medyanın mevcut durumu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP yönetiminin, sahiplik yapısından başlayarak toplumsal iletişimin bütün yönlerini kontrol etmeye çalıştığı ve bunu büyük ölçüde başardığı otoriter bir yapıyı yansıtıyor.

    Bu yapı, 2002 Genel Seçimlerinde oyların yeter çoğunluğunu kazanarak iktidara tek başına yerleşen AKP ile ortaya çıkmış değildir. Tersine, AKP’yi giderek ceberrutlaşan bir siyasal formasyon olarak Türkiye toplumuna dayatan koşullar, AKP iktidarından çok önce oluşturuldu. 1970’li yıllarda iyice görünür hale gelen kapitalist kriz koşulları, bütün dünyada yeni bir birikim rejimi[1] olarak neoliberalizmi devreye sokarken, Türkiye’de de kendine özgü bir ekonomi politikasına ve bağlı olarak neoliberal medya oluşumuna yol verdi.

    1965’te Endonezya, 1973’te Şili’de gerçekleşen kanlı askeri darbelerin bir benzeri, 1980’de Türkiye’de gerçekleştirildi (Aydınoğlu, 2008). 24 Ocak 1980 tarihinde açıklanan IMF güdümlü “ekonomik istikrar tedbirleri”, 1961 Anayasası’nın yarattığı göreli özgürleşmeye de bağlı olarak işçi sınıfının ekonomik ve siyasal alanda güçlü bir temsil şansı yakaladığı, sosyal hareketlerin yükseldiği bir dönemin sona ermesinde en önemli neden olarak gösterilir (Schick ve Tonak, 1990). Örgütlü bir toplumun bu kadar ağır önlemlere rıza göstermesi imkânsızdı, 12 Eylül 1980 sabahı emir-komuta zincirine uygun şekilde TSK yönetime el koyarak, görünüşte üç yıllık ama sonuçları itibarı ile hâlâ süren yeni bir baskıcı dönemi açmış oldu (ör. bkz. Demirel ve Sözen, 2013: 183-190).

    İthal ikamesinden ihracata dayalı bir kalkınma stratejisine kayma ile birlikte çalışan sınıfların kazanılmış haklarının budanması, en azından 15-16 Haziran direnişinden bu yana grev ve işgal benzeri itirazlardan bunalmış sermaye kesimlerinin cuntacı generallere şükran duymalarını sağladı[2]. Sistemin ekonomik ve politik tıkanıklığını aşmak üzere hayata geçirilen yeni bir hegemonya projesi (Tünay, 1993), Türkiye’de “Türk-İslam sentezi” ile karakterize oldu.

    Askeri rejim, 1960-70’li yılların bütün entelektüel atmosferinden beslenen “Türk-İslam sentezi”ni benimser ama esin kaynağını özellikle düşünür Seyyid Ahmed Arvasi’nin (1932-1988) eserinden alır. Arvasi’ye göre, “Hristiyan Roma, Kızıl Moskova, kinci Fransa, kurnaz İsrail, sabırlı Yunanistan, Türk-Müslüman dünyasını yıkmak ve İslamı sömürgeleştirmek için el birliği etmektedir (Bozarslan, 2015: 316).

    Arvasi’ninki denli koyu bir sağ ideoloji, bütün saçmalığına ve tutarsızlığına rağmen 80’li yıllarda özellikle sistem karşıtı gruplara yönelik baskıcı siyasetin her evresinde ve genel olarak kültür politikalarında ağırlık kazandı. Bu dönemde milli eğitim müfredatından muzır neşriyata kadar pek çok sosyal alanda söz konusu siyasi gericiliğin izleri görülür. İleride daha etkin ve görünür hale gelecek olan İslamcı medya girişimleri de bu dönemde yaygınlaştı.

    İdeolojik atmosferin değişimi, başka bir değişimle kol kola gitti. O zamana kadar gazete ve dergi yayıncılığında söz sahibi olan geleneksel basın grupları başka mecralarla bütünleşti. Bunun yanı sıra sahaya sektör dışından aktörler girdi ve bu oluşumlar, söz konusu hegemonya projesinin hayata geçirilmesinde hayati roller üstlendi.

    Ancak altını çizmek gerekir ki eğer bir zamanlar öyle idiyse bile bu sürece medya, “devletin ideolojik aygıtı” olarak değil, iktisadi ve siyasi sistemin özsel bir bileşeni olarak taşındı. İleride göstermeye çalışacağımız gibi Türk medyası elindeki manipülasyon gücünü, sisteme dışsal bir “aygıt” olarak değil egemen blokun bir bileşeni olarak kullandı. Uygulamalara, siyasi aktörlerin, ordunun, sermayenin, basın patronlarının “bireysel” damgalarını vurmasını mümkünse de kapitalist birikim rejiminin yapısal karakterini akılda tutmak gerekir. Örneğin 1970’lerde bir basın patronunun herhangi bir kamu ihalesine girmesi söz konusu değildi. Zira kamu malları ya da kurumları 80’li 90’lı yıllardaki gibi bir ticari nesneye dönüşmemişti ve gazete sahipleri siyasi iktidarlarla yakın ilişki içinde olsalar da aralarında her zaman belirli bir mesafe olur; doğrudan ilişkiler kamuoyundan gizlenirdi.

    Darbeden sonraki süreçte elbette hakim içerik üreticileri olarak rızanın sağlanması çabaları söz konusu olduğunda basın grupları aktif bir konum aldı ama bu, saf bir ideolojik manipülasyon aygıtı olmanın ötesinde yeni birikim rejiminde söz sahibi olan, siyasi iktidarla kader ortaklığı yapan bir sermaye bileşeninin özgül konumunu yansıtmaktaydı.

    İthal ikamesi modelinin terk edilmesi ve ihracata yönelen makro ekonomik politika, temelde devalüasyon ve emek maliyetlerinin düşürülmesi (iç talep daraltılır, buradan sağlanan artık ihracata akar) (bkz. Yeldan, 2001: 44; Taymaz, 2003) olarak uygulamaya geçirildiğinde büyük medya grupları çalışan sınıfların karşısına başta sendika düşmanlığını içeren emek düşmanı tutumları ve manşetleriyle çıktı ve mevcut politikaları aktif şekilde destekledi.

    Bütün bu süreçte sermaye kesimi lehine gerçekleştirilen radikal müdahalelerde çalışan sınıflar 1989 Bahar Eylemleri ile radikalleşti. Bu koşullar altında reel ücretler göreli olarak artsa da ekonomi, 90’ların başında krize sürüklendi. Bu tarihten itibaren sürekli ekonomik kriz koşullarında yaşayan Türkiye toplumu, bağlantılı olarak siyasi krizlerle de karşı karşıya kaldı. Varoluşunu ve bekasını darbe koşullarına borçlu olan ANAP’ın tek parti hükümetleri 90’ların başında yerini koalisyonlara bıraktı. Bütün bu dönem boyunca siyasi iktidar, bir yandan Avrupa Birliğine girişi, diğer yandan Kürt sorununu milliyetçi reflekslerle gündemleştirirken krizin faturasını çalışan sınıflara ödetti. Nihayet 2001’de Türkiye ekonomisinin % 9,4 oranında küçülmesine yol açan bir başka büyük kriz, binlerce çalışanın işsizliğe sürüklenmesine, siyasal ortamın giderek daha fazla milliyetçiliğin ve İslamcılığın hâkimiyetine girmesine yol açtı.

    Bu bağlamda, 1980’li yıllardan AKP’nin iktidara taşındığı 2000’lerin başına kadar medyanın dönüşümünü ana başlıklarıyla ele alıyoruz[3]. İlk bölümde, 12 Eylül darbesinin ardından, medyaya özgül bir rol atfedilen, “yeni hegemonya projesi”nin kuruluş öyküsünü anlatmaya çalışacağız. İkinci kısımda ise medyaya daha yakından bakarak, sahiplik biçiminin köklü değişimini, özelleştirme, finansallaşma, yatay-çapraz-dikey tekelleşme, rekabet gibi konularda yeni aktörlerin stratejik ve taktik yönelimlerini ele alacağız. Üçüncü bölümde ise, 1990’lardaki teknolojik yöndeşme ile olanaklı hale gelen internet, cep telefonu gibi yeni iletişim teknolojileri ve bunların üzerinden sunulan yeni içerik ve hizmetlerin sermayenin yeni yatırım alanları olarak nasıl şekillendiklerini açıklamaya çalışacağız.

    Neoliberal mimarinin kuruluşu (1980-2002)

    Temel olarak yükselen sol muhalefeti ve işçi sınıfını bastırmaya yönelen 12 Eylül rejimi ve onun uzantısı olarak Turgut Özal liderliğindeki ANAP, sol örgütler, sendikalar ve siyasi partiler yanında, yayın politikası ne olursa olsun rejimi kırılganlaştırabilecek her türlü basın faaliyetini de kontrolü altına almaya çalıştı.

    Sansürün kurumsallaşmasında birkaç yasama faaliyeti özel önem taşıyor. Bunlardan ilki, 1982 yılında çıkarılan yeni Basın Yasasıdır. Bu yasayla ifade özgürlüğüne getirilen en önemli sınırlamalardan biri, yargı kararı aranmaksızın yurtdışında basılan yayınların ülkeye getirilmesinin yasaklanmasıydı. Bir başkası, suç isnat edilerek belli yayınların dağıtımının engellenmesi, toplatılması ve basımda kullanılan malzemelere, alet edevata el konulmasıdır. Bu tarihlerden sonra sıkça duyacağımız, “milli güvenliğe ve genel ahlaka aykırı” davranışlardan mahkûm olma durumunda yazının yayımlandığı kuruluşun 1 aya kadar kapatılabileceği hükmü de yeni yasanın yasakçı içeriğini yansıtıyordu.

    1990’ların başında Basın Yasası’nda belli iyileştirmeler yapıldıysa da esasen 1982 Anayasası ile Türk Ceza Kanunu ve diğer baskıcı yasa hükümleri sayesinde söz konusu iyileştirmelerin ifade ve iletişim özgürlüğü konusunda bir etkisi olmadı. 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşanan düşük yoğunluklu savaşla ilgili her türlü ifadeyi “terör propagandası” kapsamına alarak 90’ların, Türkiye tarihinin en karanlık dönemi haline gelmesinde yasal dayanak oldu. “Terör”, Türk egemen sınıflarının esaslı yönetim motifi olurken ifade özgürlüğü özellikle Kürt bölgelerinde habercilerin doğrudan şiddet yoluyla engellenmesi, bazen bizzat katledilmesiyle baskılandı. Devletin hanesine yazılan faili meçhul cinayetler dosyası kabarırken, ülkenin batısında olayları, devletin çizdiği çerçevede ve onun izin verdiği oranda aktaran bir medyanın varlığı elzemdi.

    20 Ağustos 1992, Tercüman 21 Mart 1995, Takvim

    Sansür amaçlı kullanılan ikinci yasal araç ise Muzır Kuruludur. Dünyanın ileri gelen liberal demokrasileri dâhil medya içeriklerinin en yoğun tartışıldığı ve denetlendiği konulardan biri, çocukların ve gençlerin zihinsel yapılarıdır. Hedefinden saptırılmaya oldukça müsait olan bu konu özellikle Türkiye gibi ülkelerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılması için belki de en “meşru” çerçeveyi sağlamaktadır. 1980’li yılların darbe atmosferinde ifade araçları üzerindeki baskının en ilginç örneklerinden biri de bu çerçeve üzerinden uygulanmıştır. Aslen 1927 yılında çıkarılmış ancak hakiki bir toplumsal kontrol aracı haline gelmesi için 80’leri bekleyen 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, 1986 yılında ANAP hükümeti tarafından köklü biçimde “yenilendi”. Bu kanuna dayanarak pek çok yayın içeriği müstehcen sayıldı; bazılarına toplatma ya da kapatma cezaları dahi verildi (Belge, 2003; Onur, 2011)[4]. Burada söz konusu olan sadece cinsellik içeren yayınlara karşı basit bir muhafazakâr müdahale değil bütün yayıncılık alanını ve daha genel anlamda toplumu kontrol etmeye dönük kapsamlı bir girişimdi.

    25 Nisan 1086, Milliyet 5 Mart 1986; 31 Mayıs 1986, Milliyet

    Türkiye toplumu, 1980’lerde hayata geçirilen IMF ve Dünya Bankası güdümlü politikalara hiçbir zaman tam manasıyla destek vermedi, popüler deyişle “kemer sıkmaktan” bunaldı, üzerine giydirilmek istenen elbiselerden hoşnut değildi. 30 Kasım 1990’da maden işçilerinin Zonguldak’tan başlattıkları yürüyüş, böylesi bir hoşnutsuzluğun öncü ve büyük sarsıntısı sayılabilir[5].

    Madencilerin eylemlerini, belli tavizlerle savuşturan iktidar, bir başka hoşnutsuzluk dinamiğini, doğuda Kürtlerin başlattığı isyanı ideolojik ve politik olarak kullanmıştır. 80’lerin ikinci yarısından itibaren Kürt sorununa ilişkin güvenlikçi yaklaşım genel anlamda hâkim olmasına rağmen Halkın Emek Partisi adı altında örgütlenen siyasal Kürt hareketi 20 Ekim 1991 Genel Seçimlerinde 22 vekille mecliste temsil olanağı bulmuştur. Bununla birlikte, daha önce Özal’ın Kürt meselesindeki ayrıksı tavrı ve ardından Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” şeklindeki açıklaması, ordunun yaklaşımına karşı önemli bir yumuşama ve demokratik bir açılım imkânını işaret ediyordu. Ancak bildiğimiz gibi sonuç hiç de böyle olmadı:

    Özal’ın ölümü, Demirel’in cumhurbaşkanlığına seçiminin ardından Tansu Çiller’in başbakan olması ile yasa dışı devlet uygulamalarının yoğunlaştığı ve bunun hükümetçe açık bir şekilde desteklendiği bir sürece geçilir. Bu açıdan 1993-1995 yıllarının Türkiye siyasetinin en kanlı dönemi olduğu düşünüldüğünde, yasal Kürt partisi olarak DEP’in[6] bu baskı ve şiddetten büyük pay alması şaşırtıcı olmasa gerek (Aydınoğlu, 2014: 86).

    7 Kasım 1991, Cumhuriyet

    1983 Yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı bünyesinde uçak kaçırma olaylarına müdahale ve rehine kurtarma gibi operasyonlar için oluşturulan özel harekât timleri, 1988’de Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi Başkanlığı’na alındı, 1993’te ise yeni kurulan Özel Harekât Daire Başkanlığı’na bağlandı. Söz konusu birlikler, terörle mücadele adı altında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt vatandaşlar üzerinde fiili baskı, hala aydınlatılmayan siyasi cinayetler, işkence, köy yakma ve boşaltma gibi dehşet veren operasyonlarda kullanıldı.[7]

    5 Temmuz 1991’de kendilerini polis olarak tanıtan kişiler tarafından evinden alınan ve 4 gün sonra cesedi bulunan HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın işkence ile öldürüldüğü anlaşıldığında halk cenazesine akın etti. Cenazede çıkan olaylarda 3 kişi hayatını kaybetti. İçişleri Bakanlığı ve Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Aydın’ı evinden alan kişilerin devlet görevlisi olmadığını açıklamıştı. Yıllar sonra Vedat Aydın’ı evden alanların içerisinde, Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’ye (JİTEM) bağlı çalışan Binbaşı Cem Ersever’in de olduğu ortaya çıktı. Daha sonra, Güneydoğu Anadolu’da gerçekleştirilen pek çok operasyonun merkezindeki isim olduğu ortaya çıkan Ersever, iki arkadaşıyla birlikte Kasım 1993’te öldürüldü.

    1992 Yılındaki Newroz kutlamalarında Kürt halkına yönelik devlet şiddeti en açık biçimde kaydedildi.Olaylar sırasında Sabah Gazetesi muhabiri İzzet Kezer devlet güçleri tarafından öldürüldü. 1992 yılında gazeteci-yazar Musa Anter, 1994’te Avukat Yusuf Ekinci, işadamı Behçet Cantürk (15 Ocak 1994), Cantürk’ün de temsilcisi olan Avukat Medet Serhat, işadamı Savaş Buldan, eski Ankara HEP İlçe Başkanı Avukat Faik Candan ve daha pek çok Kürt vatandaş peş peşe öldürüldü ama failler yargılanmadı ve cezalandırılmadı (Durukan, 1999; Bortaçina, 1999; Radikal, 9 Temmuz 2015).

    Yıllar sonra devlet, o güne kadar özellikle Kürt medyasının sürekli olarak işaret ettiği ama hiçbir yerde resmi kaydı olmayan ve özel timleri, devlet adına çalışan muhbirleri, mafya liderlerini barındıran JİTEM’in varlığını kabul etti (Radikal, 9 Temmuz 2011). 2005 yılında hazırlanan iddianamede Savcı Mithat Özcan,1992-94 arasında Diyarbakır’da 8 cinayetin JİTEM tarafından gerçekleştirildiğini belirledi (Tahincioğlu, 2005). Ancak bu tek başına yeterli değildi. Devletin üst düzey yöneticilerinin de adlarının karıştığı siyasi cinayetlerle ilgili etkili soruşturma yürütülmemesi, ileride yaşanacak benzer cinayetlerin, ağır hak ihlallerinin devamını sağladı ve etkileri günümüze kadar geldi (Hür, 2015).

    Nitekim,1991’de HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın öldürülmesinde “soruşturma öylesine cılız kaldı ki, savcılık iddianame bile hazırlayamadı. Oysa Vedat Aydın cinayetinde adı geçenler, yıllar sonra Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye’nin gündemine gelen isimlerle aynıydı.” (İşleyen, 1999).

    Türkiye tarihinin en yoğun devlet şiddetine sahne olan bütün bu süreç içerisinde, Batıda salt devletin “irtica” ve “terör” algısını pekiştirmekle uğraşan hâkim yayın organlarına karşı Doğuda da özgün bir Kürt medyası oluşmaya başladı. 30 Mayıs 1992 tarihinde ilk sayısı çıkan Özgür Gündem’in muhabirleri, bölgedeki dağıtıcıları ve okurları faili meçhul cinayetlere en çok kurban veren bir gazetecilik geleneğinin taşıyıcıları oldu. 1992-94 arasında 37 çalışanı öldürülen gazete, farklı isimlerle yayınlanmaya ve 2011’de yeniden Özgür Gündem adıyla Kürt özgürlük hareketinin parçası olmaya devam etti.

    https://m.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/129/057/original/ozgur_gundem_gundem.jpg
    “30 Mayıs 1992’de İstanbul’da başlayan, 14 Nisan 1994’te kapatılan, yayın hayatı boyunca 30’u muhabir olmak üzere 76 çalışanı öldürülen Özgür Gündem gazetesi”, Bianet, 4 Nisan 2011

    Güneydoğu Anadolu’da yaşanan “kirli savaş”, Türkiye’nin batısında hemen hemen hiçbir zaman gerçekte olduğu şekilde yansıtılmadı. Olayların kimi detayları ancak yıllar sonra, çok kısa süren göreli normalleşme dönemlerinde kamuoyuna yansıdı. 1990 yılında, Türkiye’nin batısında siyasi kişiliklere art arda suikastlar gerçekleştirildi. Atatürkçü Düşünce Derneği kurucularından hukukçu Prof. Dr. Muammer Aksoy (1990), ateist olmadan önce imam ve müftü olarak çalışmış, İslamiyet’e dair eleştirel kitapların yazarı Turan Dursun (1990), eski Milli İstihbarat Teşkilatı mensubu Hiram Abas (1990), Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucularından, ilahiyatçı ve SHP Parti Meclisi üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok (1990) bu suikastlerde hayatını kaybedenler arasındadır. İslami gericilik üzerine araştırmalarıyla bilinen gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 günü bombalı bir suikasta kurban gitti. Aynı yıl 2 Temmuz’da Sivas’ta çoğunluğu Alevi 35 yurttaş, Cuma namazından çıkan kalabalığın linç girişimi neticesinde yakılarak öldürüldüler. Suikastların failleri bulunamadı; katliamın sorumluları cezalandırılmadı ya da her zaman şüphe uyandıran yeni kanıtlar çıkarıldı. Kemalist laik kimlikleriyle tanınan insanların suikaste kurban gitmesi ve Alevi kimlikleriyle bilinen onlarca insanın diri diri yakılması irtica tehdidini canlı tutmayı sağladı.

    22 Ekim 1999, Sabah: Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin ertesi günü gazete, laik Kemalist aydınlara yönelik suikastların çözülememesinde Hükümeti hedef alırken Orduya arka çıkıyor

    Nitekim 3 Kasım 1996’da Susurluk kazasıyla birlikte yükselen itirazlar, “sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık” eylemleri, ordunun 28 Şubat müdahalesi için ortam hazırlamasına yaradı[8]. 28 Şubat 1997 günü toplanan Milli Güvenlik Kurulu, Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu RefahYol koalisyonunun (28 Haziran 1996-30 Haziran 1997) altını oyacak bir metni, metnin hedefindeki siyasal İslamcılara imzalattırdı.

    Ulusun, vatanın” ve “laik rejim”in hayatta kalmasını sağlayacak güçlü bir toplumsal talep yaratmak amacıyla politik sınıfın bir bölümünden, medya ve kamuoyundan oluşan hegemonik bir blokun inşasıyla ordunun manevra alanları genişletilir. Düşmanlık ve ihanet temaları etrafında yapılandırılan, medyanın bütün iletişim alanını dolduracak kadar geniş çapta yaydığı yeni bir politik sentaks ve milliyetçi ya da “laikçi” bir seferberlik, devasa gösterilerin doruğuna varıncaya kadar yükselerek, sistemde önemli bir aktör olarak ağırlık oluşturmaya yeter… Böylece ordu, kendiliğinden değil, halkın aktif talebiyle sahneye çıkmış gibi gösterilir. 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Cumhuriyet Mitingleri ve benzer aksiyonlarla denenip başarısızlığa uğrayan girişimden farklı olarak 28 Şubat amacına ulaştı ve “irtica” tehlikesi sözde bertaraf edilmiş oldu! (Bozarslan, 2015: 327-328).

    28 Şubat'ın gazete manşetleri

    27Subat1997, Milliyet 30 Nisan 1997, Sabah[9]

    4 Ocak 1997 Hürriyet: Halkı “oyuna” dâhil etmenin örneklerinden biri

    28 Şubat, bugün bile tam olarak çözülmemiş kimi olaylarla medya şirketlerinin oldukça hararetli anlar yaşadığı bir dönemdir. Susurluk kazasıyla birlikte devletin 70’li yıllarda yükselen sola ve işçi sınıfına karşı gizli operasyonlarında kullandığı, artık mafyalaşmış aktörlerle ilişkisi ortaya döküldü. [10]. Doğan Grubunun liberal sol kesime hitap etmek üzere 13 Ekim 1996 tarihinde çıkarmaya başladığı Radikal başta olmak üzere gazeteler ve televizyonlar olayın ayrıntılarını sunmaya başladı ve Mecliste bir araştırma komisyonu kuruldu.1 Şubat 1997’de bir vatandaş inisiyatifi olarak Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık eylemleri başlatıldı ve dönemin çok izlenen kanallarında saat 21’e yaklaşırken spikerler izleyicilerden evlerindeki lambaları açıp kapamalarını istedi.

