Blog

  • Ekim 2018 Medya Gözlem Raporu

    HÂLÂ GAZETECİYİZ: EKİM 2018 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Merve Diltemiz Mol, Selma Koçak

    Giriş:

    19 Temmuz 2018 tarihinde OHAL kaldırıldı ancak her alanda kesintisiz yürütülen baskı ve keyfi cezalandırma uygulamaları Ekim ayında da sona ermedi. Gözaltılar, ev baskınları, tutuklamalar, erişim engelleri, işten çıkarmalar, gazetecilere yönelik fiziksel şiddet ve tehditler yine Türkiye’nin son yıllarının olağan bir parçası olarak devam etti.

    Bu raporda Ekim 2018 tarihinde medyaya yönelik uygulanan baskıları ve cezalandırmaları; basın ve ifade özgürlüğü ile hak ihlalleri kapsamında değerlendirmeye ve bir ölçüde anlamlandırmaya yardımcı olacak niceliksel verileri kaydetmek amaçlanıyor.

    Eylül ayında dövizin ani yükselişi kâğıt fiyatlarının 2018 başından bu yana yüzde 100 artmasına yol açmış, bu durum da pek çok basın yayın kuruluşunun ve yayınevinin kapanmasına, konkordato ilan etmesine ve zor duruma düşmesine neden olmuştu. Ekim ayında dolar / euro düşme eğilimine girse de bu hareket, kâğıt fiyatlarına yansımadı. Dolayısıyla medya ve yayıncılık sektöründeki küçülmeler ve kapanmalar da devam etti. 300 gazete ve matbaanın kapanmasına ve 11 yayınevinin faaliyetlerini durdurmasına[1] sebep olan kâğıt krizi, 2018’in başından bu yana 700’den fazla basın emekçisinin işsiz kalmasının önünü açtı.[2]

    Ekim ayında da gazeteciler ve medya çalışanları; adli soruşturma, gözaltı ve tutuklama ve fiziksel saldırılarla karşı karşıya kaldılar. Ancak Ekim ayına damgasını vuran Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülmesi oldu. Kaşıkçı’nın öldürülmesi, uluslararası arenada bir kez daha hükümetlerini eleştiren gazetecilerin tehdit edilmesi ve öldürülmesi tartışmalarının daha da derinleşmesine yol açtı.[3]

    Aşağıda yer verdiğimiz istatistikler, Ekim ayında yaşanan hak ihlallerini kayıt altına almak için çeşitli -açık- kaynaklardan derlenerek düzenlendi. Önceki raporlarda da yer alan ve OHAL ilanından bu yana gözaltına alınan, yargılanan ve tutuklanan gazetecilerin kaydını tutan veriler Ekim ayı dâhil edilerek güncellendi.

    İşten Çıkarma: 42

    5 Ekim tarihinde Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) tarafından yapılan açıklamada Anadolu Ajansı’nın (AA) gazetecilerin haklarını geriye götürecek dayatmalar yaptığına dikkat çekildi. TGS’nin mücadeleleri sonucu kazanılan hakların yok edilmeye çalışıldığını vurgulayan açıklamada “10 yılı aşkın süredir çalışan gazetecilere de işten çıkış dayatılıyor. Düşük ücretle işe geri girmeleri teklif ediliyor. İdari kadroda çalışanlar ise işten çıkartılarak düşük ücretle taşeron şirkete geçiriliyor. Maalesef idare kadrosundan bugüne kadar 35 kişi bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı.” ifadeleri kullanıldı.[4] Ancak Ekim ayında da medya çalışanları ve gazeteciler işten çıkarılmaya ya da işi bırakmak zorunda kalmaya zorlandı.

    Ekim ayında Hürriyet, Milliyet, Posta, CNN Türk ve Kanal D’nin internet haber sitelerinde çalışan 32 kişinin işine son verildi. İşten çıkarılanlar arasında cnntürk.com.tr’de İçerik ve İş Geliştirme Direktörü Umut Katırcı, İnternet İçerik Müdürü Gözde Akgüngör Pamuk, Magazin Editörü Yasemin Türk, Gece Editörü Mert Eskisındı, Milliyet Kültür Sanat Editörü Uğur Ugan ve Milliyet TV spikeri Neslihan Ablay da bulunuyor.[5]

    Deniz Zeyrek bir dönem Ankara temsilciliğini de yürüttüğü Hürriyet gazetesinden ayrıldı.[6]

    Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Erdem Gül de gazetedeki yönetim değişikliğinin ardından sosyal medya hesabı üzerinden gazeteyle tüm hukuki bağlarını sona erdirdiğini açıkladı.[7]

    Akit gazetesi yazarı Nurettin Veren işten çıkarıldı. Veren, Tayyip Erdoğan’ın aleyhinde yazı yazmak gerekçesiyle işine son verildiğini ifade etti.[8]

    Haber Global’de muhabirler Dilhun Gençdal ve Başak Çubukçu, editör Hasan Altunışık, Ankara diplomasi muhabiri Pınar Odabaşı, dış haber editörü Burcu Çağrı ve yurt haber servisinden Leyla Ünal işten çıkarıldı.[9]

    Hürriyet Daily News yazarı Nuray Mert’in yazılarına son verildi. Mert, Odatv’ye yaptığı açıklamada, Cumhuriyet dahil bütün gazetelerde yazılarına son verildiğine dikkat çekti. Mert, Hürriyet Daily News’te çalışmaya eski Genel Yayın Yönetmeni Murat Yetkin döneminde başladığını anımsatarak, hiçbir zaman sansüre uğramadığını ancak yazılarına neden son verildiğini bilmediğini kaydetti.[10]

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 3191

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 16

    Erkek: 11

    Kadın: 5

    1 Ekim tarihinde Odak dergisi çalışanları Hasan Özdemir, Hüseyin Arlıer ve Eray Zavar evlerine yapılan polis baskını sonucu Ankara’da; 5 Ekim tarihinde gazeteci Adnan Bilen ifade vermek için gittiği TEM Şube Müdürlüğünde Van’da; 6 Ekim tarihinde Ankara merkezli bir soruşturma kapsamında gazeteci yazar Temel Demirer İstanbul’da[11]; 7 Ekim tarihinde Yeni Yaşam Genel Yayın Yönetmeni Çağdaş Kaplan, yaptığı sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek “örgüt propagandası” iddiasıyla İstanbul’da; 9 Ekim tarihinde gazeteciler Abdurrahman Gök, Kibriye Evren, Esra Solin Dal, Semiha Alankuş, Cihan Ölmez ve Leyla Gezgin dokuz kentte yapılan ev baskınları sonucu Diyarbakır’da; yine 9 Ekim’de Yeni Yaşam gazetesi dağıtımcılarından Savaş Aslan ve Hayat Üzmez, gazetenin irtibat bürosuna düzenlenen baskının ardından Diyarbakır’da; 12 Ekim tarihinde üç ayda bir çıkan düşünce ve kuram dergisinin eski editörü Servet Öner, Diyarbakır merkezli dokuz kentte yapılan ev baskınları sonucu İstanbul’da; 16 Ekim tarihinde Seyri Sokak kolektifinden video aktivist Oktay İnce, evine düzenlenen operasyonla İzmir’de gözaltına alındılar.[12]

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 460

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Soruşturma Açılan Gazeteci Sayısı3

    12 Ekim tarihinde Cumhuriyet gazetesi muhabirleri Alican Uludağ ve Duygu Güvenç hakkında, Türkiye’de yaklaşık iki yıl tutuklu yargılanan ABD’li rahip Andrew Brunson hakkında yaptıkları haberler gerekçe gösterilerek, “Devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlamasıyla dava açıldı.[13]

    15 Ekim tarihinde İzmir’de 2014 yılında yapılan “17-25 Aralık” eylemini takip eden Evrensel gazetesi muhabiri Eda Aktaş hakkında “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet” suçlamasıyla dava açıldı.[14]

    Mezopotamya Ajansı (MA) muhabiri Yasin Kobulan hakkında “zincirleme şekilde örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla hazırlanan iddianame İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İddianamede Yasin Kobulan’ın 13 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması isteniyor. Yasin Kobulan hakkında açılan davanın ilk duruşması 26 Aralık 2018 tarihinde görülecek.[15]

    Hâkim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 88

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 36

    Artı Gerçek yazarlarından Fadıl Öztürk, 2 Ekim’de tutuksuz yargılandığı davada 1 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı, ceza ertelendi.[16]

    Aralarında Ahmet Altan, kardeşi Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın da bulunduğu altı gazeteci ve medya çalışana verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, 3 Ekim’de İstinaf Mahkemesi tarafından onandı.[17]

    Yargıtay, tutuklu bulunan KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) muhabiri Mehmet Güleş’e verilen 9 yıl 4 ay 15 günlük hapis cezasını 4 Ekim’de onadı.[18]

    10 Ekim’de gazeteci Faruk Arhan hakkında Cizre’deki sokağa çıkma yasağı ve operasyonla ilgili yaptığı sosyal medya paylaşımlarıyla ilgili açılan davada TCK’nin 301. maddesinden suçlu bulundu; verilen 6 ay 7 günlük hapis cezası ertelendi.[19]

    Mezopotamya Ajansı Muhabiri Seda Taşkın hakkında Muş 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 10 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. Seda Taşkın, duruşmaya Sincan Kadın Cezaevi’nden SEGBİS aracılığıyla katıldı. Avukatların Seda Taşkın’ın gazetecilik faaliyetleri nedeniyle ve hakkında “isimsiz ihbarlar” olduğuna dayanılarak yargılanmasının hukuksuz olduğunu ifade ettikleri öğrenildi. Mahkeme heyeti Seda Taşkın’ın ‘örgüt propagandası yapmak’ gerekçesiyle 3 yıl 4 ay, ‘örgüte üye olmamakla beraber yardım ve yataklık yapmak’ gerekçesiyle ise 4 yıl 2 ay olmak üzere toplam 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verdi.[20]

    24 Ekim tarihinde Aralarında gazeteci Murat Aksoy ve Atilla Taş’ın da yer aldığı 26 medya çalışanına verilen hapis cezaları onandı.[21]

    Tahliye: 3

    2 Ekim tarihinde Kayyum atanan ve Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Özgürlükçü Demokrasi gazetesi çalışanı Barış Polat, yaklaşık 7 aydır tutuklu yargılandığı davanın ikinci duruşmasında yurt dışına çıkış yasağı konularak tahliye edildi.[22]

    2 Ekim’de Elazığ’da 15 Ağustos’ta yapılan ev baskınlarında gözaltına alınarak, tutuklanan gazete dağıtımcısı Necmettin Tosun tahliye edildi.[23]

    31 Ekim’de Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri Ali Sönmez Kayar, 9 aydır ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla tutuklu yargılandığı davanın ikinci duruşmasında tahliye edildi.[24]

    Tutuklama: 3

    9 Ekim’de Ankara’da sekiz gün boyunca gözaltında tutulan Odak dergisi çalışanlarından Hasan Özdemir tutuklandı.[25]

    11 Ekim’de Diyarbakır merkezli dokuz kentte yapılan operasyon kapsamında gözaltına alınan gazetecilerden Kibriye Evren “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı.[26]

    12 Ekim’de hakkında kesinleşmiş 3 ay hapis ceza olan gazeteci Sezgin Kartal, 1 gün gözaltında kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılarak, tutuklandı.[27]

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı: 215

    Öldürülme, Fiziksel Şiddet, Tehdit ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler:

    2 Ekim 2018 tarihinde evlilik için ihtiyaç duyduğu belgeleri almak amacıyla Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’na giden ve kendisinden bir daha haber alınamayan gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın durumuna ilişkin olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma başlattığı öğrenildi. Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda öldürüldüğü iddialarının basında yer alması üzerine Uluslararası Af Örgütü 7 Ekim 2018 tarihinde bir açıklama yaparak, konunun tarafsız bir biçimde soruşturulması ve sorumluların adalet karşısına çıkarılması gerektiğini belirtti. Uluslararası Af Örgütü Orta Doğu Araştırma Direktörü Lynn Maalouf söz konusu açıklamada, “Türkiye yetkilileri, Cemal Kaşıkçı’nın ailesinin bilgilendirilmesi ve adaletin sağlanmasına katkı sunmak amacıyla soruşturma kapsamında ele geçirdikleri tüm bilgileri derhal kamuoyuyla paylaşmalıdır” dedi.[28]

    9 Ekim tarihinde Diyarbakır merkezli dokuz kentte yapılan ev baskınları kapsamında Diyarbakır’da yaşayan gazeteci Ömer Çelik’in evine polis baskını düzenlendi.[29]

    Yine 9 Ekim tarihinde Yeni Yaşam gazetesinin Diyarbakır İrtibat Bürosu’na baskın düzenleyen polisler, büronun kapısını kırarak bilgisayarlara ve hard disklere el koydu.[30]

    Yürüyüş Dergisi’nin İstanbul’un Sultangazi ilçesinde bulunan ofisinin 24 Ekim 2018 tarihinde polis tarafından basıldığı öğrenildi. Baskın sırasında en az 1 kişinin (Halil Yakut) gözaltına alındığı öğrenildi. Bu soruşturma kapsamında Ozan Yayıncılık’a ait büronun da basıldığı bildirildi.[31]

    Kayyum olarak atanan Derik Kaymakamı Muhammed Fatih Safitürk’ün saldırı sonucu hayatını kaybetmesine ilişkin görülen davayı haberleştiren Artı Gerçek muhabiri Nalin Öztekin 23 Ekim tarihinde tehdit edildi. [32]

    FOX TV muhabiri Beril Oğuz ve kameraman Serhat Yağmur’un davetli oldukları programı takip etmeleri Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin basın danışmanı tarafından 26 Ekim tarihinde engellendi. Güvenlik güçleri tarafından dışarı çıkarılan gazetecilere engellemenin gerekçesi açıklanmadı, “Akreditasyon uyguluyoruz” cümlesi yeterli görüldü.[33]

    Erişim Engelleri:

    25 Eylül 2018 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nden Sulh Ceza Hâkimlikleri’nin erişim engeli kararlarını sınırlandıracak bir karar çıkmasına rağmen[34] çok etkisi olmadı. Zira Hürriyet Gazetesi Okur temsilcisi Faruk Bildirici’nin her hafta köşe yazılarında yer verdiği “Haftanın Engellenenleri” bölümündeki verilere göre[35] Ekim ayı içerisinde en az 44 habere erişim engeli getirildi. Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre “Çelişmesiz bir dava sonucunda yayın içeriğine erişimin engellenmesi kararı verebilmenin ancak hukuka aykırılığın ve kişilik haklarına müdahalenin ilk bakışta anlaşılacak kadar belirgin olduğu ve zararın süratle giderilmesinin zaruri olduğu hallerde mümkün olduğu hatırlanmalıdır.”[36] Ancak Sulh Ceza Hâkimlikleri, erişim engeli kararı vermeyi Ekim ayında da sürdürdü.

    Gazete ve Haber Ajanslarına Yönelik Baskılar

    KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri İdris Sayılğan ile Ayşe Çiçek Tutuş, Hatice Şeker ve Ayşe Söylemez hakkında Muş 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 5 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. İdris Sayılğan, yaptığı haberler, telefon görüşmeleri ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek 24 Ekim 2016 tarihinde tutuklanmıştı. Mahkeme heyeti 4 kişinin de tutukluluğunun devamına karar vererek duruşmayı 24 Aralık 2018 tarihine erteledi.[37] 10 Ekim tarihinde Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) ile Londra merkezli basın özgürlüğü örgütü Media Legal Defence Initiative (MLDI) avukatları, iki yılı aşkın süredir “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” iddiasıyla tutuklu bulunan Gazeteci İdris Sayılğan için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.[38]

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesinin Eş Genel Yayın yönetmeni Eren Keskin ile gazetenin yazar ve yöneticileri Reyhan Çapan, Reyhan Hacıoğlu, Nuray Özdoğan, Celalettin Can, Ayşe Batumlu, Ayşe Berktay, Filiz Koçali, Hüseyin Aykol hakkında İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 9 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme dosyadaki eksiklerin giderilmesine karar vererek duruşmayı 28 Mart 2019 tarihine erteledi. Ayrıca Özgür Gündem gazetesine destek için “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeliği” kampanyasına katıldıkları gerekçesiyle Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, yazar Ahmet Nesin ve TİHV Genel Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 9 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme, Ahmet Nesin’in Fransa’dan gönderdiği savunmasının tercümesi için bilirkişiye gönderilmesine karar verdi ve duruşmayı 28 Ocak 2019 tarihine erteledi.[39]

    Bir buçuk yıldır tutuklu bulunan Zaman gazetesi eski Konya temsilcisi Şirin Kabakçı’nın “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı davanın üçüncü duruşmasında mahkeme, Kabakçı’nın tutukluluk hâlinin devamına hükmederek davayı erteledi.[40]

    Kapatılan Özgür Gündem gazetesi ana davasında mahkeme heyeti, gazetenin İmtiyaz Sahibi Kemal Sancılı’nın tutukluluk halinin devamına karar verdi.[41]

    19 Ocak 2014 tarihinde Adana ve Hatay’da MİT tırlarının durdurulmasına ilişkin görüntülerin yayınlanmasıyla ilgili olarak, CHP Milletvekili Enis Berberoğlu, Cumhuriyet gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ile eski Ankara temsilcisi Erdem Gül hakkında, ‘örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım etmek’ iddiasıyla İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 10 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. Duruşmada, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının celse arasında sanık Enis Berberoğlu hakkında yurt dışına çıkış yasağı konulmasını talep ettiği ve mahkeme tarafından bu talebin kabul edilerek hakkında yurt dışına çıkış yasağı konulduğu belirtildi. Mahkeme duruşmayı 6 Şubat 2019 tarihine erteledi.[42]

    Gazeteciler Tunca Öğreten, Orhan Şahin, Mehmet Çağlar, Perihan Mağden hakkında 14 Ekim 2015 tarihinde www.diken.com.tr haber sitesinde ve daha sonra Yurt gazetesinde yayınlanan bir röportaj nedeniyle İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 18 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme duruşmayı 27 Aralık 2018 tarihine erteledi.[43]

    16 Ekim tarihinde Cumhuriyet gazetesi davasında dosyaları ayrılan gazeteciler Can Dündar ve İlhan Tanır hakkında kırmızı bülten çıkarılmasına karar verildi.[44]

    Tutuklu gazeteci 16 Ekim’de, yaklaşık 16 ay sonra ilk kez hâkim karşısına çıktı. Mahkeme, “örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” iddialarıyla yargılanan Yılmaz’ın tutukluluk halinin devamına karar verdi.[45]

    Evrensel gazetesi yazarı Kamil Tekin Sürek hakkında “Faşist Diktatörlük” başlıklı bir yazısında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği’ iddiasıyla Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 24 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme duruşmayı 6 Aralık 2018 tarihine erteledi.[46]

    Akit TV’de 10 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Zulüm 1938’de son buldu” başlıklı bir haber nedeniyle sorumlu müdür Ali Özken hakkında ‘Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret’ iddiasıyla Küçükçekmece 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 25 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. İddianamede Ali Özken’in 4 yıl 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılması isteniyor. Mahkeme şu an zorunlu askerlik hizmeti yapan Ali Özken’in son savunmasını mahkeme huzurunda yapma talebini kabul etti ve duruşmayı 5 Mart 2019 tarihine erteledi.[47]

    KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri Ziya Ataman’ın da aralarında olduğu 9’u tutuklu 19 kişi hakkında Şırnak 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 26 Ekim 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme 9 kişinin tutukluluk hallerinin devamına karar vererek duruşmayı 17 Ocak 2019 tarihine erteledi.[48]

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

      • Basın Raporu: Gözaltı, tutuklama ve Tehdit: Basın Ekim’de de hedefteydi. http://gazetekarinca.com/2018/11/gozalti-tutuklama-ve-tehdit-basin-ekimde-de-hedefteydi/

     

      • Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Ekim 2018 İfade ve Basın Özgürlüğü İhlalleri Raporu. http://www.pressforfreedom.org/wp-content/uploads/2018/11/oib_ekim_2018_rapor.pdf

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    [1] https://www.kibrisgazetesi.com/ekonomi/kagit-krizi-turkiyede-300-gazete-ve-matbaayi-kapattirdi/50596 Erişim Tarihi: 7 Ekim 2018.

    [2] https://www.evrensel.net/haber/364070/kagit-krizi-nedeniyle-700den-fazla-basin-emekcisi-issiz-kaldi Erişim Tarihi: 25 Ekim 2018.

    [3] http://www.pressforfreedom.org/wp-content/uploads/2018/11/oib_ekim_2018_rapor.pdf, s. 5, Erisim Tarihi: 20 Kasim 2018.

    [4] https://tgs.org.tr/aada-haklar-gasp-edilirken-medya-is-seyrediyor/ Erişim Tarihi: 10 Ekim 2018.

    [5] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/10/15/demiroren-medya-grubunda-32-kisi-isten-cikarildi/ Erişim Tarihi: 19 Ekim 2018.

    [6] https://www.ulusal.com.tr/medya/deniz-zeyrek-hurriyet-ten-ayrildi-h213007.html Erişim Tarihi: 5 Ekim 2018.

    [7] https://twitter.com/erdemmgul/status/1050779686895345665 Erişim Tarihi: 15 Ekim 2018.

    [8] https://odatv.com/akit-gazetesi-nurettin-vereni-kovdu-16101806.html Erişim Tarihi: 18 Ekim 2018.

    [9] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/10/23/haber-globalde-birinci-ayda-tenkisat/ Erişim Tarihi: 25 Ekim 2018.

    [10] http://www.pressforfreedom.org/wp-content/uploads/2018/11/oib_ekim_2018_rapor.pdf Erisim Tarihi: 20 Kasim 2018.

    [11] https://tihv.org.tr/06-08-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 9 Ekim 2018.

    [12] http://gazetekarinca.com/2018/11/gozalti-tutuklama-ve-tehdit-basin-ekimde-de-hedefteydi/ Erişim Tarihi: 3 Kasım 2018.

    [13] http://gazetekarinca.com/2018/11/gozalti-tutuklama-ve-tehdit-basin-ekimde-de-hedefteydi/ Erişim Tarihi: 5 Kasım 2018.

    [14] http://platform24.org/medya-izleme/3389/turkiye-de-basin-ve-ifade-ozgurlugu—178 Erişim Tarihi: 25 Ekim 2018.

    [15] https://tihv.org.tr/18-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 19 Ekim 2018.

    [16] https://www.artigercek.com/haberler/yazarimiza-hapis-cezasi Erişim Tarihi: 5 Ekim 2018.

    [17] https://tr.euronews.com/2018/10/02/ahmet-ve-mehmet-altan-ile-nazli-ilicak-a-agirlastirilmis-muebbet-hapis-cezasi-onandi Erişim Tarihi: 5 Ekim 2018.

    [18] http://gazetekarinca.com/2018/11/gozalti-tutuklama-ve-tehdit-basin-ekimde-de-hedefteydi/ Erişim Tarihi: 5 Kasım 2018.

    [19] http://www.basnews.com/index.php/tr/news/kurdistan/471843 Erişim Tarihi: 11 Ekim 2018.

    [20] https://tihv.org.tr/11-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 12 Ekim 2018.

    [21] http://bianet.org/bianet/medya/201973-gazeteciler-aksoy-ve-tas-in-cezasi-onandi Erişim Tarihi: 26 Ekim 2018.

    [22] http://yeniyasamgazetesi.com/gozalti-tutuklama-ve-tehdit-basin-ekimde-de-hedefteydi/ Erişim Tarihi: 5 Kasım 2018.

    [23] http://gazetekarinca.com/2018/11/gozalti-tutuklama-ve-tehdit-basin-ekimde-de-hedefteydi/ Erişim Tarihi: 5 Kasım 2018.

    [24] https://www.evrensel.net/haber/364827/etha-muhabiri-ali-sonmez-kayara-9-ay-sonra-tahliye-karari Erişim Tarihi: 31 Ekim 2018.

    [25] http://gazetekarinca.com/2018/11/gozalti-tutuklama-ve-tehdit-basin-ekimde-de-hedefteydi/ Erişim Tarihi: 5 Ekim 2018.

    [26] https://m.bianet.org/bianet/siyaset/201863-gecen-hafta-bunlar-oldu-12-18-ekim-2018 Erişim Tarihi: 15 Ekim 2018.

    [27] https://www.evrensel.net/haber/364054/gazeteci-sezgin-kartal-tutuklandi Erişim Tarihi: 22 Ekim 2018.

    [28] https://tihv.org.tr/06-08-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 9 Ekim 2018.

    [29] http://gazetekarinca.com/2018/10/gazeteci-ve-siyasetcilere-operasyon-cok-sayida-kisi-gozaltinda/ Erişim Tarihi: 12 Ekim 2018.

    [30] http://www.jinpanel.com/GUNCEL/content/view/93151 Erişim Tarihi:

    [31] https://tihv.org.tr/25-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 29 Ekim 2018.

    [32] http://gazetekarinca.com/2018/10/safiturk-davasini-haberlestiren-gazeteci-nalin-oztekin-tehdit-edildi/ Erişim tarihi: 29 Ekim 2018.

    [33] http://gazetekarinca.com/2018/10/safiturk-davasini-haberlestiren-gazeteci-nalin-oztekin-tehdit-edildi/ Erişim Tarihi: 29 Ekim 2018.

    [34] file:///C:/Users/User/Downloads/2015-15242.pdf

    [35] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/

    [36] file:///C:/Users/User/Downloads/2015-15242.pdf Madde 40, s. 8.

    [37] https://tihv.org.tr/06-08-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 9Ekim 2018.

    [38] http://gazetekarinca.com/2018/11/gozalti-tutuklama-ve-tehdit-basin-ekimde-de-hedefteydi/ Erişim Tarihi: 3 Kasım 2018.

    [39] https://tihv.org.tr/10-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 11 Ekim 2018.

    [40] http://platform24.org/guncel/3373/turkiye-de-basin-ve-ifade-ozgurlugu 177 Erişim Tarihi: 15 Ekim 2018.

    [41] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1108033/Kemal_Sancili_ya_tahliye_yok.html Erişim Tarihi: 15 Ekim 2018.

    [42] https://tihv.org.tr/11-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 12 Ekim 2018.

    [43] https://tihv.org.tr/19-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 20 Ekim 2018.

    [44] http://platform24.org/medya-izleme/3389/turkiye-de-basin-ve-ifade-ozgurlugu—178 Erişim Tarihi: 25 Ekim 2018.

    [45] https://www.evrensel.net/haber/363733/gazeteci-ugur-yilmaz-tahliye-edilmedi Erişim Tarihi: 20 Ekim 2018.

    [46] https://tihv.org.tr/25-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 29 Ekim 2018.

    [47] https://tihv.org.tr/26-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 26 Ekim 2018.

    [48] https://tihv.org.tr/27-30-ekim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ekim 2018.

  • Eylül 2018 – Medya Gözlem Raporu

    HALA GAZETECİYİZ

    EYLÜL 2018 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Hande Dönmez, A. Celil Kaya

    Giriş:

    Türkiye’nin basın ve ifade özgürlüğü konusundaki karnesi son birkaç yıldır aşağı yönlü bir seyir izliyor. 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişiminden sonra 20 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte basın organları ve medya emekçileri üzerindeki baskı daha da arttı. 2018’in son çeyreğine geldiğimizde Türkiye, basın ve ifade özgürlüğü konusunda yapılan küresel değerlendirmelerin hemen hepsinde en alt sıralarda bulunuyor. OHAL’in, ilanından iki sene sonra kaldırılması, basın özgürlüğü için olumlu bir ivme yaratmamış, aksine hak ihlalleri ve baskılar hız kesmeden devam etmiştir.

    Bu rapor, Eylül 2018’de basın ve ifade özgürlüğü alanında yaşanan baskı, hak ihlalleri ve ekonomik sorunlarla bu sorunlara ilişkin nicel verileri özetlemektedir.

    Eylül ayında medya siyasi baskıların yanı sıra, dövizdeki kur yükselişinden kaynaklı olarak ciddi mali sorunlarla da yüz yüze kaldı. Gazetelerin basılması için gerekli olan kâğıdın dövize endeksli olarak ithal edilmesi nedeniyle basılı medyanın maliyetleri 2018’in başından bu yana neredeyse iki katına çıktı. Büyük kuruluşlara bağlı olmayan, yeterli finansal kaynak bulamayan birçok gazete yayın periyodunu değiştirme, fiyat artırma, daha az sayfayla çıkma gibi önlemlere başvurdu. İzmir’de yayınlanan 7 yerel gazetenin yönetimi, kâğıt fiyatlarındaki artış nedeniyle pazar günleri gazete çıkarmama kararı aldı

     

    1

     

    . Aydın’da 14 yıldır günlük yayınlanan

    Özgür Ses

    gazetesi

    , kâğıt fiyatlarının artması nedeniyle bundan sonra haftalık çıkma

     

    kararı aldı

     

    2

    . 3 yıldır yayın hayatına devam eden kültür-edebiyat dergisi

    Arka Kapak

    dergisi, ekonomik kriz sebebiyle yayın hayatına son verdiğini duyurdu.

    BirGün

    gazetesi, fiyatına 50 kuruşluk zam yaparak gazetenin 2,5 TL’den satılacağını duyurdu.

    Eylül ayında basın dünyasında yaşanan önemli gelişmelerden biri de 7 Eylül’de Cumhuriyet Vakfı’nın yönetiminin değişmesi oldu.

    Cumhuriyet

    Gazetesi’nin sahibi olan vakıftaki yönetim değişikliği, gazetenin kadrosunda ciddi bir dönüşüme yol açtı. Bazı gazeteciler işten çıkarılırken birçok köşe yazarı gazeteden istifa etti.

    Eylül ayında basın ve ifade özgürlüğü açısından önemli gelişmelerden biri de RTÜK ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) internet yayınlarına yönelik hazırladığı yönetmelik taslağı oldu. Yönetmeliğin, internet yayınları için sansür getireceği kuşkuları dile getirildi

     

    3

     

    .

    Eylül ayında gazeteciler, adli soruşturma, gözaltı ve tutuklama ve fiziksel saldırılarla da karşı karşıya kaldılar.

    Aşağıda yer verdiğimiz istatistikler, Eylül ayında yaşanan hak ihlallerini kayıt altına almak için çeşitli -açık- kaynaklardan derlenerek düzenlenmiştir. Önceki raporlarda da yer alan ve OHAL ilanından bu yana gözaltına alınan, yargılanan ve tutuklanan gazetecilerin kaydını tutan veriler de Eylül ayı dâhil edilerek güncellenmiştir.

    İşten Çıkarma:

      • Cumhuriyet Vakfı’ndaki yönetim değişikliğinin ardından Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeni

        Murat Sabuncu

        ile yazı işleri müdürleri Bülent Özdoğan ve Faruk Eren görevlerinden alındı.

         

        4

         

     

      • Ekonomi gazetesi Dünya’da, ekonomik kriz ve maliyet artışı gerekçe gösterilerek 40 çalışanın işine son verildi.

         

        5

         

     

      • Bloomberg HT kanalında 19 gazeteci işten çıkarıldı.

         

        6

         

     

      • CNN Türk’te “Ne Oluyor” isimli programı yöneten Şirin Payzın’ın görevine son verildi.

         

     

      • Hürriyet Gazetesi yönetimi, köşe yazarı Taha Akyol’un yazılarına son verdi.

         

     

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 

    3149

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı

    Erkek:

    4

    Kadın:

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı:

    444

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Soruşturma Açılan Gazeteci Sayısı

    :

    3

    Hâkim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 84

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı:

    13

    Tahliye: 5

    Tutuklama

    : 1

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı:

     

    215

    Fiziksel Şiddet, Tehdit Ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler

    :

      • Zonguldak-Ankara karayolunda kaçak olarak faaliyet gösteren bir maden ocağındaki ölümü haberleştirmek üzere olay yerine giden

        İHA

        muhabirleri Barış Doğan ve Sertaç Özdemir,

        DHA

        muhabiri Cüneyt Özfidan ile

        AA

        muhabirleri saldırıya uğradı. Saldırıya uğrayanlardan Barış Doğan yaralandı.

         

     

      • Trabzon’da

        Kuzey Ekspres

        Gazetesi’nin Spor Müdürlüğü’nü yapan Hamza Mısır, kimliği belirsiz kişiler tarafından darp edildi.

         

     

      • 3. havalimanı inşaatında çalışan işçilere destek amacıyla Kadıköy’de yapılacak basın açıklamasına polis müdahale etti. Müdahale sonrasında

        AFP

        Foto muhabiri Bülent Kılıç gözaltına alındı.

         

     

      • Dokuz8

        muhabiri İrem Afşin,

        Cumartesi Anneleri

        ’nin düzenlediği eylemi takip ederken polis tarafından darp edildi.

         

     

    Erişim Engelleri:

    Hürriyet

    Gazetesi Okur temsilcisi Faruk Bildirici’nin her hafta köşe yazılarında yer verdiği “Haftanın Engellenenleri” bölümündeki verilerine göre Eylül ayında Sulh Ceza Hâkimlikleri tarafından en az 26 habere erişim engeli getirildi

     

    7

     

    .

    Gazete ve Haber Ajanslarına Yönelik Baskılar

    (Aşağıdaki bilgiler, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından yayınlanan “Eylül 2018 İfade ve Basın Özgürlüğü” raporundan elde edilmiştir.)

     

    8

     

      • İstanbul’da

        Yeni Demokrasi

        Gazetesi çalışanları

        nın evlerine polis baskınları yapıldı.

         

     

      • KHK ile kapatılan

        Azadi TV

        çalışanı Gülistan Korban’ın, Diyarbakır’daki evine düzenlenen polis operasyonunda, Korban’ın babası gözaltına alındı.

         

     

      • Gazete Duvar

        yazarı ve Avukat Tuba Torun hakkında, İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “T.C. hükümetini, yargı organlarını, askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağılama” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı.

         

     

      • Evrensel

        Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat’a, “süreli yayınlarda kimliğin açıklanması” gerekçesiyle yargılandığı davada 10 bin lira para cezası verildi.

         

     

      • Odatv

        Haber Müdürü Barış Terkoğlu, yargılandığı bir dava kapsamında ifadesinin alınması için yakalama kararı olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı.

         

     

      • Avusturyalı gazeteci

        Max Zirngast

        , Ankara’da terörle mücadele ekipleri tarafından gözaltına alındı, daha sonra tutuklandı.

         

     

      • Gazeteci

        Fatih Portakal

        hakkında, tiyatrocu Barış Atay’ın “Sadece Diktatör” isimli oyunun yasaklanmasına ilişkin attığı tweet nedeniyle İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı.

         

     

      • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen FETÖ/PDY’ye yönelik soruşturma kapsamında, Kırıkkale’de ikamet eden gazeteci

        K.Y.

        “mahrem imam olduğu” iddiasıyla gözaltına alındı.

         

     

      • KHK ile kapatılan

        Hayatın Sesi

        kanalının üç yöneticisi, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “terör örgütü propagandası” yaptıkları gerekçesiyle üçer yıl dokuzar ay hapis cezasına mahkûm edildi.

         

     

      • Cumhuriyet

        muhabiri Alican Uludağ hakkında ABD’li rahip Andrew Brunson’la ilgili bir haberi nedeniyle “Türkiye Cumhuriyeti devletini ve devletin kurum ve organlarını aşağıladığı” iddiasıyla soruşturma başlatıldı.

         

     

      • Kocaeli

        Astakos

        gazetesinin sahibi Ergün Demir, ekonomik sıkıntılar nedeniyle intihar ettiği iddia edilen İsmail Devrim’in eşiyle yaptığı röportajı yayınladığı için gözaltına alındı.

         

     

      • İzmir 25. Asliye Ceza Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla tutuksuz yargılanan eski

        TRT kameramanı Binali Erdoğan

        ’ı 10 ay hapis cezasına çarptırdı.

         

     

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

      • “Medyanın Hava Delikleri Kapatılıyor”

         

        http://www.barisyarkadas.com/haberler/medyanin-hava-delikleri-kapatiliyor/

         

     

      • Basın Raporu: Yargının ‘basın mesaisi’ başladı, Eylül’de gazeteciler hedefteydi.

         

        http://gazetekarinca.com/2018/10/basin-raporu-yarginin-basin-mesaisi-basladi-eylulde-gazeteciler-hedefteydi/

         

     

      • Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Eylül 2018 İfade ve Basın Özgürlüğü İhlalleri Raporu.

