Blog

  • Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğünün Sınırları

    Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğünün Sınırları

    *Yasemin Özgün & **Can Irmak Özinanır

    Giriş

    Türkiye’de tarihsel olarak farklı dönemlerde farklı biçimlere bürünen devlet-din ilişkilerinin seyri siyasal alanın temel tartışma konularından birini oluştururken din ve vicdan özgürlüğü, Meşrutiyet’in ilanından[1] bu yana Anayasa tarihinde hukuki ve siyasal açılardan önemli bir tartışma konusu olmuştur. 1980’lerden sonra özellikle iktidarın bireylerin dinsel alanına müdaha­lelerini sınırlayan din, vicdan, düşünce ve kanaat özgürlüğü ile anlamını bulan laiklik düzeninin sınırlarına dair tartışmalar geniş yer kaplar. Bu tartışmalarda çoğu zaman laiklik, devleti tanımlayan bir ilke olarak ele alınarak en önce bireyler için var­ olduğu göz ardı edilir. Öte yandan demografik ve kültürel kodlarla da beslenen İslam’ın hâkim din ve Sünniliğin hâkim mezhep olduğu göz önünde bulundurarak Türkiye’de, din ve vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasının en önemli işlevlerinden birinin azınlık din ve mezheplerine sahip bireylerin “milli din” dayatmalarına karşı korunması olduğu da açıktır. Dolayısıyla Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğünün sınırlarını laiklik düzeninin temel ilkeleri üzerindeki çatışmalar ve Müslüman milliyetçiliğinin din ve mezhep dayatmaları karşısında bireylerin ve azınlık din ve mezheplerine sahip toplulukların din ve vicdan özgürlüğüne ulaşma mücadelelerinin çizdiğini söylemek yanlış olmaz.

    Temel hatları çizilen bu çerçeve içinde bu raporda öncelikle din, laiklik ve sekülerizm gibi temel kavramların din ve vicdan özgürlüğü açısından anlamına değindikten sonra din ve vicdan özgürlüğünün Batı’da din-devlet çatışması ile biçimlenen tarihsel kökenleri üzerinde duracağız. Sonraki bölümde Türkiye siyasal tarihinde önemli bir yere sahip olan laiklik düzenine ait tartışmaların Osmanlı’nın son döneminden başlayarak tarihsel olarak izini süreceğiz. Son olarak AKP’nin, 2001 yılında iktidara geldiği günden bugüne din ve vicdan özgürlüğü ile kurduğu pragmatik ilişkinin siyasal yaşamda ve toplumda yarattığı sonuçları değerlendireceğiz.

    Din ve Vicdan Özgürlüğü

    En genel anlamıyla din, genelde bir dizi eylem ve uygulamalarla ifade edilen bir üstün gerçekle ilgili ortak inanç bütünü ile birbirine bağlı insanlardan oluşan örgütlü bir topluluktur. Buradaki “üstün” kavramıyla kastedilen yaratıcı Allah gibi üst bir varlık olabileceği gibi  “nesli tükenmek” anlamına gelen Budist Nirvana kavramında olduğu gibi kişisel özgürleşme yaşantısına kadar herhangi bir şey anlamına gelebilir. (Heywood, 2014: 284). Din, insanlığın var olduğu günden bu tarafa temel bir toplumsal kurum olarak toplumsal yapının ve kültürün önemli unsurlarından biri olmuştur. İnsanlar kendilerini içine doğdukları toplumsal grupta belirli bir dinin değer ve inançlarıyla örülü olarak bulurlar. Tarihsel süreçte gücü ve etkinliği değişmiş olsa da, örgütlü ya da örgütlenmemiş biçimleriyle din toplumsal yapıyı oluşturan ekonomi, siyaset, hukuk, ahlak, kültür vb. alanlarla karşılıklı ve sürekli bir ilişki içinde bulunmuştur.

    İnsanların Tanrı ve dinler konusundaki düşünceleri, inanç ve davranışları din ve inanç özgürlüğü başlığı altında hukukun koruması altına girer. İnanç ve din özgürlükleri sadece inananların ve dindarların değil, tanrısal veya dinsel bir inanç taşımayanların da özgürlüğünü kapsar. Dini inançlara sahip biri inancından dolayı suçlanamayacağı gibi aynı şekilde inanmayan kişi de bundan dolayı suçlanamaz ve kınanamaz. Kişiler dinsel inançlarının gereği olan ibadetleri yerine getirmekten dolayı özgür oldukları gibi, ibadete ve ayine zorlanmama hak ve özgürlüğüne de sahiptirler. Tanrı ve dinler konusundaki tercihleri, kişinin kendi iç dünyasının en dokunulmaz alanı olmak durumundadır. İnsan hakları ve özgürlükleri çağına gelene kadar bu konuda epeyce baskılarla karşılaşılmış ve bugün bile bazı ülkelerde ve dönemlerde bu alanda baskılarla karşılaşılabilmektedir (Tanör, 2000: 98-99).

    Din ve vicdan özgürlüğü, en temel insan hakları metinlerin­de yer alır. 1776 Amerikan Anayasası’nda ve 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirgesi’nde din ve vicdan özgürlüğünün sağlanmasına yönelik adımlar atılmıştır. 20. Yüzyıla gelindiğinde ise insan hakları başlığı altında din ve vicdan özgürlüğü de sözleşmelerde yer almış ve uluslararası hukuk kapsamında koruma altına alınmıştır. 1945 BM Şartı, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1966 Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme, 1981 Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme, 1989 Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve 2000 Avrupa Birliği (AB) Temel Haklar Şartı birçok ülke tarafından imzalanmıştır. Bütün bu belgeler insan hakları temelinde şekillenmiştir ve her birinin alt başlıklarında din ve vicdan özgürlüğünün korunmasına yönelik maddeler düzenlenmiştir.

    Laiklik

    Farklı din ve mezheplerin olduğu kadar faklı düşünce ve kimliklerin de bir arada barışçı ve özgürlükçü bir ortam içinde var olabilmelerinin mekanizmasını kurma çabası olarak laiklik köken olarak Yunanca “laikos” sözcüğünden gelir. Eski Yunanlılar din adamı sınıfından olmayan halktan kişilere “laikos” demekteydi. Laikliğin sözlük anlamı, “din adamı sınıfından olmayan kişi, dini olmayan şey, düşünce, sistem ve prensip”tir (İba, 2005: 335).

    Laiklik ya da sekülerizm en genel anlatımla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve devletin, bireylerin dini inançları karşısında tarafsız kalması olarak tanımlanır. Ancak toplumlar çok farklı maddi koşullar içinde yaşadıkları için laiklik uygulamaları da birbirinden farklı olagelmiştir. Taner Timur (2016: 255) gizli ya da açık bir çatışmanın ürünü olan bu uygulamaları ortak bir paydada “tarihte düşünce ve inanç özgürlüğü kavgaları” başlığı altında toplamanın mümkün olduğunu ileri sürer.

    Laiklik ilkesinin yürürlükte olduğu rejimlerde insanların dindar ya da dinsiz olmalarının bir önemi yoktur. İnsanlar kendilerini ait hissettiği dinsel gruba karşı bağlılıklarını özgürlük içinde sürdürebilirler. Anayasal bir ilke olarak laiklik pozitif hukukun konusudur. Bu anlamdaki hukuki laiklik, temel insan haklarını baskılardan korur, kamu hizmetlerinden yararlanma eşitliği sağlar. Böylelikle kimse dini inancını başkasına dayatamaz ve kimse dini inançlarından dolayı baskı altına alınamaz. Demokrasinin siyasal eşitlik ilkesi ancak laik bir hukuki temelde yaşama olanağı bulabileceği için, bu tür bir laiklik anlayışı demokrasinin yaşaması için de bir ön koşuldur. Aynı şekilde din ve vicdan özgürlüğü, bir dine inananlar kadar inanmayanları, dinini değiştirenleri ya da dinden çıkanları insan hakları temelinde korumaya çalışır ve inananlar arasındaki mezhep farklılığından dolayı ortaya çıkan her türlü ayrımcılığı yasaklar (Özenç, 2006:  28-29).

    Sekülerizm

    Sekülerizm kavramı İngilizceden gelir ve “dünyevilik ve dünyaya ait olma” anlamında laikliğin bir başka tanımını oluşturur. Ancak iki kavram arasındaki şu fark önemlidir: Sekülerizm “din ve devletin ayrı ayrı özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını” laiklik ise “dinin devletin mutlak otoritesi altında olmasını” savunmaktadır. Laiklik, Katolik, Ortodoks ve Fransız kültüründe egemen bir oluşumdur; sekülerizm ise Protestan, Anglikan Kilisesi, İngiliz ve Alman kültüründe etkili olmuştur. Katolik toplumlarda laiklik dinin siyasal alanının dışında faaliyet göstermesi anlamını taşırken, Protestan toplumlarda sadece siyasal alan değil sivil ve kişisel alanların da din alanının dışına çıkarılması söz konusudur (İba, 2005: 335).

    Esas olarak yüzyıllar boyunca laiklik ya da sekülerizm başlıkları altında yürütülen kavgalar, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan her türlü kutsallık tekelinden kurtararak gerçek anlamda özgürleşme kavgaları olmuştur.

    Yalın tanımı ile egemenliğin kaynağının ilahi bir güçte değil halk iradesinde görüldüğü. Din ve devlet işlerinin ayrılığını anlatan laiklik ilkesi ile dini inanca ve vicdani kanaate sahip olma. inanç ya da kanaatinin gereklerine göre hareket edebilme temel hakkı olarak tanımlanabilecek din ve vicdan özgürlüğü arasında bir çatışma vardır. Kavramsal çatıları altında, kimi zaman çekişmeye düşen farklı işlevlere hizmet eden alt ilkeleri toplayan her iki ilke demokratik ve özgürlükçü sistemlerde madalyonun iki yüzü gibidir (Aydın, 2008: 163).

    Gerek Avrupa’da gerek Avrupa dışı dünyada laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki sosyolojik çatışmayı her iki ilkeden en az ödün vererek çözen sihirli bir formül henüz bulunamamıştır. Laiklik vardır, temel bir ilkedir. Ancak din ve vicdan özgürlüğü de vardır; o da Anayasalarda yer alan temel bir ilkedir. Aslında, laiklik ilkesinin muhatabının devlet, din ve vicdan özgürlüğünden yararlananın ise birey olduğu düşünülürse, bu iki ilkenin birbirleri ile çatışmaması beklenir. Ancak bireylerin, din ve vicdan özgürlüklerinden yararlanırken devlete karşı bazı talepler ileri sürmesi ya da devletin, laiklik ilkesini geliştirme yolunda sivil alanları da etkisi almaya çalışması böyle bir sosyolojik çatışmaya yol açmaktadır (163).

    Sosyokültürel olarak laiklik ilkesi demokratik ve laik devletlerde üç farklı biçimde anlaşılıp yaşanır: 1) Devletin dinden çekinmesi nedeniyle onu bizzat örgütlemesi ve resmi kurumları aracılığı ile denetim altına almaya çalışması (Türkiye örneği) 2) Devletin dine hiçbir biçimde karışmaması (ABD örneği) Devletin dine karışması ancak her geleneksel ama yalnızca geleneksel din ve mezhep için aynı oranda koruma getirmeye çalışması (Batı Avrupa örneği) (165).

    Din ve Vicdan Özgürlüğünün Tarihsel Kökenleri

    Siyasal ve dinsel alanlar arasındaki ayrımlar ve ilişkiler tarih boyunca farklı biçimler almıştır. Batı dünyasında modern devletin tek bir merkezde toplanmasına kadar geçen süreçte din- devlet ilişkisi kilise ile devlet arasında değişik çatışmalara sahne olmuştur. Siyasal toplumun örgütlenmesinde batı düşünce ve uygarlığının ürünü olarak ortaya çıkan laiklik ilkesi Avrupa tarihinde kilise ve devlet arasındaki mücadele sonucu ortaya çıkmıştır.

    Hıristiyanlık başlangıçta siyasal iktidarla doğrudan ilgili görünmezken zaman içinde kilisenin hiyerarşik biçimde örgütlenmesiyle beraber kilise kendi devlet ve toplum felsefesini oluşturmuştur. Hıristiyanlığın dünyevi iktidar karşısındaki ilk tavrı pasifizm biçiminde olmuştur. Roma egemenliği altında geçen ilk yüzyıllar içinde Hıristiyanlar siyasi işlerden kendilerini uzak tutmuşlar ve cemaatlerini korumaya çalışmışlardır. Hıristiyanlığın ikinci kurucusu sayılan Aziz Paulus’a göre bütün iktidarlar Tanrıdan kaynaklandığı için Hıristiyanlar otoriteye boyun eğmelidirler. Bu görüşler ışığında Roma İmparatorluğu’nun resmi dinsel inanç sistemi hâline gelen Hıristiyanlık, kilise çerçevesinde hiyerarşik biçimde örgütlenmiş bir devlet kurumu niteliğini kazanmıştır. Batı Roma’nın zayıflaması ve çöküşüyle batı dünyasında merkezi ve güçlü bir iktidarın olmayışının yarattığı boşluk kilisenin siyasal iktidara üstün olduğu tezleriyle doldurulmuştur.

      1. ve 12. yüzyıllar arasında “İki kılıç kuramı”na göre kilisenin dünyevi iktidar üzerindeki egemenliği kurumsallaştı. Bu kurama göre kilise hem devlet işlerini idare etme, düzeni, adaleti sağlama gücünü yani “maddi kılıcı” hem de ruhsal alanı yönetme güçlerini yani “ruhani kılıcı” elinde bulundurmaktaydı, ancak kilise maddi kılıcı kendisinin buyruklarına uygun olarak kullanmak koşuluyla, kralların Tanrının yeryüzündeki temsilcileri olma koşuluyla krallara vermişti. On ikinci yüzyıl, İngiltere’de din otoriteleri ile laik düşünürler arasında büyük çatışmalara sahne olmuştur (Dinçkol, 1992: 14). 13. yüzyılda ise bu kurama karşılık Aquinumlu Thomas, insan yapısı yasanın yürürlükte olduğu “devlet” ile Tanrısal yasaya göre işleyen “kilise”nin ayrı alanlarda egemen olmaları düşüncesini savundu.

     

    Ortaçağın sonlarında siyasal iktidarın laikleşme süreci hızlandı. Hem imparatorlar, hem de ulusal krallar iktidarlarını papazlardan bağımsız kılmak amacıyla Roma Kilisesi’ne karşı zorlu bir mücadeleye giriştiler. Bu dönemde Dante, Padovalı Marsilius, Ockhamlı William gibi düşünürler imparatorun gücünün kiliseye dayandırılamayacağını ve kilisenin bağımsız olduğunu ileri sürmüşlerdi (Dinçkol, 1992: 15).

    Martin Luther 1517 yılında Kilise’nin dinden uzaklaştığını söylüyor ve gerçek Hristiyanlığa dönüşün ancak yozlaşmış Kilise’nin devreden çıkarılmasıyla ve İncil’in halka yayılıp gerçek yorumlarına ulaşılmasıyla mümkün olacağını iddia ediyordu. Kilise ve soyluların sömürüsüne karşı Thomas Münzer ve dava arkadaşlarının giriştikleri mücadele düşünce tarihine “Reform” başlığı altında geçen hareket yoksul köylülerle soyluları karşı karşıya getiren bir sınıf kavgasına büründü. Öte yandan Calvin, Timur’un (2016: 256)  deyişiyle “yine Protestan bayrağı altında burjuvaların akıl hocası olacaktır”.

    16 ve 17. yüzyıllar, gerek Batı’da gerekse İslâm dünyasında halk ayaklanmaları ve din savaşları içinde geçer. Hem Batı’da hem Osmanlı toplumunda ağır vergilere karşı ayaklanan köylü kitleleri taleplerini genellikle dinci kılıflar içinde sunarlar. Şeyh Bedrettin’den Hurufiliğe uzanan mistik ve eklektik öğretiler Anadolu ve Rumeli’de yoksul halkın Osmanlı zulmüne karşı isyanını dile getirmiştir. Orta ve Doğu Anadolu’da Türk ve Kürt aşiretleri açısından aynı işlevi Alevilik görür ve Yavuz Sultan Selim İran seferine çıkarken kırk bin Alevi’yi katleder (Timur, 2006: 257).

    Reform hareketi her ne kadar Lutherci kiliselerin katılığını gevşetemediyse de laikleşme sürecine değişik biçimlerde katkıda bulunmuştur. Bu katkılardan en önemlileri Katolikliğin tek inanç dizgesi olmaktan çıkarılması, dinsel konularda değişik inanç sistemlerine olanak tanınması ve İncil’in herkesçe anlaşılmasını sağlayacak olan konuşma diline çevrilmesidir (Ozankaya, 2000: 79).

    Böylelikle laik modern devletin Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda oluşmaya başladığı ileri sürülebilir. O dönemde modern devlet kuramının ihtiyacı olan temel öğeyi yani “egemenlik” kavramını ortaya çıkaran Jean Bodin olmuştur. Bodin, kralların kutsal hakları kuramını reddederek mutlak monarşiyi hukuksal temeller üzerine oturtmuş ve ona laik bir anlam kazandırmıştır. Buna göre egemenlik kuramı, feodal siyasi yapıyı dışlamaya ek olarak papalık ile imparatorluğun Fransa üzerinde hiçbir hak iddiasında bulunamayacaklarını gösterir. Egemenlik kuramını daha da geliştiren. Hobbes’a göre ruhani ve dünyevi otorite ayrımı yapılamaz. Devlet yönetiminde dinsel kurallara başvurulması savaş durumuna düşülmesine yol açacak ve devletin sonunu getirecektir. Hobbes kilisenin devlet egemenliği altına alınarak denetim altında tutulacağını düşünür.

    Rönesans hareketiyle beraber dinsel düşüncenin sanat, bilim, düşünce, siyaset felsefesi üzerindeki egemenliği sona ermiştir. Devlet ve toplumun yönetilmesi artık pozitif bilimlerle halledilebilecek bir uzmanlık işi haline dönüşmüştür. Descartes, Voltaire gibi düşünürler akla dayalı fikirler öne sürerken toplumu yönetecek yasaların da akıl ve deneyime dayanması ilkesinin yolunu açmışlardır (Ozankaya, 2000: 80).

    Toplum sözleşmesi kuramlarının gelişmesi, sermayenin yasalarının egemen olmaya başlaması ve doğal hukukun dinden ayrışmasıyla birlikte Tanrının yerine bireylerin ya da yönetilenlerin egemen olduğu bir toplumsal kuram anlayışı belirmeye başlamıştır.

    Türkiye’de Laikliğin Tarihsel Gelişimi

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Batıdan gelen ve laiklik konusunda birtakım düzenlemeleri içeren düşünce akımları Tanzimat döneminde gelişmeye başlar. Bu dönemde batılılaşma konusunda nasıl bir yol izlenmesi gerektiği üzerine tartışan aydınlar olmakla beraber laikliğin İslâm’ın toplumsal ve siyasal düzenini tehdit ettiğini iddia eden dini çevrelerin etkisiyle çok da etkili olamamışlardır. Tanzimat döneminde, laiklik alanında kaydedilen en önemli gelişmelerden biri Şer’iye mahkemelerinin yetkisinin sınırlandırılarak Nizamiye mahkemelerinin kurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla Tanzimat döneminde laiklik konusunda birtakım atılımlar yapılmışsa da Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bu yana uygulanan İslâmi ilkelerden büsbütün vazgeçilmemiştir (Dinçkol, 1992: 29- 30).

    Tanzimat Fermanı esas olarak o sırada Batı’da süregiden tartışmalarda olduğu gibi din ve ırk ayrılıkları dışında ortak bir vatandaşlık statüsü peşindedir. Ancak Batı modelinden en temel farkı Osmanlı toplumunun on dokuzuncu yüzyılın ortasında ortak bir vatandaşlığın taşıyıcısı olabilecek devrimci bir burjuvaziden yoksun oluşuydu. Bu boşluğu, kendi ticaret burjuvazilerinin ve Batı kamuoyunun desteği ile ulusallaşma ve giderek bağımsızlaşma yoluna giden Osmanlıların “millet” dediği gayrimüslim din cemaatleri doldurma çabasına giriştiler (Timur, 259).

    Özellikle 1876 yılında ilan edilen I. Meşrutiyet’le beraber ilkel biçimde de olsa laik bir düzene geçilmiştir. İlk kez bu dönemle beraber halkın kendi yasalarını seçtiği temsilcilerle yapması anlayışı söz konusu olmuştur (Hafızoğulları, 1999: 64).

    Cumhuriyet Döneminde Din-Siyaset İlişkisi

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Kemalist hareket, modernleşmeci bir tutumla Tanzimat’tan beri devam eden ve İttihat ve Terakki Partisi döneminde de duraksamayan batılılaşma çabalarına hız vermiştir (İba, 2005: 336). Cumhuriyet dönemi özellikle tek partili dönem sonrası en çok tartışılan sorun alanlarından birisi din- siyaset ilişkisi ve bu bağlamda laiklik konusu olmuştur. Farklı kesimler, çeşitli kişi ve gruplar bu kavramlardan farklı şeyler anlamakta, laikliği farklı tanımlamaktadır.

    1924 Anayasası’nın “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” ibaresi ve onunla ilişkili bazı maddelerinin çıkarılması 1928 yılında gerçekleşmiş ve laiklik bir ilke olarak anayasaya 1924 Anayasasında 1937 yılında yapılan değişiklikle girmiştir. Laikliğin hukuksal açıdan kurumsallaştırılması için atılan adımlar arasında, en önemlileri olarak, hilafetin kaldırılması ve eğitimin birleştirilmesi ile ilgili kanunlar (1924), tekke ve zaviyelerin kapatılması (1925), Medeni Kanunu’nun Kabulü (1926) sayılabilir.

    Bir başka değişiklik, 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak din ile ilgili işlerin ve hizmetlerin görülmesinin Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesidir. Böylelikle dinin özerk bir biçimde örgütlenmesinden çok devlet yapısı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı Kurumu ile din hizmetlerinin devlet tarafından karşılanmasına çalışılmıştır. 1982 Anayasası’nın 136. maddesine göre “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” görevlerini yerine getirir (Sabuncu, 1994: 59- 62).

    Bütün bu değişikliklere ve diğer uygulamalara bakıldığında Cumhuriyet tinsel/uhrevi alandaki kutsallığa dayanan egemenliği dünyevi alana indirebilmek için laikliği temel alan bir üstyapı inşa etmiştir. Osmanlı’dan İslâm dininin üzerinde yükseldiği pre-kapitalist toplumsal yapı ve çoğunluğu Müslüman olan bir toplumu miras alan Cumhuriyet, laiklik ilkesini tanımlarken onun İslâm diniyle ilişkisini yeniden yorumlamıştır. Ancak, ideolojik ve sınıfsal açıdan kapitalizmin ulusal ve uluslararası olarak aldığı biçime bağlı olarak İslâm dini laikliğin anlam ve pratiklerine sızdırılarak pre-kapitalist kalıntılarla işbirliği sürdürülmüş hem de sermayenin iktidarı pekiştirilmiştir (Uysal, 2016: 366).

    Cumhuriyetin ilanından itibaren muhafazakâr ve İslâmcı kesimlerin laikliğin anlam ve pratiklerine meydan okuduğu göz önünde bulundurulursa laiklik söyleminin bir çatışma alanı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye’nin Cumhuriyet yönetimi ile birlikte tanıştığı “laiklik”, Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan ülkeyi kurtarma, Batı karşısında yenilgiye son verme tasarısının bir parçası veya bir sonucuydu.

    Modernleşme de diyebileceğimiz toplum projesi akılcı ve bütüncül bir bu proje olarak devletin kültür, sanat ve din gibi alanlarda bir dizi dönüşüm ve değişimin öncülüğünü yapması esasına dayanır. Kökenlerini Osmanlı’nın son dönemlerinden alan sekülerleşme süreci Türkiye’de de Fransa’da olduğu gibi devrimci ve kökten yollardan ivme kazanmıştır. Bu yüzden bu dönemi bir tür laik toplumsallaşma sürecinin ifadesi olan laisizm olarak adlandırmak mümkündür.

    Bu kavramla anlatılmak istenen dinin bireylerin özel alanında bir özgürlük konusu olmasına karşılık özel alanın dışında resmi ve hiyerarşik bir örgütlenmeye konu olacak biçimde denetim altında olmasıdır. Bir başka deyişle özel alan dışında bireyler dinlerini ancak devletin tanımladığı biçimde öğrenebilirler. Bu dönemdeki bu laiklik tanımı, devlet eliyle batılılaşmanın gerçekleştirilmesi ve bunun için de bütüncül bir kültür devrimini gerçekleştirmeye yönelen Cumhuriyetin, “dini oluşumları bu hedefinin önünde engel olarak görmesi ve laiklik politikalarını “irticayı önlemek”, “gericiliği önlemek” için zorunlu uygulamalar olarak düşünmesinden kaynaklanmıştır.

    Modern bir ulus-devlet inşa süreci, önce Osmanlı’nın döneminde ardından Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında İslâm’ın geriletilmesi olarak ve yalnızca otoriter yöntemlerle gerçekleştirilme yoluna gidilmiştir. Bu anlamda Türkiye’de laikliğin, milliyetçiliğin daha geniş amaçlarının bir kısmını sahiplenen çok yönlü bir karakteri vardı: Dinin denetim altında tutulduğu modern bir ulus-devlet kurmaya yardım etmek, toplumu İslâm’ın baskısından kurtarmak ve yeni özgür bir birey yaratmak. Cumhuriyet’in ilk yılları için geçerli rasyonel, bilimsel ve İslâm’la örülü geleneğe ve “geçmiş”e karşı cephe alan bir laiklikti (Özgün; 2003: 99).

    Ancak bu cephe alışa rağmen Cumhuriyet döneminde din ve vicdan özgürlüğü bağlamında devletin gayrimüslimleri dışlayan bir pratik sergilediğinin altını çizmek önemlidir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yurttaş projesi Müslüman olmayanları yurttaşlık tanımının dışında bırakan, “Yeni Türkiye”nin makbul yurttaşını laikliğin sınırları içinde olsa da Müslümanlar arasından seçen bir proje olarak bir tür Müslüman milliyetçiliği çerçevesinde şekillenmiştir.

    1940’lar Sonrası Laiklik Anlayışında Dönüşüm

    Esas olarak Türkiye’de devletin İslâm’la ilişkisi her zaman muğlak ve kararsızdır ve tarihsel olarak değişen biçimler almıştır. Laiklik konusundaki ilk yarılma II. Dünya Savaşı sırasında yaşanıyor. O dönemde İslâm’ın başlıca siyasi işlevinin Türkiye’de zemin bulmuş “sol” eğilimlere karşı koymak olduğu düşünülüyordu. Buna karşın laiklik denilen Cumhuriyet’in pozitivist felsefesinin sol akımlara karşı koyamadığı aksine onları kuvvetlendirdiğini iddia eden görüşler egemendi. İçişleri Bakanının 1947 yılında Türkiye’deki solcu faaliyetler ile ilgili beyanatı üzerine sol akımların etkilerini yok etmek, gençliği bunlardan korumak ve onlara fedakârlık ruhunu, vatana bağlılığı aşılamak için din ve milliyetçiliğe dayalı bir eğitim savunulmaya başlandı (Karpat, 1996: 112). CHP’nin o yılki kurultayında bu görüşü sahiplenmesiyle 1948’de imam hatip kursları açıldı ve 1949’da ilkokullara seçmeli din dersleri konuldu (Bila, 1999: 128).

    1945- 1950 yılları arasında, bütün bu gelişmelere rağmen Cumhuriyet devrimlerini koruma anlayışı gücünü kaybetmemişti. Bu nedenle, yasalarla getirilen cezai hükümlerle, laik sistemi reddetmeye ve yıkmaya dönük düşüncelerin gelişimine izin verilmemiştir. Bu dönemde sadece İslâmiyet’ten bütünüyle uzaklaşmanın toplumda “maneviyat buhranı” doğurduğu ileri sürülmektedir. İslâmiyet’in etik kurallarından uzaklaşıldığı, bunun ahlaksızlık, komünistlik, dinsizlik doğurduğu kabul edilmiştir. (Duman, 1999: 32-33)

    Aynı dönemde İslâm’ın “gerici” unsurlardan arındırılarak batılılaşmanın, kalkınmanın önünde bir engel olmasının yolları da aranmaya başlanmıştır. Bu doğrultuda batıcı, liberal, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler dinde reformun gerekli olduğunu savunurken, İslâmcı çevreler dinde reforma asla gerek olmadığını savunmuşlardır. İlk gruptakilere göre dini ilkeler, Kemalizm’e uygunsa, bilim ve vatanın çıkarlarıyla örtüşüyorsa dindir. Camiler, insanlara dua ile beraber temizlik, hak, adalet ve yaşama bilgisi veren yerlerdir. O nedenle, camiler, hem dua hem de halk eğitim merkezleri hâline getirilmelidir. Buralar eğitim merkezleri hâline getirilmeli, eğitici ve bilgilendirici filmler gösterilmeli, Atatürkçülüğü, milliyetçiliği, çağdaş medeniyeti anlatan kurslar düzenlenmelidir.

    Bu arada halk arasında dine gösterilen ilgi artmış, din, toplumda ve siyasi alanda yeniden söz sahibi olmuş, toplumdaki dini gruplar daha önce tecrit edildikleri eğitim, hukuk, ekonomi ve siyaset alanlarında çok daha etkin hâle gelmeye başlamış; dini hayat kendi içinde tekrar kendini yenileme sürecine girmiş, yeniden kurumlaşmış ve din için sanki bir yeniden doğuş dönemi gerçekleşmiştir.

    1950’li yıllarda, dini konular o kadar yoğun tartışılır ki, emekli generaller bile “aydın gençler”in İslâm dinini daha doğru öğrenerek, hurafe ve taassup denilen dar çember içinde kalmaktan kurtulmaları ve geniş bir alanda insan kardeşliğine dayanmaları için dini içerikli kitaplar yazarlar.[2] Alevi kesim için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Aleviler adına bir iki yazı dışında, onların dinsel kimliğini öne çıkaran ve seslerini duyuran hiçbir çalışmaya rastlanmaz. Oysa 1950’li yıllar Sünni kesim için oldukça yoğun bir yayın, propaganda ve resmi okullarda kabul görme dönemidir. Ayrıca, bazı soruşturmalara karşın bu dönem, tarikatların yeniden sahneye çıkış ve meşrulaşma süreçlerinin başlangıcıdır (Özgün, 2003: 97).

    1961 Anayasası hazırlık tartışmalarında esas olarak, Demokrat Parti’nin dini siyasete alet ettiği ve vatandaşları din ekseninde ayrıma tabi tuttuğundan bahsedilmiş ve bu tür bir istismarın bir daha olmaması için gerekli hukuki önlemlerin alınması gerektiği o dönem gazete yazarlarınca ve CHP’li siyasetçi ve ordu mensuplarınca sıkça öne sürülmüştür. O dönemde demokrasinin sınırları çizilirken Demokrat Parti döneminde oldukça güç kazanarak “hegemonya kurdukları” öne sürülen “gerici” “Atatürk düşmanları” ya da “aşırı sağ” olarak nitelenen oluşumlar dışarıda bırakılmıştır (Özgün, 2003: 101).

    27 Mayıs sonrası döneme egemen olan görüş, İslâm’ı devletin milli bir aracına dönüştürme arzusuydu. “Halkın İslâm’ı” ancak millileştiği oranda muğlaklığından, tedirgin edici niteliğinden kurtulacaktı. Bu görüş, halkı, millet olduğu ölçüde, millet olma iradesini ve performansını gösterdiği ölçüde değerli sayan bir milli- popülizm[3] anlayışının bir göstergesi olarak da anlaşılabilir (Bora ve Canefe, 2002: 639).

    Esas olarak MBK, İslâm’ı “gerici unsurlarından” arındırarak bir tür “Türk İslâm’ı” yaratma üzerinde duruyordu ve bu da egemen Kemalist söylemin “dindar ve istismara açık halk” ile arasındaki gerilimi aşmak üzere geliştirdiği stratejilerden birini oluşturuyordu. Bu söylemsel stratejiyle İslâm, “milli ve ilerici” bir ton kazanarak Kemalist ilkelere ters düşmeyecek biçimde ehlileştirilebilecekti. Böylelikle siyasetin düzenlenmesi ve “toplumsal denetim”in sağlanmasının bir ayağını da “denetim altında bir İslâm dini” oluşturmuş olacaktı.

    CHP, laiklik anlayışında bir dönüşüm geçirirken ve bu arada İslâm ile ilişkisini yeniden kurmaya çalışırken, Türk milliyetçiliği de artık bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkan İslâm öğesi ile eklemleniyordu. O dönemdeki İslâmi dergiler de bir ittifak politikası olarak Türk milliyetçiliği ile dirsek teması içindeydi. İslâm ile Türk milliyetçiliğinin buluşma noktasının tarihsel durumu da önemlidir. Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı, Batı bloğunda ama özellikle ABD’nin savunma çemberinde kalması, Soğuk Savaş yıllarında, komünizme karşı bir ideolojik savaşta, iktidar açısından Türk milliyetçiliği yetersiz kalmıştı. İslâm daha güçlü ve toplumun çok daha iyi bilip benimsediği bir ideoloji olarak milliyetçilikle eklemlenerek dine karşı bir tutum sergileyen ve Türkiye’nin karşısında yer almış olan Sovyetler Birliğine karşı iktidarın da kozu olacaktır (Koçak, 2002: 609).