    3 Mart 1997, Radikal Sürekli Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık eyleminden atv stüdyosundan bir kare

    Devletin yasadışı faaliyetlerinin orta yere saçıldığı Susurluk Kazası, 28 Şubat müdahalesi, 80’lerin ortalarından beri yaşanan düşük yoğunluklu savaş ve nihayet, arkasında Fethullah Gülen Cemaati’nin olduğu söylenen “Telekulak skandalı”[11], hiç hız kesmeyen ekonomik kriz koşullarıyla birleştiğinde, Türkiye siyasetinin bel bağlayacağı ideolojik politik tema hep milliyetçilik oldu. Nitekim 1999’da kurulan Ecevit-Bahçeli koalisyonu, o sırada ABD’nin katkıları ile Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirtilen PKK lideri Öcalan sayesinde köpüren milliyetçi dalganın üzerinde yükseldi. Bu sırada siyasi iktidarlardan ya da liderlik konumlarından çok daha yoğun şekilde kırılgan hale gelen asıl şey, Türkiye ekonomisiydi ve giderek büyüyen ekonomik kriz, siyasal krizlerle kol kola 2001’de doruğuna ulaştı. (Adaklı, 2001; 2006: 281)

    Medya sahipliğinin dönüşümü (1980-2002)

    12 Eylül’le birlikte hayata geçirilen neoliberal politikalar, basından medyaya geçiş sürecine ve bu sektörde sahiplik yapısının köklü şekilde değişmesine yol açtı. Devletçilik dönemi boyunca ve 2. Dünya Savaşının ithal ikamesi döneminde devletin kanatları altında büyüyen kamu iktisadi girişimlerinin (KİT) özelleştirilmesi ya da kamusal özelliğini yitirecek şekilde şirketleştirilmesi ile birlikte finansallaşma, kısa sürede bünyesine medyayı da katacak büyük sermaye gruplarının yeni döneme adaptasyonu için temel operasyonlardı. 24 Ocak Kararları’nın ardından “temel mal ve hizmet” olarak sınıflandırılan KİT ürünlerinin kapsamı daraltıldı, sübvansiyonlar kaldırıldı ve fiyatları olağanüstü ölçüde arttırıldı. Zamlardan en çok etkilenen de geleceği haber verircesine, % 300’le gazete kâğıdı oldu. 1980’li yıllarda gazete üretiminde kullanılan temel girdilere sürekli olarak zam yapılması, basının mali yapısının derin biçimde bozulmasında önemli bir faktördü (Cumhuriyet, 24 Aralık 1987).[12]

    http://i.sabah.com.tr/sbh/2015/06/11/1434027143785.jpg

    5 Aralık 1987, Milliyet. Kağıt zammı nedeniyle gazete fiyatlarına zam yapılması düşünülüyor 19 Nisan 1988, Hürriyet. Erol Simavi’den, Başbakan Turgut Özal’a isyan mektubu

    Fiilen 1984 yılında başladıysa da özelleştirme girişimleri 80’ler boyunca, büyük ölçüde devletçi/kamucu reflekslerini koruyan yüksek yargının ve ordunun müdahaleleri ile halkın büyük çoğunluğunun özelleştirmeye karşı olması yüzünden akamete uğradı (Boratav, 1991: 97-98). Asıl büyük özelleştirme ihaleleri 1990’larda gerçekleştirildi.

    Yükselen yeni medya holdingleri, değerlerinin oldukça altındaki bedellerle ve çeşitli kayırma ya da teşviklerle çok değerli kamu teşekküllerinin yeni sahipleri oldu. Bunların içinde elektrik üretim ve dağıtımı ile bankacılık gibi stratejik sektörlerde bulunan kurumlar yer alıyordu. 2002 yılına kadar 169 kuruluş değişik yöntemlerle özel sektöre devredildi.

    Medya sektörü ile ilişkili bazı özelleştirmeler[13]

     

    Kuruluşun Adı Devredilen

    Kamu Payı(%)

    Bağlantılı Medya Grubu Satış

    Tarihi

    Ray Sigorta 49,65 DOĞAN (Aydın Doğan) 04.05.1992
    Gaziantep Çimento 99,73 UZAN (Cem Uzan) 16.11.1992
    Trabzon Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 16.11.1992
    Ladik Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 21.04.1993
    Şanlıurfa Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 21.04.1993
    Bartın Çimento 99,78 UZAN (Cem Uzan) 06.05.1993
    Çukurova Elektrik 11,25 UZAN (Cem Uzan) 16.02.1993
    Kepez Elektrik 25,39 UZAN (Cem Uzan) 16.02.1993
    Çestaş 2,29 UZAN (Cem Uzan) 18.05.1994
    HAVAŞ 60,00 PARK (Turgay Ciner) 17.04.1995
    Van Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 12.06.1996
    Lalapaşa Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 14.06.1996
    Ergani Çimento 100,00 UZAN (Cem Uzan) 03.04.1997
    Etibank 100,00 BİLGİN (Dinç Bilgin) 02.03.1998
    HAVAŞ 40,00 PARK (Turgay Ciner) 30.03.1998
    POAŞ 51.00 DOĞAN (Aydın Doğan)[14] 03.03.2000
    Kaynak: Adaklı, 2006: 219’dan alınarak minör değişikliklerle güncellenmiştir

    24 Ocak Kararlarının en önemli uygulamalarından biri, vadeli mevduat ve kredi faizlerinin serbest bırakılmasıdır (Toy, 2010). 4 Haziran 1980 tarihinde alınan kararla faiz oranları serbest bırakıldı ve karar 1 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Bu tarihten sonra sürekli kriz dinamiği ile birlikte sürdürülecek olan finansal serbestleştirmenin ağır sonuçları oldu. Serbestleştirme politikasının ilk görünür kazası, 1982’de yaşanan “banker faciası”dır. 14 Mart 1983 tarihinde Has Holding’e ait İstanbul Bankası ile Çavuşoğlu-Kozanoğlu Grubuna bağlı Hisarbank ve Odibank’ın yönetimine el konulması ve ardından bu bankaların Ziraat Bankasına devri bu alanda yeni müdahaleleri ve/veya düzenlemeleri gündeme getirdi[15].

    https://screenshots.firefoxusercontent.com/images/88bc1232-ec72-4d0d-a9f2-76386a5dc8fd.png

    Güneş, 7 Haziran 1983 Hürriyet, 15 Mart 1983

    80’ler ve 90’lar boyunca siyasal iktidarın inişli çıkışlı finansal serbestleştirme operasyonları, ilk kazalardan daha da kötü sonuçlara gebe olan, son derece sağlıksız bir piyasaya yol verdi. Nitekim 2000’lerin başında yapılan incelemeler neticesinde görüldü ki, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen bankaların kaynakları, banka sahipleri tarafından istismar edilmiş ve bankaların zararları neredeyse kendi aktif büyüklükleri kadar artmıştır (Toy, 2010: 78). Söz konusu bankaların büyük çoğunluğu, medya holdingleri ile ilişkilidir. Bu kadar kırılgan bir ekonomide bankacılık/finans gibi bir alana hücum eden irili ufaklı sermaye grupları, herhangi bir kamu denetiminden kaçmak, rakip firmaların önüne geçmek, varlığı için elzem bir hukuki düzenlemeyi yaptırtmak için elindeki medya gücünü kullanmaktan çekinmemiştir.

    23 Aralık 1999, Doğan Grubuna bağlı Posta Gazetesi, IMF politikalarına övgü düzüyor

    Ancak medya gücü, çoğunluğu kamudan elde edilen finansal yapıların içini boşaltarak başka yatırım alanlarını finanse etmede kullanan sermaye gruplarını batmaktan kurtarmaya yetmemiştir.

    Aşağıdaki tablo, medya şirketleri ile bankacılık ve finansın “mutsuz” evliliğini şematik düzeyde açıklıyor.

    Medya sektörü ile ilişkili özel bankalar ve finans kurumları (1998-2003)

     

    Adı Grup İlişkili bazı medya kuruluşları Kuruluş Devirler
    Adabank UZAN[16] Star TV, Star Gazetesi 1985 yılında kuruldu. 27 Temmuz 2003’te Uzanlara yönelik mali operasyon çerçevesinde el konuldu Birkaç kez satışa çıkarıldı ama alıcı bulunamadı. Halen BDDK’nın/TMSF’nin kontrolünde.
    Bank Ekspres KORKMAZ YİĞİT Kanal 6, Genç TV 1992’de İbrahim Betil tarafından kuruldu, ardından önce Doğuş Grubu’na (Garanti Bankası), daha sonra 20 Mart 1997’de Korkmaz Yiğit’e geçti. Türkbank skandalının ardından 23 Ekim 1998’de TMSF’ye devredildi. 30.06.2001’de Tekfen Holding’e satıldı (Toy, 2010: 73).
    Bank Kapital CEYLAN CTV 1986’da yabancı sermaye ile Bank Indosuez olarak kuruldu. 31 Aralık 1990 tarihinde Bank Indosuez Türk A.Ş. adını alarak Türkiye’ye taşındı. 22 Mayıs 1995’te Bank Kapital Türk T.A.Ş. adıyla Ceylan Holding’e geçti; 27 Ekim 2000’de Etibank’la birlikte TMSF’ye devredildi. 26 Ocak 2001’de Sümerbank’a devredildi.[17]
    Bayındırbank BAYINDIR BRT[18] 1997’de Çaybank satın alınarak Bayındırbank’a dönüştürüldü. 9 Temmuz 2001’de TMSF’ye devredildi. Fon tarafından Birleşik Fon Bankası haline getirildi
    Dışbank DOĞAN Hürriyet, Kanal D, CNN Türk 1964’te Amerikan-Türk Dış Ticaret Bankası adıyla kurulan banka, 21 Haziran 1993’te Lapis Holding’e satıldı. Ocak 1994’teki krizin ardından yönetimine el konuldu; 3 Kasım 1994’te Doğan Grubuna satıldı. 4 Temmuz 2005’te Fortis Bank’a satıldı
    Etibank SABAH Sabah, ATV 1935 yılında kuruldu, 2 Mart 1998’de Cavit Çağlar’la Dinç Bilgin satın aldı. 9 Ocak 1999’da Çağlar’ın sahibi olduğu İnterbank’a TSMF tarafından el konulunca Bilgin Ailesi, sermaye artırımı yoluyla Etibank hisselerinin tamamına sahip oldu. 27 Ekim 2000’de TMSF’ye devredildi. Bütün aktif ve pasifleriyle Bayındırbank’a geçirildi.
    Garanti Bankası DOĞUŞ NTV, Kanal e 1946’da kuruldu. 6 Eylül 1983’te Doğuş Grubu’na katıldı. Koç grubunun bankadaki % 62’lik hissesi Doğuş’a geçerken, Sabancı Holding de daha sonra yüzde 35’lik hissesini Doğuş’a devretti. Aralık 2001’de Osmanlı Bankası ile birleşti. 2011’de İpyol BBVA ile ortaklık kurdu. 2017’de bankanın ana hissedarı Banco Bilbao VizcayaArgentaria (BBVA) oldu.
    Interbank NERGİS[19] Olay TV, Olay FM 1996’da Çukurova Grubu’ndan satın alındı, 7 Ocak 1999’da TMSF’ye devredildi.[20] 15 Haziran 2001’de Etibank’a devredilmiştir.
    İhlas Finans İHLAS TGRT 1994’te kuruldu. 10 Şubat 2001’de TMSF’ye devredildi.
    İktisat Bankası AVRUPA VE AMERİKA H. Cine5 1927 yılında Denizli İktisat Bankası olarak kurulan banka, 1980’de İktisat Bankası adını aldı. 1984 yılında Erol Aksoy’un denetimine geçti; 15 Mart 2001’de TMSF’ye devredildi. 4 Nisan 2002 tarihli kararla tüm aktif ve pasifleri, Birleşik Fon Bankası olarak yapılandırılan Bayındırbank’a geçirildi.
    İmar Bankası UZAN Star TV, Star Gazetesi 1928 yılında kuruldu. Doğuş Holding’ten 1980’lerin başında satın alındı. Uzanlara yönelik mali operasyon çerçevesinde bütün varlıkları ile birlikte, 4 Temmuz 2003’te el konuldu. 8 Haziran 2005’te iflasına karar verildi, TMSF’nin iflas süreci devam ediyor.[21]
    Körfezbank DOĞUŞ NTV 1987’de Doğuş Grubu tarafından Katar ortaklığıyla kuruldu. 31 Ağustos 2001’de Osmanlı Bankası ile birleştirildi. Aralık 2001’de Garanti Bankası bünyesine geçti.
    MNG Bank MNG[22] Kanal 8 1992’de Doğuş Grubu tarafından satın alınan T-Bank’ın adı Garanti Yatırım ve Ticaret Bankası olarak değişti. 1 Ekim 1997’de Mehmet Nazif Günal’a satılan banka bu kez MNG Bank adını aldı. 2006’da Lübnan’lı Hariri ailesi ve Ürdün’lü Arab Bank satın aldı, bankanın adı Turkland Bank (T-Bank) oldu.[23]
    Osmanlı Bankası DOĞUŞ NTV

    Kanal e

    Haziran 1996’da Doğuş Grubu’na ait Garanti Bankası iştiraki olan CloverInvestments aracılığıyla satın alındı. 31 Ağustos 2001’de Doğuş Grubu bünyesindeki Körfezbank ile birleştirildi. 21 Aralık 2001’de ana hissedarı olan Garanti Bankası’nın bünyesine dâhil oldu.
    Pamukbank ÇUKUROVA Show TV 1954 yılında Çukurova Grubu tarafından kuruldu. 18 Haziran 2002 tarihinde fona devredildi. 12 Kasım 2004’te Halk Bankasına devredildi.
    Türkbank KORKMAZ YİĞİT Satış ihalesinde mafyanın devrede olduğu anlaşılınca ihale iptal edildi. 6 Kasım 1997’de fona devredildi. 9 Ağustos 2002’de tasfiyesine karar verildi.
    Yapı ve Kredi Bankası ÇUKUROVA Show TV 9 Eylül 1944’te kuruldu; 70’lerde Çukurova ile Sabancı grupları arasındaki denetim mücadelesinden birincisi galip çıktı. 18 Haziran 2002’de fona devredilen Pamukbank’la birlikte grubun borçları yapılandırılırken plana dahil edildi. 2005’te Koç Grubuna satıldı.
    Kaynak : Adaklı, 2006: 213-216’dan alınarak güncellenmiştir.

    Bankacılıkla medyanın “mutsuz evliliğinde” önemli momentlerden biri, Türkbank’ın işadamı Korkmaz Yiğit’e satışıdır. Lüks konut inşaatıyla ünlü işadamı Korkmaz Yiğit’in medya sektörüne ani ve beklenmedik girişi kadar çıkışı da gürültülü olmuştur. 1997 Mart’ında Doğuş Grubu’ndan Bank Ekspres’i satın alan Korkmaz Yiğit, 1998’de aniden medya sektörüne yatırım yapmaya başlamış; önce Dinç Bilgin’e ait Yeni Yüzyıl’ı, ardından Milliyet ve AD Yayıncılık’ı satın almış; Kanal 6, Kanal E, Genç TV ve Renk TV’ye ortak olmuştur. Daha sonra Yiğit’in, hükümet üyeleriyle ilişkili bir biçimde, mafyanın tehditlerine boyun eğerek Türkbank ihalesine ve medyaya girdiği açıklanacaktı. Anasol-D koalisyonunun başındaki Mesut Yılmaz’ın -yıllar önce Turgut Özal’ın Asil Nadir’le yapmaya çalıştığına benzer şekilde[24]– yeni bir medya sahipliği yaratarak politik gücünü sağlama almayı hedeflediği ve bu amaçla Korkmaz Yiğit’i teşvik ettiği iddiaları kısa zamanda hükümeti oldukça kırılgan bir hale getirmiş ve 55. hükümet düşmüştür.

    ***

    12 Eylül 1980’den önceki dönemde basın piyasasının hâkim grupları, Simavi ve Karacan aileleriydi. 1990’larda her iki grup da “tarih” oldu; yerlerini başkaları aldı. Yeni aktörlerin asıl kazanç kapıları, Türkiye’de hiçbir zaman yeterince derin bir piyasaya kaynaklık edemeyecek kadar düşük seyreden geleneksel tiraj ve reklam gelirleri değil basın dışındaki yatırımlarıydı. Bu yatırımların güçlenmesinde, yukarıda bahsedilen neoliberal piyasa stratejilerinin esaslı uygulamaları, özelleştirme ve finansallaşma başat roller üstlendi. 1990’lardan itibaren basından medyaya evrilen büyük gruplar, risk almaksızın kamu kaynaklarını kullandılar, teşvikler aldılar, bankaları oldu, özelleştirme ihalelerinde başköşeye oturtuldular. Sermaye fraksiyonları arasındaki rekabet, 12 Eylül sonrası Türkiye’sindeki medya girişimleri söz konusu olduğunda son derece kliyentalist ilişkiler çerçevesinde ve büyük ölçüde hâkim sınıf ve yapıların belirleyiciliğinde şekillendi. 90’lı yılların yükselen medya patronları; Aydın Doğan, Cem Uzan, Dinç Bilgin, Ayhan Şahenk, Mehmet Emin Karamehmet gibi medya dışında ticaret, inşaat, otomotiv, enerji gibi yüksek kârlar vadeden ve her biri siyasi iktidarların karar ve uygulamalarıyla doğrudan ilişkili sektörlerde yatırımları olan aile şirketleriydi.

    1958 yılından itibaren İstanbul’da ticarete başlamış olan Aydın Doğan’ın 1979’da, Abdi İpekçi gibi karizmatik bir editörün damgasını vurduğu[25] önemli yayın organlarından Milliyet Gazetesi’ni satın alması, basın sermayesinin evrimi açısından simgesel öneme sahip bir olaydır. Aydın Doğan, gazeteci olmayan patronların ilki olmasa da, 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Darbesi ile açılan yeni perdenin tipik temsilcilerinden biri oldu. Doğan’ın yeni medya mimarisindeki varlığı, 1982 Yılında Güneş Gazetesi ile sektöre benzer biçimde “dışarıdan” giren Kozanoğlu-Çavuşoğlu Grubu gibi kısa ömürlü de olmadı. Doğan Grubu’na bağlı medya kompleksi, bugün AKP Hükümeti’nin medya vizyonu çerçevesinde büyük ölçüde yıpranmış olsa da ülkenin etkili mecralarını bünyesinde barındırmaya devam etmektedir.

    Aydın Doğan, 1990’ların başına kadar Milliyet Gazetesi ve birkaç dergi ile sektörde varlık gösterdi. 1991’de de sahibi olduğu medya şirketlerini sendikasızlaştırıp Kanal D ve Hürriyet’i satın almasıyla bu sektörde daha emin adımlarla ilerledi. Dışbank ve POAŞ gibi varlıkları bünyesine kattığında, artık son derece kırılgan olan Türkiye ekonomisinde orduyu üzmeksizin siyasilerle aşık atacak bir güce kavuştu. Türkiye’de medya sermayesinin dönüşümü belki de en tipik halini uluslararası piyasalarla bütünleşme sırasında gösterdi. Bu konuda Doğan Grubu Avrupa’da Alman medya şirketleriyle (AxelSpringer, Bertelsman, vd)[26] ABD’de de dünya medya devlerinden Time Warner’la kurduğu ilişkilerle hâkim bir konum elde etti.

    Gazeteci aileden gelen Dinç Bilgin ise 1985’te, o güne kadar Babıali’de rastlanmayan ölçüde ileri teknoloji ürünü donanımla Sabah Gazetesi’ni basmaya başlamış ve dönemin en karakteristik medya bileşenlerinden biri olmuştur. Başlangıcından itibaren sendikayı gazeteye sokmayan Dinç Bilgin, 80’li ve 90’lı yıllar boyunca tıpkı rakibi Doğan gibi siyasetin diliyle oynayarak desteklediği aktörlerin iktidara gelmesi ya da iktidardakilerin kendi hesabına düzenlemelere gitmesi için elinden geleni yapmış ve temelde neoliberalizmin ufkunda yer alan bir tüketim toplumunun inşasına aktif olarak katılmıştır. 1990’da İkitelli’ye “Medigrup” olarak taşınan Bilgin, yüksek kapasiteli donanımları daha verimli kullanabilmek için Sabah’ın yanı sıra Bugün, Yeni Yüzyıl, Fotomaç, Sabah Yıldızı gibi gazetelerle birlikte pek çok dergi yayınlayarak ölçek ekonomisinden yararlandı. Bilgin Grubu, 1993 Eylül’ünde ATV’yle yayıncılık dünyasına girdi. Ertesi yıl, Show TV’nin sahibi Erol Aksoy’la reklam pazarlama şirketi Mepaş’ı kurdu ve bu şirket üzerinden Yeni Yüzyıl Gazetesi’ni yayınlamaya başladı.

    2 Mart 1998 tarihinde Dinç Bilgin, o dönemde Bursa milletvekili olan işadamı Cavit Çağlar’a ait Nergis Holding’le Medya-İpek Holding’i kurdu ve Etibank ihalesine girerek bankayı 155 milyon 500 bin dolar karşılığında blok olarak satın aldı. Etibank’ın 27 Ekim 2000’de TMSF’ye devredilmesi ve ardından bankanın içini boşalttığı gerekçesiyle Dinç Bilgin’in cezaevine girmesi sektördeki sermaye bileşiminin değişimine de yol verdi[27].

    Sektörde en hızlı ilerleyenlerden biri de Uzan Ailesi oldu. Medyadaki ilk girişimleri 1960’lı yıllara kadar geri gitse de (Adaklı, 2006: 180) Uzan Grubu, asıl çıkışını 90’lı yıllarda fiilen başlattığı özel televizyon yayıncılığıyla yaptı. 7 Mayıs 1990 tarihinde Uzan ve Özal ailelerinin ortak girişimi olarak Almanya üzerinden Star1 adlı kanalla fiilen başlatılan özel radyo ve televizyon yayıncılığı, medyadaki sahiplik ilişkilerinin değişiminde önemli bir momenttir. Bugün hala varlığını sürdüren belli başlı radyo ve televizyonlar 90’lı yılların başında, henüz yasal çerçevesi çizilmemişken birer birer Star1’i takip ettiler.

    Uzan Grubu’nun 27 Ocak 1992 tarihinde yayınına başladığı Teleon, Türkiye’nin ikinci özel kanalı oldu. Bankacılıktan medya sektörüne geçiş yapan, 80’lerde bankacılık sektörünün “parlayan yıldızı” kabul edilen Erol Aksoy (% 50), o dönem hala Simavi Ailesinde olan Hürriyet (% 20) ve Dinç Bilgin’in (% 20) ortaklaşa kurdukları Show TV 1 Mart 1992’de düzenli yayına başladı. (Adaklı, 2001). Aynı yıl içerisinde Kayserili işadamı Kadir Has’ın kardeşi Kemal Has tarafından kurulan HBB (Has Bilgi Birikim) (9 Ekim 1992) ve Uzanlarla 1990 sonlarında baş gösteren anlaşmazlık sonucunda, Star’la bağlantısı kopan Ahmet Özal Kanal 6’yı yayına soktu[28]. Türkiye’nin ilk şifreli kanalı Cine 5, 1993 yılında yayına başladı. 22 Nisan 1993’te ise Türkiye Gazetesi’nin sahibi Enver Ören (İhlas Grubu) TGRT’yle sektöre girdi. 1993 yılında Aydın Doğan ve Ayhan Şahenk’in ortaklığında kurulan Kanal D, Dinç Bilgin’in ATV’si ve Fethullah Gülen Cemaati’nin Samanyolu Televizyonu (STV) yayın hayatına başladı.