         

        http://www.pressforfreedom.org/wp-content/uploads/2018/10/o%CC%88ib_eylu%CC%88l2018_rapor.pdf

         

     

      • Faruk Bildirici, “Haftanın Engellenenleri”

     

     

     

    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/

     

      • Bianet, İfade Özgürlüğü ve Medya Haberleri

         

     

     

    https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu

     

     

     

    https://bianet.org/bianet/medya

     

    1

     

    http://gazetekarinca.com/2018/09/kagit-krizi-izmirde-yedi-yerel-gazete-ciktigi-gun-sayisini-kisaltti/

     

     

    2

     

     

    http://gazetekarinca.com/2018/09/14-yildir-gunluk-yayinlaniyordu-ozgur-ses-gazetesi-artik-haftalik-cikacak/

     

     

    3

     

     

    http://www.pressforfreedom.org/wp-content/uploads/2018/10/o%CC%88ib_eylu%CC%88l2018_rapor.pdf

     

     

    4

     

     

    https://bianet.org/bianet/medya/200641-cumhuriyet-te-gorevden-ayrilanlar-ve-alinanlarin-sayisi-24-e-yukseldi

     

     

    5

     

     

    https://www.evrensel.net/haber/361388/dunya-gazetesinde-40-kisi-isten-atildi

     

     

    6

     

     

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1076190/Bloomberg_HT_de_19_gazeteci_isten_cikartildi.html

     

     

    7

     

     

    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/

     

     

    8

     

     

    http://www.pressforfreedom.org/wp-content/uploads/2018/10/o%CC%88ib_eylu%CC%88l2018_rapor.pdf

     

     

  • Medya Raporu-6: AKP Döneminde Medya Çalışanlarına Yönelik Baskı ve Cezalandırmalar: ‘Medyanın üzerinde gezen kılıç’

    Medya Raporu-6: AKP Döneminde Medya Çalışanlarına Yönelik Baskı ve Cezalandırmalar: ‘Medyanın üzerinde gezen kılıç’

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-6 (Eylül-2018)

    AKP DÖNEMİNDE MEDYA ÇALIŞANLARINA YÖNELİK BASKI VE CEZALANDIRMALAR: “MEDYANIN ÜZERİNDE GEZEN KILIÇ”

    Nalan MumcuSelma Koçak

    GİRİŞ

    Medya, hem sermaye ve sahiplik ilişkileri ile örülüdür, hem de kamusal öznenin sesini duyurabildiği, ifade özgürlüğünü kullanarak demokratik tartışmaya katılabildiği bir ortamdır. Kimimiz iktidardan pay alabilmek için dâhil oluruz medyaya, kimiz de iktidara “rağmen” var olabilmek için. Medyanın tüm bu çelişkili varoluşu onun iktidar ve karşıt-iktidarla kurduğu gerilimli ilişkidedir. Bu nedenle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de medya ve çalışanları tarihin hiçbir döneminde egemen ideolojinin tesirinden azade değildir. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti döneminde bu gerçeklik artık kılıf gerektirmez bir fütursuzlukla cereyan ediyor.

    Bu çalışmada 16 yıllık kesintisiz iktidarı süresince özellikle Olağanüstü Hal (OHAL)’in ilanından sonra AKP’nin medya çalışanlarına uyguladığı baskı ve cezalandırma pratiklerini medya çalışanları ile yaptığımız görüşmeler üzerinden anlamaya odaklanıyoruz. Bunun için öncelikle insan hakları ve ifade özgürlüğü bağlamından ilerleyerek, AKP’nin medyaya yönelik politikalarına “kriminalizyon” çerçevesinden bakıyoruz. Ardından belirlediğimiz kırılma anları üzerinden AKP medyasına giden yolu sermaye ilişkisi kapsamında ele alıyoruz. Son olarak OHAL dönemi baskı ve cezalandırma pratiklerini görüşme yaptığımız 11 medya çalışanının[1] deneyimleri ve yorumlarıyla birlikte değerlendiriyoruz.

    “Medya ve İfade Özgürlüğü” ya da “Hukuk ve İstisna”

    Kamusal alandaki çok seslilik ve çoğulcu medya yapılarının varlığı demokrasinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Temsili demokrasi düşüncesi içinde, toplum ve devlet ilişkileri açısından aracı bir kurum olarak daha çok sivil topluma dâhil edilen medya (basın) oldukça iyimser bir yaklaşımla uygulamada dördüncü kuvvet olarak değerlendirilir (Tosun, 2007a: 81). Ancak insan hakları gündeminden yoksun bir basın “neyin dördüncü kuvvetidir?” sorusunun tek bir yanıtı vardır: İktidarın! (Tosun 2007b: 21). Arendt, kamu terimine ilişkin iki olguyu ayırt eder: İlki, kamu alanında ortaya çıkan her şeyin herkes tarafından duyulabilir ve görülebilirliği; ikincisi ise bu alanın herkes için ortak olmasıdır (2003: 92-96). Fraser’a göre de eşitlikçi ve çok kültürlü bir toplum fikri, ancak ve ancak farklı değerlere ve retoriklere sahip grupların katıldığı kamusal alanların çoğulluğunu veri olarak almamız koşuluyla bir anlam ifade eder (2004: 121). Ancak eşitlikçi ve çok kültürlü demokratik bir ortamın yaratılması için birtakım temel koşulların karşılanması gerekir. Bu koşullar hukuki, yapısal, siyasi, kültürel ve sosyal birçok unsura atıfta bulunur. Fakat öncelikle ifade özgürlüğü ve bununla bağlantılı haklar tüm yurttaşlar açısından güvence altına alınmalıdır. Çünkü düşüncenin diyalektiği demokrasi için gerekli olup bu diyalektikle bağlantılı olarak ifade özgürlüğü de sadece bir bireyin hakkı için değil, bireyin kamu yararının gerçekleştirilmesine sunduğu katkı olarak da gereklidir (Sarikakis, 2016:206-207).

    Türkiye taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmelerinin yanı sıra Anayasa’sındaki 26. Madde ile “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”ni;“basın hürdür sansür edilemez” diyerek 28. Maddesinde de basın hürriyetini korur. Yine de tüm bunlar Türkiye’nin medya ve ifade özgürlüğü bakımından Avrupa Konseyine üye devletler içerisinde her daim en kısıtlayıcı ülkelerden biri olması önünde bir engel değil[2] zira Türkiye tutuklu gazetecilerin sayısının en yüksek olduğu beş ülke arasında yer alıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün her yıl yayınlandığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre, Türkiye 2018’de bir önceki yıla göre iki basamak geriledi ve 180 ülke arasında 157’nci sıraya yerleşti.[3]

    Türkiye’de ifadenin suç sayılmasının ve sansürün tarihi çok eskilere gitse de ifade özgürlüğü ile ilgili ana tema AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte değişiyor. 1990’lı yılların kaba yöntemlerinin yerini çeşitli araçların kullanıldığı daha sofistike sansür mekanizmaları alıyor. (Akdeniz ve Altıparmak, 2016: 170). Bu değişimi medya çalışanı görüşmecilerimizden biri “Eskiden gazeteciler öldürülürdü, şimdi ise gazetecilik öldürülüyor” (G6) diyerek ifade ediyor. Jacob Weisberg’in de “daha az gaddar fakat çok daha etkili”[4] olarak tanımladığı bu yeni yöntemin bugün işsizleştirme, itibarsızlaştırma, hedef gösterme, içeriklere müdahale, kriminalize ederek yargılama, tutuklama ve tazminat davaları ile yıpratmalardan OHAL’e varan uygulamalarla işlediğini biliyoruz. “Daha az gaddar” kısmından emin değiliz ama daha etkili olduğunu deneyimliyoruz.

    Peki, medya çalışanlarına yönelik bu kadar aleni ihlalleri içeren baskı ve cezalandırmaları AKP iktidarı nasıl meşrulaştırıyor? Menderes Çınar’ın da belirttiği gibi öncelikle “AKP kendi iktidar mücadelesini demokrasi mücadelesi olarak tanıttı”. Böylelikle iktidarının devamlılığını kesintiye uğratan, uğratabilecek hatta sadece uğratma ihtimali olanları dahi demokrasi ve devlet karşıtı ilan ederek kriminalize ediyor. AKP’nin kendi hâkimiyetini güçlendirme ve bunu demokrasi/demokratikleşme etiketiyle pazarlama stratejisi, esasen kendisi dışında kalan herkesi demokrasi adına söz söylemekten men etmeye, onları demokratik siyasetten diskalifiye etmeye ve böylece kendisini de alternatifsiz demokrat(ikleştirici) güç ve rakipsiz demokrasi şampiyonu ilan etmeye dayanıyor. Bu da AKP’nin demokratikleştirmeden kendisini normalleştirmek için karşıt iktidar yapısını çözmeyi, ileri demokrasiden de kendisini demokrat kılmak için herkesi anormalleştirmeyi anladığını gösteriyor (2015: 17). Böylelikle giderek toplumun daha geniş bir kesimi “haklara sahip olma hakkını” yitiriyor. Sadece medya çalışanları değil, gündelik muhalefetin kendi halinde icracıları dahi meşru siyasal topluluğun süratle dışında buluyor kendini ve vatan, millet, devlet söylemi çerçevesinde ya da “terörist” lafzı altında linç malzemesi edilmek için insanlığın “dışına atılıyor” (Yılmaz, 2018: 19). Neoliberal devirde siyasal iktidarların toplumsal meseleleri depolitize etme açısından başvurduğu bu “dışarı atma” yöntemi, söz konusu muhalif kesimlerin denetim altında tutulması ve disipline edilmesi, büyük oranda “güvenliği sağlamak için suçla mücadele” söylemi ve pratikleri üzerinden gerçekleştiriliyor. Medya çalışanlarına yönelik baskı da çoğu kez “terörle mücadele” kapsamında meydana geliyor. Bu noktada neoliberal hegemonya projeleri açısından dışlayıcılığın belirleyiciliğinin altını tekrar çizmek gerekiyor (Aydın, 2018: 185).

    Agamben, dışlama pratiğini istisna ile ilişkilendiriyor. Ona göre istisna bir dışlamadır ve aynı zamanda ilk siyasal etkinliktir, iktidarların temeli de buradadır. Ancak sözü edilen dışlama bir dışarı atılma hali değil, dışlayarak içleme pratiğidir. İçeri ile dışarı arasındaki sınırları izlemenin mümkün olduğu ve belirli alanlara belirli kuralların tahsis edilebilirliğini yaratan şey, egemenin istisnayı belirleyen kararıdır. Hukuk ise bu bağlamda kapsayıcı bir dışlama ilişkisini ifade eder (Agamben, 2013: 32). Bütün istisnaların kural olması sonucunu veren süreçle birlikte dışlama ile içleme, dışarı ile içeri ve hak ile olgu indirgenemez bir belirsizlik mıntıkasına girer (s. 18). Biz bu istisna durumlarındaki belirsizlikleri gündelik hayatta “ama”lar ile başlayan cümlelerde[5] görüyoruz: “Ama onlar gazetecilikten içeride değil”, “ama devleti bölmek istemeseydi”, ama “gizli bilgiyi servis etmeseydi”, “ama hükümeti yıpratmasaydı”. Bu “ama”lar iktidarın bekası için gerekli olan toplumsal meşruiyetin kurulduğu ve şiddetin meşrulaştırıldığı yerler oluyor. Meşru şiddet ve yanı sıra cezasızlık, kökenleri İttihat ve Terakki dönemine uzanan ve büyük ölçüde devletin ‘kutsal’ çıkarlarını ne pahasına olursa olsun koruma refleksine dayanıyor (Atılgan ve Işık, 2011: 78). Bu zihniyet yasalarda açıkça suç sayılmasına rağmen birçok uygulamanın “devletin ve milletin kutsalları” adına meşru sayılmasına neden oluyor (Yıldız Tahincioğlu, 2016: 168).

    Şiddetinin meşruiyeti için kullanılan neoliberal güvenlik paradigmasıyla da el ele giden kriminalizasyon, Kürt medyasının en başından beri maruz kaldığı bir uygulamadır. Kürtler ulus devletin bekası için iktidarın gerekli gördüğü “öteki”yi “müzmin düşmanlar” olarak sağlarken, Kürt medyası da susturulmak istendiği her an kolaylıkla kriminalize edilebiliyor. OHAL’den sonra KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) Haber Şefi Kenan Kırkaya kapatılmalarının ardından “Kürt basını için her gün OHAL!”[6] diyerek aslında bunu özetliyor. Avukat Özcan Kılıç, iktidarın Kürt basınına dönük davalarının OHAL’le birlikte yeni bir konseptle yürüttüğünü belirtiyor. Kılıç, daha önce davaların büyük çoğunluğunun Basın Kanunu üzerinden açıldığını fakat son iki yıldır doğrudan “örgüt propagandası” ve “örgüt üyeliği” suçlaması üzerinden bir formülasyon uygulandığını ifade ediyor. Ve sonuç: sadece Eylül (2018) ayında Kürt medyasından 29’u tutuklu 84 gazeteci haberleri nedeniyle çeşitli davalarda “örgüt üyeliği” ya da “örgüt propagandası” iddialarıyla hâkim karşısına çıktı.[7]

    Bir dönem çoğunlukla Kürt medyasına uygulanan bu suçlulaştırma AKP döneminde giderek tüm muhalifleri kapsadı. Medya çalışanları da bu dönemlerde yaptıkları haberler, programlar ile ona “hayır” diyen herkesle, zaman zaman eski dostlarıyla bile, birlikte “devletin ve milletin kutsalları”na ihanet ettikleri gerekçesiyle üzülerek (!) düşmanlaştırıldı:

    “Ne yazık ki kadere bak! Kadere bak! Kimler kimlerle beraber yan yana geliyor. Kadere bak… Kadere bak… Aaahh aah.! Nereden nereye? Ne oldum deme ne olacağım de. Hep bunlar imtihan… Hep bunlar imtihan…”[8]

    2007 yılında başlayan Ergenekon süreci bu düşmanlaştırmanın toplumun tamamına yayılabileceğinin göstergesi oldu. Aralarında medya çalışanlarının da yer aldığı toplumun her kesiminden insan olayla ilişkilendirilmeye ve korku iklimi yaratılmaya çalışıldı. Amaçta başarılı olunduğunu medya çalışanı görüşmecimizin şu sözlerinden anlayabiliyoruz:

    Ergenekon hiçbir ön görülebilirliğin olmadığı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu asla ayırt edemediğin kâbus gibi bir dönemdir

    Bence Ergenekon’un başlamasıyla yaşanan dönem Türkiye basın tarihinde örneği olmayan bir dönem. Hiçbir anlamda örneği olmayan bir dönem (…) Ergenekon, delil üretildiği, delil yoksa insanların itibarsızlaştırıldığı, ses kayıtlarının, görüntülerinin, özel hayatlarının deşifre edildiği, insanların bununla tehdit edildiği, sürekli siz de bu torbaya girebilirsiniz diye gazetecilerin üzerinde bir kılıcın gezdirildiği bir dönem. (…) Bunlara karşı direndiğin zaman, hak savunuculuğu yaptığın zaman Ergenekoncu diye fişlenme, konuştuğun herkesin aynı torbaya atılabiliyor olma riski. (…) Daha önceden alıştığımız nedir? İktidara muhalif bir gazetecilik yaparsın, soruşturmalara uğrarsın şuna buna uğrarsın ya da askeri yönetim vardır, onları baskı ve sıkıyönetimleri vardır ne bileyim. Bunlar daha şeffaf, senin başına gelebilecekleri görebildiğin öngörebildiğin bir evren sunar sana. Ergenekon ise bu haliyle bambaşkadır. Hiçbir ön görülebilirliğin olmadığı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu asla ayırt edemediğin çok zor bir dönem. Kâbus gibi bir dönemdir (G7).

    “Türkiye basın tarihinde örneği olmayan bu dönem” için anaakım dâhil tüm medyaya yönelik OHAL’in başladığını, iktidarın, muhalif ses çıkaran herkesi “düşmanlaştırarak”, farklı kesimler arasındaki kutuplaşmayı derinleştirerek yeni bir mücadele yöntemi geliştirdiğini söyleyebiliriz. 2013 yılının mayıs ayında İstanbul’da başlayan Gezi İsyanı’nda[9] da aynı mücadele yöntemi devreye sokuldu. Kısa sürede tüm ülkeye yayılan ve kitlesel protestolara dönüşen bu eylemlerde Bora’ya göre bağımsız kitlenin yanında “aşırı” sol grupların ve Kemalistlerin de alanlara inmesi, ayrıca başörtülüleri, dindar-muhafazakârları alaya alan sloganların görülmesi AKP tarafındaki kaygıyı arttırdı. İktidar medyası ve Erdoğan’ın bizzat kendisi böylesi vakaların bahsini çoğalttı, yetmediğinde imal ederek skandallaştırdı. Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği iddiası ve “Kabataş olayı” bu zihniyetin örnekleri arasında yer alır. Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği iddiası bizzat caminin müezzini tarafından yalanlanmış, Kabataş olayının gerçek olmadığı ortaya çıkmış olsa da bu haberler Gezicilerin vandalizmine dair bir fantazmagorya olarak iş gördü (2017: 500).

    Giderek etkisi ve hacmi azalsa da yaklaşık 3- 4 ay boyunca devam eden Gezi olaylarının bastırılmasının hemen ardından 2013 yılının sonunda 17-25 Aralık süreci patladı. O güne değin “ne istedilerse veren” AKP hükümeti ve Gülen cemaatinin yollarını ayıran bu süreç, 15 Temmuz darbesinin de zeminini hazırladı. Bu süreçte çok sayıda yayın yasağı, yasaklara uymayanlara baskılar tüm medyaya yönelik olsa da cemaat medyasıydı asıl olarak iktidarın hedefine oturan. Yolsuzluk haberleriyle hükümete yüklenen cemaat medyası ağır vergi ve ceza yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından da tamamen tasfiye edildi. AKP’nin medyaya yönelik tüm bu uygulamaları karşısında susturulan medyanın insan hakları alanına yönelik yaklaşımındaki aksaklıkları biraz kazıdığımızda, altında tekelleşme ve büyük sermayeye dayalı medya sahipliği olgusunun önemli ölçüde sorunlu olduğu sonucu çıkıyor (Tosun: 2007a: 100).

    AKP Medyasına Giden Yol [10]

    Türkiye’de başlangıçta mesleği gazetecilik olanların sahip olduğu gazeteler ve sonrasında televizyonlar, 1980’li yıllardan itibaren, dünyada yaşanan gelişmelerin de etkisiyle, değişime, dönüşüme uğradı. Adaklı’nın “yeni medya mimarisi” olarak adlandırdığı, “basın”ın yerini “medya”ya bıraktığı bu sürecin en önemli özellikleri; sektörün büyük sermayenin önemli bir bileşeni haline gelmesi, dolayısıyla ekonomik ve politik olarak güçsüz grupların sektörden dışlanması, medya sektöründeki emek gücünün çalışma koşulları ve özlük haklarının gerilemesi, sendikaya üyelik koşullarının zorlaştırılması, içerik düzleminde sansasyon ve manipülasyon ağırlıklı niteliksiz ürünler yığınının oluşması ve medya yöneticilerinin ve köşe yazarlarının medyayı şekillendiren ideologlara dönüşmesidir (2010: 74-75). AKP’nin medyaya yönelik yukarıda sözünü ettiğimiz uygulamalarını anlayabilmek için medyadaki bazı önemli kırılma anlarına değinilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kırılma anını, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”[11] çanlarının çaldığı ancak buna karşı mücadele yöntemlerinin geliştirilemediği dönüm noktaları olarak anlıyoruz ve bunları AKP’nin 16 yıllık iktidar süresine odaklanarak Uzanlar, ATV-Sabah ve Doğan Grubunun tasfiyesi ile Cumhuriyet gazetesindeki yönetim değişikliği olarak ele alıyoruz.

    Uzanlar bizi 2000’li yılların başına tam da AKP’nin iktidara geldiği yıla götürüyor. 2002 yılında Genç Parti’yi kuran ve seçimlerde partinin yayın organına dönüşen Star gazetesinin de katkısıyla yüzde 7,5 gibi bir oy oranına ulaşan Cem Uzan, kısa sürede, aynı seçimlerde tek başına iktidara gelen AKP’nin hedefine yerleşti. Seçimlerden bir sene sonra Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından İmar Bankası’na el konulmasıyla Uzan Grubu tasfiye sürecine girdi. Bu sürecin sonunda Star; Genç Parti’den alınmş, AKP’ye verilmiş oldu (Özvarış, 2018: 460). Adaklı’ya göre Genç Parti’nin şaşırtan oranda oy toplaması ve bankaya el koyulmasının ilişkilendirilmesi empirik düzeyde kanıtlanamasa da AKP’nin stratejik planında medya sektörünün bir bütün olarak değerlendirildiği, kendisiyle rekabet edebilecek gruplarla açık mücadeleye girmekten kaçınmayacağı daha sonra başka örneklerle de desteklenecekti (2010: 77). TMSF, 2004’te İmar Bankası’nın borçları nedeniyle Star gazetesi ve Star TV de dâhil olmak üzere, Uzan Grubu’na ait toplamda 219 şirkete el koydu. 2007’de bir kısmını aldığı gazeteye bir süre sonra tek başına sahip olan Sancak, Star’ı alış hikâyesini şöyle anlatıyor:

    Tayyip Bey köşeye sıkıştırılmıştı, parti kapatma davaları, 367 kararı, vs. Basın tek sesli, onu boğmaya çalışıyor. Hasan Doğan’la “Onun için ne yapabiliriz” diye konuştuk. Dedik ki, “Basın alanındaki tek sesliliği kıralım. (…) Star’ı büyüttük. Gazetenin yetmediğini anladık. İtibarsızlaşmış da bir gazeteydi. 24 televizyonunu kurduk. Ben tamamen ideallerim için, ona daha iyi hizmet edebilmek için girmiştim o işe.” (akt: Özvarış, 2018: 460).

    Bir sonraki önemli kırılma noktası Sabah-ATV grubunun tasfiyesi oldu. Aydın Doğan ve Hürriyet ile rekabet uğruna televizyon kanalı kurup borçlanan Dinç Bilgin, bankacılık sektörüne girerek siyasetin kucağına düşmesiyle kendi sonunu hazırladı (Önkibar, 2015: 38). Grubun sahip olduğu bankaya, kamuya borçları sebebiyle 2000 yılında TMSF tarafından el kondu ve Bilgin’in medya grubu 2005 yılında Turgay Ciner’in sahip olduğu Merkez Yayıncılık’a satıldı. Ancak 1 Nisan 2007 tarihinde TMSF, Ciner Grubu’na satılan Bilgin’in medya varlıklarına yeniden el koydu. 5 Aralık 2007 tarihinde yaptığı ihale sonucunda Ahmet Çalık’a ait olan Turkuvaz Grubu’na sattı (Kuyucu, 2013: 154). Ahmet Çalık’ın önemli bir özelliği de o dönemde Başbakan olan Erdoğan’ın kendisinden “Bizim Çalık” olarak söz etmesiydi (Eğin, 2011: 120). Uzanlar’ın ardından böylelikle Sabah-ATV grubu da AKP’ye verilmiş oldu. Uzan ve Sabah Grubuna bağlı medya şirketlerinin birer ikişer AKP’ye yakın gruplara geçmesi, medya sektöründe ve buna bağlı olarak kültürel yaşamda yeni bir fenomene yol açtı: “AKP medyası”. Adaklı’ya göre bu yapı daha önce hâkim medyayla yakın temas içinde olan hükümetlerinkinden farklı olarak, doğrudan sahiplik ilişkilerine dayanıyor, siyasi tartışmayı yine doğrudan bu yapı üzerinden yönlendirebiliyor ve farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalarda doğrudan taraf olabiliyordu (Adaklı, 2010: 77-79).

    C:UsersNalanDesktopGörsellerDeniz Feneri 2.jpg

    Görsel 1: Sözcü, 7 Aralık 2012

    Doğan grubunun tasfiyesi de “AKP medyası”nın inşa sürecinin bir sonraki adımıydı. Aydın Doğan’ın iktidarın hedefine yerleşmesinin; Deniz Feneri ile ilgili haberlerin Doğan Grubu’nda sıkça yer alması ve belgelerin ifşa edilmesiyle aynı döneme denk geldiği söylenebilir. Almanya’da faaliyet gösteren “Deniz Feneri e.V” Derneği’nin topladığı 41 milyon avroluk paranın bir kısmının amaç dışı kullanılmasıyla ilgili açılan davanın haberleriydi bunlar (Adaklı, 2010: 79). Dolayısıyla AKP için bertaraf edilmesi gereken bir “düşman” olarak algılanan Doğan medya grubu için de düğmeye basıldı. Yüksek vergi cezalarıyla zora sokulan Doğan Grubu da bu dönemde küçülmeye gitti ve 2018 yılında çok büyük bir kısmı Demirören Grubu’na satıldı.[12] Doğan grubuna yapılan müdahale elbette diğerlerini de etkiledi: “Artık Başbakan’ın gölgesinden bile korkan bir medya var. Konu sadece Aydın Doğan da değil zaten; mesajı diğer gazeteler, patronlar da hemen anladı.” (Eğin, 2011: 31).

    gazete patronu serdim penguen ile ilgili görsel sonucu

    Görsel 2: Haftalık Penguen, 21 Mart 2013/12

    Cemaat medyasının da tasfiyesinin ardından son olarak 2018 yılının Eylül ayında Cumhuriyet gazetesinde yönetim değiştirildi. Çok sayıda medya çalışanı istifa etti.[13] Henüz çok yeni olduğu için arkasında tam olarak hangi hesapların yattığını bilemiyoruz. Ancak gazete yöneticilerinin yargılandığı davada tanıklık eden bir ismin vakfın başkanlığına getirildiğini göz önünde bulundurduğumuzda bunun da AKP medyası yolunda tasfiye sürecinin bir parçası olarak okunmasının çok zor olmadığını düşünüyoruz.

    Görsel 3: Direniş Postası, 10 Eylül 2018. – Cumhuriyet Gazetesi, 9 Eylül 2018

    Toparlamak gerekirse, 2000’li yıllar Türkiye medyasında TMSF’li yıllar olarak adlandırılabilir zira devlete borçlarını ödemeyen medya sahiplerinin medya varlıklarına TMSF tarafından el kondu. Bu el koyma işlemleri sonucunda medya varlıkları başka sermaye sahiplerine satıldı ve medyaya yeni sermaye sahipleri giriş yaptı (Kuyucu, 2013: 154). Bütün bu değişim / dönüşüm ilişkisi elbette medya çalışanlarına, onların çalışma pratiklerine, meslek alışkanlıklarına da yansıdı. Zira “artık karşılarında yepyeni bir muhatap vardı. Bugüne kadar medya patronlarıyla çalışanlar şimdi bir bürokratla iş yapacaklardı. Bir bürokratla iş yapmak için de onun yakın olduğu siyasilerle temas, onlarla kurulan mesafe, yakınlık önemliydi. Nitekim öyle de oldu” (Eğin, 2011: 102-103).

    OLAĞANÜSTÜ HAL, OLAĞAN BASKILAR:

    OHAL Döneminde Medya Çalışanlarına Yönelik Baskı ve Cezalandırma Pratikleri

    AKP için OHAL, kültürel alandaki güç ilişkilerini kökten değişime uğratmak ve ideolojik üretim ve yeniden üretim araçlarına büsbütün hâkim olmak için bir imkân olarak belirirken (Aydın, 2018:194), medya çalışanları için işsizleşme, tutuklanma ve nicesi gibi uygulamalarla mesleğin yapılmasının imkânsızlaşması olarak deneyimlendi. Çalışmanın bu kısmına kadar medyaya yönelik baskı ve cezalandırmaların 20 Temmuz 2016’da ilan edilen 2 yılda 7 kez, 3’er ay süreyle uzatılan OHAL dönemi ile başlamadığını bu uygulamalara giden yolun sermaye ve iktidarın medya politikaları ile nasıl bağlandığını açıklamaya çalıştık. Bu bölümde ise medya çalışanlarının hâlihazırda gördüğü baskılardaki kritik eğişin OHAL’in hangi uygulamalarıyla aşıldığına ve bu uygulamaların medya çalışanları için ne anlama geldiğine, nasıl yaşandığına odaklanacağız. Başlamadan önce hatırlatmak istiyoruz ki Kürt basını için en başından beri OHAL iken anaakım için OHAL Ergenekon ile başladı:

    OHAL baskıysa, işsizleştirmesiyle, suçlu-suçsuz ayrımının birbirine karıştığı bir ortamsa, anti demokratik diyebileceğimiz, evrensel normlara aykırı uygulamalarsa bir kere Türkiye basını sürekli bir OHAL halindedir.”

     

    OHAL baskıysa, işsizleştirmesiyle, suçlu-suçsuz ayrımının birbirine karıştığı bir ortamsa, anti demokratik diyebileceğimiz, evrensel normlara aykırı uygulamalarsa bir kere Türkiye basını sürekli bir OHAL halindedir. (…) 2007’den sonra özellikle bütünüyle kriminalize edilmiş ortam, sürekli baskı altında hissettiğimiz, hatta psikolojik şiddet altında çalıştığım, risk altında hissettiğim. Hapse girme fikrinin doğallaştığı, beni nasıl bilecekler duygusunun çok ağır bastığı, yanı başındaki meslektaşın tarafından hedef gösterilebileceğini bildiğin bambaşka bir dönemdir gerçekten. (…) 15 Temmuz’dan sonraki OHAL’de gazetecilik pratiği 2007’den çok daha ağır mıdır? Bilemiyorum tartışılır. Bizim için 2007’de zaten OHAL başladı ve devam etti. Anaakım OHAL’i o tarihten itibaren çok ciddi bir biçimde yaşıyor (G7).

    OHAL’de İktidarın Mütemmim Cüzü: KHK’ler

    OHAL dönemindeki baskı ve cezalandırmaların en güçlüsü ve en görünür olanı kuşkusuz ki KHK’ler oldu. 2 yıllık OHAL dönemi boyunca çıkarılan 37 KHK ile toplam 174 medya ve yayın kuruluşu “terör örgütleriyle iltisaklı olduğu” iddiasıyla kapatıldı. Türkiye’deki ifade ve basın özgürlüğünü temelden sarsan KHK’ler, isimleri listelerde yer alan kurumlar/medya çalışanları için doğrudan bir cezalandırma aygıtı olurken, (henüz) cezalandırılmayanlar için listelerde isimlerini aradıkları, listeye eklenmemek için sansür ve oto-sansür mekanizmalarını işletmek zorunda kaldıkları bir baskı aracı olarak da işlev gördü. KHK’ler ile OHAL döneminde 70 gazete, 20 dergi, 33 televizyon kanalı, 30 yayınevi ve dağıtım şirketi, 34 radyo kapatıldı. Bir medya kurumunun kapatılmasının ifade ve basın özgürlüğü açısından ne anlama geldiğini birinci bölümde tartıştık. Peki, KHK ile bir kurumun kapatılması medya çalışanları için ne anlama geliyor? Bir kurumu kapatmak orada çalışanları işsizleştirmenin yanı sıra çalışanların fişlenmesi, kriminalize edilmesi, dolayısıyla başka bir yerde iş bulmalarının önünün kapatılması, itibarsızlaştırılması, basın kartlarının iptal edilmesi, malzemelerine el konularak saf dışı bırakılması anlamına geliyor. Görüştüğümüz bir medya çalışanı KHK ile bir medya kurumunun kapatılmasını şöyle özetliyor:

    KHK ile kapatılma bütünüyle bir kurumu ve çalışanlarını yok etme anlamına geliyor. Bir daha o mecrada ses çıkaramayacak noktaya getirme anlamına geliyor.

    Oradaki medya çalışanlarının bir daha iki yakasını bir araya getirememesi anlamına geliyor. Çünkü zaten cemaat medyasına 15 Temmuz öncesinde el konmuştu. KHK ile kapatılan kurumların çoğu büyük emekle, tavşanın suyunun suyu kullanılarak malzemelerin alındığı, insanlara maaşlarının çok güç ödendiği ve sürekli ceza soruşturmaları, tazminat davaları riski altında gazetecilik yapılan [muhalif] kurumlar. Oradaki gazeteci arkadaşların kendilerine yeni mecra bulmaları çok mümkün değil. KHK ile kapatılma bütünüyle bir kurumu ve çalışanlarını yok etme anlamına geliyor. Bir daha o mecrada ses çıkaramayacak noktaya getirme anlamına geliyor (G7).

    Kapatmalar sadece KHK’lerle değil, 668 sayılı KHK ile kurulan RTÜK Komisyonu kararları ile de gerçekleştirildi. 668 sayılı KHK’nin 2. Maddesi’nin 4. Fıkra’sına göre KHK’lerin ekli listelerinde yer almayan radyo, televizyon, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının ilgili bakan tarafından oluşturulacak bir komisyonun (RTÜK Komisyonu) teklifi üzerine ilgili bakanın onayı ile kapatılacağı hüküm altına alındı.[14] Bu da iktidara, kurum kapatmayı ve medya çalışanları üzerinde baskı kurmayı kolaylaştıran bir olanak sağladı. Bu olanak da sadece işsizleştirerek medya çalışanlarını değil, haber alma hakkını gasp ederek yurttaşı da cezalandırdı:

    “Kapatma tamamıyla sadece gazetecilerin işsiz kalma meselesi değil, (…) aynı zamanda halkın haber alma hakkı engellendi. Özellikle televizyon karşısında haber alma gaspına uğradılar.” (G6).

    Benimle aynı aileden yayın yapan bir televizyon kanalı kapatıldı. Küçücük bir televizyon kanalıydı. Ama kapatıldı. Bu saatten sonra kurmamıza da bu şartlar altında imkân yok. Peki, ne oldu? Memlekette olaylar olmaya devam ediyor. İşçiler sokağa çıkıyor. Kriz daha başlangıcında ama yaşanmaya devam ediyor. Bunları veren bir yayın organı artık neredeyse kalmadı. İşte bizim televizyon yaşasaydı sokaktaki pazardaki esnaftan, pazarda alışveriş yapanın da nasıl canının yandığını, cebinde paranın kalmadığını da anlatacaktı. Totalde hükümetin açıklamasıyla nasıl çeliştiğini de verecekti. Bu işin dış güçlerle alakası olmadığını tamamıyla ekonomi yönetim krizi olduğunu da verecekti. Kapatma tamamıyla sadece gazetecilerin işsiz kalma meselesi değil. Evet, bizim o çalışan arkadaşların atıyorum yüz kişi işsiz kaldı, ama aynı zamanda halkın haber alma hakkı engellendi. Özellikle televizyon karşısında haber alma gaspına uğradılar (G6).

    OHAL döneminde, medya hizmet sağlayıcılara ilişkin idari yaptırımlarda 680 ve 690 sayılı KHK’ler ile önemli değişiklikler yapılarak idari yaptırıma konu olacak yayın içerikleri ve içeriklerinin kapsamı da genişletildi. Bu OHAL-KHK’leri ile 6112 sayılı RTÜK yasasının 2’inci maddesine 4’üncü fıkra eklenerek[15] ve Türkiye’nin medya konusunda yargı yetkisi diğer ülkelere kıyasla genişletildi. Aynı yasanın 32’inci maddesi değiştirildi. Böylelikle yaptırımlar artırıldı, RTÜK’ün yayın lisansı yetkisi de genişletildi.

    İşsizleş(tir)me: Medyada Ahvali Adiye

    İşsizleşme, medya alanına OHAL ya da KHK ile girmiş değilse de OHAL’de en az 3.000 gazetecinin işsiz kaldığı[16] tahmin ediliyor. Farklı şekillerde ve farklı nedenlerle işsizleşen medya çalışanları her dönemde bu baskıya maruz kaldığı için bu durumun, medya çalışanları arasında bile zaman zaman haber değeri olmadığını dinledik görüşmecilerimizden:

    Medyadaki işsizlik maalesef Türkiye’de neredeyse tüm alanlardan daha fazla normal karşılanıyor. Hem medya içinde hem medya dışında. (…) Zaten çok normalleştiği için aksine bir akşam telefon alırsın “maalesef işine son vermek zorundayız” [derler]. Belki o akşam da almayabilirsin işe gittiğinde derler. Belki işe gittiğinde bile demezler, belki kart okumuyordur. Sana sonra tebliğ ederler falan. Bu kadar basit yöntemlerle işliyor süreç (G7).

    OHAL döneminde bir medya çalışanı için işsizleşme, sadece bir kurumun KHK ile kapatılmasıyla ya da bir medya patronu tarafından işten çıkarılmasıyla gerçekleşmiyor. İktidarın OHAL döneminde giderek artan baskısı, AKP medyasının oluşumuyla alanın değişen kodları, yıpratıcı dava süreçleri, tutuklanma kaygısı, istifaya zorlama, haber/program içeriğinin yok sayılması gibi faktörler de medya çalışanlarının işlerini yapmalarına engel oluyor. Bir görüşmecimize ne kadar süredir gazetecilik yaptığını sorduğumuzda aldığımız yanıt daha çok neden gazetecilik yapamadığına işaret ediyordu:

    Geçmişte gazetecilerin katledildiğini biliyoruz. Günümüzde ise tutuklama, gözaltı, işten atılmalar ile bir nevi işlevsizleştirilmeye çalışılıyor.