    Bu doğrultuda Cemal Gürsel yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda sık sık İslami temaları kullanıyordu. Sözgelimi Malatya’da, halktan ekonomik durumu düzeltmek için çaba harcamalarını isterken “İslâm çalışmamızı ve mükemmele ulaşmamızı emreder” diyordu. Dolayısıyla ortada bir sorun varsa bu sorun İslâm’dan değil İslâm’ın çarpıtılarak yanlış tanıtılmasından ve uygulanmasından kaynaklanan bir sorundur. ‘İslâm’ özünde “gerici” bir din olmayıp, Batılılaşma yönünde bir engel oluşturmaz. Dolayısıyla İslâm ile İslam’ı yanlış tanıtanlar arasında bir ayrım yapıp “sapkın, fanatik İslamcıların dışlanması ancak ‘İslâm’ın gerçek özü’ her ne ise tespit edilip öğretilmesi, anlatılması gerekliliği öne çıkarılan stratejilerden biridir.

    Sonuç olarak, 27 Mayıs döneminde, hem aydınlar hem de ordu kanadı, DP döneminde yükseliş gösteren dini canlanmaya ve “halkın dinsel duygularının istismar edilmesine” karşı önlemler almak gerektiği üzerinde durmuş, Cumhuriyetin istediği temizlenmiş, ıslah edilmiş hem modern hem de Türk olan bir İslâm dini temasına ağırlık vermiştir.

    İslâm ve devlet arasındaki muğlak ilişki 1980 darbesinden sonra başka bir dönüşüm yaşamış “Türk-İslâm sentezi” olarak bilinen ideolojik duruş, muhafazakâr güçlerin yatıştırılması ve özellikle büyük kentlere gelen yoksullardan ve ayrılıkçı olarak nitelenen Kürtlerden oluşan toplumsal ayrılıkların uzlaştırılması çabalarında önemli bir yer tutmuştur. Bu özel duruş geniş ölçüde darbe liderleri tarafından ulusun İslâmi kimliğinin önemli bir yer tuttuğu toplumsal birlik ve bütünlüğün sağlanmasına yönelik bir strateji olarak sunulmuştur.

     12 Eylül ve İslâm’ın “Birleştirici Gücü”: “Türk-İslâm Sentezi”

    12 Eylül’den sonraki dinsel yönelimler kapitalist ilişkilerin gelişmesi ile açığa çıkan toplumsal muhalefet biçimlerine tavır olarak gelişirken bu mekanizma ile dinsel değerler yoğunlaşarak kitleselleşmiş ve kitleselleştiği ölçüde de politikleşmiştir. 1980 sonrası dönemde, bu çabaların sonucu olarak İslâm, toplumsal ve siyasal yaşamda önemli bir yer tutmuştur. Ancak bu yer tutuş tam olarak askeri otoritelerin istediği yönde olmamıştır. 1980’Ierde ANAP hükümetleri süresince İslâm’ın birleştirici rolü devleti güçlendirmek ve devletin toplum içindeki geleneksel rolünün sorgulanması üzerine oturtulmuştur. Bir başka deyişle bu yeni ve oldukça radikal “tanıma siyaseti” İslâmi ideolojiye dayalı Refah Partisi’nin 1994 yerel seçimlerinde kazandığı zaferde ve 1995 genel seçimlerdeki kısa erimli DYP- RP koalisyonunun kurulmasında başat rol oynamıştır. Koalisyon hükümeti laik kesimin temsilcisi sayılabilecek ordunun baskısıyla son bulmuştur. Hükümetin düşmesinden sonra Refah Partisi kapatılmış ve Fazilet Partisi MSP’nin kapatılmasıyla devam partisi olarak kurulan Refah Partisi gibi siyasi sahnede yerini almıştır (Özgün, 2005: 274).

    Kapitalizmin krizine karşı ortaya konan neoliberal politikalar ve ona eşlik eden Yeni Sağın yükselişi zemininde Türkiye’de ANAP hükümetleri döneminde uygulamaya konulan Türk İslâm Sentezi laikliğin dinsel dönüşümünün başlangıcı kabul edilebilir. Bir başka deyişle hem kamusal hem de bireysel alanın dinsellik üzerinden inşa edildiği bir dönemin ismidir.

    Neoliberal politikaların getirdiği, özelleştirmeler, güvencesiz çalışma, emeğin denetlenmesi ve sendikaların işlevsizleştirilmesi, işçi haklarının budanmasının yanı sıra sanayi burjuvazisi yerine ticaret ve finans burjuvazisinin teşvik edilmesi toplumsal yapıda muhafazakârlığın ve dinselliğin genişleyip derinleşebileceği bir zemin yaratır. Bu zeminde yeşeren “Türk-İslâm Sentezi” 1970’lerde Aydınlar Ocağı tarafından sol hareketi milliyetçilik ve muhafazakârlık eliyle engellemek için oluşturulmuş bir proje olarak değerlendirilir (Bora ve Can, 2004).

    Türk-İslâm Sentezi’ni hem kamusal hem de bireysel alanın dinsellik üzerinden inşa edilmesi çabası olarak tanımlamak yanlış olmaz. Buna göre özgürlük ve özgürlüğün kapsamı ancak din-içi alanda tanımlanabilir hâle getirilirken, din-dışı özgürlük talepleri göz ardı edilebilir ya da gayri-meşru gösterilerek bastırılabilir hâle gelmişti. Böylesi bir zemin toplumsal yeniden üretimi dinsellikle eklemeyi hedefleyerek sınıf çatışmalarının olmadığı ve halk kitlelerinin biat ettiği bir sosyo-politik ve sosyo-kültürel ortamda neoliberal yeniden yapılandırmayı sağlayabilmek için toplumsal yapının kurucu ilkesini dinsellikle dönüştürmeye başlamıştır. (Uysal, 2016: 381).

    Türk İslâm Sentezi hem devlet hem de toplum düzeyinde hayata geçirilmiştir. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve Atatürk Kültür Merkezi, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu isimleriyle Başbakanlık bünyesinden yeniden yapılandırılmıştır. 1982 Anayasasında din eğitimini düzenleyen 24. maddeye göre “din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.” Din kültürü ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır.” Ancak Tanör’e göre uygulamada bu dersler genel olarak bir din ve mezhebin aşılanması doğrultusunda işlenmiştir (Tanör, 2000: 102). Diğer taraftan, ortaya konan temel görüşe göre de, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu Hıristiyan ve Musevi çocuklara İslâm dinine ilişkin pratik bilgiler verilemeyeceği ve öğrencilerin bunlardan sorumlu tutulamayacakları vurgulanmaktadır.

    Dahası imam hatip okullarının sayısı çok fazla artmış, 1983 yılında imam hatip mezunları her üniversite ve okulda okuma hakkı kazanmıştır. Bunlara ek olarak dindar İslâmi yorumun kamusal alandaki görünürlüğü hem devlet aygıtları hem de -Nakşibendi ve Süleymancı tarikatlarla Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık düzeyinde kurulan ilişkiler örneğinde olduğu gibi- dini tarikat ve cemaatler üzerinden artırılmıştır (Uysal, 2016: 382).

    12 Eylül’ün Mirası: “Başörtüsü Meselesi”

    12 Eylül 1980 askeri darbesinin işbaşına getirdiği Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) o dönemdeki başkanı İhsan Doğramacı, yıllar sonra Habertürk Televizyonu’na “türban”ın, darbe lideri Kenan Evren’in fikri olduğunu söylemesinin ardından Evren bunu yine Habertürk’te doğruladı:

    80’lerden sonra kız öğrenciler arasında başörtülüler görülmeye başlandı. Özellikle Özal hükümetinden sonra sayıları artmaya başladı. Üniversitelerde hoşa gitmeyen olaylar başladı. YÖK Başkanı ile konuştum. Dedim ki ne yapabiliriz. Anayasada böyle bir madde yok. Bunun üzerine YÖK bir karar alarak türbanı yasakladı[4].

     

    Tam da bu yasak o dönem “türban sorunu” olarak adlandırılan sorunun uzun bir süre değişik biçimler almakla birlikte her dönem suni bir biçimde gündeme gelmesini mümkün kıldı. ANAP hükümeti 1990’da üniversitelerde başörtüsüne serbesti getiren üçüncü yasayı çıkardı. Bu kez SHP iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu, ancak talep reddedildi. 2547 sayılı YÖK Kanunu’nun ek 17. maddesi uyarınca üniversitede her türlü kılık kıyafet serbest oldu. 1997’de Kemal Gürüz YÖK Başkanı seçilene kadar serbestlik devam etti (Korkut, Bianet Haber Merkezi, 09. 06. 2008).

    28 Şubat sürecinde Milli Güvenlik Kurulu’ndan “Kıyafet Kanunu’na aykırı olarak ortaya çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalı” diye bir tavsiye kararı çıktı. Yıllık kayıt yaptırmak için başvuran başörtülü öğrenciler kabul edilmeyince kitlesel eylemler başladı. Üniversite rektörlükleri, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 15 Eylül 1997 tarihli genelgesine dayanarak başörtülü öğrencileri okullara almadı. Başta Beyazıt Meydanı olmak üzere pek çok yerde aylarca başörtüsüne özgürlük eylemleri yapıldı.

    İslâmi muhafazakârlığın neoliberal politikalarla eklemlenerek oluşturduğu son derece otoriter, emek haklarını, demokratik hak ve özgürlükleri yerle bir eden bir yönetim anlayışının egemen olduğu bir gerçekti. Ancak bu yönetimle ve İslâmi muhafazakârlığa karşı savaşın bu kesimin destekleyicisi olduğu düşünülen örtünen kadınlara ve bu kadınların eğitim haklarına karşı verilen mücadeleyle yürütülmesi oldukça sorunluydu. Zira bu tartışmada kadınların özgürleşmesi ve üniversitelerin demokratikleşmesi, özgür ve bilimsel bir ortama kavuşmasına ait argümanlar bulmak da oldukça güçtü (Özgün, 2010).

    2002 yılındaki seçimlerde AKP’nin iktidara gelmesiyle, başörtüsü yasağında ani bir değişim olmadı. Başörtüsü, hâlâ hassas bir tartışmaydı. Uygulamada bazı yumuşamalar olsa da, yasal düzenleme yapılmadı. Yüksek mahkemelerin verdiği kararlar da, yasağın kaldırılmasına engel oldu. 2007’de YÖK başkanlığındaki değişimle, üniversitelere başörtülü öğrencilerin girmesinin önü açıldı. YÖK başkanının rektörlüklere gönderdiği talimatla yasak uygulamada kalktı. Kamu personeli için başörtüsü yasağının kalkması ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın 1 Ekim 2013’te açıkladığı demokratikleşme paketi ile oldu. Kılık kıyafet yönetmeliğinin 5. maddesinde yapılan değişiklikle kısıtlayıcı hükümler kaldırıldı[5].

    AKP’nin Din ve Vicdan Özgürlüğü İle Kurduğu Pragmatik İlişki

    AKP iktidara geldiği andan itibaren dinle ve inanç özgürlüğü ile çetrefilli bir ilişkisi oldu. 28 Şubat ile iktidardan indirilen Milli Görüş hareketinin İslâmcılığının bir devamı olmadıkları vurgusu, AKP’nin ilk döneminde en belirleyici ideolojik motiflerden birini oluşturuyordu. Öte yandan hem muhalefet hem de o dönemde iktidar blokunun parçalı yapısı içinde kilit yerlerde duran, bürokraside veya ordu içinde etkili olan kesimler tarafından bu tavrı genellikle “takiyecilik” olarak değerlendirildi. Bu nedenle AKP İslâmcı bir parti olarak görülmeye devam edildi. Dolayısıyla AKP, hem siyasal İslâm’ın özellikle Refah Partisi’nin 1994 seçimleri sonrasında kazandığı ve etkilemeye devam ettiği kitleleri kendi etrafında toplama hem de devletin çeşitli kanatlarıyla “laiklik” meselesi etrafında çatışmaya düşmeme gibi bir ikilemle başından itibaren karşı karşıya kalmıştı.

    Böyle bir siyasi ortam içinde AKP’nin vurgusu İslâm’dan muhafazakârlığa kaymış durumdaydı. İslâmcılıktan, muhafazakâr bir söyleme kayış aslında tek başına bir yorum farklılığını ifade etmiyordu. Avrupa Birliği (AB) ve Batı karşıtlığını temel argümanlarından biri olarak kullanan Refah Partisi’nin aksine AKP’nin ilk yılları Türkiye’nin AB ve diğer Batı ülkeleriyle entegrasyonunu önüne hedef olarak koyuyordu. Dolayısıyla Milli Görüş’ün ithal ikameci kapitalizm modeli yerine AKP dünya kapitalizmiyle tam entegre olmayı savunan neoliberal bir ekonomik politikayı benimsemiş durumdaydı. Bu ise geleneksel İslâmcılık çerçevesi içinde gerçekleştirilebilir bir hedef değildi:

    AKP İslâmcılığı değil, muhafazakârlığı vurgulayarak politik hayatına başlamış, süreç içerisinde politik dili dini referanslara daha çok dayansa da, RP’de belirgin olan İslâmcı söylemin aksine, muhafazakârlık vurgusunu diğer bir ifadeyle DP döneminde kurulan merkez sağ söylemi İslâmi dozunu arttırarak sürdürebilmiştir. Bu durumun AKP döneminde karşımıza çıkan dinselleşmenin söylemsel düzeyde daha sığ ancak daha yaygın/popüler bir görünüm arz etmesinde etkili olduğu söylenebilir (Özdemir Taştan, Kara, Diltemiz Mol, 2019: 25).

    Bu duruş AKP’nin ilk iktidar döneminde Erdoğan’ın sözlerinde açığa çıkıyordu. Örneğin 17 Mayıs 2003’te Milliyet gazetesinin manşetinde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri yer alıyordu: “Biz hepimiz Milli Görüş elbisesini dışarıda bıraktık, AKP DP’nin devamı”.

    17 Mayıs 2003

    Bu ilk iktidar döneminde muhafazakâr demokrat sıfatıyla dünya sermayesiyle eklemlenme hedefi de sık sık vurgulanıyordu. Yine bu ilk iktidar döneminde The Economist’in düzenlediği “Avrupa Birliği yönünde Türkiye” isimli konferansta konuşan Erdoğan, “Biz partimizin adını ‘Müslüman Demokratlar’ sınıfına değil, ‘Muhafazakâr Demokratlar’ sınıfına koymayı uygun gördük ve bu yola böyle çıktık” diyordu. Konuşmasının sonunda Türkiye’nin özel ve stratejik konumunun transatlantik ilişkilerin geliştirilmesine katkı yaptığını vurguluyor, AB ve ABD ile ilişkilerin geliştiğinin altını çiziyordu.[6]

    Esas olarak Erbakan’ın kontrolündeki Milli Görüş Hareketi’ni ve Refah Partisi’ni “arkaik” bularak sermayeyle, sistemin temel kurumlarıyla, ABD gibi güç odaklarıyla ve IMF ile daha uyumlu Müslüman bir parti arayışına bir yanıt olarak ortaya çıkmıştı. AKP kurulmasından sonraki süreçte neoliberalizmi yaşatacak koşulları yaratacak, sermayenin farklı kesimleri arasında uyum ve bütünlüğü sağlayacak ve geçmişten devraldığı muhalefet dinamikleri üzerinden kendi hegemonyasını inşa edecekti (Saraçoğlu, 2011: 33).

    Bu dönemde AKP’nin din ve inanç özgürlüğü ile pragmatik bir ilişki kurduğu söylenebilir. Bunun sebeplerinden biri AKP’nin yaslandığı İslâmi hareketin, 28 Şubat postmodern darbesi diye adlandırılan askeri müdahale ile doğrudan mağdur edilmiş olmasıydı. 1997 yılında Refah Partisi ile DYP’nin kurduğu koalisyona Refah Partisi’ni ve İslâmi hareketi hedef alan bir dizi tavsiye kararı iletildi. MGK bildirisi İslâmcıların tüm devlet kurumlarından tasfiyesini getirecek kararlar niteliğindeydi, Başbakan Necmettin Erbakan’ın kararları başlangıçta imzalamaması ordu ve bürokrasinin yoğun baskısına yol açtı ve Refah Partisi’ne kapatma davası açıldı. 18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Bundan sonra yeni bir hükümet kuruldu, Refah Partisi kapatıldı, üniversiteler başta olmak üzere kamuda İslâmi kimliğiyle bilinen kadrolar tasfiye edildi. Özellikle de başörtülü öğrencilerin okullara alınmamaya başlaması ve bu konudaki yargılamalar pek çok öğrenciyi doğrudan etkiledi. 28 Şubat, bir açıdan AKP’yi oluşturan kadroların Milli Görüş hareketinden kopuşunu hızlandırırken diğer yandan din ve inanç özgürlüğü konusundaki pragmatik yaklaşımının da temelini oluşturdu.

    Kuşkusuz din ve inanç özgürlüğüne pragmatik yaklaşımın en önemli unsurlarından biri başörtüsü yasağıydı. Tarihi daha geçmişe uzansa da 28 Şubat sürecinde bir cadı avı biçimini alan başörtüsü yasağı AKP için kullanışlı bir politik zemin oluşturdu. İktidarının ilk döneminde AKP, başörtüsü yasağına karşı çıkmanın tek başına yeterli olmayacağının farkındaydı dolayısıyla sadece Sünni Müslümanlara dönük değil daha genel bir din ve inanç özgürlüğü anlatısına sarıldı. Bu hem devletin pek çok kurumu tarafından hâlâ “irtica faaliyetlerinin odağı” gibi görülen AKP aynı anda devlet kurumlarının gözüne fazla batmamaya çalışırken, İslâmcı tabandan daha geniş bir tabanı kazanmaya ve aynı zamanda ağırlıklı gövdesini laik sermayenin oluşturduğu Türkiye burjuvazisinin güvenini de sağlamaya çalışıyordu.

    Zira bu dönemde Erdoğan sık sık, herkes için özgürlükleri savunduklarını vurguluyordu. Seçim öncesinde katıldığı bir programda laiklik sorusuna verdiği cevap tam da yukarıda bahsedilen hedeflere uygundur:

    …bizim şu anki laiklik anlayışımız 1982 Anayasası’nın gerekçesindeki laiklik anlayışının ta kendisidir. Biz ülkemizde hangi inanç grubu olursa olsun bütün bu inanç gruplarının hepsinin laikliğin güvencesi altında olduğuna ve laik bir yönetimin hepsine eşit mesafede olduğuna inanan bir anlayıştan geliyoruz.  Ve burada herhangi bir ayrım söz konusu değildir. Temelinde bir defa dini esaslara dayalı devlet anlayışı AK Parti’de yoktur. Böyle bir şey söz konusu değil. Ha kişi inancını yaşar ve inancını yaşamada da yönetim yani devlet onu güvence altına alır (akt. Diltemiz Mol, 2019: 35).

    Bu pragmatizm bir dizi başlıkta liberal sayılabilecek hakların hayata geçirilmesinin savunulmasıyla da kendini gösteriyordu. Örneğin, 2002 seçimlerinden önce bir televizyon programına katılan Erdoğan, eşcinsel hakları konusundaki bir soruya: “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz” şeklinde cevap vererek. LGBTİ+’lere dönük ayrımcılığı körükleyen Milli Görüş çizgisinden ayrışıyordu.[7]

    Sadece Erdoğan da değil, diğer AKP kadroları da inanç özgürlüğü konusunda benzer bir çizgi izliyordu. Örneğin, AKP’li Bülent Arınç 2006 yılında katıldığı bir programda TBMM’de neden Cemevi olmadığına dair bir soruya yanıt verirken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılması gerektiğini savunuyordu: “Bir ihtiyaç olsaydı açardık. Gerçek laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı da olmaz, olmamalı. Türkiye’de aslında Diyanet’in varlığı tartışılmalıdır. Gerekirse bu kurum kaldırılmalıdır. İmamların maaşlarının verilmesine kadar din hizmetleri vakıflar eliyle yürütülmelidir.”[8]

    27 Nisan Muhtırası ve AKP’nin Seçim Zaferi

    Askeri ve sivil bürokrasinin, AKP’yi sürekli kontrol altında tutmaya dönük tavrı 2007 yılında bir krize yol açtı ve bu durum AKP’nin ikinci iktidar döneminde daha güçlü bir aktör hâline gelmesiyle sonuçlandı. AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak kurucusu ve eski genel başkanı Abdullah Gül’ü göstermesi bu krizin fitilini ateşleyen temel dinamik oldu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin sona erecek olması, hem devlet içindeki hem de toplumdaki Kemalist kesimler tarafından AKP tarafından seçtirilecek bir cumhurbaşkanının din devletine yol açacağı endişesini doğurmuştu. Tartışmanın bir yönünü de Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül’ün başörtülü olması ve başörtülü birinin Çankaya Köşkü’ne yerleşmesi oluşturuyordu. 2006’da Alparslan Arslan isimli bir avukatın Danıştay’ı basarak başörtüsü tartışmalarını gerekçe göstererek üyelere suikast düzenlemesi ise toplumda “laik-anti laik kutuplaşması” olarak görülebilecek gerilimin en üst noktaya çıkmasına yol açtı. Bundan sonra AKP’ye dönük “laiklik” vurgulu çeşitli kampanyalar hız kazandı. Bu kampanyaların en ünlülerinden biri Cumhuriyet gazetesi tarafından yürütülen “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyasıydı.

    2 Nisan 2006

    Cumhurbaşkanlığı ilk tur seçimi için belirlenen 27 Nisan tarihinin gecesinde Türk Silahlı Kuvvetleri web sitesinde bir bildiri yayımlanarak “Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir” denildi.[9]

    O güne kadar genellikle devlet kurumlarıyla itişmemeye gayret gösteren AKP liderliği, e-muhtıra karşısında sert bir tepki verdi. İlk olarak AKP’li Cemil Çiçek, Genelkurmay Başkanı’nın eylemlerinde Başbakan’a karşı sorumlu olduğunu söyledi. Ardından hükümet, tek başlarına Cumhurbaşkanı seçtirmenin önünde engel olan 367 kararını da MHP desteğiyle aşarak Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçmeyi başardı. Bu atmosferde gidilen 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP oylarını arttırarak yüzde 46’ya yükseltti, dolayısıyla AKP özellikle devletin çeşitli kademelerinden gelen hamleleri başarıyla savuşturmayı başarmıştır. 2007 sonrasında kendine daha güvenli ve hâlen liberal temaları kısmen korumakla beraber dindarlık vurgusunu daha sık dile getiren bir AKP ile karşılaşıyoruz.

    AKP toplumsal düzeyde tarikatlar ve cemaatlerle geliştirdiği organik ve araçsal ilişkisini toplumsal yapının dindar İslâmi yorum ile dönüşümünde kullanmıştır. Dini tarikat ve cemaatlerin meşruiyetini sağlamak için 1935 tarihli Vakıflar Kanunu değiştirilerek cemaat vakıflarına özel imtiyazlar getirildi. Dini tarikat ve cemaatlerin meşru ve sosyal ihtiyaçlara yanıt veren bir tür sivil toplum kuruluşları olarak algılanmasını sağlayacak hukuki ve toplumsal dönüşümler gerçekleştirildi. Bunun en belirgin örneği eğitim alanında görüldü. Gülen cemaatinin yanı sıra Nakşibendi tarikatının desteğiyle kurulan İlim Yayma Vakfı[10], dershaneler, özel okullar, öğrenci yurtları açarak, öğrencilere pek çok burslar sağlayarak toplumsal alanda törpülenen sosyal hakların yerini almayı hedefledi (Uysal, 2016: 385).

    Buradan sonraki süreçte AKP’nin Gülen Cemaati ile kurduğu ilişki de daha belirgin hâle geldi. Ordu içindeki çeşitli unsurlara karşı başlayan Ergenekon, Balyoz gibi davaların askerlerden daha geniş bir kesimi kapsamaya başlaması muhalefetin hükümeti ve cemaati davaları araçsallaştırmakla suçlamasına da yol açıyordu. Dönemin en önemli diğer davası ise yine hükümet ve cemaat ortaklığında yürütülen ve Kürt siyasetçilerine yöneltilen KCK davalarıydı.

    AKP’nin “Açılımları”

    AKP’nin bu dönemine iki “açılım” da eşlik etti: Kürt açılımı ve Alevi açılımı. Bunlardan birincisi Kürtlerle “inanç” temelinde bir kardeşliğe yaptığı vurgu bakımından dinin öne çıktığı bir yaklaşım sergiliyordu, ikincisi ise Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana dışlanmış bir inanç grubunu tanımlamaya, sınırlarını çizmeye dönük bir yaklaşım sergiliyordu. Otoriterlik ile küresel piyasayla entegrasyon arasında salınan AKP, 2011 seçimlerinde oylarını bir kez daha arttırdıktan sonra yolunu büyük oranda otoriterlikten ve dinin öne çıktığı bir siyasal söylemden yana seçti.

    Başbakan Erdoğan, 2012’de yaptığı bir konuşmada “dindar ve kindar bir nesil” istediğini belirterek şöyle demişti:

    En önemlisi de milli, manevi değerlerine sahip çıkan, onları yaşatan, geleceğini geçmişinden aldığı güç, gurur ve ilhamla şekillendiren bir gençlik tasavvur ediyoruz. Altını çiziyorum; modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.[11]

    Bu konuşmadaki gibi içeriği dinle bezenmiş bir “dava” söylemi AKP’nin bundan sonraki dönemine damgasını vurdu. Elçin Aktoprak’ın belirttiği gibi artık “davaya” ihanet vatana ve millete ihanet ile özdeşleştirilmeye başlanmıştı (2016: 16). 11 Mart 2020’de Erdoğan’ın yaptığı konuşma günümüzde de bu “dava” söyleminin devam ettiğini gösteriyor:

    “Davası inancı olmayanın, davası milleti olmayanın, davası ülkesi olmayanın sonu her zaman hüsran olmaya mahkûmdur.”[12]

    Alevi açılımı henüz baştan Alevileri yaralayan bir tarzda yapılmıştı. 2009’da yapılan Alevi Çalıştayı’na Alevilerin tarihinin en karanlık olaylarından biri olan Maraş Katliamı’nın sanıklarından ülkücü Ökkeş Kenger’in (Şendiller) çağrılması Alevilerin yoğun tepkileriyle karşılaşmış, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız bunun karşısında Alevi açılımının sona erdiğini, açılımın katliam sanıklarının aklanmasına dönüştüğünü söylemişti.[13] Öte yandan bu açılımın asıl hedefi Ayhan Yalçınkaya’nın da belirttiği gibi “homojenleştirme” idi:

    …Aleviliğini İslâm dışı tüm referansları budanacağı ve bastırılacağı gibi, aynı şekilde İslâm’ı okuma biçiminin çoğul olanakları da doğrudan devlet eliyle kapatılacak ve devletin isteklerine uygun bir okuma biçimi ki bunun Sünni-Hanefi bir okuma biçimi olduğu bilinmektedir, Alevi dedelere kazandırılacaktır. Homojenleştirme işlevi Ankara ve İstanbul merkez alınarak dalga dalga yayılacaktır (Yalçınkaya, 2010: 320).

    Bu homojenleştirmede Erdoğan’dan Ahmet Davutoğlu’na kadar pek çok hükümet üyesinin “Ali’siz Alevilik” vurgusu çok etkili oldu. Bugün hükümetin Alevi meselesinde takındığı tutumun hâlen temel argümanlarından biri “kökü dışarıda” bir “Ali’siz Alevilik” ve sınırlarını kendilerinin çizdikleri “Müslümanlığın bir mezhebi olarak Alevilik” anlayışına dayanıyor. Erdoğan, 2015 seçimleri öncesi yaptığı bir konuşmada bu ayrımı çok net biçimde ortaya koyuyordu:

    Avrupa’da ‘Alisiz Alevilik’ diye bir şeyler çıktı ya şimdi bu Alisiz Alevilerin içerisinden bir tanesini de aday yaptılar, milletvekili adayı. Kardeşlerim uyanık olmaya mecburuz. Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse benden daha Alevisi olamaz. Ama yok Alevilik bir dinse orada Tayyip Erdoğan yok. Onu Alisiz Aleviler düşünsün.[14]

    Erdoğan, yakın zamanda (27 Nisan 2020) yaptığı bir konuşmada da İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından çocuklara dönük basılan bir kitapçıkta bir Alevi dedesinin yer almasını eleştirirken de şu sözleri kullandı:

    Belediyenin yardımlarıyla ilgili valiliklerle koordinasyon ve planlama yapılması gerektiğini söylerken onlar işi bambaşka yerlere götürmeye çalışıyor. Yardım paketlerinin içine Alevi-Bektaşi kardeşlerimizi İslâm dışı gösteren, kanun dışı eylemleri öven kitaplar koymak suretiyle kirli yüzlerini bir kez daha göstermeyi ihmal etmediler. Dağıttıkları kitapçıklarla Aleviliği din olarak takdim eden bu anlayışı özellikle milletimin huzurunda telin ediyorum, kınıyorum.[15]

    11 Mayıs 2015

    AKP iktidarının üçüncü döneminde Alevilerin kaygıları yükseldi. Tamamen Sünni-Müslüman inancına göre düzenlenmiş bir kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı, cem evlerinin tanınmayışı, Sivas Katliamı Davası’nın zamanaşımına uğraması ve Erdoğan’ın bu karara “Hayırlı olsun” demesi, çeşitli şehirlerde Alevilere ait evlerin işaretlenmesi ve bu işaretlemeyi yapanların açığa çıkarılamayışı bu kaygıları besleyen gelişmeler oldu. Üstüne üstlük İstanbul’a yapılan üçüncü köprüye adı Alevi katliamları ile anılan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in adının verilmesi gibi olaylar Alevilerin huzursuzluğunun daha çok artmasına sebep oldu. AKP’nin otoriterleşmesinde kuşkusuz en önemli uğraklardan biri olan Gezi Parkı Eylemleri sırasında polis şiddetiyle hayatını kaybeden eylemcilerin tamamına yakını Alevi’ydi.

    Bugün hâlen cem evleri ibadethane olarak kabul görmüş değil. Aleviler, cenazelerinde bile Sünni Müslümanlar ile aynı şekilde muamele görmüyor. Son olarak ölüm orucunda hayatını kaybeden Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in Gazi Cem Evi’nde yapılan cenazesine polis gaz bombaları atarak engel oldu.[16]

    İkinci bir açılım olan Kürt açılımını ise Alevi açılımına oranla daha somut bir açılım olarak 2015 yılına kadar devam etti. Açılımın adı sürekli olarak değişse ve gelgitli, gerilimli bir süreç olarak ilerlese de bu dönemde devlet ile başta PKK olmak üzere Kürt hareketinin çeşitli unsurlarıyla diyalog içinde olundu ve uzunca bir süre silahların sustuğu, barış umudunun doğduğu bir dönem oldu. Bu sürecin ayrıntılarına girmek bu raporun konusunun dışında kalır ancak din ve vicdan özgürlüğü açısından bu açılımda da önemli detaylar vardı.

    Öncelikle Kürt açılımı devletin o güne kadar Kürt sorununa bakışından farklı bir tutum sergiliyor olsa da Kürtlerle kurulacak “kardeşliğin” en temel unsuru olarak dini ön plana çıkarıyordu. Bu, gerilimin arttığı dönemlerde Kürtler arasında din temelli bir ayrım yapan sözlerin söylenmesiyle de besleniyordu. Meseleye ilişkin tüm konuşmalarında Kürtlerden, “Kürt kardeşlerim” diye söz eden Erdoğan, özellikle çözüm sürecinin sona ermesinden sonraki konuşmalarda PKK’lilerin ve HDP’lilerin Kürt olmadığı ve Müslüman olmadığı vurgusunu yapıyordu. Örneğin, 2016’da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Bunlar camilerimizi yakmadılar mı, bunlar ateist, bunlar Zerdüşt, bunlardan bir şey olmaz. Bunlar bizim değerlerimizle hareket etmiyorlar”[17]

    2015 yılında ise “Milli beraberlik ve birlik projesi”, “Çözüm süreci” gibi isimlerle anılan açılım tamamen sona erdi.

    Arap Baharı ve Türkiye Modeli

    2010 yılının sonunda Tunus’ta başlayarak kısa süre içinde Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Yemen gibi pek çok ülkeye yayılan ve Arap Baharı olarak anılan isyan ve devrimler dalgası AKP açısından hem dış politikada, hem de iç politikada bir ray değiştirme işareti olarak okunmuştu. Diltemiz Mol’un dediği gibi, “Diktatörlere karşı başkaldıran din kardeşleriyle dayanışma söylemi, AKP’nin Ortadoğu’daki Müslümanların hamisi olma iddiasıyla harmanlanmış ve Arap Devrimlerine verilen açık destek, AKP için bir kaldıraç işlevi görmüştür” (Diltemiz Mol, 2019: 54).

    Dış politikada “din kardeşliği” üzerinden geliştirilen ideolojik çerçeve, eşit bir kardeşlikten öte bir tür büyük ağabeylik tonu taşıyor ve Ortadoğu’da bir “alt emperyalist” güç olma hedefiyle de örtüşüyordu. Suriye’deki isyan iç savaşa dönüşürken AKP hükümeti doğrudan tavır aldı, sahadaki örgütlerin bir bölümüyle ve Özgür Suriye Ordusu’nun çeşitli kanatları ile askeri-siyasi ilişkiler geliştirerek Suriye politikasına müdahil oldu.

    Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin en önemli parçalarından biri ise Mısır’dı. Mısır’da diktatör Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sonrasında Müslüman Kardeşler örgütü seçimlerle iktidara geldi. AKP ile ideolojik ortaklıkları bulunan örgüt ile AKP arasındaki ilişki AKP’nin “ağabeylik” iddiasını ortaya koyar nitelikteydi. Mübarek’in devrilmesinden kısa bir süre sonra Mısır’ı ziyaret eden Erdoğan, “Müslüman Kardeşler”e ve Mısır halkına laik bir anayasa yapma çağrısında bulundu:

    Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.[18]

    Bu tür çağrılardaki temel hedef, politik olarak yeniden yapılanan Arap ülkelerine dindar bir iktidar ile laikliğin bir arada var olabildiği Türkiye üzerinden bir model olarak önermektir. Kısa bir süre sonra Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarının bir askeri darbe ile devrilmesi sonucunda ise AKP hükümeti bunu iç politikayı düzenlemekte bir motif olarak kullanmaya başladı. Mısır darbesi ile Gezi Parkı Eylemleri aynı döneme denk düşünce, AKP Gezi Parkı eylemcilerinin de tıpkı Mısır’daki gibi bir darbe planladığını iddia etmeye başladı. Bu iddianın sonucu olarak Mısır’da darbeye karşı direnen Müslüman Kardeşler üyelerinin işareti olan Rabia işaretini temel politik sembollerinden biri hâline getirdi.

    Darbe Girişiminden Pandemiye Din ve Vicdan Özgürlüğü

    15 Temmuz 2016’da Gülen Cemaati’ne bağlı askeri güçlerin öncülüğünde gerçekleşen başarısız darbe girişimi sonrası OHAL ilan edildi. OHAL koşullarında gerçekleşen 2017 yılındaki Anayasa değişikliği referandumu ile AKP, MHP’nin de desteğini alarak “Türk tipi başkanlık” sistemini getirdi ve Erdoğan partili cumhurbaşkanı oldu. Bu süreçte her geçen gün dozu arttırılan dindarlık söylemi, diğer inanç gruplarını dışlayacak bir biçimde politikanın merkezi unsurlarından biri hâline geldi. “Yeni Türkiye” tabirine, yeni bir yurttaşlık projesi de eşlik etmeye başladı:

    AKP de bu süreçte bir yandan devletin ordu, bürokrasi ve eğitim gibi temel ulus inşa araçlarına, yani aslında zora sahiptir ama diğer yandan hegemonya asıl harcını rızadan aldığı için kendi ulus tahayyülüne bir rıza sağlamak zorundadır. AKP bu rızayı İslâm’da aramaktadır. Her ne kadar 1980 askeri darbesinin ardından güçlenen Türk-İslâm sentezi resmi ulus inşa sürecinde dinin rolünü arttırarak AKP dönemini hazırlamışsa da Kemalist ulusal kimlik modelini sadece esnetmiş, değiştirememiştir. AKP ise ilk defa İslâm merkezli bir ulusal kimlik tanımını resmi ideolojiye dönüştürmüştür (Aktoprak, 2016: 14).

    Bu yeni resmi ideolojide, eski resmi ideolojiden unsurlarla, Osmanlı geçmişine yapılan vurgu ve farklı semboller iç içe geçmiştir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında 7 Ağustos 2016 günü düzenlenen “Demokrasi ve Şehitler Mitingi”ne parlamentoda grubu bulunan HDP hariç bütün partiler davet edildi ve hepsinin liderleri mitingde yer aldı. Bu mitingde yeni resmi ideolojinin içini dolduran eklektik semboller iç içeydi. Çok sayıda Türk bayrağına, İslâm’ı ya da Osmanlı’yı temsil eden semboller eklenmişti. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün devasa bir kalpaklı resmi, yine aynı boyutlarda bir Türk bayrağı ve Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafıyla beraber asılmıştı. Konuşmalarda Atatürk’ten, Nâzım Hikmet’e, Necip Fazıl Kısakürek’ten Mehmet Akif Ersoy’a, Alparslan’dan Selahaddin Eyyubi’ye pek çok farklı  isme gönderme yapılıyordu. Kurulan iktidar bloku, Malazgirt’ten Osmanlı’ya oradan Mustafa Kemal’e eskinin hayaletlerini de çağırarak bunu Sünni-İslâm’ın ön planda olduğu yeni bir resmi ideolojiye eklemlemeye çalışıyordu.

    Diyanet İşleri Başkanlığı Kurumu’nun Genişleyen Yetki Sahası

    Yeni resmi ideolojinin öne çıkmaya başlamasıyla birlikte eskiden AKP kadrolarının kapatılması gerektiğini söyledikleri bir kurum, Diyanet İşleri Başkanlığı giderek artan bir şekilde merkezi bir konum kazanmaya başlamıştır. Din ve inancını açığa vurma özgürlüğünün etkili bir şekilde kullanılabilmesi için devletin bütün din ve inançlara eşit me­safede olması gerekir. Devletin Diyanet İşleri Başkanlığı nezdindeki tarafgir tutumu veya bazı din­lerin veya inançların tanınmaması/hukuk dışında bırakılması, bu dinlere veya inançlara mensup kişilerin din ve vicdan öz­gürlüğü üzerinde ciddi bir tehdit oluşturuyor. Diyanet, ibadethaneleri ve görevlilerini idari açıdan yönetmenin ötesinde, İslâm dininin inanç ve ibadet yönlerine dair hüküm verme görevine de haizdir. Böylelikle, kamusal alanda meşru ve gayri meşru dini pratikler üretilmesine ve devletin pratikte resmi bir din tanımasına yol açmıştır. Bu pratikte tanınan resmi din İslâm’ın Sünni yorumuna/mezhebine dayalı olduğu için diğer mezhepleri ve yorumları, özellikle Alevi yorumu dışlamış ve ötekileştirmiştir (Uysal, 2016: 376).

    Kaldı ki Türkiye’de inanç gruplarının tüzel kişiliğinin tanınmaması, bu grupların hak ve taraf ehliyetleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurur. Örnek vermek gerekirse, Ekümenik Patrikhanesi’nin, Er­meni Apostolik Patrikhanesi’nin, Türkiye Hahambaşılığı’nın veya çeşitli Alevi dergâhlarının ve Müslüman cemaatlerinin bağımsız hukuksal kişilikleri yoktur. Bu eksik­lik, hukuksal işleri gerçekleştirme, tasarrufta bulunma, da­valarda taraf olma, banka hesabı açma ve özellikle mülkiyet edinme gibi birçok noktada sorun yaratmaya devam ediyor (Şirin T, Duymaz, E ve D. Yıldız: 2016).

    15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Gülen Cemaati’ne dönük başlatılan operasyonla cemaat hem iktidar hem de muhalefetin önemli bir kısmı tarafından kabul edilen Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ismiyle anılmaya başlanmış ve Diyanet’in resmî din anlatısının aslen bir dini cemaat olan FETÖ gibi yapıların ortaya çıkmasının önüne geçeceği yönünde bir argüman da Diyanet’in artan merkezi konumuna eşlik etmiştir. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı artık yeni ulusal kimlik inşasında, dost-düşman ayrımının belirlenmesinde Sünni-İslâm’ı araçsallaştıran bir kurum hâlini almıştır.

    Daha öncesinde de Diyanet’in politikaya dahli konusunda pek çok örnek olsa da pandemi dönemi Diyanet’in rolünün çıplak biçimde görülebildiği bir dönem oldu. COVID-19 salgınının Türkiye’ye gelmesiyle beraber hükümet 11 Mart 2020’den itibaren “Evde Kal” çağrılarına başladı. İşe gitmek zorunda kalanlar dışında insanların evde kalmaya çalıştığı bu süreçte camilerden günde 5 vakit okunan ezanın yanı sıra Diyanet’in talimatı üzerine Türkiye’deki tüm camilerden dualar ve sala okunmaya başlandı.[19] Böylelikle farklı inançlardan ya da inançsız olan tüm yurttaşlar bir Sünni-Müslüman ritüeline dâhil edilmiş ve hâkim bir inanç sistemi bir kez daha dayatılmış oldu. Daha sonra Bilim Kurulu’nun camilerden yapılan bu yayının halkın psikolojisini bozduğu uyarısı üzerine uygulamadan vazgeçildi.[20]

    24 Mart 2020

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın pandemi döneminde din ve vicdan özgürlüğüne yaptığı bir müdahale de LGBTİ+’ları din üzerinden hedef göstermek oldu. Ankara Hacı Bayram Camisi’nde temsili Cuma namazında konuşan ve konuşması Diyanet TV’den yayımlanan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “İslâm zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lutiliği, eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir bunun hikmeti” şeklinde konuştu ve COVID-19’dan eşcinselleri sorumlu tuttu.[21] Bunun üzerine LGBTİ+ örgütleri başta olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşu Diyanet’in bu nefret söylemine karşı açıklamalar yaptı ve tepki gösterdi. En çok dikkat çeken çıkış ise barolardan geldi. Ankara ve Diyarbakır barolarının Diyanet’i eleştiren açıklamalarının ardından haklarında soruşturma başlatıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer hükümet üyeleri de Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamasını destekledi. Erdoğan şunları söyledi:

    Başkanımız bir açıklama yaptı. Bu açıklamasıyla sadece inancını, ilminin ve yürüttüğü görevin gereğini yerine getirmiştir. Söyledikleri de sonuna kadar doğrudur. Elbette onun sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatla tanımlamayanlar için bir görüşten ibarettir. Bu Ankara Barosu’nun yetkisinde olan bir konu değildir. Ankara Barosu’nun açıklaması başta olmak üzere Diyanet İşleri Başkanı’mıza karşı kullanılan üslup İslâm’a karşı kasıtlı bir saldırı halini almıştır. Saldırı, devletimize yapılan bir saldırıdır. Yapılan her gönderme karşımızdaki zihniyetin ilkelliğinin birer yansımasıdır. Milletimizi temsil eden kavramlara böylesine kin duyulabildiğini görmekten üzüntülüyüz. Demokratlık adına faşizmi, halkçılık adına millet düşmanlığını, yargı adına hukuksuzluğu, eşitlik adına sapkınlığı yüceltenlerin gerçek yüzleri birer birer ifşa olmaktadır.[22]

    Bu konuşma ile Diyanet İşleri Başkanlığı, İslâm adına konuşmaya yetkili tek kurum ilan edilmiş ve açıkça devletin din alanını Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla belirleme yetkisi olduğu ilan edilmiştir. Sadece tek bir dini inancın, tek bir mezhebinin (İslâm’ın ve Sünniliğin), onun da sadece devlet tarafından yorumlanan biçiminin temsilcisi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı barolara soruşturma açılmasından, toplumun bir kesimini oluşturan LGBTİ+’ların hedef gösterilmesine kadar pek çok alanda yetkili kılınmıştır. Bir inancın bir yorumunun tüm topluma dayatılması din ve vicdan özgürlüğüne zarar vermiş, LGBTİ+’ları ise bir nefret atmosferiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu olaylardan sonra LGBTİ+’lara dönük tehditler ve saldırılar artmıştır.

    Diyanet İşleri Başkanı’nın bu konuşmasını takiben bu defa İstanbul Sözleşmesi’ni hedef alan hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş ve Cumhurbaşkanı’nın ardından İstanbul Sözleşmesi feshedilmezse Diyanet İşleri Başkanı’nın Sözleşme hükümleri gereğince ceza alabileceğini belirten yazılar yayınlanmaya başlamıştır:

    Bu sözleşme dayanak gösterilerek Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Cuma hutbesinde Allah’ın lutilik ile ilgili ayetlerini söylemesi, zinanın haram olduğunu söylemesi dava konusu edilebildi. Yarın yine İstanbul Sözleşmesi’ndeki ilgili maddeler dayanak gösterilerek ebeveynlerin çocuklarının cinsel yönelimine tedbir alması da mahkemelerce “cinsel tercihe müdahale” şeklinde yorumlanabilir.[23]

    İstanbul Sözleşmesi, sadece kanunların nasıl olması ve uygulanması gerektiğine değil kadına yönelik şiddet alanında benimsenecek politikaların kapsamına, toplanacak verilerin türüne ve çeşidine, şiddetin önlenmesi için gerçekleşmesinden önce ve gerçekleştikten sonra sunulması gereken önleyici ve koruyucu hizmetlere, göçmen ve mülteci kadınların dezavantaj yaratan koşullarını dengeleyecek önlemler başta olmak üzere farklı ülkeler arasında yapılması gereken işbirliğine kadar çok çeşitli ve kapsamlı düzenlemeler içeriyor (Kuyucu, 2020). Kadına yönelik erkek şiddetinin önlenememesinde Sözleşme’nin hükümlerinin yeterince uygulanmamasının önemi feministler tarafından ısrarla vurgulanırken İhvan Strateji ve Araştırma Merkezi Başkanı Av. Zeki Taşkıran Sözleşmeye İslâmi kimi gerekçelerle karşı çıkabiliyor:

    Sözleşme kadına yönelik şiddeti ele alıyor görünse de içerdiği maddeler aile bağlarını kopartıyor. Kadının ve erkeğin mutlak eşitliği ön plana çıkarılmaktadır. Daha da ötesine geçilerek kadına pozitif ayrımcılık yapılmasını üye ülkelerin çıkaracakları yasal düzenlemelerle sağlaması hüküm altına alınmıştır. Allah kadını ve erkeği yaratırken değişik hususlarda birini diğerine üstün ve farklı kılmıştır.[24]

    Diyanet’in araçsallaşmasının son adımı ise bu rapor yazıldığı sıralarda gerçekleşti. 537 yılında bugün İstanbul olan şehirde kilise olarak açılan ve İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilmesinden sonra cami olarak kullanılsa da 1935 yılından bu yana müze olarak hizmet veren, Türkiye’nin en önemli tarihi eserlerinden biri olan Ayasofya Danıştay kararıyla ibadete açılarak yeniden camiye çevrildi. Bu kararla Ayasofya’nın yönetimi de Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan alınıp yani Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlandı.

    10 Temmuz 2020

    Hristiyanların ve Müslüman olmayan diğer toplulukların sıklıkla nefret söylemine maruz kaldığı ve sürekli yok sayıldığı Türkiye gibi bir ülkede, kilise olarak yapılmış ve ülkenin en kadim tarihi eserlerinden biri olan Ayasofya’nın Sünni İslâm’ın ibadethanesine çevrilmesi bu topraklardaki Hristiyanların tarihinin silinmesi açısından sembolik bir önem arz ediyor. AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş’un da konu üzerine konuşurken “İçimizdeki Bizanslıların bu konuda rahatsızlık duymasını asla kabul edemeyiz” demesi Hristiyanlığa, özellikle de Türkiye’nin kadim halklarından Rumları işaret ediyordu.[25] Hristiyanları hedef alan bu türden söylemler, bu kesimlerin daha çok hedef hâline gelmesine yol açabilecektir. Pandemi sürecinde de önce Bakırköy Ermeni Kilisesi’nin kapısı sökülmek istenmiş daha sonra ise Kuzguncuk Surp Krikor Lusaroviç Ermeni Kilisesi’nin[26] kapısındaki haç sökülmüştür.[27]

    Son olarak Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Ayasofya’da kıldırdığı ilk namaza ve yine aynı yerdeki bayram namazına elinde bir kılıçla çıktı. Kendisine niye kılıçla çıktığını soran gazetecilere ise “Fethin sembolü olan camilerde bu bir gelenektir. 481 yıl kesintiye uğramadan kılıçla çıkılmıştır. Bu geleneği bundan sonra da devam ettireceğiz inşallah” şeklinde cevap verdi.[28] Bu sembolik hareket, Ayasofya’nın İslâm’ın olduğunu ve diğer dinlerden olan kişilerden kılıç zoruyla alındığını hatırlatması sebebiyle yine diğer inanç gruplarına dönük bir gözdağı içeriyordu.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünni-İslâm’ın temsilcisi olarak giderek daha fazla merkezi bir konuma geldiği ve bir iktidar aygıtı olarak araçsallaştırıldığı koşullarda Türkiye’de yaşayan inançsızlar ve Sünni-Müslüman inancı dışında bir inancı benimseyenler açısından din ve vicdan özgürlüğünün varlığından söz etmek giderek imkânsız hale geliyor. Ayrıca hükümetin Diyanet’in din yorumu üzerinden geliştirdiği politikalar sadece inanç gruplarını değil yaşam tarzlarının bütününü kırılgan bir konuma taşıyor.

    Sonuç

    Din ve vicdan özgürlüğü her zaman Türkiye siyasetinin tartışmalı konularından biri olagelmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana laiklik önemli vurgulardan biri olduysa da devletin her zaman bir din anlayışını daha makbul gördüğünü söylemek mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti dini devlet yönetiminden ayrı tutmayı önemli bulsa da ulusal kimliğin inşasında Sünni Müslümanlık önemli bir yer tutmuş, örneğin Türkçe konuşan ve büyük bir bölümü kendini Türk olarak adlandıran Ortodokslar makbul vatandaş kabul edilmemiş ve mübadele ile Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Dolayısıyla din her zaman siyasetin içinde olmuş ve devlet için her zaman bir “makbul din” tanımı var olmuştur. Dinin makbul tanımı iktidarlara göre farklılık göstermiş, merkez sağ diye adlandırılan partilerin Sünni İslam yorumları, ulus veya milletle din arasında kurdukları özdeşliğin niteliğine göre farklılaşmıştır; ne var ki her dönem değişmeyen, makbul görülen dini yaklaşım Sünni İslam olmuştur.

    Devletin dine dönük değişen yaklaşımı AKP döneminde de kendisini açıkça hissettirmektedir. Raporda özetlenmeye çalıştığı gibi dindar bir gelenekten gelen AKP başlarda kendisini bu dindar gelenekten ayırmaya çalışmış, din ve vicdan özgürlüğünü daha liberal bir yaklaşımla “araçsal” bir biçimde ele almıştır. Bu araçsallık AKP’nin farklı dönemlerde ortaya koyduğu “açılımlarda” da rahatlıkla gözlemlenebilir.

    2011 sonrası artan otoriterleşmeyle beraber inanç özgürlüğüne yapılan vurgu yerini “dinin araçsallaşmasına” bırakmış, Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye politikasında giderek daha merkezi bir rol edinmeye başlamıştır. Bununla beraber iktidar tarafından sınırları çizilen bir Sünni İslam anlayışı diğer inançları ve inançsızları dışlayan bir şekilde iktidarın temel araçlarından biri hâline gelerek son dönemde LGBTİ+ hakları ve İstanbul Sözleşmesi gibi konularda politikanın referans noktalarından biri olurken eğitim politikalarında dinselleşme hız kazanmıştır.

    Dinin, otoriter bir yönetim anlayışının aracı olarak toplumsal yaşamı tepeden inme biçimlendirmeye kalkışması Türkiye’de oldum olası kırılgan bir konumda bulunan din ve vicdan özgürlüğüne büyük zarar vermekte, Türkiye’de tüm yurttaşların eşit ve özgür birey ve topluluklar olarak yaşaması önünde engel oluşturmaktadır.

    Kaynakça

    Aktoprak, Elçin (2016),  “Postkolonyal Bir ‘Dava’ Olarak ‘Yeni Türkiye’nin Yeni Ulusu”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 71, No. 1, 1-32.

    Aydın, Öykü Didem (2008), “Laiklik Ve Din Ve Vicdan Özgürlüğü Çekişmesinde Sorunlar: Din Ve Vicdan Özgürlüğü Açısından Başörtüsü”,  Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar 5,  Haziran 2008.

    Bila, Fikret, (1999), CHP 1919-1999, İstanbul: Doğan Kitapçılık.

    Bora, Tanıl ve Can, Kemal (2004),  Devlet, Ocak, Dergâh, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Bora, Tanıl ve Canefe, Nergis (2002), “Türkiye’de Popülist Milliyetçilik”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik içinde, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Dinçkol, Bihterin (1992), 1982 Anayasası Çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Laiklik, İstanbul: Kazancı Yayınları.

    Hafızoğulları, Zeki (1997),  Laiklik, İnanç, Düşünce ve İfade Hürriyeti, Ankara: Us-A Yayıncılık.

    . Heywood, Andrew (2010), Siyasal İdeolojiler: Bir Giriş, Ankara: Adres Yayınları.

    İba, Şaban (2005), “Laiklik”, içinde ed. Fikret Başkaya, Kavram Sözlüğü, Ankara: Maki Basım Yayın.

    Kaçmazoğlu, H. Bayram (1988), Demokrat Parti Dönemi Toplumsal Tartışmaları, İstanbul: Birey Yayıncılık.

    Koçak, Cemil (2002), “Türk Milliyetçiliğinin İslâm’la Buluşması: Büyük Doğu”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, Cilt 4, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Kuyucu, Nisan (2020), “İstanbul Sözleşmesi Ne Diyor? Devlet Ne Yapıyor?”, Bianet, https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/187280-istanbul-sozlesmesi-ne-diyor-devlet-ne-yapiyor (Erişim tarihi: 21.07.2020).

    Ozankaya, Özer (2000), Türkiye’de Laiklik- Atatürk Devrimlerinin Temeli, İstanbul: Cem Yayınevi.

    Özenç Berke (2006), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnanç Özgürlüğü, İstanbul: Kitap Yay.

    Özgün Yasemin (2010) “Türban Tartışmalarından Özgürlük Mücadelesine Giden Yol” Evrensel Kültür, 228, Aralık 2010.

    Özgün, Yasemin (2009), “Otoriter Düzenleme Zihniyeti Olarak Anayasacılık” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Dönemler ve Zihniyetler, cilt 9, Ankara: İletişim Yayınları, 259- 271.

    Özgün, Yasemin (2005), “Türkiye’de Siyasal İslâm’ın Yükselişi ve Küreselleşme”, Almanak 2005. İstanbul: SAV Yayınları, 271-279.

    Özgün Yasemin (2003), 27 Mayıs Dönemi Demokrasi Söylemi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Sabuncu, Yavuz (2006) Anayasaya Giriş, Ankara: İmaj Yayınları.

    Soysal, Mümtaz (1969), Anayasaya Giriş, Ankara:  A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları.

    (Şirin, T, Duymaz, E ve D. Yıldız, 2016), Türkiye’de Din Ve Vicdan Özgürlüğü: Sorunlar, Tespitler Ve Çözüm Önerileri, Ankara: Türkiye Barolar Birliği Yayınları.

    Tanör, Bülent (2000), “İnanç ve Din Özgürlüğü”, içinde İnsan Hakları, İstanbul: YKY.

    Taştan, İnan Özdemir; Kara, İlkay; Diltemiz Mol, Merve (2019), Vaatten Duaya, Anayasadan Kuran’a: Siyasette Dinselleşme. Notabene: İstanbul.

    Timur, Taner (2016), “Aydınlanma, Sınıf Kavgası ve Laiklik”, Praksis, 41/2016-2.

    Uysal, Gönenç (2016), “’Egemenlik Allah’a Aittir’, ‘Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir’e Karşı: Neoliberal Dönemde İlahi Egemenliğin Yeniden Tesisi”, Praksis, 41.

    Yalçınkaya, Ayhan (2010). “Alevilik Hendeğinde AKP’nin Devesi: ‘Alevi Açılımı’ Neyi ‘Açıyor’”. AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, der. İlhan Uzgel, Bülent Duru, Ankara: Phoenix, s. 317-356.

    [1] 1876 yılında kabul edilen Teşkilat’ı Esasiye Kanunu “hâkimiyet milletindir” ilkesini getirerek ve siyasal iktidarın kaynağını dünyevi bir zemine yerleştirir.

    [2] Fahrettin Altay’ın İslam Dini (İstanbul, 1959) adlı eseri bu amaçla kaleme alınmıştır. Bak: Kaçmazoğlu, 1988: 70.

    [3] Bora ve Canefe, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin halkçılığını, bir milli- popülizm olarak tanımlarlar. Bu anlayış halkı, milletleştiği ölçüde, millet olma iradesini ve performansını gösterdiği ölçüde değerli sayar. Bir bakıma, halkı, milletin rüşeymi olarak görür. Bu milliyetçilik-popülizm simbiyozunda, sürekli bir halk–millet gerilimi vardır. Halk, milletin rüşeymi gibi düşünüldüğünde, ortada bir olgunlaş(tır)ma sorunu var demektir. Millileştirilmediği oranda halk, muğlaklıklarının, tekinsizliklerinin olumsuz yüzünü gösterecektir.  (Bora ve Canefe, 2002: 639).

    [4] https://www.haberturk.com/polemik/haber/52426-turbana-kenan-evren-mi-izin-verdi (Erişim tarihi: 28/06/2020).

    [5] http://www.aljazeera.com.tr/dosya/turkiyede-basortusu-yasagi-nasil-basladi-nasil-cozuldu (Erişim tarihi: 29/06/2020).

    [6] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogan-musluman-degil-muhafazakar-demokratiz-314711 (Erişim Tarihi: 20.07.2020).

    [7] http://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/226570-erdogan-escinsel-haklari-guvenceye-alinmali-demisti (Erişim Tarihi: 21.07.2020)

    [8] https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/diyanet-kapatilsin-diyen-meger-akplilermis-834644/ (Erişim Tarihi: 20.07.2020)

    [9] https://www.mynet.com/27-nisan-e-muhtirasi-tam-metni-110102212559 (Erişim Tarihi: 20.07.2020).

    [10] https://www.iyv.org.tr/

    [11] https://www.haberler.com/modern-dindar-bir-genclikten-bahsediyorum-3375053-haberi/ (Erişim Tarihi: 20.07.2020).

    [12] https://www.trthaber.com/haber/gundem/cumhurbaskani-erdogan-davasi-ulkesi-olmayanin-sonu-husran-olmaya-mahkumdur-466367.html (Erişim Tarihi: 20.07.2020).

    [13] http://www.gazetevatan.com/-alevi-acilimi-sona-erdi–276950-gundem/ (Erişim Tarih: 21.07.2020).

    [14] https://www.milliyet.com.tr/siyaset/ali-siz-alevilik-diye-bir-sey-cikti-2057066 (Erişim Tarihi: 21.07.2020).

    [15] https://www.pirha.net/erdogan-aleviligi-din-olarak-takdim-edenleri-kiniyorum-214106.html/27/04/2020/ Erişim Tarihi: 21.07.2020).

    [16] https://gazetekarinca.com/2020/05/cemevindeki-torene-engel-cenaze-polis-esliginde-kayseriye-goturuldu/ (Erişim Tarihi: 22.07.2020)

    [17] https://www.cumhuriyet.com.tr/video/erdogan-bunlar-ateist-bunlar-zerdust-541651 (Erişim Tarihi: 22.07.2020)

    [18] https://www.haberturk.com/dunya/haber/669311-laiklik-ateizm-degil-korkmayin (Erişim Tarihi: 22.07.2020).

    [19] https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/03/24/yatsi-ezani-sonrasi-camilerde-dua-sesleri (Erişim tarihi: 18 Temmuz 2020).

    [20] https://www.haberturk.com/yazarlar/muharrem-sarikaya/2742914-sel-okunmasini-kurul-durdurmus (Erişim tarihi: 18 Temmuz 2020).

    [21] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/24/ali-erbastan-nefret-soylemi-escinsellik-nesli-curutuyor/ (Erişim tarihi: 20 Temmuz 2020).

    [22] http://bianet.org/bianet/saglik/223513-30-nisan-gecesinden-itibaren-3-gun-sokaga-cikma-yasagi (Erişim tarihi: 22 Temmuz 2020).

    [23] https://www.milligazete.com.tr/makale/4365555/mehmet-bayraktutar/istanbul-sozlesmesi-aileyi-yok-etmeden-feshedilmelidir (Erişim tarihi: 22 Temmuz 2020).

    [24] https://www.milligazete.com.tr/haber/3185533/istanbul-sozlesmesi-aile-baglarini-kopartiyor (Erişim tarihi: 20 Temmuz 2020).

    [25] https://www.milliyet.com.tr/siyaset/ayasofyanin-ibadete-acilmasini-umit-ediyoruz-6255005 (Erişim tarihi: 22 Temmuz 2020)

    [26] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/24079/kuzguncuk-kilisesi-nin-haci-yerinden-sokuldu (Erişim tarihi: 22 Temmuz 2020)

    [27] Haçı söken saldırgan daha sonra 1 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı ve serbest bırakıldı. Kararda dikkat çeken ise bir hukuk metninde Kuran-ı Kerim’deki En’am Suresi’nin bir ayetine yer verilmesi oldu. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/24372/kuzguncuk-kilisesi-saldirgani-tahliye-edildi (Erişim tarihi: 29 Temmuz 2020)

    [28] https://www.youtube.com/watch?v=-VfHIE86mAA (Erişim tarihi: 1Ağustos 2020)

    Yazarlar Hakkında Bilgi

    *Yasemin Özgün, 1992 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. ODTÜ Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi’nde yüksek lisansa başladıktan sonra 1995 yılında YÖK bursunu kazandı ve Essex Üniversitesi Siyaset Teorisi alanında “The Paradox of Representation in Politics” başlıklı tezle yüksek lisans derecesi aldı. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi, Siyaset Bilimi Anabilim dalında “27 Mayıs Dönemi Demokrasi Söylemi” başlıklı tezle 2003 yılında doktora derecesini aldı. 1997 yılında TÜBA Bütünleşik Doktora Bursu ile 6 ay İngiltere Essex Üniversitesi’nde Ideology and Discourse Analysis seminer programına katıldı. Doçentlik derecesini 2012 yılında Siyasal Hayat ve Kurumlar alanından aldı. 1995 yılında göreve başladığı Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı KHK ile ihraç edilene kadar öğretim üyesi olarak görev yaptı ve Siyaset Bilimi, Siyaset Sosyolojisi, Siyasal İletişim, Türk Siyasal Hayatı, Medya ve Siyaset derslerini yürüttü. Hâlihazırda kitap ve makale çevirileri yapıyor. Ankara Dayanışma Akademisi (ADA) bünyesinde faaliyetini sürdüren “ADA Kitaplığı” komisyonunda çalışıyor.

    **Can Irmak Özinanır, 2006 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, aynı bölümde yüksek lisansa başladı. Antikapitalist Hareket ve Yeni İletişim Teknolojileri başlıklı yüksek lisans tezini 2009 yılında tamamladı. İletişim Fakültesi’nde doktora eğitimini sürdürürken 2011 yılında kendi bölümünde araştırma görevlisi oldu. Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için 686 No’lu KHK ile 7 Şubat 2017 tarihinde ihraç edildi. Medya çalışmaları ve hegemonya üzerine çalışmalarına Ankara Dayanışma Akademisi (ADA) bünyesinde devam ediyor.

  • İletişim ve Haberleşme Hakkı Raporu

    *Tezcan Durna ve **Uğur Yağan                                                                                                

    Giriş

    İletişim ve haberleşme hakkı, modern insanın yaşam hakkı ile beraber tanımlanan ve toplumsal varlığını mümkün kılan bir hak olarak karşımıza çıkar. Zira her gün, her saat, her dakika kendi yaşam koşullarını da etkileyebilecek belli konular ve olaylar hakkında somut ve belirleyici kanaate ulaşmak için dünyada olup bitenler hakkında bilgisinin olması gerekir modern insanın. Kuşkusuz her tarihsel dönemeçte insanın kararlarını şekillendirmesi için pek çok bilgiye ulaşması gerekiyordu. Yaşam koşulları bozulan bir bölgeden, daha verimli coğrafyalara göç ederken bile ilkel insanın o coğrafyalara giden yollar hakkında en azından bir tahmininin olması gerekirdi. Bu nedenle topluluğun tümünü riske atmamak için her zaman önden bazı bilgi toplayan kişi ya da gruplar gönderilir, geri kalanlar gelen bu bilgiye göre yola düşerdi. İmparatorluklar için fetih öncesi fethedilecek toprağın yapısını, coğrafyanın risklerini, yağış rejimini, o toprakların üzerinde yaşayan halkların inançlarını, kültürlerini, becerilerini ve olası direniş yeteneklerini bilmek hayati önemdeydi (Innis, 2006).

    Günümüzde hem devletler, hem pek çok modern ulus devletten daha zengin hale gelmiş olan küresel şirketler hem de bireyler açısından sahih bilgiye sahip olmak çok önemli hale geldi. Ancak bu bilgi ile kimin ya da hangi kuruluşun ne yaptığı da giderek daha önemli hale gelmiş durumdadır. Örneğin sıradan bir yurttaş, elde ettiği gerçek bilgi ile hayatına ve politik tercihine yön vermeye çalışırken, küresel bir şirket elinde bulundurduğu milyarlarca insana ilişkin algoritmik yollarla elde ettiği büyük veriyle kitlelerin tüketim alışkanlıklarını maniple ederek kazancını arttırmaya çalışmaktadır. Pek çok sivil toplum kuruluşu elde ettiği bilgiyle demokratik teamülleri ve katılımı genişletmeye çalışan yeni stratejiler geliştirmeye çalışırken, otoriterleşme eğiliminde olan hükümetler, zihinleri bulandırıp kitlelerin yüreğine korku salarak mevcut iktidarını daha derin şekilde tahkim etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle iletişim ve haberleşme özgürlüğü her farklı özne ve birim (entity) için farklı anlamlar taşımaktadır. Bu açıdan bakıldığı zaman iletişim ve haberleşme özgürlüğünün yanı sıra bilginin ne olduğu ve kim ya da ne için ne anlam ifade ettiğini de bilahare tartışmak gerekir. Zaten iletişim ve haberleşme özgürlüğü ile birlikte bilginin ne işe yaradığı da dolaylı olarak tartışılmış olmaktadır. Zira yine bir şeyin geniş yurttaş kesimleri tarafından bilinir hale gelmesi, bir hükümet yetkilisi için hayati tehdit anlamına gelirken, geniş kitleler tarafından hak mücadelesi olarak algılanabilmektedir. Örneğin bir iktidar yetkilisinin usulsüz yollarla bir arsayı almasının geniş yurttaş kesimi tarafından bilinmesi olayın faili için hiç de hayra alamet değildir. Ancak geniş yurttaş kesiminin bu bilgiye sahip olması, özellikle de seçime dayalı parlamenter demokrasi içinde böylesi bir usulsüz servet edinmeye göz yuman hükümeti bu kitlenin bir daha seçmemesi için bir gerekçe olabilir. Demek ki iletişim ve haberleşme hakkı ve özgürlüğünün de anlamı her özne ve birim için aynı anlama gelmemekte; bu nedenle de böylesi bir hakkın savunulması geniş yurttaş kesimi için hayati önemdedir.