    Karamehmet ailesinin medya macerası da, tıpkı diğerleri gibi, Türkiye’de sermayenin el değiştirmesi, kamudan sermayeye kaynak aktarımı konularında başlı başına örnek olay yapılacak kadar tipiktir. Aile şirketi olarak geçmişi Osmanlı dönemine kadar giden Karamehmet ailesinin 90’larda geleneksel medyadaki yatırımlarından daha önemli girişimleri telekomünikasyon ve dijital yayıncılık alanında, yani üretimden çok dağıtım alanında oldu. 1993’te Turkcell’le Telekom alanında büyük bir atılım yapan grup, Türkiye’nin ilk sayısal platformu olan Digiturk’ü 1999 Mart’ında Doğan Grubu ile ortak kurdu ama Doğan Grubu daha sonra ortaklıktan çekildi (Cumhuriyet, 17 ve 22 Nisan 2000). Giderek artan kanallarla büyüyen platform, çok uzun süre Türkiye’de neredeyse tekel statüsünde kaldı. 1999’da Show TV’yi Erol Aksoy’dan alan Karamehmet için 2000’li yıllar, grup bünyesindeki Pamukbank’a el konmasıyla birlikte AKP Hükümeti ile yapacağı pazarlıklar üzerinden şekillenecektir.

    90’lar boyunca birer birer yayıncılık piyasasına ve daha önemlisi, halkın gündelik yaşamına dâhil olan özel kanalların yarattığı fiili durum, 1993’te Anayasal engelin ortadan kaldırılmasıyla ve 13 Nisan 1994 tarihinde kabul edilen 3984 sayılı Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’la yasal çerçeveye kavuştu. 3984 Sayılı yasa ile alanın denetimi, sözde bağımsız Radyo Televizyon Üst Kurulu’na bırakıldı. 1997’de öncelikle yerel frekansların dağıtılacağı ihale, Başbakanlığın uyarısı üzerine iptal edildi. İhaleye katılacak yayıncı kuruluşlardan “ulusal güvenlik belgesi” isteneceği belirtildi. Bu kararın gerisinde, ihaleye özellikle Kürt bölgelerinden katılacak yerel yayıncıların rejim açısından bir tehdit olarak görülmesi yatmıştır. 2001’de yerel yerine ulusal frekanslar için açılacak olan ihale de Doğan Grubu’nun, frekans kullanım hakkı kazanacak yayıncı sayısının 11 ile sınırlandırılmasına karşı açtığı dava yüzünden iptal edildi. 2013’teki ihale, şartnamede ihaleye katılacak olan tematik kanalların sınırlandırılması nedeniyle esasen çocuklar için çizgi film yayınlayan ve Fethullah Gülen cemaatine bağlı Yumurcak TV’nin oyun dışı kalması nedeniyle iptal edildi.

    Bütün ihale süreçlerinde, 1990’ların başında kamusal frekansları birer birer gasp eden sermaye gruplarının, alanın başka oyunculara da açılmasından duyduğu rahatsızlığın ötesinde, Türkiye siyasetinin her dönemde tepesine çöken askeri ya da sivil vesayet kurumları belirleyici olmaktadır. Bu bakımdan, radyo-televizyon yayıncılığı için uygun karasal ve ardından sayısal karasal frekansların tahsisi için bugüne kadar açılan 3 ihalenin de akamete uğraması tek başına Türk siyasi tarihinin önemli bir bölümü olarak yazılabilir.[29]

    1990’ların başında, yıllar boyu halkın ödediğinden bihaber olduğu elektrik paylarıyla finanse edilip halka karşı sorumlu olmayan ama devlet tekelinin avantajlarını sorumsuzca kullanan TRT, yine devletin tepesinde bulunanların hilesiyle yayına başlayan Star 1 karşısında izleyici ve reklam kaybına uğradı, belki daha da önemlisi, yetişmiş elemanlarını bu kanala kaptırdı. Magic Box’ın Yönetim Kurulu Başkanı koltuğuna TRT’nin eski genel müdürlerinden Tunca Toskay oturdu ve kurumun deneyimli kadrolarından Adem Gürses, Gülgün Feyman, Ekrem Çatay, Mehmet Turan Akköprülü’yü ekibine aldı. TRT’nin bundan sonraki öyküsü, bütün devlet tasallutuna karşın çok önemli bir geleneğin taşıyıcısı olan görsel-işitsel havuzu ve bunları gerçekleştiren değerli personelin etkisizleştirilmesinin ve giderek kötü bir piyasa aktörlüğüne “yükselişin” öyküsüdür (Sümer ve Adaklı, 2010).

    Kriz koşullarını sürekli tetikleyen gelişme stratejilerinin sunduğu avantajlardan yararlanmaya çalışan medya grupları, hem güçlenmek/büyümek hem de ağır zafiyet durumlarından kurtulmak için siyasi iktidarla iyi geçinmek zorundadır. Kuzey Irak’ta petrol dağıtım şirketi kuran bir şirketin (Genel Enerji) Kürt meselesinde kendi görüşünün olması ya da bunu siyasi iktidara karşı savunması imkânsızdır. Keza, TMSF’ye (kamuya) milyarlarca dolar borcu varken bu yükü hafifletmenin yolu örneğin elindeki medya varlıklarının bir kısmını iktidar partisine yakın işadamlarına teslim etmek olabilir (Mehmet Emin Karamehmet Ethem Sancak)

    Neoliberal birikim stratejisinin avantajlarından yararlanarak büyüyen, bu sırada önlerine çıkan yasal, siyasi ya da ticari rakiplerinden kaynaklanan engelleri aşmak üzere gerek fiili süreçlerde gerekse sahip oldukları yayın içerikleri üzerinden toplumu şekillendirmeye çalışan medya gruplarının bir kısmı, 2001 krizini büyük kayıp yaşamadan atlatmayı başardı. AKP iktidarıyla kartları yeniden karmaya çalışan medya patronları şunlardı: Aydın Doğan, Ayhan Şahenk, Mehmet Emin Karamehmet, Turgay Ciner. Bu patronların öyküleri, bir sonraki bölümde AKP iktidarı döneminin son derece özgün medya mimarisi çerçevesinde ayrıntılı olarak işlenecek.

    Neoliberal mimarinin teknik altyapısı; telekomünikasyon ve internet cephesi

    Buraya kadar anlatılanlar, 1980’li yıllardaki kırılmanın daha ziyade politik ve kısmen ekonomik verilerini içeriyordu. Bu bölümde, söz konusu verilerle örmeye çalıştığımız dönüşüm hikâyesinin nirengi noktalarından biri olan, medyadaki altyapı unsurlarına, Türkiye’de Telekom ve internet sektörlerinin gelişimine bakacağız. Burada, iletişim alanında devlet tekelini ortadan kaldıran, ifade alanlarını daraltan, medyayı temelde bir sermaye bileşenine dönüştüren, gözetim ve denetimi normalleştirip, çalışanların yaşamları üzerindeki karar alma hakkını neredeyse tamamen ellerinden alan, içerik üretimini tamamen piyasa yönelimli hale getiren fiili ve yasal müdahalelerin bir tesadüf eseri olmadığını göstermeyi umuyoruz…

    1980-2000 Arası Telekomünikasyon Alanının Genel Görünümü

    Türkiye’de 1980’lerden 2000’lerin başına kadar telekomünikasyona ilişkin en önemli tartışmalar, alanın özelleştirilmesine yönelik girişimler, altyapının sayısallaştırılması, telekomünikasyon altyapısı üzerinden sunulan hizmetlerin çeşitlenmesi ve telekomünikasyon hizmetlerini sunmakla yükümlü olan Posta ve Telgraf Teşkilatı (PTT) Genel Müdürlüğü’ne kitle iletişimle ilgili görevlerin verilmesi olarak sıralanabilir. Bu değişimlerin belirleyenleri ise neo-liberal politikalar kapsamında uygulamaya konan serbestleştirme ve özelleştirme politikaları ve teknolojik gelişmeler olmuştur. Türkiye’nin ekonomik gelişme hedefleri ve güvenlik endişesi de bu dönemde belirleyici olan diğer faktörlerdir. Telekomünikasyon hizmetlerinin ve iletişim ağlarının en önemli müşterilerinden olan çok uluslu şirketler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) de dünyada ve Türkiye’de telekomünikasyon altyapısının serbestleştirilmesinin ve/veya özelleştirilmesinin uluslararası aktörleri olmuştur. Bir kamu hizmeti olarak sunulan ve PTT Genel Müdürlüğü bünyesinde olan telekomünikasyon altyapısı tam da bu niteliğinden dolayı 1980’lerin sonuna kadar Devlet Planlama Teşkilatı, Ulaştırma Bakanlığı, alanla ilişkili kamu kuruluşları, ordu ve ulusal telekomünikasyon sanayisi gibi aktörlerin belirleyici olduğu bir politika oluşturma süreci çerçevesinde yönetilmiştir (Başaran, 2010: 236-237). Ekonomik yeniden yapılanma politikaları, 1980’de yaşanan askeri darbe ve ülkenin Güneydoğusunda “kamu düzenini sürdürme” amacı bu dönemdeki telekomünikasyon politikalarını etkilemiş; NATO’nun önceliklerini dikkate alan bir yaklaşım çerçevesinde altyapının sayısallaştırılması planı devreye sokulmuştur. Sabit telefon penetrasyonunun önemsenmesi ve telefon abone sayısının hızla artması, kablo ve telsiz teknolojisiyle telekomünikasyon ağının genişlemesi, uydu teknolojisiyle devlet televizyonu yayının yaygınlaştırılması gibi gelişmeler bu dönemde uygulanan geleneksel telekomünikasyon politikasının belli başlı sonuçları olmuştur (Geray, 2016a: 30-31).

    1980 darbesinden sonra göreve gelen Bülent Ulusu hükümetinin hazırlayıp devletin ilgili birimlerine dağıttığı 1983-1993 Haberleşme Ana Planı’nda sayısal iletişime verilen önem, kitle iletişimiyle ilgili bazı hizmetlerin bu kapsamda değerlendirilmesi PTT Genel Müdürlüğü’nün kitle iletişim ile ilgili işlevler yüklenmesini de beraberinde getirmiştir. Bu belgeyle başlayan böylesi bir yönelim (Geray, 1994: 173) ilk olarak 12 Ocak 1989 tarihli ve 3517 sayılı yasayla gerçeklik kazanmıştır. Yasayla o güne kadar Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nun (TRT) elinde bulunan radyo ve televizyon vericileri ve kurumun 1.354 kişilik personeli PTT Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir[30] (Yıldız, 2003: 31).

    Telekomünikasyon ile radyo-televizyon yayıncılığı bağlantısının belirginleştiği bir diğer gelişme de Türkiye’de Kablo TV yayıncılığının başlamasıdır. Uydu teknolojisi 1980’lerin ortasında çanak antenler aracılığıyla TRT dışında yayınların izlenebilmesini sağlamıştır (Pekman, 1996: 1025). Bu bir taraftan televizyon yayıncılığında TRT tekelinin kırılacağı ve ticarileşmenin başlayacağı bir sürecin ilk işaretleri olurken diğer taraftan da belediyeler gibi bazı kurumların uydu yayıncılığına yönelik girişimlerde bulunmasına uygun teknolojik ortamı sağlamıştır. Kablo TV yayıncılığı böylesi bir ortam içinde başlamış, PTT uydudan yayınları izletebilmek için Kablo TV çalışmalarını başlatmıştır (Yıldız, 2003: 31). Bu konuda ilk adım 1988’de atılmış, dönemin PTT Genel Müdürlüğü bu amaçla fiber optik kablo projesi geliştirildiğini açıklamıştır. Aralık 1988’de pilot bölge seçilen Ankara’nın Çankaya ilçesinde deneme amaçlı ilk Kablo TV yayınları başlamış; kısa süre içinde Bahçelievler ilçesini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Daha sonra PTT Genel Müdürlüğü Kablo TV yayıncılığı için TRT ile anlaşmış ve yayınları Türkiye genelinde yaygınlaştırmak için 1990 yılında bir ihale açılmıştır. Bu çalışmalar sonrasında da Kablo TV yayınları 10 ili kapsayacak biçimde gelişmiştir (Özçağlayan, 2000: 44-45).

    1990’lı yıllar, telekomünikasyon altyapısını özelleştirme girişimlerinin başladığı yıllar olmuştur. Telekomünikasyon alanında altyapıdan önce ilk olarak telekomünikasyon uç araçları pazarının serbestleştirilmesi gerçekleştirilmiştir. 1988’de PTT Genel Müdürlüğü telefon makineleri alanını serbestleştirdiğini açıklamış; TELETAŞ ve NETAŞ şirketlerinin özelleştirilmesiyle de Türkiye’de telekomünikasyon alanında ilk özelleştirmeler hayata geçirilmişti.1993’te ise altyapının özelleştirilmesine ilişkin adım atılmış; PTT’nin telekom bölümü ayrılıp şirketleştirilmiştir. Aslında bu konuda ilk girişimler 1983’de başlamıştır ve süreçte belirleyici olan aktörler de diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de Dünya Bankası ve IMF olmuştur. Bu kurumlar tarafından bütçe açıklarını dengelemek amacıyla özelleştirme uygulamalarının önerilmesi ülke içinde destek bulmamış ve 1993’e kadar herhangi bir girişim sonuca ulaşmamıştır. 1992’de Dünya Bankası’nın hazırladığı ve “telekomünikasyonda tekelin kaldırılmasını, posta ve telgraf hizmetlerinin telekomünikasyondan ayrılmasını, telekomünikasyon operatörünün şirketleştirilmesini, bağımsız düzenleyici bir kurumun kurulmasını, katma değerli hizmetlerin serbestleştirilmesini, insan kaynağının geliştirilmesini ve kamu yönetiminde enformatikleşmeyi” öneren bir Türkiye raporu çerçevesinde de telekomünikasyonun özelleştirilmesi girişimleri tekrar gündeme gelmiştir. 1993’te posta ve telgraf kurulum ve işletmesinin T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü, telekomünikasyon hizmetlerinin ise Türk Telekomünikasyon AŞ tarafından verilmeye başlanmasıyla şirketleşme ve telekomünikasyon ve posta hizmetlerinin ayrıştırılması tamamlanmıştır. İlerleyen zamanda çeşitli defalar Türk Telekom’un özelleştirilmesi, hisselerinin satışı için girişimlerde bulunulmuş ama özelleştirmenin yasal çerçevesini oluşturacak düzenlemeler ya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ya da hisse satışına yetersiz teklif alınması, önerilen bedellerin yeteri kadar yüksek olmaması nedeniyle özelleştirme süreci tamamlanmamıştır (Geray, 2016a: 32-34; Geray, 2016b: 207-208; Başaran, 2010: 246).

    Telekomünikasyon altyapısının özelleştirme planına dâhil edilmesi, gerek kablolu yayıncılığın gerekse de Çukurova Grubu’na ait Turkcell ve Uzanların kurduğu Telsim gibi cep telefonu şirketlerinin medya şirketleriyle bütünleşik olarak büyümesi için uygun ortamı sağlamıştır. Türkiye’nin ilk GSM operatörü olarak 1994 Şubat’ında hizmete başlayan Turkcell kısa zamanda Çukurova Grubunun en kârlı kuruluşlarından biri haline gelmiştir. Hemen ardından rakibi Telsim 1994 yılının Şubat ayında GSM iznini alarak Mayıs’ta hizmet sunmaya başlamıştır. 2001 krizinin ardından Pamukbank’a el konulmasıyla birlikte Turkcell’de Çukurova’nın hâkimiyeti zayıflamış ve giderek de -hala çatışmalı bir alan olarak kısmi varlığını sürdürse de- Karamehmet çoğunluk hisselerini kaybetmiştir. Telsim’e ise TMSF 13 Şubat 2004 tarihinde borçlarından dolayı el konulmuştur.

    Telekomünikasyon altyapısı üzerinden verilen katma değerli hizmetler arasında olan cep telefonuna ek olarak Türkiye’de bu dönemde internet de bir diğer katma değerli hizmet olarak sunulmaya başlamıştır. 1970’lerden sonra ortaya çıkan sayısallaşma ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerin sonucu olan bu hizmetler yaygınlaşmalarından sonra hem iletişim alanının teknolojik değişiminin somutlaştığı alanlar olmuş hem de medya endüstrisindeki sektörel yeniden yapılanmaların önemli bileşenleri olarak karşımıza çıkmıştır. Sayısallaşma ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerle iletişim teknolojilerinin hem yetenekleri ve kapasiteleri artmış hem de kitle iletişimi ile noktadan noktaya iletişim arasındaki ayrımlar aşınarak veri iletimi, kitle iletişim ve noktadan noktaya iletişim gibi farklı iletişim biçimleri aynı platform üzerinde birleşmiştir. Teknolojik yöndeşme olarak adlandırılan bu değişim yeni iletişim teknolojilerinin doğuşunu sağlamıştır. Ayrıca daha önceleri noktadan noktaya iletişim ile sınırlı olan telekomünikasyon ağı üzerinden verilen hizmetlerin çeşitlenmiş ve telekomünikasyon altyapısı da bir yeni iletişim teknolojisi olmuştur (Aydoğan, 2016: 273-274; Geray, 1994: 225).

    Teknolojik yöndeşme 1990’lardan itibaren iletişim alanında yaşanan değişimleri açıklamak, serbestleştirme ve ticarileştirme yönlü girişimleri meşrulaştırmak için en çok kullanılan kavramdır. Teknolojik yöndeşmenin olanaklı kıldığı yeni çokluortam içerik ve hizmetlerinin, sayısal iletişimin ekonomik kazanım ve istihdam yaratması beklenmiş; bu beklentinin gerçekleşmesinin de iletişim alanının sermayenin serbest dolaşımına açık bir pazar olarak biçimlendirilmesine bağlı olduğu iddia edilmiştir (Winseck, 2008; Mansell ve Javary, 2004). Küresel enformasyon altyapısı tartışmaları kapsamında iletişim ve ağ politikalarındaki sermaye yanlısı bu bakış açısı Türkiye’de de karşılığını bulmuştur. Aşağıdaki bölümde hem böylesi bir dönüşümü göstermesi hem de 1990’lardan günümüze medya endüstrisindeki ticarileşmenin, dönüşümün önemli bileşenlerinden bir tanesi olması nedeniyle internetin Türkiye’ye girişi ve medya endüstrisinin alana yatırımları aktarılmıştır.

    Türkiye’ye internetin girişi ve internet pazarının gelişimi

    Küresel bilgisayar ağlarını birbirine bağlayan ağ olarak internetin Türkiye’deki tarihi geniş alan bilgisayar ağlarına kadar uzanmaktadır. 1986’da kurulan Türkiye Üniversiteler ve Araştırma Kurumları Ağı (TÜVAKA) sadece üniversiteler ve araştırma kurumları tarafından kullanılıp finanse edilmiştir. TÜVAKA teknolojik gelişmeler karşısında yetersiz kalmaya başlayınca yeni bir altyapının kurulması çalışmaları başlatılmıştır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ortaklığındaki bir proje kapmasında 1992’de Türkiye’nin internet bağlantısı sağlanmış; uluslararası internet bağlantısının gerçekleştirilmesi ise 1993’te olmuştur (Başaran, 2010: 176-177). Bu yeni omurganın yönetilmesi için aynı yıl ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından TR-NET adıyla bir organizasyon kurulmuştur. Türkiye’de interneti toplumun tüm kesimlerinin kullanabilmesini amaçlayan organizasyonun resmi olmayan bir statüsü olmuş; TR-NET’in teknik altyapısı için gerekli olan hat kirası, yönlendirici, modem, terminal gibi araçların ücretleri ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından karşılanmıştır. TR-NET omurgasının ODTÜ-Washington arasındaki yurt dışı PTT hattının kirası da yine TÜBİTAK tarafından ödenmiştir (TR-Net Ağ Bilgi Grubu, 1995: 1-2). Her ne kadar TR-NET döneminde ticari İSS’ler faaliyet göstermişse de sayıları çok az olmuştur. TR-NET döneminde internet esas olarak akademi egemenliğinde olmuş ancak bu egemenliğin tartışılması ve bir sonraki dönemin ticari ve yönetsel aktörlerinin belirmeye başlaması da yine bu dönemde gerçekleşmiştir (Başaran, 2010: 178).

    TR-NET internet talebini karşılamakta yetersiz kalınca Türkiye’nin ilk ticari omurgası olan TURNET omurgası için girişimler başlatılmıştır. Omurganın kurulması için TR-NET ekibi tarafından Türk Telekom’a (TT) teknik, örgütsel ve maddi düzeyde öneriler içeren bir rapor sunulmuştur. Raporda Ankara, İstanbul ve İzmir merkezli yeni bir altyapı kurulması ve örgütsel düzeyde de internet servis sağlayıcıların (İSS) kurumsal ve bireysel son kullanıcıya hizmet satmaları tavsiye edilmiştir. Rapor, TURNET’in kurulması için devletin kaynak sağlaması ve TURNET kendisini finanse edinceye kadar da devletin maddi desteğini devam ettirmesi önerisini de içermiştir. TR-NET ekibinin önerdiği bu plan TT tarafından sahiplenilmiş ve TT, omurgayı bizzat kurma kararı almıştır. Gereken finansman için de gelir paylaşımına dayanan bir model ile Eylül 1995’te bir ihale açmıştır. İhaleyi SATKO, Sprint ve ODTÜ’nün oluşturduğu konsorsiyum kazanmış ve Mart 1996’da da sözleşme imzalanmıştır. Yedi yıl süreli imzalanan sözleşmede altyapı için gereken malzeme yatırımlarının konsorsiyum tarafından yapılması, TURNET omurgasından kazanılacak gelirin %70’nin TT’ye bırakılması ve bu payın her sene kurum lehine yükseltilmesi şartları yer almıştır. Konsorsiyum 1996 baharında sorunlar yaşamaya başlamış ve ilk olarak ODTÜ, 1997 ortalarında da SATKO konsorsiyumdan ayrılmıştır. Sprint daha sonra Alman ve Fransız ulusal telekomünikasyon kuruluşları ile birleşerek Global-One isimli yeni bir grup oluşturmuştur. TURNET omurgası Ekim 1996’da çalışmaya başlamış ve son kullanıcılar ya İSS’ler aracılığıyla ya da doğrudan TT aracılığıyla internet erişim hizmeti alabilmiştir. İSS’ler ise kendi kurdukları düğüm noktaları ve TT’nin kiralık hatları ile TURNET omurgasına bağlanabilmiştir. Bu dönemde TT hem omurga işletici hem de İSS olarak internet pazarında önemli bir aktör olmaya devam etmiştir (Wolcott, 1999: 19-21; Başaran, 2010: 274-275). Bu dönemin bir diğer özelliği de ticari İSS’lerin hizmet vermeleriyle Türkiye’de dinamik bir İSS pazarının oluşması ve ticarileşmenin başlamasıdır (Wolcott ve Çağıltay, 2001: 138).