    4 yıldır gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Çalışıyorum çünkü Türkiye’de gazetecilik en tehlikeli mesleklerden. Geçmişte gazetecilerin katledildiğini biliyoruz. Günümüzde ise tutuklama, gözaltı, işten atılmalar ile bir nevi işlevsizleştirilmeye çalışılıyor. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra ise OHAL ilan edildi ve topyekûn bir saldırı gerçekleşti, bu saldırı her kesime yöneldi. Sokaklar yasaklandı, gazetecilik ise sokaktan beslenen bir meslek. Yasaklar ile beraber polis şiddeti mesleği iyice zorlaştırdı (G4).

    Medyada çalışmak ve özellikle gazetecilik mesleği çoğu zaman idealize edilir. Ancak bu işsizleşmekteki ekonomik boyutun göz ardı edilmesine neden oluyor. Görüşmecilerimizin bir kısmı da “gazeteci mesleğe aşkla bağlı kişidir”, “dünyanın en güzel mesleği”, “Gazetecilik de işini kaybetmek diye bir şey yoktur, not defterin ve kalemin her daim yanındadır.”, “gazetecilik ekmek parası için yapılabilecek bir iş değildir” gibi ifadelerle bunu destekleseler de, özellikle işsizleşen medya çalışanları işsizleşmenin ekonomik sonuçlarından azade olmadıklarını, bunun haber üretim sürecine doğrudan yansıdığını, bir başka ifadeyle sürdürülebilir olmadığını söylediler.

    İşsizleştirme bir gazeteci için ekmek parasının olmamasının ötesinde bir anlam taşıyor. Haber pahalı bir malzeme.

    Tabii işsizleştirme bir gazeteci için ekmek parasının olmamasının ötesinde bir anlam taşıyor. Haber pahalı bir malzeme. İdlib haberi yapılacaksa oturup masa başından yapamazsın. Haberin yeni bir bilgi içermesi gerekir. O yeni bilgiye ulaşmak da senin en iyi ihtimalle bir yerden bir yere gitmene bağlıdır. Hadi telefonla konuşmana bağlıdır. Bir kere bir kurumda temsil edilmiyorsan haber kaynağı sana 30-40 defa daha çekingen. Bir yere gitmen gerekiyorsa cebindeki son parayı harcaman gerekir. Genellikle bu gideceğin yer Kızılay’dan Esat’a gitmek gibi bir şey değildir. İdlib’e gitmen gerekir yani. Yargılamalar alınmıştır bir başka şehre, oraya gitmen gerekir. Gece kalman gerekir. Avukatla konuşman gerekir. Belki haber kaynağına yemek ısmarlaman gerekir. Bütün bunlar gazetecilik yapmayı olanaksızlaştıran şeylerdir. İçerik üretmemenin altında bu ekonomik şeyleri görüyoruz. O yüzden bizde her şey fikir yazılarına dönüşür. Gazetecilik yapılamaz hale geliyor (G7).

    “Kovulduktan” sonra, bir süre başka bir iş aradığını ama “beceremediği” için bıraktığını ifade eden bir görüşmecimiz bunun üzerine herhangi bir maddi destek almadan girdiği alternatif medyada yaşadığı zorlukları şöyle ifade ediyor:

    Twitter’da yüksek sayıda takipçisi olanlar önemlidir. İşte onlardan bunu talep etmenin zorluğu, ‘Ancak yaşayan bilir’ türünden.

    Yayın konusundaki zorluk, günü iyi okumak, yani epey zamanı bilgilenme için araştırma yaparak geçirmek, yayının kalitesi konusunda internet hızına bağımlı olmak, internetin güçlü olmadığı noktalarda yayının kesilmesine üzülmek gibi sorunlar var. Bunun dışında en önemli sorun, sizi izleyenlerin sayısını yükseltebilmek. Bu noktada izlenirlik oranı yüksek olan insanların dayanışmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun için de, örneğin Twitter’da yüksek sayıda takipçisi olanlar önemlidir. İşte onlardan bunu talep etmenin zorluğu, “Ancak yaşayan bilir” türünden (G9).

    C:UsersNalanDesktopGörsellerKOLAJ SON.jpg

    Görsel 4: Alternatif Medya Kolaj

    Bir medya çalışanı olarak işsiz kalmanın diğer alanlardan bir başka farkı daha var. Çünkü Türkiye’deki medya yapılanmalarına baktığımızda anaakım ya da parası olan medya kuruluşları bir elin parmaklarını geçmiyor. Öncelikle işten çıkarıldığınızda tekrar iş bulmanız herhangi bir sektöre oranla imkânsız.[17] Bunda hem sahiplik ilişkilerinin etkisi söz konusu hem de gazeteler arasındaki ideolojik kutuplaşmaların.

    Tutuklamalar: “Mayınlı Alana Girme Mesajı”

    Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun (TGDP) saptamasına göre 21 Eylül 2018 tarihi itibarıyla Türkiye cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü 217 gazeteci bunuyor, bunların 32’si imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü.[18]

    C:UsersNalanDesktopGörsellergazetecilere-ozgurluk-platformu-620x310.jpg

    Görsel 5: tgs.org.tr, 4 Haziran 2014

    Medya çalışanlarının kriminalize edilmesinden söz etmiştik. Bu bağlamda medya çalışanlarının hangi suçlardan tutuklandığına ve yargılandığına bakmak örnekleyici olacaktır. OHAL döneminde 20 gazeteci ve medya temsilcisi darbeye iştirak suçlamasıyla 20 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası, 3 gazeteci ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı. Casusluk ve devlete ait gizli bilgileri yaymak suçlaması ile 12 gazeteci (1 kişi aklandı) 1 müebbet ve 509 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Örgüt propagandası ve örgüt açıklamalarına yer vermek suçlamasıyla 49 gazeteci ve medya çalışanı 276 yıl hapis istemi ile karşı karşıya. Bu davalarda 6 kişi 12 yıl 9 ay hapis cezası aldı, 1 kişi beraat etti, 4 yeni dava açıldı. Örgüt yöneticiliği, örgüt üyeliği, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, örgüte yardım gerekçesiyle 143 gazeteci 2 bin 159 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. 25 kişi 174 yıl 6 ay mahkûmiyet aldı. 8 beraat ve 7 yeni dava söz konusu. Suçu övmek ve suça teşvik gerekçesiyle 10 gazeteci yargılanıyor, bir gazeteci suça tahrikten 5 ay hapis cezası aldı. Gizliliğin ihlali gerekçesiyle 2 haberci 6 yıl hapis istemi ile yargılanıyor, 1 haberci aklandı. Kin ve düşmanlığa tahrik suçlamasıyla 3 gazeteci 13 yıl 6 ay hapis istemi ile yargılanıyor. Tüm bu büyük rakamlara rağmen iktidarın açıklaması değişmiyor: “Onlar gazetecilikten içeride değiller.”

    Şu anda içeride olanların gazetecilik sıfatı yok. Bunlar ya terör örgütüyle beraber hareket etmişlerdir ya silah bulundurmaktan içeri girmişlerdir ya da birçok yerlerde bankamatikleri kırmışlar, buraları soymuşlardır. Ama ceplerinde bir sarı basın kartı değil, gazeteci kartı vardır. Bununla beraber de kendilerinin gazeteci olduğunu iddia etmişlerdir. Ve şu anda da sizin ifade ettiğiniz şekilde 170 tane gazeteci falan içeride yok, bunların hepsi yalan. Böyle bir şey söz konusu değil. Bunların defaatle açıklamalarını yaptık ve şu anda gerçek manada gazeteci sıfatıyla içeride iki kişi var. Bunun dışında böyle bir şey söz konusu değil. Bu yalanlarla da dünyayı kandırmayalım.[19]

    Bir gazeteci hakkında dava açılmasının artık çok sıradanlaştığını, yargılanmayan gazeteciye gazeteci gözüyle bakılmadığını belirten ve sayısını anımsayamadığı kadar çok yargılandığını ifade eden görüşmecimiz medya çalışanlarına açılan davaların etkisini şöyle özetliyor:

    Bunlar gazetecinin bireysel olarak “ben tutuklanırım”dan ziyade bence şey açısından önemli. Nereler mayınlı alanlar nerelerde mayın yok? Bunlar, bu davaların açılma nedenlerinden birisi bence “oralara bulaşmazsan ben de sana bulaşmam” mesajı vermektir gazetecilere ve gazetelere. Zaten gazeteciler o noktadan sonra bulaşmak istese bile gazeteler o mayınlı alana girmek istemedikleri için haberi yayınlamazlar. Bu gazeteci davaları ve yargılamaları doğal bir sansür-otosansür sürecinin temel bir dinamiğidir bana kalırsa (G7).

    AKP döneminde sıklıkla gördüğümüz baskı ve ceza yöntemlerinden biri de hakaret davalarıdır. Nisan-Mayıs-Haziran 2018 döneminde 32 gazeteci “hakaret” suçlamasıyla açılan ceza davası kapsamında toplam 77 yıl 4 ay hapis cezası talebiyle yargılandı; dördü toplam 1 yıl 10 ay 5 gün hapse (11 ay 20 günü ertelemeli) mahkûm edildi. Yedi gazeteci de toplam 4 milyon 40 bin TL maddi veya manevi tazminat istemiyle yargılandı; Üçüne açılan 1 milyon 540 bin TL’lik davalar yeniyken diğer ikisine açılan 500 bin TL’lik tazminat davası yerel mahkemece reddedildi.[20] Son üç ayda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ilişkin görüş ve eleştirileri nedeniyle toplam 16 gazeteci, toplam 74 yıl 8 ay hapis istemiyle yargılandı.

    Tazminat davaları şahsi de olsa eğer bir kurumda çalışıyorsanız genellikle kurum tarafından ödenir. Sermaye ile doğrudan ilişkili anaakım bir medyada çalışıyorsanız tazminatın kurum tarafından ödenmesi kolaydır ancak muhalif bir medyada iseniz bunu kurum ödese bile medya çalışanı ya da kurum üzerinde ağır yaptırımları olabilir. Bu durumu görüşme yaptığımız kişi kendi gazetesindeki deneyiminden yola çıkarak şöyle anlatıyor:

    Üst üste gelen [tazminat] davalar[ı] çok yıpratıcı

    Benim var tazminat davam, henüz kesinleşmedi ama gazeteme cezalar geliyor, arkadaşların. Bunu tabii ki kurum karşılıyor. Ama üst üste gelen davalar çok yıpratıcı. Biz çünkü çok zor şartlarda çıkan bir gazeteyiz. Amacın bu olduğunu düşünüyoruz ekonomik olarak boğma hamlesi. Yoksa onların üç kuruşa beş kuruşa ihtiyacı olduğundan mı? Ben ona 20-50 bin lira versem bi şey mi sağlanacak davayı açan kişiye? Ama 50 bin lira benim gazeteme dokunuyor. 3 kere ceza alsam ben ne yaparım diye kara kara düşünüyorum (G6).

    KHK’ler, tutuklamalar, işsizleştirme ve tazminat davalarıyla alanları iyice daraltılan medya çalışanları için bir diğer cezalandırma pratiği de sarı basın kartlarına yönelik keyfi uygulamalar olarak karşımıza çıkıyor.

    Basın Kartı Uygulamaları: “Varlığı bir dert, yokluğu yara”

    OHAL döneminde medya açısından dikkat çekici bir diğer düzenleme de 9 Temmuz 2018 tarihli 703 sayılı KHK ile sarı basın kartının verildiği Basın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün (BYEGM) kapatılması, mal varlığıyla birlikte genel müdürlük tarafından gazetecilere “sarı basın kartı” verilmesi gibi tüm görev ve yetkilerinin Cumhurbaşkanlığı İletişim Bakanlığına devredilmesi oldu.[21] Basın kartlarının devletin ve sermayenin basın üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılması da diğer baskı ve ceza uygulamaları gibi OHAL öncesine dayanıyor olsa da bu kapatılma baskıya ayrı bir boyut getirdi. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin kapatılma üzerine yaptığı açıklamada özetlediği gibi “Kurumun Cumhurbaşkanlığına bağlı bir kuruma devredilmiş olması hem ayrıcalıkların hem sansürün artırılması anlamına gelmektedir. Bu, uzun süredir ‘başarıyla’ yaratılmış olduğu görülen iktidar yanlısı ‘gazeteciliğin’ iyiden iyiye ‘Saray Gazeteciliği’ne dönüştürülmek istendiğinin en güçlü kanıtıdır.”[22]

    Görsel 6: Birgün Gazetesi, 10 Temmuz 2018

    C:UsersNalanDesktopGörseller650x344-amberin-zamanin-basin-karti-iptal-edildi-1483613155517.jpg

    Görsel 7: Sabah Gazetesi 5 Ocak 2017.

    OHAL’in ilk yılında 889 gazetecinin sarı basın kartları iptal edildi. Dönemin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yaptığı açıklamada Milli Güvenlik Politikası bunun nedenlerinden biri olarak sayıldı.[23] Görüşmecilerimiz ise bu iptalleri ve basın kartı alamamalarını şöyle yorumluyor:

    Sarı basın kartlarının iptal edilmesi, hükümetin bir baskı aracıdır.

    Sarı basın kartlarının iptal edilmesi, hükümetin bir baskı aracıdır. Bu noktada hükümet, “benim gazetecilerim” ve “benim olmayan gazeteciler” olarak, topluma yaptığı gibi bizi de ikiye bölmek istemektedir. Eğer siz muhalifseniz, sarı basın kartınız olamaz, olsa da devlet kurumlarında akreditasyon alamazsınız. Yani önemli olan kartınızın rengi değil, kimlikte yazan “ad”ınızdır (G8).

    2 yıldır bekleyen ama hâlâ reddedilmeyen başvurular var. Aslında ne reddediyorlar ne onaylıyorlar. Bir sürüncemede bırakılmış, onlara kart verilmiyor ama iptal de edilmiyoruz. “Hakkınız yok siz kart alamazsınız” da denilmiyor ki yasal süreç başlatılsın, siz neden diye sorabilin. Bu da yok. Böylelikle meslek yapmanıza engel olunuyor. Meclise girebilmek için o kartı soruyor, ama kartı vermiyor (G6).

    Meclise girebilmek için o kartı [sarı basın kartı] soruyor ama kartı vermiyor.

     

    Kurum kartlarının yeterli görülmemesi, sarı basın kartlarının iptalleri (ya da hiç alınamaması) uygulamalarının neden olduğu habere/kaynağa ulaşamama gibi yaptırımların yanı sıra bu durum zaten baskı altındaki medya çalışanlarını suçlulaştırmayı kolaylaştırıyor ve cezalara karşı daha da savunmasız kılıyor:

    Bir tane açık uygulama yapılıyor, polis diyor ki “sarı basın kartını göster” ama basın kartım yok, devlet aldı, vermiyor. Ayrıca kurum kartıyla gazeteci olarak saymıyor. Burada haberin yapılmasına engel olan bir durum var. Her koldan sarmalanmış bir durum. Orada açıklamayı izleyemiyoruz. Sarı basın kartın yoksa seni gözaltı bile yapabiliyor. 15 Temmuz sürecinden sonra biz mesela bir süre sarı basın kartı olmayan sadece kurum kartı olan arkadaşlarımızı habere göndermeye çekindik. Alınırlar diye ki geldi arkadaşlarımızın başına (G6).

    Bu kadar baskı ve tehdit altında çalışan gazetecilerin, muhabirlerin dayanışması ancak aynı kurumda çalışan sınırlı sayıda kişi arasında mümkün oluyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri de sendikal örgütlenmenin zayıflatılması, medya çalışanlarının baskılara karşı yalnızlaştırılmasıdır.

    Dayanışmanın Zorluğu ve Örgütlülüğün Cezalandırılması

    Medya çalışanlarının da tıpkı tüm çalışanlar gibi kendilerini güvenceye almak, haklarını savunmak için örgütlenmeye gereksinimi olmakla birlikte Türkiye’de sendikacılığın özellikle AKP döneminde neredeyse tamamen bitirildiğini söylemek mümkün.[24] Medya çalışanlarına uygulanan baskıların önemli bir nedeni de sendikalı olmalarıydı. Görüşmecilerimiz sendikalı oldukları için yaşadıkları baskıyı şöyle anlatıyor:

    Deneyimim ve niteliklerim hiçe sayılarak üç kez servisim değiştirildi ve atıl bırakıldım. Kurum içindeki hareketlerim izlendi, sözlü saldırılara ve mobbinge maruz kaldım. Muhabirlik yapmam engellendi, gece nöbetlerim artırıldı.

    Kurumda 50 yılı aşkındır örgütlü olan Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı; kurumun 90 yıllık geleneğini, tecrübeli personelini hedef alan bu süreçte tüm çalışanlar gibi ben de mobbing ve baskıya maruz kaldım. Uyarı cezaları ve daha sonra “sendikal faaliyetlerimden dolayı” disiplin cezası aldım. Deneyimim ve niteliklerim hiçe sayılarak üç kez servisim değiştirildi ve atıl bırakıldım. Kurum içindeki hareketlerim izlendi, sözlü saldırılara ve mobbinge maruz kaldım. Muhabirlik yapmam engellendi, gece nöbetlerim artırıldı (G3).

    Sendikal tercihimi deştirmem yönünde telkinlere maruz kaldım.

    Özellikle sendikal tercihim dolayısıyla belli dönem bu tür olumsuzluklar yaşadım. Nedeni doğrudan açıklanmamakla birlikte çalıştığım birim iradem dışında değiştirildi, sendikal tercihimi deştirmem yönünde telkinlere maruz kaldım. Huzursuz/tedirgin olmama neden olan bir atmosfere maruz bırakıldım (G2).

    Ben ilk olarak fotoğraf servisine sürüldüm arşiv görevlisi olarak, sonrasında da muhabir kadrosunda olmama karşın montajcı yapıldım.

    Öncelikle kişiler üzerinde sonrasında da örgütlü yapı üzerine -Türkiye Gazeteciler Sendikası- çok yoğun baskılar yaşandı. Bu baskılara biz daha çok maruz kaldık. Sansür ve otosansürün her biçimi yaşandı… Biz yönetici arkadaşların daha çok, ama iktidarın kafasına uymayan birçok kişinin de sık sık görev yerleri değişti. Ben ilk olarak fotoğraf servisine sürüldüm arşiv görevlisi olarak, sonrasında da muhabir kadrosunda olmama karşın montajcı yapıldım. Birçok kişi emekliliğe zorlandı. Yönetimle iyi geçinen bizim akranlarımızın hepsi müdür, yayıncı falanken bizim kısmetimize de işte böyle montaj, arşiv gibi görevler düştü. Bir başka konu da haberlerin niteliğiydi bu dönemde. Eskiden siyasi düşüncenin her tayfına yer veren bültenler bir anda AKP bülteni niteliğine büründü. Yaşanan baskılar neticesinde TGS’de örgütlü çok az kişi kaldı. Biz kalanlar birbirimizle her zaman dayanışma içinde olduk. Ancak yaşadığımız uzun baskı döneminde giderek artan şekilde yalıtıldık ve yalnızlaştırıldık. Atılmadan önce öğlen yemekhaneye çıktığımızda, bizim masamıza oturmaya cesaret edecek kimse kalmamıştı artık (G1).

    Ancak yaşadığımız uzun baskı döneminde giderek artan şekilde yalıtıldık ve yalnızlaştırıldık. Atılmadan önce öğlen yemekhaneye çıktığımızda, bizim masamıza oturmaya cesaret edecek kimse kalmamıştı artık.

     

    Uygulanan tüm bu baskılar yalnızca sendikalı olanları hedef almadı, tıpkı öteki baskı türleri gibi diğerlerine de gözdağı vermeye hizmet etti. Bu şekilde çok sayıda medya çalışanı sindirildi, korkutuldu. Böylece dayanışma olanaklarının da önü kapatıldı. Zira görüşmecilerimiz medya çalışanları arasında zaten zor alan dayanışmanın artık neredeyse hiç kalmadığını ifade ediyor:

    Çalışma arkadaşlarımız, kendi konumlarından ve çalışma koşullarından endişe duydukları için açık destek olmaktan genellikle kaçındılar. Hatta bazı arkadaşlarımız tarafından da dışlandık. Kişisel alanlarımızda, birebir konuşmalarda dile getirilen iyi niyetler ve dilekler dışında, özellikle son süreçte destek gördüğümüz söylenemez (G3).

    Bazı dönemlerde gazetede tenkisatlar yaşandı ve işten çıkarılan arkadaşlarımız oldu. Dayanışmamız sadece onları teselli edebilmek boyutunda olabiliyor. Bu durumu engelleyebilecek herhangi bir güce veya pozisyona sahip değilim (G5).

    Sendikalı oldukları için dayanışma ve ortak hareket alanlarına dair deneyimli görüşmecilerimiz, sürecin nedenleri ve sonuçları konusunda çalışanlar arasında bir dayanışma oluşturmak için çok çaba göstermelerine rağmen özellikle kurum içindeki mobbing ve baskının yoğunlaşması sonucunda iş arkadaşlarının açık desteğini de kaybettiklerini anlattılar. Baskılar sonucunda örgütlenme ve dayanışmanın neredeyse tüketildiği bir dönemde çalıştığı eski kurumun şimdiki halini şöyle özetliyor bir görüşmecimiz:

    Yeniden yapılandırma sürecinin sonunda, yönetimin de değişmesiyle ‘doğrudan baskıların’ azaldığını ya da artık buna gerek kalmadığını duyuyorum.

    Yeniden yapılandırma sürecinin sonunda, yönetimin de değişmesiyle doğrudan baskıların azaldığını ya da artık buna gerek kalmadığını duyuyorum. Çalışmaya devam eden az sayıda deneyimli arkadaşımız, habercilik anlamında niteliksel ve niceliksel olarak büyük bir gerileme olduğunu, siyasi haberlerin doğrudan yetkililer tarafından dikte edildiğini aktarıyor. Ayrıca, kurumda Türkiye Gazeteciler Sendikası’na üye tek bir çalışan kalmamış durumda (G3).

    Sendikaya üye bir tek bir kişinin bile kalmadığı kurumlarda dayanışma da giderek zayıflıyor. Uygulanan baskıya ve mobbinge tek başlarına direnmek, bununla yalnız başa çıkmak zorunda kalan medya çalışanlarının her türlü müdahaleye karşı savunmasız bırakıldığı ortamda “bağımsız”, “tarafsız”, “özgür” içeriklerden söz etmek de pek gerçekçi görünmüyor.

    İçeriklere Müdahale: “Batsın Sizin Gazeteciliğiniz”[25]

    “Meğer sansür, ille her şeyi gören o gizli güç ya da tebaasının başına heyula gibi dikilmiş uzaktaki buyurgan değilmiş… İçimizde yankılanabilir, benliğimize yerleşebilir, peşimizdeki casus, sakın fazla ileri gitme diyen özel katibemiz olabilir. İçimizdeki sansürcü durmadan pabucun pahalı olduğunu hatırlatır bize: Şöhretimiz, ailemiz, mesleğimiz, işimiz, şirketimizin yasal durumu tehlikededir. Çenemizi kapamamıza, titrememize, hafifçe gülümseyerek bir kez daha düşünmemize neden olabilir…”(Keane, 1991: 56)

    Herhangi bir medya kuruluşunda haberin editoryal süreçten geçmesi ve zaman zaman bazı haberlerin yayınlanmaması olağan bir uygulamadır. Ancak AKP dönemindeki baskılar ve müdahaleler sonucu artık aynı gün çok sayıda gazetenin manşetlerinin bile aynı olduğuna tanık oluyoruz. İktidarın; oluşturduğu yandaş medya sayesinde içeriklere müdahale ile yetinmediğini, doğrudan içerik dikte ettiğini görüyoruz:

    [Eskiden çalıştığım kurum] tamamen hükümet güdümlü, manipülatif bir medya organına dönüştü. Deneyimli kadrolar emekliliğe zorlandı ve böylece usta çırak ilişkisiyle aktarılan kurumsal değerler ve gazetecilik, yayıncılık ilkeleri yok edildi. Kuruma yeni alınan onlarca kişi, daha önce uygulanan teamüllerin tersine yetkisi geniş sıfatlarla çalışmaya başladı. Sonuç olarak, bu süreçte Başbakanlık Basın Bürosu gibi işlev görmeye başladı. Hükümetin dış ve iç politikaları doğrultusunda sansasyonel ve doğruluğu tartışmalı, propaganda amaçlı yayıncılığa geçti (G3).

    Her zaman kendi istediğimiz haberleri yapamıyoruz. İstanbul Genel Merkezin sayfada yer vermek istediği haberler oluyor. Bizden isteniliyor ve o konuyu haberleştirmek zorunda kalıyoruz (G5).

    C:UsersNalanDesktopGörseller20130303_63_batsin-sizin-gazeteciliginiz_4.jpg

    Görsel 8: beyazgazete.com, 3 Mart 2013.

    Yaşanan tüm bu baskı ve cezalandırmaların medya çalışanları üzerindeki en önemli sonucu otosansür olarak kendini gösteriyor. AKP’nin şimdiye kadarki medya stratejisine baktığımızda bir medya çalışanına verilen cezanın ya da uygulanan baskının amacının da zaten bu olduğunu söyleyebiliyoruz. AKP medyasının dışındaki ve sürekli olarak kurum kapatmaktan, medya çalışanlarının tutuklanmasına kadar her türlü baskıya maruz kalan az sayıdaki muhalif medya kurumunda ya da yabancı basında çalışan görüşmecilerimiz, içeriklere müdahale konusunda sıkıntı yaşamadıklarını anlattılar:

    İstediğim bir haberi yapabiliyordum. Tabii ajans olarak editörden haberiniz geçiyor. Burada en fazla düzeltme ya da kısaltma olabilir. Habere yayın çizgisi dışında çok fazla bir müdahale olmuyor (G11).

    “Yabancı basın kuruluşlarına çalıştığım için sansüre uğramıyorum ama bu, haber yaparken kendimi özgür hissettiğim anlamına gelmiyor.”

    Yabancı basın kuruluşlarına çalıştığım için sansüre uğramıyorum ama bu, haber yaparken kendimi özgür hissettiğim anlamına gelmiyor (G10).

    “[Baskı ve cezalar] haberciliği öldürüyor. Sorgulayan, araştıran, yetkililere ‘neden?’ sorusunu yöneltme gücünü ortadan kaldıran etkiler yaratıyor.”

    Kurum tarafından içeriklere müdahale edilmemesi medya çalışanlarının kendilerini özgür hissettikleri anlamına gelmiyor, çünkü yabancı ülkelerin muhabirlerinin bile tutuklandığı Türkiye’de yaşıyorlar. Dolayısıyla bölümün başından beri üzerinde durduğumuz tüm baskı ve cezalandırma araçlarını sonuç olarak bir içerik müdahalesi olarak görmek gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bir görüşmecimizin de ifade ettiği gibi tüm bu baskı ve ceza uygulamaları, “Haberciliği öldürüyor. Sorgulayan, araştıran, yetkililere ‘neden?’ sorusunu yöneltme gücünü ortadan kaldıran etkiler yaratıyor” (G9). Bu durum da medya çalışanlarının “başıma bir şey gelirse” düşüncesinden arınmalarının, başka bir deyişle otosansürden azade işlerini yapmalarının önünü tıkıyor.

    SONUÇ

    Özetle Türkiye’deki toplumsal ve siyasal muarızlar ifade özgürlükleri yok sayılarak farklı dönemlerde farklı “demokrasi düşmanları” ile birlikte anılarak düşmanlaştırıldı. Ergenekon döneminde “vesayetçi”ler, Gezi döneminde “çapulcu”lar, 15 Temmuz Darbe Girişimi sürecinde “Fetö”cüler milli demokrasimize saldırdı (!), medya çalışanları da bu dönemlerde yaptıkları haberler, programlar ile bu “düşman”larla el eleliği iddia edilerek kriminalize edildi. Bunda şüphesiz ki sermaye ilişkilerinin, medya patronlarına yönelik yıllara yayılan baskıların da etkisi oldu. “Erdoğan ve medya kurmayları, dikensiz gül bahçesi yaratabilmek için medya mülkiyeti alanında yapabileceklerinin maksimumunu yapmış olmasına rağmen, egemen medyadan bile hâlâ bazı çatlak seslerin çıkması karşısında bu kez ‘hukuki’ ve ‘yasal’ çarelere başvurdular” (Aydın, 2015: 24). Bu da yetmeyince tüm pürüzleri ortadan kaldırmayı sağlayan, tüm baskı ve müdahaleleri meşru kılan OHAL devreye sokuldu.

    OHAL döneminde baskı ve cezalarla ilgili bölümde baskı ve ceza pratiklerinin bir kısmına değinebildik. Ancak biliyoruz ki bu baskı ve cezalandırmalar bunlarla sınırlı değil. Örneğin görüşmecilerimizden biri gördüğü baskılardan ve tutuklanma riski nedeniyle mülteci olmak zorunda kaldığını ifade etti. Üzerinde duramadığımız bir diğer uygulama da hem gazeteci hem de toplumun geneli için “seni her an yargılayabilirim, cezaevine atabilirim, şimdilik bekle bir yere gitme” (G8) anlamına gelen pasaport tahditleriydi. Bu çalışma kapsamında tüm baskı türlerine yer vermemiz mümkün olamadı. Bunun bir nedeni çalışmadan kaynaklanan sınırlılıklardı, bir diğeri ve asıl önemlisi ise deneyimlerini dinlediğimiz kişi sayısının yalnızca 11 olmasıydı. Baskının yaşanma ve hissedilme biçiminin neredeyse herkese göre farklılaştığını düşündüğümüzde ne kadarını yazarsak yazalım eksik kalacaktı.

    Anayasa, OHAL’de çıkarılan KHK’lerin sadece OHAL’in ilanını gerektiren konulara ilişkin olmasını ve ölçülü olmasına hükmeder. Ayrıca ileriye dönük sürekli değişiklikler yapılmamasını da güvence altına alır. Oysa sadece medyaya yönelik değişikliklere baktığımızda bile OHAL döneminde yapılan düzenlemelerin ve baskıların bu sınırı çoktan ihlal ettiğini görebiliyoruz. Alanın kodlarının değiştirilmesi nedeniyle, medya çalışanları için evrensel hukuk normlarına uygun, ideal çalışma koşulları bugün sağlansa bile özgür bir basına sahip olmak Türkiye’de çok uzun yıllar alacak gibi görünüyor.

    KAYNAKÇA

    Adaklı, G. (2010). “Neoliberalizm ve Medya: Dünyada ve Türkiye’de Medya Endüstrisinin Dönüşümü”, (s. 67-83) içinde Mülkiye, Cilt: XXXXIV, Sayı: 269.

    Agamben, G. (2013). Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, (çev. İsmail Türkmen) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    Akdeniz, Y. ve Altıparmak, K. (2016). “Türkiye’de Muhalif Düşüncenin Susturulması ve İfade Özgürlüğü” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, s. 167-205. (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    Arendt, H. (2003). İnsanlık Durumu, (Çev. Bahadır Sina Şener), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Atılgan, M. ve Işık, S. (2011). Cezasızlık Zırhını Aşmak: Türkiye’de Güvenlik Güçleri ve Hak İhlalleri, İstanbul: TESEV Yayınları.

    Aydın, U. U. (2015). Neoliberal Muhafazakâr Medya. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    Aydın, U. U. (2018). “Lanetli Süreklilik: Neoliberal Militarizmden Otoriter Muhafazakârlığa” (s. 31-65) içinde Yeni Türkiye’ye Varan Yol, (der. Akça, İ. vd. çev. Deniz, K.) İstanbul: İletişim Yayınları.

    Bora, T. (2017). Cereyanlar Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Çınar, M. (2015). Vesayetçi Demokrasiden “Milli” Demokrasiye, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Eğin, O. (2011). İmha Planı Medya Nasıl Çökertildi, İstanbul: Destek Yayınevi.

    Eres, B. ve Yüksel, H. (2018). “AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi”, https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/ Erişim Tarihi: 25 Eylül 2018.

    Fraser, N. (2004), “Kamusal Alanı Yeniden Düşünmek: Gerçekte Varolan Demokrasinin Eleştirisine Bir Katkı” (s. 103-133), içinde Kamusal Alan, (der. Meral Özbek), İstanbul: Hil Yayınları.

    Keane, J. (1991). Medya ve Demokrasi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    Keten, E. T. ve Aydın, U. (2018). “Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme”, https://medyaport.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/ Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2018.

    Kuyucu, M. (2013). “Türkiye’de Çapraz Medya Sahipliği: Medya Ekonomisine Olumsuz Etkileri ve Bu Etkilerin Önlenmesine Yönelik Öneriler”, (s. 144-163) Selçuk İletişim, 8, (1)

    Önkibar, S. (2015). İmamlar ve Haramiler Medyası, Ekim, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

    Özvarış, H. (2018). “Star’da Başbakan Rahatsız Olur Diye Gül Sansürlendi” (s. 458-477) içinde, Kayıp Medyanın İzinde Söyleşiler 2012-2018, (haz. Özvarış, H.), İstanbul: P24 Kitaplığı.

    Sarikakis, K. (2016). “Avrupa’da Kamu Medya Hizmeti: Sessiz Bir Paradigma Değişikliği mi?” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    Tahincioğlu, G. (2015). Devlet Dersi: Çocuk Hak İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri, Ankara: Notabene Yayınları.

    Tosun, E. G. (2007a). “İnsan Hakları ve Medya”, (s.80-104) içinde İnsan Hakları Haberciliği, (haz. Alankuş, S.). İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Tosun, E. G. (2007b). “Giriş” (s. 19-32) içinde Hak Örgütleri Medyada Görünür Olmak (Haz: Tosun, E. G.). İstanbul: IPS Vakfı Yayınları.

    Yılmaz, Z. (2018). Yeni Türkiye’nin Ruhu Hınç, Tahakküm, Muhtaçlaştırma, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Yıldız Tahincioğlu, A. N. (2016). “Bir ‘Hakikat’ Üretme Aracı Olarak Haber ve Cezasızlığın Normalleştirilmesi”, (s. 164-202), içinde, Yamuk Hakikat: İfade ve İletişim Hakkı Üzerine, (der. A. N. Yıldız Tahincioğlu), Ankara: Ütopya Yayınevi.

    Dipnotlar

    *Çalışmaya sunmuş olduğu katkılardan dolayı E. İrem Akı’ya teşekkür ederiz.

      1. Çalışma kapsamında farklı medya kurumlarında çalışan, istifa eden ve işten çıkarılmış toplamda 11 kişiyle çoğu mail üzerinden, bir kısmı sözlü görüşmeler yaptık. Güvenlik gerekçesiyle ve onların rızasıyla görüşmecilerimizin isimlerini kullanmadık, farklı görüşmecileri (G1), (G2) gibi numaralarla adlandırdık. Böyle bir dönemde sorularımızı samimiyetle yanıtladıkları ve bu çalışmaya sundukları katkılardan dolayı hepsine ayrı ayrı teşekkür ederiz.

     

      1. https://www.hrw.org/world-report/2018/country-chapters/turkey Erişim Tarihi: 15 Eylül 2018.

     

      1. https://www.cnnturk.com/dunya/dw/turkiye-basin-ozgurlugunde-geriledi-180-ulke-arasinda-157inci-sirada Erişim Tarihi: 10 Eylül 2018.

     

      1. Aktaran Akdeniz, Y. ve Altıparmak, K. (2016). “Türkiye’de Muhalif Düşüncenin Susturulması ve İfade Özgürlüğü” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, s.167-205. (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

     

      1. Gündelik hayattaki “Ama”ların cezasızlık kültürüne etksinin ayrıntılı bir okuması için bknz: Devlet Dersi: Çocuk Hak İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri, Gökçer Tahincioğlu (2015)

     

      1. https://www.evrensel.net/haber/304088/kirkaya-kurt-basini-icin-her-gun-ohal Erişim Tarihi: 18 Eylül 2018

     

      1. http://gazetekarinca.com/2018/09/yarginin-kurt-basini-mesaisi-eylulde-84-gazeteci-yargilanacak/ Erişim Tarihi: 3 Eylül 2018

     

      1. https://www.birgun.net/haber-detay/erdogan-dan-saadet-partisi-ne-kadere-bak-kimler-kimlerle-beraber-yan-yana-geliyor-153854.html Erişim Tarihi: 5 Eylül 2018.

     

      1. Bianet’in medyanın gezi güncesi raporuna göre Temmuz-Eylül 2013 döneminde polis ve polis olduğu düşünülen sivil giyimli kişiler, dördü uluslararası basından en az 48 haberciyi darp etti. Biber gazı ve plastik mermilerle yaraladı, işlerini yapmasını engelledi, fotoğraflarını sildi, küfür ve hakaret etti. İkisi uluslararası basından en az 11 haberciyi gözaltına aldı. Üç aylık dönemde Gezi Direnişi’ne destek veren bir dizi, bir program yayından kaldırıldı, bir karikatür sergisi engellendi, bir dizinin oyuncuları değiştirildi. Yaygın medyanın sansürcü, yanlı tutumundan ötürü en az 10 gazeteci istifa etti, 11 gazeteci işten atıldı. En az dokuz basın meslek örgütü Gezi Direnişi sırasında polislerin gazetecileri hedef almasını, medyadaki sansürü kınadı. https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/150520-medyanin-gezi-guncesi

     

      1. Bu konuda daha önce burada yazılan bir rapor olduğu için biz ayrıntılı olarak ele almak yerine metnin akışı için gerekli gördüğümüz konulara değindik. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Eres, B. ve Yüksel, H. (2018). “AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi”, https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi Erişim Tarihi: 25 Eylül 2018.