    Türkiye’de özellikle de son beş yıldır iletişim ve haberleşme hakkı ihlalleri, basın-yayın organı kapatmak, haber erişimini engellemek, web sitesi kapatmak, web sitesine erişimi engellemek, interneti yavaşlatmak, habercileri gözaltı, tutuklu yargılama ve tehdit etme gibi yollarla etkisiz hale getirmek giderek artmaktadır. Bu nedenle hem iletişim hakkını talep etmek hem de bu hakkın ihlal edilmesinin önüne geçmek hayati önem taşımaya başlamıştır. Kuşkusuz Türkiye’de iletişim ve haberleşme hakkı tarihinin hiçbir döneminde eksiksiz olmamıştır. Türkiye’de yurttaşlar her zaman bu hakkı elde etmek için pek çok Batılı ülke yurttaşlarından daha fazla mücadele vermek zorunda kalmışlardır. Ancak özellikle AKP’nin son yıllarda neredeyse bütün ana akım medya organlarını kendisine bağımlı hale getirmesinin ardından, çıkabilecek pek çok alternatif sesi de baskı, tehdit ve zor yöntemleri kullanarak susturma girişimleri sonucunda özgür şekilde iletişim kurmak ve gerçek bilgiye ulaşmak hayati hale gelmiştir. Bu ihtiyaç özellikle korona virüs salgını sürecinde daha net biçimde açığa çıkmıştır. Zira Türkiye kamuoyunda özellikle bu süreci yürüten hükümetin ve yetkili organların pek çok veriyi ya eksik ya da yanlış verdiğine dair yaygın bir kanaat oluşmuş durumdadır. Bu nedenle sosyal medya ağlarında ve çeşitli haberleşme gruplarında virüs ve virüsün yol açtığı hastalıkla ilgili olarak pek çok komplo teorisi yaygınlaşmış, korku ve tedirginliği besleyen dezenformasyon geniş halk yığınlarını şaşkına çevirmiştir. Özellikle böylesi kritik zamanlarda iletişim ve haberleşme hakkının önemi bir kat daha artmaktadır.

    Bu raporda öncelikle Türkiye’de iletişim ve haberleşme hakkının ihlaline dair genel bir çerçeve çizilecektir. Bu hak ihlaline dair çerçeve çizilirken, hak ihlallerinin yol açtığı bilgi yoksunluğun sebep olduğu sorunlara da işaret edilecektir. Özellikle iletişim ve haberleşme hakkına dair iktidarın başından beri uyguladığı stratejiler başlıklar halinde incelenecek ve serimlenecektir. Bu serimlemenin ardından iletişim ve haberleşme hakkının tarihsel ve kuramsal sınırları, ifade özgürlüğü tartışması ile karşılaştırmalı olarak çizilecektir. BU bölümde iletişim ve haberleşme hakkının sınırları çizilirken nasıl kavramamız gerektiğine dair bir izlek oluşturulmaya çalışılacaktır.

    Türkiye’de İletişim ve Haberleşme Hakkı İhlaline Dair Genel Bir İzlek

    Türkiye’de AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden bu yana hem dijital hem de konvansiyonel anlamdaki iletişim ve haberleşme hakkı ile ilgili olarak hızlanan bir ivmeyle gerileme yaşanmıştır. AKP iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği ile ilişkiler ve sürdürülen müzakereler bağlamında iletişim ve haberleşme hakkı ile ifade özgürlüğüne dair bazı iyileşmeler gerçekleştirilmiş olsa da, özellikle de 2012 yılından sonraki süreçte başlangıçta elde edilen iyileşmeler, değişik hukuki, ekonomik ve polisiye yol ve yöntemlerle misliyle geriletilmiştir. Özellikle 2012 yılından itibaren Türkiye dünyada basın özgürlüğü kısıtlı olan ülkeler arasında sayılmaya başlamıştır. 2012 yılında düzenlenen Dünya Basın Özgürlüğü raporunda Türkiye “kısmen özgür ülkeler arasında” sayılmıştır (Kurt-Öncel, 2013: 89). Türkiye 2012 yılında Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında 117. sırada yer alırken 2020 yılında 154. sıraya gerilemiştir.[1] Bugün Türkiye basın özgürlüğü açısından dünyadaki pek çok otokratik devletten bile gerilerdedir.

    Basın özgürlüğü ile iletişim ve haberleşme hakkını basit bir şekilde herkesin her istediğini söyleyebilmesi olarak tanımlamak eksik olur. Kuşkusuz isteyen kişinin hakaret ve nefret içermediği sürece istediğini söylemesi ifade özgürlüğü kapsamında önemli bir kriterdir. Ancak söylenen, ifade edilen şeyin en geniş kitleye ulaşması belki de söylenen şeyin kendisinden daha önemlidir. Zira ifadenin kendisinden ziyade kamuoyunda yarattığı etkidir sonuç doğuran. Kamuoyunda etki yaratmak için de ifade edilen şeyin en geniş şekilde duyulması ve geniş halk kitleleri tarafından bilinebilir hale gelmesi gerekir. Bu anlamda düşündüğümüz zaman, iletişim ve haberleşme özgürlüğü belki de basın ve ifade özgürlüğünden daha çok önemli bir hak olarak karşımızda durur. Kuşkusuz bu iki farklı şekilde ifade edilen özgürlük ve hakkı birbirinden net sınırlarla ayırmak mümkün değildir. Zira hangi mecrada olursa olsun, ifade özgürlüğünün kısıtlanması halinde, iletişim hakkının da pek bir anlamı kalmaz. Türkiye’de son yıllarda hem ifade özgürlüğünü kısıtlamak hem de iletişim ve haberleşme hakkını sınırlamak adına çok farklı yol ve yöntemler yürürlüktedir.

    İletişim ve haberleşme özgürlüğü denince belki de akla ilk gelen kişisel iletişim ve haberleşme hakkıdır. Bu ise kişilerin teknolojik araç ve gereçlerle birbirleriyle özgürce konuşabilmeleri anlamına gelir öncelikle. Herhangi bir dış kulağın, gözetlemenin olmadığı, mahrem konuşmaların yapılabildiği ortama sahip olma hakkı demektir belki de bu. Ancak bireyler arası iletişim hakkını ima ettiği kadar kitlesel iletişim araçlarına erişim, bu iletişim araçlarından gelecek gerçek bilgiye sahip olma, bu bilgileri geniş kitlelere ulaştırabilme de iletişim ve haberleşme hakkı kapsamına girer (Başaran, 2016). Bu anlamda kitle iletişim araçlarında çalışanların hak ve çalışma koşulları bu hakkın etkili bir şekilde kullanılabilmesi açısından önemlidir. Son yıllarda hem medya sektöründeki sermaye değişimi, hem basın çalışanlarının özlük haklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması ve hem de yine basın çalışanlarının üzerindeki hukuki ve zora dayalı baskıların sonucu habercilik/gazetecilik yapmak neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Bunun yanı sıra devlet ve hükümet katından şeffaf bilgi elde etmek de bir o kadar olanaksız hale geldiği için, habercilerin gerçek bilgiye ulaşabileceği haber kaynağı da giderek olağanüstü şekilde sınırlanmıştır. 2017 yılında gerçekleşen referandumla geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi rejiminden bu yana hem basın yayın sistemine, hem de gazetecilerin çalışma koşullarına dair pek çok bürokratik işleyiş değişmiştir. Bunun yanı sıra gazeteciler, pek çok bürokrat ve siyasetçi Cumhurbaşkanı herhangi bir konuda açıklama yapmadan bilgi vermeye çekindiği için haber kaynaklarından yürütmenin işlemlerine dair bilgi almakta daha fazla zorlanmaya başlamışlardır. Ortada şeffaf bir işleyiş olmadığı için, devlete ve kamu otoritelerinin iş ve işlemlerine dair gerçek bilgiye erişmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

    Bu koşullar altında son yıllarda iletişim ve haberleşme özgürlüğünü kısıtlamak için uygulanan belli başlı strateji, yöntem ve uygulamaları başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

    Medya Çalışanlarının Çalışma Koşullarının Zorlaştırılması

    Medya çalışanlarının çalışma koşullarının zorlaştırılması ile bu meslek grubunun sendikal örgütlenme haklarının sınırlanması arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu konuda 12 Eylül 1980 bir milat sayılabilir. Bu tarihten sonra pek çok sektörde olduğu gibi medya sektöründeki sendikal örgütlenme büyük ölçüde yasaklanmış ya da fiili engellerle önlenmeye çalışılmıştır.[2]  Son yıllarda hem sektördeki sermaye değişimi hem yine sektördeki iş gücü daralması hem de hükümet tarafından yürürlüğe konulan yeni yasa ve yönetmeliklerle medya çalışanlarının çalışma koşulları giderek zorlaşmış, sendikal örgütlenmesi olanaksız hale gelmiştir. Sektör içinden yapılan bir araştırmaya göre, medya çalışanlarının karşılaştığı güçlükleri şöyle sıralayabiliriz: Gazetecilik faaliyetine yönelik sansür ya da oto sansüre zorlanma, sarı basın kartına erişimin kısıtlaması, iş yükünün fazla olması ya da performans baskısı, fazla mesaiye zorlanma, ödenmeyen fazla mesailer, 212 olarak bilinen kanun kapsamı dışında çalışma/çalıştırılma, sigortasız çalıştırılma, işveren veya yönetici(ler) tarafından mobbing uygulanması, işveren baskısıyla istifaya zorlanma ve kıdem tazminatının ödenmemesi, ödenmeyen ücret alacakları, iş güvencesiz şekilde çalıştırılma, adil bir ücret politikasının uygulanmaması (TGS, 2019-2020 Türkiye Basın Özgürlüğü Raporu).[3]

    Yeniçağ, 3 Mart 2020

    Bu koşullar altında bir gazetecinin hakkıyla gazetecilik yapabilmesi, nitelikli haber üretebilmesi olanaklı değildir. Bir yandan hükümet baskısı, diğer yandan sektörel daralma nedeniyle medya şirketleri giderek daha az muhabir ya da elemanla daha çok iş çıkarma peşindedir. Zaten nitelikli haber yerine iktidarın öfkesini üzerine çekmeyecek yumuşak/magazinsel[4] haber yapmak ya da rutin habere (basın açıklamaları/ basın toplantıları/hükümetten gelen açıklamalar) yönelmek daha risksiz görüldüğü için nitelikli ve soruşturmacı gazetecilik yapabilecek muhabire olan ihtiyaç da giderek azalmaktadır. Var olan deneyimsiz muhabirler de ellerinde pazarlık edecek bir beceri ve kültürel sermayeden yoksun oldukları için kendilerine ne verilirse onunla yetinmek zorunda kalmaktadırlar.

    Gazetecilik Mesleğinin İtibarsızlaştırılması

    AKP iktidarı, medyayı kontrol altına almak için bir yandan medya sermayesinin el değiştirmesini sağlarken diğer yandan da demokrasinin bütün kurumlarında olduğu gibi medyanın da asıl işlevini yitirmesi için itibarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Zaten uzun yıllardır Türkiye’de ana akım medya siyasal, bürokratik, askeri ve ekonomik elitleri başlıca haber kaynağı olarak gören bir habercilik anlayışı sürdürdüğü için güvenilirliğini büyük ölçüde kaybetmiş durumdaydı. Ancak AKP iktidarı döneminde bu güvenilirlik ve itibar kaybı, ana akım medyanın iktidardan doğru gelen her türlü parmak sallama ve tehdide boyun eğmesi nedeniyle katlanarak artmıştır. Diğer yandan iktidarın ele geçirdiği ve mutlak bir şekilde denetim altına aldığı güdümlü (havuz medyası) medyada üretilen propaganda yönelimli haberler nedeniyle neredeyse parodi gazeteciliği yaygın bir pratik haline gelmiştir. Hükümetin denetimi altındaki medya kuruluşlarında icra edilen propaganda haberciliği sadece burada çalışan gazetecilerin değil, mesleği özgür şekilde icra etmeye çalışan gazetecilerin de itibarını önemli ölçüde zedelemiş, güvenilirliğini ortadan kaldırmıştır.[5] Bu, yaygın bir mesleki deformasyona ve toplum nezdinde haberlerin tamamen güvenilmez hale gelmesine yol açmıştır. Hükümetin son yıllarda tırmandırdığı kutuplaşma siyaseti sonucunda, her grup kendi kampında üretilen gerçekliğe inanma ve karşı kamp ne söylerse söylesin tamamen kulaklarını bu söylenenlere tıkama noktasına gelmiştir. Kutuplaşma siyasetinin bu derece iktidarın tahkimatında işe yaramasının belki de en önemli nedeni gazetecilik mesleğinin itibarının ortadan kalkmış olmasıdır. Zira bu derece kutuplaşmış bir toplum içinde iktidarın tutarlı ya da tutarsız her söylediği şey onu destekleyenler tarafından mutlak doğru olarak algılanmakta, bunun doğru olmadığına dair yapılan yorum ve hazırlanan haberler peşinen reddedilebilmektedir. Gazetecilik mesleğinin bu derece itibarsızlaştırıldığı bir ortamda haberleşme hakkını tartışmak da bir yanıyla önemsiz bir detay haline gelmiştir. Ancak paradoksal bir biçimde mesleğin en güvenilmez hale geldiği dönemde, yine en fazla ihtiyaç duyulan kişiler mesleği hakkıyla yapan gazetecilerdir.

    Korkusuz, 1 Mayıs 2020

    Sözcü, 20 Mayıs 2020

    Sansür ve Otosansür

    Ana akım medyada artık sansüre bile gerek kalmaksızın otosansür şeklinde bir süreç işlemektedir. Artık haber yapılması uygun olmayan bir olayın yorumu haber olarak ana akım medyada yer bulmaya başlamıştır. Örneğin haber yapılması uygun olmayan HDP gibi partilerin faaliyetleri ve yetkililerinin açıklamaları hakkında başka mecralarda yapılan haberlerin aslı verilmeden olay üzerine yapılan yorumlar haber diye izleyiciye/okuyucuya sunulmaktadır. Şöyle ki, Gazeteci Ruşen Çakır’ın Eski HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile yaptığı röportajda[6] Önder’in söylediği “İYİ Parti HDP ile görüşmek istiyor” açıklaması günlerce ne Önder’in adı, ne de Önder’in açıklamayı yaptığı programın adı anılmadan pek çok ana akım medya kanalında tartışma konusu yapılmıştır. Haber medyasında özellikle de ana akım medyada artık herhangi bir hükümet yetkilisinin uyarısına gerek kalmaksızın içselleştirilmiş bir oto sansür yoğun bir şekilde hangi olayın haber olarak izleyiciye/okuyucuya sunulup sunulmayacağını şekillendirmeye başlamış durumdadır.

    Ancak sansür ve oto sansür sadece haberlerde değil, televizyonlardaki realiti şovlardan, dizilere, filmlerden yarışma programlarına kadar pek çok içerikte yoğun bir şekilde işletilmektedir. Bunu net bir şekilde anlayabilmek için özellikle 2000’li yılların başlarında yapılmış bir dizi film ile şu sıralar gösterimi devam eden bir diziye bakmak yeter. 2000’li yıllarda alkol içilen masaların kurulduğu sahnelere rahatça rastlayabilirken, böyle sahnelere günümüzde çekilen dizilerde rastlamak mümkün değildir. Artık dizi filmlerde “şarap ya da rakı” sözcüklerini kullanmak bile mümkün değildir. Dizi filmlerin senaristleri, artık durumun sansür olmanın ötesine geçip bir oto sansüre dönüştüğünü ve senaryo yazılırken bile RTÜK tarafından senaryoda yer verilecek herhangi bir sahnenin cezalandırılabileceği düşünülerek hareket edildiğini dile getirmektedirler.[7]

    Basın-Yayın Organı Kapatma

    Basın-yayın organının kapanması ya da kapatılmasına yol açan temelde iki türlü neden yaygınlaşmıştır. Birincisi özellikle 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) uygulaması döneminin ilk zamanlarında daha yoğun bir şekilde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) gerçekleştirilen hukuki yolla kapatmalardır. Bu yolla iki yıl süren OHAL döneminde toplamda 131 yayın organını kapatılmıştır. Bunların arasında 3 haber ajansı, 16 televizyon, 45 gazete, 23 radyo, 15 dergi ve 29 yayınevi yer almaktadır.[8] Basın ve yayın organlarının kapanmasına yol açan bir diğer nedende de dolaylı da olsa yine hükümetin rolü vardır. Özellikle de öz sermayesi zayıf yerel yayın organlarında olmak üzere, pek çok yayın organı ekonomik krizin ve döviz artışının yol açtığı kâğıt maliyetlerindeki yükselme nedeniyle ya kapanmak ya da yayın periyotlarının sıklığını azaltmak zorunda kalmıştır. Bunun yanı sıra giderek yaygınlaşan dijital yayıncılık da bu tür basılı gazetelerin yayın hayatına devam etmesini zorlaştırmaktadır. Hükümet bu tür yayıncılığın sürdürülmesi için destek sunmak şöyle dursun, muhalif olarak fişlediği yayın organlarının faaliyetlerini sürdürmesini engelleyecek her türlü yola başvurmaktadır.

    Reklam ve Resmi İlan Verilmesini Engelleme

    2019 yılı içinde Türkiye’de medya kuruluşlarına reklam ve ilan desteği vermekle yükümlü olan Basın İlan Kurumu, kanunun gereklerini yerine getirmediği için bir rapor hazırlayarak BirGün ve Evrensel Gazetelerine ilan ve reklam vermeyi durdurma cezası verdi. Raporda yer alan bayilerden bazı kişilerin birden fazla gazete aldığına dair bilgi, ilan ve reklam kesmenin gerekçesi olarak sunulmuştur. Raporda yer alan bir cezaevine beş gazete götürmek, bir kişinin bir bayiden üç gazete satın alması ve bu gazetelerin nerelere götürüldüğüne dair bilgiler mecliste de tartışma konusu yapılmıştır.[9] Bu somut olayda demokrasinin gereği olan farklı ses ve görüşlerin özgürce dile getirilmesini teşvik etmeyi bir anlamda sağlayan Basın İlan Kurumu’nun reklam ve ilan desteği, sudan sebepler nedeniyle bir cezalandırma pratiğine dönüşmüş durumdadır. Bu olayda da görüldüğü gibi iktidar, sadece sansür ve yasaklamayla değil, aynı zamanda da ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle yaşaması zorlaşan basın kuruluşlarını hak ettiği desteklerden mahrum bırakarak da boğmaya çalışmaktadır.

    Yayın Yasağı Getirme

    Son yıllarda kamuoyu tarafından çok tepki çekeceği düşünülen bazı olayların haberlerine neredeyse olay gerçekleşir gerçekleşmez yayın yasağı getirilmesi yaygın bir pratik haline gelmiştir. Son on yıl içinde gerçekleşmesinin ardından yayın yasağı getirilen başlıca olayları şöyle sıralayabiliriz: 28 Aralık 2011 Roboski Katliamı 20 Haziran 2012 Suriye sınırında Türk uçağının düşürülmesi, 11 Mayıs 2013 Reyhanlı Katliamı, 13 Mayıs 2014 301 kişinin hayatını kaybettiği Soma Maden Faciası, 26 Mayıs 2014 17-25 Aralık Meclis Soruşturma Komisyonu, 5 Haziran 2015 Diyarbakır’daki HDP mitingine saldırı, 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı, 12 Ocak 2016 Sultanahmet Meydanı’ndaki patlama, 17 Şubat 2016 Ankara Merasim Sokak Patlaması, 13 Mart 2016 Ankara Güvenpark patlaması, 19 Mart 2016 İstanbul İstiklal Caddesi Patlaması, 14 Mart 2016 Karaman’da Ensar Vakfı ve KAİMDER’de gerçekleşen çocuğa yönelik tecavüz vakası. Her türlü olayın ardından alınan yayın yasağı kararı çoğunlukla savcılık kanalıyla yapılabilmektedir. Ancak yayın yasağı ya da habere erişim engellemesi BTK ve RTÜK başta olmak üzere pek çok kurum tarafından da alınabilmektedir. Bu çerçevede 2018 yılı içinde aralarında Çorlu tren kazasının da bulunduğu bazı kaynaklara göre 174 bazılarına göreyse 174 olayın haberleştirilmesine yayın yasağı getirilmiştir.[10] 2020 yılında ise artık yayın yasağı toplumsal olayların sınırını aşmış, kişisel davalara da yayılmaya başlamıştır. Bu çerçevede Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un İstanbul’daki evinin yakınındaki arsaya usulsüz yollarla inşaat yapması olayının haberleştirilmesi de yasaklanmış, pek çok hükümet yanlısı gazete ve televizyonda olayın kendisi değil, olay hakkındaki Altun’un savunması ve bu savunmayı güçlendirecek şahitlerin ifadeleri haber haline getirilmiştir. Bu yaygın bir pratik haline getirilen olaylarla ilgili yayın yasağı getirmek, gerçeklerin kamuoyu tarafından öğrenilmesini, dolayısıyla da haber alma hakkını engellemek için uygulanan en bilindik yöntem olarak karşımızda durmaktadır.

    Web Sitelerine Erişimin Engellenmesi

    İnternet yayıncılığının yaygınlaşması bir yandan sansürsüz ve özgür bir yayıncılığın garantisi gibi görülürken diğer yandan otoriter yönetimlerin farklı yol, yöntemlerle farklı kurum ve kuruluşları devreye sokarak kolayca erişim engeli getirebilmesini de beraberinde getirmiştir. 5651 sayılı Kanun’un 8, 8/A, 9 ve 9/A maddeleri kapsamında sulh ceza hâkimlikleri erişim engelleme kararı vermeye yetkilendirilmiş, cumhuriyet savcıları ise 8. madde kapsamında, soruşturma evresinde, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde erişimin engellenmesine karar verebilir, fakat bu durumda kararlarını 24 saat içinde hâkim onayına sunmak zorundadırlar. Her ne kadar bu erişim engelleme yetkisi temelde savcılıklar kanalıyla yapılabilmekteyse de,  son yıllarda farklı konu ve bağlamlar söz konusu olduğunda Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı (BTK) üzerinden pek çok farklı kuruluş erişim engeli kararı aldırabilmektedir. Bunların arasında Sağlık Bakanlığı, Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihazlar Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurum ve kuruluşlar yer almaktadır (Akdeniz ve Güven, 2018: 13-15).

    Yeni Şafak, 3 Mayıs 2015

    İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) adına hazırlanan Engelli Web 2018 raporuna göre en çok engellenen haber sitelerinin sırasıyla Sözcü, Cumhuriyet ve Hürriyet olmuştur. Bu yolla erişime farklı şekillerde engel getirilmektedir. Bunlardan birinci ve en köklü olanı söz konusu haberin yayınlandığı sitenin tümüyle kapatılması, Bu şekilde sürekli kapatılan sendika.org sitesi, her kapanan sitenin ardından aynı ad ama yeni bir numara ile site yeniden açılarak yayın hayatını zorlukla sürdürmektedir. İFÖD’ün BM 2020 Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (EPİM) Kapsamında hazırladığı Türkiye raporunda, 2015’te toplamda yaklaşık 80 bin olan engellenmiş internet sitesinin, 2019 yılında yüzde 358 oranında artarak toplamda 288 bine ulaştığı belirtiliyor. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse: 2006’da sadece dört site engellenmişti.[11] Öyle görünüyor ki yasal yollarla web sitesine erişim engeli giderek haber alma hakkını engelleyen yaygın bir pratik haline gelmiştir.

    Hürriyet, 30 Nisan 2017

    İnternetin Yavaşlatılması

    Özellikle terör olayları ve bombalama eylemleri ile çatışma olaylarının yaşandığı anlarda sosyal medyadaki iletişim ve kamusal reaksiyonu sınırlamak için interneti tümüyle kesmek yerine “boğaz sıkma” olarak da tanımlanan internetin kasıtlı olarak yavaşlatılması son zamanlarda en çok başvurulan haberleşme hakkı ihlallerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sayede özellikle Twitter, Facebook, Youtube gibi popüler sosyal medya ortamlarındaki hareketlilik haber ve yorum paylaşımları imkânsız hale getirilerek engellenmekte ve hükümete dönük tepkiler sınırlanmaya çalışılmaktadır. Böylece bir yandan interneti tümüyle kesmek gibi “antidemokratik” bir uygulamaya gidilmemiş olmakla birlikte sosyal ağlardan gerçekleşen haber ve yorum paylaşımının da önüne geçilebilmektedir. Bu uygulamaya son yıllarda 27 Şubat 2020 tarihinde İdlib’de Türk askerlerine yapılan saldırı olayı başta olmak üzere pek çok olayda başvurulmuştur.

    RTÜK Marifetiyle Yayın Durdurma ve Para Cezası Verme

    Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) özel televizyon yayıncılığının başladığı 90’lı yıllarda radyo ve televizyon frekans tahsisi ile yayın faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek üzere kurulmuş anayasal olarak özerk bir kuruluştur. Bununla birlikte her dönemde olduğu gibi üyelerinin sayısı meclisteki partilerin vekil sayısına göre şekillendiği için çoğunlukla siyasal iktidarların etkisi altında kalmaktadır. Bu etki, özellikle son zamanlarda çok açık biçimde ortaya çıkmış görünmektedir. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in Ülke TV’de nefret içeren ifadelerle öldüreceği kişilerin listesini tuttuğunu açıklaması olayı hakkında herhangi bir işlem yapmaya gerek olmadığına dair açıklaması tartışma konusu olmuştur. Bu olayın yaşandığı tarihlerde Halk TV’de yayınlanan Medya Mahallesi programına beş kez, Fox TV Ana Haber bülteni nedeniyle üst sınırdan para cezası verilmiştir. Yine aynı tarihlerde Radyo Programcısı Nihat Sırdar’ın program sırasında içinde bira sözcüğü geçen bir dinleyicisinin mesajını okuması üzerine programa yayın durdurma cezası verilmiştir. Bunlar, son zamanlarda karşımıza çıkan en çarpıcı ve tartışmalı yayın durdurma cezalarıdır. Ancak RTÜK, 2019 yılında 12 kanal, 1 radyo ve 23 yayına toplam 3 milyon 854 bin 476 liralık para cezası uyguladı.[12] Bu anlamda RTÜK’ün uyguladığı cezalar nedeniyle artık radyo ve televizyon kanallarındaki haber ve tartışma programlarının yanı sıra dizi ve realiti şov programlarında da oto sansür yaygın bir eğilim haline gelmiş durumdadır.

    T24, 19 Mayıs 2020

    T24, 28 Aralık 2015

    Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Gazetelerin Alınmasının Engellenmesi

    Son yıllarda özellikle muhalif gazetelerin devlet kütüphaneleri[13] başta olmak üzere pek çok kamu kuruluşuna alımının durdurulduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra havaalanlarındaki Türk Hava Yolları uçaklarına da hükümet yanlısı gazetelerin alındığı ancak muhalif gazetelerin alınmadığı görülmektedir. Bu sıradan bir olay değildir. Bu sayede bir yandan devlet kaynakları bazı gazetelerin alımı için kullanılırken bazıları için kullanılmamakta, diğer yandan da devlet katında hangi gazetelerin makbul sayıldığı da ilan edilmektedir. Bu şekilde davranılarak hem bütün yurttaşların kullanımına açık olan kurum ve kuruluşlarda sadece belli görüşteki (hükümeti destekleyen) gazetelere yer verilmekte diğer yandan da bu yurttaşlara hangi gazetelere saygı duymaları gerektiği de dolaylı yoldan telkin edilmektedir. Bu, çok yönlü bir iletişim ve haberleşme hakkı ihlaline yol açmaktadır.

    Gazeteciler Hakkında Soruşturma Başlatma, Gözaltına Alma ve Tutuklu Yargılama

    AKP iktidara geldiğinden beri, özellikle partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan denetim altına alamadığı medya organlarına ve gazete yöneticilerine karşı hep hesap sorar tonlarda açıklamalar yaparak bir nevi bu gazeteleri halka şikâyet etmiştir. Özellikle 2018 yılında Demirören Grubuna satılana kadar Doğan Medya Grubu, gerek vergi cezaları ile gerekse de soruşturmalarla ciddi anlamda hedef haline getirilmiştir. 2014-2018 yılları arasındaki verilere göre, o dönem Doğan Medya Grubu’nun bünyesinde olan ve yıllarca basının amiral gemisi olarak nitelendirilen Hürriyet Gazetesi haberleri en çok erişim engelleme kararı alınan gazete olarak karşımıza çıkmaktadır (Güven ve Akdeniz, 2018). Hürriyet’in bu yıllar arasında 569 haberine engelleme getirilmiş, 212 haberi de siteden tamamen kaldırılmıştır. Özellikle 2015 yılında Hürriyet Gazetesi’nin internet sayfasında Mısır’ın darbeci Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin idama mahkûm edilmesiyle ilgili olarak atılan “yüzde 52 ile Cumhurbaşkanı olan Mursi idama mahkûm edildi” başlığını dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sert bir dille eleştirmiştir. Bunun ardından Erdoğan’a yönelik olarak Hürriyet ve Posta gazetelerinde yayınlanan “Sayın Cumhurbaşkanı Bizden Ne İstiyorsunuz?” başlıklı mektupla ipler iyice gerilmiştir.[14] En nihayetinde ana akım medya organlarının yarıdan fazlasını bünyesinde barındıran Doğan Medya Grubu 2018 yılında sürpriz bir şekilde mutlak bir denetim ve kontrolü peşinen kabul etmiş olan Demirören Grubu’na satılmak zorunda kalmıştır. Aydın Doğan’ın bu satışa mecbur kaldığı ve ederinin bir hayli altında satışı yapmak zorunda kaldığına dair pek çok değerlendirme yapıldı.

    Kurumsal anlamdaki uzun yıllar süren baskılar sonuç vermiş, sonunda nispeten nesnel denebilecek habercilik yapılmaya çalışılan bir grubun Demirören Grubu’na devriyle birlikte Türkiye’de ana akım medya neredeyse tamamen ortadan kalkmış; yıllardır ana akım olarak bilinen Hürriyet başta olmak üzere pek çok gazete artık parti bülteni gibi yayın yapmaya başlamıştır. Ancak bu gelişmeden sonra da alternatif mecralarda gerçek anlamda habercilik yapmaya çalışan pek çok gazeteciye yönelik tehdit, hedef gösterme ve göz korkutma ile konvansiyonel haber medyası ve sosyal medya yoluyla linç etme; ardından da soruşturma ve gözaltı uygulaması yapma girişimleri aralıksız devam etmektedir. Bunun son yıllardaki en çarpıcı örneklerinden birisi Giresun’un Eynesil ilçesindeki evinin önünde ölü bulunan Rabia Naz Vatan’ın ölümüne/öldürülmesine dair ısrarla haber yapmaya çalışan Metin Cihan’ın başına gelenlerdir. Metin Cihan bu olayın üstüne giden haberler yapmaya devam edince tehditler almaya başlamış, gözaltına alınacağından kuşkulandığı için ülke dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Bu süreci paylaştığı bir tweet zinciri ile detaylı bir şekilde açıklamıştır.[15]

    Cumhuriyet, 20 Nisan 2020

    Cumhuriyet 19 Ocak 2020

    Bir diğer örnek ise Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın da aralarında bulunduğu sekiz gazetecinin yargılandığı olaydır. Gazetecilerin yargılandığı davanın iddianamesinde sanıklar, “Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının ve ailelerinin kimlik, görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgileri yayımlamak, yaymak ve açıklamak”[16] ile suçlanıyorlar. Ancak kimlik bilgilerinin açıklandığı iddia edilen görevlilerin kimlik bilgileri zaten daha önceden açıklandığı için iddianamenin bu temel savı anlamsız görünmektedir. Kamuoyu tarafından bu dava büyük ölçüde gazetecilerin sudan sebeplerle gazetecilik yapmalarının engellenmesi için cezalandırılmaya çalışıldığı gibi algılanmaktadır. Bu algıyı hükümetin yetkili organları ve Cumhurbaşkanı, yargılanan ve hapiste tutulan gazetecilerle ilgili olarak “onlar gazetecilik faaliyetinden dolayı hapiste tutulmuyor, terör eylemleri nedeniyle yargılanıyorlar” savıyla değiştirmeye çalışmaktadır. Bu savı hem ülke kamuoyu hem de uluslararası kamuoyunda sıklıkla dile getirerek, gazetecileri ve aslında gazetecilik mesleğini kriminalize etmeye çalışmaktadır. İktidarın gazetecileri ve gazeteciliğin itibarını zedelemek için kullandığı bir taktik de onları terörist ve casusluk faaliyeti göstermekle suçlamaktır. Bu taktik en azından Türkiye kamuoyunda kendi seçmen tabanını ikna ediyor görünse de, kalıcı olarak inanılırlığı kuşkuludur. Kuşkusuz bu taktikle bir yandan gözaltına alınan gazetecilerin haber yapmaları engellenirken, diğer yandan nitelikli ve iktidarı zor durumda bırakacak haber yapma olasılığı bulunan başka gazetecilere gözdağı verilmeye çalışılmaktadır.