    Zaman içinde TURNET omurgasında yükseltmeler yapıldıysa da teknolojik olarak yeterli gelmemiş ve yeni bir omurganın kurulması için girişimler 1998’de başlamıştır. Böylesi bir kararda Global-One’ın ticari beklentilerini karşılayamadığını belirterek TT ile ortaklıktan ayrılması da etkili olmuştur (Güngör ve Evren, 2002: 53-54; Başaran, 2010: 281). 1998 başında TT-NET adıyla kurulacak yeni omurga için TT ihaleye çıkmış ve omurganın 1998 Ağustos veya Eylül’de kullanıma açılacağı açıklanmıştır. Yeni omurganın hayata geçirilmesi planlanan tarihte olmamış; ihaleyi kazanan Alcatel firması ile TT arasında imzalanan sözleşme çerçevesinde TT-NET omurgası ancak 1999 yılı başında hayata geçirilebilmiştir (Ayaz, 2000: 27). Omurganın kullanılmaya başlamasında sonra Türkiye’deki internet pazarı erişim ve içerik yatırımları düzeyinde daha da gelişmiş; internet pazarındaki aktörler arası çatışmalar da bu dönemde artmıştır. TT-NET’in kapasitesinin yeteri kadar arttırılmadığı, yanlış yönetilmesi, TT’nin bir İSS ve omurga işletici olarak internetin hem perakende hem de toptan pazarında faaliyet göstermesi, uygulanan fiyat politikası, TT’nin haksız rekabet yaptığı ve pazardaki hakim konumunu kötüye kullandığı iddiaları gibi konular anlaşmazlıkların temel başlıkları olmuştur. Bu dönemin bir diğer özelliği de internet erişiminde genişbant erişim teknolojisi olan ADSL ve ISDN BA teknolojilerinin deneme amaçlı da olsa kullanılmaya başlaması ve Kablo TV şebekesi üzerinden de internet erişiminin sunulmasıdır (Güngör ve Evren, 2002: 61-62; 68-72).

    Türkiye’de internet erişimine ve içeriğine yatırım yapan ticari oyuncular Doğuş Grubu, Çukurova Grubu, Doğan Grubu, Sabancı Grubu, Koç Grubu, İhlas Holding, İş Bankası, Rumeli Holding ve Zorlu Grubu gibi büyük medya, finans ve sanayi grupları olmuştur. Bu yatırımların temel motivasyonu da teknolojik yöndeşmenin yaratması beklenen ekonomik kazanım ve geleneksel medya ile karşılaştırıldığında pazara giriş maliyetinin görece düşük olması avantajından yararlanarak yeni iletişim teknolojileri aracılığıyla medya endüstrisine girebilmek olmuştur (Aydoğan, 2016: 280-281).

    Medya gruplarının internet pazarındaki konumlanmalarına baktığımızda ilk yatırımların TURNET omurgasının kurulmasından hemen önce başladığı görülmektedir. Çukurova Grubu 1995’te Superonline Uluslararası Elektronik Bilgilendirme ve Haberleşme Hizmetleri A.Ş.’yi kurarak internet erişim pazarına girmiş; Aralık 1996’da Superonline’ın web sitesini açmıştır. Superonline’ın kuruluşu için yapılan yatırımın miktarı 150 milyon dolar olarak açıklanmıştır. Grubun internet içeriği yatırımları ise haber, oyun, müzik, alışveriş gibi ilgi alanlarına yönelik portallarla başlatılmıştır. Bu çerçevede 1997’de Nethaber.com, Nisan 1998’de Superonline Shopping, Nisan 1999’da müzik portalı ve bir oyun sitesi olan geygir.com açılmıştır. Uzan Grubu’nun internet yatırımları ise 1998’de başlamıştır. İlk olarak Rumeli-Net kurularak internet erişim pazarına girilmiştir. Rumeli-Net’in internet içeriği yatırımları ise diğer medya şirketlerinde de olduğu gibi ilk olarak grup şirketleri tarafından üretilen içeriğin internete taşınması ile gerçekleşmiştir. Gruba ait olan Star televizyonu ve Star gazetesi internete aktarılmış; 2001’de de içerik üretimi alanında faaliyet gösteren Netbul’u satın almıştır. Doğuş Grubu’nun internet erişimi alanındaki yatırımı Eylül 1999’da kurulan İxir Holding A.Ş. olmuştur. İxir, ilk olarak bireysel internet erişimi pazarında hizmet vermeye başlamış; Mayıs 2000’den itibaren de chivi.com, chilek.com, nakhita.com. champiyon.com, sosyetix.com, yepnew.com, basamax.com, zakki.com ve ntvmsnbc.com gibi portallarla haber, eğlence, müzik, sohbet, alışveriş, oyun ve magazin konularında internet içerik yatırımları yapılmıştır. İhlas Grubu’nun internet erişim pazarına girişi 1996’da kurulan İhlas Net A.Ş. ile olmuş; içerik yatırımı için de grup 1998’de NetGazete adıyla bir site kurmayı tercih etmiştir. İnternet pazarına hem İSS hem de içerik sağlayıcı olarak giren bir diğer grup ise Doğan Grubu’dur. Doğan Grubu’nun internet yatırımlarını bünyesinde topladığı, “Doğan İletişim Elektronik Servis Hizmetleri A.Ş.”nin kuruluş çalışmaları 1999 yılı sonlarında başlamıştır. Şirketin kuruluşu Mayıs 2000’de tamamlanmış; E-Kolay markası altında ilk erişim paketi piyasa sürülerek şirketin portalı da açılmıştır. Doğan Grubu’nun internet pazarındaki içerik yatırımları da ağırlıklı olarak grup bünyesindeki yayınların internete aktarılmasıyla olmuştur. Bu çerçevede hurriyetim.com ve milliyet.com kurulmuş; kadın, elektronik ticaret ve eğlence içerikli başka portallar da açılmıştır. Dinç Bilgin’in iletişim alanındaki çatı kuruluşu Medya Holding ise internet alanına 1999’un ikinci yarısında Turkport ile girmiştir. Şirketin içerik alanındaki yatırımları ilk olarak, Medya Holding’in geleneksel medya alanındaki yatırımlarının sağladığı içerik için bir taşıyıcılık yapma görevi şeklinde biçimlendirilmiştir. Bu doğrultuda Medya Holding’e ait olan Sabah Online, Bir Numara Hearst Online ve ZDNet, Turkport bünyesinde çalışmalarını sürdürmüştür. Turkport portalında ayrıca şehir rehberlerine de yer vermiştir. Şirket bunu yaparken, o şehirlerde yaşayan öğrencilerin sağladığı içeriğe karşılık ücretsiz internet bağlantısı sunmuştur (Aydoğan, 2016: 284-289).

    Türkiye’de sadece internet içeriği alanına yatırım yapan medya kuruluşları ise Cumhuriyet gazetesi ile Anadolu Ajansı ve ANKA haber ajansları olmuştur. Cumhuriyet’in internete aktarılması 7 Mayıs 1998’de olmuştur. Ağ ortamındaki Cumhuriyet’in ayırt edici özelliği ise basılı gazetenin tüm ekleri ve sayfaları ile olduğu gibi internete aktarılmasıdır. Ayrıca gazetenin verdiği kitaplar ve dergi ekleri de ağa aktarılmıştır. Anadolu Ajansı ise web sitesi üzerinden günlük haberlere, fotoğraflara ve İngilizce, Fransızca ve Almanca haberlere belli bir ücret karşılığı ulaşılabilmesine olanak vererek internet içeriğine yatırım yapmıştır. ANKA’nın web sitesi ise 2001’de kurulmuştur. Sitede haberlerin tanıtım yazıları yer almış tamamı ise ücretli abonelik çerçevesinde bireysel ve kurumsal abonelere sunulmuştur (Aydoğan, 2016: 290-291).

    2000’lerin başına gelindiğinde Türkiye’de internet pazarında yaşanan gelişmeler medya gruplarının internet yatırımlarını yeniden şekillendirmesine neden olmuştur. 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz ve bilgisayar donanımının ve internet bağlantısının pahalı olması internet kullanımının yaygınlaşamamasının en önemli nedenleri olmuştur. Bununla birlikte internet içeriğinin ücretli hale getirilememesi ve ücretli olarak sunulan içeriğin de satılamaması, internet reklamcılığının sektörü besleyecek kadar gelişememesi, abone elde edebilmek için yapılan çok büyük bütçeli reklam kampanyaları ve erişim hizmetlerinde gerçekleştirilen fiyat düşürme savaşları Türkiye’deki medya gruplarının internet alanındaki yatırımlarından beklediklerini elde etmelerini engellemiştir. Borsaya açılarak gelir elde etme beklentisi de gerçekleşememiştir. Gerek dünyada teknoloji şirketlerinin hisselerinin hızla değer kaybetmesi gerekse de Türkiye’de teknoloji şirketlerinin borsaya açılmak için gerekli olan kar etme şartını sağlayamaması, borsaya açılarak gelir elde etme modelinin de kısa sürede iflas etmesine neden olmuştur. Bu nedenlerle medya grupları küçülmek zorunda kalmıştır. İlk olarak içerik yatırımları tasfiye edilmiş, içerik üretimi için istihdam edilen kadrolar işten çıkarılmıştır. Bazı gruplar erişim pazarından da çekilmiş; pazarda faaliyet göstermeye devam edenler ise bireysel kullanıcıdan çok kurumsal abonelere yönelik bir iş yapma modeli benimsemiştir. Ancak hiç biri internet pazarından tamamen çekilmemiş; erişim ya da içerik alanlarından en az bir tanesinde yer almaya devam etmiştir. Örneğin Doğuş Grubu İxir’i kapatarak erişim alanından çekilmiş olsa da ntvmsnbc.com portalıyla içerik hizmetine devam etmektedir. Aynı şekilde Turkport da kapatılmış, ancak grubun haber alanında yaptığı internet içeriği yatırımları devam etmiştir (Aydoğan, 2016: 292-294).

    ***

    Burada medya, telekom ve internet piyasalarıyla ilgili olarak anlattığımız öykü, bugün radikal biçimde değişmiştir. AKP döneminde dünyadaki örneklerine hiç benzemeyen bir yöndeşme pratiği yaşanmaktadır. Takip eden bölümde, popüler dile “havuz medyası” olarak yerleşen, Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş bir medya ile yeni kurumları, yeni baskılama yöntemleriyle neredeyse yepyeni bir iletişim rejiminin detaylı öyküsü açıklanacaktır.

    Kaynaklar

    Ayaz, Orhan (2000). “Yatırımlarımız.” Türk Telekom Dergisi (Mayıs-Haziran): 12-15.

    Aydoğan, Aylin (2016). “İnternet’te Geleneksel Medya.” İletişim Ağlarının Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi, Yazılım ve İnternet. Başaran, Funda ve Haluk Geray (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 270-296.

    Ayşe Hür (2015) “Devletin karanlık yüzü: JİTEM”, Radikal, 23 Ağustos, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/devletin-karanlik-yuzu-jitem-1420112/

    Azer Bortaçina (1999) “Tarık Ziya Ekinci: Kardeşim masum olduğu için öldürüldü”, Milliyet, 27 Ocak.

    Başaran, Funda (2010). İletişim Teknolojileri ve Toplumsal Gelişme: Yayılmanın Ekonomi Politiği. Ankara: Ütopya.

    Bianet (2001) “Frekans tahsisi ihalesine iptal istemi”, 20 Nisan, https://m.bianet.org/bianet/medya/1876-frekans-tahsisi-ihalesine-iptal-istemi

    Bianet (2001) “Susurluk kazası”, 3 Kasım, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/5776-susurluk-kazasi

    Bianet (2011) “Özgür Gündem 17 yıl Sonra Yeniden; Hoş Geldin!”, 4 Nisan, https://m.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/129057-ozgur-gundem-17-yil-sonra-yeniden-hos-geldin

    Bob Jessop ve Ngai-Ling Sum (2006) Beyond the regulation approach: Putting capitalist economies ın their place, Edward Elgar Publishing.

    Burcu Sümer ve Gülseren Adaklı (2010) “Public Service Broadcaster as a market player: Changingoperationalpatterns of the TRT in Turkeyunderthe AKP leadership, 2002-2010”, PublicPublic Service Media afterRecession, RIPE 2010 Conference, Londra, 8-11 Ekim, http://ripeat.org/2010/public-service-broadcaster-as-a-market-player-changing-operational-patterns-of-the-trt-in-turkey-under-the-akp-leadership-2002-2010/

    Burçin Belge (2001) “24 Ocak krizinin devamını yaşıyoruz”, Bianet, 28 Nisan, https://bianet.org/biamag/ekonomi/2020-24-ocak-krizinin-devamini-yasiyoruz

    Burçin Belge (2003) “Muzır Kurulunun icraatları”, 15 Nisan, Bianet, https://m.bianet.org/bianet/kultur/18242-muzir-kurulunun-icraatlari

    CNN Türk (2012) “Aydın Doğan’dan 28 Şubat ifadesi”, 5 Ekim, https://www.cnnturk.com/2012/guncel/10/05/aydin.dogandan.28.subat.ifadesi/679399.0/index.html

    CPJ (1996) Ocak Işık Yurtçu: International PressFreedomAwards, https://cpj.org/awards/1996/yurtcu.php (erişim: 19.10.2017)

    Cumhuriyet (1987) “Zam rekoru kağıtta”, 24 Aralık (Manşet).

    Cumhuriyet (2000) “Kabloluya rakip geliyor, DigiTurk deneme yayınında”, (28 Nisan).

    Cumhuriyet (2000) “POAŞ ihalesinde ortak olanlar bu kez karşı saflardalar. Asıl yarış ise 12 Nisan’da: GSM’de de medya savaşı”, (5 Nisan).

    Cumhuriyet (2012) “Medya patronları, 28 Şubat’ı anlattı”, 5 Ekim, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/374478/Medya_patronlari__28_Subat_i_anlatti.html

    Cumhuriyet, “Dijital TV’de tekelleşmeye doğru, Doğan Grubu abone kayıtlarına bir süre önce başlanan Digital Türk ortaklığından çekildi”, 22 Nisan 2000;

    Cumhuriyet, “Dijital yayın furyası, Medya holdingleri tekelciliği daha da arttıracak sayısal yayına hazırlanıyor”, 17 Nisan 2000;

    Ekin Karaca (2012) “Sol 28 Şubat’a Nasıl Bakıyor?”, Bianet, http://bianet.org/bianet/siyaset/136537-sol-28-subat-a-nasil-bakiyor

    Ercüment İşleyen (1999) “Cinayetin rengi yeşil”, Milliyet, 27 Ocak.

    Ergun Aydınoğlu (2008) Türkiye solu. 1960-1980, İstanbul: Versus.

    Erinç Yeldan (2002) “Neoliberal Küreselleşme İdeolojisinin Kalkınma Söylemi Üzerine Değerlendirmeler”, Praksis, Sayı: 7 (Yaz), 19-34.

    Erol Taymaz (2003) “Rekabet: Nereye Kadar? Nasıl? (7-8 Kasım 2001) başlıklı kongreye sunulan tebliğ”, Ekonomik Yaklaşım, Özel Sayı: 47, 99-105.

    Fatih Çekirge (1997) “Genelkurmay’da düşman değişti”, Sabah, 30 Nisan, http://arsiv.sabah.com.tr/1997/04/30/f01.html

    Geray, Haluk (1994). Yeni İletişim Teknolojileri: Toplumsal Bir Yaklaşım. Ankara: Kılıçaslan Matbaacılık.

    Geray, Haluk (2016a). “İdealist ve Stratejik Modeller Çerçevesinde Ağ Politikası Oluşturma Süreci: Türkiye Örneğinde Ekonomi Politik Yaklaşım.” İletişim Ağlarında Yeni Hizmetler: Kapitalist Çıkarlar, Kamusal Politikalar. Haluk Geray, Funda Başaran ve Aylin Aydoğan (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 19-49.

    Geray, Haluk (2016b). “İletişim Ağları ve Masaüstü Sömürgecilik.” İletişim Ağlarının Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi, Yazılım ve İnternet. Funda Başaran ve Haluk Geray (der.) içinde. Ankara: Ütopya. 189-215.

    Gökçer Tahincioğlu (2005) “‘JİTEM’ iddianamesi”, Milliyet, 2 Nisan.

    Gülseren Adaklı (2001) “Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol”, D. B. Kejanlıoğlu, S. Çelenk, G. Adaklı (der.) Medya Politikaları: Türkiye’de Televizyon Yayıncılığının Dinamikleri, Ankara: İmge, 145-205.

    Gülseren Adaklı (2006) Türkiye’de Medya Endüstrisi: Neoliberalizm Çağında Mülkiyet ve Kontrol İlişkileri, Ankara: Ütopya.

    Gülseren Adaklı (2014) “Media capital and ultra-crossmedia ownership”, Perspective, Heinrich Böll Stiftung Publication, Sayı: 8 (Nisan), 18-23.

    Güngör, Müberra ve Gökhan Evren (2002). İnternet Sektörü ve Türkiye İncelemeleri. Ankara: Telekomünikasyon Kurumu Yayını.

    Haber Vitrini (2002) “MİT Televole’nin Peşine Düştü”, 18 Ekim, http://www.habervitrini.com/haber/mit-televolenin-pesine-dustu-53216/

    Habertürk (2016) “Eski Ankara Emniyet Müdürü Saral: Ecevit bize Fetullah’ın cumhurbaşkanlığını dayatacaktı”, 9 Kasım, http://www.haberturk.com/gundem/haber/1321766-eski-ankara-emniyet-muduru-saral-ecevit-bize-fetullahin-cumhurbaskanligini-dayatacakti

    Hamit Bozarslan (2015) İmparatorluktan günümüze Türkiye tarihi, çev. Işık Ergüden, İstanbul: İletişim.

    Hatice Sevgi Zengin (2004) Siyasi iktidar ve ‘toplumsal hoşnutsuzluk’ : 2000’li Yıllarda Türkiye’de ‘sosyal patlama’ söylemi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Ü. SBE, Kamu Yönetimi-Siyaset Bilimi ABD, Ankara.

    I. C. Schick ve E. A. Tonak (1990) “Uluslararası Boyut: Ticaret, Yardım ve Borçlanma”, Schick, I. C. ve Tonak, E. A. (der.) (1990) Geçiş Sürecinde Türkiye içinde, İstanbul: Belge, 354-385.

    İlhan Tekeli ( 1984 ) Türkiye ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara: Yurt Yayınevi

    İpek Özlem Yılmaz (2011) 12 Eylül 1980 döneminde Türkiye’de basın özgürlüğü ve sansür, Gazi Ü. SBE Gazetecilik ABD, Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

    İrfan Bozan (2016) “Gülen’i ABD’ye kaçıran rapor”, 12 Ağustos, Al Jazeera Türk, http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/guleni-abdye-kaciran-rapor

    İsmet Akça (2013) “Türkiye’de ordu-siyaset ilişkisi”, A. Demirel ve S. Sözen (der.) Türk siyasal hayatı içinde, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi AÖF, 183-190.

    Korkut Boratav (1999) “Özelleştirme, Kaynak Transferleri ve Yozlaşma”, Bilanço 98: 75 Yılda Çarklardan Chip’lere, İstanbul: Tarih Vakfı, 279-292.

    Mansell, Robin ve Michèle Javary (2004). “New Media and the Forces of Capitalism.” Toward a Political Economy of Culture: Capitalism and Communication in the Twenty-First Century. Andrew Calabrese ve Colin Sparks (der.) içinde. Maryland: Rowman & Littlefield Publishers. 228-243

    Mehmet Onur Doğan (2011) “10 soruda ‘Muzır Kurul’”, Sabit Fikir, 30 Eylül, http://www.sabitfikir.com/dosyalar/10-soruda-muzir-kurul

    Muharrem Tünay (2002) “Türk Yeni Sağının Hegemonya Projesi”, çev. D. Dinler, Praksis: 5, 177-197.

    Namık Durukan (1999) “Vedat Aydın’ın eşi Şükran Aydın: Faili biliyorum”, Milliyet, 27 Ocak.

    Nedim Şahhüseyinoğlu (2005) Dünden Bugüne Düşünceye ve Basına Sansür, Ankara.

    Nedim Şener (2008) “Magazin olmasa sosyal patlama olur”, 23 Ekim, Milliyet, http://www.milliyet.com.tr/magazin-olmasa-sosyal-patlama-olur-ekonomi-1006818/

    Özçağlayan, Mehmet (2000). “Türkiye’de Televizyon Yayıncılığının Gelişimi.” Selçuk İletişim 1-2: 41-52.

    Özgür Başar (2015) “Gelelim televizyona: sayısal karasal televizyon yayıncılığında son durum”, 7 Temmuz, http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/gelelim-televizyona-saysal-karasal.html

    Özgür Başar (2015) “Sayısal yayıncılık dünyasında son durumlar, bu kez önce radyo”, 3 Temmuz, http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/saysal-yaynclk-dunyasnda-son-durumlar.html

    Pekman. Cem (1996), “Özelleştirme Sürecinde Türk Televizyonu ya da Avrupa’yı Yeniden Keşfetmek.” Yeni Türkiye Dergisi 12: 1014-1026.

    Radikal (2011) “Ve devlet JİTEM’i resmen kabul etti”, 9 Temmuz, http://www.radikal.com.tr/turkiye/ve-devlet-jitemi-resmen-kabul-etti-1055684/

    Radikal (2015) “Çiller döneminin ölüm listesi 20 yıl sonra ortaya çıktı”, 9 Temmuz, http://www.radikal.com.tr/turkiye/ciller-doneminin-olum-listesi-20-yil-sonra-ortaya-cikti-1399837/

    Raşit Kaya (2009) İktidar yumağı: Medya, sermaye, devlet, Ankara: İmge.

    Sinan Sönmez (2016) “BrettonWoods, fordizmve hegemonya”, Hacettepe Ü. İİBF Dergisi, Cilt 34, Sayı 1, 43-62.

    Soner Toy (2010) Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun Türkiye ekonomisi ve Türk bankacılık sektörü üzerindeki etkileri, Marmara Ü. SBE, Maliye ABD, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.

    Şenay Aydemir (2011) “İki yılda 27 çalışanı öldürüldü”, Radikal, 18 Mart, http://www.radikal.com.tr/kultur/iki-yilda-27-calisani-olduruldu-10

    TBMM Komisyon (2012) “Muzır Kurulu”, Bilgi Toplumu Olma Yolunda Bilişim Sektöründeki Gelişmeler ile İnternet Kullanımının Başta Çocuklar, Gençler ve Aile Yapısı Üzerinde Olmak Üzere Sosyal Etkilerinin Araştırılması Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, https://www.tbmm.gov.tr/arastirma_komisyonlari/bilisim_internet/docs/sunumlar/muzir_kurulu2.pdf

    Tekeli, İ. (1984) “Sunuş”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, İ. Tekeli vd. (der.), Ankara: Yurt.

    TR-NET Ağ Bilgi Grubu, (1995). Tr-Net Servislerini Kullanma Kılavuzu. Ankara: TR-Net Ağ Bilgi Grubu Yayını.

    Winseck, Dwayne (2008). “The State of Media Ownership and Media Markets: Competition or Concentration and Why Should We Care?” Sociology Compass 2(1): 34-47.

    Wolcott, Peter (1999). The Diffusion of the Internet in the Republic of Turkey. http://mosaic.unomaha.edu/TURK_PUB.pdf. Erişim Tarihi: 12. 03. 2002.

    Wolcott, Peter ve Kürşat Çağıltay (2001). “Telecommunications, Liberalization and the Growth of the Internet in Turkey.”, The Information Society 17(2): 133-141.