     

      1. Tanıl Bora’nın konuyla ilgili Birikim’de yayınlanan yazısına şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.birikimdergisi.com/haftalik/9087/kirilma#.W6YgCXszbIU Erişim Tarihi: 13 Eylül 2018.

     

      1. http://www.diken.com.tr/dogan-holding-resmen-duyurdu-dev-medya-grubu-916-milyon-dolara-demirorenin/ Erişim Tarihi: 10 Eylül 2018.

     

      1. http://www.diken.com.tr/cumhuriyette-yonetim-degisti-ilk-giden-yayin-yonetmeni-sabuncu/Erişim tarihi: 10 Eylül 2018.

     

      1. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/07/20160727M2..htm Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018.

     

      1. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170106M1-2.htm Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018.

     

      1. https://www.birgun.net/haber-detay/ohal-de-medya-bilancosu-209-gazeteci-tutuklandi-3-bin-gazeteci-issiz-kaldi-224398.html Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018.

     

      1. İşsizleştirilen bir medya çalışanının deneyimlerini aktardığı bir mektup için: https://www.evrensel.net/haber/315450/ne-oldu-sanki-oldu-mu Erişim Tarihi: 20 Ağustos 2018.

     

      1. http://tutuklugazeteciler.blogspot.com/ Erişim Tarihi: 28 Eylül 2018.

     

      1. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40602395 Erişim Tarihi: 21 Ağustos 2018.

     

      1. https://bianet.org/bianet/medya/199055-erdogan-yonetimi-ne-dosya-habere-ozgurluk Erişim Tarihi: 18 Ağustos 2018 .

     

      1. http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2018/08/o%CC%88ib_temmuz_2018-raporu2.pdf sayfa 5 Erisim Tarihi: 14 Eylul 2018.

     

      1. Açıklamanın tamamı için: https://www.birgun.net/haber-detay/cgd-sari-basin-karti-saray-basin-karti-olmustur-reddediyoruz-222661.htmlErişim Tarihi: 14 Eylül 2018.

     

      1. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/844843/2016_da_889_basin_karti_iptal_edildi.html

     

      1. Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Keten, E. T. ve Aydın U. (2018). “Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme”, Haziran, https://medyaport.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2018.

     

      1. https://www.ntv.com.tr/turkiye/batsin-senin-gazeteciligin,os4dF4we5EGGCvcdKVzzbw Erişim Tarihi: 3 Eylül 2018.

     

    Yazarlar Hakkında

    NALAN MUMCU Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi ÖYP- Araştırma Görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 2016 yılında Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim dalında “İşçi Sınıfına Bakmak: Çerkezköy’de İşçi Sınıfı ve Gündelik Hayat” başlıklı tez çalışması ile yüksek lisans eğitimini tamamladı. 29 Ekim 2016 tarihinde yayımlanan 675 sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edildi. Halen Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim dalında doktora eğitimine devam ediyor.

    SELMA KOÇAK Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2009 yılında Çukurova Üniversitesi ÖYP- Araştırma Görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 2012 yılında “Türkiye’de İslamcı Mizah Dergiciliği: Cafcaf Dergisi Örneği” başlıklı tezi ile yüksek lisans eğitimini tamamladı ve aynı yıl Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde doktoraya başladı. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edildi. Halen Ankara Üniversitesi Gazetecilik Anabilim dalında doktora eğitimine devam ediyor.

  • Gender and Media Under the Fifteen Years of AKP Rule

    Hâlâ Gazeteciyiz-Media Report-4 (July-2018)

    Gender and Media Under the Fifteen Years of AKP Rule

    Pınar Yıldız and N. Ceren Salmanoğlu

    INTRODUCTION

    In the uninterrupted fifteen years of AKP rule, which was founded in 2001 and won the first election race in 2002, gender politics played a central role in the production of neoliberal-conservative values and in the formation of basic living spaces that the party relying on. In this period, the AKP has regularly kept its policies and discourses on the agenda to control the female body despite the changing agendas. Especially in recent years, legislative regulations and policies which have caused serious violations of rights of women and children are another indication of this central position of gender issues. The AKP government has tried to produce consent for the redefinition and control of the body in the name of family/community integrity by discourses generated on the axis of new conservatism and Islam. The media played an important role in the production of this consent and in the conservative reconstruction of the patriarchal structure. Because the media is always an important tool which preserves social norms, collective beliefs and values, and dominant ideology by regenerating them simultaneously (Tokdoğan, 2013:2). In this report, the role of the media in the formation and the reproduction of gender policies, and the preservation of the dominant discourse have been problematized during the AKP’s fifteen years rule. While the report traces the sexism that gained visibility in the media texts through AKP-era gender politics, the relationship between media and sexism was tried to be addressed as extensive as possible. Hürriyet, Zaman, Sabah, Yeni Şafak and Star which can be defined as mainstream and highly circulated newspapers were scanned in order to figure out how AKP’s gender politics have been framed in the media and which discursive strategies have been used to reproduce these policies that caused a lot of debates during all three terms of the AKP and also faced a fierce opposition from feminist movements.[1] The reason why these newspapers were scanned is the major role that they play in formation of the dominant discourses and the way that they get these discourses into the circulation of the public’s agenda (Köker and Doğanay, 2010). The news in the report were scanned with the discursive categories such as “abortion prohibition”, “three children”, “caesarean section”, and “male-female/mixed student houses”, which the gender politics of the AKP government appeared most clearly and also kept public busy for a long time. In addition, the report gives certain news examples about “heroism” narration and construction of acceptable femininity in the post-coup attempt Turkey, which we see them as representative examples of gender regime. Scanning of the papers has been done for the following week of the AKP leader Erdoğan and the notable party members’ statements which contain the topics such as “abortion ban”, “three children”, “caesarean section”, “male-female/mixed student houses” providing a base for the party to re-establish gender policies. Moreover, this report, prepared also by presenting news examples representing the gender politics of the government, will make visible forms of circulation and reproduction of discourses of the government through the media.

      1. Brief Overview to the AKP’s Gender Policies

     

    The AKP, founded in 2001, underlines the fact that they are the party of the ‘change’ in which they differ from the political islamist parties as regard to women. In the first period of the party rule, which was established immediately after the elections on November 3, 2002, the widespread organization of the women’s branches resulted in significant gains in terms of women’s politics and positive legal regulations were made. However, AKP, which advocated the women’s quota that came to the fore with the struggle of the women’s organizations in the first period, will give up this principle and adopt a contrary rhetoric over time. In this sense, the gender policies and discourses of the AKP have an “ambivalent” structure, especially during the first period of power (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 159).

    The first manifest of the AKP, in which the party describes their position as ‘conservative democrat’, contained very important promises regarding women’s rights.[2] As a newly formed party in the first two periods of power (2002-2007; 2007-2011), the AKP has made important legal arrangements both for the sake of social consensus and for its goal of membership of the European Union (EU). For example, with the regulations in the Turkish Criminal Code of 2005 (TCC), the sexual crimes, previously taken as crimes against the family and community order, were carried under the heading of individual crimes and domestic rape was also included in the criminal offenses. Furthermore, the assumption that children may have “consent” in sexual abuse has been lifted and “honor killings” have been included in the scope of intentional killing (Aşan, 2016:7) In addition to this, for the local governments, whose population is over fifty thousand, opening women’s shelter became compulsory (Kıvanç, 2004). The labour act numbered 4857 (issued in 2003) introduced the principal of equal pay for equal work and also banned discrimination based on gender. It has to be underlined that all the progressive legal legislation of the AKP’s first 5 years was directly related to the struggle of the women’s movement which has started in the mid 80’s and boosted around 90’s that made women’s problems visible in the public sphere. Although these legal regulations create an impression that the AKP has a positive attitude towards women’s rights, they were not met the expectations of comprehensive intervention to the gender inequalities by the women organizations. (Coşar and Yeğenoğlu, 2014). The fact that the new TCC did not take into consideration of Women’s Platform’s demands such as “discrimination based on gender should be included as a criminal offense, preventing granting remission for all sort of honor killings by replacing the notion ‘tradition motive- töre saikiwith “honor motive –namus saiki’, increasing legal abortion period to 12 weeks” is the example of AKP’s embiavalence regarding gender policies.

    Between 2007 and 2011, the second term of the AKP government, it can be seen that “family” oriented female perception which is the main component of conservatism, comes to forefront in the party rhetoric. Especially after the negotiation talks with the EU started to slow down in 2007, a discursive transition happened from “egalitarian rhetoric to the rhetoric of importance of woman for perpetuity of the family” (Tokgöz, 2013: 117). In this process, although some international obligations on women’s rights were assumed, AKP made its conservative approach the official state policy by changing Ministry of State for Women Affairs to Ministry of Family Affairs and Social Policy in 2011.[3] This change, in which the woman appears invisible in the family discourse, has been criticized by women and feminist organizations. In this context, it can be said that women’s rights are on the agenda of the party as long as it is only compatible with the family structure in the imagination of the AKP (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 176). Especially from the third period of the AKP’s rule (2011-2015) on, the conservative approach of the party to gender issues deepened and became the basis of government policies. With the emphasis on “family integrity” and “strong family” being foreground, gender equality gains have been stepped back and discourses and policies which aim direct interventions for the female body have proliferated. For example, on May 1, 2013, the AKP government lifted the status of abortion as a health service to be paid by the state, only after facing strong reactions, abortion was added back to the Health Practice Regulation. However, due to the AKP leader Recep Tayyip Erdogan’s statements on abortion as a murder following his “call for three children” and policies shaped around anti-caesarean section statements in the same period, women’s access to health services such as abortion and caesarean section have been made difficult. At the same period, conservative policies towards women, family and the body continued with regulations that included incentives such as funds and accommodation support for the university students who make early marriages, as well as practices that make divorce difficult.[4]

    It would be incomplete and erroneous approach to put the blame on only AKP’s fifteen years rule to separate AKP’s sexist rhetoric and legal legislations on gender equality from discourses of the state’s intrinsic approach to the issue. In the Kemalist modernization process also woman was seen as the bearer of the family and the nation, “the biological reproducer of the nation” and at the same time “the bearer of the tradition” (Yuval-Danis, 2010: 80). Yeğenoğlu and Coşar propose to define the gender politics of the AKP as “neoliberal-conservative patriarchal” in order to evaluate AKP’s gender politics as a part of the state tradition but in its own originality. According to the authors, the conservatism that the party blends with nationalist and religious-based rhetoric and practices that gained cultural, economic and political dominance in every period of power should be considered together with neoliberal policies (2014:165). In this sense, the AKP continued its conservative rhetoric while taking steps in line with neoliberal policies on women’s rights.

      1. Gender Policies of the AKP and the Media

     

    While assessing how the gender policies of the AKP are mirrored in the media, it is compulsory to talk about the transformation of the media under 15 years of AKP rule. “Changing Media Capital of the AKP in Turkey” report (2017) written for HalaGazeteciyiz by Benan Eres and Hakan Yüksel clearly shows that the transformation of the media is one of the pillars of the AKP hegemony.[5] Eres and Yüksel argue that the mainstream media outlets which had been created by state resources and all sort of information and news content of the mainstream media has been subject to strict control after 2007 (2017). The report underlines that the AKP government’s effort to include the media in government-state integration is largely successful, and as a result, the partisan attitude of the media has risen. It should be noted that historically mainstream media in Turkey has always been in close relationship with the power structures and kept under control by these structures. The distinction of the AKP governments from the past is that the party has created its own media or acquired existed media institutions by using public resources. In this process, while the media ownership structures were being reorganized by the direct intervention of the government, with the authoritarian and punitive government control of the media, media organizations and employees are structured to serve the political aims of government (Kurban and Sözeri, 2012). Thus, when it comes to the mainstream media, it can be said that we are confronted with a media that reproduces the politics and discourses of the government by only covering the news acceptable to the political power and excluding the news inconvenient.

          1. For the Sake of the “Continuity of the Nation”: Discourse of “Three Children” and Discussion of the Abortion Law

         

         

     

    The AKP, which promised to follow “family-centred policies” in solving the women issue and to prioritise “strengthening the institution of the family” in the 2007 election manifest, has begun to put forward the “sacred family” oriented women’s perception as the main determinant of gender politics. The demand for three children which appeared first in the speech of then Prime Minister Recep Tayyip Erdogan for World Women’s Day in 2008 was the first discussion topic to notice how the nationalist conservative discourse of the party has been shaped by gender norms: “We have to conserve our young population as it is. The main component of an economy is human. These ones want to eradicate Turkish nation. This is exactly what they do. In order to prevent the population to decline, make at least three children”(Hürriyet, March the 7th 2008).[6] In this statement, in which women’s rights became invisible by being seized for the sake of the continuity of the conservative society / family, the demand was for the continuity of a nationalist, conservative, Sunni and heterosexual family tradition which was threatened by “the ones who seek to eradicate the Turkish nation”. The mainstream media presented this call of Erdoğan with the ‘happy family’ photo and conveyed the discourse of ‘three children’ as a norm and necessity.

    Yeni Şafak, March 8th 2008

    Yeni Şafak newspaper, which presented the aforementioned news on its first page with a picture of a child in the lap of the Erdoğan couple, repeats the call of three children with this visualization representing the family in accordance with the rhetoric of the government. This call is reinforced with the cause and effect relationship between the family and the population. The content of the news piece, which summarizes Erdogan’s statement in its own language, highlights that “three children” is an advice from Erdoğan. The border between the language of the news piece framed by the headline “Make at least three children so that our population wouldn’t decline ” and Erdogan’s call for three children becomes ambiguous, the discourse of the political power through the news title not put in quotes circulates with “objective and impartial” language of the news. Therefore, the demand for three children is linked to the family and the population by presenting it with a normative language, and thus the desire to control the female body of a conservative rhetoric becomes invisible.

    Zaman, March 8th 2008

    The Zaman newspaper very similarly summarizes the same news in its own language and frames it with the title “Every family should make three children”. The strategy that integrates the language of the news with the discourse of ruling power appears once again ; the title is given without quotes. Erdoğan’s sentinces, which see birth control as a “trap” for the Turkish nation, are directly conveyed in quotes, so that by reporting the demand for three children along with “the trap” for the nation in the cause and effect relationship, the woman is placed in a secondary position responsible for the future of family and the nation.

    In the second period (2007-2011) during which the woman was ignored as a subject and placed in the discourses such as “sacred mother” and “sacred family”, one of the AKP regulations that was discussed extensively in the public sphere and caused protests from women organisations was a prohibition on abortion.[7] Then Prime Minister Erdoğan’s statement on the matter reveals directly the conservative policy conducted on woman body: “I see abortion as a murder. You kill a child in a mother’s womb or after delivering the baby. I don’t see any difference” (Hürriyet, May 26 2012).

    C:UsersözgürDesktopyenisafak-gazetesikürtaj.jpg

    Yeni Şafak, 26 Mayıs 2012

    Erdoğan continues his discourse of “Abortion is a murder” with the statement of “Every abortion is Uludere”: “I am a prime minister who is against the ceasarian section and I know all these are done by the plan. I know these are the steps to prevent our population to grow. I see abortion as a murder and I am calling those circles and media members who are against my statement about this subject, you keep talking about Uludere. What I am saying is: Every abortion is an Uludere” (Hürriyet, May 27th 2012).[8] Erdoğan’s statement was covered in a full page in the mainstream printed media.

    C:UsersözgürAppDataLocalMicrosoftWindowsINetCacheContent.Wordhurriyetkürtaj.jpg

    Hürriyet, May 27th 2012

    Mainstream media, embed Erdoğan’s intervention on woman’s body in a discourse in which Erdoğan was talking for the sake of the “continuity of the nation”. The discourse of political the power, trying to legitimize all interventions to woman’s body such as abortion, three children and caesarean section in a disaster scenario and to control woman’s body for the sake of the continuity of the nation, is reproduced and circulated in the mainstream media.

    For example, Hürriyet newspaper placing Erdoğan’s statement “Every abortion is Uludere” at the centre of the news piece presents the opposing views on the abortion ban under the big headline of “The Plan for the Eradication of the Nation”. While Zaman newspaper covers Erdoğan’s speech with 7 subheadings, the headline of the piece reads “Insidious plan: Caesarean”. This headline used without quotation marks signifies the consolidation between the discourse of the newspaper and the political power.

    C:UsersözgürDesktopmedya raporuhaberlerzaman 27 Mayıs 2012 sezeryan iç sayfa.pdf-JPGP0001.jpg

    Zaman, May 27th 2012 Hürriyet, May 27th 2012

    A year after this statement Erdoğan brings the topic again to the table during the publicity meeting for the project called “Being a Family” by the Ministry of Family and Social Policy: “In this country, for years they operated birth control mechanisms. So to speak they castrated our people, our citizens… Ceasarian section, abortion are the ways of doing it. They have always done this. By doing these, they almost committed murder, almost cheated us” (Hürriyet, 19th of June).[9] In the same speech, Erdoğan put forward the emphasis of the “family”: “By carrying a conservative democrat identity, our party’s target is the family, strong and steady family. Because, if the family structure of a nation collapses, that nation also collapses, or is a candidate to collapse. However, the stronger the family stronger the nation ” (Hüriyet, 19th of June 2013). Erdoğan’s definition of the family is expanded from the nucleous family to the family as a whole nation. With this family/nation discourse, the notions of acceptable subject, in other terms, acceptable woman and man and finally acceptable citizen are constructed. Then, every action/rhetoric, which is out of the borders of the woman and her body who has been made of responsible for the continuity of the family/nation, is stigmatized as “danger” or “traitor”. In his speech, Erdoğan warned mothers of the “hoax” to decrease the nation’s population: “In this country, for years they betrayed us with birth control and they attempted to eradicate our generations… Here I am particularly appealing to our mothers and women. You are the one who will disrupt the game in the first place, you have to take up a position here. As a Turkish mom and woman you are the one who will disrupt the game” (Star, 18th of June 2013).[10] He brings the discussion on abortion and caesarean section forward by joining the discourses of “danger towards our generations”, “treason” and Turkishness together. Arsan and İşlek underlines the fact that since 2002 on, one of the disastrous scenarios that kept Turkish media busy is the discourse that the Turkish family structure is threatened by “immoral others” and “marginal groups”. According to the authors, the legitimate ground for this sort of discourse is created by reproducing “the fears of the population drop by the degeneration of Turkish family, the country’s regression by a new military coup and the disidentification of the society by uprooting it from religion and tradition via the media” (2016: 158).

    The news pieces mentioned above conveying Erdoğan’s statements with the headlines such as “the plan of the eradication of the nation”, “The insidious plan: Caesarean section”, “Abortion is murder” and “Fight against the murder in the womb” without quotation marks reconstructed the security discourse of the political power which is targeting a life for individuals and the society full of anxiety and fear. AKP’s desire to control of the woman’s body and the statements about “ protection of family unity” on every occasion can be understood within this context. what is to be underlined here is that family is positioned as a security issue like population or state. It can be observed that the security strategy has been deepened from the population and society to the family. Violence against woman, one of the most important social problems of today which has increased at noticeable level in recent years, can be assessed within this context. The fact that the priority in the policies to prevent violence against women is given to continuity of family unity under the security discourse is causing a rise in violence. [11] 2017 Data Report of the We Will Stop Femicide Platform displays that the violence against woman increases particularly with attacks to women rights during the state of emergency (We Will Stop Femicide Platform, 2018).[12]

    The security discourse came handy for the AKP and its neoliberal political style since it is sufficient enough as a legitimation argument for the conservative stance. On November 10th 2017, AKP Leader and President R. Tayyip Erdoğan, during a certificate ceremony of Organisation of Islamic Cooperation Organisation Women Advisory Council for young female leaders, repeated his three children demand and he framed the problem as a security issue by arguing that the population growth is not only related to being religious, it is also connected to fighting against the terrorism:

    …What do our god and the holy prophet say? The order is crystal clear. Get engaged. Married. Procreate. Sensitivity on this very issue is extremely important. Muslims have to procreate. They should not be stepped back from this. I also do care about muslim women’s sensitivity on this issue. The terrorist organization in Turkey is very careful about this issue. They at least have five, ten or fifteen children (Milliyet, November 10th 2017).[13]

    Erdoğan’s these statements contain “enemy-friend logic” which feeds strategic fears and insecurity. As Mark Nueocleous puts it, framing any issue as a threat or as an enemy-friend logic makes it a “security issue”(2014:21). When Erdoğan appeals to Muslim women (contrary to the first period of the party rule), he draws the borders of this call with the “terror” discourse. This discourse obviously targets Kurdish population and sees its population growth as a danger. In order words, giving birth of Kurdish women is constructed as a threat. Sabah newspaper chooses “Muslims have to procreate” part from Erdoğan’s speech for its headline and reproduces government’s security focused nationalist-conservative appeal. Furthermore, the newspaper positions Erdoğan as a patriarchal superior talking on behalf of women by placing Erdoğan’s photo at the background of the photo of Muslim women.

    Sabah, November 11th 2017

    2.2 AKP: As a Protector and Punitive Father Figure

    The imagination of the family/nation under the control of the father/state is AKP’s core gender policy notion which is shaped under the nationalist-conservative ideology of the ruling party. In this rhetoric as a father figure, state determines the borders of what is acceptable and what is not. In other words, AKP rule locates “acceptable” woman and man discourses in the family metaphor and continuity of the nation context in order to create a legitimate base for itself. While “the usage of the notion of the family with the discourse of nationalism by the state somehow equalizes the balance of power between the state and the family, in this balance of power, “state as a social institution determines the definition of the family and its role in the society” (Şerifsoy, 2000:172). According to Şerifsoy, family used as a metaphor draws “the borders of the fiction of state and nation” (Şerifsoy, 2000:172). The hierarchy based on gender within the family is also based on a division of labour where the state / father is “powerful enough to make the final decision” (2000:196). The news under the headline of “State looks after” of Hürriyet newspaper reproduces this narrative which contains the idea that state/father is the final decision maker.

    C:UsersözgürDesktophurriyet.jpg

    Hürriyet, May 31st 2012

    Recap Akdağ, then Minister of Health, answers the criticisms about the abortion ban: “They say what if something bad happened to mother? If necessary state looks after the baby” (Hürriyet, May 31st 2012).[14] Akdağ’s statement protested by the women’s organizations found itself a place on Hurriyet’s headline as “State Looks After if its necessary”. The rest of the news piece in subsequent inside pages of the newspaper is given under the headline “State looks after” with a picture of baby free from woman body and sexuality. The framing of the news ignores woman as a subject and her right on her own body. The state/father figure positioned as a final decision maker in the vision of family/nation notions, made his control over woman’s body and power relations invisible for the sake of continuity of nation/ family. Thus, the discourse locating woman in the motherhood and the family, based on the integration of nation and family collaborates with population policies and ends up with controlling woman’s body and sexuality (Şenel, 2017:25).

    This control of the government appears once again with the discussion about “male-female mixed student houses”. This time AKP’s (Erdoğan’s) demand was for female students who are “chaste” and “royal to their families” . The statement which started the discussion of “male-female mixed student houses” came from then Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan in the group meeting of AKP On November 5th, 2013: “… University students, young girls and boys are living together. There are no control mechanisms over this issue. This is against our conservative democrat principles… Somehow, this will be taken under control” (Hürriyet, 5th of November 2013)[15]. This statement can be read as an attempt to reshape the definitions of acceptable femininity and masculinity by the conservative and authoritarian political rule by using paternalistic sensitivities of the society. After this statement of Erdoğan, the debate takes the form of “honour of the youth” vs. “intervention to the private life” in the mainstream media. At the centre of those debates was again woman body with the “advices” about how “female students” should live.

    As an effective means of building public opinion, the media tries to produce public consent by building unilateral frameworks of meaning that create a legitimate ground for the rhetoric of political power, as it is clearly seen in the news content. Here in below, two news from Yeni Şafak newspaper about “male-female mixed student houses”, that we examine, reflect the newspaper’s ideological preference openly and articulates itself to sexuality with the conservative discourse. From this point of view, Erdoğan and party executives’ attempts of locating themselves as a father figure find exact media representation opportunity. The newspaper, presents the Erdoğan’s statement “These kids entrust us” at its headline and “draws a father figure as if he was trying to protect his family” (Arsan and İşlek, 2016: 172).

    C:UsersözgürDesktopyeni_safak.jpg

    Erdoğan’s discourse, which does not see the citizens as adults and autonomous subjects, shaped the content of the news. In the news piece Erdoğan’s answer to critics is given widely: “We do not intervene anyone’s life style… Whose lifestyle has been interfered by AKP under the 11 years rule?”. However, in the same news piece it cannot be found who, when and how blamed Erdoğan about the issue. The statement that Erdoğan came up with about the male-female mixed student houses was delivered with the sub-heading “is it really nice?” and reached the readers with the rhetoric of the government. In the news piece, there was no place for the critical views from female and male students as the main subjects of the news, thus the dialog with the rest of the members of the society who does not think themselves from “the family” was left outside the frame..

    Hürriyet, November 16th 2013

    During the above mentioned discussions, Hürriyet newspaper published a news piece on its first page with the title “Horror with a Baby in the Student Residence in Denizli” in the same period. Women gain visibility in the mainstream media mostly either incidents where they cross the limits of acceptable or morals produced throughout the heteronormative gender roles as “good or bad”. The newsworthiness of the incident arises from “its crossing the limits of acceptable, being shocking and sensational and containing violence” (Akınerdem, 2016:13). As Arsan denotes that normally a typical 3rd page homicide news turns into a headline when the murderer is an unmarried pregnant woman who stays at a student residence (2016: 185). This newspaper emphasises the fact that incident occurred in Denizli where the “male-female” mixed student houses becomes the headline of the country. Moreover, the newspaper strengthens the common belief that female students’ private life should be intervened by hinting “the possible danger that may be faced by the female students who does not protect their chastity”.

    2.3 Construction of the “Acceptable” Femininty

    AKP adopted the discourse of patriarchy and reproduced it with the help of topics such as three children, abortion and caesarean section. By doing this, its policy which is shaped by the neoliberal conservative ideology, constructed woman in her private sphere as a member of a family and a worker under the gender based labour of division in the public space (Tokgöz, 2013). In this sense, AKP’s policies for increasing female labour force participation reproduces the gender based labour of division with the “neoliberal and conservative discourse which supports female labour participation with flexible working forms” (Tokgöz, 2013:111). While the egalitarian regulations were passed, “on the other hand legislations were made which would keep women at home for the sake of fertility and lead women to participate labour force under subordinate, disadvantageous conditions in the name of flexibility” (2013: 119). These regulations which aim to “accommodate domestic life with work life” of women actually target integration of woman to the labour market with part-time jobs and flexible working forms without hindering their “domestic responsibilities” (Ulusoy, 2017). The circular issued in 2010 about increasing female employment and ensuring equality of opportunity for women was changed in a draft circular in November 2017 and regulations in favour of women were made such as “ensuring equal pay for equal work principle, equality of opportunity for women in public institutions and auditing if these aims are met by reporting, watching if gender equality is respected by audits to public and private enterprises and fining if not” (Akgökçe, 2017). There is no doubt that, it is the consequences of conservative ideology of the ruling party which made it harder for women to get a job or made it easy to work under the flexible contracts in the insecure work environment.

    This approach, which locates woman “first” in the family, it is constantly reproduced in both policies and discourses of the ruling party. President Erdoğan stated that “woman and man cannot be equalized and that’d be against the nature” at the conference which was held by Woman and Democracy Association (Hürriyet, 24th of November, 2014).[16] This speech which made it crystal clear that AKP does not see the woman issue as a matter of equality, continues with describing “femininity” relying on religious discourses and relating it to “motherhood”. After a year from Erdoğan’s statement, “the chair of motherhood was given to woman from our religion”, Minister of Health Mehmet Müezzinoğlu underlined: “Mothers should not see any other carrier more important than motherhood carrier”(Hürriyet, 2nd of January 2015).[17] In 2016 Erdoğan: “… Woman who denies their motherhood due to her job in fact denies her womanhood. It does not matter how successful woman is at her job, if she denies her motherhood and is unwilling to do her domestic duties, she is deficient and incomplete” (Hürriyet, 5th of June 2016)[18] While these words directly corresponds to AKP’s understanding of acceptable woman/wife/mother, they also “combine the male control on female labour with the male control over woman body by force and consent. The only way to perpetuate this control over woman and unpaid labour force is the heterosexual family blessed by the marriage bond” (Ulusoy, 2017).

    The discourses and policies of the government regarding “harmonisation of family and work life” has been reproduced by the news about women working but “firstly” being “good housewife” and “good partner”. It almost overlaps the government’s policies and discourses about the carrier of the woman with Sabah newspaper’s headline “There is a governor in the kitchen”. This very news piece constructs a frame for women to show how it is possible for women to join the labour market in a harmony with gender norms.

    Sabah (web,)May the 22nd,2015

    In the news piece, just after explaining that Yasemin Özata Çetinkaya, appointed as the new governor of Sinop, was the 3rd woman governor in the history of Turkish Republic, it was emphasized that she was married with three daughters. The following sentence displays the fact that she is primarily a mother and her statement, “Motherhood is harder than the office of governorship” is highlighted. The news continues not with the details of the governor’s work life but with the details how “successful” she is when it comes to kitchen. It was showed that she enjoys cooking and “making mantı with her hands”. The visual preferences of the news depict this content. A big picture of Çetinkaya showing her while cooking in the kitchen is used with a second smaller picture presenting her in a kitchen apron. By occupying the smallest space, the third photo of Çetinkaya taken in her office is left in the very back. Thus, the visual of the news presents a narrative of the priority ordering of expected roles for acceptable women. The piece as a whole depicts how women can participate into the gender regime, in other words, it depicts the acceptable femininity. What is expected from the acceptable woman is that “they should carry on their status as ‘mother’ and ‘wife’ according to their gender roles in the family” even if they are in the working life (Ulusoy, 2017). Depending on this status of women, they are made to be subject of the news in the mainstream media as “self-sacrificing” or “felonious” mothers.

    Feyza Akınerdem argues that it is not sufficient to analyse the news with the already existed “reproduction of the gender role” narrative (2016:20). It has to be taken into consideration that normative realm has been constructed with the other norms and the differences that has been produced by these norms (Akınerdem, 2016: 20). As the three examples given below show, in addition to self-sacrificing woman image, the borders of the unacceptable are also drawn with the depictions such as “monster” and “felon” in reporting the incidents that women are perpetrators. For example, during a religious holiday in 2013, a woman who left her baby home and went outside the city to visit her family and caused her baby to die because of starvation and dehydration was reported in the media as “monstrous” and “felon” mother. Funca Ş. Cantek (2017) states that, the way in which the incident was reported turned into a lynch towards the woman on the grounds of “sacred motherhood”. Sabah and Star newspapers giving the news on their front pages reports “ this woman who commits adultery and kills her own baby by referring to her feminine sexuality along with turning her to a mysterious sex object with her red pants and blonde hair (Cantek, 2017). As can be seen from Sabah newspaper’s headline “She is a monster not a sister-in-law” when the perpetrator is woman, the media provides a one-sided narrative. Thus, “not only political or ideological leaders speak, but also the language of the news, which construct ‘the reality’”, and finally “anonymous masculine language begin to speak” (Sancar, 2012: 239). Akınerdem indicates that the real matter of these news is an overflowing state of women from the limits of the acceptable in a monstrous way, thus “the examples of the good mother, royal, submissive wife, successful business woman against monster and victim women” are made visible and this way the good examples are promoted (2016: 28).

    C:UsersuserAppDataLocalMicrosoftWindowsTemporary Internet FilesContent.Wordsabah.jpg

    Sabah, 23rd of October 2013

    Sabah, 16th of June 2012 Star, 23rd of October 2013

    While, the discourse of the media which is formed in the heterosexist gender structure depicts “acceptable woman and man” figures it frames the individuals and groups who are excluded by this heterosexist structure as the others who bothers the “acceptable”. Studies conducted on the media representation of the LGBTİ+ individuals draws the attention to the homophobic, discriminative and heterosexist discourses which dominate the news texts. According to data KAOS GL[19] in 2017 more than half of the media contents related to the LGBTİ+ individuals contains human rights violations. The media often ignores the LGBTİ+ individuals; if the media has to cover them, they are presented as subjects of disasters, sensations and crime (Alankuş, 2015; Depeli and Çaylı Rahte; Tar, 2017).

    The discriminatory discourse of the media to LGBT + individuals undoubtedly cannot be separated from the gender politics of the AKP government, which is based on the notion of a nationalist and conservative society. The AKP government pledged to secure constitutional guarantees for all diverse sections of the society when it came to power in 2002, even before the 2002 general elections, Prime Minister Recep Tayyip Erdogan said the rights and freedoms of homosexuals should be legally protected.[20] However, the AKP government, securing its second term in the 2007 elections, started to take back its commitments rapidly by ignoring the LGBT + individuals and their rights with homophobic and discriminatory statements (Aşan,2016). Especially, in the new TCK mentioned above (Turkish Civil Code, 4721) which came into force in 2005, the phrase of “immorality” brought about the restriction to many rights of women and LGBTI + individuals by seeing those rights as immoral (Aşan, 2016:8).

    Parallel to the policies of AKP ignoring LGBTİ+ rights and leading violations of their rights, the media also continued its discriminative and homophobic rhetoric. The discourse of “public security”, that has been overly used by the government, was also the basis for banning gay pride parades in Turkey since 2015. The media presented the news about banning gay pride either as there was no violation of rights or as can be seen from Sabah and Hürriyet, they caused rights violations by reporting it with a homophobic or discriminatory language. Despite the fact that it is a fundamental right to organize meetings and rallies and legal permission is not needed for demonstrations, direct attacks against LGBTI + individuals are adopted in both news texts and these groups are pointed out as criminals.

    C:UsersözgürDesktopsabah 1 temmuz 2015.png C:UsersözgürDesktophürriyet.png

    Sabah, 1st of July 2015 Hürriyet, 26th of June 2017

    AKP’s discriminative and homophobic policies and discourses towards LGBTI+ community became even cleaerer with the practices during the state of emergency. President Erdoğan reacted to the LGBTI+ quota of one-fifth that Nilüfer Municipality introduced to the elections for district committees when he was giving a speech on November 9th, 2017 during a meeting with heads of districts, Mukhtars:

    The main opposition party’s connection to our nation is so lost that they can introduce, just imagine, a LGBTI+ quota for the elections for district commitiees in one of our big cities from which we now have represantatives. Allah Şaşırtmasın (May God show them the right way). Look at this situation! When a party loses its own core values and balances then it s impossible to forsee where it will be dispersed (Hürriyet, November 9th 2017).[21]

    Even if the president Recep Tayyip Erdoğan covered many different topic during his speech, Hürriyet newspaper picked particularly the part with the reaction to “homosexual quota” and used the headline as “Allah Şaşırtmasın (May God show them the right way)”. Another newspaper, Yeni Şafak, gave Erdoğan’s speech in a full-page news and used “Allah Şaşırtmasın” as subheading under the text. It can be seen that ignoring LGBTI+ is common for both papers but they are employing different strategies. Hürriyet is the newspaper where the news about LGBTI+ individuals presented as sansational or magazinish. It can be said that Islamist-conservative newspaper, Yeni Şafak takes a “distant” stance for the news about LGBTI+ individuals and it prefers to ignore those individuals as a whole. However, it has to be added that both newspapers produce newspieces in a way which marginilize, alienate the LGBTI+ individuals and legitimize the government’s discourse.

    Hürriyet, 10th of November 2017 Yeni Şafak, 10th of November 2017

    After Erdoğan characterised LGBTI+ individuals’ existence as immoral, on November 18th, the Governership of Ankara announced indefinite ban on “every activity which is organized by LBGTI NGOs” on the grounds of “social sensitivities”, “the protection of common health and moral” and “ protection of rights and freedom of others”. The ban for Ankara was followed by cancelletaions of planned activities in other cities such as İzmir, Bursa, İstanbul, Kocaeli and Mardin. As Pembe Hayat and KAOS GL NGOs emphasized in their statements against the bans, while the ban makes LGBTI+ NGOs who are struggling for equal citizenship and fighting against the discrimination inoperative and those NGOs and individuals also become target of the ban in the media.[22] Because the abstract concepts such as “social morality” and “public security”, the ban relying on, led to the broad interpretation of the ban, they also created an athmosphere making LGBTI individuals vulnerable against right violations and criminalizating existence of LGBTI individuals. The mainstream media also continues to be a mean for disseminating rights violations with a news language ignoring and legitimising rights violations of LGBT individuals and containing hate speech.