    Yurttaşı Şeffaflaştıran Devleti Gizemlileştiren E-Devlet Kapısı

    İletişim ve haberleşme hakkı bağlamında en fazla tartışılan konulardan birisi de, devlet ve bürokrasinin işleyişinin şeffaflaşması ve yurttaşın bu şeffaflıktan yararlanarak bilgi edinmesine fırsat verilmesidir. AKP döneminde bilgi edinme kanunu 2003 yılında resmi gazetede yayınlanarak çıkarılan “Bilgi Edinme Kanunu”nun birinci maddesi bilgi edinme hakkını ve kanunun amacını şöyle tanımlar: “Bu Kanunun amacı; demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir.”[17] Bu maddede yapılan demokratik toplumun gereği olan şeffaf yönetimin gereği ve bürokratik işlemlerin hızlanması savunusuyla ilerleyen yıllarda her türlü yurttaşlık işleminin yürütülebileceği E-Devlet altyapısı kurulmasına karar verilmiştir. E-Devlet Kapısı 20/4/2006 tarihli ve 26145 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe giren[18] yasayla kurulmuş ve son zamanlarda hukuk, nüfus, pasaport, kadastro, sağlık, vergi ve beyanname başta olmak üzere pek çok iş ve işlemin online olarak yürütüldüğü ve belge alınabildiği bir sisteme dönüştürülmüştür. Bu oluşum bir yandan yurttaşlara büyük kolaylık sağlarken diğer taraftan yurttaşların kimlik, adres, hesap, özlük ve adli bilgilerinin online ortamda saklanıyor olmasından dolayı hem takip ve gözetleme sürecini kolaylaştırmakta hem de olası hacklenme durumunda bütün bu bilgilerin art niyetli ellere geçme riskini taşımaktadır.

    Şeffaflık meselesi bir yandan demokratik toplumun bir gereği olarak savunulurken diğer yandan da online ve dijital yatırım alanlarının belli başlı meşruiyet gerekçesi olarak karşımıza çıkarılmaktadır. Ancak özellikle Türkiye gibi giderek otoriterleşen ve sağlıklı ve gerçek bilgiye erişimin giderek imkansız hale geldiği ülkelerde bu tür devlet merkezli online işlemlerin şeffaflık iddiası daha çok sözde kalmakta ve bu tür girişimlerin gözetleme ve sansür arzusu daha görünür hale gelmektedir.

    Milliyet, 11 Nisan 2020

    Türkiye’de Mart ayında ilk vakanın görüldüğü COVID 19 salgını sürecinde, virüsün bulaştığı kişilerin takibini sağlamak ve virüsün yayılma hızını kontrol altına almak adına pek çok devlet dijital takip ve izleme mekanizmaları kurmaya başlamıştır. Virüsün yayılmasından ve kendilerine bulaşmasından ürken kalabalık kitleler normal koşullarda buna benzer bir takip sürecine gönüllü olmayacakken böylesi olağandışı bir dönemde bu takip sistemlerini seve seve hayatlarına sokmaya başlamışlardır. Türkiye’de de kişisel verilerin güvenliğini riske atacak derecede yoğun veri talebinde bulunan bir dijital takip sistemi kurulmuş ve seyahat etmek isteyenlerin bu sisteme kaydolarak HES kodu alması beklenmektedir. Bu sistem büyük ölçüde büyük dijital teknoloji şirketlerinin altyapıları kullanılarak kişilerin konum verilerini ve adresinden, en özel kişisel verilerine kadar toplayan ve bu veriler üzerinden takip, izleme ve kontrol altına alma mekanizması oluşturmaktadır. Konum verilerinin takibi normal koşullarda onaya bağlı bir şekilde iletişim teknolojisi şirketleri tarafından toplanıp depolanabiliyordu. Ancak COVID-19 Pandemisi bahane edilerek bu temas, takip ve izleme olayı hem mecburi hem de kalıcı hale dönüşme riski taşımaktadır (Çayır, 2020: 6). Bu ise karşımızda şeffaflık, güvenlik, sağlık gibi bahanelerle kalıcı bir iletişim hakkı ihlalini beraberinde getirecek bir sürece işaret etmektedir. Modern insanın belki de en önem verdiği mahremiyet algısı uzun zamandır değişmektedir. Ancak bu değişim insanların kendi onaylarıyla gerçekleşmekteydi. Bu süreç bu rızaya dayalı mahremiyet ihlalini zorunlu hale dönüştürecek, iletişim ve haberleşme hakkının ihlalini kalıcı getirecek ve otoriter yönetimlerin işini kolaylaştıracak şekilde tahkim edecektir. Bu tarz takip ve izleme mekanizmalarını gazetecilik mesleğinin içinde bulunduğu zorlu koşullarla birlikte düşündüğümüz zaman, baştan demokrasi adına şeffaf hale geleceği vaat edilen devletin giderek yurttaştan uzaklaşan ve gizemli hale gelen bir varlık haline geldiğini; ancak yurttaşın bütün mahremiyet ve kişisel haklarından soyularak şeffaflaşan çıplak bir varlığa dönüşmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu koşullar altında iletişim ve haberleşme hakkı ile ifade özgürlüğü hakkının yeniden tartışmaya açılması ve bu hakların ve özgürlüklerin yeniden tanımlanmasına ihtiyaç vardır.

    İletişim ve Haberleşme Hakkını Nasıl Kavramalıyız?

    İletişim ve haberleşme hakkı kavramını bugün 1970’lerde başlayan ve 90’larda hızlanan iletişim ve kitle iletişim endüstrisindeki gelişmeler ve bu gelişmelere uygun olarak yapılan düzenlemeler ile o yıllarda hazırlanan farklı raporları ve bu raporların yol açtığı medya endüstrisi rejimini anlamadan kavrayabilmek mümkün değildir. Bu bağlamda bahse değer birinci raporun tarihi 1975, başlığı da The Crisis of Democracy (Demokrasinin Krizi)’dir. Bu rapor genellikle “Trilateral Commussion” adıyla bilinir. Bu adı, raporun üç farklı ülkeden yazarının olmasından alır. Yazarları Fransız Sosyolog Michael Crozier, Amerikalı Siyaset Bilimci Samuel Huntington ve Japon Bilim İnsanı Joji Watanuki olan raporun alt başlığı “On Governability of Democracies”’dir (Demokrasilerin Yönetilebilirliği Üzerine) (1975). Bu alt başlık boşuna değildir. Zira bu tarihlerde 1930’larda yürürlüğe konulan sosyal refah devleti politikalarının krizi bir yandan kapitalizmin diğer yandan da demokrasilerin krizini beraberinde getirmiştir. Raporda özellikle de, 68 kuşağının yol açtığı direniş ve geniş özgürlük talep eden kültürün bir anlamda “aşırı demokratik” bir temsiliyete yol açan yayın organlarından neşet ettiği ve bunun da demokrasileri yönetilemez hale getirdiğine dikkat çekilmektedir. Bu saptamanın iması şudur: “Medya organlarında herkes her istediğini konuştuğu için, demokrasiler yönetilemez ve kontrol edilemez hale gelmiştir. Buna bir çekidüzen vermek gerekir.” Raporda özellikle dönemin entelektüelleri arasında yayıldığı iddia edilen “zararlı kültür”ün (adversary culture) gençlerin ve ergenlerin giderek daha bireyci ve isyancı hale gelmesine yol açtığına, yine bu zararlı kültürün yayılmasında basın ve yayın organlarının önemli bir etkisinin olduğuna dikkat çekilmektedir. Kısaca altmışlı ve yetmişli yıllarda tüm dünyada yaygınlaşan, savaşa, nükleer silaha, sömürgeciliğe, emek ve doğa sömürüsüne karşı gelişen bütün hareketlerin var olan “demokratik kültür”e zarar verdiği ve bundan büyük ölçüde “topluma aşırı demokratik boya sıçratan” basın-yayın organlarının sorumlu olduğu iddia edilmektedir. Bu raporun ardından önde gelen Avrupa ülkelerinde ticari televizyon yayıncılığının başladığı ve ilerleyen yıllarda giderek yaygınlaştığını unutmamak gerekir. Ayrıca bu yılların başta İngiltere olmak üzere pek çok ülkede de neoliberal ekonomi politikalarıyla beraber deregülasyon (kuralsızlaştırma) sürecinin de başladığı yıllar olduğunu hatırlatmak gerekir.

    Bu rapordan beş yıl sonra ise UNESCO tarafından yine geniş katılımlı bir komisyona medya yapılanması üzerine bir rapor daha hazırlatılmıştır. Bu raporun başlığı ise ümitvar ve davetkârdır: “Many Voices One World” (Pek çok ses Tek Dünyya) (1980). “Bugün ve Yarın İletşim ve Toplum” üst başlığını taşıyan bu rapor Mcbride Raporu olarak da bilinir. Bu raporda 1948 yılında yayınlanan Uluslararası İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde kısaca ifade edilen  “her insan düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir, bu hak hiçbir müdahale olmaksızın sınırsız bir şekilde her türlü medyada yaygınlaştırılabilir” hakkı, o günün iletişim teknolojilerini göz önünde bulundurarak daha açık şekilde tanımlamıştır. Mcbride Raporu’nda iletişim ve haberleşme hakkı açısından temelde üç nokta üzerinde durulur. Bu üç noktadan ikisi doğrudan iletişim hakkıyla ilgisi olmasa da, uluslararası, ulusal ve yerel düzeyde demokrasinin genişletilebilmesi için bu üç düzeyin iletişim hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Bunlardan birincisi örgütlenme/bir araya gelebilmeyle ilgili olan toplanma, tartışma ve katılma hakkıdır. İkincisi genel olarak enformasyon hakkıyla ilgili olan sorgulama, bilgilendirme ve bilgilenme hakkı olarak tanımlanır. Üçüncüsü ise insanın gelişimiyle ilgili olan kültür, seçme ve mahremiyet hakkıdır. 1980 yılında yayınlanan bu iletişim hakkı tanımlaması görüldüğü gibi sadece basın ve ifade özgürlüğü olarak sınırlanmaz, bu hakkın kullanılabilmesi için gerekli koşulları da tanımlamaktadır. Örneğin kültür ve seçim hakkı aynı zamanda var olan iktidar ilişkilerinin eşitsizliği nedeniyle haber medyasında eşitsiz, yanlış ve eksik temsil edilme ihtimallerini de göz önünde bulundurur. İletişim hakkı bu bağlamda sadece dilediği şeyi dilediği şekilde ifade edebilme hakkının ötesinde bir hak olarak tanımlanır.

    Mcbride Raporu bir yandan iletişim ve haberleşme hakkının boyutunu ve çerçevesini genişletmiş olsa da, diğer yandan bu hakkın sınıfsal olmaktan ziyade kimlik hakkı olarak tanımlanmasına ve algılanmasına yol açmıştır. Birincisi 1975, diğeri 1980 tarihinde hazırlanan her iki rapor da bünyesinde demokrasiye ve özgürlüklere dair bambaşka yaklaşımlar barındırmaktadır. Birinci rapor, var olan demokratik hakların genişliğinin parlamenter demokrasiyi tehdit etmeye başladığını iddia ederek, medyadaki temsilin genişliğinin sınırlanması gereğine işaret ederken, ikinci rapor, iletişim hakkının daha geniş bir perspektiften tanımlanması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bu iki farklı rapor bu farklı yaklaşımlar nedeniyle bize iletişim hakkının bu yıllardaki kavranışıyla ilgili olarak sınırlı bir perspektif sunar. Geniş bir perspektiften bakabilmek için, neoliberal ekonomi politikalarının yol açtığı kuralsızlaştırma ve kamu yayıncılığındaki gerileme ve emek örgütlenmesindeki sınırlamalara bakmak gerekir. Zira demokrasi açısından iletişim hakkı neoliberal ekonomi politikalarıyla sınırlanan bu haklarla birlikte düşünülmesi gerekir. Mcbride Raporu’ndaki tanımlama, bu yaklaşımı büyük ölçüde karşılamaktadır.

    Yayıncılığın ticarileşmesi, başlangıcından beri iletişim ve haberleşme özgürlüğünün en temel tehdit unsurlarından birisi olmuştur. Zira hem ABD’de hem de İngiltere’de gazetelerin ucuzlaması ve buna bağlı olarak kitleselleşmesi ile gazetelerdeki haberlerin satılabilir bir mal haline gelmesi ve yine gazetelerde reklamların yayınlanmaya başlaması birbirine yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır (Taş, 2010). Bu tarihlerde gazetelerin ucuzlamasının en temel nedeni, sadece haberin satılabilir bir meta haline gelmesinden kaynaklı değildir. Haberin yanı sıra okuyucunun ilgisinin ürünlerini tanıtmak isteyen şirketlere de satılmasından kaynaklı olarak bir ucuzlama söz konusudur. İlerleyen yıllarda, basın/medya sektöründeki ortaya çıkan bu örüntü, medyanın üretim ve örgütlenme yapısını da şekillendirmiş, reklam gazete ve televizyonların reklam departmanları, zaman zaman haber servislerinden daha önemli hale gelmiştir. Özellikle Türkiye’de televizyon yayıncılığının ticarileştiği 90’lı yıllarda örgütlenme yapısı yeni oturmaya başlayan medya kuruluşlarında reklam ve reklam birimleri büyük ölçüde medyadaki haber içeriklerini ve haber değerlerini önemli ölçüde domine etmiştir (Durna ve Durna, 2018). Bu, kuşkusuz iletişim ve haberleşme hakkının da sınırlarını belirleyen bir gelişmedir.

    Küresel anlamda baktığımız zaman da, yukarıda iletişim ve haberleşme hakkının sınırlarını şekillendiren ticari yayıncılık faaliyeti, aynı zamanda küresel ölçekli medya tekellerinin oluşmasına da yol açmıştır. Özellikle 80’lerde küresel düzeyde yaygınlık gösteren sermayeye sınırsız özgürlük tanıyan neoliberal ekonomi politikaları ile deregülasyon uygulamaları, bu tekellerin ortaya çıkmasında temel faktör olmuştur. Örneğin Ben H. Bagdikian’ın 2004’de yazdığı The New Media Monopoly ( 2004: 29) adlı kitabında küresel ölçekte faaliyet gösteren medya tekellerinin beşe düştüğü saptaması yer almaktadır. Türkiye açısından baktığımız zaman ise aynı yıllarda AKP’nin tek başına iktidarının ilk yılları olması nedeniyle öncesinden kalan bir medya sermaye yapılanması söz konusudur. Bu yıllar, AKP’nin medya sermaye ve mülkiyet yapılanmasına müdahalesinin başladığı, ama nihai hedefe ulaşmak için daha alınacak çok yolun olduğu yıllardır. Bu yıllarda da Doğan Medya Grubu, neredeyse medya mülkiyetinin yüzde yetmişine sahiptir. Hem küresel ölçekteki hem de Türkiye ölçeğindeki medya tekellerinin sadece medya ile ilgili yatırımlarının olmadığını da unutmamak gerekir. Artık günümüzde Türkiye açısından baktığımız zaman, medya mülkiyetine kimin sahip olduğundan ziyade, kim adına sahip olduğu daha önemli hale gelmiştir.

    Ortaya çıkan yeni rejimle birlikte ve Doğan Medya Grubu’nun elinde bulunan yayın organlarının Demirören Grubu’na devrinden sonra, medya sahipleri bir anlamda tek bir kişinin taşeron işletmeleri haline gelmiş ve bu nedenle de iletişim ve haberleşme faaliyetinden ziyade propaganda hizmeti yürüten organlara dönüşmüşlerdir. Bu açıdan bakıldığı zaman, günümüzde iletişim ve haberleşme hakkının önündeki en birinci engel, zannedildiği gibi bir tek adam rejimi altında sansür ve baskı değildir. Bu spekülatif olduğu kadar gerçek olan saptama, iletişim ve haberleşme hakkının birey ve toplum açısından neden önemli olduğunu tam olarak kavrayarak anlaşılabilir. İletişim ve haberleşme hakkı, her şeyden önce haber değeri kavramıyla da doğrudan ilgilidir. Modern gazeteler, ya da artık günümüzde dijital platformları, sosyal ağları da kapsayan medya, bir ticari işletme haline geldiği andan itibaren ya da temel motivasyonu ticari faaliyet olduğu zaman kamusal müzakere mecrası olmaktan çıkmıştır. Kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı eşitsiz iktidar ilişkilerini, adaletsiz gelir dağılımını, sıradan ve doğal bir mübadele ilişkisi olarak kavramamızı ve buna her koşulda boyun eğmemizi salık veren temsillerin üretildiği ve dolaşıma sokulduğu bir ideolojik aygıttan ibarettir artık medya (Durna, 2020). Mevcut iktidar ilişkilerinin ürettiği haber değerleri, büyük ölçüde toplumsal barışa, insanın özgürce yaşamasına, insan sağlığına, doğaya ve kamusal selamete tehdit oluşturmaktadır. İletişim ve haberleşme hakkını bireysel bir hak olarak görmek yerine kamusal bir talep ve toplumsal bir ihtiyaç olarak görmeye başlamak gerekir. Haber alma hakkı aynı zamanda bilgilenme ve buna göre pozisyon alma hakkıdır. Bu hakkı talep etmek, aynı zamanda eşit, adil ve sağlıklı bir toplum kurma arzusunu dile getirmektir.

    Sonuç

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve bürokratik yapılanması, ifade özgürlüğünü bir insan hakkı olarak tanımlayan ilk metinlerden biri olan Evrensel Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin yayınlandığı Fransız Anayasasından izler taşır. Bunun yanı sıra Türkiye, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ni yayınlayan Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerindendir. Bu bildirgenin 19. Maddesi ifade özgürlüğünü net bir şekilde insanın vazgeçilemez hakkı olarak tanımlar. Türkiye’ Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. Maddesi de “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” cümlesiyle ifade özgürlüğünü tanımlamıştır. Bu özgürlüğün sınırları yine Anayasanın 28. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu sınırlar oldukça dar çizilmiş olsa da, Türkiye yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin imzacı ülkelerinden olduğu için, normalde ifade özgürlüğüne dair sınırların daha geniş olması beklenir. Elbette bu hukuki bir tartışmanın konusudur.

    Basın ve ifade özgürlüğü açısından Türkiye Cumhuriyeti devletini ve yürütme erkini ulusal ve uluslararası düzeyde bağlayan pek çok madde ve anlaşma olmasına rağmen, hem insanların ifade özgürlüğü gittikçe daha fazla sınırlanmış durumdadır hem de iletişim ve haberleşme hakkına dair her geçen gün yeni ihlaller yaşanmaktadır. Bugün Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi ve MetroPOLL Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi iş birliği ile gerçekleştirilen İnsan Hakları Algısı Araştırmasının sonuçlarına göre toplumun %82’si temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğini düşünüyor. Bu orana göre iktidarı destekleyen seçmenler de temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğini düşünüyor. 2017 yılında hükümetin bazı terör örgütleriyle işbirliği içinde olduğu iddia edilen maddelerin yayınlandığı gerekçesiyle çevrimiçi ansiklopedi Wikipedia 2020 yılının ilk günlerine kadar erişime kapalı tutuldu. Wikipedia’nın kapalı tutulması, geniş bir toplumsal kesim tarafından haberleşme hakkının gaspı olarak algılanmış olmasına rağmen (Uzun, 2020) uzunca süre öncelikle siyasal iktidar, sonra da hukuki otoriteler bu karardan geri adım atmadı. Son zamanlarda iletişim ve haberleşme hakkına dair ihlaller tüm hızıyla devam ederken, iktidar baskıları arttırmak ve iletişimi kısıtlamak için yeni uygulamaların hazırlığı içindedir.

    İktidarın hukuki ve idari baskılarının yanı sıra iletişim ve haberleşme hakkını tehdit eden başka unsurlar da vardır. İnternet teknolojisi, sosyal ağlar ve Whatsapp, Telegram vs gibi haberleşme uygulamaları da uluslararası büyük iletişim teknolojisi şirketlerinin sahipliğindedir ve gerek konum bazlı, gerekse de içerik bazlı veri depolama ve kişisel verilerin yedeklenmesi konusunda tam anlamıyla şeffaf davrandıklarını söyleyemeyiz. Her ne kadar hem verilerin güvenliği hem de bu verilerin üçüncü parti şahıs ya da kurumlara verilmesi konusunda garanti veriyor olsa da, devlet güvenliği, suçun önlenmesi gibi konular devreye girdiğinde bu tür şirketlerin faaliyetlerinin kısıtlanacağı kaygısıyla kişisel verileri otoriter devlet yetkililerine verebilme ihtimalleri hiç de zayıf değildir. Bu durumun pek çok örneği son yıllarda FBI ve haberleşme uygulamaları arasında yaşanmaktadır. FBI, son yıllarda ulusal güvenlik ve terör gerekçesiyle pek çok insanın kişisel verilerini daha ısrarlı bir şekilde istemeye devam etmektedir.

    Türkiye’de son dönemlerde gündeme gelen sosyal ağlar ve haberleşme uygulamalarından güvenlik gerekçesiyle veri talep edilebileceği, eğer bu veriler istek üzerine verilmezse bu tür şirketlerin faaliyetlerinin durdurulabileceğine dair bir yasa taslağının hazırlığı devam etmektedir. Bu yasa taslağı bir yandan bu tür haberleşme uygulama şirketlerini elinde bulundurduğu milyonlarca insanın kişisel verilerinin devlete vermeye zorlayacak, diğer yandan da pek çok insanın kişisel verilerinin devletin güvenliği gerekçe gösterilerek devlet tarafından alınabilmesini sağlayarak bu sayede fişleme gerçekleştirilebileceğini göstermektedir. Bu bağlamda iletişim ve haberleşme hakkı ve mahremiyet hakkı ile kişisel verilerin korunması hakkının bir arada tartışılması gerekmektedir. Bu tür yeni iletişim teknolojileri haberleşme konusunda sınırsız olanaklar sağlarken, hem bu tür şirketlere (tabi ki ticari amaçla kişisel verilerimizi para vererek elde eden üçüncü parti şirketlere de) ve bu şirketlerden talep eden otoriter devletlere kişisel verilerimizi elde etmek için sınırsız bir yetki ve olanak da vermektedir.

    Kısaca iletişim ve haberleşme hakkını sadece bilgiye ulaşmak, özgürce ne düşündüğünü ifade edebilmek, özgür bir şekilde basın-yayın organı çıkarabilmek gibi haklarla sınırlı şekilde tartışmak yerine, örgütlenme, bireysel verilerin korunması, mahremiyet, demokratik katılım, özgürce sokak eylemi yapabilmek gibi haklarla geniş bir şekilde çerçevelenerek tartışılmalıdır.

    Kaynaklar

    Akdeniz, Yaman ve Güven, Ozan (2019), Engelli web 2018, İstanbul: İfade Özgürlüğü Derneği.

    Bagdikian, Ben H. (2004), The New Media Monopoly, Boston: Beacon Press.

    Başaran, Funda (2016), “İnsanın İletişim Hakkı”, Nevin Yıldız Tahincioğlu (Editör) içinde Yamuk Hakikat: İfade ve İletişim Hakkı Üzerine, Ankara: Ütopya Yayınevi.

    Bourdieu, Pierre (2000), Televizyon Üzerine, Turhan Ilgaz (Çev.), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

    Crozier, Michael vd. (1975), The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission, New York: New York University Press.

    Çayır, Faruk (2020), Covid-19 Sürecinde Temas Takip Uygulamaları ve Kişisel Verilerin Korunması, Ankara: Alternatif Bilişim Derneği.

    Durna, Tezcan (2020), “Ön Söz”, Tezcan Durna vd. (Hazırlayanlar), içinde Medya İzleme Raporu-2: 2019 Yerel Seçim Sürecinde Medyada Yer Alan Ayrımcı Söylemler, Ankara: um:ag Yayınları, s. 7-21.

    Durna, Tezcan ve Durna, Nehir (2018), “Büyük Gerileme Çağında Gazetecilik: Popülizm versus Kamu Yararı”, Erkan Yüksel vd. (Editörler), içinde CIM 2018, 16th International Symposium Communication in the Millennium, s. 177-192.

    Innis, Harold A. (2006), İmparatorluk ve İletişim Araçları, Nurcan Törenli (Çev.), Ankara: Ütopya Yayınevi.

    Kıvanç, Ümit (2017), O Meslek Bunalımda: Gazeteciliğin Kendine, Neoliberalizm ve Sanal Âlemin Basına Ettikleri, İstanbul: P24 Kitaplığı.

    Kurt Öncel, Gülen (2013), Türkiye’de Soruşturmacı Gazetecilik, İstanbul: Evrensel Basım Yayın.

    Mcbride, Sean vd. (1980), Many Voices One World: Communication and Society Today and Tomorrow, Great Britain: UNESCO.

    Şahin, Ülkü vd. (2020), 2019-2020 Türkiye Basın Özgürlüğü Raporu, İstanbul: TGS.

    Taş, Oğuzhan (2010), “Gazeteciliğin Doğuşu: Eleştirel Bir Tarih Yazımına Doğru”, Mülkiye, Cilt: XXXIV Sayı:269, s. 29-66.

    Uzun, Ruhdan (2020), “National Interest Vs. Online Freedom of Expression: The Discussion of Internet Users On the Blocking ‘Wikipedia in Turkey”, Etkileşim, Vol. 5, pp. 10-22.

    Gazete Kaynakça

    Armutçu, Oya. (30 Nisan 2017). “Wikipedia Yasaklandı”, Hurriyet.

    Cumhuriyet. (19 Ocak 2020). “Yolsuzluk Haberine Erişim Engeli”, Cumhuriyet.

    Cumhuriyet. (20 Nisan 2020). “Doğrular Korkuttu”. Cumhuriyet.

    Yılmaz, Çiğdem. (11 Nisan 2020). “Koronaya Sıcak Takip”. Milliyet.

    Korkusuz. (1 Mart 2020). “Fatih Portakal’ın Üç Yıla Kadar Hapsi İstendi”, Korkusuz.

    Özkanoğlu, Fatih. (3 Mayıs 2015). “İstanbul’a Gelme”, Yeni Şafak.

    Özvarış, Hazal. (28 Aralık 2015). “RTÜK üyesi: Erdoğan’a hakareti affetmiyoruz ama Atatürk ve İnönü’ye hakaret serbest!”. T24. https://t24.com.tr/haber/rtuk-uyesi-erdogana-hakareti-affetmiyoruz-ama-ataturk-ve-inonuye-hakaret-serbest,322007 adresinden erişildi.

    Sözcü. (20 Mayıs 2020) “Yakında Kapımıza İşaret Koyacaklar”. Sözcü.

    T24. (19 Mayıs 2020) “RTÜK’ten radyocu Nihat Sırdar’a ‘bira iyi gider’ mesajı için 3 kez yayın durdurma cezası!”. T24. https://t24.com.tr/haber/rtuk-ten-radyocu-nihat-sirdar-a-bira-iyi-gider-mesaji-icin-3-kez-yayin-durdurma-cezasi,879374 adresinden erişildi.

    Yeniçağ. (3 Mart 2020). “Murat Ağırel Tutuklandı”, Yeniçağ.

    [1] http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/223262-turkiye-basin-ozgurlugunde-180-ulke-arasinda-154-sirada (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    Sıralama için bkz: https://rsf.org/en/ranking (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [2] Bu konu ile ilgili daha geniş bilgiye yine medyaport.net adresimizde daha önce yayınlanan bir başka raporumuzdan ulaşılabilir: https://medyaport.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [3] Raporun tam metnine ulaşmak için şu linke başvurulabilir: https://tgs.org.tr/tgs-basin-ozgurlugu-raporu-2019-2020/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [4] Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu Televizyon Üzerine adlı kitabında bu tür haberlere “omnibus olaylar” adını verir. Bu olaylar hiçbir tercihte bulunmaz, hiçbir şey söylemez ve hiç kimseyi şaşırtmaz. Sadece insanları eğlendirir ve vakit geçirmelerini sağlar. Hiçbir sorunun çözümüne ön ayak olmaz ve kamuoyunu gündemini sadece meşgul eder. (Bkz. Bourdieu, 2000: 30).

    [5] Gazetecilik mesleğine dair itibarsızlaştırmanın sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil, küresel anlamda da yaygın olduğuna dair örnekleri okumak isterseniz bkz. Kıvanç, 2017.

    [6] https://www.youtube.com/watch?v=BAK7XtbuRxU (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [7] https://www.dw.com/tr/tv-dizilerinin-perde-arkas%C4%B1-sans%C3%BCr-ve-otosans%C3%BCr/a-44947125 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [8] http://bianet.org/bianet/medya/177253-131-yayin-organi-kapatildi (Erişim tarihi: 31/05/2020),

    https://medyaport.net/2018/07/17/mayis-2018-2-rapor-medya-izleme-raporu/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [9] https://www.evrensel.net/haber/395452/evrensele-ilan-durdurma-cezasina-skandal-gerekce-okur-dayanismasi-suc-sayildi?utm_source=anasayfa&utm_medium=manset&utm_campaign=haber&slide_order=03 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [10] https://www.birgun.net/haber/yayin-yasagi-nda-akp-matematigi-255291 (Erişim tarihi: 31/05/2020),

    https://www.dw.com/tr/verilerle-t%C3%BCrkiyede-yay%C4%B1n-ve-eri%C5%9Fim-yasaklar%C4%B1/a-53307444 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [11] https://www.dw.com/tr/verilerle-t%C3%BCrkiyede-yay%C4%B1n-ve-eri%C5%9Fim-yasaklar%C4%B1/a-53307444 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [12] https://www.evrensel.net/haber/394327/rtuk-2019da-3-8-milyon-tl-ceza-kesti-en-yuksek-ceza-fox-tvye-verildi (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [13] Halagazeteciyiz.net sitesi için hazırladığımız “Gazetecilik, Yas ve Şiddet” başlıklı raporunun araştırma ve gazete taramasını yaparken 2012 tarihinden bu yana Evrensel Gazetesi’nin Ankara Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi’ne alınmadığını fark etmiştik. Bu kategoride sayılan gazetelerin pek çok devlet kütüphanesine alımı durdurulmuştur.

    [14] http://m.bianet.org/bianet/print/164669-alti-gazete-mansetinde-dogan-medya-hedefte

    https://bianet.org/bianet/print/164636-hurriyet-cumhurbaskanina-sordu-bizden-ne-istiyorsunuz (Erişim tarihi: 01/06/2020).

    [15] https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/212975-rabia-naz-in-supheli-olumunu-duyuran-metin-cihan-yurt-disina-cikmak-zorunda-kaldim (Erişim tarihi: 02/06/2020).

    [16] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-52584874 (Erişim tarihi: 01/06/202).

    [17] Kanunun ilk çıkarıldığı halinin içeriğine şu linkten ulaşılabilir: https://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k4982.html (Erişim tarihi: 01/06/2020).

    [18]https://www.turkiye.gov.tr/bilgilendirme?konu=siteHakkinda#:~:text=e%2DDevlet%20Kap%C4%B1s%C4%B1’n%C4%B1n%20kurulmas%C4%B1,ve%20Altyap%C4%B1%20Bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20yetkisine%20verilmi%C5%9Ftir. (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    Yazarlar Hakkında

    *Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalı’nda yapmıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar öğretim üyesi olarak devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. Halen Almanya’daki Duisbur-Essen Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde Eleştirel Medya Çalışmaları adlı bir dersi uzaktan vermeye devam veriyor. Medyada temsil, basın tarihi, etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış eserleri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın Genel Yayın Yönetmenliğini ve “Dissemination of Rights-Based Journalism through Civil Societybaşlıklı Avrupa Birliği Projesinin koordinatör yardımcılığını yürütmektedir. Halagazeteciyiz.net sitesinin düzenli yazarı ve hak ihlali raporlarının editörüdür.

    **Uğur Yağan, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuştur. 2013 yılında aynı bölümde Sosyal Medya ve Politik Aktivizm konulu yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. 2019 yılında bir yıl süreyle University of Surrey, Sosyoloji bölümünde misafir araştırmacı olarak bulunan yazar, Ankara Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda doktora programına devam etmektedir. İzleyici araştırmaları, yurttaşlık ve medya ilişkisi, ifade özgürlüğü konuları akademik ilgi alanları içerisinde yer almaktadır.

  • Dijital Ağlara Erişim ve Mahremiyet Hakkı

    Dijital Ağlara Erişim ve Mahremiyet Hakkı

    *Yeliz Dede Özdemir

    **Tuğrul Çomu

    Giriş

    Son 20 yılda bilgi iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ve İnternetin gündelik hayatımızın her alanına girmesiyle birlikte, dijital ağlara erişimde mahremiyet en çok tartışılan konulardan biri haline gelmiştir. Teknolojik gelişmelerin hızı ve dijital ağlara erişimin artması, gündelik hayatı pek çok yönden kolaylaştırırken, bireylerin mahremiyet alanına yönelik tehditleri de beraberinde getirmektedir. Bu tehditlerin en önemlilerinden biri de kişilerin mahremiyetine ya da özel yaşam alanlarına hem hükümetlerden hem de özel kurumlardan kaynaklı müdahalelerin artmasıdır.

    Bu raporda, dijital ağlara erişimde yaşanan mahremiyet hakkı ihlallerini örneklerle tartışmaya açmak amaçlanmıştır.  Bu çerçevede, öncelikle, mahremiyet hakkının ne olduğuna ve iletişim teknolojilerinin gelişmesine paralel olarak bu alanda ne gibi dönüşümlerin yaşandığına değinilecektir. Ardından Türkiye özelinde mahremiyet hakkının nasıl çerçevelendiği ve dijital ortamda bu hakların nasıl ihlal edildiği örnekler üzerinden incelenecektir.