    Yıldız, Aytaç (2003). Bir Düzenleyici Kurul Analizi: Radyo Televizyon Üst Kurulu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

      1. Birikim rejimi terimi için ör. bkz. Jessop ve Sum, 2006; Sönmez, 2016.

     

      1. Vehbi Koç, memnuniyetin ötesinde, cunta lideri Evren’e hitaben, “bundan sonrası” için direktifler içeren bir mektup kaleme aldı (3 Ekim 1980). Bkz. Sönmez, 1987: 346-352.

     

      1. Her tarihsel anlatı, yazanın yaşadığı zamanla ilişkili olarak belli tercihler, belirli anımsamalar ve unutuşlar içerir. Buradaki anlatı da bir istisna olmayacak. Okuyucuların, eksik bıraktığımız yerleri, yeterince vurgulanmadığını düşündüğü kısımları hem kendi belleği, hem de bu konuda artık önemli bir külliyat haline gelen başka çalışmalarla dolduracağını umuyoruz. Elbette anlatımız, okurun her türlü eleştiri, görüş ve öneriyle geliştirilmeye açıktır.

     

      1. “MGK, Başbakanlık, İçişleri, Adalet, Sağlık ve Kültür bakanlıkları, YÖK, Diyanet İşleri ve gazeteciler cemiyetine bağlı 11 üyeden oluşan Muzır Kurulu, 2001’de 497 aylık, 475 haftalık dergi ile 668 kitap, 2.508 gazete ve 403 süreli yayını müstehcen buldu.” (Belge, 2003).

     

      1. 2001 krizini merkeze alan, döneme özgü sosyal hoşnutsuzlukların ve bunlarla ilgili medya içeriklerinin iyi bir envanterini çıkararak neoliberal ekonomi politikaları ile bağlantısını açıklayan bir kaynak için bkz. (Zengin, 2004).

     

      1. Temmuz 1993’te Anayasa Mahkemesi tarafından siyasetten men edilen Halkın Emek Partisi yerini, bu olasılık üzerine Mart ayında kurulmuş olan Demokrasi Partisine (DEP) bırakmıştır.

     

      1. Birleşmiş Milletler’e verilen taahhüt üzerine Başbakanlık’ın kontrolünde Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, devletin Kürtlere yönelik “inkâr ve imha” politikalarını somut verilerle ortaya koyuyor. Bülent Sarıoğlu (2006) “En az 800 bin kişi terör göçmeni”, Milliyet, 24 Temmuz. Raporun tam metni için bkz. http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/tgyona.shtml

     

      1. 28 Şubat 2012 tarihli bir haberde o dönem Eşitlik ve Demokrasi Partisi Başkanı olan akademisyen Ferdan Ergut, bu ilişkinin altını çiziyor: “Susurluk süreci üzerinden şekillenen toplumsal bilinç…rayından çıkartıldı ve bir şeriat umacısı üzerinden dikkatler devletin içindeki çete oluşumlarından uzaklaştırıldı. 28 Şubat, Susurluk üzerine şal örttü.” Ekin Karaca (2012) “Sol 28 Şubat’a Nasıl Bakıyor?”, Bianet, http://bianet.org/bianet/siyaset/136537-sol-28-subat-a-nasil-bakiyor

     

      1. Manşete çekilen bu haberin sahibi, Fatih Çekirge, diğer medya mensupları ile birlikte önceki gün katıldığı Genelkurmay Karargâhı’ndaki brifingte Genelkurmay İç Güvenlik Daire Başkanı Tuğgeneral Kenan Deniz’in sözlerini hayranlıkla aktarıyor: “PKK’nın irticayla işbirliği yaptığı ortadadır. Bu işbirliği cumhuriyetin temel ilkelerine ve niteliklerine karşı bir numaralı tehdittir. Bu anlamda, artık irtica, tehdit sıralamasında bir numara olmuştur. İran, Türkiye’de bir Cezayir benzeri yaratmak istiyor. Bir irticai rejim ihracı peşinde. Bu desteğin farkındayız.” (Çekirge, 1997).

     

      1. Olayla ilgili bir kronoloji için örneğin bkz. Bianet (2001) “Susurluk kazası”, 3 Kasım, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/5776-susurluk-kazasi

     

      1. Habertürk (2016) “Eski Ankara Emniyet Müdürü Saral: Ecevit bize Fethullah’ın cumhurbaşkanlığını dayatacaktı”, 9 Kasım, http://www.haberturk.com/gundem/haber/1321766-eski-ankara-emniyet-muduru-saral-ecevit-bize-fetullahin-cumhurbaskanligini-dayatacakti; İrfan Bozan (2016) “Gülen’i ABD’ye kaçıran rapor”, 12 Ağustos, Al Jazeera Türk, http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/guleni-abdye-kaciran-rapor

     

      1. Habere göre, gazete kâğıdının fiyatı bir yılda 266 TL’den 600 TL’ye çıkarak % 225,5 oranında artmıştır.

     

      1. Burada sadece blok satışla gerçekleştirilen, bir medya grubu ile doğrudan ilişkili özelleştirmelere yer verilmiştir.

     

      1. Doğan Grubu ihaleye İş Bankası ile birlikte girmiştir.

     

      1. 1979’da devletten Hisarbank ve Odibank’ı satın almış olan ve aslen inşaat sektöründe varlık gösteren Çavuşoğlu-Kozanoğlu Grubu, 1982 yılında büyük tanıtım kampanyalarıyla Güneş Gazetesini çıkarmaya başladı. Ancak söz konusu banka felaketinin ardından gazete el değiştirdi, Hisarbank ve Odibank’ı batıran grubun patronları kişisel yaşamlarında herhangi bir zarara uğramadı ama devletin üstlendiği zarar 1991 yılı sonu itibarıyla 547 milyar TL olarak bilançoya yansıdı (Vatan, 6 Ocak 2008).

     

      1. Bankanın ana ortakları: Kemal Uzan, Ayşegül Uzan, Hakan Uzan, Cem Cengiz Uzan, Yavuz Uzan.

     

      1. 09 Ağustos 2001tarihinde Sümerbank hisseleri OYAK grubuna (daha sonra ING Bank oldu) devredilmiştir. http://www.tmsf.org.tr/intikaleeden.bankalar.tr (erişim tarihi: 24 Ekim 2017)

     

      1. Bayındır Holding, Süleyman Demirel’in yakın çevresinde yer alan işadamı Kamuran Çörtük’e ait BRT’nin (Bayındır Radyo-Televizyon) bağlı olduğu gruptur. Bir süredir yayın yapamayan ve satışa çıkarılan BRT’nin lisansı, 29 Ocak 2003 tarihinde RTÜK tarafından iptal edilmiştir.

     

      1. Fona devredilmeden önce ana ortakları, NTV’nin kurucusu Nergis Holding (Cavit Çağlar) ve CreditIndustrial’di.

     

      1. Sonraki incelemelerde, İnterbank’ın Cavit Çağlar’ın kurduğu paravan şirketlere 250 milyon dolarlık kredi açtığı ve bu kredileri Çukurova Grubu’na aktararak satış ücretini ödediği ortaya çıktı. 1991’de Demirel’in “Bankalardan Sorumlu Devlet Bakanı” yaptığı Çağlar, Adnan Kahveci’nin “kediye ciğer emanet ettiler” sözünü doğrulayacak şekilde hem sorumlusu olduğu kamu bankalarını, hem de daha sonra satın aldığı ya da ortak olduğu özel bankaları kendi hesabına çalıştırdı. Egebank ve Etibank soruşturmaları kapsamında verilen gıyabi tutuklama kararı nedeniyle 18 Nisan 2001’de ABD’de FBI tarafından tutuklandı. 28 Nisan 2001’de Türkiye’ye getirilerek cezaevine konulan Çağlar, 6 Şubat 2002’de tahliye edildi. (Takvim, 4 Temmuz 2010).

     

      1. http://www.tmsf.org.tr/intikaleeden.bankalar.tr (erişim: 24 Ekim 2017).

     

      1. MNG Holding, TV 8 adlı bir televizyon kanalının sahibiydi.

     

      1. OgerTelecom’la girdikleri ihale ile 2005’te Türk Telekom’u satın alan Hariri ailesi, % 14’lük payla Arab Bank’ın da hissedarıdır.

     

      1. 1980’lerde medya piyasasına doğrudan Turgut Özal tarafından sokulan Kıbrıs’lı işadamı Asil Nadir önce Haldun Simavi ile Ercan Arıklı’ya ait medya kuruluşlarını satın almış, ancak büyük ölçüde İngiltere merkezli esas şirketi PollyPeck’teki yolsuzluklar yüzünden kısa zamanda ayrılmak zorunda kalmıştı (bkz. Adaklı, 2006: 159-164).

     

      1. Abdi İpekçi aynı yılın başında, gizemini bugün de koruyan bir suikastın kurbanı olmuştur.

     

      1. Doğan, 1999’da kurduğu Doğan Media International GmbH ile Almanya’daki medya yatırımlarını kurumsallaştırdı.

     

      1. Medya grupları arasındaki çatışma ve çelişkiler, hem yayın içeriklerinde hem de fiili süreçlerde zaman zaman oldukça şiddetlendi. Örneğin birbirleriyle promosyon üzerinden kıyasıya rekabet eden medya grupları, ileride hasım olarak seçtikleri başka bir gruba karşı gizli kartel anlaşmalarıyla ortak hareket edebildiler. 90’lı yıllar boyunca süren bu rekabetin siyasal süreçlerle doğrudan bağlantılı bir öyküsü için bkz. (Adaklı, 2006: 241-262).

     

      1. İsim hakkı nedeniyle Uzanlar Star1 adını İnterstar’a çevirmiştir (3 Mart 1992). Özal’la Uzanlar arasındaki anlaşmazlığın detayı için bkz. (Yengin, 1994: 136).

     

      1. Konuyla ilgili dünyadaki gelişmeleri ve Türkiye’deki durumu düzenli olarak araştıran ve özellikle Elektrik Mühendisleri Odası’nın düzenlediği toplantılarda yaptığı konuşmalarla ve yazılarıyla kamuyu bilgilendirmeye çalışan Özgür Başar’ın bloğunu takip edebilirsiniz: http://sadeceozgur.blogspot.com.tr/2015/07/saysal-yaynclk-dunyasnda-son-durumlar.html. YÖK’ün tez arama sayfasında frekans planlaması, frekans ihalesi, frekans tahsisi ifadeleri ile yaptığım aramadan hiçbir sonuç elde edemedim.Üstelik aramamı belli bir alanla (iletişim, siyaset bilimi, mühendislik, vb) sınırlandırmamıştım. İçinden geçtiğimiz dönemde üniversiteler ya da diğer kamu kurumları bu tür araştırmalar için elverişli yerler olmayabilir ama bu konuda (da) ayrıntılı, iyi belgelenmiş çalışmalara şiddetle ihtiyaç var.

     

      1. Dönemin ana muhalefet partisi SHP yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş ve mahkeme devir işlemini iptal etmiştir. Ancak iktidar partisi olan ANAP herhangi bir işlem yapmamış ve oluşan yasal boşluk 1999’a kadar devam etmiştir. 1999’da çıkarılan 4397 sayılı yasayla da PTT Genel Müdürlüğü’ne devredilen vericiler ve teçhizat bedelsiz olarak TRT’ye iade edilmiştir (Yıldız, 2003: 31).

     

  • İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost hiç görmediği babasını anlattı: ‘Hayali bile mis kokuyor’

    İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost hiç görmediği babasını anlattı: ‘Hayali bile mis kokuyor’

    12 Eylül darbecilerinin emriyle, ağabeyi Muzaffer Erdost ile gözaltına alınarak, Mamak Askeri Cezaevi’nde dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost‘un kızı Alaz Erdost, katledilmesinden 37 yıl sonra hiç tanımadığı babasını anlattı: Babamı kalın kara bıyıklarından, gülen gözlerinden öpüyorum. En azından hayal ediyorum. Hayali bile mis kokuyor.

    Sultan Özer / Ankara

    Alaz Erdost babası İlhan Erdost 7 Kasım 1980’de öldürüldüğünde henüz 6 aylıktı, ablası Türküler de 2,5 yaşında. Babasıyla hiç fotoğrafı olmadı, bu yüzden ablasını biraz da olsa kıskandı, ne de olsa onun babasıyla fotoğrafı vardı. İki kardeş babalarını tanımadan, İlhan Erdost’a “baba” diyemeden, ona sarılamadan büyüdüler; ama amcaları Muzaffer Erdost onlara hem amca hem baba oldu.

    İlhan Erdost

    İlhan Erdost, Ağabeyi Muzaffer Erdost ile Sol ve Onur yayınları aracılığıyla sol ve sosyalist klasikleri Türkçe’ye kazandırdılar. Yayınları nedeniyle hep hedef oldular. Nitekim 12 Eylül darbesinin hemen ardından “yukarıdan gelen emir” ile gözaltına alındı, Mamak Cezaevi’ne götürüldüler. Gözaltı nedenleri, kendi yayınları olan ve hakkında hiçbir kısıtlama kararı olmayan Engels’in “Doğanın Diyalektiği” adlı kitaptı. Gözaltına alınıp götürüldükleri Mamak Askeri Cezaevi’nde bir bloktan öbür bloğa nakilleri sırasında, özel görevlendirilmiş 4 er tarafından, özel getirilmiş araç içinde “onların anasını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım” talimatı ile dövülerek öldürüldüler. İlhan Erdost kendisini dövenlere, “sabah kızlarımı öpmeden çıktım, dövmeyin” dedi ama emir “yukarıdan” gelmişti. Ağabeyinin gözleri önünde dövülerek öldürüldü. Kendisi de öldüresiye dövülen Muzaffer Erdost, kardeşinin öldürülmesinden sonra adını Muzaffer İlhan Erdost olarak değiştirdi,

    her 7 Kasım’da Sol ve Onur yayınlarının kitaplarını yüzde 50 indirimle okurlarıyla buluşturdu. Karşıyaka Mezarlığı’nda, adeta çiçek bahçesi olan İlhan Erdost’un mezarı başında buluştu kızları, eşi, ailesi, sevenleri.

    37 yıl sonra bu 7 Kasım’da da İlhan’la buluşacak ailesi, dostları…

    Babasının öldürülme emrini veren 12 Eylül darbecilerinin başı, Kenan Evren’in ölümünün ardından Alaz Erdost, “Babamın küçük bahçesinden çiçekler fışkırırken, onun mezarı olmayacak. Kanla dolu yattığı yerde çiçekler açmayacak. Ziyarete gelenlere çikolata dağıtılmayacak, çünkü giden olmayacak. Ve o hiç bir zaman ‘kendi mezarında kendi açan bir gül’ olmayacak asla. Bu da bana yeter” demişti.

    Alaz Erdost’la babası öldürülen bir çocuğun neler hissettiğini, babasız büyümeyi, Erdost ailesini, yakınlarını siyasi cinayetlerde kaybeden ailelerin oluşturdukları Toplumsal Bellek Platformu’nu, bugün de devam eden ölümleri, katliamları konuştuk.

    Baban katledildiğinde henüz 6 aylık bir bebektin ve babasız büyüdün. İlk ne zaman öğrendin babasızlığı, neler hissettin?

    Aslında babasızlık diye bir şey yok benim için. Çünkü babamla hiç beraber olamadım. Onu ailemden dinledim, kitaplardan okudum, fotoğraflardan tanıdım, türkülerden dinledim. Bir akşam Arat Dink’le beraberdik. O diyor ki ‘ben daha şanslıyım, babamı tanıdım.’ Ben diyorum ki ‘ben daha şanslıyım, babamı hiç tanımadığım için. Böylece yokluğu daha az acıtıyor.’ Aslında öyle değil tabi. Ben Hrant Dink’e yandığım kadar babama yanıyorum. Babamı özlediğim kadar Hrant Dink’i anıyorum. Ben doğdum babam vardı, büyüdüm babam anlatıldı. Babam her yerde benimle. Tanımadan seviyorum. Tanıyıp kızı olduğum için gurur duyuyorum.

    Babanın öldürüldüğünü öğrendiğinde neler yaşadın?

    Babamla ilgili bir şeyler anlatırken şunun sıkıntısını yaşıyorum. Onunla bir anım yok, ona dair anılarım da çok az. Bu yüzden anlattıklarım da hep aynı oluyor. Bundan utanıyorum. Ben babamın trafik kazasında öldüğünü zannediyordum, öyle demişlerdi bana. Okumayı sökmüştüm. Evimiz sobalıydı. Soba yanıyordu. Demek ki kıştı. Annemle teyzem battaniye altında koltukta oturuyorlardı. Orta sehpada bir dergi duruyordu. Belki de annemler onu bilerek orada bırakmışlardı bilemiyorum. Kapağında babamın kocaman fotoğrafı vardı. Altında da “İşkencede öldürülen yayıncı İlhan Erdost” yazıyordu. Yüksek sesle okudum. Annemlere baktım, ağlıyorlardı. Battaniye de gizleyemiyordu. Sonra çok soru sorduğumu hatırlıyorum. Ertesi gün okula gittiğimde arkadaşlarıma yalan söylemişim gibi hissetmiştim bir de. Çünkü başka türlü anlatmıştım hikayeyi onlara. Çok utandığımı hatırlıyorum bu yüzden. Utanmak bize doğuştan nasip olmuş.

    Babanı ya da babasızlığı nasıl anlatırsın? Babasız büyüyen bir çocuk neler hisseder?

    Biz ablamla çok şanslıydık. Kocaman bir aileydik- ki hala öyleyiz çok şükür ki- babasız büyümek gibi bir hissi hiçbir zaman yaşamadık. Amcam, dayım babamızdı. Ama aile ne kadar büyükse yarası da o kadar büyük oluyor. Hep çok gülünen gecelerin sonu ağlamakla bitti. Anılar babamla başladı, türküler babamla devam etti. Kuzenlerim yanımızda babalarına baba demediler. Annemi balık sevmez diye bildim yıllarca. Meğer babam çok severmiş o yüzden yemezmiş. Babamın terlikleri, traş bıçağı, diş fırçası, dolapta kazakları, çekmecede çorapları sanki bizimle hala yaşıyormuş gibi senelerce evde durdu.

    Sanıyorum ne kadar bizi korumaya çalışsalar da hüznü bizden uzak tutamadılar. Annemin ağlamadığı bir gün hatırlamam ben çocukluğumdan. “Hasretinle Yandı Gönlüm’ü” ağlamadan dinleyemem örneğin. Tanımadan özler babasız büyüyen çocuklar babalarını.

    Ablanın babanla fotoğrafı var ama senin yok. Ne düşündün?  

    İşte ben buna çok üzülüyorum. O kadar üzülüyorum ki dönüp beraber bir fotoğrafımızın olması için bir çok şey verebilirim. Ben bu hayatta en çok ablamı severim. Her şeyin en güzeli onun olsun isterim. Ama bir tek bu yüzden onu kıskanıyorum. Bir zaman Cumhuriyet Gazetesi bir röportaj yaptığında bizimle, bunu söylemiştim. Ablamla olan bir fotoğrafına beni koymuşlar, bana hediye etmişlerdi. Çok severim o fotoğrafı ben, gerçekmiş gibi severim.

    Türküler ile birbirinize çok yakınsınız, babasızlığı konuşuyor muydunuz? 

    Biz kuzenimizi kaybettik, 4 sene oluyor. Barışta kuzenimiz babamı tanımıştı, çok da iyiymiş ilişkileri anlatıyordu hep. Bir keresinde ablama ‘senin baban benim babam, benim babam senin baban aslında’ demiş. Çünkü babamla o kadar yakınlarmış ki babası gibi görürmüş. Biz de amcamızı öyle gördük. Babam gitti, amcam kaldı. Barışta gitti, biz kaldık. Birbirimizde onlara dair bir şeyler bulup mutlu oluyoruz. Türküler’e bakarsanız babamı görürsünüz bence. Gülüşü benzer, saçının kıvırcığı benzer. Bazı hareketleri benziyormuş, annem öyle diyor. Amcamın da sesi benziyor. Bir de yazısı.

    Bugün de çocuklar babasız, anneler evlatsız, eşsiz bırakılıyor. Ölümler durmuyor. Bu tür haberleri de yakından takip ediyorsun? Özellikle siyasi cinayetleri, faili meçhulleri…Neler düşünüyorsun?

    Bazen hiçbir şeyin farkında olmayan bir insan olmak istiyorum. Okumayan, sorgulamayan.  Çevremiz o insanlarla dolu. Bu 12 Eylül’ün bir sonucudur elbette. Ama öyle olamıyor. Biz bu acının içine doğduk. Her ölüm bana yara. Her ölüm bana gözyaşı. Bunun başka bir tarafı da var tabi. Zaten ölümlerin içine doğduk derken bir gerçekten bahsediyorum. Benim en yakın arkadaşlarımın babalarını öldürmüşler. Onlar benim, babalarımız öldürülmeden önce arkadaşlarım olmuşlar zaten. Çünkü babalarımız arkadaşmış. Bize düşen bu ölümleri durdurmak için elimizden ne geliyorsa yapmak. Önüne geçemediklerimizin de, geride bıraktıklarına merhem olmak.

    Annen, ablan ve sen her anmada yanyanasınız? Bununla ilgili ne dersin?

    İyi ki yanyanayız. Hiç ayrılmayalım. Bunu sağlayan annemdir. Annemin birleştirici gücüdür. Sevgisidir. Özverisidir.


    Annenin ağlayarak saçını boyattığı bir anı var. Neydi o anlatır mısın?

    Babam öldürüldüğünde ben 6 aylıkmışım. Beni büyütecek gücü kalmamış annemin üzüntüden. Teyzem bize taşınmış, bana bakmış. Beni büyüten teyzemdir. Babamın acısı bizim bütün ailede her yerdeydi. Annem saçlarını boyatmaz, kendine hiç bakmazdı. Çok zayıftı. Babamın kazaklarını ve paltolarını giyerdi. Ablamın okulda veli toplantısı olmuş. Ablam annemden utandığı için, okula annemin gitmesini istememişti. O güne kadar annem gibi teyzem de anneannem de saçlarını boyatmayı bırakmışlardı. O akşam birbirlerinin saçlarını boyadılar. Ağlaya ağlaya. Ertesi gün de annem gitti ablamın veli toplantısına.

    Babanın annenle türkü söylediği bir ses kaydı var. Dinledin mi? Neler hissettin?

    Hiç dinlemez miyim? Kasetleri bulduğum günden beri sürekli onları dinliyorum. Arkadaşlarıma dinletiyorum. Babamlar en yakın arkadaşlarıyla biraraya geldiklerinde seslerini kaydetmişler. Metin Demirtaş, Vahap Erdoğdu, Seyhan Erdoğdu, annem rakı içip türkü söylüyorlar. Metin amca şiirler okuyor. Babam türkülerin sözlerini karıştırıyor, annem babama kızıyor. O kadar güzeller ki. Oradayım sanki. Babamla kadeh tokuşturuyorum sanki. Babamın sesini biliyorum ben o kasetler sayesinde. Amcama benziyormuş. Demiştim ya.

    Erdost ailesi olarak, babalarını, yakınlarını siyasal cinayetlerde kaybeden ailelerle Toplumsal Bellek Platformu’nu kurdunuz. Neden ihtiyaç duydunuz böyle bir platforma?