    2.4 Narratives of Woman and Construction of Acceptable Motherhood Post Coup Attempt Era in Media

    The State of Emergency which was declared right after the coup attempt on July 15th, 2016, basic rights and freedoms have been tightly restricted. Besides, all the oppositions have been suppressed by the government in order to build a monodic discourse on the public sphere. After the coup attempt, the government highlights certain facts such as “national security”, “national integrity” and “continuity of the nation” combining nationalism and militarism. This militaristic discourse founded with gender norms were attached to different rhetorics by the political power “as an important instrument of power that shapes male socialisation processes, regulates their citizenship relations with the state, and locates men into the gender regime of the state” (Sünbüloğulları, 2013: 15). After the coup attempt of the July 15th, this nationalist/militarist discourse came into use with images and symbols of the “heroic male” narrative in the mainstream media. The common visual which established “heroism narratives” in question was the photos of men on the tank.

    Sabah (web), 22 July 2016

    C:UsersPINARYILDIZDownloadsIMG-0296.JPG

    Hürriyet, 16 July 2016

    C:UsersPINARYILDIZDownloadsIMG-0274 (2).JPG

    Sabah, 16 July 2016

    The headline of the news published a day after the coup attempt in Sabah newspaper reads “People rose up in 81 cities”, and the picture of a man on a tank with a Turkish flag was used to symbolise people. The news is a brief summary of hegemonic masculinity which is shaped by nationalist militarist discouse constructed both in the rhetoric of the political power and in the mainstream media. The picture, which was widely as a phallic image in almost all newspapers after the coup attempt, marks the people as “unity of brotherhood” (Najmabadi, 2000: 129). As can be seen from the news below the “masculinity” is created with the notions such as “martyrdom”, “braveness”, “power”, “saga”, “virile”. The militarist language of the news text, reproducing the borders of both hegemonic masculinity in everyday life and acceptable citizenship, is created with gender norms and it also reproduces those gender norms by recirculating them (Öztan, 2013: 82).

    https://lh6.googleusercontent.com/tIUCAd_QBd2Kd4EFt0AdXan1RDT9YM6MTC55oeVP0qaxG4Vb53dftWd5tuuBBqJz5mRaQnYpiZH8Xt4AgbAnLVT29Rzu9RLBxD_wjoBKu4xWQhMwYs4N-6TFRh2LElBEmfPOjbuz

    Sabah, 16 July 2016

    https://lh6.googleusercontent.com/OjwfMowcSvYSyt0lfRUxHTDxI3pA7m4dAVdW9t8giPSIeOvEOZFIbsCZcjOllRu8TPQMEJSMFw-UPq3rJd-_C2AWmX4adHNNaAvyzzCYOXGx-Ma2D5C-1JUrGxgpA7E6lMu6hThy

    The mainstream media, which reinforces hegemonic gender norms, produces “heroic male” narratives while including “women” to these narratives as wives. While, the tales of the “heroism” of men take the first pages and headlines of the papers, news and narratives regarding women find a secondary place mostly inside pages under issues such as health and magazine or in newspaper supplement.

    C:UsersözgürDesktopmedya raporuhaberlerhaber fotolar20171225_180244.jpg

    Yeni Şafak, 31 July 2016

    On Yeni Şafak’s Sunday supplement, the news reporting the women who lost their lives during the coup attempt was titled as “Country is a child for the mothers”. The narrative that the news text used “the women who take their country as their kid” and women “risking their lives” for the country intercept with militarist discourse that conforms with gender norms. Unlike “masculinity” created with concepts such as “street”, “power”, “glory”, “heroic women” are associated with family, child, home, motherland and motherhood. In this sense, it should be kept in mind that motherhood “is not a biological constant but a flexible discourse” and it gains its legitimacy by always moving around, attached to other discourses (Walby, 2000: 39). Another news text which found itself a place on the inner pages, is titled “Mothers looked after the country as their children”is formed with words such as “fearless”, “against the bombs and tanks”, “brave women”, “to leave a better country for their children they carried out the duty with a mother’s sensitivity”. In this way, the news draws the border of the “heroic woman” with “motherhood”.

    C:UsersözgürDesktop20171225_175125.jpg

    Yeni Şafak, , 24 July 2016

    C:UsersözgürAppDataLocalMicrosoftWindowsINetCacheContent.Word�001[1].jpg

    Yeni Şafak, , 25 July 2016

    The emphasis in the narrative of those news was particularly on “the sons and husbands whom were sent off by their moms/wifes”. Regarding the narratives of women who took the streets, the story of Şerife Boz was highlighted with the title “I follow them with the truck”.[23] The news reports the women taking streets by framing them with gender norms by the subtitles and visuals it used. It was interesting that Şerife Boz’s statement “My husband told me not to go out. I followed him with the truck” was taken to the headline. Violation of the man’s orders can only be acceptable under the excuse of “love for the nation”, in this way; the borders of the violation were drawn.

    Sabah, 24.07.2016

    Sabah, 19.07.2016

    In the news texts, women’s activities have been surrounded with the family portraits and emphasis on their motherhood. In other words, while men are portrayed in the texts as heroes and exercising their power, women’s “heroism” narratives were presented with visuals of close-up family photography. As can be seen by Sabah newspaper with two news pieces examined above, one for a personal story of a man and one for a woman, while female roles as wife/mother are underlined, men are made subjects by placing them in “heroism” discourse. As a result, all of the analysed news texts assume that there is a single kind of “acceptable/good citizen” on the street during and after the coup attempt, and constructs “heroic narratives” with a conservative and nationalist discourse shaped in gender regime.

    Conclusion

    The AKP government has continued to produce “family” oriented policies and discourses that try to control women’s labour power, body and women’s daily life throughout 15 years of power, even if they have taken positive steps to improve women’s participation in the workforce in the first two periods of their rule. The gender politics of AKP, which has gradually strengthened its control over the media, has been regenerated by the mainstream media attempting to preserve power relations. The women representations in the mainstream media become a medium in which the “ideal woman” is framed. In line with the policies of the AKP, the mainstream media reports women with sexist codes by associating women with home, it also locates the women taking streets during the coup attempt in the news only on the basis of maternity and family, and controls the women’s activities by surrounding them with sexist norms.

    What is to be underlined here is; there is a strong correlation between AKP’s interventions of the woman body and the violence against the women. Because discourses on family integration and protection preserve the social structure which produces violence against the women. Undoubtedly, the role of media should be emphasized in the rise of violence against women. Even when the women can be subject of the news through the rights violations such as violence, harassment, rape, so on, the women continue to be exposed to rights violations due to the reporting form of the incidents (Alankuş, 2007:38).

    We are aware that many debates we try to analyse in this report about how AKP’s gender policies have been framed in the media is not complete. It is obviously required to come up with more comprehensive reports and struggle against the existence of the media which intervene all the living spheres with a conservative and masculine approach and under the control of a government/political power that attempts to control women’s body for the last 16 years. Certainly, one of the most important tools of this struggle is to produce our utterances and to make our voices heard in all areas of life, primarily about our lives and bodies, with new media circles that individuals excluded and alienated, LGBT individuals, and women will create.

    KAYNAKÇA

    Alankuş S. (2016). Barış Gazeteciliği El Kitabı. İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Alankuş, S. (2007). Neden Kadın Odaklı Habercilik? İçinde S. Alankuş (Der.), Kadın Odaklı Habercilik (s.s.25-66.). İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Altuntaş N., & Demirkanoğlu, Y. (2017). Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kadına İlişkin Söylem ve Politikalarına Bakış: Muhafazakâr Demokratlıktan Muhafazakârlığa Doğru Evrilişin İzdüşümleri. Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 8(1), 65-96.

    Akgökçe, N. (2017, Kasım 20). Kadınlara güvencesiz istihdam genelgesi. Birgün. 15 Nisan 2018 tarihinde https://www.birgun.net /haber-detay/ kadinlara-guvencesiz -istihdam-genelgesi-191307.html adresinden erişildi.

    Akınerdem, F. (2016). Türkiye medyasında kadınların temsili: gazete ve internet haberciliği raporu. Hrant Dink Vakfı. https://hrantdink.org/attachments/ article/457/ Turkiye-Medyasinda-Kadinlarin-Temsili.pdf

    Arsan, E. & İşlek-Tolunay, S. (2016). Haber Metinlerinde Biyoiktidarın Kurulumu: Kadın Bedeni ve Kızlı Erkekli Öğrenci Evi Tartışmaları. İçinde Y. İnceoğlu & S. Çoban (Der.), Haber Okumaları (s.s. 153- 190). İstanbul: İletişim.

    Aşan, Esra (2016, Temmuz ). AKP Hükümetleri Döneminde Kadına Yönelik Şiddetin ve Cinsel Şiddetin Önlenmesine Dair Politikalar (2002- 2007 Dönemi) – I. 20 Haziran 2016 tarihinde http://www.art-izan.org/cinsel-siddet/akp-hukumetleri-doneminde-kad-na- yonelik-iddetin-ve-cinsel-iddetin-onlenmesine-dair-politikalar-2002-2007-donemi-ii adresinden erişildi.

    Cantek, F. (2017, Kasım 24). Çocuğunu öldüren babalar. Gazete Duvar. 20 Mayıs 2017 tarihinde https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar /2017/11/24/cocugunu- olduren – babalar/ adresinden erişildi.

    Depeli, G. & Rahte, E. (2009). Bir Yanlış Var Bu Temsilde: Medyaya Müdahil Olmak. İçinde A. Erol (Haz.), Anti-Homofobi Kitabı: Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma (ss.116-121). Ankara: Ayrıntı.

    Eres, B. & Yüksel, H. (2017). AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi. 25 Haziran 2018 tarihinde https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-

    sermayesi/ adresinden erişildi.

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 Veri Raporu. (2018, Haziran 1). 10 Haziran 2018 tarihinde adresinden erişildi.

    Kıvanç, A. (2004, Temmuz 6). Sığınma evleri şart. 14 Nisan 2018 tarihinde http://www.radikal.com.tr/turkiye/siginma-evleri-artik-mecburi-715919/ adresinden erişildi.

    Köker, E. & Doğanay, Ü. (2010). Irkçı Değilim Ama… Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler. Ankara: İHOP Yayınları.

    Kurban, D. & Sözeri, C. (2012). İktidarın Çarkında Medya: Türkiye’de Medya Bağımsızlığı ve Özgürlüğü Önündeki Siyasi, Yasal ve Ekonomik Engeller, Demokratikleşme Programı Medya Raporları Serisi –3. İstanbul: TESEV Yayınları.

    Najmabadi, A. (2000). Sevgili ve Ana Olarak Erotik Vatan: Sevmek, Sahiplenmek, Korumak. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.129-167). İstanbul: İletişim Yayınları.

    Neocleous, M. (2014). Güvenliğin Eleştirisi. Ankara: Notabene Yayınları.

    Özkazanç, A.(2015). Feminizm ve Queer Kuram. Ankara: Dipnot Yayınları .

    Öztan, G. G. (2013). Türkiye’de Milli Kimlik İnşası Sürecinde Eğilimler ve Tesirler. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 73-115 ), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Sancar, S. (2012). Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Sünbüloğulları, N. Y. (2013). Giriş: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkek (lik)lere Dair Bir Çerçeve. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 9-45). İstanbul: İletişim Yayınları.

    Şenel, B. (2017). “Biz Büyük Bir Aileyiz”: Türkiye’de Devlet Söyleminde “Makbul” Kadınlık ve Aile. Mülkiye Dergisi, 41(2), 31-69.

    Şerifsoy, S. (2000). Aile ve Kemalist Modernizasyon Projesi, 1928-1950. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.167-200), İstanbul: İletişim Yayınları,

    Tar, Y. (2017). Kaos Gl 2017 Medya İzleme Raporu. 25 Haziran 2018 tarihinde http://www.kaosgldernegi.org/resim/yayin/dl/medya%20izleme%20rapor_kucuk.pdf, adresinden erişildi.

    Tokdoğan, N. (2013). Hak Haberciliğinde Temel Bir Uğrak: Kadın Odaklı Habercilik ve JİNHA Örneği. Mülkiye Dergisi, 37(3), 9-35.

    Tokgöz, G. (2013). Kadın’dan Aile’ye Geçiş AKP Döneminin İstihdam Politikalarının Toplumsal Cinsiyet Açısından Analizi. 10 Kasım 2017 tarihinde http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf adresinden erişildi.

    Ulusoy, D. (2017). Kadınların Ücretli-Ücretsiz Emek Kıskacı: AKP’nin Aile Politikaları ve Yeni Muhafazakârlık. 15 Nisan 2018 tarihinde http://www.sosyalistfeministkolektif .org/kampanyalar/sfk-kampanyalari/aile-disinda-hayat-var/kad-nlar-n-uecretli-uecretsiz-emek-k-skac-akp-nin-aile-politikalar-ve-yeni-muhafazakarl-k/ adresinden erişildi.

    Yeğenoğlu, M. & Coşar, S. (2014). AKP ve Toplumsal Cinsiyet Meselesi: Neoliberalizm ve Patriyarka Arasında Mekik Dokumak. İçinde (Der.), Simten Coşar ve Gamze Yücesan Özdemir, İktidarın Şiddeti: AKP’li Yıllar Neoliberalizm ve İslamcı Politikalar (s.s.158-181), İstanbul: Metis Yayınları.

    Yuval-Davis, N. (2010). (Çev.), A. Bektaş, Cinsiyet ve Millet. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Walby, S. (2000). Kadın ve Ulus. İçinde (Ed.), Ayşe Gül Altınay, Vatan Millet Kadınlar (s.s.35-65), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Authors:

    Pınar Yıldız

    She graduated from Radio, Television and Cinema Department of Ankara University Communication Faculty in 2004. She received her master degree from the same university in 2008 with the thesis “Identity in Yeşim Ustaoğlu Cinema”. She received PhD degree in 2016 with her thesis “Images of Remembering and Forgetting”. She worked in Ankara University Communication Faculty between 2009-2017 as a research assistant. Her academic interests are film studies, gender, memory and migration studies. She directed the documentary called Sürgün (Orhan Eskiköy) in 2004 and worked as an assistant director for the movie called Babamın Sesi ( directors: Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy) in 2012. She was purged from Ankara University in February 2017 as she signed the peace petition and now she continues her works as an independent researcher.

    Ceren Salmanoğlu Erol

    She got her first degree from Public Relations and Advertising Department of Ankara University Communication Faculty in 2010. She received her master degree with the thesis “Narrative of Deifference: Representation of Kurdish Woman in Turkish Novels. Her research interests are as such political communication, Kurdish question and gender. Se worked as a research assistant in Ankara University between 2011-2017. Se was purged from her position in Ankara University in Fenruary 2017 as she signed the peace petition “We will not be a party of this crime”. She still continues her PhD studies in Ankara University.

      1. For more info see also, https://serbestsiyasa.com/?p=3127 and https://serbestsiyasa.com/?p=1074

     

      1. See Also, “AKP Election Manifest” , 2002, https://www.tbmm.gov.tr/eyayin/GAZETELER/WEB/KUTUPHANEDE%20BULUNAN%20DIJITAL%20KAYNAKLAR/KITAPLAR/SIYASI%20PARTI%20YAYINLARI/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002%200000_0000.pdf  

     

      1. In addition to this legislations some of the international obligations have been undertaken. For example, Turkey signed the Istanbul Convention, Action Against Violence Against Women and Domestic Violence. (https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/187280-istanbul-sozlesmesi-ne-diyor-devlet-ne-yapiyor)

     

      1. One part of the AKP’s policies on family was rather than promoting marriage, AKP aggravate the procedures of divorce. In 2013 Ministry of Justice and Ministry of Family and Social Policy collobratively organize a Project named “Ask it to the Family Consultant”. By the help of this Project, institutions were planning to “save” 20 thousand marriage. http://www.milliyet.com.tr/devlet-360-dakikada-evlilik/gundem/detay/1794213/default.htm

     

      1. https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-en-az-uc-cocuk-dogurun-8401981

     

      1. Undoubtedly, the urge to intervene woman’s everyday life and body is not special to AKP. Kemalist modernization projects aim was create a contemporary family notion which is formed as nuclear family. Thus, they spread the family planning and birth control strategies. This reality became a base for AKP’s “they castrate our nation” discourse which ended up imposing policies against the abortion and caesarean section.

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/milleti-silme-plani-20636174

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/sezeryan-kurtajla-cinayet-islediler-23537027

     

      1. http://www.star.com.tr/guncel/erdogan-halkimizi-kisirlastirdilar-haber-763638/

     

      1. Violence against the woman trippled in last 10 years, https://www.evrensel.net/haber/351391/kadina-yonelik siddet-10-yilda-3-kat-artti-2, Erişim Tarihi: 10 Mayıs 2018

     

      1. According to the report of the We Will Stop Femicide Organization in 2017 in the last year 409 women were killed by the men, 387 children was molested and 332 women has sexually absued. ” http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2845/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2017-veri-raporu

     

      1. http://www.milliyet.com.tr/erdogan-dan-elen-musk-ile-gorusmesine-ankara-yerelhaber-2395477/

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/devlet-bakar-20661267

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/arinc-ve-akdogan-ogrenci-evleri-icin-ne-demisti-25052340

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-kadin-ve-adalet-toplantisinda-konustu-27640428

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/saglik-bakani-muezzinoglu-annelik-bir-kariyerdir-27882199

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-calisiyorum-diye-annelikten-imtina-eden-kadin-kadinligini-inkar-ediyor-demektir-37291399

     

      1. KAOS GL is an Ankara based NGO working for LGBTİ+ rights.

     

      1. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=11478

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-hak-ettikleri-cezayi-en-40639888

     

      1. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=25036

     

      1. There has been some speculation for Şerife Boz’s photos which were claimed to be taken during the night of 15th of July especially when it was declared that she was a candidate for the parliament. The claims were various and one of them was that those photos were hoax and they were actually taken on July 16th instead of 15th. The families of the martyrs took this situation to court due to the fact that she derived improper personal benefit through the situation. As a matter of fact, it really is ambiguous that without a standard driving licence that she managed to gather everyone in the neighbourhood in the truck and drove them to the city centre. Since these sort of fake news and hoaxes mostly serves the purpose of perpetrators and the AKP itself then this situation was not investigated thoroughly. For details please see: https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/serife-bozun-akpden-adayligi-ortaligi-karistirdi-beni-kiskaniyorlar-2378733/

     

  • Ağustos 2018 Medya Gözlem Raporu

    HALA GAZETECİYİZ

    AĞUSTOS 2018 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Hande Dönmez ve A. Celil Kaya

    Giriş:

    20 Temmuz 2016 tarihinde başlayan ve iki yıl devam eden Olağanüstü Hal (OHAL) resmi olarak kaldırıldıktan sonraki ilk ayda medya üzerindeki baskılar konusunda gözle görülür bir gelişme gözlemlenmemiş, basın kurumları ve çalışanlarına yönelik anti demokratik uygulamalar hız kesmeden devam etmiştir. Ağustos ayında 33 medya çalışanı gözaltına alınmış, bunlardan 14’ü tutuklanmıştır. 16 Ağustos 2018 itibariyle Türkiye’de en az 143 gazeteci ve medya çalışanı, tutuklu veya hükümlü olarak cezaevlerinde bulunmaktadır.

    Doğrudan hak ihlallerine ek olarak ağustos ayının gündemini belirleyen döviz kurundaki artıştan kaynaklanan ekonomik sıkıntılar medyayı da etkilemiş ve pek çok medya emekçisinin işsiz kalmasına neden olabilecek gelişmeler yaratmıştır. Bu durumun -döviz artışın kâğıt ithalatını olumsuz etkilemesi nedeniyle- özellikle basılı medya açısından görünür etkileri ortaya çıkmaya başlamıştır. Kâğıt fiyatlarındaki artış nedeniyle

    Aydınlık

    Ağustos’ta üç gün boyunca yayım yapamayacağını duyururken,

    Cumhuriyet, Posta, Birgün

    ve

    Dünya

    ise günlük satış fiyatlarını artırmıştır. Sözcü haftalık yayınladığı magazin ekini kapatırken, günlük satış fiyatını da artırdı. İzmir’de

    Yeni Bakış, Ege Telgraf, Dokuz Eylül, Haber Ekspres, İlkses, Ticaret

    ve

    Yenigün

    , pazar günleri gazete çıkarmama kararı aldılar. Keza haftalık karikatür dergisi

    LeMan

    , ağustos ayındaki son sayısını ancak cep boyutta çıkarabildiklerini açıkladı.

    Uykusuz

    da dergi satış fiyatına bir liralık zam yaptı.

    Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı

    kitaplarını basamadığı için okurlarından destek istedi.

    Kâğıt fiyatlarındaki artış, gazeteciler ve medya emekçilerini işsiz bırakacak olmasının yanı sıra, basın ve ifade özgürlüğü açısından da endişe verici görünmektedir.

    Gazeteciler Cemiyeti

    ve

    Türkiye Gazeteciler Sendikası’

    nın

     

    1

     

    da vurguladığı gibi kâğıt sorununun ivedilikle çözümlenmesi hem medyanın bağımsızlığı hem de halkın haber alma hakkı açısından elzem görünmektedir.

    Bütün bu gelişmelerden başka, Türkiye’de bir yıl tutuklu kaldıktan sonra geçtiğimiz Şubat ayında tahliye edilen Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel, Türkiye aleyhine “haksız tutuklamaya uğradığı” gerekçesiyle 1 milyon Türk Lirası tutarında tazminat davası açmıştır.

     

    İşten Çıkarma:

      • 2007’den bu yana

        Fox TV

        Ankara Temsilcisi olarak görev yapan gazeteci Sedat Bozkurt‘un görevine son verildi.

         

     

      • Milliyet

        ’in Ankara ekinde yaklaşık sekiz yıldır köşe yazarlığı yapan Ali İnandım’ın işine son verildi.

         

     

      • Posta Gazetesi

        yazarı Yazgülü Aldoğan’ın işine son verildi. Aldoğan’ın tazminatsız olarak işten atıldığı belirtildi.

         

     

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 

    3089

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı

    Erkek:

    14

    Kadın:

    9

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı:

    440

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Dava açılan Gazeteci Sayısı: 2

    Soruşturma Açılan Gazeteci Sayısı

    :

    6

    Hâkim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 4

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı:

    2

    Tahliye

    :

    1

     

    Tutuklama: 14

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı:

     

    214

    Fiziksel Şiddet, Tehdit Ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler

    :

      • DİHA muhabiri Gökhan Öner tutuklu bulunduğu cezaevi yönetimi tarafından tehdit edildi.

         

     

      • HDP’nin Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda devam eden ‘Vicdan ve Adalet Nöbeti’nde haber takibi yapan

        özgürüz.org

        Muhabiri Onur Öncü, 7-8 polis tarafından darp edildi.

         

     

      • Gazeteci Koray Geçgel,

        Koza TV

        ’nin “Kale Çizgisi” programına katılmak için Antalya’da stüdyoya gittiği sırada kimliği belirlenemeyen bir şahıs tarafından saldırıya uğradı.

         

     

      • İstanbul Beyoğlu’nda Cumartesi Anneleri için düzenlenen eylemi takip eden

        Doğan Haber Ajansı

        muhabiri Özgür Deniz Kaya, polis tarafından atılan gazlı mermi sonucu yaralandı

         

     

    Erişim Engelleri:

     

    2

     

      • Hürriyet

        okur temsilcisi Faruk Bildirici köşe yazısındaki ‘Haftanın Engellenenleri’ başlıklı bölümlerinde ağustos ayı içerisinde 29 habere erişim engeli getirildiğini belirtti.

         

        3

         

     

      • Cumhuriye

        t gazetesinin, 18 Mart 2017 tarihli, 26. dönem İstanbul milletvekili olan AKP’li Hasan Turan’ın Bağcılar Belediyesi’nden aldığı ihalelerle ilgili, ‘Baba Oğul Bağcılar’ı Bağlamış’ başlıklı haberinin erişime engellenmesine karar verdi.

         

     

      • Çocuğuna yönelik sistematik cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 22 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılan medya şirketleri sahibi Fatih Oflaz’la ilgili 21 farklı sitedeki habere erişim engeli kararı verildi.

         

     

      • Erişim Sağlayıcıları Birliği tarafından

        Mezopotamya Ajansı

        ‘nın internet sitesine erişim engeli getirildi.

         

     

      • İstanbul 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi, Digitürk’ün izinsiz yayın yaptığı gerekçesiyle başvurusu üzerine, canlı yayın uygulaması

        Scope (Periscope)

        ‘a Süper Toto Süper Lig maçlarının oynandığı süreyle sınırlı olmak üzere 90 dakikalık erişim yasağı getirdi.

         

     

      • Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu,

        Sendika.org

        ’a 61. kez erişim engeli getirdi.

         

     

    1

     

     

    http://gazetekarinca.com/2018/08/tgs-yeni-kapanmalar-kapida-kagitta-vergi-sifirlansin/

     

     

    2

     

     

    https://tihv.org.tr/category/gunluk-insan-haklari-raporlari/

     

     

    3

     

     

    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/

     

     

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

      • Gazeteciler Cemiyeti, İfade ve Basın Özgürlüğü Ağustos 2018 Raporu

         

         

        http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2014/07/O%CC%88iB_Ag%CC%86ustos_2018_raporu.pdf

         

     

      • Ünal, Hasan Özhan, 01.08.2018, Gözaltı, tutuklama, kâğıt krizi: Ağustos’ta basın tehdit altındaydı.

         

         

        http://gazetekarinca.com/2018/09/gozalti-tutuklama-kagit-krizi-agustosta-da-basin-tehdit-altindaydi/

         

     

      • Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Günlük İnsan Hakları Raporları

         

         

        https://tihv.org.tr/category/gunluk-insan-haklari-raporlari/

         

     

      • Bianet, İfade Özgürlüğü ve Medya Haberleri

     

     

     

    https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu

     

     

    https://bianet.org/bianet/medya

     

  • Medya Raporu-5 (Ağustos-2018): Türkiye Anaakım Medyasında Ayrımcılık ve Nefret Söylemi: Quo Vadis

    Can Irmak Özinanır – Ozan Değer

    GİRİŞ

    Bu raporda son iki yılın gazete haberleri üzerinden nefret söyleminin hangi kesimleri hedef aldığı ve artan otoriterizmin medyadaki nefret söylemine nasıl yansıdığı ortaya konmaya çalışılacaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle nefret söylemi üzerine kavramsal ve kuramsal bir tartışma yürütülerek nefret söyleminin kapsamı belirlenmeye çalışılacak, ardından ulusal basının taranması sonucu elde edilen bazı örnekler analiz edilerek Türkiye’de nefret söyleminin hedefi olan kesimlerin hangi saikler ve hangi stratejilerle nefret söylemine maruz bırakıldığı tartışılacaktır.

    Raporda, Türkiye’de son yıllarda nefret söylemine maruz kalan temel gruplar olarak Ermeniler, Suriyeliler, Yunanlar/Rumlar, Yahudiler belirlenmiştir. Bu grupların yanı sıra özellikle son yıllarda nefret söyleminin önemli bir unsuru haline gelen ve nefret söylemini ve dahi suçlarını örtülü ve/veya açık biçimde “normalleştiren” “terörizm” kavramı, hedef göstermenin alternatif bir biçimi olarak ele alınıp kapsamlı bir örnekle çalışmaya dâhil edilmiştir.

    Kuşkusuz, Türkiye’de nefret söylemine maruz kalan grupların varlığı bu çalışmada örneklenenlerle sınırlı değildir. Örneğin, Türkiye’nin en ciddi nefret söylemi ve ayrımcılığa maruz kalan gruplarından olan Aleviler ve Kürtler bu çalışmada temel örnekler olarak ele alınmamıştır. Bunun sebebi bu grupların nefret söylemine maruz kalmaması değil, son yıllarda bu grupların maruz bırakıldığı nefret söyleminin açık değil örtük ve daha “incelikli” bir nitelik sergilemesidir. Örneğin, hükümet ve hükümetin kontrolü altındaki basın (günümüzde bu kategori Türkiye basının en büyük kısmını oluşturmaktadır), Kürtleri bir yandan yukarıda sözü edildiği üzere “terörizm” başlığı altında “aldatılan, kandırılan Kürtler” olarak ele alırken diğer yandan “Kürt kardeşlerim” olarak içerebilen ikircikli bir strateji izleyebilmektedir.

    Yapılan basın taramasında Alevilerin ise son yıllarda neredeyse tamamen görmezden gelindiği sonucuna varılmıştır. Alevilerin maruz kaldığı sorunlara ve onların taleplerine muhalif medya organları dışında neredeyse hiç yer verilmemektedir. Rastlanılan bir örnekte Alevilerin de “terörizm” kategorisi altında örtük bir şekilde nefret söylemine maruz bırakıldığı tespit edilmiş, ancak yok sayma stratejisine bir istisna oluşturmadığı gözlemlenmiştir.

    Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve nefret söylemi de bu raporlamanın dışında tutulmuştur. Bunun sebebi, bu konuda zaten yetkin bir çalışmanın “Hâlâ Gazeteciyiz” sitesinde geçen ay yayınlanmış olmasıdır (Bkz: Yıldız ve Salmanoğlu Erol, 2018).

    Medyadan seçilen örneklerde Yeni Akit, Sözcü, Ortadoğu gibi nefret söylemini adeta bir meslek ilkesi hâline getirmiş yayınlardan çok, anaakım medya içinde sayılabilecek örneklerden yararlanmaya çalışılmıştır. Seçilen örnekler, uygulanan ayrımcılık stratejilerini en net biçimde sergilediğine inanılan haberlerden oluşmaktadır.

    Raporun giriş bölümünde 16 yıllık AKP iktidarı boyunca nefret söylemi üzerine nasıl bir tartışma yürütüldüğüne de kısaca değinmenin yerinde olacağı düşünülmüştür. 2000’li yıllar pek çok toplumsal hareketin, özellikle kimlik mücadelelerinin öne çıkmasıyla birlikte nefret söyleminin daha yaygın tartışıldığı yıllar olagelmiştir. LGBTİQ+ hareketinin giderek büyüyen bir hareket olarak ortaya çıkması, Kürtlerin tanınma talepleri, Alevilerin taleplerini kitlesel bir biçimde ortaya çıkması, Ermeni toplumunun özellikle Agos Gazetesi etrafında kendini daha geniş bir kesime duyurmaya başlaması, kadın hareketinin verdiği mücadele gibi pek çok mücadele bu kesimlere yönelen nefret söylemlerinin sorgulanmaya başlamasını sağlamıştır. Bu süreçte bir ayrımcılık, nefret suçu ve nefret söylemi yasasının ortaya çıkarılması üzerine önemli tartışmalar yürütülmüştür. Nefret söyleminin en ciddi gündem oluşturduğu zaman zarfı ise Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in uzun süre nefret söylemine maruz bırakılmasının ardından 19 Ocak 2007’de öldürülmesini müteakip dönemdir.

    2002’de iktidara gelen AKP hükümeti, bu süreçte yer yer nefret söylemi ile ilgilendiğini beyan etmiş, çeşitli kimliklerin tanınma talepleriyle ilgili adımlar atıyormuş görüntüsü vermiştir. Ancak hakikat o ki bu adımlar çoğunlukla “pragmatik” adımlar olarak kalmış, hükümetin nefret söylemini yalnızca “İslam karşıtı nefret söylemleri” başlığında ele aldığı gözlemlenmiştir.

    Özellikle 2011 sonrası dönemde hükümetin artan otoriterizmi ile hükümet üyelerinin başka kesimlere karşı kullandığı nefret söylemi geometrik olarak yükselişe geçmiştir. Bu yükselişe hükümetin üzerinde git gide daha fazla hâkimiyet kurduğu medya da eşlik etmiştir. Ancak kurulan bu hâkimiyet, nefret söyleminin sadece iktidar yanlısı medya tarafından üretildiği gibi bir yanılsamaya yol açmamalıdır. Pek çok örnekte, kendisini iktidara karşı konumlandıran basın organlarının da çeşitli kesimlere dönük nefret söylemi ürettiği görülmektedir.

    Çözüm Süreci olarak adlandırılan sürecin sona ermesi, 15 Temmuz darbe girişimi ve bunun arkasından ilan edilen OHAL’de ise toplumdaki kutuplaşmaya koşut olarak medyada nefret söylemi artarak çoğalmaya devam etmiştir. Aşağıdaki örneklerde de görülebileceği gibi nefret söylemi, dramatik bir biçimde eski ve yeni toplumsal fay hatları üzerinden kendini tekrar tekrar üretmeye devam ediyor.

    Söylem, İktidar ve Tahakküm

    “Bildiğiniz gibi sevgili eşim Hrant Dink bilinçli ve planlı olarak sürdürülen nefret söylemleri sonucunda hedef noktası haline getirildi ve insafsızca katledildi…Nefret söyleminin sadece sözcüklerden ibaret olmadığını, sözcüklerin yan yana gelişinin, kim tarafından, nerede ve niçin kullanıldığının çok önemli olduğunu düşün[üyorum]. Örneğin birkaç yıl önce dönemin Dışişleri Bakanı’nın yine bir Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı’nın Amerikan senatosundan geçmemesi mücadelesini verirken ‘eğer bu soykırım tasarısı geçerse kamuoyunu zapt edememe durumunda kalabiliriz’ açıklaması yaptığını eşimle birlikte duyduğumuzda ‘ne diyor yahu?!’ diyerek korkuyla, hayretle, şaşkınlıkla birbirimizin yüzüne bakmıştık…Aynı anda düşüncelerimizin 6-7 Eylül’e Sivas katliamına, Maraş katliamına, Dersim’e ve tabi ki 1915’e gitmiş olduğunu tahmin edebilirsiniz. Çünkü bu sözler kimisini tahrik eder, kimisini ayaklandırır, kimisini öfkelendirir ve duyguları da hareket izler. Sonuç da ölüm ve acıdır.”

    Rakel Dink

    Söylem analizi çalışmalarının en önde gelen isimlerinden biri olan ve bu alandaki birikime yön veren Teun A. van Dijk nefret söyleminin teorik açılımlarına dair önemli saptamalarda bulunmuştur. Eleştirel bir perspektife dayandığını ifade eden van Dijk, iktidar ve söylem arasındaki ilişkiyi çözümlerken alelade bir analizi değil doğrudan bir “eleştirel söylem analizi” gerçekleştirdiğini ifade etmiş, söz konusu analizin yalnızca iktidar ile ilgili olmayıp aynı zamanda özellikle söylem ve iktidarın kötüye kullanılması ile bağıntılı olma zorunluluğunu belirtmiştir. Dolayısıyla esasen söz konusu olan, salt iktidardan daha fazlası olan “söylem ve tahakküm”dür. Bu bağlamda eleştirel söylem analizi, tahakkümün metinler ya da konuşmalar, yani söylem (discourse) aracılığıyla yeniden üretilmesi ile ilgilenmektedir (van Dijk, 2010: 10).

    Bu çerçevede söylem ve onun iktidar ile olan ilişkisini açığa çıkarmadan önce iktidar kavramından neyin anlaşılması gerektiğinin tanımlanması gerekmektedir. Eleştirel söylem analizine göre iktidar, kişisel iktidardan, yani birisinin diğerinden daha güçlü olma durumundan ziyade sosyal gruplar, örgütler, devletler vs. ile ilgili bir kavram içeriğine sahiptir; zira kişisel iktidar psikanalitik bir perspektif gerektirmektedir ki bu perspektif eleştirel söylem analizinin dışında kalmaktadır. Buradaki iktidar kavramı, “başlıca hegemonyaya dayalı bir iktidar” olarak anlamlandırılmalıdır (van Dijk, 2010: 12). Dolayısıyla iktidar, yalnızca bir kişi üzerinde kurulan baskı veya güç ilişkisi değil, diğer insanlara ve gruplara hükmetmek, onların eylemlerini kontrol etmek anlamına da gelmektedir ki bu, onların ne yapabileceklerini ya da yapamayacaklarını yani en temel yeti ve yetkilerini denetim altına almak demektir. Dolayısıyla eleştirel söylem analizinin dikkate aldığı iktidar kavramı, doğrudan, insanların özgürlüklerinin kısıtlanması ile ilgilidir.

    Böylesi bir uygulama ile insanların veya grupların eylemleri ya da özgürlükleri kontrol edilmekle kalmaz, bilişsel bir çerçeve ile aynı zamanda onların zihinleri, nasıl ve ne düşünebilecekleri, bilgi kavramları, tutumları, düşünce ve ideolojileri üzerinde denetim kurulmuş olur; bu bağlamda hükmetmek, diğer insanların eylemlerinin ve zihinlerinin kontrolü anlamını taşımaktadır. Diğer insanların zihinlerini kontrol etmek ise birincil önemdedir; zira diğer insanların veya grupların zihinlerini, bilgilerini, niyetlerini, projelerini ve planlarını kontrol etmek, dolaylı bir biçimde onların gelecekteki var oluşlarını da kontrol etmek anlamına gelir. Sonuç olarak eylemlerin yalnızca doğrudan kontrol edilmesinden ziyade insanların zihinlerine hükmetme yolu ile eylemler üzerinde dolaylı bir denetim kurulması mümkün hale gelir ve iktidar böylelikle kendini gerçekleştirir (van Dijk, 2010: 12).