    Mahremiyet Hakkı ve Dijital Ağlarda Mahremiyet

    Kişinin sınırlarını kendi belirlediği ve başkalarını hangi ölçüde dâhil edeceğine yine kendisinin karar verdiği, bireye özel bir alanı ifade eden mahremiyet, tarihsel olarak çok eski yıllara dayansa da bir hak olarak ele alınması 19. yüzyılın sonlarına tekabül etmektedir. İletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, kişilerin özel yaşam alanlarının ve mahremiyetlerinin sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği üzerine tartışmalar artmıştır. Bu yıllarda, Warren ve Brandeis “The Right to Privacy” (Mahremiyet Hakkı) başlıklı bir makale kaleme alarak bir hak olarak mahremiyet kavramını gündeme getirmişlerdir. Bu tarihlerden sonra farklı disiplinlerde yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanan mahremiyet hakkı, kişinin özel yaşamı üzerindeki bireysel haklarını ifade etmekle birlikte, bireyin özel alanına herhangi bir dış tehdide karşı yasalarla güvence altına alınması gereken temel bir insan hakkı olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle, sonraki yıllarda hem uluslararası bildiri, sözleşme ve belgelerde hem de ulusal yasalarda kişinin mahrem ya da özel yaşam alanına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır.[1] Her ne kadar özel hayatın gizliliği ya da mahremiyet hakkı yasalarla güvence altına alınmış olsa da, tüm diğer haklarda olduğu gibi bunlar da hükümetler tarafından “milli güvenlik”, “kamu güvenliği”, “istihbarat” gibi sınırları belli olmayan gerekçelerle kolayca ihlal edilebilmektedir. Özellikle, mahremiyetin sınırlarının bulanıklaştığı, bireyin özeline dair her türlü verinin kolaylıkla elde edilebildiği dijital ağlarda, bu ihlaller çok daha kolay ve takibi zor bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir.

    Mahremiyetin sınırları, bireylerin yaşam alanlarıyla ilgilidir. Birçok disiplinde bireylerin yaşam alanları üç çerçevede kategorilendirilmektedir: Bunlardan ilki, kişinin herkesle paylaştığı kamusal yaşam alanıdır, ikincisi, kişinin kendisine yakın hissettiği kişileri dâhil ettiği özel yaşam alanıdır. Üçüncüsü ise, “kişinin sadece kendisi için saklı tuttuğu veya çok güvendiği kişiler dışında herkese saklı tuttuğu” gizli yaşam alanıdır (Yüksel, 2003). Gizli yaşam alanı ya da özel alan, bireylerin sınırlarını kendilerinin belirlediği ve bu alana kimleri dâhil edip etmeyeceklerine yine kendilerinin karar verdiği mahremiyet alanını kapsamaktadır.

    Mahremiyet kavramının sınırları hem kültürel hem de tarihsel süreç içerisinde yaşanan gelişim ve değişimlerden etkilenmiştir.  Özellikle, modernleşme sonrası toplumsal ve kültürel alandaki dönüşümler, mahremiyet kavramının boyutlarını değiştirmekle birlikte, bu kavramın tanımlanması ve sınırlarının belirlenmesini de gerekli kılmaktadır. Ancak, mahremiyetin nasıl algılandığı kültürel ve bireysel olarak farklılıklar göstermektedir ve bu tür farklılıklar kavramın net bir tanımını yapmayı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, mahremiyetin üç farklı boyutundan bahsedilmektedir. Bunlar; bireyin içinde bulunduğu fiziksel alanı ifade eden bölgesel mahremiyet, bir kişinin özel alanını ifade eden bireysel mahremiyet ve günümüzde en çok karşılaştığımız, kişisel verilerin toplanması, saklanması, işlenmesi ve dağıtılmasına ilişkin süreçleri ifade eden veri mahremiyeti’dir (Kokolakis, 2017). Mahremiyetin bu üç boyutu, özellikle dijital ağlarda çok sık karşılaşılan mahremiyet ihlallerine ilişkin bir çerçeve de çizmektedir. Örneğin, kişinin mobil cihazlarla birlikte kullandıkları konum bazlı servisler, bölgesel mahremiyet ihlallerini; yine dijital ağlarda paylaşılan kimi içerikler bireysel mahremiyet ihlallerini ve dijital platformlarda yapılan her işlem veri mahremiyeti ihlallerini beraberinde getirmektedir.

    Dijital Ağlarda Mahremiyet İhlalleri

    Günümüzde bilgi ve iletişim teknolojilerinde meydana gelen gelişmeler ile birlikte mahremiyet haklarına yönelik tehditlerin ve müdahalelerin de giderek arttığı görülmektedir. Üstelik bu tehdit ve müdahaleler sadece devlet birimlerinden değil, özel kişi ve kuruluşlardan da kaynaklanmaktadır. Özellikle internetin ve dijital teknolojilerin evimizin en mahrem alanlarına girmesiyle birlikte, bu alanların dışarıdan kontrol edilmesi oldukça kolaylaşmıştır. Bilinçli ya da bilinçsiz İnternette gezinirken bıraktığımız her bir dijital iz, mahremiyet alanımızın ihlaline kapı aralamaktadır. Tam da bu nedenle, Dijital ağlarda mahremiyetin üç boyutuna ve bunların hangi yollarla ihlal edildiğine değinmek gerekmektedir. Bunlardan ilki, iletişime kimlerin dâhil olacağını ya da olmayacağını yine bireyin kendisinin belirlediği haberleşme mahremiyeti; ikincisi, kişinin kimlik gizliliğinin korunması temeline dayanan anonim olma hakkı; üçüncüsü ise bireyin dijital verilerinin korunması temeline dayanan veri mahremiyeti’dir (Braman, 2011, s. 162-164).

    Haberleşme Mahremiyeti

    Temel bir insan hakkı olan haberleşme mahremiyeti, birçok ülkenin hukuk sistemi içerisinde yer almakta ve bu hakkın ihlali cezai yaptırımlarla sonuçlanmaktadır.[2] Ancak dijital teknolojilerin yaygınlaşmasıyla birlikte, bir yandan tüm iletişim trafiği servis sağlayıcılar tarafından kayıtlanırken, diğer yandan bu kayıtlara özel şirketler ve devletler tarafından ulaşılması haberleşme mahremiyetinden bahsetmeyi zorlaştırmaktadır. Sandra Braman’ın belirttiği gibi (2013), geçmişte kişilerarası iletişim, ancak bir kişinin davranışları şüphe uyandırdıktan sonra hükümet gözetimine takılırken, İnternet ortamında bunun tam tersi söz konusudur, artık davranıştan ya da şüpheden ziyade veri analizi yoluyla tüm iletişim bilgilerini toplamak ve ilgili kişileri tanımlamak mümkün hale gelmiştir.

    Dijital ortamlarda kişilerarası iletişimimizde kullandığımız her kelime, her ifade, her kavram ya da sahip olduğumuz her bağlantı çeşitli şekillerde toplanmakta ve analiz edilmektedir. Bu dijital izleme trafiği, günümüzde gözetimin aldığı boyutu da gözler önüne sermektedir. Her ülkede olduğu gibi, ulusal güvenlik endişeleri hükümetler tarafından dijital alanların kontrolünü meşrulaştırma işlevi görmektedir.  Bu da, çeşitli yasal dayanak noktaları üzerinden ya da İnternet siyasalarıyla temellendirerek yapılmaktadır. Her ne kadar haberleşme gizliliği temel bir insan hakkı olsa da, tüm diğer insan haklarını ihlal etme keyfiliğini ellerinde bulunduran iktidarlar, bu hakkı da kolayca ihlal etmektedirler. Bu tür baskıcı iktidarlar, kullanıcıların neredeyse tamamının çevrimiçi aktivitelerinin kayıt altına alınmasını sağlamakta ve “gerekli gördükleri” noktalarda bu kayıtları kullanmaktadırlar (Dede Özdemir, 2015). Türkiye’de 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 Sayılı İnternet Yasası, internet ortamında bu tür bir denetimin sağlanmasını merkeze almaktadır. Yasa ile kişisel veri trafiğinin İnternet Servis Sağlayıcıları tarafından kullanıcının onayı olmadan iki yıl boyunca kayıtlanması ve istenmesi durumunda ilgili devlet kurumlarına teslim edilmesinin garanti altına alınması da böylesi bir özel hayat ve haberleşme gizliliği ihlalinin önemli örneklerinden biridir.

    Ayrıca özel şirketler de bu veri trafiğinin ve içeriğinin kayıtlanması konusunda iktidarlarla aynı fikirdedir. Çünkü insanların kişilerarası iletişimlerinde birbirlerine söylediklerine ilişkin bilgilerin bir pazarlama değeri vardır. Bu tür içeriklerden kişilerin tüketim tercihleri, ilgi alanları demografik özellikleri gibi pazarlamaya temel teşkil edecek veriler elde edilebilir ve bu veriler servis sağlayıcılara satılabilir bir içerik sağlamış olur.  Dijital ortamda herhangi bir servisten faydalanmak için onaylamak zorunda bırakıldığımız son kullanıcı lisans sözleşmeleri, bu servis sağlayıcılara kişisel e-postalar da dâhil olmak üzere sistemleri aracılığıyla gönderilen her şeyin içeriğini ticari amaçlar için kullanma hakkı vermektedir. İnternet üzerinden gerçekleştirdiğimiz aktivitelerimizin servis sağlayıcılar tarafından “zorunlu rızaya” dayalı ya da rıza dışı bir şekilde kayıt altına alınması, temel bir insan hakkı olan özel hayatın gizliliği ilkesinin ihlalidir. Bunun içerisinde, hem haberleşme gizliliğimiz, hem veri gizliliğimiz hem de kimlik gizliliğimizin ihlali söz konusudur (Dede Özdemir, 2015). Bir kişinin adı, adresi, doğum tarihi, hobileri, kart numaraları, kimlik numarası vb. gibi, bir bireyi diğerlerinden ayıran unsurları ifade eden kişisel verilerin bu denli tespit edilebilir ve kaydedilebilir olması, özel hayatın gizliliği açısından ciddi tehditler içermektedir (Veri Korumaya Giriş, 2013). Dolayısıyla tüm verilerimizin, bireysel görüşmelerimizin çok geniş bir alanda kayıt altına alındığı, saklandığı, analiz edildiği ve hatta metalaştığı dijital ortamlarda, haberleşme mahremiyetinden bahsetmek oldukça naif bir bakış açısı olacaktır.

    Anonim Olma Hakkı

    Haberleşme mahremiyetinin bu kadar kolay ihlal edildiği bir alanda, anonim olma hakkı da pek mümkün gözükmemektedir. Dijital ağlarda paylaştığımız her bilgi, tıkladığımız her site, beğendiğimiz her paylaşım ya da yaptığımız her işlem, bizim ve iletişim kurduğumuz kişilerin kimliklerinin kolayca tespit edilmesini sağlayan dijital izler bırakmaktadır. Anonim olma hakkı bu veriler üzerinden bıraktığımız elektronik izlerin silinmesi yoluyla kimliğimizin tespit edilmesinin zorlaştırılmasını ifade etmektedir (Veri Korumaya Giriş, 2013, s. 6). Ancak tüm iletişim trafiğimizin kayıt altına alındığı, internete bağlanmak için bir Internet Protokolü (IP) ya da Medya Erişim Denetimi (MAC) adresleri gibi tanımlayıcı özellikleri kullanmak zorunda kaldığımız ve dolayısıyla kimliğinizin kolayca tespit edildiği dijital ortamlarda, temel bir insan hakkı olarak ele alınması gereken anonimlik güvence altına alınması çok zor olan haklardan biridir (Braman, 2011, s. 163).  Anonim olma hakkı, her ne kadar yasal düzenlemelerde değinilen önemli konulardan biri olsa da, dijital ağın yapısı ve mikro gözetim mekanizmalarının sürdürülebilirliği açısından uygulamada karşılığını bulamamaktadır.

    Veri Mahremiyeti

    Dijital ağlarda en çok karşılaşılan sorunlardan birisi de kişisel verilerin çeşitli amaçlarla toplanmasıdır. Özellikle son 10 yılda hem sosyal medya aracılığıyla bireylerin gündelik rutinlerine, ilgi alanlarına, toplumsal bağlantılarına, önemli günlerine ve bireysel ilişkilerine dair birçok verinin paylaşılması, hem de bankacılık, alışveriş, e-devlet uygulamaları gibi her türlü işlemin dijital ağlarda gerçekleştirebilir olması, kişisel verilerin görülmemiş bir hızda ve yoğunlukta çoğalmasına neden olmaktadır. Dijital dönem öncesi, resmi kurumlar tarafından tutulan, sadece belirli koşullarda erişilebilen ve bir bireyin hayatını doğumdan ölüme kadar kapsayan çok sayıda kişisel bilgi içeren kamu kayıtları, artık bilgisayarların dijital hafızasında ve geniş veri tabanlarında sonsuza kadar saklanabilir hale gelmiştir.  Bu durum kişisel verilerin olası bir veri hırsızlığına karşı korunmasını da zorlaştırmaktadır. Toplanan tüm bu bilgiler, din, dil, ırk, yaş, cinsiyet, politik görüş gibi temel bilgilerin yanı sıra, hangi gün, nerede, kiminle ne yaptığımızdan, nelere ihtiyaç duyduğumuz, neleri beğendiğimiz ya da nelerden hoşlanmadığımız gibi bizler hakkında pek çok şeyi ortaya çıkarmaktadır. Dijital ağlarda tıkladığımız her sayfa, yaptığımız her araştırma, beğendiğimiz her ileti ya da paylaştığımız her bilgi, kısaca bıraktığımız her dijital iz, bu geniş evrensel ağda bir “dijital dosyamızın” oluşturulmasına ve kayıtlanmasına yok açmaktadır (Solove, 2004).

    Her birey hakkında ayrıntılı verilerin yer aldığı bu “dijital dosyalar”, hem devletler hem de çeşitli özel kuruluşlar tarafından bir veri deposu olarak kullanılmaktadır. Her ne kadar hakkımızda çok fazla bilgilin toplandığı, depolandığı ve analiz edildiği sık sık dile getirilse de bu kişisel bilgilerin nasıl kullanıldığı ya da kullanılacağı önceden tahmin edilememektedir. Ancak, farkında olmasak bile, dijital dosyaların kullanımı hayatımızı derin bir şekilde etkilemektedir. Şirketler bize neleri pazarlayacaklarını belirlemek için, işverenler geçmişimizi incelemek için, kimlik hırsızları bizi dolandırmak için, kolluk kuvvetleri ise hakkımızda güvenlik soruşturması yapmak için dijital dosyalarımızı kullanmaktadır. Tam da bu nedenle, kişisel verilerin toplanması ile oluşan dijital dosyalarımız, mahremiyet hakkı ihlalinin en önemli ayağını oluşturmaktadır.

    Her birey hakkında oluşan dijital dosyalardaki veriler, birçok ülkede, özellikle kolluk kuvvetleri kullanımı için giderek özel sektörden hükümetlere doğru akmaktadır. Özellikle Türkiye’de terör destekçisi ya da muhalif olmak bahanesiyle, hükümetin kişisel bilgi toplama isteği büyük ölçüde artmıştır, çünkü bu veriler kişileri izlemek, olası şüphelileri belirlemek ve haklarında işlem başlatmak için oldukça işlevsel görülmektedir. Bir bireyin ilgi alanları, satın alımları, sağlık bilgileri, üyelikleri ve web sitesi etkinlikleri gibi kişisel bilgilerinin ayrıntılı kayıtları, hükümetin bireyin mali, sağlık, psikolojik, inanç, politika, ilgi alanları ve yaşam tarzının bir profilini oluşturmasını sağlar. Birçok kişi dijital ağlarda anonim kimlikler kullanarak iletişim kursalar bile; dijital dosyalardaki veriler, bireyin kimliğini, toplumsal ilişkilerini ve iş yaptıkları tüm kişileri ortaya çıkarabilir. Hatta son yıllarda ABD Savunma Bakanlığı’nın dijital dosyalar üzerinden bireylerin davranış kalıplarını belirlemek, potansiyel “suçluları” tespit etmek için teknoloji geliştirmenin yolları üzerine çalıştığı bilinmektedir (Solove, 2004, s. 5-6). Bu profilleme teknolojisi dijital ağlarda gözetimin geldiği boyutu göstermektedir. Özel sektörde ve kamu kayıtlarında büyümeye devam eden dijital dosyalar, artık hükümetin insanları izlemesi ve soruşturması için bir araç haline gelmiştir.

    Kişisel verilerin toplanması

    Dijital dosyaların oluşması için kişisel verilerin toplanması gerekmektedir. Günümüzde dijital ağlarda kişisel veriler iki temel yolla toplanmaktadır. Bunlar rıza ile yapılan veri toplama ve rıza dışı yapılan veri toplama olmak üzere iki kategoride ele alınabilir. Web sitelerinin ya da sosyal medya uygulamalarının kullanıcıdan doğrudan veri istemesi rıza ile yapılan veri toplamaya örnektir.  Herhangi bir sosyal medya hesabı açmak ya da online alışveriş yapmak için o web sitesine ya da uygulamaya üye olmak gerekmektedir. Bu üyelik için de çeşitli kişisel bilginin girilmesi ve kullanıcı sözleşmesinin kabul edilmesi zorunludur, aksi takdirde bu sitelerde ya da uygulamalarda sunulan hizmetlerden yararlanmak mümkün değildir. Bu nedenle, birçok web sitesine ya da uygulamaya kişisel bilgileri, “zoraki rıza” yoluyla bireyin kendisi vermek durumunda kalmaktadır.  Böylece bu web siteleri tıklama akışı verilerimizi takip etmekte, ilgilendiğimiz ürünleri ve aldıklarımızı kayıtlamakta ve bu bilgiler ışığında alabileceklerimizi bize sunmaktadır. Benzer şekilde kullandığımız sosyal medya hesapları da tüm kişisel iletişimimizi, toplumsal bağlantılarımızı, ilgi alanlarımızı, politik görüşlerimizi, kısaca mahrem alanımıza ait pek çok veriyi kayıtlamakta, bunları şirketlere satmakta ya da kolluk kuvvetleriyle paylaşmaktadır.

    Zoraki “rızaya” dayalı bir diğer veri toplama yöntemi de çerezlerdir. Çerezler, bir web sayfasına tıkladığımızda kullanıcının bilgisayarına dağıtılan küçük metin dosyalarıdır. Web siteleri tarafından çerezlere yerleştirilen kimlik kodları kullanıcının sabit diskine kaydedilir. Böylece kullanıcı siteyi tekrar ziyaret ettiğinde, bu site daha önce kullanıcının sabit diskine yerleştirilen çerezini arar, kullanıcıyı tanır ve kullanıcının veritabanındaki önceki gezinti etkinliği hakkında topladığı bilgileri bulur. Kullanım amaçlarına göre, farklı çerezler bulunmaktadır. Bunlar teknik çerezler, doğrulama çerezleri, hedefleme/reklam çerezleri, kişiselleştirme çerezleri ve analitik çerezlerdir. Çerezlerin belirli sınırları vardır. Birincisi, genellikle belirli kişilere değil, yalnızca belirli bilgisayarlara etiketlenirler. Ancak, web sitesi bir kullanıcının oturum açmasını gerektiriyorsa veya bir ad istiyorsa, çerezler genellikle bireyi tanımlayan veriler de içerir.

    Rıza dışı veri toplama yöntemlerinden birisi casus yazılımlardır. Bu yazılımlar veri toplamak için oldukça sık kullanılmaktadır. Genellikle kişilerin bilgisayarlarına aldatıcı bir içerikle ya da gizlice yüklenen bir yazılım anlamına gelen casus yazılımlar, İnternet’te gezinirken yapılan her hareket hakkında bilgi toplayabilir. Bu veriler daha sonra casus yazılım şirketleri tarafından pop-up reklamları ve diğer reklam biçimlerini hedeflemek için kullanılır.

    Kişisel Verilerin Korunması

    Bireyin “zorunlu rızası” ya da rızası dışında gerçekleştirilen veri toplama, dijital ortamlarda mahremiyet hakkı ihlallerinin en önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır. Bireylerin gündelik hayatlarını pek çok yönden kolaylaştıran, evlerinden çıkmadan ya da fiziksel olarak herhangi bir yerde bulunmadan pek çok işlemi bulundukları yerlerden gerçekleştirmelerine olanak tanıyan dijital ortam, diğer yandan kişinin tüm özel bilgilerinin toplanmasına ve çeşitli amaçlarla işlenmesine de olanak tanımaktadır. Kişisel bilgilerin kullanıcının onayı olmadan etik dışı bir şekilde toplanması ve işlenmesi, son yıllarda tartışılan konuların en önemlilerinden biri haline gelmiştir. Birçok ülke bu konuda önlemler almaya başlamış ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin düzenlemeler getirmişlerdir. Ülkemizde de 2016 yılında 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu yürürlüğe girmiştir.[3]  Amacı, “kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri ile uyacakları usul ve esasları düzenlemek” olan bu kanun, her ne kadar kişisel verilerin toplanmasını, saklanmasını ve işlenmesini, bireylerin mahremiyet hakları temelinde düzenlese de, hala pek çok veri ihlalinin önüne geçilememektedir. Örneğin, 2019 yılı içinde, Kişisel Verileri Koruma Kurumu’na (KVKK) müşterilerin kişisel verilerini toplayan 35 şirketten veri ihlali bildirimi gelmiştir ve bu ihlallerden yaklaşık 1 milyon kişinin etkilendiği bildirilmiştir.[4] Bu şirketlerin veri tabanlarında bulunan bilgiler, bir kullanıcının tutum, davranış, hobi, cinsiyet, sağlık, ilgi alanları gibi birçok farklı özelliğini, hatta daha mahrem alanına ilişkin pek çok veriyi içermektedir. Dolayısıyla Kanun’da belirli düzenlemelerle de olsa şirketlere tanınan veri işleme hakkı, kişisel verilerin ihlaliyle sonuçlanabilmektedir.

    Türkiye’de durum

    Raporun bu bölümünde Türkiye’de mahremiyet hakkı ve bağlantılı süreçler, üç başlık altında ele alınacaktır.

    Erişim hakkı

    Erişim engelleme uygulamalarının kendisi, bilgiye erişim hakkı ve ifade özgürlüğüyle çatışan süreçleri beraberinde getirmektedir. Tüm dünyada mevut bulunan erişim engelleme politikaları, Türkiye’de de bulunmaktadır. Ne var ki, dünyada yaygın olan uygulama, ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği meşru bazı vakalarla sınırlı olarak kullanılmaktadır. Bu istisnai vakalar arasında, çocuk istismarı ya da nefret söylemi gibi başlıklar yer almakta ve çoğu zaman doğrudan bir düzenleyici kuruluşun girişimi ile değil, yargı yoluyla erişim engelleme kararı uygulanmaktadır. 1993 yılında ODTÜ tarafından sağlanan ilk internet bağlantısının ardından, 1996 yılında ilk internet servis sağlayıcıların hizmete başladığı göz önünde bulundurulduğunda, uzunca bir süre herhangi bir erişim engeli uygulanmamıştır. 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” ile erişim engellemeleri sistematik bir biçime kavuşmuştur. Bu noktada, söz konusu yasadan önce erişim engellemelerin Türkiye’de hiç olmadığı sonucuna ulaşılmaması gerektiği belirtilmelidir. İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) tarafından Kasım 2019’da hazırlanan rapora göre,[5] 2006 yılında Türkiye’den erişime engellenmiş 4 web sitesi bulunmaktadır. Bu erişim engellemeler, o dönem herhangi bir düzenleyici kuruluş yetkilendirilmediğinden mahkeme kararıyla uygulanmıştır. Diğer taraftan 5651 sayılı yasa, ilk hazırlanıp yürürlüğe girdiği 2007 yılından itibaren, 2008, 2013, 2014, 2015, 2016, 2019 ve 2020 yıllarında olmak üzere toplam sekiz farklı değişiklik yapılarak genişlemiştir.

    5651 Sayılı Yasa’da 2020 yılında yapılan değişiklik, şans oyunlarının lisans işlemleri ve lisanssız şans oyunu (bahis) sitelerine yönelik düzenlemeleri içermektedir. 2019 yılında yapılan değişiklikte ise erişim engeline yönelik bazı teknik ayrıntılar düzenlenmiştir. Diğer taraftan 2019 yılında, Türkiye’de sıkça tartışılan konuların başında, internet üzerinden film ve dizi yayınlarına yönelik hazırlanan Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) düzenlemesi olmuştur. 7103 sayılı yasa ile 2018 yılında yapılan ve “Yayın hizmetlerinin internet ortamından sunumu”nu düzenlemeye yönelik yasa değişikliğiyle ilgili yönetmelik, 1 Ağustos 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Mayıs 2020 tarihi itibariyle, bu yönetmeliğe dayanarak yapılmış olan herhangi bir erişim engelleme bilinmemesine rağmen; 5651 sayılı yasaya dayanarak Ekim 2019 tarihi itibariyle en az 288.310 siteye erişimin engellendiği bilinmektedir. Tespit edilebilen bu verilere göre, 2019 yılında, toplam 36.216 siteye yönelik erişim engelleme kararı bulunurken, bu rakam 2017 (56.792) ve 2018 (59.510) yıllarına göre daha düşüktür.

    Erişime engellenmiş içerikler arasında, Aralık 2018 yılı itibariyle en az 7334 haber bulunmaktadır. İFÖD’ün yaptığı çalışmaya göre, haberlere yönelik bu engellemelerin büyük kısmı herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın, devlet kurumları tarafından yapılmış ve aslında birer kamusal figür olan siyasi liderlerle ilgili haberlere yönelik uygulanmıştır. İFÖD, yaptığı değerlendirmede, erişim engellemenin, eleştirel haber ve içeriklere yönelik bir sansür mekanizması olduğunun altını çizmiştir. Daha da ötesi, 2019 yılı içinde haberlere getirilen erişim engelleriyle ilgili yapılan haberlere de erişim engeli getirilmiştir.[6] Bu durum, bir yandan ortaya trajikomik bir tablo çıkartırken, diğer yandan da engelleme amacının sansür olduğunu daha da görünür kılmıştır. Ayrıca, ilerde açıklanacağı üzere, gerçekleştirilen bu erişim engelleri, söz konusu bilginin dolaşıma girmesini engellemenin etkili bir yöntemi olmadığını da gözler önüne sermiştir.

    Haber sitesi diken.com, erişim engeli bulunan haberlere vpn ile ulaşılabileceği notu koymaya başladı

    Haberlere yönelik engelleme kararlarının yanı sıra sosyal ağlara ilişkin içerik engelleme taleplerinde de oldukça fazla bir artış söz konusudur.  2019 yılı Ocak – Haziran aylarında Türkiye’den Facebook’a toplam 2060 içerik engelleme talebi iletilmiş ve Facebook bu taleplerin %73’ünü karşılamıştır.[7] Aynı dönemde Twitter’a ise, Türkiye’den mahkememeler yoluyla 388 karar, diğer resmi kurumlar yoluyla da 5.685 engelleme talebi gitmiştir. Twitter’ın Türkiye’den giden talepleri karşılama oranı %5 olmuştur.[8] Facebook ve Twitter gibi popülerleşerek yaygınlaşmış olan sosyal ağların, hâlihazırda ciddi kullanıcı sözleşmeleri bulunmaktadır. Buradan hareketle, kamu kurumları tarafından sosyal ağlara yapılan taleplerin önemli bir kısmının, yine sansür amaçlı olduğu düşünülmektedir. Sansürden bahsedilebilen noktada, dijital ağlara erişim hakkının ihlal edildiğini de söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü dijital ağlara erişim hakkı, hem bu ağlar üzerinden paylaşılan fikir ve düşüncelere erişebilmeyi, hem de söz konusu ağlar üzerinden düşüncelerini ifade eden kişilerin bu ağları kullanabilme hakkını kapsamaktadır.[9] Freedom House tarafından yıllık olarak hazırlanan özgürlük endeksine göre, Türkiye genel anlamda özgürlük endeksinde 100 üzerinden 32 puanla, internet özgürlükleri endeksinde ise 100 üzerinden 37 puanla “özgür olmayan” ülkeler arasında yerini almaktadır.[10]

    Uluslararası Af Örgütü tarafından 2019 yılında yapılan “İnsan Hakları Algısı” araştırmasında, Türkiye yurttaşlarının yalnızca %38’inin sosyal medya platformlarında düşüncelerini rahatça ifade edebildiklerini söyledikleri görülmüştür.[11] Türkiye’nin erişim engelleri ile ilgili genel çerçevesine ek olarak, 2019 yılında en çok gündeme gelen erişim engelleme kararı, Jandarma Genel Komutanlığı’nın başvurusu neticesinde, 16 Temmuz 2019 tarihinde 136 internet sitesine getirilen engelleme kararı olmuştur. Bu kararın oldukça fazla gündeme gelmesinin ve geniş yankı uyandırmasının temel sebeplerinden biri, özellikle birçok kişinin takip ettiği Bianet’in de erişime engellenmesidir. Kararın, kamuoyunda yankı uyandırmasının ardından, resmi kanallardan yapılan açıklamada Bianet’in bir “yanlışlık” sonucu bu listede yer aldığı belirtilmiş ve 17 Temmuz’da erişim engeli kaldırılmıştır. Buna rağmen, geri kalan 135 siteye yönelik erişim engelleri devam etmiştir.[12]

    Ulusal çaplı bu engelleme kararlarına ek olarak, 9 Ekim 2019 tarihinde, Türkiye’nin Güney Doğu’sunda sosyal ağlara yönelik bölgesel bir engelleme faaliyeti de gerçekleşmiştir.[13] Savaş dönemlerine yönelik olarak 2016 yılında yapılan düzenlemeye dayanarak gerçekleştirilen bu engellemeler, Barış Pınarı Harekâtı sırasında uygulanmıştır. 2019 yılının son günlerinde ise, 27 Nisan 2017 tarihinden itibaren Türkiye’den erişilemeyen Wikipeida’ya yönelik erişim engellemesi, Anayasa Mahkemesi tarafından “Wikipedia’nın ifade özgürlüğünün ihlal edildiği” sonucuna ulaşılarak iptal edilmiştir; ancak kararın uygulanması (15 Ocak) 2020 yılını bulmuştur.[14]

    10 Eylül 2019 tarihinde internetin yavaşlatılmasından etkilenen bölgeler ve uygulamalar

    Yukarıda çok özet biçimde ifade edildiği üzere, Türkiyeli kullanıcılar, pek çok içeriğe ulaşabilmek için sık sık VPN ya da benzeri metotlar kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Diğer taraftan, 2018 yılında bazı VPN hizmetlerine de erişim engeli getirilmiştir.[15] Tüm VPN hizmetlerine erişimin engellenmesi teknik olarak mümkün değildir. Öyle ki, bu hizmeti satan tüm kuruluşlara erişim engellense bile, kullanıcıların yeterli teknik bilgiyle birlikte kendi özel VPN hizmetlerini kurabilmesi mümkündür. 2018 yılındaki engelleme dalgasıyla birlikte çok bilinen veya sıkça kullanılan VPN hizmetlerine erişim engellenmiştir. Dolayısıyla, erişim engellerini aşabilmek için VPN kullanmak zorunda kalan kullanıcılar, farklı alternatifler aramak zorunda bırakılmış ve çoğu zaman mahremiyetlerini tehlikeye atabilecek farklı servisleri kullanmaya yönlendirilmiştir.

    Belirtmek gerekir ki, kullanıcıların aradıkları içeriklere erişememesi veya erişebilmek için VPN gibi hizmetler kullanmaya mecbur bırakılması, mahremiyet hakkının açık ihlali olarak görülebilmektedir. Sanal olarak oluşturulmuş bir ağ üzerinden internete bağlanmayı olanaklı kılan hizmetleri ifade eden VPN, özellikle erişim engellerini aşmak için kullanılsa da, pek çok farklı kullanım amacı bulunmaktadır. VPN kullanıcılarının yalnızca erişim engellemelerini aşmayı hedefledikleri fikriyle, yasal dayanaktan uzak bir biçimde[16] gerçekleştirilen engellemenin kendisi başlı başına sorgulanabilir niteliktedir. Diğer taraftan VPN kullanımı, tüm iletişim içeriğinin başka bir ağ üzerinden gerçekleşmesi nedeniyle çeşitli güvenlik risklerini de beraberinde getirebilmektedir. Bu noktada, kullanıcıların güvenli kaynaklara ya da hizmetlere ulaşabilmesi önem taşımaktadır. Ancak, çok sayıda VPN hizmetine yönelik yapılan erişim engellemeleriyle birlikte, kullanıcının sorumluluk alarak kendi tercihini yapabilmesi de engellenmiş olmaktadır ve kullanıcılar “bulabildikleri” ya da “çalışan” herhangi bir servisi kullanmaya mecbur bırakılmaktadır. Böylelikle, çoğu zaman kamusal figürlerin ya da bazı kullanıcıların “kişilik haklarının” ya da mahremiyetlerinin korunması amacıyla gerçekleştirildiği iddia edilen erişim engellemeleri, diğer yandan, başka kullanıcıların mahremiyetlerinin de ihlal edilmesine yol açmaktadır. Çünkü bu kişilerin ilgili içeriğe ulaşmak için güvensiz VPN uygulamalarını kullanmaya yönlendirilmeleri, onların mahremiyet alanlarını tehlikeye atmalarına da neden olmaktadır.