    Zaten biz çoğumuz biraradaydık. Çünkü zaten babalarımız da yaşarken beraberlerdi, o yüzden çocukluğumuzdan tanıyorduk birbirimizi. Ya da aynı şekilde öldürülmüşlerdi, ilk gidenin çocuğu- kardeşi, yeni gideninkine desteğe gitti. Acısını acısı bildi. Ya da zaten dava dosyalarımız ortaktı. Dosyalarımızdaki isimler aynıydı. Yaşadıklarımız birdi. Beraber çok güzel olduk. Çok destek olduk, çok güçlendik.

    Muzaffer Erdost

    Platform neler yapıyor?

    Platform Sabahattin Ali’den başlayıp Hrant Dink’e uzanan süreçte, yakınlarını devlet eliyle ya da devlet ihmaliyle kaybetmiş ailelerin biraraya gelmesinden oluştu. Biz bu geniş ailemizin hiç büyümesini istemedik ama giderek büyüyor ne yazık. Meclise gittik biz birden çok kez. Bir faili meçhuller komisyonu kurulmasını istedik. Zamandan bağımsız, yetkisi sınırsız olsun, gerçekleri ortaya çıkartsın istedik. Kah kendimizle dalga geçtik bu romantik isteklerimiz yüzünden, kah sarıldık, kah çok güldük. Devam eden dosyalarımızın peşinden beraber koştuk. Zamanaşımı kararlarını beraber aldık, zamanın aşmadığının kanıtı olduk. Kardeş olduk biz. Hala da öyleyiz. Yeni bir acıda koşarak gideriz, el tutarız. Belki bir işe yararız diye. Kayıplarımızın ölüm yıldönümlerinde, anmalarında, beraberiz. Elimizden ne gelirse yapmaya hazırız.

    Babanı senden kopartan 12 Eylül darbecileri, darbe ortamını yaratanlardı. Bugün de Türkiye bir darbe girişimini atlattı! Bu konuda ne düşünüyorsun?

    Darbenin her türlüsüne ne olursa olsun karşıyım elbette. Darbe karşıtı olan herkesin de her darbeye aynı şekilde yaklaşmasını dilerim. 12 Eylül’den hesap sorulmasının önünü açmış gibi yapıp, 28 Şubat’la hesaplaşmak olmaz. Darbeyse, hesabı sorulsun. Hepsinin.

    Darbe olmasa da 12 Eylül darbesini bile aşan oranda baskılar, 5 kez uzatılan OHAL, işten atılanlar, cezaevlerine doldurulanlar… Yine karanlık bir tablo… Bugünü 12 Eylül ile kıyaslayabilir miyiz? Ne söylersin?

    Bir hukuksuzluğun içinde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Onuru için aç kalıyor, doğruyu söylemekten vazgeçmediğimiz için özgürlüğümüzden oluyoruz. Ama yine de biz hukuk diyoruz. Adalet diyoruz. Çünkü başkaca bildiğimiz bir yol yok.

    Kenan Evren yargılandı, ceza aldı ama cezası uygulanmadı, kısa süre sonra da öldü? Ölümünü duyduğunda ne hissettin?

    Sürekli şunu söylüyorum. Bizim tek bir dileğimiz gerçek oldu hayatta. “Kenan Evren ölmesin”. Ama biz istedik ki ölmesin de yargılansın. Kenan Evren’in yargılanması için Geçici 15. Maddenin kalkması gerekiyordu. Bu 12 Eylül referandumu ile olanaklı hale geldi. Kalktı, biz ve bizim gibi aileler suç duyurusunda bulundular. Yargılama başladı. Karar çıktı, uygulanmadı. Kenan Evren öldü. Devlet töreni ve apoletleriyle gömüldü. Geçen sene de bize zamanaşımı kararı geldi.

    Zaten aslında babamın davası zamanaşımına uğramış. Geçici 15. Maddenin kalkması da, bizim dava açmamız da gereksizmiş. Matematiksel olarak mümkün değilmiş zaten onları suçlu kılmak. Lütfen dilek dilemeyelim. Kenan ölmesin dedik dedik öldürmedik. 100 yaşına kadar yaşadı. Yaşamak denirse tabi ona.

    Kenan Evren öldü. Yattığı yere giden yok. Babamın küçük bahçesi çiçekler içerisinde.  Amcam babama bir mektup yazmış; ‘Aralık kalan gözlerinden öpüyorum kardeşim’ demiş. Bu hayatta kardeş sevgisi ne demek tatmış bir insan olarak söylüyorum ki, bir insanın bu cümleyi yazması kadar acı çok az şey vardır. Sebebi olanlara ah ediyorum. Babamı ise kalın kara bıyıklarından, gülen gözlerinden öpüyorum. En azından hayal ediyorum. Hayali bile mis kokuyor.

  • Eylül 2017 Medya Gözlem Raporu

    Can Irmak Özinanır ve Canberk Gürer / HALA GAZETECİYİZ

    Türkiye’de özgür bir medya ortamının var olduğu dönemlerden bahsetmek biraz zordur. Basın ve genel olarak kitle medyası her zaman devlet, sermaye ve çeşitli güç odaklarının baskısı altında olmuştur. Bu baskının yapısal boyutlarının yanısıra ülkenin siyasal kültürüne içkin boyutları da olduğunu söylemek lazım. Osmanlı Devleti’nde basının doğumundan beri neredeyse her iktidar, iktidarını sağlamlaştırmanın bir bölümü olarak medya ve akademi üzerinde baskı oluşturmayı bir yöntem olarak benimsemiştir. Ancak bazı olaylar, medya üzerindeki baskının artmasında dönüm noktası kabul edilebilir. 15 Temmuz darbe girişimi bu tür bir dönüm noktası olmuştur. Darbecilerin ilk hedeflerinden biri medya olmuş ve darbenin püskürtülmesinde medya ciddi bir rol oynamış olmasına rağmen, AKP hükümeti tarafından darbe girişimine karşı başlatıldığı söylenen Olağanüstü Hâl’in (OHAL) de ilk hedeflerinden biri medya olmuştur. 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL’den bir hafta sonra 27 Temmuz 2016 tarihli 668 Sayılı KHK ile 45 gazete, 16 televizyon, 15 dergi, 3 haber ajansı, 23 radyo, 29 yayınevi ve dağıtım şirketi kapatıldı (ÇGD raporu, Temmuz-Eylül 2016). Bunun ardından ise yaygın tutuklamalar ve medya üzerindeki baskılar başladı.  Bu raporda, medya üzerindeki baskıların bir bölümü aydınlatılmaya çalışılıyor. Verilerin çoğu 15 Temmuz 2016-Eylül 2017 arasını ele alıyor, birikimli veriye ulaşılamadığı durumlarda ise Eylül ayı itibariyle durum raporlanıyor. 

    Basın kartı sahibi gazeteci sayısı (Eylül 2017 itibarıyla)

    Göreve bağlı basın kartı: 9734

    Süreli basın kartı: 5497

    Serbest basın kartı: 43

    Basın şeref kartı sahibi: 81

    Toplam:  15.355

    Veriler, TBMM Plan Bütçe Komisyonu 26. Dönem 3. Yasama yılı 1/11/2017 tarihli toplantı tutanağından elde edilmiştir.

    Karasal, uydu ve kablo ortamlarında yayın yapan radyo ve televizyon sayısı (Eylül 2017 itibarıyla)

    Toplam: 1792

    Veriler, TBMM Plan Bütçe Komisyonu 26. Dönem 3. Yasama yılı 1/11/2017 tarihli toplantı tutanağından elde edilmiştir.

    Gözaltına alınan gazeteci sayısı (Temmuz 2016-Eylül 2017)

    Erkek: 271

    Kadın: 15

    Toplam: 286

    Veriler Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Bianet’in medya gözlem raporlarından karşılaştırmalı olarak elde edilmiştir.

    İşten çıkarılan gazeteci sayısı (Temmuz 2016-Eylül 2017)

    Toplam: 2988

    Veriler Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Bianet’in medya gözlem raporlarından karşılaştırmalı olarak elde edilmiştir.

    Hakkında adli işlem yapılan gazeteci sayısı (Eylül 2017)

    Sanık: 68

    Şüpheli: 35

    Hükümlü: 19

    Toplam tutuklu: 122

    Toplam yargılanan: 296

    Veriler Bianet’in medya gözlem raporlarından elde edilmiştir.

    Fiziksel şiddet, tehdit ve saldırı girişimine uğrayan gazeteci sayısı (Temmuz-Eylül 2017)

    Toplam :10

    Veriler Bianet’in medya gözlem raporlarından elde edilmiştir.

    Erişim engeli getirilen haber ve yazı sayısı (Temmuz 2016-Eylül 2017)

    Toplam: 1507

    Veriler Gazeteciler Cemiyeti ve Bianet’in medya gözlem raporlarından karşılaştırmalı olarak elde edilmiştir.

     

    Akreditasyon engeli ayrımcılığı (Temmuz 2016-Eylül 2017)

    Toplam: 5

    Veriler Gazeteciler Cemiyeti ve Bianet’in medya gözlem raporlarından karşılaştırmalı olarak elde edilmiştir.

    Olağanüstü Hal kapsamında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnameler ve 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca kurulan komisyon kararıyla kapatılan haber ajansı, televizyon, radyo, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanalı sayısı (Temmuz 2016-Eylül 2017)

    Haber ajansları: 6

    Televizyon: 33

    Radyo: 37

    Gazete: 65

    Dergi: 20

    Yayınevi ve dağıtım kanalı: 29

    Veriler, TBMM Plan Bütçe Komisyonu 26. Dönem 3. Yasama yılı 1/11/2017 tarihli toplantı tutanağı ve ilgili Kanun Hükmünde Kararnamelerden elde edilmiştir.

    (KHK’lere ilişkin inceleme raporu aşağıda yer almaktadır.)

    Radyo Televizyon Üst Kurulu’na gelen vatandaş bildirimleri (Ocak 2017-Eylül 2017)

    Toplam: 125.482

    Veriler, TBMM Plan Bütçe Komisyonu 26. Dönem 3. Yasama yılı 1/11/2017 tarihli toplantı tutanağı ve ilgili Kanun Hükmünde Kararnamelerden elde edilmiştir.

    Medya sahipliğindeki durum (Eylül 2017 itibariyle)

    Doğuş Medya Grubu

    Sahibi: Filiz Şahenk, Deniz Şahenk, Ferit Şahenk

    Medya organları: NTV, NTV Radyo, Star, Kral FM

    Hükümete yakınlığı: Doğrudan hükümete bağlı değil ancak Gezi eylemlerinden beri hükümete yakın bir çizgi izlemeye çalışıyor.

    Diğer sektörler: Bankacılık ve finans, otomotiv, enerji, inşaat, yiyecek-içecek

    Turkuvaz Medya Grubu

    Sahibi: Ömer Faruk Kalyoncu

    Medya organları: Sabah, Takvim, Atv, Ahaber, Sabah.com.tr, Ahaber radyo, Yeni Asır

    Hükümete yakınlığı: Hükümet yanlısı

    Diğer sektörler: İnşaat, enerji

    Doğan Medya Grubu

    Sahibi: Aydın Doğan, Arzuhan Yalçındağ, Vuslat Sabancı, Hanzade Doğan Boyner

    Medya organları: Hürriyet, Posta, Kanal D, CNN Türk, hürriyet.com.tr, Radyo D, Radyo CNN Türk.

    Hükümete yakınlığı: Doğrudan yakınlığı yok, yer yer muhalif yayınlar da yaptı ve terör suçlamalarına maruz kaldı. Bir süredir hükümeti fazla rahatsız etmeyen yayınlar yapmaya çalışıyor.

    Diğer sektörler: Enerji, perakende, sanayi, gayrimenkul, otomotiv pazarlama, turizm ve finans.

    Hayat Görsel Yayıncılık A.Ş.

    Sahibi: Zekeriya Karaman, Mustafa Çelik, İsmail Karahan, Ahmet Hüküm

    Medya organları: Kanal 7, haber7.com, Radyo 7

    Hükümete yakınlığı: Hükümet yanlısı

    Diğer sektörler:  –

    Demirören Holding

    Sahibi: Erdoğan Demirören, Yıldırım Demirören, Fikret Tayfun Demirören, Meltem Oktay

    Medya organları: Milliyet, Vatan, milliyet.com.tr

    Hükümete yakınlığı: Doğrudan hükümet yanlısı değil, muhalif de değil. Hükümetle bir haber sebebiyle anlaşmazlığa düştükleri ve doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Erdoğan Demirören’in azarlanarak ağlatıldığı iddiaları gündeme gelmişti.

    Diğer sektörler: Enerji, perakende, turizm, limancılık, eğitim, inşaat.

    Ciner Yayın Holding

    Sahibi: Turgay Ciner

    Medya organları: Habertürk, Show Tv, haberturk.com

    Hükümete yakınlığı: Doğrudan hükümet yanlısı değil, muhalif de değil. Bazen hükümetle anlaşmazlıklarıyla gündeme gelse de genel olarak hükümeti rahatsız etmeyen bir yayın çizgisi tutturmaya çalışıyor.

    Diğer sektörler: Enerji ve madencilik, inşaat, medikal, turizm, liman işletmeciliği, deniz ve hava taşımacılığı, sigorta, cam üretimi.

    Estetik Yayıncılık A.Ş.

    Sahibi: Burak Akbay

    Medya organları: Sözcü, sozcu.com.tr, Açık Mert Korkusuz, Açık Mert Korkusuz Spor gazetesi.

    Hükümete yakınlığı: Hükümete muhalif

    Diğer sektörler: –

    Albayrak Medya Grubu

    Sahibi: Ahmet Albayrak, Bayram Albayrak, Nuri Albayrak, Kazım Albayrak, Mustafa Albayrak, Muzaffer Albayrak

    Medya organları: Yeni Şafak, TVNET, Tempo Türk TV.

    Hükümete yakınlığı: Hükümet yanlısı

    Diğer sektörler: Savunma sanayii, turizm, inşaat, madencilik, taşımacılık

    ES Medya

    Sahibi: Kısa bir süre öncesine kadar Ethem Sancak, Ağustos 2017’den itibaren Hasan Yeşildağ.

    Medya organları: Akşam, Güneş, Star, 24 TV, 360 TV, Kanal 4, Alem Fm, Lig Radyo

    Hükümete yakınlığı: Hükümet yanlısı

    Diğer sektörler: Taşıt araçları, askeri taşıt araçları

    İhlas Grubu

    Sahibi: Ahmet Mücahit Ören

    Medya organları: Türkiye, TGRT Haber TV, TGRT Belgesel TV, TGRT FM.

    Hükümete yakınlığı: Hükümet yanlısı

    Diğer sektörler: İnşaat, gayrımenkul, turizm, ticaret, yemek, sağlık ve eğitim.

    Veriler http://turkey.mom-rsf.org/tr adresinde bulunan Media Ownership Monitor Türkiye projesi ile mevcut durumun karşılaştırılması ile elde edilmiştir.

    Bağımsız gazeteler

    Basın İlan Kurumu verilerine göre Türkiye’de yaygın gazeteler arasında hükümet ve sermayeye uzaklık bakımından bağımsız sayılabilecek gazeteler şunlar olarak belirlenmiştir.

    Cumhuriyet (Solcu, liberal)

    Dokuz Sütun (Sağcı-milliyetçi)

    Günboyu (Sağcı-milliyetçi)

    Sözcü (Kemalist)

    Türkiye’de Yeniçağ (Sağcı-milliyetçi)

    Evrensel (Solcu)

    Halkın Gazetesi Birgün (Solcu)

    Yeni Mesaj (Sağcı, milliyetçi, dindar)

    Yurt (Solcu, Kemalist)

    Olağanüstü Hal Kapsamında Yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnamelere İlişkin İnceleme

    15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişiminin ardından 20 Temmuz 2016 tarihinde 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde olağanüstü hal ilan edilmiştir. Bu kapsamda, 23 Temmuz 2016 tarihinden 25 Ağustos 2017 tarihine kadar 27 adet Olağanüstü Hal Kapsamında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayınlanmıştır. Bu KHK’ler ile çok sayıda kamu görevlisi kamu görevinden çıkarılmış, öğrencilerin öğrencilikle ilişiği kesilmiş, özel sağlık kurum ve kuruluşları, özel öğretim kurum ve kuruluşları ile özel öğrenci yurtları ve pansiyonları, vakıf ve dernekler ile bunların iktisadi işletmeleri, vakıf yükseköğretim kurumları, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel radyo ve televizyon kuruluşları ile gazete ve dergiler ile yayınevi ve dağıtım kanalları kapatılmıştır.

    Bu kapsamda, 27 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan 668 sayılı KHK ile 3 haber ajansı, 16 televizyon, 23 radyo, 45 gazete, 15 dergi ve 29 yayınevi ve dağıtım kanalı; 29 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan 675 sayılı KHK ile 2 haber ajansı, 10 televizyon ve 3 dergi; 22 Kasım 2016 tarihinde yayınlanan 677 sayılı KHK ile 1 radyo, 7 gazete ve 1 dergi; 23 Ocak 2017 tarihinde yayınlanan 683 sayılı KHK ile 2 televizyon; 29 Nisan 2017 tarihinde yayınlanan 689 sayılı KHK ile 1 gazete ve 1 dergi; 25 Ağustos 2017 tarihinde yayınlanan 693 sayılı KHK ile 1 haber ajansı ve 2 gazete olmak üzere toplam 6 haber ajansı, 18 televizyon, 24 radyo, 65 gazete, 20 dergi ve 29 yayınevi ve dağıtım kanalı kapatılmıştır. Kapatılan kurumlardan 1 televizyon, 3 radyo, 17 gazete izleyen KHK’ler ile yeniden açılmıştır.

    Bunun yanında, 27 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan 668 sayılı KHK ile Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine aidiyeti veya iltisakı ya da bunlarla irtibatı olan özel radyo ve televizyon kuruluşları ile gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanallarını kapatmakla yetkili bir komisyonun kurulması karara bağlanmıştır. 17 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan 670 sayılı KHK ile KHK’ler gereğince kapatılmış özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının devir işlemlerine dair işlemler hükme bağlanmıştır; 671 sayılı KHK ile Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı kapatılmıştır. 6 Ocak 2017 tarihinde yayınlanan 680 sayılı KHK, 9 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 687 sayılı KHK ve 29 Nisan 2017 tarihinde yayınlanan 690 sayılı KHK ile 2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanununun ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanununun çeşitli hükümleri değiştirilmiştir.

    Kapatılan Haber Ajansları

    Adı İli Karar Sayısı Tarih
    Cihan Haber Ajansı KHK/668 27.07.2016
    Muhabir Haber Ajansı KHK/668 27.07.2016
    SEM Haber Ajansı KHK/668 27.07.2016
    DİHA (Dicle Haber Ajansı) İstanbul KHK/675 29.10.2016
    Jin Haber Ajansı Diyarbakır KHK/675 29.10.2016
    DİHABER – Dicle Medya Haber Ajansı Diyarbakır KHK/693 25.08.2017

    Kapatılan Televizyonlar

    Adı Karar Sayısı Tarih Yeniden Açılma Kararı – Tarihi
    Barış TV KHK/668 27.07.2016
    Bugün TV KHK/668 27.07.2016
    Can Erzincan TV KHK/668 27.07.2016
    Dünya TV KHK/668 27.07.2016
    Hira TV KHK/668 27.07.2016
    Irmak TV KHK/668 27.07.2016
    Kanal 124 KHK/668 27.07.2016
    Kanaltürk KHK/668 27.07.2016
    MC TV KHK/668 27.07.2016
    Mehtap TV KHK/668 27.07.2016
    Merkür TV KHK/668 27.07.2016
    Samanyolu Haber KHK/668 27.07.2016
    Samanyolu TV KHK/668 27.07.2016
    SRT Televizyonu KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    Tuna Shopping TV KHK/668 27.07.2016
    Yumurcak TV KHK/668 27.07.2016
    on4 KHK/683 23.01.2017
    Kanal 12 KHK/683 23.01.2017

    Kapatılan Radyolar

    Adı Karar Sayısı Tarih Yeniden Açılma Kararı – Tarihi
    Aksaray Mavi Radyo KHK/668 27.07.2016
    Aktüel Radyo KHK/668 27.07.2016
    Berçin FM KHK/668 27.07.2016
    Burç FM KHK/668 27.07.2016
    Cihan Radyo KHK/668 27.07.2016
    Dünya Radyo KHK/668 27.07.2016
    Esra Radyo KHK/668 27.07.2016
    Haber Radyo Ege KHK/668 27.07.2016
    Herkül FM KHK/668 27.07.2016
    Jest FM KHK/668 27.07.2016
    Kanaltürk Radyo KHK/668 27.07.2016
    Radyo 59 KHK/668 27.07.2016 KHK/693 – 25.08.2017
    Radyo Aile Rehberi KHK/668 27.07.2016
    Radyo Bamteli KHK/668 27.07.2016
    Radyo Cihan KHK/668 27.07.2016
    Radyo Fıkıh KHK/668 27.07.2016
    Radyo Küre KHK/668 27.07.2016
    Radyo Mehtap KHK/668 27.07.2016
    Radyo Nur KHK/668 27.07.2016
    Radyo Şimşek KHK/668 27.07.2016
    Samanyolu Haber Radyosu KHK/668 27.07.2016
    Umut FM KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    Yağmur FM KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    Batman FM KHK/677 22.11.2016