    Bu noktada analizin bir diğer kavramını, yani “söylem”i dahil ederek çerçeveyi detaylandırmak gerekmektedir. Söylem, tıpkı iktidar gibi günlük hayatımız içerisinde yer tutan bir eylem ya da uygulamadır. İnsanların eylemlerini denetim altında tutmak, söylemlerini de denetim altında tutmaktır. Bu nedenle toplum içerisinde iktidarı kontrol etmenin en önemli yollarından biri, yalnızca bir tür söylemi ya da eylemi değil, aynı zamanda bizim metin ya da konuşma olarak adlandırdığımız “spesifik söylem uygulamalarını” da denetim altında tutmaktan geçmektedir. Zira söylemi kontrol etmek diğer insanların zihinlerini etkileyen ve ele geçiren türden kapsayıcı bir faaliyettir. Bilgiyi, ideolojiyi ve tutumları kontrol etmek insanların eylemlerinden ziyade zihinlerini kontrol etmenin garantili bir yoludur. Dolayısıyla söylem, denetim kurma hususunda son derece temel ve merkezi konuma sahip bir iktidar pratiğidir.

    Bu bağlamda, kontrol eylemi, söylemin insanlar üzerinde etki bırakmasını çok daha mümkün kılan bir uygulama olarak iktidarın alametifarikasıdır ve kitlesel manipülasyonu geçerli hale getirebilen son derece etkin bir yöntemdir. Örneğin, gazeteler üzerinde kurulan denetim göz önünde bulundurulduğunda, dolaylı olarak insanların belli bir toplumsal kesim hakkında neler düşüneceklerinin de kontrol altına alındığı iddia edilebilir. Bunun ardında yatan ise söylemin yalnızca bir metin veya konuşma olmayıp belli bir “bağlam”a sahip olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla söylem kontrolü, “bağlam”ın da kontrolünü gerektirir. Zira etkileşim, yalnızca metnin anlatmak istediği değil, bağlamın içeriği ile de ilgilidir. Dolayısıyla, söylemi kontrol etmeyi bir zihin kontrol etme yöntemi olarak kullanmak isteyen bir iktidarın yapması gereken ilk şey, bağlamı da kontrol etmektir. Bağlam ise metin üzerinde etkileri görülen objektif bir sosyal durumdan ziyade, insanların sosyal durumlarının sübjektif bir temsilidir. Bir başka ifadeyle bağlam, objektif ve sosyal bir şey olmayıp aksine sübjektif ve psikolojiktir. Örneğin, “…bir Türk gazetesinde neyin iyi olduğuna ya da olmadığına dair yazılar kaleme almak bir söylem yaratmak için yeterli değildir. Birisinin bir Türk, bir kadın, bir erkek, bir Kürt ya da buna benzer bir kimlik ile söz konusu makaleden ya da haber bülteninden haberi olması, onu göz önünde bulundurması ya da farkında olması gerekir. İşte bağlam, tam da bu nedenle sübjektif ve psikolojiktir: Bir metinde kimin ne olarak, nerede, ne zaman ve ne tür bir objektiflik içerisinde yer tutacağını kontrol etmenin yolu olarak; gazetede ne söyleneceğini ne tür konuların, söz diziminin, retoriklerin, stilin vb. kontrol etmek adına.” (van Dijk, 2010: 14 vd.).

    Nefret Söylemi ve Nefret Suçu

    Literatürde nefret söylemi, uluslararası geçerlilik kazanmış bir “Amerikan terimi” olarak kabul görmektedir (Boyle, 2010: 65). Resmi ve bağlayıcı bir tanıma sahip olmasa da nefret söylemi, genellikle ırk, renk, etnik köken, ulusal köken, dini inanç, cinsel yönelim veya diğer statüler temelinde bireylere veya gruplara karşı şiddet, nefret ve ayrımcılık savunuculuğunu içeren bir söylem kategorisi olarak tanımlanmaktadır. Nefret söyleminin uluslararası düzeyde kabul görmüş̧ tek tanımı ise 1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin nefret söylemiyle ilgili aldığı Tavsiye Kararı’nda yer almaktadır. Bu kararda nefret söylemi,

    “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi”[1]

    olarak tanımlanmaktadır.

    Bu konuda önemli çalışmalara ve referans niteliği taşıyan kılavuzlara kaynaklık eden AGİT ise nefret söylemini (nefret suçu ile karşılaştırmalı olarak) şu şekilde tanımlamaktadır:

    “Bir gruba -ya da o gruba üyeliği nedeniyle bir kişiye- yönelik düşmanlıktan kaynaklanan ve o gruba yönelik düşmanlığı gösteren veya cesaretlendiren ifade biçimleri genellikle nefret söylemi olarak adlandırılır. Nefret söylemi nefret suçuna teşvik ya da eşlik edebileceği için bu iki kavram birbiriyle bağlantılıdır. Nefret suçu terimi…ayrımcı görüşleri ya da tek başına nefret söylemini değil, eylemleri tarif edecek biçimde kullanılmalıdır.” (Nefret Suçlarını Önleme ve Karşılama: AGİT Bölgesindeki STK’lar için Kaynak Kılavuz, 2015: 15).

    Bu alanda kapsamlı çalışmalar gerçekleştiren Uluslararası Hrant Dink Vakfı, yayımladığı bir raporda nefret söylemine dair şunları ifade etmektedir:

    “Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu/düşmanlığı, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi gibi anlama ve anlamlandırma biçimleri yatıyor. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar ötekileştiren ve saldırgan söylemlerin kullanılmasını etkiliyor, özellikle de artan milliyetçilik ve farklı olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselip etkisini artırıyor” (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018: 1).

    Ayrıca Vakıf, nefret söylemine ilişkin (Türkiye’ye özgü̈ dil ve kültür farklılıklarını da dikkate alarak belirlemiş olduğu) nefret kategorileri oluşturmuştur:

      1. Abartma / Yükleme / Çarpıtma: Bir kişi ya da olaydan yola çıkarak bir topluluğa yönelik olumsuz genellemeler, çarpıtmalar, abartmalar, olumsuz atıflar içeren söylemler (örneğin, ‘Suriyeliler gına getirdi’),

     

      1. Küfür / Hakaret / Aşağılama: Bir topluluk hakkında doğrudan küfür, aşağılama, hakaret içeren söylemler (örneğin, ‘kalleş’, ‘hain’, ‘ahlaksız’ gibi),

     

      1. Düşmanlık / Savaş Söylemi: Bir topluluk hakkında düşmanca, savaşı çağrıştıran ifadelerin yer aldığı söylemler (örneğin, ‘Rum vahşeti’),

     

      1. Doğal kimlik öğesini nefret aşağılama unsuru olarak kullanma / Simgeleştirme: Doğal bir kimlik öğesinin nefret, aşağılama unsuru olarak kullanıldığı, simgeleştirildiği söylemler (örneğin, olumsuz anlamda ‘Bizi Eurovision’da Yahudi mi temsil edecek?’) (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018: 4).

     

    Bu bağlamda nefret söylemi, nefret suçundan ayrı olarak çok geniş bir çerçevede ele alınabilecek ve -ağırlıklı olarak- dezavantajlı grupları hedef alan ayrımcı söylem biçimleri olarak nitelendirilebilir; dolayısıyla bir suç tipi olmayıp söylem kategorilerinden biridir. Nitekim nefret söylemi ve nefret suçu birbirinden farklı terim ve kavramlar olup nefretin farklı görünüm ve uygulama biçimleridir. Nefret suçları ceza kanunlarında yerini alan bir suç̧ tipi iken, nefret söylemi genellikle ifade özgürlüğü hakkı ve bu hakkın kötüye kullanımı ile ilişkisi bakımından düzenlenmektedir (Çelik, 2013: 209). Ancak, her ne kadar birbirlerinden farklı anlam içeriklerine sahip olsalar da aynı zamanda birbirleri ile ilintilidirler de: “Nefret söylemi, nefret suçu riski barındırır.” (Boyle, 2010: 66)[2]

    Nefret suçu (hate crime) terimi, kökenini ırkçılık kavramından almış̧ olup, medyada ilk kez 1986 yılında New York’ta beyaz bir grup öğrenci tarafından Afro-Amerikalı bir gence yönelik olarak gerçekleştirilen saldırıların haberlere yansıması sırasında kullanılmıştır (Vardal, 2015: 136). Bu suç, belirli insan gruplarına yönelik tarafgirlikten veya önyargıdan harekete geçen cezai eylemlerdir. Bu suçlar, nefret söyleminin aksine, hoşgörüsüzlüğün fiziksel şiddetle dışavurumlarıdır ve sadece o anki mağdur üzerinde değil, mağdurun kendisini içinde tanımladığı toplumsal kesimin de üzerinde derin bir etki yaratmayı amaçlamaktadır.[3] 2012 yılında Türkiye’de kurulan ve 62 sivil toplum kuruluşunu kapsayan “Nefret Suçları Yasa Platformu” geniş bir nefret suçu tanımı geliştirerek eylemi şöyle tanımlamıştır:

    “Belirli ve ortak karakteristikleri bulunan birey ve gruplara veya onların mülklerine yönelik önyargılarla işlenmiş suçlara nefret suçu denir. Nefret suçları dünya çağında başta etnik, ulusal ve dini kimlik, cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli olmak üzere; sağlık durumu, zihinsel ya da fiziksel engellilik, toplumsal statü, siyasi veya felsefi görüş, eğitim durumuna yönelik de işlenmektedir.” (Şensever, 2012: 8).

    O halde nefret söyleminden farklı olarak nefret suçu, şiddetin söz konusu olduğu fiziksel eylemleri içermelidir ve bu yanıyla suç, söylemden bağımsız olarak pozitif hukukun işaret ettiği kriminal bir unsura sahiptir. Dolayısıyla eleştirel bir söylem analizi söz konusu olduğunda nefret söylemi ile nefret suçu arasındaki bu açı göz önünde bulundurulmalıdır.

    Nefret Söylemi, İfade Özgürlüğü ve Basın

    İfade özgürlüğü ve nefret söylemi arasında gerilimli bir ilişki bulunmaktadır. İfade özgürlüğü, tüm düşünce ve ifadeleri kapsayan bir alan olarak düşünüldüğünde “nefret söylemi” olarak değerlendirilecek ifadelerin bu alanın hangi noktada dışında kalacağı ve bu konumlandırmanın yapılmasında hangi toplumsal kaygıların güdüleceği, zamansal ve mekânsal olarak farklılıklar göstermektedir. Bu bağlamda söz konusu iki kavram belli bir çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir: i. nefret söyleminin hedef aldığı ve korunması gereken alan, kişi veya grupları korumak bakımından, ii. bizzat ifade özgürlüğü alanını, nefret söylemi argümanı ileri sürerek yapılabilecek kısıtlamalardan, yani nefret söyleminin istismarından koruyabilmek bakımından (Çelik, 2013: 207). O halde kritik olan noktanın şu olduğu iddia edilebilir: Ne ifade özgürlüğü nefret söylemini açıkça meşru kılmalı ne de nefret söylemi ile mücadele veya nefret söylemi yasağı, ifade özgürlüğünü ihlal edecek sınırsızlıkla çerçevelenmelidir. Diğer bir ifadeyle ancak ve ancak dengeli bir kavramsal çerçeve hem ifadeyi hem de nefret söyleminin hedef aldığı kişi veya grupları koruyabilme kapasitesine sahiptir.

    Zira uluslararası alanda da sözü edilen dengeyi tutturmaya yönelik bir çaba göze çarpmaktadır. Çalışmalar hem uluslararası insan hakları hukukunun yüksek standartlarına dayalı ifade özgürlüğünü (AİHS ve AİHM içtihadı) hem de nefret suçu riskini barındıran nefret söyleminin hedefindeki kişi ve grupları koruyucu mekanizmalar ve düzenlemeler oluşturma gayretindedir. Bu konuda bir istisna teşkil eden ABD’nin “devlet [nefret söylemlerini] ancak ve ancak yakın bir şiddet tehdidi oluşturulduğunda ya da bunu provoke ettiğinde cezalandırır” (Boyle, 2010: 68) perspektifi evrensellik taşımaktan ziyade ülkeye özgü bir “ifade özgürlüğü” kavrayışıdır (Karan, 2010: 58). Nitekim yazılı ve görsel basında yer verilen nefret söylemine dayalı metinler ve konuşmalar sözü edilen “yakın tehdit” ölçütü uyarınca değerlendirilmektedir ve nefret suçu ile nefret söylemi arasındaki rabıta genellikle göz ardı edilmektedir. Avrupa kaynaklı ifade özgürlüğü anlayışı ise bu denli sınırsız olmayıp, bir edimin “ifade” olarak değerlendirilmesini ve/veya ihlalin söz konusu olup olmadığını, “edimin niteliği, yer, zaman, kişi, hedef grup” gibi belli başlı ölçütlere dayandırmaktadır. (Değer, 2007: 46 vd.) Dolayısıyla bir edimin ifade olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve/veya ifadenin koruma altına alınıp alınmaması gerekliliği, kimi önemli ve yüksek standartlara bağlanmıştır. Nefret söylemi ile mücadele ile ifade özgürlüğü arasında bir denge kurmayı amaçlayan bu yaklaşım, daha evrensel bir kabule sahip olup sözü edilen gerilimi gevşetmeyi amaçlamaktadır.[4]

    Keza basın söz konusu olduğunda da nefret söylemi ve ifade özgürlüğü arasında benzer bir sürtüşme yaşanmaktadır. En genel anlamıyla, haber, fikir ve düşünceleri, çoğaltıcı araçlarla serbestçe açıklayabilme özgürlüğü olan basın özgürlüğü, değinilen gerilim ile yüz yüzedir. Basında neyin ifade, neyin nefret söylemi olduğu ve buna dayalı olarak hangi edimin bir hak olarak koruma altına alınacağı önemli bir tartışmadır. Tahakküm mekanizmaları işleten iktidarların ifade özgürlüğü adı altında gerçekleştirdikleri veya gerçekleşmesine göz yumdukları nefret söylemleri, Türkiye’de basın tarihinin de önemli bir parçasıdır. Zira ifade özgürlüğü olduğu gerekçesi ile yayımlanan haber, fikir ve düşüncelerin nefreti savunan, yayan ve teşvik eden niteliği Avrupa kaynaklı ifade özgürlüğü standartları ile bağdaşmamaktadır ve ne yazık ki Türkiye basını nefret söyleminin “normal”in bir parçası halini aldığı dönemleri yaşamıştır ve halen de yaşamaktadır. Medyanın sık sık taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığı, evrensel ve ulusal yayıncılık ilkelerinin ihlal edildiği ya da medya kuruluşlarının yayımladığı basın etik ilkelerinin, nefret söylemini ve ayrımcı söylemi kapsamadığı görülmektedir. Haberlerde, özellikle de manşetlerde ve haber başlıklarında kullanılan kışkırtıcı, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlığı ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer araca dönüşmekte ve özellikle dezavantajlı gruplara yönelik yaygın bir önyargının yerleşmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla hedef alınan kişi ve/veya gruplar sindirilerek sosyal ve siyasal yaşama katılım haklarından feragat etmek zorunda bırakılmaktadır. (İzleme Raporu, 2018: 1). Nefret söyleminin doğrudan nefret suçuna yol açıp açmadığı her ne kadar literatürde tartışmalı da olsa Türkiye tarihi, söylemin eylemi nasıl koşulladığı, yaydığı, teşvik ettiği ve hatta açıktan hedef gösterdiği örneklerle maluldür. İşte bu çerçevede ele alınacak basın taraması ve yer verilen haberler, sözü edilen kavramsal çerçeve ışığında, nefret söyleminin geniş bir panoramada kullanıldığına ve nefret söylemi ile nefret suçu arasındaki ilintiye dair daha açıklayıcı bir örneklem sunmaktadır. Zira Türkiye basınının “nefret” ile kurduğu ilişki genel olarak mesafeden uzak, aksine “kucaklayıcı”dır.

    TÜRKİYE BASININDAN NEFRET SÖYLEMİ ÖRNEKLERİ

    Konjonktüre göre yükselen nefret söylemi: Ermeniler

    Türkiye medyasında en ciddi nefret söylemine maruz bırakılan gruplardan biri Ermenilerdir. Gündelik dilde “Ermeni” sözcüğünün hakaret gibi algılandığı, bir suçlama olarak kullanıldığı örneklere sıklıkla rastlanmaktadır. Örneğin, 2008 yılında CHP Milletvekili Canan Arıtman “Ermenilerden özür diliyoruz” başlıklı kampanya üzerine, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün annesinin Ermeni olduğunu söylemiş, bunun üzerine Gül, Ermeni olmadığını Türk olduğunu ifade ederek Arıtman’a 1 TL’lik manevi tazminat davası açmıştır. Bunun üzerine Gül’ün dayısı ise 40 bin TL’lik maddi bir tazminat davası açmıştır. Sözü edilen örnek, Ermeni kelimesinin Türkiye’de yaygın olarak bir hakaret gibi kullanılması ve algılanmasının en tipik örneklerinden biridir.[5] Benzer bir şekilde 2014 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NTV’de Oğuz Haksever’in programında bir soruya yanıt verirken “Bana Gürcü’dür diyen oldu; çıktı bi tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu” demiştir.[6] Devletin tepesinden yöneltilen nefret söylemi, aslında topluma çok yaygın biçimde sirayet etmiş olan ırkçılığın doğal bir olgu olarak görülmesinden kaynaklanmamaktadır. Ermenilere dönük ırkçı nefret söylemi, 2007 yılında Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesiyle görünür hâle gelmiş olmasına ve buna ilişkin bir farkındalık gelişmeye başlamasına rağmen yukarıdaki örneklerde (2009, 2014) görüldüğü gibi devletin en üst düzey yöneticileri, Cumhurbaşkanları veya milletvekilleri tarafından hâlen rahatlıkla kullanılabildiği görülmektedir. Anaakım medya da Ermeniler söz konusu olduğunda kendisini nefret söyleminin diline bırakabilmektedir. Medyada, Ermenileri hedef alan nefret söyleminin genellikle birkaç durumda yükselişe geçtiği söylenebilir:

    – Herhangi bir ülkenin parlamentosunda Ermeni soykırımının kabul edilmesi gündeme geldiğinde,

    – Ermeni soykırımı ile ilgili ülke içinde resmî ideoloji dışında sözler ifade eden birey ve/veya gruplar ortaya çıktığında,

    – Ermenistan ile Türkiye arasında diplomatik bir sorun yaşandığında,

    – Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir sorun yaşandığında ve/veya 1992 yılında gerçekleşen Karabağ Savaşı’ndaki Hocalı Katliamı gündeme geldiğinde,

    – PKK’nin aslında Kürtleri temsil etmediği, Ermeni örgütü olduğu tezi dile getirilmek istendiğinde vb.

    Ermenilere dönük nefret söyleminin inşa edilme stratejilerinde ise neredeyse kalıp hâline gelmiş pratikler bulunmaktadır:

    -Ermeni soykırımı veya bu konudaki yasa tasarıları hakkında “sözde”, “skandal”, “asılsız” gibi sıfatlar kullanmak,

    -ASALA ve/veya başka örgütler üzerinden Ermeni toplumunun tümünü terörizm ile ilişkilendirmek,

    -Ermeniler üzerine yapılan tartışmaların asıl olarak Türkiye’yi, Türkiye üzerinden onun ayrılmaz parçası olarak kodlanan “Türk milleti”ni veya Müslümanları mağdur etmek için kullanıldığı, dolayısıyla ortada bir mağduriyet varsa onu esasen Türk ve Müslümanların yaşadığı tezini işlemek.

    Dolayısıyla Ermenilere dönük nefret söylemi, çoğunlukla, 1915’in inkârı ve Ermenilerin “terörizm” ile ilişkilendirilmesi yoluyla ve Eser Köker ile Ülkü Doğanay’ın yerinde saptamasıyla “Yedi düvelin Türkiye’ye karşı olduğu endişesini besleme” amacıyla ortaya çıkmaktadır (2010: 96). Gerçekleştirilen medya taramasında ulaştığımız örnekler de bu tezi doğrular niteliktedir.

    Türkiye Gazetesi, 24 Şubat 2018.

    Türkiye Gazetesi, 24 Şubat 2018.

    Türkiye Gazetesi’nin 24 Ocak 2018 tarihli haberi, Ermeni soykırımının herhangi bir ülkede tanınması gündeme geldiğinde Ermenilere dönük nefret söyleminin açığa çıkmasının örneklerinden biridir. Hollanda Parlamentosu’nda “1915’te Anadolu’da Ermenilere yönelik katliamların soykırım olarak tanınması” önergesine destek veren beş Türkiye asıllı milletvekilinin hedef tahtasına oturtulduğu Halil Uygun imzalı haber, gazetenin ilk sayfasında “Bunların soy ağacı Ermeni’ye mi çıktı?” başlığı ile duyurulurken, asıl haberin başlığı ise “Soysuzlar!”dır. Haberde Hollanda Parlamentosu’nun kararı sürekli olarak “skandal karar” olarak anılırken, verilecek oyun rengi ırk temelli olarak tanımlanmaktadır. Habere göre Hollanda Parlamentosu’nda bulunan “Türk kökenli” milletvekilleri, “Türk soyu”ndan geldikleri için soykırımı tanıma önergesine “Hayır” oyu vermekle yükümlü olarak kodlanmakta ve satır arasında bu önergeye “Evet” oyu vermelerinin hainlik olduğu imasında bulunulmaktadır. Önerge, gazete tarafından “asılsız” olarak nitelenirken, önergeye “Evet” oyu veren Türkiye kökenli milletvekillerinin isimleri ve partileri sayıldıktan sonra haklarında “bir kez daha Türkiye karşıtı olduklarını gösterdiler” ifadesi kullanılmaktadır. Bu vekillerin “Türkiye karşıtı olduklarını” daha önce nasıl gösterdiklerine ilişkin bir bilgi ise verilmemektedir; dolayısıyla tanımlanan “Türkiye karşıtlığı” eylemi okuyucuya bir tarihsel arka plan sunacakmış gibi görünse de bir bağlama oturmamakta, salt “Evet” oyu veren vekilleri nefretin bir hedefi hâline getirmek amacıyla kullanılmaktadır.

    Önergeye “Evet” oyu veren vekillerin bu eylemlerinin kaynağı “soy bağı” ile açıklanmaktadır. Gerek gazetenin ilk sayfasında gerek haberin ana başlığında kullanılan ifadelerle “Evet” oyu verenlerin “soysuz” veya “Ermeni” olduğuna işaret edilmektedir. Böylece “gerçek Türk”ün böyle bir eylemde bulunamayacağının altı çizilirken bahsi geçen vekiller “Türklüğün” dışında konumlandırılmaktadır.

    Bu haberde “mağduriyet stratejisi” de devrededir. Haberde önergeye ilişkin dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun sözlerine başvurulmaktadır. Çavuşoğlu’nun “Maalesef Avrupa’da artan ırkçılığın, Türkiye karşıtlığının, İslam karşıtlığının bir yansımasıdır” açıklamasıyla ırkçılık, Hollanda Parlamentosu’na ve dolayısıyla önergeye “Evet” oyu veren ve Türk kökenli olduğu varsayılan milletvekillerine yöneltilmektedir. Tamamen ırkçılık üzerine kurulu söz konusu haber metni, bu yolla ırkçılığı “ötekine” atfederek kendi ırkçılığını normalleştirme yoluna gitmektedir.

    Sabah Gazetesi, 2 Şubat 2017.

    Sabah Gazetesi’nin 2 Şubat 2017 tarihli bu haberi Kürt sorununu, Ermeniler ile birlikte ele alan haberlere tipik örneklerden birini oluşturmaktadır. 1980’li yıllardan başlayarak o günlerde bağımsız bir Kürdistan hedefiyle yola çıkan PKK’nin eylemleri ile birlikte Kürt sorununun temel gündem maddelerinden biri hâline gelmesi ve aynı dönemde Türkiyeli diplomatlara suikastler düzenleyerek Ermeni soykırımının gündeme gelmesini ve bağımsız Ermenistan’ın kurulmasını amaçlayan ASALA’nın ortaya çıkması sonrasında Kürtler ile Ermenileri birlikte anmak, Kürt sorununu bir tür “dış mihrak” olarak göstermenin temel söylemsel stratejilerinden birini oluşturmuştur. Örneğin, 1997 yılında o zamanki DYP hükümetinin önde gelen isimlerinden biri olan Meral Akşener, mecliste PKK lideri Abdullah Öcalan için “Ermeni dölü” ifadesini kullanmış, gelen tepkiler üzerine de “Ben Türkiye’de yaşayan Ermenileri değil, genel olarak Ermeni ırkını kastettim” diyerek “özür” dilemiştir. AKP döneminde de PKK’nin aslında Kürtlerin çıkarlarını temsil etmediği, bir Ermeni örgütü olduğu teması anaakım medyada sıklıkla işlenen temalardan biri olmuştur. Bunun altında örtük olarak bir Müslüman kardeşliği temasının işlendiği görülmektedir. Bu temaya göre Türkler de Kürtler de çoğunluğu Müslüman olan halklar olarak aynı ümmetin parçalarıdır ve esasen bir bütündür; bu bütünlüğe halel getiren ise “Kürt halkını aldatan” Ermenilerdir.

    Asıl olarak Anadolu Ajansı tarafından yapılan ve Sabah Gazetesi dışında da pek çok gazetede yer alan bu haberde ASALA’dan yola çıkılarak “Ermeni” sözcüğünün altı bolca çizilmektedir. Haberin spotunda şu ifadelere yer verilmiştir: “Belgelere göre Türkiye’yi hedef alan iki örgüt Ermeni teröristlerle beraber hareket edip saldırıları da birlikte düzenledi.” Burada “terör” eylemi Ermeniler ile özdeşleştirilerek “Ermeni terörist” ifadesine vurgu yapılmaktadır. “Ermeni terörist” ibaresi ile kimden bahsedildiği açıkça söylenmezken, 26 Ağustos 1985 tarihli bir CIA raporuna yaslanılarak “PKK’nın kendi militanlarından, diğer Kürt ve sol gruplardan ve muhtemelen bazı Ermeni teröristlerden oluşan ‘HRK’ olarak anılan bir birim oluşturduğu” ifade edilmektedir. Bu birime ilişkin Kürt örgütlerinden sol gruplara kadar pek çok kesim sayılırken ilgili bölümdeki ara başlık “Ermeni teröristler de var” olarak konulmuştur. Son ara başlıkta ise PKK’nin “Ermeni örgütlerini model aldığı” belirtilmekte, dolayısıyla haber, iki örgüt arasındaki ittifaktan ziyade Ermeni sözcüğünü vurgulamak üzere kurgulanmış bir yapı arz etmektedir.

    Star Gazetesi, 25 Nisan 2017.

    25 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nde yer alan “Asıl katliamı Ermeniler bize yaptı” başlıklı haberde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılan bir toplantının haberi yer almaktadır. Bu haber yukarıda sözünü ettiğimiz “Ermeni soykırımı ile ilgili ülke içinde resmî ideoloji dışında sözler eden birey ve/veya gruplar ortaya çıktığında” yükselen nefret söylemine bir örnek oluşturmaktadır; söylemsel olarak ise “Ermeniler üzerine yapılan tartışmaların asıl olarak Türkiye’yi, Türkiye üzerinden onun ayrılmaz parçası olarak kodlanan ‘Türk milleti’ni veya Müslümanları mağdur etmek için kullanıldığı, dolayısıyla ortada bir mağduriyet varsa onu Türk ve Müslümanların yaşadığı tezini işleme” stratejisi kullanılmıştır. Bu haber 25 Nisan tarihinde, yani hem Türkiye’de hem dünyada Ermeni soykırımının başlangıç tarihi kabul edilen ve çeşitli anmalar düzenlenen 24 Nisan’ın hemen ertesi günü yapılmıştır. Resmî ideoloji dışına çıkan anlayışa karşı “asıl mağdurun Türkler olduğu”nu anlatan haberde Talat Paşa Komitesi Başkanı Ali Erdinç’in ağzından 1915’in soykırım olduğu düşüncesi “Ermeni yalanları” olarak adlandırılmakta ve bu “yalanlara” karşı “Kuvayı milliye ruhuyla, hiçbir korku duymadan mücadele edilmesi” gerektiği vurgulanmaktadır.

    Bu haberde bağlamı oluşturan ana unsur, haberin verildiği tarihtir. Haberin 25 Nisan’da yayımlanmış olması haberin yapılış amacının 24 Nisan 1915’te yaşananların inkârı olduğunu ortaya koymaktadır. Haberin genel yapısı ise tarihi, uluslar veya milletler arasında bir mücadele olarak gören bir bakış açısı ortaya koymaktadır. 1915’te soykırım yaşandığına dair görüşler “Ermeni yalanı” olarak kodlanırken, Azerbaycanlılar ve Türkiyeliler arasında da “Türklük” üzerinden bir soy bağı kurulmaktadır: “24 Nisan 1915’te Ermeniler Türkleri katletti. Van’da iki günde 25 bin insan Ermenilerce katledildi. 31 Mart 1918’de aynı şekilde Bakü’de 30 bin insan katledildi”.

    Bu metne göre Van’da 1915’te ve Bakü’de 1918’de yaşananlardan sorumlu olanlar dünyanın her yanındaki Ermeniler olarak varsayılmaktadır. Azerbaycanlılar, Türkiye’dekilerin “soydaşı” olarak Türk kimliği içerisinde eritilirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni yurttaşlarının da var olduğu gerçeği görmezden gelinerek Türkiye Ermenileri “meşru toplumsallığın” dışına itilmektedir.

    Nefret söyleminin yeni ve popüler hedefi: Suriyeliler

    Suriye’de 2011’de başlayan ayaklanmanın iç savaşa dönüşmesi sonrasında ülkeden kaçmaya başlayan milyonlarca Suriyelinin en yoğun göç ettiği ülkelerden birinin Türkiye olması sonucunda Türkiye’de özellikle Suriyelileri hedef alan mülteci/göçmen düşmanlığı yükselmeye başlamıştır. Temmuz 2018 itibariyle Türkiye’deki Suriyeli mülteci sayısı 3 milyon 541 bin 572’yi bulmuştur.[7]

    2011’den bu yana gerek iktidar yanlısı basında gerek iktidara muhalif basında Suriyelilere dönük nefret söylemi sıklıkla kullanılır hâle gelmiştir. Öyle ki Hrant Dink Vakfı’nın Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2017 Raporu’na göre 2017 yılında nefret söyleminin hedefi olan iki temel gruptan biri, Ermenilerle beraber, Suriyeliler olmuştur. Rapora göre Suriyeliler şu gibi stratejiler ile nefret söyleminin hedefi hâline getirilmiştir:

      • Suriyelilerin isimlerinin sistematik olarak cinayet, hırsızlık, taciz gibi adli olaylarla beraber anılması,

     

      • Güvenlik sorunları ve “terör”le özdeşleştirilmeleri,

     

      • Olumsuz ekonomik gidişatın ve işsizliğin sorumluları olarak gösterilmeleri,

     

      • Türkiye’nin demografik yapısına yönelik bir tehdit olarak ve “gerginlik” kaynağı olarak etiketlenmeleri,

     

      • Suriyeli kadın mültecilerin, aileye ve topluma yönelik bir tehdit olarak sunulması,

     

      • Vatandaşlık tartışmaları, üniversiteye sınavsız giriş ve “Fırat Kalkanı Harekâtı” gibi konular etrafında yabancı düşmanlığına maruz bırakılmaları. (Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem, 2018: 17).

     

    Suriyelilere dönük nefret söylemi sistematik olarak üretilen yanlış bilgilerle örülmüştür. Bu bilgiler genellikle Suriyeli mültecilerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına göre daha ayrıcalıklı olduğu yönündeki söylentiler ve dezenformasyona dayanmaktadır.[8]

    Suriyelilere dönük ayrımcılık neredeyse toplumun bütün kesimlerinde görülebilmektedir. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç ve Araştırma Merkezi’nin Şubat 2018’de sonuçlarını açıkladığı ankete göre AKP’ye oy verenlerin yüzde 83,2’si, CHP’ye oy verenlerin yüzde 92,8’i, HDP’ye oy verenlerin yüzde 75,9’u, MHP’ye oy verenlerin 88,9’u ve İyi Parti’ye oy vermeyi düşünenlerin yüzde 94,9’u “Suriyeliler evlerine gönderilmeli mi?” sorusuna “Evet” yanıtı vermiştir. Ankete katılanlar içinde Suriyelilerin evlerine gönderilmesini savunanların toplam oranı yüzde 86,2’dir (Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması, 2018: 65).

    Türkiye medyası Suriyelilere dönük ayrımcılığın yayılmasında ve nefret söylemi üretiminde en önemli aygıt olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşağıda Suriyelilere dönük nefret söylemi üreten haberlerin bir kısmı incelenmiş ve ne tür stratejiler aracılığıyla nefret söylemi üretildiği gösterilmeye çalışılmıştır.

    Milliyet Gazetesi, 16 Mayıs 2017.

    Doğan Haber Ajansı’ndan Ali Ekber Şen ve İbrahim Maşe tarafından yapılan ve Milliyet gazetesinin 16 Mayıs 2017 tarihli sayısında yayımlanan “Suriyelilerin gürültü yapmayın cinayeti” başlıklı haber Suriyelilerin suçla ilişkilendirilerek nefret söylemine maruz kalmasının örneklerinden biridir. Başlığın yanında yer alan “1 ayda 2’nci olay” uyarısıyla da Suriyelilerin sürekli kriminal olaylara karışan kişiler olduğu algısı kuvvetlendirilmeye çalışılmaktadır.

    Haberin henüz ilk cümlesinde, Mersin’de yaşanan farklı olaylar aynı başlık altında bir araya getirilmekte ve yaşanan “gerginliklerin” sorumlusu olarak Suriyeliler gösterilmektedir: “Mersin’in Akdeniz ilçesinde nisan ayında yaşanan Suriyeli gerginliğine bir yenisi daha eklendi.” Haber, olayın tamamen tek taraflı aktarımına dayanmaktadır; zira haberde Suriyeli ailenin nargile içerek gürültülü bir şekilde konuştuğu ve uyarılara rağmen gürültüyü sürdürdükleri iddia edilmektedir. Habere göre gürültü yapmaya devam eden Suriyeli aileyi uyaran Hanifi Hisak, evinden aşağı inmesi üzerine çıkan kavgada bıçaklanarak öldürülmüştür. Aktarım tamamen Hisak’ın yakınlarının şahitliğine dayanmaktadır. Suriyeli ailenin isimleri önemsenmezken Hisak ailesinin şahitliğine yalnızca Türkiyeli olduğu için güvenilmektedir.

    Haber, Suriyelilerin “gürültülü” ve “sistematik olarak suç işleyen” insanlar olduğu algısını güçlendirmektedir.

    Yurt Gazetesi, 22 Ağustos 2017.

    Hükümete muhalif yayın organlarından Yurt Gazetesi de Suriyelilere dönük sistematik olarak ayrımcı haberler üreten yayın organlarından biridir. 22 Ağustos 2017’de Yurt Gazetesi’nde yayımlanan bu haber Suriyeliler ile taciz arasında bağlantı kurarak Suriyelileri suçla ilişkili olarak göstermektedir. Konya’da yaşanan olayda Mehmet Ertunç isimli kimse kız kardeşini taciz ettiği öne sürülen Mustafa El Muhammed ve Hüseyin El Muhammed isimli iki Suriyeliye ateş açarak öldürmüştür. Olayda taraflardan birinin Suriyeli olmasının hiçbir dahli olmamasına rağmen haber, Suriyelileri tacizci olarak çerçevelemiştir. Asıl olay bir cinayet olayıyken, başlık cinayete özür üretircesine “Suriyelilerin tacizi”ne odaklanmaktadır. Spotta taraflardan biri “mahalle sakinleri” olarak kodlanırken bir “silahlı kavga”dan söz edilmektedir; oysa habere baktığımızda bir silahlı kavga değil, mahalle sakinlerinden biri olarak kodlanan Ertunç’un iki Suriyeliye ateş açması vakasının yaşandığı görülmektedir.

    Haberde Suriyelilere dönük suçlayıcı bir dile başvurulmakta, saldırganlar “mahalle sakini” olarak sunulmaktadır. El Muhammedlerin hastaneye kaldırılması üzerine hastaneye giden yakınları “hastaneye akın etti” şeklinde sunulurken, Suriyelilere saldırmak için hastaneye gidenler “Taciz olayını duyan çevredekiler, Suriyeliler’e tepki göstermek için hastane önüne gitti” diye haberleştirilmektedir. Haber, bir Suriyelinin davranışı için bütün Suriyelilerin hedef gösterilmesini doğallaştıran bir yapı arz etmekte, Suriyelilere dönük saldırılar ise “zaman zaman ilçe sakinleri ile Suriyeliler arasında gerginlik yaşandı” denilerek resmedilmektedir. Haber, yaşanan tüm olumsuzluklardan hatta mağdurları oldukları cinayetin işlenmesinden dahi Suriyelilerin sorumlu olduğu yönünde bir algı oluşturulmaktadır.