    Üniversiteler gibi kamusal erişim noktaları ele alınacak olursa, bu ağların kimlik bilgileri belirtilmeden kullanılması mümkün değildir. Başka bir deyişle, kullanıcılar bu ağları kendi cihazlarıyla, ancak kimlik bilgilerini onaylayarak kullanabilmektedirler. Herkesin kullanımına açık olan cihazlarda veya internet kafelerde ise, daimi olarak kimlik kaydı tutmak mümkün olmadığından, yasal olarak erişim engeli kararı bulunmayan pek çok site ve içeriğe yönelik de filtre uygulamaları ile erişim engeli fiilen yaratılmaktadır.

    Teknik gözetleme

    Yukarıda ayrıntılarıyla ele alındığı gibi, internetteki mahremiyet hakkı, özellikle ticari uygulamaların kullanımı açısından oldukça sorunlu gözükmektedir. Her şeyden önce, ticari birer girişim olan bu firmaların sunduğu “sosyalleşme” alanlarında üretilen bilgi, bu ağların söz konusu bilgileri işleyip kategorilendirerek ticari kazanç elde etmeleri fikrine dayanmaktadır. Sosyal ağlarda paylaşılan verinin ya da bilginin sahibinin kim olduğu konusu uzunca bir süre tartışıldıktan sonra, günümüzde veri sahibinin ilgili kişi olduğu, ancak kullanıcının ilgili ağı kullanarak bu veriyi işleme hakkını söz konusu ağa verdiği düşüncesi yaygınlık kazanmıştır. Geçmişte, başta Facebook olmak üzere, pek çok sosyal ağ uygulaması, yapılan paylaşımların silinmesinin aslında kullanıcının verilerini silmek anlamına gelmediğini ve hatta bu verilerin silinemeyeceğini belirtmiştir. Buna karşın, güncel standartlar ve yasal düzenlemelerle sosyal ağ uygulamaları kullanıcılara, kendileriyle ilgili verileri silme seçeneğini sunmaktadır. Kullanıcılar, ilgili hizmetleri kullandıkları süre boyunca, yaptıkları paylaşımlar ile aslında bu kurumlara kendi rızaları ile veri sağlamaktadırlar. Burada anılan rıza, kullanıcıların hizmeti kullanmaya başlamalarından önce bu konudaki standartları okuyup onaylamalarını sağlayan kullanıcı sözleşmeleriyle alınmaktadır. Ancak, ilgili sözleşmelerin çok uzun metinlerden oluştuğu ve pek çok kullanıcının bu metinleri okumadığı da bilinmektedir. Kaldı ki, kullanıcılar bu sözleşmeleri okusa bile, o sosyal ağı kullanmak istedikleri durumda, bu sözleşmeleri onaylamaktan başka bir seçenekleri yoktur.

    Kullanıcıların dijital ağlara erişimde karşılaştıkları mahremiyet sorunlarından bir diğerini, çeşitli amaçlara yönelik aplikasyonlar oluşturmaktadır. Kullanıcıların çeşitli aplikasyonları kullanabilmek için, ilgili aplikasyonları yükledikleri cihazlardaki bazı verilere erişim iznini sağlaması gerekmektedir. İstenen bu izinler, zaman zaman aplikasyonun amaçladığı görevi yerine getirmesi için ihtiyaç duyacağı bilgilerden çok daha fazla olabilmekte ve kullanıcının verilerinin sızıntısı ya da ilgili aplikasyon tarafından ele geçirilmesi sonucunu doğurabilmektedir. Dahası, “zararlı yazılım” olarak kategorilendirilen aplikasyon veya yazılımların, yüklendikleri cihazlardan izin dahi almadan veri çekmesi mümkün olabilmektedir. Her ne kadar, ilgili cihazların işletim sistemleri, bu uygulamaları dönemsel olarak inceleyerek, kullanıcıları bu şekilde tanımlanmış bazı yazılımlara karşı uyarabilse de bu işlem belirli bir zaman almakta ve çoğu zaman eş zamanlı veya yakın zamanlı olamamaktadır. Türkiye’de gerek sosyal ağlarla ilgili, gerekse cihazlara yüklenen aplikasyonlarla ilgili olarak kullanıcıların bilgilendirilmesine yönelik ciddi bir faaliyet yürütülmemektedir. Kişisel hakları korumak isteyen devletin, erişim engelleme uygulamalarından ziyade, kullanıcıların bu risklere karşı kendilerini koruyabilmeleri için yeterli bilgiyi sağlaması ve hatta bu bilgiyi kullanıcılara ulaştırması önemlidir. Bu noktada hazırlanan bazı kamu spotlarına ayrıca yer vermek gerekmektedir. Uygulama ve paylaşım güvenliğine de değinen bazı kamu spotları hazırlanmış olmakla birlikte, bu spotların içerikleri çok kısadır ve izleyicileri guvenliweb.org.tr adresine yönlendirmektedir. Güvenli Web sayfasında ise, kullanıcının güvenlik için merkezi filtre uygulamasını kullanması teşvik edilmektedir. Erişim hakkını ihlal etmesinin yanında, filtre uygulamasındaki en temel sorunlardan bir diğeri, yalancı bir güvenlik hissi yaratmasıdır. Öyle ki, hiçbir filtre mekanizması, içerikleri çok hızlı değişen bir alanı tam olarak filtreleyemeyecektir.

    Kullanıcıların web tarayıcılar üzerinden gerçekleştirdikleri gezinme ve ziyaret pratiklerini inceleyen çerez (cookie) uygulamaları da kullanıcıların mahremiyet hakkını tehdit eder niteliktedir. Yukarıda da ele alındığı üzere, çerezler, ziyaret edilen siteye yönelik verileri cihazda tutan veri dosyaları olarak tanımlanabilir. Bu dosyalar aracılığıyla, kullanıcının sitedeki gezinmesi kayıtlanabilmektedir. Web sitesinin ziyareti sırasında çerezlerin kullanılması durumunda, kullanıcının onayının alınması Avrupa’da ortaya çıkan bir yaklaşım olmuştur. Çerezler, Avrupa Birliği’nin kişisel verilere yönelik mevzuatı Genel Veri Koruma Regülasyonu’na (GDPR: General Data Protection Regulation) ve buna paralel biçimde Türkiye’de de 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu tarafından “kişisel veriye ilişkin” sistemler olarak kabul edilmiş ve kanuna dayanarak düzenlenmiştir. Çerez kullanan web sitelerinin, kullandığı çerezlerle ilgili kullanıcı onayı alması KVKK ile birlikte bir zorunluluk olmuştur. Her ne kadar kullanıcının rızası alınıyormuş gibi gözükse de, pek çok kullanıcı tam olarak neye onay verdiğini bilmeden rızasını sunmak zorunda kalmaktadır.

    Diğer taraftan, çerezler üzerinden toplanan verinin, her zaman için yalnızca ziyaret edilen site içeriğiyle sınırlı kaldığı düşünülmemelidir. Çoğu zaman, tüm ziyaret trafiğini gözleyen ve bu veriler üzerinden kullanıcının ziyaret alışkanlıklarını kayıtlayan, analiz çerezleri de aynı onamlarla birlikte cihazlara yüklenmektedir.

    Belirtmek gerekir ki, Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nun internet sitesinde, kişisel veri ve veri güvenliğiyle ilgili bilgilendirici çeşitli videolar yer almaktadır. İçerikleri ve ilgi çekicilikleri tartışma konusu olmakla birlikte, Kurum’un internet sitesinde,[17] en azından toplumu konuyla ilgili bilgilendirmeye yönelik içeriklerin hazırlanmış olması sevindiricidir. Bu içeriklerin ciddi bir kısmının yayın tarihi 2019’dur. Veri güvenliği ve mahremiyetle bağlantılı olarak hazırlanmış bu içerikler, yukarıda değinildiği üzere internet güvenliğini merkeze aldığını iddia eden guvenliweb.org.tr sitesinde yer almamaktadır. Bu raporun başında belirtildiği gibi, veri güvenliği ile internet uygulamaları arasında yakın bir ilişki söz konusudur. Kurum’un web sitesindeki içeriklerden pek çoğunun, internet bağlantılı konular veya uygulamalarla ilgili olması, bu iki konunun ne kadar iç içe geçtiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Mevcut durumda, bu içeriklerin yalnızca Kurum internet sitesinde bulunması, internet ve güvenlik ile ilgili içerik arayan bir kişinin bu içeriklere ulaşmasını güçleştirir niteliktedir.

    Kullanıcının internet trafiğini gözetleyerek mahremiyetini zayıflatan bir diğer uygulama ise Derin Paket Analizi (DPI) sistemleridir.[18] 2011 yılında hayata geçirilen merkezi filtre uygulamasıyla birlikte, DPI sistemleri, internet servis sağlayıcıların sistemlerine entegre edilmiş durumdadır. DPI ile herhangi bir bildirim ve onam olmaksızın iletişim içeriği gözetlenebilmektedir. İnternet alanı, sürekli yeni gelişmelerin olduğu, yeni teknolojilerin kullanıldığı bir alandır. Her ne kadar gözetlemeye ve dolayısıyla mahremiyet hakkını ihlal etmeye yönelik teknolojiler gelişiyorsa da, kullanıcıların kendilerini bu gözetleme faaliyetinden korumasını sağlayan teknolojiler de paralel olarak gelişmektedir. Alanı, bir mücadele alanı haline getiren, gözetleyen ve gözetlenen olmak üzere her iki tarafta da ortaya çıkan bu sürekli gelişimde, merkezi yapı daha avantajlı bir konumda yer almaktadır. Gözetimden kaçınmaya yönelik teknolojilerin ortaya çıkması çok zaman almakla birlikte, merkezi olmayan toplulukların, teknolojik bilgi birikimini aralarında paylaşması da o kadar kolay olamamaktadır. Genellikle ilk ortaya çıktıklarında kullanıcı dostu olmayan bu teknolojilerin ya da tekniklerin kullanımının öğrenilmesi, ciddi bir zamansal yatırıma ihtiyaç duymaktadır. Diğer taraftan, DPI örneğinde olduğu gibi, gözetleyen tarafındaki durum, teknolojinin temin edilerek sisteme entegre edilmesinden ve ihtiyaç duyuluyorsa bu teknolojiyi kullanacak uzman personelin istihdamından ibarettir. Teknolojik olarak gözetleme gücü arttıkça, bu gözetimden kaçınmaya olanak sağlayan yeni şifreleme metotları ve yeni teknikler de ortaya çıkmaktadır.

    Manuel gözetleme ve yargı süreçleri

    DPI veya benzeri teknolojilerle yapılan gözetimin yanı sıra Türkiye’de sıklıkla uygulanan bir diğer gözetim metodu da manuel gözetimdir. Hatta internet paylaşımları gibi nedenlerle haklarında yasal işlem yapılan kişilerin büyük çoğunluğu, belki de tamamına yönelik dava süreçleri ve işlemler, manuel gözetim sonucunda yapılmıştır. Manuel gözetimde, başta Siber Suçlar Daire Başkanlığı’na bağlı polis memurlarının kendi yaptıkları çalışmalar olmak üzere, oluşturulan ihbar mekanizmaları da etkili olmaktadır.

    2019 yılında sosyal medya paylaşımlarına yönelik gözaltı uygulamaları, önceki yıllarda olduğu gibi devam etmiştir. Bunun üzerine CHP Milletvekili Ensar Aytekin Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması talebiyle “2013–2018 yılları arasında sosyal medya paylaşımı nedeniyle hakkında işlem yapılan kişilerin sayısı ve aldıkları cezalara” ilişkin bir soru iletmiştir.[19] Bakan Soylu’nun 3 Mayıs 2019’da verdiği yanıtta, ilgili zaman aralığında sosyal medya paylaşımı nedeniyle 20.474 kişi hakkında işlem yapıldığı bilgisi yer almış, ancak kişilere verilen ceza sayıları belirtilmemiştir Kaba bir hesaplamayla, her yıl ortalama 4000 kişiye sosyal medya paylaşımları nedeniyle işlem yapıldığı görülmektedir. Diğer taraftan, cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle gözaltına alınanların ciddi bir kısmında da gözaltı gerekçesi olarak sosyal medya paylaşımları sunulmuştur.

    Ayrıca, gündemdeki konularla ilgili resmi görüşlerin ya da tezlerin karşısındaki paylaşımlar da sıklıkla gözaltı işlemlerine konu olabilmektedir. Bu konular, askerî harekâtlardan, yapılan bölgesel uygulamalara, ya da 2020 itibariyle dünyada tecrübe edilen Koronavirüs salgınına kadar çeşitlilik göstermiştir. Yapılan gözaltı işlemlerinde “terör propagandası” ve “hakaret” başlıca iki gerekçeyi oluşturmuştur. “Terör propagandası” gerekçesiyle yapılan gözaltı işlemlerinde ise, Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na bağlı polis ekipleri kadar Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı’na bağlı ekiplerin yaptığı işlemler de bulunmaktadır. Her ne kadar yapılan gözaltı işlemlerinin büyük bir kısmında, işlem tutuklama noktasına ulaşmasa da veya ulaşması durumunda davalardan ceza çıkması oranı çok yüksek olmasa da, gözaltına alma işlemlerinin kendisi hızla basına servis edilmekte, ve dolayısıyla kullanıcıların bir tür otosansür uygulaması teşvik edilmektedir. Bu gözaltı işlemlerinde, “kara propaganda” veya “asılsız paylaşım” gibi muğlak, ama meşruiyet sağlamaya yönelik gerekçeler servis edilen haberlerde sıklıkla vurgulanmıştır. Gerçekleştirilen gözaltı uygulamalarının, yukarıda değinilmiş olan Uluslararası Af Örgütü araştırmasının sonuçlarına göre yurttaşların yalnızca %38’inin görüşlerini sosyal medya üzerinden rahatlıkla ifade edebildiklerini söylemelerinin nedenlerinden biri olduğu da düşünülebilmektedir. Diğer taraftan, gözaltına alınan ve/veya tutuklananlar arasında gazeteciler de yer almaktadır. Gazetecilere yönelik gözaltı gerekçeleri arasında da sosyal medya paylaşımları önemli bir yer tutmaktadır. Bu bilgi, internetteki haber içeriklerine yönelik erişim engelleriyle birlikte değerlendirildiğinde, engellemelerin muhalif basını susturma girişimi olduğu yönündeki görüş daha da büyük bir anlam kazanmaktadır.

    SONUÇ

    Türkiye’de 2019 yılında gerçekleştirilen uygulamalar, sosyal medya ve ifade özgürlüğü bakımından ele alındığında Avrupa ortalamasının oldukça altında bulunmaktadır. Hatta bu durum, Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye yönelik seyahat uyarısında da kendini göstermiştir.[20] Öte yandan, mahremiyet ve kişisel verilerin korunması konularında Türkiye’deki uygulamalar, Avrupa’daki düzenlemelerle uyumlu bir biçimde ilerlemiştir. Kişisel Verileri Koruma Kurumu tarafından yapılan çalışmalar ve hazırlanan bilgilendirici içerikler, yalnızca Kurum’un internet sitesinde kalmakta ve yeterince dolaşıma sokulmamaktadır. Dolayısıyla, konuya yönelik ilgisi ve/veya bilgisi olan kullanıcılar, ancak haklarının neler olduğu ve bu hakları nasıl kullanabilecekleri konularındaki içerikleri özel olarak aradıkları zaman Türkiye’deki kişisel veri düzenlemelerine ulaşabilmektedir. Bu durum, kendi içinde olumlu olmasına rağmen, internete yönelik yapılan kısıtlayıcı her düzenlemede tema olarak “güvenlik”i ön plana çıkaran kamu kurumlarının, yurttaşların haklarını öğrenebilmeleri konusunda daha fazla çaba sarf etmesi gerekliliğini de ortaya çıkarmaktadır.

    Diğer taraftan, hâlihazırda mahremiyet ve gizlilikle ilgili düzenlemeleri ve/veya içerikleri bulunan kamu kurumlarının, bu içeriklerin dolaşımını arttırmayarak, bir anlamda kullanıcıların hesaplarında gizlilik ayarlarını gözden geçirmeye yeterince yönlendirmediği düşünülebilir. Böylece, kullanıcıların hesaplarını “gizli/kapalı” konuma getirmeleri teşvik edilmemiş olur ki, bu da yapılan gönüllü paylaşımların çeşitli teknik sistemlere dahi ihtiyaç bırakmayarak, insan gözüyle takip edilebilir olmasını kolaylaştırır. Bu içeriklerin daha az görünür kılınması, gizli bir politika olarak tercih ediliyor olabilir ya da basitçe farklı kurumların birlikte hareket etmesi eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Ancak, ortaya çıkan tablo ile yapılan adli işlemler birbirleriyle son derece uyumlu gözükmektedir. Belirtmek gerekir ki, burada eleştirilen, sosyal ağ hesaplarını “gizli” olmadan kullanmak değil, ilgili kamu kurumlarının bilgilendirici içerikleri yeterince dolaşıma sokmamış olmasıdır. Kullanıcı kendi seçimi olarak, kendi kullanım amaçları doğrultusunda elbette hesabını açık bir biçimde kullanmayı, paylaşımlarını herkesin görebileceği şekilde gerçekleştirmeyi seçebilir. Çalışmanın başında ele alındığı gibi, mahremiyet hakkı kullanıcının, tam da bu kararı yeterli bilgiyle birlikte kendisinin verebilmesini içerir.

    KAYNAKÇA

    Braman S. (2011), “İnternet Policy”, The Handbook of İnternet Studies. (der.) Consalvo, M. ve C.Ess Malden: Wiley- Blackwell. ss.137-167

    Dede Özdemir, Y. (2015). İnternet Siyasası Oluşturma ve 5651 Sayılı İnternet Yasası’na Eleştirel Bir Bakış. İlef Dergisi (2015.2.2), ss.81-103.

    Kokolakis, S. (2017). Privacy attitudes and privacy behaviour: A review of current research on the privacy paradox phenomenon. Computers & Security, 64, ss.122-134. https://doi.org/10.1016/j.cose.2015.07.002

    Solove, D.,J. (2004). The Digital Person Technology and Privacy in the Information Age, New York University Press: New York

    Veri Korumaya Giriş, (2013), https://ekitap.alternatifbilisim.org/veri-korumaya-giris/, erişim tarihi: 29.04.2020

    Warren, S.D. ve Brandeis, L.D. (1890), The Right to Privacy, içinde Harvard Law Review, Vol. 4, No. 5. ss. 193-220. DOI: 10.2307/1321160

    Yüksel, M. (2003).  Mahremiyet Hakkı ve Sosyo-Tarihsel Gelişimi, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, ss.181-213

    [1] Örneğin, kişinin özel alanının dokunulmazlığı/ mahremiyet hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde (1948) “Kimsenin özel yaşamı, ailesi, konutu ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır.” hükmüyle yer alırken “Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi”nde “Herkes, özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir” sözleriyle ifade edilerek, tüm boyutlarıyla mahremiyetin temel bir insan hakkı olduğu vurgulanmıştır. Uluslararası alanda kabul gören mahremiyet hakkı, Türkiye Cumhuriyet Anayasası’nda da “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” maddesiyle anayasal olarak korunması geren temel haklardan biri olarak ele alınmıştır.

    [2] Türk Ceza Kanunu’nun “Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar” bölümü altında yer alan 132 ve 133. Maddelerinde haberleşme ve kişiler arasındaki konuşmaların gizliliğinin ihlali suç sayılmaktadır. http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5237.html (Erişim Tarihi: 14.05.2020)

    [3] Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/04/20160407-8.pdf (Erişim Tarihi: 30.04.2020)

    [4]https://www.siberguvenlik.web.tr/index.php/2019/12/26/2019da-veri-ihlallerinden-1-milyondan-fazla-kisi-etkilendi/

    [5] https://ifade.org.tr/reports/IFOD_UPR_Recomm_2019.pdf

    [6] Örneğin bkz. https://t24.com.tr/haber/erisim-engeli-haberine-de-erisim-engeli,835727 , https://halktv.com.tr/gundem/erisim-engelleme-karari-haberine-erisim-engeli-404933h

    [7] https://transparency.facebook.com/government-data-requests/country/TR/jan-jun-2019

    [8] https://transparency.twitter.com/en/removal-requests.html#removal-requests-jan-jun-2019

    [9] https://tr.euronews.com/2016/07/05/bm-interneti-temel-insan-hakki-olarak-kabul-etti

    [10] https://freedomhouse.org/countries/freedom-net/scores

    [11] https://www.amnesty.org.tr/icerik/insan-haklari-algisi-arastirmasi-toplumun-82si-temel-hak-ve-ozgurluklerin-ihlal-edildigini-dusunuyor

    [12] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49263806

    [13] https://netblocks.org/reports/twitter-facebook-whatsapp-and-instagram-restricted-in-southern-turkey-oy9RzE83

    [14] https://tr.wikipedia.org/wiki/Vikipedi%27ye_T%C3%BCrkiye%27den_eri%C5%9Fimin_engellenmesi

    [15] http://www.diken.com.tr/bu-da-oldu-erisim-engelini-asan-vpn-hizmetlerine-de-erisim-engeli-getirildi/

    [16] VPN hizmetlerine yönelik herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Ancak 5651 sayılı yasada 2014 yılında yapılan düzenlemeyle erişim sağlayıcılara “Erişimi engelleme kararı verilen yayınlarla ilgili olarak alternatif erişim yollarını engelleyici tedbirleri almak” gibi sınırları oldukça geniş bir yükümlülük getirilmiştir.

    [17] https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/4118/Videolar

    [18] DPI için bkz. Kırlıdoğ ve Fidaner (2013), Derin Veri Analizi: İnternet’teki Temel Gözetim Aracı, Akademik Bilişim Konferansı: https://ab.org.tr/ab13/bildiri/327.pdf

    [19] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201905031038944141-soylu-acikladi-son-5-yilda-20-bin-474-kisi-hakkinda-sosyal-medya-paylasimi-nedeniyle-islem-yapildi/

    [20] https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2019/03/10/almanyadan-turkiyeye-yeni-seyahat-uyarisi-gozaltina-alinabilirsiniz/

    Yazarlar Hakkında

    *Yeliz Dede Özdemir Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden 2005 yılında mezun olduktan sonra hem yurt içinde hem de yurt dışında çeşitli iş tecrübeleri olmuştur. 2010 yılında Ankara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden yüksek lisans derecesini, 2019 yılında ise aynı bölümden doktora derecesini almıştır. Doktora derecesini aldıktan sonra Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği’nin yürütücülüğünü üstlendiği ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen “Türkiye’de Katılımcı Demokrasinin Güçlendirilmesi: Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin İzlenmesi Projesi”nin İletişim ve Savunuculuk Koordinatörlüğünü sürdürmektedir. Dijital Kültür, Dijital Eşitsizlikler, Mobil Medya, Toplumsal Cinsiyet ve İnternet Politikaları ile ilgili akademik çalışmaları bulunmaktadır.

    **Tuğrul Çomu Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun olmuştur. Halen aynı üniversitede Gazetecilik Anabilim Dalı’nda doktora programına devam etmektedir. Alternatif Bilişim Derneği’nin üyelerindendir ve Yeni Medya Çalışmaları Kongre’lerinin Düzenleme Kurulu’nda yer almaktadır. Akademik ilgi alanları arasında yeni medya, yeni medya okuryazarlığı, katılımcı kültür ve görsel kültür bulunmaktadır.

     

  • Eğitim Hakkının Dönüşümü ve AKP Dönemi Eğitim Hakkı İhlalleri

    Eğitim Hakkının Dönüşümü ve AKP Dönemi Eğitim Hakkı İhlalleri

    Nuray Türkmen*

    Giriş

    Eğitim hakkı, genellikle ikinci kuşak haklar olarak ifade edilen sosyal haklar bağlamında tartışılır. Ancak eğitim-toplum, eğitim-devlet ilişkisini insanın biyolojik varlıktan beşeri varlığa geçiş süreçlerine kadar götürmek de mümkündür. Sesin ünlemden konuşmaya evrimi de, basit sembollerden resim yapmaya ve giderek yazının kullanılmasına varan süreçler de eğitime dair bağlam oluşturmaktadır. Ancak eğitim hakkı üzerine yapılan tanımlamalar biraz daha yakın zamanlara, kapitalist üretim biçiminin bütün toplumsal ilişkileri belirlemeye başladığı dönemlere tarihlenmektedir. Bunun böyle olmasını koşullayan bir kaç kritik gelişme bulunmaktadır.

    Gelişmelerden birisi kuşkusuz bilimsel-teknolojik imkanların üretimin girdisi olarak değerlendirilmesi ve bağlı olarak sanayi devrimidir. Buharlı makinelerin kullanılması, demiryollarının gelişimi, uzun seferlere dayanıklı gemilerin inşası ve yeni denizcilik araçlarının devreye girmesi, tarımsal alanın daha verimli kullanılması önce Avrupa’nın çehresini değiştirmiş, yeni toplumsallıkları mümkün kılmış, ardından da hızla bütün dünyayı az ya da çok etkilemeye ve giderek belirlemeye başlamıştır. Bu süreç aynı zamanda eğitimi, bireyleri veya grupları ilgilendiren bir mesele olmaktan çıkarıp toplumsal ilişkilerin kurucu unsurlarından birisi haline getirmiştir.

    Eğitim hakkının gelişimini etkileyen süreçlerden birisi de Fransız Devrimi ve Devrimin düşünsel, felsefi öngörü ve talepleridir. Fransız Devriminin dünya tarihine yön veren düşünsel, felsefi etkilerinden birisi de “doğal haklar” yaklaşımıdır. Doğal haklar her insanın doğmuş olmakla kazandığı kabul edilen haklardır. Fransız Devriminin kabul ve tarif ettiği haklardan birisi parasız eğitim hakkıdır. Parasız eğitim hakkı, 1791 gibi oldukça erken bir tarihte Fransa Meclisinde kabul edilmiş olsa da, hayata geçirilmesi zorlu mücadelelerden ve uzun zamanlardan sonra mümkün olmuştur. Parasız kitlesel eğitimin bir hak olarak kabul görmesinde ve hayata geçirilmesinde 1917 Sovyet Devriminin gerek örnek olarak, gerekse önünün kesilmesi çabaları bağlamında etkisi vardır. Devletlerin ve toplumların gelişmişlik düzeylerine, harcama kalemlerine bağlı olarak ve ekonominin ihtiyaçları doğrultusunda eğitimi yaygınlaştırmaya çalıştıkları, ancak 2. Dünya Savaşı sonrasının sosyal devlet uygulamalarına kadar eğitim hakkının geniş toplum kesimleri açısından kağıt üzerinde kaldığı görülmektedir.

    Eğitim hakkı bağlamında temel metinlerden birisi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesidir. Bu Bildirge esas olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya yeniden şekillendirilirken siyasal toplumsal ihtiyaçların bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. İnsan hakları literatüründe ikinci kuşak haklar/sosyal haklar olarak ifade edilen haklar manzumesinin temel metnidir. Bildirgenin 26. Maddesi eğitim hakkını tanımlamaktadır:

    Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel öğrenim aşamalarında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğrenim, yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır. 2. Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir. 3. Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir.

     

    Türkiye’nin de imzacı taraflardan birisi olduğu bildirgenin sunduğu çerçeve, 1970’li yıllarda hakim paradigma olarak tahakküm kurmaya başlayan neoliberal saldırılara kadar, en azından söylem düzeyinde kabul görmüş, neoliberal tahakkümle, her ülkenin özgül koşullarına bağlı yol, yöntem ve araçlarla adım adım tasfiye edilmiştir. Yani temel bir insan hakkı olarak eğitim hakkı neredeyse bütün dünyada kamusal bir yükümlülük olmaktan çıkarılmış, sermaye süreçlerinin bir unsuru haline getirilmiştir.

    Bu çalışmada; eğitim hakkının dönüşümünün, eğitim süreçlerinin ve siyasal toplumsal yaşamın dönüşümüyle yakından ilintili olduğunun farkındalığıyla dönüşümün genel çerçevesi için eğitim tarihi literatürüne başvurulmuştur. Çerçevenin oluşturulmasında bir diğer başvuru alanı anayasalar başta olmak üzere hukuk mezuatıdır. Bu kaynaklar eğitim hakkının tanımı, kapsamı ve gerçekleşebilirlik olanakları açısından incelenmiştir. Raporun oluşturulması için eğitim sürecinin kurucu unsurlarından olan eğitim sendikalarının görüşleri ve araştırmaları kuşkusuz en önemli kaynaklardır. Bu nedenle neoliberal dönüşüm ve kamusal bir hak olan eğitim hakkının dönüşümü sendikaların rapor ve araştırmaları esas alınarak incelenmiştir. Dönüşümün boyutlarının daha iyi anlaşılabilmesi için yazılı basından da örnek olaylar verilmiştir. Raporlama amacıyla hem araştırma hem de yazım sürecinde belirli dönemsel geçişler esas alınmaya çalışılsa da yaşanan dönüşümün çok kesenli ve kimi zaman da konjonktürel olmasından dolayı kronolojinin dışına çıkılmış ve yaşananlar bağlam içinde raporda ifade edilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda eğitim hakkının dönüşümü raporda Cumhuriyet’ten neoliberal döneme, neoliberalizmin ilk yıllarından 12 Eylül’e, 12 Eylül rejiminin etkilerinden 28 Şubat sürecine ve akabinde AKP dönemine ve ordan da 15 Temmuz sonrasına uzanacak şekilde anlatılmıştır. Eğitim hakkınının dönüşmesine neden olan müdahalelerin daha rahat anlaşılabilmesi için atılan somut adımlar, bu dönemsel geçişler altında altbaşlıklarda ifade edilmiştir.

    Cumhuriyet’ten Neoliberal Döneme Eğitim Hakkı

    Eğitimin içeriği ve temelleri üzerine bir tartışmayı da içeren dinsellik-sekülerlik tartışmalarının 1900’ler sonrası sürecin temel tartışmalarından birisinin olmasında; devletin kurtulmasının ve kurtarılan devletin insan unsurunun niteliklerinin belirlenmesi süreçlerinde eğitime atfedilen rolün büyük yeri vardır. Süreç giderek ulus devlete ve bunun için de ulus kuruluşuna ilerlemiş, dolayısıyla eğitimin dinsel niteliğinin geriletilerek seküler yaklaşımların öne çıkmasına yol açmıştır. Bu bağlamda eğitim ve öğretimin millileştirilmesi başlığı altında toplanabilecek, alfabenin değiştirilmesinden kızların yüksek eğitime alınmasına, yabancı okulların Türkleştirilmesinden Türkçenin ıslahına kadar pek çok tartışma başlığının açıldığı, bu başlıkların dönem içinde bir sonuca ulaştırılamadığı ve dolayısıyla Cumhuriyet dönemine devredildiği laikleşme çabalarından ve elbette bu sürece yönelik sert dirençten söz edilebilir (Koçer, 1991). Dolayısıyla Türkiye’de eğitim hakkı ile ilgili süreçler, belki de dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar laikleşme süreçleriyle birlikte ilerlemiş, buranın gerilimi de sonraki süreçleri önemli ölçüde belirlemiştir.

    Cumhuriyet, kesintisiz 10 yıl süren savaştan toprak olarak küçülmüş, insan olarak azalmış, yoksullaşmış, mübadele, göç ve etnik arındırmalar sonrasında eğitimli unsurlarını önemli ölçüde kaybetmiş, elde kalan topraklarda, geride kalanlarla modern bir devlet kurma çabasıdır. Modern ulus devletin kuruluşunda eğitime birincil önem atfeden yaklaşım daha II. Meşrutiyet döneminde açığa çıkmıştır. Kurtuluş Savaşı döneminde de bu yaklaşım sürdürülmüştür. Bunun planlı bir süreç olarak örgütlenmesi Cumhuriyet ile birlikte ve fakat tedrici süreçlerle mümkün olmuştur. Bu doğrultuda ilk adım kuşkusuz 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu olmuştur.

    Tevhid-i Tedrisat Kanunu

    Cumhuriyet kurulduğunda ülke nüfusu yaklaşık 12 milyon civarındaydı. Bu nüfusun %90’ı köylerde yaşıyordu ve köylerin de % 90’ında okul yoktu. Bütün nüfus içinde okumaz yazmazlık % 90’ın üzerindeydi. Cumhuriyeti kuran kadroların gerek toplum seçkinleri arasında ve gerekse de toplumun bütünü açısından mutlak bir iktidar gücüne sahip olmadıkları daha savaş sürerken ve arkasından Cumhuriyet’in ilanı aşamasında açığa çıkmıştı. Bütün bunların üstüne, yeni dönemin kuruluşunda kritik önem atfedilen eğitim alanı fiziki yetersizliklerin yanında köklü, yaygın ama hayli yozlaşmış, modern ulus devletin kuruluşunda bel bağlanamayacak geleneksel eğitim kurumları ile cılız modern eğitim kurumları arasında bölünmüştü. Tevhid-i Tedrisat Kanunu böyle bir vasatta gündeme geldi. Bu yasanın birlikte kabul edildiği Hilafetin Kaldırılması ve Şeriye ve Evkaf Vekaletinin Kapatılması kanunlarıyla bir bütünlük oluşturduğu, yeni dönemin insana yaklaşımını ortaya koyduğu açıktır. Kavcar (2014: 53) bu yasaya ilişkin şunları ifade etmektedir:

    Öğretim Birliği Yasasıyla eğitim dogmalardan, hurafelerden arındırılmıştır. Eğitim ulusal, laik, bilimsel, halkçı, karma, eşitlikçi, aydınlanmacı bir yapıya kavuşturulmuştur. Bilimin dinden, aklın inançtan bağımsızlaşması demek olan aydınlanma yönünde büyük bir atılım yapılmıştır. Laik hukuk, laik devlet, laik toplum için zorunlu olan laik eğitim yaşama geçirilmiştir.