    Kapatılan Gazeteler

    Adı İli Karar Sayısı Tarih Yeniden Açılma Kararı – Tarihi
    Adana Haber Gazetesi Adana KHK/668 27.07.2016
    Adana Medya Gazetesi Adana KHK/668 27.07.2016
    Akdeniz Türk Adana KHK/668 27.07.2016
    Şuhut’un Sesi Gazetesi Afyonkarahisar KHK/668 27.07.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Kurtuluş Gazetesi Afyonkarahisar KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    Lider Gazetesi Afyonkarahisar KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    İscehisar Durum Gazetesi Afyonkarahisar KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    Türkeli Gazetesi Afyonkarahisar KHK/668 27.07.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Antalya Gazetesi Antalya KHK/668 27.07.2016
    Yerel Bakış Gazetesi Aydın KHK/668 27.07.2016
    Nazar Aydın KHK/668 27.07.2016
    Batman Gazetesi Batman KHK/668 27.07.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Batman Postası Gazetesi Batman KHK/668 27.07.2016
    Batman Doğuş Gazetesi Batman KHK/668 27.07.2016
    Bingöl Olay Gazetesi Bingöl KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    İrade Gazetesi Hatay KHK/668 27.07.2016
    İskenderun Olay Gazetesi Hatay KHK/668 27.07.2016
    Ekonomi İstanbul KHK/668 27.07.2016
    Ege’de Son Söz Gazetesi İzmir KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    Demokrat Gebze Kocaeli KHK/668 27.07.2016
    Kocaeli Manşet Kocaeli KHK/668 27.07.2016
    Bizim Kocaeli Kocaeli KHK/668 27.07.2016
    Haber Kütahya Gazetesi Kütahya KHK/668 27.07.2016
    Gediz Gazetesi Kütahya KHK/668 27.07.2016
    Zafer Gazetesi Kütahya KHK/668 27.07.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Hisar Gazetesi Kütahya KHK/668 27.07.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Turgutlu Havadis Gazetesi Manisa KHK/668 27.07.2016
    Milas Feza Gazetesi Muğla KHK/668 27.07.2016
    Türkiye’de Yeni Yıldız Gazetesi Niğde KHK/668 27.07.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Hakikat Gazetesi Sivas KHK/668 27.07.2016 KHK/675 – 29.10.2016
    Urfa Haber Ajansı Gazetesi Şanlıurfa KHK/668 27.07.2016
    Ajans 11 Gazetesi Şanlıurfa KHK/668 27.07.2016
    Yeni Emek Tekirdağ KHK/668 27.07.2016
    Banaz Postası Gazetesi Uşak KHK/668 27.07.2016
    Son Nokta Gazetesi Uşak KHK/668 27.07.2016
    Merkür Haber Gazetesi Van KHK/668 27.07.2016
    Millet Gazetesi KHK/668 27.07.2016
    Bugün Gazetesi KHK/668 27.07.2016
    Meydan Gazetesi KHK/668 27.07.2016
    Özgür Düşünce Gazetesi KHK/668 27.07.2016
    Taraf KHK/668 27.07.2016
    Yarına Bakış KHK/668 27.07.2016
    Yeni Hayat KHK/668 27.07.2016
    Zaman Gazetesi KHK/668 27.07.2016
    Today’s Zaman KHK/668 27.07.2016
    Özgür Gündem Gazetesi İstanbul KHK/675 29.10.2016
    Azadiya Welat Gazetesi Diyarbakır KHK/675 29.10.2016
    Yüksekova Haber Gazetesi Hakkâri KHK/675 29.10.2016
    Batman Çağdaş Gazetesi Batman KHK/675 29.10.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Cizre Postası Gazetesi Şırnak KHK/675 29.10.2016
    İdil Haber Gazetesi Şırnak KHK/675 29.10.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Güney Expres Gazetesi Şırnak KHK/675 29.10.2016
    Prestij Haber Gazetesi Van KHK/675 29.10.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Urfanatik Gazetesi Şanlıurfa KHK/675 29.10.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Kızıltepe’nin Sesi Gazetesi Mardin KHK/675 29.10.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Ekspres Gazetesi Adana KHK/677 22.11.2016
    Türkiye Manşet Gazetesi Çorum KHK/677 22.11.2016
    Dağyeli Gazetesi Hatay KHK/677 22.11.2016
    Akis Gazetesi Kütahya KHK/677 22.11.2016
    İpekyolu Gazetesi Ordu KHK/677 22.11.2016
    Son Dakika Gazetesi İzmir KHK/677 22.11.2016
    Yedigün Gazetesi Ankara KHK/677 22.11.2016
    Van İpekyolu Haber Gazetesi Van KHK/689 29.04.2017
    Rojeva Medya Gazetesi Diyarbakır KHK/693 25.08.2017
    Gazete Şujin Diyarbakır KHK/693 25.08.2017

    Kapatılan Dergiler

    Adı İli Karar Sayısı Tarih
    Akademik Araştırmalar Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Aksiyon KHK/668 27.07.2016
    Asya Pasifik (PASİAD) Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Bisiklet Çocuk Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Diyalog Avrasya Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Ekolife Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Ekoloji Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Fountain Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Gonca Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Gül Yaprağı Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Nokta KHK/668 27.07.2016
    Sızıntı KHK/668 27.07.2016
    Yağmur Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Yeni Ümit KHK/668 27.07.2016
    Zirve Dergisi KHK/668 27.07.2016
    Tiroj Dergisi KHK/675 29.10.2016
    Evrensel Kültür Dergisi KHK/675 29.10.2016
    Özgürlük Dünyası Dergisi KHK/675 29.10.2016
    Haberexen Dergisi Samsun KHK/677 22.11.2016
    Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm için Yürüyüş Dergisi İstanbul KHK/689 29.04.2017

    Kapatılan Yayınevleri ve Dağıtım Kanalları

    Adı Karar Sayısı Tarih
    Altın Burç Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Burak Basın Yayın Dağıtım KHK/668 27.07.2016
    Define Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Dolunay Eğitim Yayın Dağıtım KHK/668 27.07.2016
    Giresun Basın Yayın Dağıtım KHK/668 27.07.2016
    Gonca Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Gülyurdu Yayınları KHK/668 27.07.2016
    GYV Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Işık Akademi KHK/668 27.07.2016
    Işık Özel Eğitim Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Işık Yayınları KHK/668 27.07.2016
    İklim Basın Yayın Pazarlama KHK/668 27.07.2016
    Kaydırak Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Kaynak Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Kervan Basın Yayıncılık KHK/668 27.07.2016
    Kuşak Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Muştu Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Nil Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Rehber Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Sürat Basım Yayın Reklamcılık ve Eğitim Araçları KHK/668 27.07.2016
    Sütun Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Şahdamar Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Ufuk Basın Yayın Haber Ajans Pazarlama KHK/668 27.07.2016
    Ufuk Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Waşanxaneya Nil KHK/668 27.07.2016
    Yay Basın Dağıtım Paz. Reklamcılık KHK/668 27.07.2016
    Yeni Akademi Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Yitik Hazine Yayınları KHK/668 27.07.2016
    Zambak Basım Yayın Eğitim Turizm KHK/668 27.07.2016

     

    Yasal Değişiklikler

     

    27 Temmuz 2016 ÇARŞAMBA

     

    Karar Sayısı: KHK/668

     

    Alınan tedbirler

     

    MADDE 2-

     

    (3) Kapatılan gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanalları ile özel radyo ve televizyon kuruluşlarına ait olan taşınırlar ve her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılır, bunlara ait taşınmazlar tapuda re’sen Hazine adına her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. Bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hazineden bir hak ve talepte bulunulamaz. Devre ilişkin işlemler ilgili tüm kurumlardan gerekli yardımı almak suretiyle Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilir.

     

    (4) Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine aidiyeti veya iltisakı ya da bunlarla irtibatı olan ve ekli (2) ve (3) sayılı listelerde yer almayan özel radyo ve televizyon kuruluşları ile gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanalları, ilgili bakan tarafından oluşturulacak komisyonun teklifi üzerine ilgili bakan onayı ile kapatılır. Bu fıkra kapsamında kapatılan kurum ve kuruluşlar hakkında da üçüncü fıkra hükümleri uygulanır.

     

    17 Ağustos 2016 ÇARŞAMBA

     

    Karar Sayısı: KHK/670

     

    Devir işlemlerine ilişkin tedbirler

     

    MADDE 5- (1) 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan Kanun Hükmünde Kararnameler gereğince kapatılan ve Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya Hazineye devredilen kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının her türlü taşınır, taşınmaz, malvarlığı, alacak ve hakları ile belge ve evraklarının (devralınan varlık);  her türlü tespit işlemini yapmaya, kapsamını belirlemeye, idare etmeye, avans dahil her türlü alacak, senet, çek ve diğer kıymetli evraka ilişkin olarak dava ve icra takibi ile diğer her türlü işlemi yapmaya, devralınan varlıklarla ilgili olup kanaat getirici defter, kayıt ve belgelerle tevsik edilen borç ve yükümlülükleri tespite ve hiçbir şekilde devralınan varlıkların değerini geçmemesi, ek mali külfet getirmemesi, kefaletten doğmaması ve Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ/PDY)’ne aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olmayan kişilerle gerçek mal veya hizmet ilişkisine dayanması şartıyla bu varlıkların değerlendirilmesi suretiyle bunları uygun bir takvim dahilinde ödemeye, kapatılan kurum ve kuruluşların taahhüt ve garanti ettiği ancak vermediği mal ve hizmet bedellerinin ödemesini durdurmaya veya ödemeye, tahsili mümkün olmadığı anlaşılan veya tahsilinde ve takibinde yarar bulunmayan hak ve alacaklar ile taahhüt ve garantilerin tahsilinden vazgeçmeye, her türlü sulh işlemini yapmaya, devralınan varlıklarla ilişkili kredi veya gerçek bir mal veya hizmet ilişkisine dayanan borçlar nedeniyle konulmuş ve daha önce kaldırılmış takyidatları kredinin veya borcun ödenebilmesini sağlamak amacıyla kaldırıldığı andaki koşullarla tekrar koydurmaya ve ihyaya, menkul rehinleri dikkate almaya, devralınan varlıklara konulan takyidatların sınırlarını belirlemeye ve kaldırmaya, finansal kiralama dahil sözleşmelerin feshine veya devamına karar vermeye, devralınan varlıkların idaresi, değerlendirilmesi, elden çıkarılması için gerekli her türlü tedbiri almaya,  gerektiğinde devralınan varlıkların tasfiyesi veya satışı amacıyla uygun görülen kamu kurum ve kuruluşlarına devretmeye, devir kapsamında olmadığı belirlenen varlıkları iadeye, kapatılanların gerçek kişiye ait olması halinde devralınacak varlıkların kapsamını belirlemeye, tereddütleri gidermeye, uygulamaları yönlendirmeye, bütün bu işlemleri yapmak amacıyla usul ve esasları belirlemeye, vakıflar yönünden Vakıflar Genel Müdürlüğü, diğerleri yönünden Maliye Bakanlığı yetkilidir.

     

    (2) Bu madde kapsamında devralınan varlıklardan nakit ve diğer hazır değerler emanet, diğer varlıklar ise nazım hesaplarda izlenir. Nazım hesaplarda izlenen varlıklardan elden çıkarılanların tutarı emanet hesaplarına alınır. Ödenmesine karar verilen borçlar bu emanetlerden ödenerek kalan tutar bütçeye gelir kaydedilir.

     

    (3) Kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının bağlı oldukları şirketlerin faaliyetleri sonlandırılarak ticari sicil kayıtları resen terkin edilir. Bunların devralınan varlıkları dışındaki varlıkları da Hazineye bedelsiz devredilmiş sayılır. Bu durumda şirketlere daha önce atanmış kayyımlar tasfiye memuru olarak görevlendirilebilir veya bu şirketlere tasfiye memuru atanabilir. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve birinci fıkrada yer alan hususları bu şekilde devralınan varlıklar için de uygulamaya Maliye Bakanlığı yetkilidir.

     

    (4) Birinci fıkra kapsamında tespite konu edilebilecek borç ve yükümlülüklere ilişkin olarak hak iddiasında bulunanlarca bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altmış günlük hak düşürücü süre içerisinde ilgili idaresine kanaat getirici defter, kayıt ve belgelerle müracaat edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra yapılacak kapatma işlemlerinde ise altmış günlük süre kapatma tarihinden itibaren başlar.

     

    (5) Borçların ödenmesinde; malvarlığının aynından doğan vergi borçları, rehinli alacaklar, çalışanların sigorta primleri, kamu idarelerine ödenmesi gereken vergi, resim, harç, fon kesintisi, pay gibi borçlar, enerji, iletişim ve su kullanım borçları, çeşidine bakılmaksızın beşyüz Türk Lirasını geçmeyen borçlar ve diğerleri şeklinde sıralama esas alınır.

     

    (6) 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri gereğince kapatılan vakıflara ait olup mülkiyetleri Vakıflar Genel Müdürlüğüne intikal eden taşınmazlar üzerinde bulunan eğitim tesisleri kamu kurum ve kuruluşlarına bedelsiz, özel hukuk tüzel kişilerine ise bedeli karşılığında tahsis edilebilir.

     

    (7) Kamu kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzel kişiler ile tüzel kişiliği olmayan kuruluşlar bu madde kapsamında istenilecek bilgi ve belgeleri onbeş gün içerisinde vermek zorundadır. Bu çerçevede talepte bulunulanlar özel kanunlarda yazılı hükümleri ileri sürerek bilgi ve belge vermekten kaçınamazlar.

     

    17 Ağustos 2016 ÇARŞAMBA

     

    Karar Sayısı: KHK/671

     

    Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna İlişkin Hükümler

     

    MADDE 20- 4/5/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi yürürlükten kaldırılmış ve aynı fıkranın (c) ve (ı) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

     

    “c) Başkan: Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanını,”

     

    “ı) Kurum: Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunu,”

     

    MADDE 21- 5651 sayılı Kanunun;

     

    a) 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    b) 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlığın” ibaresi “Kurumun” şeklinde, “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde ve “Başkanlıkça” ibaresi “Kurum tarafından” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    c) 5 inci maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “Başkanlığın” ibaresi “Kurumun” şeklinde, “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde, “Başkanlıkça” ibaresi “Kurum tarafından” şeklinde ve aynı maddenin altıncı fıkrasında yer alan  “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    ç) 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan “Başkanlığın” ibaresi “Kurumun” şeklinde, “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde, “Başkanlıkça” ibaresi “Kurum tarafından” şeklinde ve aynı maddenin üçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    d) 8 inci maddesinin üçüncü, yedinci, sekizinci ve onüçüncü fıkralarında yer alan “Başkanlığa” ibareleri “Kuruma” şeklinde, dördüncü, altıncı ve onbirinci fıkralarında yer alan “Başkanlık” ibareleri “Başkan” şeklinde, onüçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlıkça” ibaresi “Kurum tarafından” şeklinde ve ondördüncü fıkrasında yer alan “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına” ibaresi “Kuruma” şeklinde değiştirilmiş ve onbirinci fıkrasında yer alan “ise Başkanlığın talebi üzerine” ibaresi ile onikinci fıkrasında yer alan “Başkanlık veya” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.

     

    e) 8/A maddesinin birinci, ikinci ve dördüncü fıkralarında yer alan “Başkanlık” ibareleri “Başkan” şeklinde değiştirilmiş ve aynı maddenin beşinci fıkrasına “yer sağlayıcılara” ibaresinden sonra gelmek üzere “Başkan tarafından” ibaresi eklenmiştir.

     

    f) 9/A maddesinin birinci ve beşinci fıkralarında yer alan “Başkanlığa” ibareleri “Kuruma” şeklinde, üçüncü ve altıncı fıkralarında yer alan “Başkanlık” ibareleri “Başkan” şeklinde ve sekizinci fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Kurum” şeklinde değiştirilmiş, dokuzuncu fıkrasında yer alan “Başkanlık tarafından,” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.

     

    g) 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bünyesinde bulunan Başkanlıkça” ibaresi “tarafından” şeklinde, ikinci ve dördüncü fıkralarında yer alan “Başkanlığın” ibareleri “Kurumun” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde, dördüncü fıkrasının (d) bendinde yer alan “bu Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasında” ibaresi “bu Kanunun 8 inci maddesi ile 8/A maddesinde” şeklinde ve beşinci, altıncı ve yedinci fıkralarında yer alan “Başkanlık” ibareleri “Kurum” şeklinde değiştirilmiş, ikinci fıkrasının ikinci ve üçüncü cümleleri yürürlükten kaldırılmıştır.

     

    ğ) Ek 1 inci maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı” ibaresi “Kurum” şeklinde değiştirilmiş ve aynı maddenin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve altıncı fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.

     

    h) Ek 2 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde, “Başkanlıkta” ibaresi “Kurumda” şeklinde ve “yetmiş beşi” ibaresi “ikiyüzelliyi” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    MADDE 22- 5651 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.

     

    “EK MADDE 3- (1) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı kapatılmıştır.

     

    (2) Diğer mevzuatta Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına yapılan atıflar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna, Telekomünikasyon İletişim Başkanına yapılan atıflar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanına yapılmış sayılır.”

     

    MADDE 23- 5651 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

     

    “GEÇİCİ MADDE 4- (1) Telekomünikasyon İletişim Başkanının görevi bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte sona erer ve hakkında 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 18 inci maddesi hükümleri uygulanır. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında görevli daire başkanlarının görevleri bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte sona erer. Bunlardan daha önce İletişim Uzmanı unvanını ihraz etmiş olanlar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda Bilişim Uzmanı kadrolarına atanmış sayılırlar.

     

    (2) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında görevli olup terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olmadığı değerlendirilen personelden İletişim Uzmanı ve İletişim Uzman Yardımcıları, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda bulunan Bilişim Uzmanı ve Bilişim Uzman Yardımcısı kadrolarına, diğer personel ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda bulunan aynı unvanlı kadrolara başka bir işleme gerek kalmaksızın halen bulundukları kadro derecesiyle atanmış sayılırlar. Bunların atanmış sayıldıkları tarih itibarıyla diğer kanunlardaki hükümlere bakılmaksızın ve başka bir işleme gerek kalmaksızın kadroları ihdas edilmiş ve ilgili mevzuatı uyarınca Kurum kadro cetvellerine eklenmiş sayılır. Bu şekilde atananların Uzman ve Uzman Yardımcılığında geçirdiği süreler atanmış sayıldıkları Kurum kadrolarında geçmiş sayılır.”

     

    MADDE 24- 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanununun ek 7 nci maddesinin onuncu fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

     

    “Bu maddede belirtilen telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişime ilişkin işlemler ile 5271 sayılı Kanunun 135 inci maddesi kapsamında yapılacak dinlemeler, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu bünyesinde tek bir merkezden yürütülür.”

     

    MADDE 25- 5/11/2008 tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununun 60 ıncı maddesine sekizinci fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiş ve sonraki fıkra teselsül ettirilmiştir.

     

    “(9) Anayasanın 22 nci maddesinde sayılan sebeplerden biri veya birkaçına bağlı olarak, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Başbakanlık, alınması gereken tedbirleri belirler ve uygulanmak üzere Kuruma bildirir. Kurum Başkanı, Başbakanlığın gerekli gördüğü tedbirlere ilişkin kararını derhal işletmecilere, erişim sağlayıcılara, veri merkezlerine ve ilgili içerik ve yer sağlayıcılara bildirir. Bu kararın gereği, derhal ve kararın bildirilmesi anından itibaren en geç iki saat içinde yerine getirilir. Bu karar, yirmidört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim kararını kırksekiz saat içinde açıklar, aksi halde karar kendiliğinden kalkar.

     

    (10) Kurum, kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek ve tüzel kişilerin siber saldırılara karşı korunması ve bu saldırılara karşı caydırıcılık sağlamak için her türlü tedbiri alır veya aldırır.

     

    (11) Kurum, görevi kapsamında ilgili yerlerden bilgi, belge, veri ve kayıtları alabilir ve değerlendirmesini yapabilir; arşivlerden, elektronik bilgi işlem merkezlerinden ve iletişim altyapısından yararlanabilir, bunlarla irtibat kurabilir ve bu kapsamda diğer gerekli önlemleri alabilir veya aldırabilir. Kurum, bu fıkrada belirtilen görevlerin ifasında bakanlıklar, kurum ve kuruluşlar ile işbirliği içerisinde çalışır. Bu kapsamda Kurum tarafından istenen her türlü bilgi ve belge talebi; ilgili bakanlık, kurum ve kuruluşlar tarafından gecikmeksizin yerine getirilir. Bu fıkraya göre bilgi ve belge talebinde bulunulması ve bu taleplerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esaslar ile diğer hususlar Başbakanlıkça belirlenir.

     

    (12) Gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişileri, Kurumun bu maddedeki görevleri ile ilgili taleplerini, tabi oldukları mevzuat hükümlerini gerekçe göstermek suretiyle yerine getirmekten kaçınamazlar. İşletmeciler dışında Kurumun görevleri ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere bu maddenin ikinci fıkrasındaki yaptırım uygulanır.”

     

    6 Ocak 2017 CUMA

     

    Karar Sayısı: KHK/680

     

    Medya Hizmet Sağlayıcılara İlişkin Hükümler

     

    MADDE 16- 11/11/1983 tarihli ve 2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanununun 50 nci maddesinin birinci fıkrasının (g) bendinin birinci paragrafı ile aynı fıkranın (ı) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

     

    “Kurumda kadro karşılığı sözleşmeli personel çalıştırılabilir. Bu personelin unvanları, sayısı, kadro iptal ve ihdasları, ücretleri, kadrolara uygulanacak ek göstergeler, özel hizmet tazminatı, fazla çalışma ücreti gibi personele sağlanacak her türlü mali ve sosyal haklar, Yönetim Kurulunun teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir. Kurum personeline sağlanan mali ve sosyal ödemeler ile ücretlerin toplamı, 4/7/2001 tarihli ve 631 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Mali ve Sosyal Haklarında Düzenlemeler ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve bu Kanun Hükmünde Kararnameye dayanılarak yürürlüğe konulan Bakanlar Kurulu kararları kapsamında tespit edilen ortalama ücret toplamı üst sınırını geçemez.”

     

    “ı) Sözleşmeli personel; Kurumda radyo-televizyon yayın, yapım, teknik ve bilişim hizmetlerini yürütmek üzere Kurumca yapılacak sınavla istihdam edilen, istihdama ve sözleşmeye ilişkin usul ve esasları Yönetim Kurulunca belirlenen yerli veya yabancı uyruklu personeldir. Bu suretle çalıştırılacaklar, sosyal güvenlikleri bakımından 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi hükümlerine tabidir. Sözleşmeli personelin ücreti Genel Müdürün teklifi ve Yönetim Kurulu kararı ile tespit edilir. Kurumun yabancı dilde yayın yapan televizyon kanallarında fiilen çalışanlar hariç, sözleşmeli personelin ücretleri 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4 üncü maddesinin (B) fıkrasına göre istihdam edilenlere uygulanan sözleşme ücreti tavanının dört katını geçemez ve bu ücret dışında herhangi bir ödeme yapılamaz. Bu şekilde istihdam edilecek personel sayısı 300’ü geçemez. Ancak, Kurumun yabancı dilde yayın yapan televizyon kanallarında fiilen çalıştırılmak üzere bu sayıya ilaveten 450’yi geçmemek üzere sözleşmeli personel istihdam edilebilir. Bu bentte belirtilen sözleşmeli personel sayıları Bakanlar Kurulu kararı ile artırılabilir. Yabancı uyruklular dışında kalan sözleşmeli personel yönetici kadrolarında görevlendirilebilir.”

     

    MADDE 17- 15/2/2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 7 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

     

    “(4) Bu madde ile 9/6/2004 tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanunu uyarınca getirilen yayın yasak ve kısıtlamalarına aykırı olarak yayın yapılması hâlinde, Üst Kurul tarafından medya hizmet sağlayıcı kuruluşun programlarının yayını bir gün durdurulur ve bu halde 32 nci maddenin dördüncü fıkrası uygulanır. Bir yıl içinde; aykırılığın tekrarı halinde medya hizmet sağlayıcı kuruluşun yayınlarının beş güne kadar, ikinci kez tekrar edilmesi halinde onbeş güne kadar durdurulmasına, üçüncü kez tekrar edilmesi halinde ise yayın lisansının iptaline karar verilir.”

     

    MADDE 18- 6112 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin ikinci cümlesi yürürlükten kaldırılmış ve aynı fıkraya aşağıdaki bent eklenmiştir.

     

    “t) Terör eylemini, faillerini ve mağdurlarını terörün amaçlarına hizmet edecek sonuçlar doğuracak şekilde sunamaz.”

     

    MADDE 19- 6112 sayılı Kanunun 19 uncu maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

     

    “(2) Üst Kurul, lisans başvurularına ilişkin olarak ilgili kurumların görüşü de alınmak suretiyle milli güvenlik, kamu düzeninin korunması ve kamu yararı gereklerinden kaynaklanan sebeplerle lisans taleplerini reddedebilir.

     

    (3) Ortakları ile yönetim kurulu başkan ve üyelerinin terör örgütlerine iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu Millî İstihbarat Teşkilatı veya Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından bildirilen medya hizmet sağlayıcı kuruluşların lisans başvuruları reddedilir.”

     

    MADDE 20- 6112 sayılı Kanunun 32 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “(s) ve (ş)” ibaresi “(s), (ş) ve (t)” şeklinde ve aynı maddenin beşinci fıkrasında yer alan “(a) ve (b)” ibaresi “(a), (b) ve (d)” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    MADDE 21- 6112 sayılı Kanunun geçici 8 inci maddesinin birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.