    Türklüğün inşasının vazgeçilmez bileşeni: Yunan-Rum karşıtlığı

    Türkiye medyasının kuruluşundan bu yana en sık hedef gösterdiği kesimler arasında Yunanistan vatandaşları ile Türkiye ve Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar bulunur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin inşasında “Kurtuluş Savaşı” olarak anılan dönem ve bu dönem içinde Batı Cephesi’nde Yunanistan askerlerine karşı yürütülen mücadele önemli bir motif olagelmiştir. Savaştan sonra Türkiye’de kalan ve Anadolu’nun otokton halklarından olan Rumların önemli bir kısmı, Yunanistan ile imzalanan mübadele anlaşmasıyla Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Dolayısıyla “Yunan” imgesi, Türklüğün kuruluşunda en önemli unsurlardan bir tanesi kılınmıştır.

    Türkiye ile Yunanistan arasında tarihsel olarak var olan gerilim medya tarafından sık sık kullanılmış, 6-7 Eylül 1955 olaylarında görülebileceği gibi, bu nefret söylemi başta Rumlar olmak üzere Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlere yönelik pogromlar düzenlenmesine, dolayısıyla nefret söyleminin nefret suçuna yol açmasına kaynaklık etmiştir. 6-7 Eylül 1955’te gayrimüslimleri hedef alan olaylar, Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te bulunan evinin bombalandığı yönünde yapılan haberler ile başlamış ve ellerinde sopa, balta ve kazmalar bulunan binlerce kişi sokaklara dökülerek gayrimüslimlerin işyerlerini yağmalamışlardır. Çıkan olaylarda 11 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu, Yunanistan ile olan ilişkilerin Türkiye Rumlarını hedefe oturttuğu en büyük olaysa da tek değildir. Türkiye medyasında Rumlar ve Yunanlara dönük ayrımcılık pek çok defa tekrarlanmıştır ve tekrarlanmaya da devam edilmektedir.

    Basında Rumlar ve Yunanlara dönük nefret söylemi genellikle şu durumlarda yükselmektedir:

      • -Türkiye ile Yunanistan arasında, genellikle Ege’deki adalar söz konusu olduğunda ve diplomatik bir kriz yaşandığında,

     

      • -Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir kriz yaşandığında.

     

    Yunanlara ve Rumlara dönük nefret söylemi genellikle “çizmeyi aşmak”, “küstahlık”, “gâvur”, “denize dökmek” gibi tabirlerle ifade edilmektedir. Yunanistan ile Türkiye arasında yaşanan son gerilim 15 Temmuz darbe girişimine katılan bazı askerlerin Yunanistan’a firar etmesi ve Yunanistan’ın bu askerleri Türkiye’ye iade etmeye yanaşmaması üzerine yaşanmıştır. Bu olaydan sonra Türkiye basınında Yunanlara dönük nefret söyleminin yeniden yükselmeye başladığı görülmektedir. Nefret söylemi içeren ifadeler doğrudan bu olayla ilgili olabildiği gibi aşağıdaki örneklerde izlenebileceği gibi tamamen gündelik olaylar üzerinden de geliştirilebilmektedir.

    Star Gazetesi, 30 Temmuz 2018.

    Star Gazetesi’nin internet sitesinde 30 Temmuz 2018’de yayımlanan “Terörist sevici Yunan’a bak sen” başlıklı haberi, Atina’da yaşanan büyük yangın felaketinde 15 Temmuz darbe girişimine katılan askerlerin öncelikli olarak kurtarıldığı iddiası üzerine kuruludur. Gazete haberini Yunanistan basınına dayandırmasına rağmen başlıkta kullanılan “terörist sevici Yunan” ifadesi Yunanistan’daki otoritelerin sorumlu olduğu bir olaydan tüm Yunan halkını sorumlu tutan bir nefret söylemine dönüşmektedir. Haberin içindeki tüm unsurlar Yunanistan’da yayımlanan Vraditi Gazetesi’ne ait bilgilerden oluşmaktadır. Başlık dışında haber metninde nefret söylemine rastlanmamakla birlikte haber, örtük olarak, yangında darbeci askerlerin kurtarılmasının “Yunanların Türkiye’ye karşı teröristleri desteklemesi” algısını oluşturmaktadır.

    Milliyet, 26 Mayıs 2017.

    Milliyet’ten Sefa Karahan’ın 26 Mayıs 2017 tarihli haberi KKTC ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir sorun yaşandığında Rumlara dönük nefret söylemi üretilmesinin örneklerinden birini oluşturmaktadır. Kıbrıs’ta KKTC ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında süren müzakerelerde Güney’deki yönetimin Kuzey’in ithalatının durdurulması veya sınırlanması talebini aktaran haberde nefret söylemi yine başlıkta önümüze çıkmaktadır.

    Ayrıca haber metni kendisini doğrudan KKTC’nin yanında konumlandırarak milliyetçi bir dil üzerinden kurgulanmaktadır. Haberde resmî adı Kıbrıs Cumhuriyeti olan Güney yönetimi, “Rumlar” veya “Rum yönetimi” olarak anılmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından öne sürülen her tür talep Rumların bütünü tarafından talep edilmiş gibi sunulmaktadır. Başlıkla birlikte düşünüldüğünde Rumların tamamı, “küstahlık” ile itham edilmektedir.

    Akşam Gazetesi, 17 Mart 2017.

    17 Mart 2017 tarihli Akşam Gazetesi’nde yer alan bu haber Yunanlara dönük nefret söyleminin gündelik hayattan bir habere nasıl sızabildiğine dair açık bir örnektir. Beşiktaş ile Yunanistanlı bir takım olan Olympiakos arasındaki maçın aktarımından ibaret olan haberin başlığında, Milli Mücadele veya Kurtuluş Savaşı olarak anılan dönemin sonunu işaret eden 9 Eylül 1922 tarihinde Yunanistan’ın İzmir’den çekilirken Yunan askerlerinin denize atladıkları iddiası hatırlatılmakta ve Yunanlar tarihsel olarak “denize dökülmesi gereken düşman” olarak kodlanmaktadır.

    Komplo teorilerinin birincil hedefi: Yahudiler

    Yahudiler, Türkiye medyasında en çok hedef gösterilen gruplardan birini oluşturmaktadır. Hrant Dink Vakfı’nın Medyada Nefret Söylemi Ocak–Nisan 2018 raporuna göre Yahudiler, Ermenilerden sonra haklarında nefret söylemi üretilen ikinci grup olarak tespit edilmiştir (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018). Yahudiler hakkında tüm dünyada sistematik olarak üretilen çarpıtmalar ve komplo teorileri, Türkiye’de de Yahudi düşmanlığını (anti-semitizm) besleyen temel unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Yahudiler hakkındaki nefret söylemine İslamî tandanslı gazetelerde daha sık rastlanırken, çoğunlukla İsrail ile Yahudilerin özdeşleştirilmesi yoluyla Yahudiler hakkında açık nefret söylemi üretilmektedir. Anaakım medyada Yahudilere dönük nefret söylemine daha az rastlanırken, Yeni Akit, Millî Gazete gibi sıkça nefret söylemi üreten ve bu çalışmada dışta bırakılan yayın organlarında Yahudiler mütemadiyen hedef gösterilmektedir. İsrail-Filistin çatışması, antisemitist nefret söylemi üretilmesinin en yaygın zeminini oluşturmaktadır. Anti-semitizm, Yahudileri yalnızca İsrail söz konusu olduğunda değil, Yahudileri bir tür “üst-aklın” yöneticisi olarak resmeden veya “dünyayı Yahudi lobisinin yönetmekte olduğunu” iddia eden komplo teorilerinin, Yahudilerin tümünün “çok zengin” olduğu yönündeki önyargıları yayması ile de gerçekleştirilmektedir.

    Sosyal medyada da Yahudilerin hedef gösterilmesi ile sıkça karşılaşılmaktadır. Hemen her toplumsal olaydan sonra sosyal medyada Yahudileri hedef alan gönderilerin yer aldığına rastlanılmaktadır.[9]

    Yeni Şafak Gazetesi, 12 Aralık 2017.

    Anaakım gazetelerden Yeni Şafak’ta İsmail Kılıçarslan’ın yazdığı bir köşe yazısı anti-semitizmin son derece açık olduğu örneklerden biridir. Yazar, İsrail devletinin resmî ideolojisi olan Siyonizm’i eleştirmenin yanlış olduğunu, sorunun Siyonizm değil bizzat Yahudiliğin kendisi olduğunu söyleyerek tüm Yahudileri ırkçı, faşist ilan etmekte ve dinlerinden vazgeçmedikleri sürece “dünya için en tehlikeli insan topluluğu” olacaklarını iddia etmektedir. Kılıçarslan, açıkça, tüm dünyadaki Yahudileri ve Musevi dinini hedef alarak insanları anti-semitist olmaya çağırmaktadır.

    Sabah Gazetesi, 17 Ocak 2018.

    2018 yılının Ocak ayında İhlas Haber Ajansı’ndan alınan ve Sabah Gazetesi’nde yayımlanan bu haberde, İsrail tarafından Kudüs’e yerleştirilen bir grup yerleşimcinin, Kudüs’te bulunan ve hem Müslümanlar hem de Musevi inancına sahip Yahudiler açısından kutsal kabul edilen Mescid-i Aksa’nın içine İsrail güvenlik güçlerinin korumasında girmeleri ve gerçekleştirdikleri ibadet haberleştirilmiştir.

    Haber, hiçbir bağlam göz önünde bulundurulmaksızın verilmiştir. “Yahudi yerleşimciler” diye bahsedilenlerin kim olduğu belirtilmemektedir. Arka plan bilgisi veya bağlamı olmadığı zaman “Yahudi yerleşimciler” nitelemesi tüm Yahudileri kapsar yanılsaması yaratmaktadır. Oysa bahsedilen, İsrail tarafından Filistinli Araplar aleyhine demografiyi değiştirmek için sistematik olarak Filistin topraklarına yerleştirilen insanlardır. Haberde bu bilginin yer almaması hem başlıkta hem de haber metninde “Yahudi yerleşimciler”in tüm Yahudiler ile eş tutulmasına yol açmaktadır.

    Ayrıca haberde, Mescid-i Aksa muhafızları ve Müslümanlar tarafından dışarı çıkarıldıkları belirtilen yerleşimciler hakkında “Yahudilerin dışarı çıkarılması sırasında gerginlik yaşandı” sözleri sarf edilmektedir. Haber inanç gruplarına da tek taraflı yaklaşmaktadır. Mescid-i Aksa yalnızca Müslümanlar açısından değil, Yahudi inancı açısından da kutsal kabul edilen bir mekândır. İsrail-Filistin arasındaki güç dengelerinden bağımsız olarak inanç gruplarından birinin kutsal sayılan bir mekâna girmesini olumsuz bir olay gibi yansıtmak, inanç gruplarından birini üstün görerek diğer grup hakkında nefret söylemi üretmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla haber gerek başlıktan itibaren sunuş biçimi, gerekse haberin kuruluşu bakımından İsrail ile Yahudi toplumunu bir tutmakta ve Yahudiler aleyhine nefret söylemi üretmektedir.

    Bir boş gösteren olarak “Terörizm”

    “Terör, terörizm, terörist” kavramları çok uzun bir geçmişe sahip olmasına rağmen dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1980’li yıllardan itibaren pek çok farklı eylemi tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Doğrudan şiddetle ilgili bir kavram olmasına rağmen bu kavramlar, bir süre sonra pek çok devlet tarafından şiddet içermeyen eylem biçimlerini de kapsayacak biçimde kullanılmaya başlanmış, farklı sorunlara devletin çizdiği sınırlar içerisinde bakmayan insanların en hafif tabirle “terör destekçiliği” ile suçlanabilmesine olanak sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığında “terörizm” kavramı bir “boş gösteren” hâline gelmiştir.[10]

    Çözüm sürecinin sona ermesi ve özellikle de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL ile beraber “terörist” kavramının bu niteliği daha da genişletilmiş, OHAL’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerde (KHK) “terörle iltisaklı”, “irtibatlı” gibi hukuk tarihinde daha önce yer almayan kavramlar kullanılarak 100 binden fazla kamu çalışanı işinden edilmiştir. Barış İçin Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenlerden, 15 Temmuz’da darbe tezgahlayanlara, HDP’li milletvekilleri, belediye başkanları ve partinin tüm üyelerinden, ana muhalefet partisi CHP’ye, Gezi Parkı eylemlerine katılanlardan ODTÜ’lü ve Boğaziçili öğrencilere kadar çok geniş bir kesim “terörist”, “terörle iltisaklı”, “terörle irtibatlı” gibi kavramlar içinde eritilmiştir.

    “Terörist” sözcüğü medyada da nefret söylemi üretmenin temel araçlarından biri hâline gelmiştir ve toplumun çok farklı kesimlerini hedef göstermekte kullanılmaktadır. Aşağıda yer alan örnek “terörist” kavramının nefret söylemi üretmekte nasıl “mahirce” kullanıldığını göstermek açısından oldukça açıklayıcıdır.

    Star Gazetesi, 2 Haziran 2018.

    Star Gazetesi’nin internet sitesinde 2 Haziran 2018’de seçim öncesi yayımlanan bu haberde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşmaları aktarılmaktadır. Cumhurbaşkanı elbette haberciler açısından önemli bir haber kaynağıdır. Ancak haberde Cumhurbaşkanı’nın sözleri sadece alıntılanmakla kalmamakta, onaylanarak bir “terör ittifakı” portresi çizilmektedir. Tırnak içine alınmayan başlık ve ara başlıklar, Erdoğan’ın sözünün aynı zamanda gazetenin sözü olduğunu imlemektedir. Haberde Türkiye’nin en büyük siyasi partilerinden biri olan HDP, “terör örgütünün uzantısı”, HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş ise hakkında hiçbir hüküm bulunmamasına rağmen “terör tutuklusu” olarak nitelendirilmektedir.

    Nefret söylemi, pek çok kesimi “Kirli ittifakın fotoğrafı” isimli alt başlık altında hedef almaktadır. Yukarıdaki haberin devamında, Londra’da CHP ve HDP stantlarının yan yana olduğu bir fotoğraf kullanılarak altına şu açıklama yapılmıştır: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Yurt dışında aynı çadırın bir tarafını CHP, diğer tarafını terör örgütünün siyasi uzantısı kullanıyor’ dediği CHP ile PKK’nın ortak seçim çalışması İngiltere’nin başkenti Londra’da görüntülendi. Pazar Günü düzenlenecek 8. Alevi Festivali öncesi Londra’da kurulan çadırda CHP ile HDP yan yana masa açıp seçim çalışması yaptı. Etkinliğin katılımcıları arasında terör örgütüne yakınlığı ile bilinen Londra Gezi Grubu, UK Barış İçin Akademisyenler Grubu ve Gezi kalkışması sırasında “Mesele Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı” tweeti atan Mehmet Ali Alabora da var. PKK yandaşı sözde sanatçıların da yer aldığı etkinliğin mimarlarından biri CHP’nin İngiltere Birliği Başkanı Sibel Özçelik.”

    Bu satırlarda aynı anda hem CHP’liler, hem HDP’liler, hem Aleviler, hem Gezi Parkı eylemcileri, hem Barış İçin Akademisyenler hakkında “terörist” oldukları yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılmakta ve bu kesimlerin hepsi aynı anda hedef tahtasına oturtulmaktadır.

    Sabah Gazetesi, 9 Şubat 2017.

    9 Şubat 2017 tarihinde Sabah Gazetesi’nin internet sitesinde yer alan bu haber toplumun çeşitli kesimlerinin “terörizm” başlığı altında hedef gösterilmesinin en tipik örneklerinden birini oluşturmaktadır. Barış İçin Akademisyenler tarafından imzaya açılan “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan akademisyenlerin PKK destekçiliğiyle suçlandığı bu haberde, başta imzacı akademisyen İbrahim Kaboğlu olmak üzere bütün imzacı akademisyenler hedef gösterilmektedir.

    2016 yılının başında bu topraklardaki savaşın ve şiddetin sona ermesi talebiyle yayımlanan ve devleti eleştiren ifadeler içeren “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler, kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sarf edilen “karanlık”, “mandacı”, “sözde aydın” gibi ifadeler ile “hain” ilan edilmişlerdir. Bu konuşmadan sonra bildiriye imza atan akademisyenler hakkında medyada pek çok nefret söylemi örneği yer almıştır.

    Yukarıdaki haberde bildiriye imza atan akademisyenlerin büyük bölümünün kamu görevinden KHK ile ihraç edildiği 7 Şubat tarihinden iki gün sonra ihraç edilen akademisyenlerin büyük bölümünün PKK destekçisi oldukları için ihraç edildiği iddia edilmektedir.[11] Haberin henüz spotunda Barış İçin Akademisyenler bildirisi “PKK lehine bildiri” olarak tanımlanırken, bildiriyi imzalayan akademisyenlerin KCK Yürütme Konseyi Başkanı Bese Hozat’tan talimat aldıkları iddia edilmektedir. İddianın kaynağı olarak ise Hozat’ın ANF News haber sitesinde geçen sözleri işaret edilmektedir. ANF News’te yer alan sözlerle bildiri arasında nasıl bir ilişki kurulduğu ise belirtilmemektedir.

    Barış İçin Akademisyenlerin “sözde” sıfatıyla anıldığı haberdeki bir ara başlıkta ise amaçlananın “Türkiye aleyhinde kara propaganda” olduğu bir ünlem işareti ile pekiştirilerek iddia kuvvetlendirilmeye çalışılmıştır. Haberin sonunda ise bildiriyi imzalayan ve ihraç edilen akademisyenlerden Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu “Kaboğlu, sözde ‘Barış İçin Akademisyenler’ bildirisi özde ise PKK propagandası içeren bildiri olan metne imza atmıştı” ifadeleriyle açıkça hedef gösterilmektedir.

    Haber, bildiriyi imzalayan akademisyenlerin hiçbirisinin konu hakkındaki görüşlerine başvurmadan, tamamen bir iddiaya yaslanarak bildiriyi imzalayan bütün akademisyenleri “PKK destekçisi” ve “Türkiye aleyhinde kara propaganda yapan” insanlar olarak damgalayarak KHK’larla gerçekleştirilen ihraçları meşrulaştırmaya dönük bir propaganda işlevi görmektedir.

    SONUÇ

    Türkiye’de basının ortaya çıkışından beri nefret söylemi, basının ayrılmaz bir parçası olmuş pek çok farklı kesimin hedef gösterilmesi için kullanılagelmiştir. Ermeniler, Rumlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Aleviler, Kürtler, LGBTİQ+’lar, komünistler, sosyalistler, işçiler gibi pek çok kesim nefret söyleminin hedefi hâline getirilmektedir. Süreç içerisinde kimi gruplar her zaman sabit kalsa da konjonktürel olarak nefret söyleminin hedefi olan kesimler de değişim göstermiştir. Ancak şöyle bir gerçek vardır ki birçok durumda nefret söylemi nefret suçlarına yol açmış ve toplumsal olarak son derece travmatik sonuçlara kaynaklık etmiştir; hâlen bu potansiyeli taşınmaktadır.

    AKP iktidarı döneminde nefret söylemi tartışmasının birkaç ayırt edici yönü bulunmaktadır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki AKP iktidarının özellikle ilk dönemlerinde nefret söylemi, bir kavram ve olgu olarak medyada ve akademide daha yaygın bir şekilde tartışılır hâle gelmiştir. Bunda, millî görüşçü veya İslamcı geleneğin, cumhuriyet döneminde “nefret söyleminin aslî mağdurları oldukları” iddiaları, demokratikleşmeye ve “vesayet sistemi”nin sonlandırılmasına yönelik siyasal söylemleri ve 28 Şubat döneminde AKP’lilerin de içinde bulunduğu kadroların nefret söyleminin görece hedefi olmalarının etkileri olduğu söylenebilir. Ayrıca gayrimüslimler, Kürtler, Aleviler, kadınlar, LGBTİQ+ gibi pek çok kesimin kimlik taleplerini daha kitlesel bir şekilde ifade etmeye başlamalarının nefret söyleminin bir gündem maddesi olmasında son derece büyük bir etkiye sahip olduğu göz ardı edilemez bir gerçektir. Nefret söylemi ve suçu ile mücadeleye dönük sivil toplum girişimlerinin ortaya çıktığı tarihler, tam da bu döneme denk gelmektedir. 2000’li yılların başlarında yükselen bu taleplere karşı gerek iktidar yanlısı basında gerekse iktidara muhalif basının bir bölümünde nefret söylemiyle karşılaşılmadığını söylemek elbette mümkün değildir; ancak konunun tartışılır hâle geldiği, önemli bir sosyal-siyasal ve dahi akademik “mesele” haline geldiği kuşku götürmez bir gerçektir.

    2011 sonrasında ise hükümetin artan otoriter yönelimi, Türkiye medyasına doğrudan yansımış, pek çok kesim, özellikle Gezi Parkı eylemcileri, Aleviler, kadınlar, Ermeniler ve Suriyeliler nefret söyleminin adım adım açık hedefi hâline gelmişlerdir. 2015 yılı itibariyle “Çözüm Süreci”nin sona ermesi ile gerek Türkiye içinde gerek Türkiye dışında sertlik, zıtlaşma, kutuplaşma, çatışma ve savaş siyasetinin öne çıkmaya başlaması nefret söylemine kaynaklık edecek iklimi yaratmış ve nefret söylemi pratikleri, 2000’lerdeki tartışmalar hiç yaşanmamışçasına gündelik yaşamın bir parçası olarak sıradanlaşmaya başlamıştır. 15 Temmuz darbe girişimi ve onu izleyen OHAL, bu iklimi daha da pekiştirerek nefretin hem söylem hem de suç olarak toplumsalın göbeğine yerleşmesine kaynaklık etmiştir. Günümüz basınının önemli bir kısmı, iktidar tarafından hedef gösterilen kesimlere karşı nefreti baz alan ses yükseltmekte son derece mahirdir. Buna, iktidara mesafeli ve hatta temelde farklı siyasal perspektife sahip muhalif medyanın bir kısmının da eşlik ettiği gözlemlenebilmektedir.

    Bu bağlamda Türkiye medyasının mevcut hâli pek umutvar olmasa da nefret söylemi konusunda artan çalışmalar, raporlamalar, tezler ve makalelerin yanı sıra verilen toplumsal mücadeleler; toplumsal kutuplaşmanın arttığı, nefret söyleminin yöneldiği yeni gerilim hatlarının oluştuğu, basının devlet ve sermaye baskısı arasında sıkışıp kaldığı günümüzde nefret söyleminde bir farkındalık doğabileceği yönünde umut vermektedir. İşte bu çalışma, umut kırıcı örnekleri içermesine rağmen sözü edilen umudu besleyebileceği ihtimali göz önünde bulundurularak yapılmıştır; nefret söyleminin son bulduğu bir Türkiye toplumu ümidiyle.

    KAYNAKÇA

    Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (1997). R (97) 20 Sayılı Tavsiye Kararı.

    Boyle, K. (2010). “Nefret Söyleminin Kontrolü: Uluslararası Standartlar Türkiye’den Neler İstiyor?” çev. Suzan Bölme, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 63-70.

    Çelik, E. (2013). “Nefret Söylemi İfade Özgürlüğünün Neresinde?” İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 4(2), s. 205-240.

    Öztürk, E Ç. (2011) “Toplumsal Yapılar ve Şiddet: Ruanda Örneği”, Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Dergisi, 1(1), s. 67-114.

    Değer, O. (2007). “AİHS’nin 10. Maddesi Çerçevesinde Şiddet Unsuru İçeren İfade: Güneydoğu Davalarından Örnekler”, AnkaraÜniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 62(1), s. 43-64.

    Handyside v. Birleşik Krallık App No: 5493/72, (ECHR 1976).

    Karan, U. (2010). “Nefret Suçlarından Ne Anlıyoruz?” çev. Mehmet Ali Bahit, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde. İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 56-62.

    Köker, E ve Doğanay, Ü. (2010). Irkçı değilim ama: Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler, Ankara: İHOP Yayınları.

    Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, (2011). İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları.

    Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, (Ocak-Nisan 2018). Hrant Dink Vakfı Yayınları.

    Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2017 Raporu,(2017). İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları.

    Nefret Suçlarını Önleme ve Karşılama: AGİT Bölgesindeki STK’lar için Kaynak Kılavuz, (2015). Ankara: AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Yayınları.

    Nefret Suçları Yasaları Pratik Kılavuz, (2015). Ankara: AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Yayınları.

    Şensever, L (ed.). (2012). Sivil Toplum Kuruluşları ve Aktivistler için Nefret Suçları ve Nefret Söylemi İzleme Rehberi, İstanbul: Sosyal Değişim Derneği Yayınları.

    Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması, (5 Şubat 2018). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    van Dijk, T A. (2010). “Söylem ve İktidar”, çev. Pınar Uygun, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 9-54.

    Vardal, Z B. (2015). “Nefret Söylemi ve Yeni Medya?”, Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 2(1), s. 132-156.

    Yıldız, P ve Salmanoğlu E C. (2018). “AKP’nin 15 yıllık iktidarında medya ve toplumsal cinsiyet”, https://medyaport.net/2018/07/16/medya-raporu-4-temmuz-2018-akpnin-15-yillik-iktidarinda-medya-ve-toplumsal-cinsiyet/

    http://www.avlaremoz.com

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/63848/Ermeni_koken__davasi_Aritman_lehine_sonuclandi.html

    http://www.diken.com.tr/afedersin-cok-daha-cirkin-seylerle-ermeni-diyen-oldu/

    Türkiye’deki Suriyeli Sayısı Aralık 2024

    https://teyit.org/turkiyede-yasayan-suriyelilerle-ilgili-internette-yayilan-14-yanlis-bilgi/

    DİPNOTLAR

      1. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “nefret söylemi” üzerine R (97) 20 Sayılı Tavsiye Kararı

     

      1. “Ruanda Soykırımı” bu konudaki en önemli ve dramatik örneklerden biridir. Radio Télévision Libre des Mille Collines (Radio RTLM) günlerce Tutsiler aleyhinde nefret söylemi yaymış ve nefret suçu çağrısında bulunmuş soykırıma katılımı çok ciddi boyutlarda artırmıştır. Failler, Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış ve hüküm giymişlerdir (Öztürk, 2011: 98).

     

      1. Nefret suçu iki ayrı unsur içerir: i. Ceza kanununa göre bir suç oluşturan eylemdir, ii. fail suçu işlerken önyargı veya tarafgirlik temelinde hareket eder. (Bkz. Nefret Suçu Yasaları Pratik Kılavuz, 2009)

     

      1. AİHM’e göre “İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ‘haber’ ve ‘düşünceler’ için değil, ama ayrıca devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik bir toplum olmaz” (Handyside v. Birleşik Krallık App No: 5493/72, (ECHR 1976) para 49).

     

      1. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/63848/_Ermeni_koken__davasi_Aritman_lehine_sonuclandi_.html

     

      1. http://www.diken.com.tr/afedersin-cok-daha-cirkin-seylerle-ermeni-diyen-oldu/

     

      1. https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/

     

      1. Suriyelilerle ilgili yayılan çeşitli yanlış bilgiler için bkz: https://teyit.org/turkiyede-yasayan-suriyelilerle-ilgili-internette-yayilan-14-yanlis-bilgi/

     

      1. Sosyal medyada Yahudileri hedef alan iletilerin bir dökümü için bkz: www.avlaremoz.com

     

      1. Ernesto Laclau’ya göre, “Boş gösteren [empty signifier] tamı tamına gösterileni olmayan bir gösterendir…Boş bir gösteren…ancak bizzat anlamlandırmanın kendi bünyesinde kurucu bir imkânsızlık varsa ve ancak bu imkânsızlık kendini göstergenin yapısında bir kesinti (yıkım, bozulma vb.) olarak anlamlandırabiliyorsa sökün edebilir” (Laclau, 2015: 95-98).

     

      1. 7 Şubat 2017’de Ankara Üniversitesi başta olmak üzere pek çok üniversitede kitlesel ihraçlar gerçekleşmiştir; ancak Barış İçin Akademisyenlere dönük ihraçların başladığı ilk tarih 1 Eylül 2016’dır. —–

     

    Ağustos 2018 Medya Raporu Yazarları Kısa Özgeçmişler

    Can Irmak Özinanır

    2006 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, aynı bölümde yüksek lisansa başladı. Antikapitalist Hareket ve Yeni İletişim Teknolojileri başlıklı yüksek lisans tezini 2009 yılında tamamladı. İletişim Fakültesi’nde doktora eğitimini sürdürürken 2011 yılında kendi bölümünde araştırma görevlisi oldu. Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için 686 No’lu KHK ile 7 Şubat 2017 tarihinde ihraç edildi. Hâlen medya çalışmaları ve hegemonya üzerine doktora tezini yazıyor.

    Ozan Değer

    Lisans derecesini Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden, yüksek lisans ve doktora derecelerini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası ilişkiler Bölümü’nden almıştır. 3 Ocak 2006’dan itibaren görev yaptığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası Hukuk Kürsüsü’nden 1 Eylül 2016’da KHK ile ihraç edilmiştir. Temel çalışma alanları Hukuk Bilimi, Uluslararası Kamu Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Uluslararası Ceza Adaleti, Siyasal Suçlar ve Siyaset Felsefesi’dir. Muş-Varto’lu olup Ankara’da yaşamaktadır.

  • Temmuz 2018 – Medya Gözlem Raporu

    HALA GAZETECİYİZ: 

    TEMMUZ 2018 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Vahdet Mesut Ayan ve N. Ceren Salmanoğlu Erol

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

    Gazeteciler Cemiyeti Temmuz 2018 Raporu. (2018 Ağustos13).  15 Ağustos 2018 tarihinde http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wpcontent/uploads/2018/08/o%CC%88ib_temmuz_2018-raporu2.pdf/

    Ünal, Hasan Özhan. (2018, Ağustos 1). OHAL ‘gitti’, baskı sürüyor: Temmuz’da gazeteciler tehdit ve davaların hedefindeydi Gazete Karınca. 10 Ağustos 2018 Tarihinde http://gazetekarinca.com/2018/08/ohal-gitti-baski-suruyor-temmuzda-gazeteciler-tehdit-ve-davalarin-hedefindeydi/ adresinden erişildi.

    Giriş

    Türkiye medyasının ve medya emekçilerinin karşılaştığı baskıları ortaya çıkarmayı amaçlayan Temmuz 2018’e dair bu çalışma, AKP iktidarının yılın yedinci ayındaki medya politikalarını da okuyucuya aktaracaktır. 2016’da yaşanan başarısız darbe girişiminin ardından iktidarın 20 Temmuz 2016’da ilan ettiği Olağanüstü Hâl (OHAL), iki yıllık bir sürecin ardından Temmuz 2018’de sona ermiştir. İki yıllık süre içinde birçok medya kuruluşunu kapatan, medya emekçilerini işsizliğe mahkûm eden, gazetecileri çalışamaz hâle getiren bu baskıcı sürecin OHAL’in kaldırılmasıyla son bulduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. Özellikle OHAL sonrası Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişiklikler OHAL’i kalıcı hâle getirmiştir. Bu durum, medya kuruluşları üzerinde hissedilen iktidarın baskıcı politikasının devam ettiğini göstermektedir. 8 Temmuz 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 701 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK)[1] ile Halkın Nabzı (İstanbul), Özgürlükçü Demokrasi (İstanbul), Welat (Diyarbakır) isimli üç gazete kapatılmış ve çalışanları işsiz kalmıştır. Aynı KHK’da Avantaj TV isimli televizyon kanalı da kapatılmıştır. Yönetimde merkezileşmenin tüm hızıyla devam ettiği bu dönemde, 9 Temmuz 2018 tarihinde Bakanlar Kurulu’nun imzasıyla Resmi Gazete’de yayınlanan 703 numaralı Kanun Hükmünde Kararname çıkmıştır. Bununla Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) kapatılmıştır. Sarı Basın Kartı’nın verildiği Basın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkileri Cumhurbaşkanlığı İletişim Bakanlığı’na devredilmiştir.[2]  BYEGM mal varlığıyla birlikte genel müdürlük tarafından gazetecilere “sarı basın kartı” verilmesi gibi tüm görevleri 24 Temmuz’da 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na aktarılmıştır. Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle TRT, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na, RTÜK ise, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmıştır.

     

    İşten Çıkarmalar:

    Ciner Holding, Habertürk gazetesinin yayın hayatını 5 Temmuz itibariyle sonlandırdı.  Bu gelişmenin ardından Temmuz ayı boyunca işsizlik gazetecilik açısından önemli bir sorun olmaya devam etmiştir. Habertürk’ün kapatılması en az sekiz gazeteciyi işinden etmiştir.

    OHAL’den bu yana toplam işten çıkarmalar: 3086

     

    Gözaltına alınan gazeteci sayısı

    Erkek: 3

    Kadın: 2

    OHAL’den bu yana toplam gözaltına alınan gazeteci sayısı: 407

     

    Hakkında adli işlem yapılan gazeteci sayısı

    Dava açılan Gazeteci Sayısı: 2

    Soruşturma Açılan Gazeteci Sayısı: 2

    Hakim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 4

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 9

             Tahliye: 3

     

    Fiziksel şiddet, tehdit ve saldırı girişimine uğrayan gazeteci sayısı:

      • Kütahya’da meydana gelen trafik kazası sonrası olay yerine giden Doğan Haber Ajansı muhabiri Oğuzhan Kılıç, yaralı yakınları tarafından darp edildi.

     

      • Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri Özgür Paksoy’un, Şırnak Uludere’de 14 yaşında bir çocuğun cinsel istismara uğramasını ortaya çıkarması üzerine şüphelilerin yakınları tarafından tehdit edildi.

     

      • Gazeteci Hale Gönültaş, Ezidi Kültür Vakfı Kurucu Başkanı Azad Barış ile mülakatı sonrasında, Ankara’da IŞİD’in Ezidi bir kız çocuğunu satmaya çalışmasını Gazete Duvar internet sitesinde haberleştirmesi üzerine tehdit edildi.

     

     

    Tutuklama:  1

    OHAL’den bu yana toplam tutuklu gazeteci sayısı: 200

     

    Erişim Engelleri[3]:

      • Hürriyet okur temsilcisi Faruk Bildirici, “Haftanın Engellenenleri” başlıklı köşe yazısında sulh ceza hakimlikleri tarafından bir haftada, 10 habere ve söz konusu haberlerin yayınlandığı 307 siteye de erişim engeli getirildiğini yazdı. [4]

     

      • Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’ın, görevine başlaması ardından kendisine yönelik 2014 yılında yapılan haberlere erişim engeli getirdiği duyuruldu. 18 Mart 2014’te yayınlanan “THY uçağı ile silah sevkiyatı” iddiasını içeren haberlerde, dönemin Başbakan Başdanışmanı olan Varank ile THY Özel Kalem Müdürü Mehmet Karakaş’a ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarına yer verildiği anımsatıldı. Bu konuyu anlatan Evrensel, Aydınlık, Sözcü, Odatv, Cumhuriyet ve Ulusal Kanal’ın sitelerindeki yedi haber hakkında engelleme kararı verildiği bildirildi.[5]

     

      • Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak, “Panama Papers” belgelerini haberleştirdiği için dava ettiği Cumhuriyet muhabiri Pelin Ünker ile dayanışma çağrısı yaptıkları gerekçesiyle Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütlerine ait Twitter paylaşımlarına erişim engelleme kararı çıkarttı.

     

      • CHP’li Muharrem İnce’nin, 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı Seçimi sonrasında teşekkür amacıyla düzenlediği Elazığ mitinginde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik “İstersen gel bir de Sevim Tanürek cinayetini araştıralım” çağrısına ilişkin Cumhuriyet’in haberine yayın yasağı getirildi. Cumhuriyet’in internet sitesinde 18 Haziran 2018’deki haberde, Erdoğan’ın belediye başkanı olduğu dönemde oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın ses sanatçısı Tanürek’in ölümüyle sonuçlanan trafik kazasındaki süreç ele alınmıştı.

     

      • Çorlu’da 24 kişinin yaşamını kaybetmesine yol açan tren faciasına ilişkin BirGün’ün “Faciaya ‘zemin’ hazırlamışlar!” başlıklı manşet haberine erişim engeli getirildi. Prof. Dr. Yaman Akdeniz, Twitter’dan erişim engellemesi kararının kazadan sorumlu olduğu iddia edilen Unitek İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından talep edildiğini duyurdu.

     

     

     

    Yayın Yasağı

    RTÜK, 08/07/2018 tarihinde Tekirdağ ili Çorlu ilçesinde meydana gelen tren kazası sonrasında yürütülen çalışmalara ilişkin olarak yayın yasağı getirdi. RTÜK açıklamasında, “Alınan hüküm çerçevesinde, vatandaşlarımıza sunulan kamu hizmetlerinin daha verimli ve etkin sunulması amacıyla, Başbakanlığın yazısıyla geçici yayın yasağı getirilmesi uygun görülmüştür” ifadelerine yer verdi.