     

    9 Şubat 2017 PERŞEMBE

     

    Karar Sayısı: KHK/687

     

    MADDE 7 – 15/2/2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (dd) bendinde yer alan “kuran ve işleten” ibaresi “kuran ve/veya işleten” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    MADDE 8 – 6112 sayılı Kanunun 26 ncı maddesinin sekizinci fıkrasının birinci ve ikinci cümleleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, üçüncü cümlesi yürürlükten kaldırılmış ve beşinci cümlesine “Üst Kuruldan karasal yayın lisansı almış” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya bu Kanunun geçici 4 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca yayınlarına devam eden” ibaresi eklenmiştir.

     

    “Özel medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar, Üst Kurulca kendilerine tahsis edilen televizyon kanalı, multiplekskapasitesi ile radyo frekanslarından yapacakları yayınlarını, tek bir verici tesis ve işletim şirketince kurulan ve/veya işletilen radyo ve televizyon verici tesislerinden yapmak zorundadır. Sermayesinin en az yarısı kamuya ait olmak üzere kurulan veya iştirak edilen verici tesis ve işletim şirketinin uyması gereken şartlar Üst Kurulca belirlenir ve şartları yerine getiren tek bir verici tesis ve işletim şirketine yayın iletim yetkisi verilir.”

     

    MADDE 9 – 6112 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesinin yedinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.

     

    29 Nisan 2017 CUMARTESİ

     

    Karar Sayısı: KHK/690

     

    Medya Hizmet Sağlayıcılarla İlgili Düzenlemeler

     

    MADDE 58 – 15/2/2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesine “üçüncü” ibaresinden sonra “ve dördüncü” ibaresi ile maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

     

    “(4) Türkiye’ye ait uydular üzerinden Türkçe olarak Türkiye’ye yönelik yayın yapan veya yayın dili Türkçe olmamakla birlikte Türkiye’ye yönelik ticari iletişim yayınlarına yer veren yayın kuruluşları, bu maddenin diğer fıkralarına bakılmaksızın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yargı yetkisi altında kabul edilir. Bu kuruluşların da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yargı yetkisi altındaki kuruluşlar gibi Üst Kuruldan yayın lisansı alması zorunludur.”

     

    MADDE 59 – 6112 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “künye bilgilerini, iletişim adresini” ibaresi “künye, iletişim ve adres bilgileri ile kayıtlı elektronik posta adresini” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    MADDE 60 – 6112 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “koruyucu sembol kullanılmadan” ibaresi “koruyucu sembol kullanılsa dahi” şeklinde değiştirilmiş ve aynı maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

     

    “(4) Radyo ve televizyon yayın hizmetlerinde, arkadaş bulma amacıyla kişilerin tanıştırıldığı ve/veya buluşturulduğu türden programlara, takviye edici gıdalar ve benzeri destekleyici ürünler de dâhil olmak üzere herhangi bir ürünün ilgili mevzuatına aykırı olarak sağlık beyanıyla satışına, pazarlanmasına ve/veya reklamına, sohbet, arkadaşlık ve eş bulma hatlarının ve hizmetlerinin tanıtımına yer verilemez. Katma değerli elektronik haberleşme hizmet numaraları, yerel aranır numaralar, benzeri özel içerikli hizmetlere ilişkin numaralar ile özel ücrete tabi diğer sabit ve mobil numaralar kullanılmak suretiyle, izleyici ve dinleyicileri yanıltıcı ve/veya haksız kazanca neden olacak şekilde yarışma, çekiliş, lotarya ve benzeri adlar altında ödül ve ikramiye taahhüt edilemez ve bu yöntemle ürün tanıtımı, satışı ve pazarlaması yapılamaz.”

     

    MADDE 61 – 6112 sayılı Kanunun 32 nci maddesinin;

     

    a) Birinci fıkrasında yer alan “(a), (b), (d), (g), (n), (s), (ş) ve (t) bentlerindeki yayın hizmeti ilkelerine” ibaresi “(a), (b), (d), (f), (g), (ğ), (h), (n), (ö), (s), (ş) ve (t) bentlerindeki yayın hizmeti ilkelerine ve aynı maddenin dördüncü fıkrasına” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    b) İkinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve ikinci cümlesi yürürlükten kaldırılmıştır.

     

    “8 inci maddenin birinci fıkrasının diğer bentleri ile ikinci ve üçüncü fıkralarında ve bu Kanunun diğer maddelerinde belirlenen ilke, yükümlülük veya yasaklara aykırı yayın yapan ve/veya bu Kanun hükümleri kapsamında Üst Kurul tarafından belirlenen yükümlülüklerini yerine getirmeyen medya hizmet sağlayıcıya ihlalin ağırlığı, yayının ortamı ve alanı gözönünde bulundurularak, ihlalin tespit edildiği aydan bir önceki aydaki brüt ticari iletişim gelirinin yüzde birinden yüzde üçüne kadar idari para cezası verilir.”

     

    c) Beşinci fıkrasında yer alan “ilkelere” ibaresi “ilkelerle dördüncü fıkrasına” şeklinde değiştirilmiş ve aynı fıkraya aşağıdaki cümleler eklenmiştir.

     

    “8 inci maddenin birinci fıkrasının (a), (b) ve (d) bentleri dışındaki bentlerini, aynı maddenin ikinci fıkrasını ve bu Kanunun yayın hizmetlerinde ticari iletişimi düzenleyen hükümlerinden herhangi birini yaptırım kararının tebliğinden itibaren bir yıl içinde yirmiden fazla ihlal eden medya hizmet sağlayıcı kuruluşun yayını beş güne kadar durdurulur. Bir yıl içinde aynı ihlalin tekrarı halinde, medya hizmet sağlayıcı kuruluşun yayınının beş günden on güne kadar durdurulmasına; ihlalin ikinci tekrarı halinde ise yayın lisansının iptaline karar verilir. Programlarının yayını veya yayınları süreli durdurulan medya hizmet sağlayıcı kuruluşun yaptırım kararının tebliğine rağmen kararın gereklerine aykırı olarak yayınlarına devam etmesi halinde yayın lisansının iptaline karar verilir.”

     

    ç) Altıncı fıkrasının birinci cümlesine “kaybedilmesi” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile 6 ncı maddenin beşinci fıkrasında düzenlenen yükümlülüğün yerine getirilmemesi” ibaresi eklenmiştir.

     

    d) Sekizinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.

     

    “Üst Kurul; ihlalin ağırlığı, haksız ekonomik kazancın ve tekrarın varlığı ile son beş yılda uygulanan idarî yaptırımlar gözetilmek suretiyle ikinci fıkrada belirtilen her bir ihlal için bir defaya mahsus olmak üzere, idarî para cezası uygulamak yerine medya hizmet sağlayıcı kuruluşu uyarabilir.”

     

    e) Onuncu fıkrasının birinci cümlesine “uyarı” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve idarî yaptırım” ibaresi eklenmiş, aynı cümlede yer alan “elektronik posta adresine gönderilmek suretiyle” ibaresi “kayıtlı elektronik posta adresine” şeklinde ve bu fıkranın ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

     

    “Üst Kurula bildirilen kayıtlı elektronik posta adresine tebligatın zorunlu bir sebeple yapılamaması halinde Üst Kurula bildirilen adrese yapılan bildirim tebligat yerine geçer.”

     

    MADDE 62 – 6112 sayılı Kanunun 37 nci maddesinin birinci fıkrasına (v) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki bent eklenmiş ve mevcut (y) bendi (z) bendi olarak teselsül ettirilmiştir.

     

    “y) Yayın hizmetlerinde ailenin ve çocukların korunması ilkesini gözeterek, ailenin bütünlüğü ve sürekliliği ile çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimlerini destekleyecek nitelikteki aile ve çocuk dostu yapım ve dizileri, Üst Kurulca bir önceki yılda uygulanan idari para cezalarının yüzde yirmisini aşmamak kaydıyla, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile birlikte belirlenecek usul ve esaslara göre teşvik etmek.”

    KHK’lere ilişkin sonuç değerlendirmesi

    KHK’lerle oluşturulan yeni basın ve yayın rejimi, ifade ve basın özgürlüğünün kısıtlanması için devlet otoritesine geniş yetkiler tanıyan bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Öncelikle dikkat çekilmesi gereken noktalardan biri, daha önceden yine benzer bir kısıtlama için kurulmuş bulunan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), 671 sayılı KHK ile kapatılmıştır. TİB’in kapatılmasında KHK’de açıkça ifade edilmese de hükümetin, FETÖ olarak ifade edilen örgütün bu kurum içinde çok etkin olduğunu düşünmesinin gerekçe olduğu kamuoyunda tartışılmıştır. Başka bir deyişle, özgürlüklerin kısıtlanması, dinlemelerin yapılabilmesi için kurulmuş bir kurum, pek çok muhalife zarar verirken değil, hükümete zarar verme potansiyeli sezildiği anda kapatılmıştır. Getirilen değişiklikler ile yeniden yapılandırılan kurumlarda bunun yeniden olmasını engelleyecek hiçbir düzenleme yoktur, sadece hükümetin ve Cumhurbaşkanlığının denetimi arttırılmaktadır.

    15 Temmuz’dan bu yana gerçekleşen ve basın-yayın üzerinde en önemli kısıtlardan birini oluşturan değişikliklerden biri OHAL ilanının üzerine çıkan 668 sayılı KHK’nin 2. Maddesinin 3. ve 4. bendinde yer alan mal varlıklarına ilişkin düzenlemedir. Bu düzenlemeye göre kapatılan tüm medya organları mal varlıklarının Hazineye bedelsiz olarak devredilir. Terörle iltisak adı altında, KHK ile herhangi bir yayın organı kapatılabildiğine ve malları başka bir şekilde varlık gösteremeyecek şekilde hazineye devredildiğine göre bunun medya ortamında kapatılmamak için bir otosansür uygulamasını beraberinde getirdiği şüphe götürmezdir. Unutmamak gerekir ki, medya organları aynı zamanda birer şirket olarak varlık göstermektedir, bağımsız kalmaya çalışan medya organları dahi belli bir sermayeye yaslanmak durumundadır. Bu malların kaybedilmesi riski, gazetecilerin ve yöneticilerin otosansüre başvurmasının yanısıra patronların da gazeteci üzerindeki denetimini genişletmektedir.

    RTÜK Başkanı Prof. Dr. İlhan Yerlikaya’nın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaptığı bir konuşma, KHK’lerin medyayı nasıl etkilediğini ortaya koyar niteliktedir. Yerlikaya, 2017 yılında çıkarılan 680 sayılı KHK ile “yayın yasaklarına aykırı yayınlar ve terörü öven, teşvik eden, terör örgütlerini güçlü veya haklı gösteren, terör örgütlerinin korkutucu ve yıldırıcı özelliklerini yansıtıcı nitelikteki yayınların, lisans iptaliyle sonuçlanmasını sağlayan düzenlemeler yapıldığını söylemektedir. KHK’nin ilgili maddelerinin neye göre yorumlanacağına dair bir hüküm ise bulunmamaktadır. Burada “terörü övmek veya teşvik etmek vb” hükümlerin tamamı sübjektif kriterler ile şekillenmektedir. Dolayısıyla herhangi bir yayın organı, herhangi bir haberinden dolayı lisans iptali ile karşılaşabilir. Yine aynı KHK’de “toplumun millî, manevî değerlerine, genel ahlaka ve ailenin korunması ilkesine aykırı” diye tanımlanan yayınlara uygulanan idari para cezası arttırılmış, uyarı olmaksızın program yayınının 5 kere durdurulmasına olanak sağlanmıştır. Toplumun millî, manevî değerleri sınırları devlet ve hükümetler tarafından çizilen değerler olduğu için bu madde açıkça ifade özgürlüğüne aykırıdır. “Genel ahlak” ise kadınlar ve LGBTİ’ler başta olmak üzere aile kurumu ve hükümetin ahlak anlayışı dışında bir ahlak anlayışı taşıyan tüm kesimlere dönük ayrımcılık içermektedir. Tüm bu düzenlemeler, toplumu belirli bir ahlak ve değerler sistemi içinde kurgulayan, bunun dışında kalanlara ise ayrımcılığın önünü açan düzenlemelerdir.

    Can Irmak Özinanır ve Canberk Gürer / HALA GAZETECİYİZ

     

  • Sığınmak Türkçe türküde, buluşmak Kürtçe şiirde…

    Zehirli bir koku var havada yaşamı çürüten ve Pessoa’nın dediği gibi, içimdeki her şeyi öldüren…
    Herkes her şeye sadece üzgünüm diyor, sessizlik büyütüyor…
    Ama üzgünüm, çok kaçamak bir kelime…
    Oysa; konuşulması gerektiği yerde susmak, katilidir kişiliğin…
    Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir hani…
    Ama, başarılıyor…!!
    Günlerdir sanata, müziğe, insana dair iç ısıtan rüzgarlar esmiyor…
    Uzaklarda bir yerlerden, kulaklarımıza hüzünlü fısıltılar doluyor…
    Serçeler üzülüyor, akasyalar kokmuyor…
    Yine Kürtçe ezgiler yasaklanmak isteniyor…
    Oysa insan; topraklarının sarp vadisinde, güneşin yeşilinde, kendi harflerinde arar kendini…
    Kahramanı olmayan masal, kokusu olmayan mevsim, olur mu?
    İnsanın sözcükleri doğduğu toprakların sesidir. Diller de; kendi renginde, sözcüklerden oluşur…
    Mevsimler gibi; ayrı ayrı bir koku vardır her dilde…
    Hem hangimiz büyümedik ki bin bir türlü ninnilerle…
    Meltemlerde tül gibi uçuşan saçlarımızla, içe değerken kızıl bir gül gibi hasretlerimiz…
    Uzaktan geçerken gemiler, bazen umarsız yakarken ışıkları, hangimiz sığınmadık ki gecelere, bir ezgi eşliğinde…
    Zeybekler, horonlar, şemameler, davullu, zurnalı, halaylar, olmadı mı sesimiz direnişlerde…
    Merhabalar, Rojbaşlar, Kalimeralar,
    doğurmadı mı “Günaydın”ı sabahlar…
    Raylarda çocuklar, Suruç’ta, göçükte, solarken yaşamlar…
    Farklı olsa da dillerin ezgisi, aynı acılara yanmadık mı birlikte…
    Gözyaşının rengi yoktu, aynıydı  acının kokusu…
    Mezopotamya kadar eski bir dil Kürtçe, topraklarımızda acılı bir yerde…
    Bakıyorsun; bir fırtına, kasırgaya tutuluyor, dilleri insanların boynuna kement oluyor…
    Ama devam ediyor yaşam, birden bir albatros denizin üstünden geçiyor. Dil, kuytuda kocaman bir şiir oluyor…

    Bir kaç genç çıkıyor; kendi masalının içinden, kendi kokusunda bir çiçek veriyor bize, sokaklara bir ezgi düşüyor, gökkuşağı oluyor…
    Yaşam bu anlamını buluyor…
    Ama o da ne, çıkan ses Kürtçe diye, ezgiler susturuluyor, yine anlam bir su köpüğü altında kalıyor…
    Ortak yaşamı birlikte paylaştığımız insanların dilleri yasaklanıyor, sorgulayan olmuyor…
    Ne diyordu Ape Musa;
    Bir millet diğer milletin soluğudur…
    Hiçbir renk bir diğer renkten üstün değil ki. Hiçbir kimlik bir diğer kimlikten ayrıcalıklı…
    Ki müzik; teklikten, ayrışmadan uzak evrensel, yüreklere sızan ezgilerdir…
    Ne olur sanki;
    Kimse kimseyi dilinden dolayı yaralamasa, birlikte renkli bir çiçek bahçesi olsa…
    Yarım kalmış tüm yaşamlar tamamlansa, ulaşsa sabahlara…
    Ağacından dal budar gibi, bir halka yok öyle bir dil, kestim diyemezsiniz ki…
    Ne olur?
    Yaşamın içine; Lazca, İbranice, Çerkezce, Türkçe, Kürtçe, düşse…
    Birlikte yaşayan halklar için dil; din, dil, ırk ayrımlarından uzak bir şey olmalı, sözcüklerin ötesinde bir yerde…
    Dil, insanın var oluşudur…
    Yaşatın tüm dünya dillerini birlikte…
    İzin verin, yaşamına anlam katsın insanlar kendi dilinde…
    Boğuntunun, sıkıntının içinde nefes almak istiyoruz müzikle…
    Sığınmak bir gece vaktinde Türkçe bir türküye, uyumak derinliğinde…
    Buluşmak bir ömür boyu Kürtçe bir şiirde, karanlığı yenmek her dilden ezgilerle…
    Yaşamak istiyoruz…
    Yaşamak, özgürce…

  • Bir dönem kâbusu

    William Lindsay Gresham’ın “Nightmare Alley”[1] romanından uyarlanan iki film, dönemler, sinemada yönelimler ve anlatım biçimleri hakkında önemli çıkarımlar yapmamıza olanak sağlıyor. Gresham’ın kendi karanlığından da izler taşıyan romanı 1946’da yayınlandığında Hollywood buna kayıtsız kalamamıştı. Çünkü metin, o zamanlar sinemanın yükselen değeri “Film Noir” yani kara film için biçilmiş kaftandı adeta. Bir yıl sonra Edmund Goulding tarafından yönetilen, Tyrone Power, Joan Blondell, Coleen Gray ve Helen Walker’ın başrollerinde yer aldığı bu yapım o dönem beklendiği ilgiyi görmese de ilerleyen yıllarda görünür olmayı başardı.

    Türkiye’de “Şarlatan” adıyla gösterilen 1947 tarihli bu filmde, etrafındaki kadınları manipüle ederek yükselen, hırslı bir adam olan Stanton Carlisle’in hayatına bakıyorduk. Dönemin sinemasının ruhuna uygun olarak, “dinsizin hakkında imansız” geliyor ve kendisinden çok daha zeki bir kadının, Lilith’in tuzağına düşerek hayatı alt üst oluyordu Stan’nin. Ama bu film, kahramanının ‘ucube’ olmasına izin vermiyor ve bir başka kadının, Molly’nin merhametiyle mutlu sona bağlanıyordu. “Şarlatan”da mesele, tuzak kuran adamın tuzağa düşmesiydi. Ve bu dönemin sinema ruhuna fazlasıyla uyuyordu. Stanton’un kadınları manipüle etme yeteneği, onları kendi amacı için kullanma mahareti bir cezalandırmayla son buluyordu. Ama bu aynı zamanda ‘daha iyi’ birisi olması için bir fırsattı. Dönemin ahlaki kodları da bunu söylüyordu zaten.

    Bu cuma itibariyle “Kabus Sokağı” adıyla salonlarda boy göstermeye başlayan Guillermo del Toro’nun yönettiği yeni yorum ise çağımızın estetik ve moral değerlerinin özelliklerini taşıyor. Meksikalı yönetmen, öncelikle Stanton Carlisle’yi sıradan bir şarlatan olmaktan çıkarıp daha derin, hatta kendisini şeytani sanan bir karaktere büründürüyor. Ona maskülen bir kimlik yüklüyor. Hikayenin ilk bölümüne ev sahipliği yapan karnavalı da fantastik bir dünya olarak tasvir ediyor. Del Toro’nun sinemasını bilenler için bu çok anlaşılır bir durum. “Pan’ın Labirenti”nden bugüne fantastik âlemler kurma konusunda oldukça başarılı bir yönetmen kendisi. Ama yine yönetmenin alametifarikası olduğu gibi bu fantastik dünya, aynı zamanda gerçek dünyanın da bir alegorisine dönüşüyor.

    “Kâbus Sokağı”, bir panayıra katılıp orada kendisini sevdiren, önce orta yaşlı Zeena’yı, daha sonra da genç bir kadın olan Molly’yi baştan çıkaran Stanton’un hikayesi. Stanton, panayırda kaldığı süre boyunca Zeena’nın kocası Pete’in seyircileri manipüle eden bir tahmin oyunu için geliştirdiği şifrenin ayrıntılarını öğreniyor. Pete’in bir noktada çok tehlikeli yerlere gideceğini düşünüp uygulamaktan vazgeçtiği bu yöntem Stanton’un elinde bambaşka bir biçim alıyor. Molly ile birlikte büyük şehre gelip büyük gösteriler yapan, şöhreti ve parayı yakalayan Stanton burada durmuyor ve zengin insanları manipüle ederek tehlikeli bir alana da adım atıyor. Tam da bu noktada etkileyici bir güzelliğe sahip olan psikiyatrist Dr. Lilith Ritter ile tanışıyor. Lilith ile birlikte çok daha büyük dolandırıcılıklara imza atacağına inanan Stanton için yıkıma giden süreç de başlıyor.

    Del Toro’nun önceki filmden birkaç farklı yorumu var. İlki, Stanton’un geçmişi hakkında da bilgi sahibi olmamız. Bu da bir baba problemi olduğu gerçeği. İkincisi, karakterin gerçekten kötücül olarak resmedilmesi. İlk filmde daha iş bitirici olarak resmedilirken burada hırslarının önüne geçemeyen bir adam izliyoruz. Bir diğer farklı durum ise ilk filmde bir sembol olarak kullanılan ‘ucube’nin burada ete kemiğe bürünmesi ki, bunun fark yarattığını söylemek gerek.

    Panayırlarda ‘ucube’ olarak sergilenen insanların nasıl o hale geldiği açık ediliyor bu yorumda. Panayırın yöneticisi Clem Hoatley, insanları panayırlarda sergilenecek bir ucubeye (geek olarak geçiyor filmde) dönüştürmenin inceliklerini anlatıyor bir noktada Stanton’a. Aslında kahramanımızı bekleyen finali de görmüş oluyoruz böylece. Bir bakıma Stanton’un yükselişi ve düşüşü hikayesini izleyeceğimizi biliyoruz diyelim. Ama bu sürece giden yol oldukça iyi döşeniyor yönetmen tarafından. Del Toro, bir yandan çok iyi bildiği fantastik âlemleri kurarken, diğer yandan da kara filmin ışık/ gölge oyunlarını, gerilimini filme ustaca monte ediyor. Özellikle Cate Blanchett’ın Doktor Lilith olarak hikayeye dâhil olduğu bölüm tam bir ‘neo noir’ havasına bürünüyor.

    Öte yandan, filmin hikayesi 2. Dünya Savaşı atmosferinde geçse de bugüne dair de çok şeyler söylüyor kanımca. Guillermo del Toro’nun bir Trump dönemi alegorisi yaptığını söylersek abartmış olmayız. Stanton’un kişiliğinde, toplumu manipüle eden bir şarlatanın düşüşü resmediliyor bir bakıma. Üstelik ilk filmde “el elden üstündür misali” bir dolandırıcı olarak resmedilen Lilith’in buradaki motivasyonu çok daha politik. O para pul hırsında olduğu için değil, bir kadın olarak görmezden gelindiği, küçük görüldüğü için kuruyor küçük oyunlarını…

    Cate Blanchett’ten bahsetmiştik. Onun yanına Bradley Cooper (Stanton), Toni Collette (Zeena) ve Willem Dafoe (Clem Hoatley) gibi isimler eklenince film daha da güçleniyor. Oyunculuk açısından Molly’yi canlandıran Rooney Mara’nın çok silik kaldığını not düşelim buraya. “Kabus Sokağı” yılın dikkat çekici yapımlarından birisi olarak salonlarda izlenilmeyi bekliyor.

    [1] Kitap “Kabus Sokağı” adıyla İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı bu hafta.