     

     

    Kapanan Televizyonlar

    5 Temmuz 2018 tarihinde Kültür TV (KRT) sahibi Didem Duyum, televizyon kanalını Ağustos ayında kapatacağını duyurdu. Avukat Fidel Okan, sosyal medya hesabından KRT’nin sahibi Didem Duyum’un, “Bu kararı alırken çok zorlandık ya boyun eğecektik ya da kanalı kapatacaktık, mecbur kaldık, çok üzgünüz” ifadelerini paylaştı.[6]

    701 sayılı KHK ile Avantaj TV kapatılmıştır.

     

    Kapanan Gazeteler

    701 sayılı KHK ile Halkın Nabzı (İstanbul), Özgürlükçü Demokrasi (İstanbul), Welat (Diyarbakır) isimli üç gazete kapatılmıştır.

     

    Gazete ve Haber Ajanslarına Yönelik Baskılar

    Jin News’in, Diyarbakır’ın Bağlar semtinde bulunan bürosuna polis operasyonu yapıldı. Ajans avukatlarınca nedeni öğrenilemeyen operasyon konusunda savcılığa başvurarak, suç duyurusunda bulunacağı belirtildi.[7]

    Terör örgütü IŞİD’in 1 Ocak 2017’deki İstanbul Ortaköy’de Reina isimli eğlence mekanında düzenlediği saldırıyla ilgili haberler nedeniyle Birgün’e soruşturma açıldı.[8]

    [1] İlgili KHK için ayrıca bkz. http://213.14.3.44/20180708/20180708-1.pdf

    [2] https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/199021-sari-basin-karti-nda-yetkili-cumhurbaskanligi-oldu

    [3] http://www.barisyarkadas.com/haberler/gazeteciler-karanlik-bir-donemden-geciyor/ 

    [4] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/parasini-odeyince-serbest-mi-40883216

    [5] https://www.evrensel.net/haber/356626/teknoloji-bakani-mustafa-varankin-ilk-icraati-erisim-engeli-oldu

    [6] https://www.pressreader.com/turkey/evrensel-gazetesi/20180706/282359745464384

    [7] https://www.evrensel.net/haber/356762/jin-newsin-diyarbakir-burosuna-polis-baskini

    [8] https://www.birgun.net/haber-detay/birgun-un-reina-katliami-mansetine-ihbar-uzerine-sorusturma-222953.html

  • 103 kişinin katledildiği davada karar duruşması başladı; Türkiye’nin en kanlı katliamı On Ekim (1)

    103 kişinin katledildiği davada karar duruşması başladı; Türkiye’nin en kanlı katliamı On Ekim (1)

    103 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı 10 Ekim Katliamıyla ilgili Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davasının karar duruşması bugün, sürgün edildiği Sincan’da başladı. 2 Ağustos’a kadar sürecek olan dava, iki yılı aşkın süredir devam ediyor. Davada dosya sayısı 186 klasöre ulaştı, klasörlerin içindeki belgeler Türkiye’deki IŞİD yapılanmasını gözler önüne serdi.

    10 Ekim’de neler yaşandı, yargılanan sanıklar kim, bugüne kadar yargılamalar  nasıl yapıldı, avukatlar nelere itiraz etti… Hala Gazeteciyiz’den 10 Ekim dosyası…

    Çınar Livane Özer

    10 Ekim 2015…. O gün siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarının çağrısıyla ülkenin dört bir yanından gelen binlerce kişi ‘Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi’ için Ankara Tren Garı önünde toplandı. Sıhhıye’ye doğru yürünecek, meydanda yapılacak miting ile ‘barış’ çağrısı yapılacaktı. Saatler 10:04’ü gösteriyordu. Büyük bir patlama oldu.  Saniyeler sonra ikinci patlama…

    Meydandaki miting havası bir anda kaybolmuştu. Yüzlerce insan yaralanmıştı. Yaralılara ilk müdahaleyi alandakiler yaptı. Patlama anında hayatını kaybedenlerin üzerine ‘barış’ yazan pankartlar örtüldü. Ambulanslar alana çok geç geldi. Gelenler de yaralıları taşımak için yeterli değildi. Ambulanslardan önce ise alana çevik kuvvet polisleri ve TOMA’lar geldi. Yaralılara yardım eden insanların üzerine gaz sıkıldı, tazyikli su ile müdahale edildi. Aslında her şeyin ötesinde orası olay yeriydi. Birçok delil polisin müdahalesi ile kaybolabilirdi.

    GÜVENLİK AÇIĞI YOK’ DENİLDİ

    Savcılar olay yerinde incelemeler yaptı. Adli tıp uzmanları kalan delilleri topladı. Bu sırada Ankara 6. Sulh Ceza Hakimliği’nce saldırı hakkında yayın yasağı getirildi. Dönemin İçişleri Bakanı Selami Altınok, Adalet Bakanı Kenan İpek ve Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu basın açıklaması yaptı. Güvenlik zafiyetinin olmadığını savunan Altınok, bir gazetecinin “İstifa edecek misiniz?” sorusuna “Güvenlik açığı ile alakalı hiçbir şey söz konusu değildir” yanıtını verirken, Adalet Bakanı Kenan İpek’in gülmesi tepkilere neden oldu. Saldırıdan 4 gün sonra ise Ankara Emniyet Müdürü, İstihbarat Şube Müdürü ve Güvenlik Şube Müdürü görevden alındı. Ülkede 3 gün yas ilan edildi.

    CANLI BOMBALAR ALANA NASIL GİRDİ?

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı saldırıyla ilgili soruşturma başlattı. Soruşturma dosyasına canlı bombaların 9 Ekim günü Gaziantep’ten iki araç ile yola çıktığı bilgisi girdi. Canlı bombalardan biri, 10 Ekim’den 3 gün önce 81 ilin emniyet müdürlüklerine hakkında ‘saldırı gerçekleştirebileceğine’ dair istihbarat notu gönderilen Yunus Emre Alagöz idi. Diğeri ise kimliği hala belirlenemeyen Suriye uyruklu bir kişi. İki canlı bomba Gölbaşı’nda araçlardan indi ve bir taksiye bindi. Miting alanına 10 dakika mesafede bulunan Balgat’taki bir kafeye giderek miting saatini beklediler. Daha sonra kontrol noktası kurulmayan, polis görevlendirmesi yapılmayan (ilk kez bir mitinginde polis görevlendirmesi yoktu) miting alanına girdiler.

    MÜLKİYE MÜFETTİŞLERİ RAPORU

    Soruşturma devam ederken, Mülkiye Başmüfettişleri emniyet görevlileri hakkında bir rapor hazırladı. Raporda, 1 Ocak 2015 ile 10 Ekim 2015 tarihleri arasında polis ve MİT’in canlı bomba saldırısı gerçekleşebileceğine yönelik 62 ayrı istihbarat notu geldiği kaydedildi. 10 Ekim’deki patlamadan 25 gün önce gelen istihbarat notunda ise IŞİD’in mitinglerde birden fazla canlı bomba ile eylem yapacağına dair bilgi yer alıyordu. Bu bilgi Ankara Emniyet Terörle Mücadele Şubesi Müdürü Hüseyin Özgür Gür tarafından üstlerinden ve mitingle ilgili önlem alan Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne iletilmediği belirtildi.

    TUTUKLU 19 SANIK KİM?

    Soruşturma 9 ay sürdü. 15’i tutuklu 36 kişi hakkında dava açıldı. Davanın ilerleyen duruşmalarında tutuklu sayısı 18’e yükseldi. Peki dava dosyasındaki belgelere göre, 10 Ekim Katliamı davasında tutuklu yargılanan sanıklar kim? Birbirleriyle ve katliamla nasıl bağlantıları var?

    Yakup Şahin

    Yakup Şahin: Örgüt içinde Nitrat ve patlayıcı satın alma, temin etme ve taşıma işlerini yapıyordu. 10 Ekim katliamını gerçekleştiren canlı bombalara rehberlik yapan 27 AVH 70 plakalı ikinci aracı kullanıyordu. Katliamdan 4 gün sonra, 14 Ekim’de, yakalandı. 16 Ekim’de etkin pişmanlıktan faydalanmak için yer gösterdi ve isim verdi. Ama ifadesi 17 Ekim’de alındı. Ancak mahkemede ilk ifadesinin yalan olduğunu, polis ve polis olmadığını belirten biriyle ifadeyi yazdıklarını söyledi ve  “Bana emniyette işkence ettiler. İfadeyi onlarla birlikte uydurduk. Suçluları bulamadıkları için kurtulmak için yaptılar” dedi.

    Hakan Şahin: Yakup Şahin’in yeğeni ve kullandığı aracın ruhsat sahibi.  Katliamdan 2 gün önce sağlık kontrolü bahanesiyle keşif ve istihbarat yapması amacıyla Ankara’ya gönderildi. Katliamın olduğu Tren Garı’nın bulunduğu Maltepe bölgesinde katliam öncesi keşif yaptığı kamera görüntüleriyle tespit edildi. Bombacılara rehberlik yapan diğer sanıkların ifadelerine göre Hakan Şahin IŞİD üyesi. Gaziantep ve başka illerde de bilgi ve istihbarat toplamakla da görevli. Mahkemede “Cezaevine Bakanlık tarafından gönderildikleri söylenen bazı kişiler geldi. İfadem öncesinde savcılıkta söylemem gerekenleri anlattılar” dedi.

    Hacı Ali Durmaz

    Hacı Ali Durmaz: IŞİD’in Antep emiri ve katliamın planlayıcısı Yunus Durmaz’ın kardeşi. Suriye’de silah ve bomba yapımı eğitimi aldı. Örgütte ‘asker savaşçı’ olarak tanınıyor ve bomba yapımında görev alıyor. Katliamdan bir gün önce canlı bombaların bulunduğu evde yapılan toplantıya katıldı. Katliamdan 7 ay sonra Antep’teki hücre evine yapılan operasyonda kaçmaya çalışırken gözaltına alındı. Aynı operasyonda abisi Yunus Durmaz’ın kendisini patlattığı iddia edildi. Mahkemede, IŞİD’e katıldığını ve Suriye’de kimi bölgelerde çatışmalarda yer aldığını itiraf etti.

    Abdulmuttalip Demir

    Abdülmütalip Demir: Yunus Durmaz’ın kardeşi Gamze Durmaz ile evli. Örgütte depo sorumlusu ve eylemi yapacak olan kişilere patlayıcı devresi vermekle görevli. Suriye de örgütün askeri kamplarında bulundu. Katliam öncesinde, 9 Ekim’de, Antep’teki hücre evinde yapılan son toplantıya katıldı. 13 Ekim’de ise örgütün 2. hücre evi olarak kullandığı Rana Rezidansta Yunus Durmaz ve Talha Güneş̧ ile bir araya gelip durum değerlendirmesi yaptı.

    Talha Güneş

    Talha Güneş: Örgüt yöneticisi Ahmet Güneş’in kardeşi. Örgütte ödeme, bomba ve patlayıcı işlerinden sorumlu.  Hücre evinde eylemin nasıl yapılacağına ilişkin toplantılara katıldı, eylemin planlanmasında ve organizasyonunda görev aldı. Katliam sonrasında Yunus Durmaz ve Halil İbrahim Durgun’u Gaziantep’te 2.hücre evi olarak kullandığı yerde sakladı. 11 Ağustos 2016’da yakalanan Demir’in evinden kilolarca TNT, tabanca, canlı bomba yelekleri, elektrikli kumanda gibi malzemeler ele geçirildi. Ele geçirilen flaş bellekte Suriye’de bir kişinin öldürülmesine dair görüntülerin yer aldığı tespit edildi.

    1 Mayıs 2016’da Antep Emniyet Müdürlüğüne bombalı saldırıyı gerçekleştiren İsmail Güneş’in kuzenidir.

    Hüseyin Tunç

    Hüseyin Tunç: Örgütün nakliye işlerini yapıyor, farklı araçlarla depolara patlayıcı maddeler taşıyordu. Katliamda kullanılan patlayıcı maddelerin temin edilmesinde ve taşınmasında görev aldı. Uzun yıllar Suriye’deki bazı bölgelerde çatışmalara katıldı. IŞİD yanlılarının örgütlendiği Gaziantep’teki Genç ENSAR ve Genç Muhavitler Derneklerinde örgütsel eğitim aldı. Mahkemedeki ifadesinde patlayıcı madde yapımında kullanılan Amonyum Nitratın satışı ve nakliyesinin yasak olmadığını savundu.

    IŞİD’in Türkiye’de yoğun olarak saldırı gerçekleştirdiği 2015’te bir dosya kapsamında gözaltına alındı. 4 gün gözaltında kalan Tunç daha sonra serbest bırakıldı.

    Resul Demir

    Resul Demir: Gaziantep hücre yapılanmasının muhasebe işlerinden sorumlu. Örgütün şirketi olduğu iddia edilen Enes Plastik’te muhasebe işlerini de yürüttü. Halil İbrahim Durgun’un ortağı ve lise arkadaşı olarak kayıtlara geçti. Katliamdan sonra Durgun’un saklanmasını sağladı, Durgun’un kullandığı cep telefonunu farklı adresten sinyal vermesi için yanına aldı. 26 Ağustos’ta 2015’te katliamda kullanılan patlayıcı malzemelerin fotoğraflarını diğer örgüt üyelerine gönderdiği belirlendi. Mahkemede, “Dinimden dolayı yargılanıyorum. Allah’tan güçlü değilsiniz. Bugün sizden güçsüz olabilirim ama günü gelince siz de göreceksiniz” dedi. Sadece katliam sanıklarından Durgun ile iş ilişkisi olduğu yönünde savunma yapan Demir’in başka İŞİD dosyalarında da olduğu ortaya çıktı.

    Halil İbrahim Alçay

    İbrahim Halil Alçay: Gaziantep ve dışında bilgi ve istihbarat toplamakla görevli. Katliamı gerçekleştiren canlı bombaları şehre getiren 34 DM 8079 plakalı araç üzerine kayıtlı. Genç Medeniyet, Genç ENSAR ve diğer derneklerde örgütsel eğitim alan Alçay’ın dijital materyaller içinde diğer kişilere ”yakında kafirleri dağıtacak sürprizlerimiz var” seklinde mesaj gönderdiği tespit edildi.

    Metin Akaltın

    Metin Akaltın: Örgütün tüm işlerini organize ettiği ve örgüt adına talimat verdiği, ‘örgüt yöneticisi’ olduğu iddia ediliyor. Katliamdan bir gün önce canlı bombaların bulunduğu hücre evine gitti. Suriye’deki eğitim kamplarında görüntüleri olan Akaltın’a ait olduğu tespit edilen ve 14 Mayıs 2015 tarihinde, Gaziantep Oğuzeli ilçesindeki arazide bulunan sırt çantası içinde bomba düzeneğinde uzaktan kumanda, alıcı devre, patlayıcı yapımında kullanılan maddeler ve kimlikler ele geçirildi. Buna rağmen Akatlın, 16 Haziran 2015 tarihinde Antep Nüfus Müdürlüğüne başvurarak yeni kimlik edindi. Akatlın hakkındaki yakalama kararı ise Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 15 Temmuz 2015 tarihinde yani bomba malzemelerinin olduğu çantanın bulunmasından 2 ay sonra çıktı.

    Katliamdan 4 gün sonra Burak Ormanoğlu ile birlikte yakalandı.

    Burak Ormanoğlu

    Burak Ormanoğlu: Türkiye’de eylem yapması için Suriye’den gönderildiği belirtildi. Örgüt evi olarak tespit edilen evde parmak izleri bulundu. Yunus Durmaz’ın katliam sonrasını değerlendirdiği notlara göre, Halil İbrahim Durgun‘un kaçmasına, saklanmasına olanak sağladı. Ayrıca Durgun ile Suriye’de çekilen fotoğrafları bulunmakta. Katliamdan 4 gün sonra Metin Akatlın ile alışveriş yaptığı sırada yakalandı. Üzerinden Halil İbrahim Durgun‘un bulunduğu evin adresi çıktı. Polislerin eve yaptığı operasyon sırasında Durgun‘un kendisini patlattığı öne sürüldü. Bu sırada evde olan Durgun‘un eşi Esin Altıntuğ Durgun ve Hatice Akatlın yakalandı. Evde çok sayıda silah, patlayıcı malzemesi, el bombası  ve canlı bomba yelekleri bulundu.

    Esin Altıntuğ

    Esin Altıntuğ Durgun: Halil İbrahim Durgun’ un eşi. Patlayıcı nitelikteki maddeleri, silahları ve bomba yapımında kullanılan malzemeleri muhafaza etmekle görevliydi. Üzerinde örgüte ait çok sayıda çek bulundu. Genç ENSAR ve Genç Muhavitler Derneği’ne gitmiş, örgütsel eğitim almış. Mahkemedeki bir ifadesinde eşi Halil İbrahim Durgun için, “Sağ yakalansaydı çok şey konuşacaktı. Bu yüzden öldürmek istediler ve öldürdüler” dedi.

    Hatice Akaltın

    Hatice Akaltın: Metin Akaltın’ın eşi. Suriye’de örgütsel eğitim aldı. Silahları ve bomba yapımında kullanılan malzemeleri muhafaza ediyordu.

    Suphi Alpfidan

    Suphi Alpfidan: Örgüte depo ve kiralık ev sağlamakla sorumlu. Dava dosyasına giren HTS kayıtlarına göre de örgütün yapacağı eylemlerden haberdardı. Canlı bombaları Ankara’ya getiren 27 AHV 70 plakalı araçta da parmak izleri bulundu. Örgütün aylık ödeme listesinde adı yer aldı. Katliamdan çok kısa bir süre sonra yasadışı yollardan yurtdışına çıktı, avukatının hakkında yakalama kararı olmadığını belirtmesi üzerine ülkeye döndü. İfadesinde Gaziantep Emniyetinin her şeyden haberdar olduğunu söyledi. Ancak emniyetten gelen yazıda bu bilgiler doğrulanmadı.

    Yakup Yıldırım: Halil İbrahim Durgun ve Yunus Durmaz’ın emrinde çalıştı. Dava dosyasındaki tapelerin birinde abisi İshak Yıldırım kendisine “Hakan mı patlattı Ankara’yı” diyordu. Başka bir görüşmede ise “Hakan Ankara’da kendini patlattı” diyordu.

    Mehmedin Baraç

    Mehmedin Baraç: Suriye’deki çatışma bölgelerine en az 3 kere gitti. Bir ifadesinde “Benim Suriye’ye geçtiğimi istihbarat bilir. Kaydım var” diyordu. IŞİD’in Bingöl sorumlusu olduğu ve bu bölgede örgüte katılan kişileri Gaziantep yapılanmasıyla ilişkilendirerek Suriye’ye geçişlerini sağladığı belirtildi. Örgüt ile irtibat ve iltisaklı derneklerde görev aldı. Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığınca Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak suçundan dosyası bulunan Baraç’ın dosyası daha sonra 10 Ekim dosyası ile birleştirildi.

    Nihat Ürkmez

    Nihat Ürkmez: Suriye’deki çatışma bölgelerinde silahlı fotoğrafları bulundu. Yunus Durmaz’ın bilgisayarında İbrahim Durgun ve Suruç katliamı sanıklarından Şeyh Abdurrahman Alagöz ile fotoğrafları bulundu.

    Abdülhamit Boz

    Abdülhamit Boz: Yunus Durmaz’ın emrinde çalıştı. Örgüt yöneticisinden örgüt faaliyetleri için düzenli para aldı. Afganistan ve El Kaide kamplarında silahlı eğitim aldı.

    Erman Ekici

    Erman Ekici: IŞİD’in Türkiye askeri kanat sorumlusu olduğu belirtildi.

    Gaziantep, Şanlıurfa, Elazığ̆ ve Malatya illerindeki örgütsel faaliyetlerin içinde bulundu. Hakkında açılmış ve yargılaması devam eden pek çok dava bulunuyor. Yunus Durmaz’a ait bir dokümanda katliamın talimatını getiren kişi olarak adı geçmekte. Tüm dava sanıkları ile örgüt faaliyetleri kapsamında irtibat ve ilişkisi olan Ekici, örgüt üyelerine talimat veren örgütsel organizasyon ve plan yapan kişi konumunda.

    Yakup Karaoğlu

    Yakup Karaoğlu: Depo, ev ve para teminini yöneten kişi. Katliamdan 7 gün sonra gözaltına alınıp  serbest bırakıldı. Üzerinde ele geçirilen dijital materyallerin incelenmesinin ardından ise yeniden gözaltına alındı ve tutuklandı. Genç ENSAR ve Genç Muhavitler Derneği’ne gitti, buralarda örgütsel eğitim almış.

    Davada firari olan 35 sanık var. Duruşma savcısı önceki  duruşmada firari sanıklar hakkında dosyanın ayrılmasını talep etti.

  • Haziran 2018 Medya Gözlem Raporu

    Haziran 2018 Medya Gözlem Raporu

    Vahdet Mesut Ayan ve N. Ceren Salmanoğlu Erol

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar:

    Gazeteciler Cemiyeti Haziran 2018 Raporu. (2018 Temmuz 13).  15 Temmuz 2018 tarihinde http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/gazeteciler-cemiyeti-haziran-2018-raporu-aciklandi/  adresinden erişildi.

    Ünal, Hasan Özhan. (2018, Temmuz 2). Gazeteciler Haziran’da tehdit, saldırı ve davaların hedefindeydi. Gazete Karınca. 10 Temmuz 2018 Tarihinde http://gazetekarinca.com/2018/07/gazeteciler-haziranda-tehdit-saldiri-ve-davalarin-hedefindeydi/ adresinden erişildi.

    Yarkadaş, Barış. (2018 Temmuz 1). Basına Yönelik Hak İhlalleri Haziran Ayı Basın Raporu.  15 Temmuz 2018 tarihinde http://www.barisyarkadas.com/haberler/gazeteciler-karanlik-bir-donemden-geciyor/   adresinden erişildi.

    Giriş

    Haziran 2018’e dair oluşturulan medya gözlem raporu, 2018 yılının altıncı ayında Türkiye medyasının ve çalışanlarının karşılaştığı baskıyı ortaya koymayı amaçlamaktadır. 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen başarısız darbe girişiminin ve ardından AKP iktidarı tarafından 20 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal’in (OHAL), Türkiye toplumu ve medyası üzerindeki yıkıcı etkisi bu satırların yazıldığı esnada (Temmuz 2018) hâlâ devam etmektedir. OHAL ile birlikte Türkiye siyaseti, ekonomisi, akademisi gibi toplumun tüm parçalarında yaşanan değişim ve dönüşümden medya da nasibini almıştır. Haziran 2018’in Türkiye için bir başka önemli gündemi, 24 Haziran 2018 tarihinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri olmuştur. Bu seçimle beraber Türkiye, parlamenter sisteme veda ederken, yürütme yetkilerinin tek elde toplandığı, yasama ve denetleme görevinin TBMM’nin elinde alındığı, kuvvetler ayrılığının fiilen son bulduğu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçmiştir. Bu durum OHAL ile Türkiye toplumu ve medya üzerinde kurulan baskının yeni dönemde de devam edeceğini göstermesi bakımından önemlidir.

    Seçim sürecinde kamuoyunda sıkça gündeme gelen konu ise medyanın seçimlerde aldığı pozisyondur. Cumhurbaşkanı adaylarının medyada görünürlüğünün eşitsiz olması hem adayların, hem de kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Örneğin cumhurbaşkanı adaylarından Muharrem İnce ve Meral Akşener TRT’nin yanlı yayınlarına tepki göstererek TRT’deki seçim konuşmalarına katılmamışlardır. 2016’dan bu yana tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş ise TRT seçim konuşmasını cezaevinden yapmıştır. OHAL sürecinin ve medya sermayesinin el değiştirdiği 2016-2018 yılları hem medya kuruluşları için, hem de medya çalışanları için zorlu geçen bir süreci temsil etmektedir. Mevcut rapor bu sürecin Haziran 2018 dönemini kapsamaktadır. Rapor, Gazete Karınca, CHP Medya Komisyonunun hazırladığı “Basına Yönelik Hak İhlalleri” ve Gazeteciler Cemiyeti’nin Özgürlük için Basın (ÖiB) programı kapsamında hazırladığı Haziran 2018 dönem raporlarından karşılaştırmalı olarak elde edilen veriler ışığında hazırlanmıştır.

    İşten Çıkarmalar: 3

    OHAL’den bu yana toplam işten çıkarmalar (Haziran 2018): 3078

    Gözaltına alınan gazeteci sayısı

    Erkek: 2

    Kadın: 1

    OHAL’den bu yana toplam gözaltına alınan gazeteci sayısı: 402

    Hakkında adli işlem yapılan gazeteci sayısı

    Dava açılan Gazeteci Sayısı: 9

    Soruşturma Açılan Gazeteci Sayısı: 4

    Hâkim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 3

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 3

    Tahliye: 3

    Fiziksel şiddet, tehdit ve saldırı girişimine uğrayan gazeteci sayısı: 8

      • Alaattin Çakıcı, hükümlü olarak bulunduğu cezaevinden ‘sevenlerine’ Karar gazetesi sahibi Mehmet Aydınve gazetenin yazarları olan İbrahim Kiras, Hakan Albayrak, Etyen Mahçupyan, Akif Beki, Gürbüz Özaltınlı’nın yanı sıra gazetenin eski yazarı Ali Bayramoğlu’na saldırılması talimatı verdi.[1] (29 Haziran)

     

      • Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, kendisine “Korumalarınızın silah çektiği iddiası var” sorusu yönelten muhabire tokat attı. Gazeteci, Fakıbaba’nın korumaları tarafından da sözlü ve fiziksel şiddete maruz kaldı.[2]

     

    Tutuklama:  4

    OHAL’den bu yana toplam tutuklu gazeteci sayısı: 199

     

    Erişim Engelleri [3]:

      • 7 Haziran 2018: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, personelinin Sözcü Gazetesi’nin internet adresine erişimine yasak getirdi.

     

      • 18 Haziran 2018: Evrensel Gazetesi Yazarı Erol Aral’ın 3 yıl önce yayınlanan bir köşe yazısına mahkeme kararıyla internette erişim yasağı getirildi.

     

      • 19 Haziran 2018: İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği, Muharrem İnce’nin konuşması üzerine Sevim Tanürek cinayeti ile ilgili haberlere, Ahmet Burak Erdoğan’ın talebi üzerine erişim engeli getirdi.

     

    [1] http://gazetekarinca.com/2018/07/gazeteciler-haziranda-tehdit-saldiri-ve-davalarin-hedefindeydi/

    [2] http://www.barisyarkadas.com/haberler/gazeteciler-karanlik-bir-donemden-geciyor/

    [3] http://www.barisyarkadas.com/haberler/gazeteciler-karanlik-bir-donemden-geciyor/

  • Mayıs 2018 Medya Gözlem Raporu

    Hala Gazeteciyiz 

    Can Irmak Özinanır ve Canberk Gürer

    Raporun Hazırlanma Süreci ve Kaynaklar: Bu raporun verileri, TBMM Plan Bütçe Komisyonu 26. Dönem 3. Yasama yılı 1/11/2017 tarihli toplantı tutanağından, Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Gazete Karınca, Bianet medya gözlem raporlarından, CHP’nin aylık Medyaya Dönük Hak İhlalleri raporlarından karşılaştırmalı olarak elde edilmiştir. Ayrıca gazete ve internet sitelerinde yayımlanan haberler taranmıştır. Kapatılan medya organları ile ilgili Kanun Hükmünde Kararnameler incelenmiş ve veriler buradan elde edilmiştir. Medya sahipliği ile ilgili http://turkey.mom-rsf.org/tr adresinde bulunan Media Ownership Monitor Türkiye projesi ile mevcut durum karşılaştırılmıştır.

    Medya sahipliği ve işten çıkarmalar üzerine değerlendirme

    2018 yılında Türkiye kamuoyu medya ortamı açısından dönüm noktası sayılabilecek bir devir işlemine şahit olmuştur. Türkiye’nin en büyük medya kuruluşlarına sahip Doğan Yayın Holding, bünyesinde yer alan medya organlarını toplamda 916 milyon dolar karşılığında Demirören Holding’e devretmiştir.[1] Mart 2018’de gerçekleşen satışla beraber Doğan Yayın Holding’in bünyesinde bulunan CNN Türk, Kanal D, D Smart, TV2, Dream TV, Dream Türk TV, Doğan Haber Ajansı, Hürriyet, Posta, Fanatik, Daily News, TME, Doğan Kitap, YAYSAT, çeşitli radyo ve dergilerin de bulunduğu yayın organları Demirören Grubu’na geçmiştir. Bir anda Türkiye’nin en önemli yayın organlarının Demirören Grubu’na devredilmesinde kamu bankası olan Ziraat Bankası’nın sağladığı 675 milyon dolarlık, iki yıl geri ödemesiz 10 yıllık düşük faizli kredi önemli bir rol oynamıştır.[2] Kamuoyunda tartışmalara neden olan kredi, iktidarın kamu bankaları aracılığıyla medyanın mülkiyet ve kontrol yapısına müdahalesinin en bariz ve somut örneğini oluşturmuştur.

    Doğan Yayın Holding’in medya organlarının Demirören Grubu’na geçmesi Doğan Grubu bünyesinde çalışan gazetecilerin işlerinden çıkarılmasına veya geri plana itilmesine neden olmuştur. Doğan Grubu’nda uzun zamandır yaşanan aşamalı tasfiyeler yerini grup yayın organlarının Demirören Holding’e geçmesiyle toplu tasfiyelere bırakmıştır. Örneğin Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila, gazetenin Demirören Grubu’na devri sonrası istifa etmiştir. Bila’nın yerine ise grup tarafından Vahap Munyar getirilmiştir.

    Bu dönemde Hürriyet gazetesinde köşe yazıları yazan Melis Alphan da istifa etmiştir. Kanal D Ana Haber’i sunan Ahmet Hakan ile Haber Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Sarılar görevden uzaklaştırılmıştır.

    Grubun elinde bulunan CNN Türk’te de tasfiyeler sürmüştür. Örneğin CNN Türk’ün Genel Müdürü Erdoğan Aktaş’ın işine son verilmiş, bu dönemde CNN Türk Ana Haber’i sunan Duygu Demirdağ, sunucu Ahu Özyurt, Aslı Öymen,  Ebru Baki, Cansel Poyraz, Deniz Zeyrek ve Şirin Payzın ile yollar ayrılmıştır.[3] Kanal D’de haber merkezine Ramazan Kurnaz’ın geçmesi ile birlikte 12 gazeteci işten çıkarılmıştır.

    Ocak 2018’de Doğuş Grubu’nun sahip olduğu NTV Spor’un frekansının  Discovery Communications’a satılmasının ardından aynı frekans üzerinden DMAX TV yayın yapmaya başlamıştır.[4] Bu satış kararıyla beraber aralarında Irmak Kazuk ve Özgür Buzbaş da dahil olmak üzere 30 gazeteci işten çıkarılmıştır.[5] Medya sermayesinde yaşanan dönüşüm bu iki örnekte görüldüğü üzere öncelikle medya emekçilerini vurmuştur.

    Türkiye’de medya emekçilerinin işlerinden edilmesi sadece medya sermayesinin el değiştirmesi sonucu yaşanmamaktadır. Temmuz 2016’da başlayan OHAL dönemi hem medya kuruluşlarının kapatılmasına hem de gazetecilerin işsiz bırakılmasına yol açmıştır. Örneğin Ocak-Mart 2018 döneminde 39 gazeteci işten çıkarılmıştır.[6] Demirören Grubu’nun Doğan Yayın Holding’e bağlı medya kuruluşlarını satın almasıyla birlikte sadece Mayıs 2018’de 50’den fazla gazeteci işinden edilmiştir.[7] 2017 yılında toplamda 166 gazetecinin işten çıkarıldığı[8] düşünüldüğünde, 2018’in gazetecilerin daha zorlu şartlarla karşı karşıya olduğu bir yıl olacağı söylenebilir.

    OHAL’den bu yana toplam işten çıkarmalar (Mayıs 2018): 3075

    Gözaltına alınan gazeteci sayısı (Kasım 2017-Mayıs 2018)

    Erkek: 52

    Kadın: 31

    Toplam: 399 (OHAL’den bu yana)

    Hakkında adli işlem yapılan gazeteci sayısı (Kasım 2017-Mayıs 2018)

    Dava açılan Gazeteci Sayısı: 126

    Hakim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 266

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 6

    Tahliye: 29

    Saldırı: 27

    Tutuklama: 30

    Toplam tutuklu gazeteci: 195 (Mayıs sonu itibariyle)

    Gazetecilerle ilgili yapılan adli işlemlerin sonucundan ziyade süreci dikkat çekicidir. Rakamlara dikkat edilirse, adli işlem sonucunda hapis ya da para cezası alan gazeteci sayısı toplamın içinde çok az yer kaplamaktadır. Bu adaletin hakkıyla işletildiği anlamına gelmemekte, adli işlem sürecinin bizatihi cezalandırma ve yıldırma pratiğinin bir parçası haline getirildiği anlamına gelmektedir. Adli işlem sonucunda halen tutuklu olan gazetecilerin pek çoğuyla ilgili olarak uzun tutukluluk süreçleri devam etmekte, bu süreçte iddianamelerin hazırlanması gecikmekte, hazırlanan iddianamelerde artık düzmece olduğu alenileşmiş delillerin varlığı ayyuka çıkmaktadır. Böylece adli işlem sürecinin kendisi bizatihi gazetecileri yıldırma, korkutma, bezdirme ve en nihayetinde hukuksuz bir biçimde cezalandırma pratiğine dönüşmektedir.

    Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) (Kasım 2017-Mayıs 2018)

    Yayın Hakları İptal Edilen ve Yayıncı Kütüğünden Çıkarılan  Hizmet Sağlayıcı Kuruluşlar

    Radyo Aktif, Işık FM, Rd Tek, Çorlu FM, Rd Ender, Enerji FM, Radyo Şeker, Samsun Klas FM, Körfez FM, Radyo Kocaeli Demokrat, Radyo 45, Mega FM, Radyo Eylül, Radyo Doğuş, Sevgi TV, Radyo Srt FM ve Zile Radyo Güneş. Damla – Kastamonu Tv Dijital Yayıncılık Sanayi Ve Ticaret A.Ş, Nurs Tv – Özgür Reklamcılık Yayıncılık A.Ş, Vizyontürk– Kral Karadeniz Radyo Ve Televizyon Yayıncılık Reklam Hizmetleri Sanayi Ve Ticaret A.Ş., B Medya Tv – Srz Televizyon Ve Radyo Yayıncılığı A.Ş., Htv – Mediko Televizyon Ve Radyo Yayıncılık,  Avantaj Tv – Avantaj Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş, One Best Tv – Ekin Tv Medya Hizmetleri Yayıncılığı, Seymen Tv – Kahraman Radyo Televizyon Yayıncılığı.

    Toplam: 25

    KHK’lar ile kapatılan gazeteler

    Kızıltepe’nin Sesi Gazetesi Mardin KHK/675 29.10.2016 KHK/679 – 6.01.2017
    Ekspres Gazetesi Adana KHK/677 22.11.2016
    Türkiye Manşet Gazetesi Çorum KHK/677 22.11.2016
    Dağyeli Gazetesi Hatay KHK/677 22.11.2016
    Akis Gazetesi Kütahya KHK/677 22.11.2016
    İpekyolu Gazetesi Ordu KHK/677 22.11.2016
    Son Dakika Gazetesi İzmir KHK/677 22.11.2016
    Yedigün Gazetesi Ankara KHK/677 22.11.2016
    Van İpekyolu Haber Gazetesi Van KHK/689 29.04.2017
    Rojeva Medya Gazetesi Diyarbakır KHK/693 25.08.2017
    Gazete Şujin Diyarbakır KHK/693 25.08.2017
    Akdeniz Gazetesi Isparta KHK/695 24.12.2017
    Çınaraltı Gazetesi Isparta KHK/695 24.12.2017

    [1] KAP’a yapılan ilgili açıklama için ayrıca bkz. https://www.kap.org.tr/tr/Bildirim/674710 erişim, 13.07.2018.

    [2] Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. http://t24.com.tr/haber/675000000-dolar-devletin-dogan-medya-grubunu-satin-alan-demirorene-verdigi-kredi,599949 erişim, 24.05.2018.

    [3] Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. https://www.birgun.net/haber-detay/cnn-turk-te-isten-cikarmalar-suruyor-deniz-zeyrek-in-de-gorevine-son-verildi-216657.html erişim, 21.03.2018.

    [4] Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz.  http://www.patronlardunyasi.com/haber/NTV-Spor-satildi-calisanlar-ne-olacak/201039 erişim, 21.03.2018

    [5] Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. http://www.haberdar.com/medya/ntv-spor-kapatiliyor-isten-cikarmalar-basladi-h23353.html erişim, 21.03.2018.

    [6] Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. http://www.cgd.org.tr/index.php?Did=3789&Page=1 erişim, 13.07.2018.

    [7] Ayrıntılı ilgi için ayrıca bkz. http://gazetekarinca.com/2018/06/gazetecilere-mayista-da-sorusturma-dava-hapis-cezasi/ erişim, 13.07.2018.

    [8] Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. https://bianet.org/bianet/medya/199057-duzenlemeler-tepkiler-isten-cikarmalar-hak-aramalar erişim, 13.07.2018.