    87. Madde ve Eğitim Hakkının Hedef Kitlesi

    Bütün eğitim kurumlarını Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlayan yasanın uygulanma zemini 1924 anayasasının 87’nci maddesiyle devletin yükümlülüğü olarak tanımlanmıştır. Bu aşama eğitim hakkının gelişimi açısından en önemli aşamalardan birisidir. Eğitimi devletin yükümlülüğü olarak tanımlayan 87’inci madde şöyledir: “İlköğretim bütün Türkler için mecburi ve devlet okullarında parasızdır.” Açıktır ki maddede yer alan Türkler ibaresi eğitim hakkının hedef kitlesine işaret ettiği kadar eğitimin içeriğini de tayin etmektedir. Bununla birlikte 87’inci maddeden anlaşılıyor ki imparatorluk bakiyesi olarak çok etnili bir yapının üzerine kurulan Cumhuriyet, bu yasayla kamusal bir yükümlülük olarak eğitim hakkını Türkler başlığı altında olanlara ve bu başlığın altına girmeyi kabul edenlere tanımıştır. Fakat bu ifade; Türkler başlığı altına girmeyenlerin, yani başta gayri müslimler olmak üzere Türklerin dışındaki müslüman halkların kendi çabalarıyla kendi eğitimlerini üstlenebilecekleri anlamına gelmemektedir. Lozan Anlaşması ile hakları tanımlanan Ermeni, Rum ve Musevi toplumlarının tanımlı haklarının bile budanıp uygulanamaz noktaya  getirildiği süreçte, -ki Süryaniler, Ezidiler gibi gayri müslimlerin bu kapsamda tanımlı hakları yoktur- varlıkları hiç bir şekilde gündeme getirilmeyen Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Çingene ve daha pek çokları gibi diğer müslüman halkların bizatihi kendileri olarak eğitim hakkından söz etmek mümkün değildir. Yani bir yurttaş hakkı olarak eğitim hakkı daha baştan toplumun bütününü kapsamaktan uzaktır. Ancak bunun böyle olmasının, eğitim alanında alınan mesafenin görmezden gelinmesini gerektirmediğini belirtmek gerekir.

    Latin Harflerinin Kabulü ve Sonrası

    Cumhuriyet döneminde eğitim hakkının mevzuattan günlük yaşama tercümesinde kritik bir aşama da Latin harflerinin kabulü ve yeni harflerin öğretilmesi için yaşama geçirilen okuma-yazma seferberlikleridir. Latin harfleri 1 Kasım 1928/1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabulü ve Uygulaması Hakkında Yasa ile kabul edilmiştir. Hemen arkasından da mevcut okulların yanında daha geniş kitlelere ulaşmak amacıyla Millet Mektepleri açılmıştır. 24 Kasım 1928’de çıkarılan Millet Mektepleri Yönetmeliği ile kurslar açılmış, hiç okuma yazma bilmeyenler doğrudan Latin harfleri ile okur yazar yapılmış, eski yazı okuma yazma bilenlere de daha kısa süreli kurslarla yeni harfler öğretilmiştir. Üç binin üzerinde okuma odası açıldığı, 16-40 yaş arasının kurslara katılımının zorunlu tutulduğu ve okuma yazması olan memur, subay gibi kesimlerin eğitmen olarak sürece dahil edildiği görülmektedir. Ayrıca okulu olmayan köyler için de gezici eğitim heyetleri oluşturulmuştur. Bu seferberlikte 200 bin civarında kadın ve 400 bin civarında erkek okur yazar kılınmıştır. 1936’ya gelindiğinde, Latin harflerine geçmeden önce yaklaşık % 10 olan okuma yazma oranı yaklaşık % 25’e çıkarılmıştır.

    Türkiye’de eğitim hakkı bahsinde önemli bir yeri olan üniversite reformu ve  Alman faşizminden kaçmak zorunda kalan Alman ve Avusturyalı hocaların gelişi de yine bu dönemlere denk gelmektedir. Her iki gelişme de modern eğitim süreçlerinin yerleşmesi ve kökleşmesi anlamında önemlidir. 1936 yılında okuryazar ve askerde çavuşluk, onbaşılık yapan ve sınavla seçilen köy gençlerinin 6-8 aylık kurslara tabi tutularak köy öğretmeni yapıldığı Eğitmen Kursları açılmıştır. Okuma yazma yanında mesleki anlamda da yetişmiş insan ihtiyacını karşılayacak eğitim kurumlarının yetersizliği değişik arayışlara yol açmıştır. Temel üretim alanı tarım ve hayvancılık olduğu için eğitim faaliyetleri bu alanda yoğunlaşmıştır. Milli Eğitim Bakanlığının 1938 ve 1939’da başlattığı Gezici Köy Kadınları Kursları ile Köy Erkek Sanat Kursları bunlar arasındadır. Eğitim hakkının gelişmesi ve uygulanması bağlamında kilometre taşlarından birisi de Köy Enstitüleridir. Kuruluş amaçları itibarıyla modern, laik, aydınlanmacı ideallerin taşıyıcısı olan Köy Enstitüleri II. Dünya Savaşının ardından değişen anlayışa bağlı olarak etkisizleştirilmiş ve tasfiye edilmiştir.

    Köy Enstitüleri’nden bir kare

    Bu konjonktürde tırpanlanan kurumlardan birisi de üniversite olmuştur. Enver Gökçe’nin “Fakültenin Önü” şiirinde anlattığı 1947 DTCF tasfiyeleri ile özdeşleşen üniversitelere müdahale, hocaların atılması, kürsülerin kapatılması gibi uygulamaların yanında muhalif öğrencilerin öğrenim hakkını engellemeye matuf fiili saldırıların da yolunu açmıştır. Esas olarak devletin yeni yönelimine uygun politikaların hayata geçirilmesi pratiğinin üniversitelere yansıyan yüzü olan muhalif öğrencileri eğitim hakkından mahrum bırakma politikasına sonraki yıllarda daha sık rastlanacaktır.

    Yeni Dünya Sistemi, 1961 Anayasası ve 12 Mart Darbesi

    II. Dünya Savaşı sonrası gelişen yeni dünya sisteminin iki kutupluluğunda ABD liderliğindeki batı bloku içinde kalan Türkiye, esasını kapitalizmin oluşturduğu bu blokun insan ve toplum anlayışını da benimsemiştir. Pazar ekonomisinin hakim olduğu, tarımda kapitalizmin hızla yerleştiği, kırsal alandan göçün temel eğilim olarak öne çıktığı yeni süreç eğitim politikalarının da önemli ölçüde değişmesine yol açmıştır. Ancak eğitim politikalarının değişiminde ekonomik ve toplumsal gerekçelerin yanında siyasal ve ideolojik tercihlerin de belirleyici olduğu görülmektedir. Yeni dönemin eğitim politikaları bir yönüyle gelişmekte olan kapitalizmin insan ihtiyacına uygun bir başka yönüyle de iki kutuplu dünyanın çatışma ve gerilimlerine bağlı şekillenmiştir. Eğitimin içeriğine dair bir diğer tartışma olan ve günümüzün de temel tartışma başlıklarından birisini oluşturan eğitimin dinselleştirilmesi meselesi II. Dünya Savaşı sonrası konjonktürüne bağlı olduğu kadar ülkenin özgül laikleşme tarihine bağlı olarak da gelişmiştir. CHP iktidarının son yıllarında başlayıp Demokrat Partinin on yıllık iktidarı boyunca derinleştirilerek yürütülen politikalarla okullara din dersi konulmuş, imam hatip okulları yeniden açılmış, köy enstitüleri ve halk eğitiminin önemli kurumlarından Halkevleri kapatılmıştır. Bu uygulamalar savaş sonrası konjonktürün ve siyasal tercihlerin yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Türkiye siyasal toplumsal tarihinin istisnalarından birini oluşturan 1961 Anayasası eğitim hakkı bağlamında da kritiktir. Anayasa pek çok maddesinde eğitime yer vermiş olup esas olarak 21’inci ve 50’nci maddeler eğitim hakkını düzenlemektedir.

    MADDE 21.- Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme, öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir. Eğitim ve öğretim, Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir. Özel okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir. Çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

    MADDE 50.- Halkın öğrenim ve eğitim ihtiyaçlarını sağlama Devletin başta gelen ödevlerindendir. İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için mecburidir ve Devlet okullarında parasızdır. Devlet, maddî imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlama amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları, topluma yararlı kılacak tedbirleri alır. Devlet, tarih ve kültür değeri olan eser ve anıtların korunmasını sağlar.

     

    Uygulanabilirlik sınırları bir yana, yasayla eğitim hakkı bir kez daha devletin temel yükümlülükleri arasında sayılmış, özellikle 3’üncü fıkradaki “maddî imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlama amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar” ifadesiyle özel yükümlülüğün altı çizilmiştir. 1961 Anayasası, laiklik anlayışı, özgürlükler, kamusal yükümlülükler ve sosyal devlet yaklaşımı bağlamında 1945 sonrası eğilimlerden farklı bir anlayışı, görece liberal demokratik değerleri temsil etmektedir. Liberal demokratik değerlerin ve kamusal yükümlülüklerin eğitim alanına yansıması 1960’lı yılları Türkiye tarihinin istisnai aydınlanma dönemlerinden birisi haline gitirmiştir. Fakat bu gelişmeler 12 Mart darbesinin liderlerinden Memduh Tağmaç’ın ifadesiyle “toplumal uyanışın ekonomik gelişmeyi” aşmasını sağlamıştır. Toplumun hak ve özgürlük talebi ve bu talep uğruna giriştiği mücadeleler Türkiye hakim sınıflarını demokrasi dışı arayışlara yöneltmiştir. 12 Mart 1971 askeri darbesi ile 1961 Anayasasının liberal demokratik karekteri kısmen ortadan kaldırılmış, özgürlükler kısıtlanmıştır. Bu iklimin eğitim hakkına da ciddi yansımaları olmuştur. Darbenin en önemli sonuçlarından birisi eğitim emekçilerinin sendikalarının kapatılması, bir diğeri de üniversite özerkliğinin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasıdır.

    Milli Eğitim Temel Kanunu

    1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu eğitim hakkının tanımlanması ve uygulanması anlamında en önemli belgelerden birisidir. Toplam 64 madde olan bu kanunun ikinci bölümü Türk Milli Eğitiminin Temel İlkelerini tanımlamaktadır. Eğitim hakkının tanımlanması ve uygulama sürecini görmek açısından öne çıkan kimi maddeler şunlardır:

    MADDE 4.- Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

    MADDE 7.- Temel eğitim görmek her Türk vatandaşının hakkıdır. Temel eğitim kuramlarından sonraki eğitim kurumlarından vatandaşlar ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde yararlanırlar.

    MADDE 12.- Türk eğitiminde lâiklik esastır. Din eğitimi ve öğrenimi ancak kişilerin kendi isteği ve küçüklerin de kanunî temsilcilerinin isteğine bağlı olarak verilir. Bu istek kayıt esnasında veliler tarafından okul idaresine yazılı olarak bildirilir.

    MADDE 15. -Okullarda kız ve erkek karma eğitim yapılması esastır. Ancak eğitimin türüne, imkân ve zorunluluklara göre bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılabilir.

    4-18’inci maddeler arasında aktarılan temel ilkeler, eğitim hakkının içeriğini, kapsamını, yürütülmesini, bileşenlerini ve hedeflerini tanımlamaktadır. Bu anlamıyla Osmanlı döneminde başlayan eğitim hakkı tanım ve uygulama süreçlerinin de final noktası gibidir. Dolayısıyla günümüzün temel tartışma başlıklarından olan eğitim hakkının dönüşümünün de temel parametrelerini ihtiva etmektedir. Bir başka ifadeyle eğitim hakkının dönüşümünü, Milli Eğitim Temel Kanunundaki değişimlerle izlemek mümkündür. Bu kanun üzerindeki esasa dair en ciddi değişim 12 Eylül darbe koşullarında, 1983 yılında yapılmıştır. Ancak bu değişime gelmeden önce iki noktanın üzerinde durmak yerinde olacaktır. Üzerinde kısaca durulacak olan ilk nokta, 1960’ların sonralarında merkez sağ siyasetten ayrışarak temsil sahasına çıkan Milli Nizam Partisi-Milli Selamet Partisi (MNP-MSP) çizgisinin (siyasal İslam’ın) gerek iktidar ortağı olarak gerekse de hükümetler üzerinde oluşturduğu baskı ile başta eğitim alanı olmak üzere toplumsal yaşamın dinselleştirilmesi sürecinin temsilcisi konumuna gelmesidir. Siyasal İslam’ın iktidar ortağı olarak ilk deneyimi 1974 yılında CHP ile kurulan hükümettir. Bu hükümetin konumuz bağlamındaki en önemli icraatı ilk ve ortaöğretime Ahlak derslerini zorunlu yapmasıdır. Evrensel değerlerin ve felsefi yaklaşımların öğretilmesinden öte İslami/dinsel değerlerin aktarıldığı bu dersler, zorunlu dinsel eğitimin genel eğitim kurumlarına girişinin ilk örneği kabul edilebilir. Bu derslerle birlikte mesleki bir eğitim kurumu olarak tanımlanan ve o çerçevede tutulmaya çalışılan İmam Hatip Okullarının yanında, daha utangaç ve daha yaygın bir dinsel eğitim kanalı da açılmış. Bu sürece dair üzerinde durulması gereken nokta, eğitim hakkı tartışmalarında asıl belirleyici olan neoliberalizm dönemine girilmesidir. Neoliberal politikalar dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de  de zor yoluyla hayata geçirilmiştir. Türkiye için neoliberalizmi dayatmanın adı 12 Eylül rejimi olmuştur ve dünya ölçeğinde neoliberalizmin yerleşmesi ile 12 Eylül rejimi eşzamanlıdır.

    Neoliberalizmin İlk Yıllarından 12 Eylül’e

    Sosyal refah devleti uygulamalarının getirdiği eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerin neoliberal politikalarla beraber giderek ticarileşmesi sonucu eğitim de içerik biçim ve gerçekleşme bakımından ciddi dönüşümler geçirmiştir. Herşeyden önce eğitim; devlet ve yurttaş arasında bir ilişki olmaktan çıkmış, kamusal yükümlülükler tasfiye edilmiş, bireysel sorumluluk olarak yeniden tanımlanmıştır. Bütün bunların dünya çapında olabilirliğinin yolu, yani kamusal yükümlülüklerin sermayenin bir fonksiyonu olarak yeniden vücut bulmasının önündeki engellerin kaldırılması ise başta GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) olmak üzere uluslararası anlaşmalarla mümkün olmuştur.

    Neoliberal politikaların dünya ölçeğinde uygulanmasının motoru Dünya Bankası olmuştur. Hizmetler alanının ve bağlı olarak da eğitim hakkının neoliberal tezlere uygun hale getirilmesi için gerekli proje ve finansman desteğini sağlayarak geçiş sürecini sermaye lehine sevk ve idare etmiştir. “Neo-liberal ideolojinin toplumsal ve kamuya ilişkin alanları yeniden tanımlayarak bu alanları bireysel yarar ve piyasa süreçlerine bağlaması, toplumsal ilişkilerin tümünü etkilediği ölçüde eğitimi de etkilemiştir” değerlendirmesi yapan Ercan (1998: 69-70) neo-liberal yapısal uyum politikalarının eğitim için önerdiği çözümleri şu şekilde ifade etmektedir:

    Özel eğitim kamusal eğitimden daha etkin olduğu için eğitimin özelleştirilmesi; eğitime yönelik kamu harcamalarının yüksek eğitimde kısıtlanması ve bu kaynakların temel eğitime aktarılması; orta ve yüksek eğitim hizmetleri temelde soyal faydadan çok özel fayda içermelerine bağlı olarak bu hizmetlerden yararlananların kullanıcı ücreti ile maliyete katılmaları ya da maliyeti tamamen yüklenmeleri; bir diğer çözüm önerisi ise eğitimde etkinliği artırma amacı ile: a) Birim öğrenci başına düşen maliyeti düşürmek için eğitim maiyeti içinde en fazla yer tutan öğretmen ve öğretim görevlilerinin aylıklarının ve bu kesimlere sağlanan diğer sosyal gelir biçimlerinin denetim altında tutulması ve b) Sınıfların öğrenci kapasitesini artırarak öğretmen öğretim görevlisine düşen öğrenci sayısı artırılması önerilmektedir.

    1995 yılında yürürlüğe giren GATS anlaşması kapsamında kamu hizmetlerinin %46’sını piyasaya açacağını, yani özelleştireceğini taahhüt eden Türkiye’nin (Özmen, 2017: 152) piyasanın ve rekabetin acımasız ellerine terk etmeyi taahhüt ettiği hizmet sektörlerinden birisi de eğitim hizmetleri yani ilk, orta ve yüksek öğretim hizmetlerinin tümüdür.

    Kuşkusuz neoliberal süreçlerin tahakkümü yolunda bu tarihler bir milat. Ancak Türkiye, neoliberal politikaların hayata geçirilmesi bağlamında Şili ile birlikte laboratuvar sayılabilecek bir geçmişe sahiptir. Şili’de neoliberalizm açısından milat 1973 faşist darbesi olarak kabul edilirken Türkiye açısından ise bu milat kuşkusuz 24 Ocak 1980 günü ilan edildiği için 24 Ocak kararları olarak kayıtlara geçen kararlardır. Kararın mimarı ve darbe koşullarında yürütücüsü olan Turgut Özal’ın Dünya Bankası bürokratı olması elbette çok şey anlatmaktadır.

    12 Eylül Rejimi ve Eğitim Hakkı

    Eğitim hakkının dönüşümü, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte dünyadaki genel eğilime uyumlu olduğu kadar Türkiye’nin içsel dinamiklerine de bağlı olarak şekillenmiştir. Türkiye’de neoliberal dönemin resmen açılış tarihi 24 Ocak 1980 olsa da fiilen uygulama aşamasına geçilmesi 12 Eylül darbesiyledir. Darbe bir yandan neoliberal ve antidemokratik uygulamalara karşı toplumsal tepkiyi bastırırken, diğer yandan da sağcı muhafazakar bir çerçevede yeni dönemin ideolojisini kurma çabası içine girmiştir. Cunta yönetimince hazırlattırılan Anayasa liberal demokratik değerler açısından 1961 anayasasından tam bir kopuşu temsil etmektedir. Anayasa, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin sağcı muhafazakar bir istikamette tasfiyesinin de bir ifadesidir. Eğitim hakkı da bu düzlemde yeniden tanımlanmıştır. En önemli değişiklik ise din derslerinin bütün ilk ve ortaöğretim kurumlarına zorunlu kılınmasıdır. İlgili düzenleme 24’üncü maddenin 3’üncü fıkrasında yapılmıştır: “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.” Anayasanın 42’nci maddesi de felsefesi ve gerçekleşme zemini kökten değiştirilmiş olan eğitim hakkına dairdir:

    MADDE 42. — Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir. Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz. İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır. Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.

    İlgili yasanın eğitim hakkına dair köklü değişiklikler getirdiği açıktır. Ancak bu değişikliklerin demokratik, özgürlükçü olmadığı, hatta mevcut gelişme çizgisinin daraltılmasını hedeflediği görülmektedir. Zorunlu din eğitiminin yanında anayasaya sadakat yükümlülüğü, Türkçeden başka dille eğitim yapılmasının yasaklanması gibi yasal vurgular, sonrasında gelişecek eğitim hakkının da çerçevesini oluşturmaktadır. Bunlardan hareketle yeni dönemin insan hedefinin Türk, Sünni müslüman ve devlete sadakat gösteren insanlar olduğu ve bu hedefe adım adım ilerlendiği görülmektedir. Bu doğrultuda atılan adımlardan birisi Milli Eğitim Temel Kanununda yapılan değişikliktir. 1983 yılında yapılan bu değişiklikten sonra da anılan kanun pek çok kez değiştirilmiştir. 1983 yılında iki kez değişiklik yapılan kanun bir kez de 1997 yılında değiştirilmiştir. 1997 değişikliği eğitim hakkına dair ciddi bir müdahale girişimidir ve üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir. 1997 değişikliğinin 1982 Anayasasının çizdiği çerçeveye yönelik bir tadil girişimi olduğu belirtilmelidir. Ancak Milli Eğitim Temel Kanunu üzerindeki asıl dramatik müdahaleler 2003 yılından itibaren, AKP hükümetleri döneminde yapılmış olup, sürecin sonunda anılan kanun şekilsel olarak varlığını sürdürse de içerik olarak bambaşka bir hale getirilmiştir. Bununla birlikte 1983 yılında yapılan değişikliklerin eğitim hakkına etkileri ve bağlı olarak da 1997 süreci üzerinde durduktan sonra asıl müdahalelerin yapıldığı 2000’li yıllara gelmek dönüşümün bütünsel ve ilişkisel ifade edilmesi ve anlaşılması açısından yerinde olacaktır.

    Milli Eğitim Temel Kanunu’nda Değişiklikler

    1983 yılında Milli Eğitimin Temel İlkeleri faslının Atatürk ilkelerine dair 10’uncu maddesi ile demokrasi eğitimine dair 11’inci maddesinin yanında en önemli değişikliğin laiklik ilkesini belirleyen 12’nci maddede yapıldığı görülmektedir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini zorunlu kılan ve dahası anayasanın tanımladığı ilk ve ortaöğretimde zorunlu din dersi sınırını liselere kadar genişleten madde şöyledir: “Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” Yine temel ilkeler arasında yer alan bilimsellik faslı değişikliklerden azade kalsa da, eğitimde bilimsellik, başta evrim teorisi olmak üzere tartışma konusu yapılmış, bilimsellik itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Özal hükümetlerinde Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’in bu konuda özel çaba içine girdiği, cemaat ve toplulukları ve onların yayınlarını eğitim sistemine dahil etttiklerini söylemek gerekir. Yine aynı dönemde darbe lideri Kenan Evren, eğitimin dinselleşmesi ve toplumun dinsel parametreler doğrultusunda yeniden kurulması için özel çaba içinde olmuştur. Yani bugünlerin ana meselelerinden olan eğitimde tarikat cemaat işbirliğinin tarihi hayli eskidir ve bizatihi devlet politikalarının bir gereği olarak devreye sokulmuştur.

    “Kendi Okulunu Kendin Yap”

    Bu yıllarda kamusal yükümlülükleri aşındıran önemli bir gelişme de “kendi okulunu kendin yap” kampanyalarıdır. Toplumsal seferberlik tonlu benzer kampanyaların Cumhuriyet’in ilanından itibaren zaman zaman devreye sokulduğu bilinmektedir. Esas olarak kamusal kaynakların yetersizliği dolayısıyla başvurulan bu süreçlerde toplumun gönüllü katılımı ile angarya arasında bir salınımdan söz etmek mümkünken, “kendi okulunu kendin yap” kampanyalarının kaynak yokluğundan öte kaynakların nerelere harcanacağına bağlı tercihler tarafından koşullandılırıldığı görülmektedir. Gerek 12 Eylül darbe yönetimiyle ciddi bir ivme kazanan dinselleşme, gerekse 24 Ocak kararlarıyla startı verilen ve yine darbe koşullarında uygulama imkanı bulan kamusal alanın tasfiyesi ve ticarileşme GATS’la birlikte temel politika tercihi olmuştur.

    Dönüşen Üniversiteler

    12 Eylül rejiminin temelden değiştirdiği bir diğer kurum da üniversitelerdir. Kuruluşundan itibaren devleti yönetenler açısından hep sorun teşkil eden üniversiteler 1933 üniversite reformundan itibaren bütün dönüm noktalarında -1947, 1961, 1971- müdahaleye maruz kalmıştır. 1933 müdahalesi de dahil 1980’e kadar bütün müdahaleler, özgürlüklerin hilafına olsa da üniversite özerkliğini toptan ortadan kaldırmaya yönelmemiştir. 12 Eylül rejimi ise kurum olarak üniversite özerkliğini hedef almış, 1402 sayılı sıkıyönetim yasasına dayanarak hocaları üniversiteden uzaklaştırmış, pek çok öğrenciyi öğrenim hakkından mahrum bırakarak  yeni bir sistem ihdas etmiştir. Özel üniversitelerin kurulması, üniversite eğitiminin paralı hale getirilmesi, artan ihtiyaçlara yeterli bütçenin ayrılmaması dolayısıyla özellikle barınma ve hazırlık bahsinde özel şirketlere, tarikat ve dini topluluklara alan açılması bu sürecin alamet-i farikasıdır. Bütün bunlar demokratik denetim koşullarının olmadğı bir süreçte YÖK (Yükseköğretim Kurulu) eliyle yapılmıştır.

    Dil ve Kılık Kıyafet Yönetmeliği

    12 Eylül rejiminin ifade etmeye çalıştığımız uygulamalarının yanında eğitim hakkı bağlamında travmatik etki yaratan pek çok uygulaması daha vardır ve özellikle ikisi oldukça önemlidir: 19/10/1983 tarih ve 2932 sayılı “Türkçeden Başka Dillerle Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun” ile 16/7/1982 tarihli “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik”ten hareketle YÖK tarafından 20 Aralık 1982 günü çıkarılan kılık kıyafet yönetmeliğidir. Toplam 8 madde olan 2932 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı 1990’ların başında resmen kaldırılmış olsa da değişik formlarda ve düzeylerde ağırlığını hissettirmektedir. Bu kararın ceza tehdidi ile yasak kıldıkları, zaten formal eğitime dahil edilmeyen dil ve araçların enformel eğitim süreçlerinin de dışına atılarak eğitim hakkının baştan yok edilmesi çabasını ortaya koymaktadır. Kararın ilk maddesi amaç ve kapsama dairdir ve müesses nizamın korunması ve sürdürülmesi için dillerin yasaklanması gerektiği fikrinin açığa vurumudur. İkinci maddenin en dikkat çekici noktası ise birinci fıkradır. “Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletlerin birinci resmi dilleri dışındaki herhangi bir dille düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması yasaktır.”

    MADDE 3.- Türk Vatandaşlarının anadili Türkçedir. a) Türkçeden başka dillerin anadili olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelikher türlü faaliyette bulunulması, b) Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, mahallin en büyük mülki amirindenizin alınmadıkça bu Kanunla yasaklanmamış olsa bile Türkçeden başka dille yazılmışafiş, pankart, döviz, levha ve benzerlerinin taşınması, plak, ses ve görüntü bantları vediğer anlatım araç ve gereçleriyle yayım yapılması,yasaktır.

    16/7/1982 tarihli yönetmeliğe istinaden 20 Aralık 1982’de YÖK’ün çıkardığı ve sonrasında bir kaç kez kapsamı genişletilen yönetmelik, türban sorunu genel başlığı altında tartışılan sorunlar yumağının esasını oluşturmaktadır. Bu yönetmelik okullara girişte pek çok sınırlamanın yanında kadın öğrencilerin başları örtülü olarak okullara girmesini de yasaklamıştır. 1987 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin direnişiyle kamuoyunun gündemine gelen yasak değişik aşamalardan geçerek 28 Şubat sürecinin de en önemli gerekçelerinden ve tartışma başlıklarından birisini oluşturmuştur. Çıktığı tarihten itibaren bu yasağa uymayan, uymakta direnen pek çok öğrencinin eğitim hakkı sınırlanmış, engellenmiş, bir kısmı eğitim hakkından mahrum kalmıştır. Ama asıl kırım 28 Şubat sürecinde yaşanmıştır. Bununla birlikte 28 Şubat süreci de bir süreklilik ve kopuş sürecidir.

    28 Şubat ve laiklik-irtica/gericilik ekseninde süren çatışma

    28 Şubat süreci kısaca geleneksel laikçi devlet seçkinleri ile kapitalist gelişme ve küresel ekonomiye entegrasyon ile 1990’larda yeni bir iktidar alternatifi olarak yükselen Siyasal İslamcı çevreler arasındaki kavganın açığa vurumudur. Bu kavganın ideolojik plandaki sürdürüldüğü yerlerin başında da eğitim alanı gelmektedir. 1995 yılında yapılan seçimlerde siyasal İslamcı Refah Partisi’nin birinci parti çıkması ve hükümet kurması ile başlayan gerilim, mafya-devlet-çete ilişkilerinin döküldüğü Susurluk kazası, başbakanlıkta tarikat şeyhlerine yemek verilmesi, Kudüs gecesi vesaire gibi daha pek çok provakatif tutumla tırmanan gerilim 28 Şubat 1997 günlü MGK toplantısında patlamıştır. Günün MGK kararına ek olarak “Rejim Aleyhine İrticai Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlığıyla sunulan ilk 4 maddesi doğrudan eğitimle ilgili olan 18 maddelik ek, yarattığı sonuçlar itibariyle çok önemlidir. Başlığının da gösterdiği gibi laiklik-irtica/gericilik ekseninde süren çatışmaya zor tehdidi yoluyla çözüm üretmeye çalışan bildirinin eğitimle ilgili hükümleri şunlardır:

    1-Anayasamızda cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

    2-Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.

    3-Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından: a-8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.

    b-Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği Kuran kurslarının Milli Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

    4-Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

    Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan MGK kararlarını imzalamayı reddedince Refah Partisi’nin kapatılması tehdidi de dahil pek çok baskı aracı devreye sokularak istifa ettirilmiştir. Arkasından yine siyasi teamüllere aykırı bir şekilde yeni bir hükümet bileşiminin ortaya çıkması sağlanmıştır. Mesut Yılmaz başkanlığında kurulan yeni hükümet MGK kararlarını uygulamaya başlamıştır. MGK kararlarının eğitimle ilgili kısmı 16/8/1997 tarih ve 4306 sayılı kanun ile yürürlüğe konulmuştur. Kanunla ilköğretim sekiz yıl ve zorunlu yapılmıştır ve sekiz yıllık kesintisiz eğitime yönelik bu karar eğitim hakkının genelleşmesi anlamında pozitif bir etki yaratmıştır. Alt yapı yetersizlikleri dolayısıyla uygulamadan beklenen verim alınamasa da Türkiye eğitim tarihi açısından önemli bir eşiği temsil eden bu karar pek çok kritik karar gibi bir iktidar çatışmasının katalizörü olmuştur..

    2002 yılından sonra yaşanan süreç genel düzlemde başta Cumhuriyet dönemi olmak üzere bütün modernleşme tarihinin eğitim politikalarıyla ve özel olarak da 28 Şubat süreciyle adeta bir rövanş /intikam alma süreci olarak yaşanmıştır. Eğitim hakkının dönüşümü bağlamında 2002 sonrasına geçmeden 28 Şubat süreciyle eğitim hakkının yok edildiği bir başka boyuta değinelim. Kılık kıyafet yönetmeliğine dayanarak eğitim hakkına ciddi engeller çıkarılmıştır. Binlerce öğrencinin eğitim hakkının ihlal edildiği bir diğer olay ise İmam Hatip Ortaokullarının kapatılmasıdır. Bunların yanında üniversiteye giriş sınav sistemi bir kez daha değiştirilmiş ve meslek liselerinin üniversitelere girmesi zorlaştırılmıştır. Teoride İmam Hatip Liselerini sınırlandırmaya ve mesleki formasyonlarının dışına çıkmasını engellemeye matuf bu düzenleme, İmam Hatiplilerle birlikte binlerce meslek liselinin de eğitim hakkını ihlal etmiştir.

    28 Şubat sürecinin belli ihtirazi kayıtlarla eğitimin dinselleşmesine karşı kamusal bir müdahale olduğu söylenebilir. Ancak eğitim hakkının dönüşümü sürecinin ikinci ana damarı olan metalaşma/ticarileşme sürecinin genişleyerek sürdüğü görülmektedir. Keskin ve Demirci (2003) tarafından 2002-2003 öğretim yılı verileri esas alınarak yapılan çalışma, AKP henüz iktidara gelmeden neoliberal politikalar doğrultusunda eğitim sisteminin yeniden yapılanması yolunda çok önemli eşiklerin aşıldığını ortaya koymaktadır. Çalışma; özel okulların, dersanelerin ve sair eğitim kurumlarının eğitim sistemi içindeki payının hızla arttığını göstermektedir. Eğitimin metalaşması/ticarileşmesi doğrultusunda kaydedilen mesafe de sistemin kamusal esasını önemli ölçüde ortadan kaldıracak boyuta gelmiştir. Çalışmada eğitimin asıl geleneksel kurumları olan okullarda katkı payı, kayıt parası, temizlik, boya, tebeşir gibi otuz ayrı başlık altında para toplandığı görülmektedir. Söz konusu başlıklar asıl olarak kamusal yükümlülükler bağlamında yapılması gereken harcamaları göstermektedir. Ders kitaplarının basımı, okul kantinleri, öğrenci kıyafetleri, döner sermaye uygulamaları gibi akçalı işler metalaşma/ticarileşme döngüsünün en temel somutlanma alanları olmaktadır. Bütün bu süreçler Milli Eğitim Vakfı gibi çeşitli vakıflar, okul aile birlikleri, okul koruma dernekleri ve okul vakıfları aracılığı ile işletilmektedir.

    2003 yılında ilk ve ortaöğretimde, velilerin yaptığı bir yıllık harcama kalemlerinin toplam tutarı yaklaşık 17,2 katrilyona ulaşmıştır. Bu rakam bütçeden eğitim için ayrılan kaynağın nerdeyse 2.5 katı bir büyüklüğe sahiptir. Vergi gelirlerinden eğitim için ayrılan pay ise sadece 7 katrilyondur. Metalaşma/ticerileşme sürecinin doğal uzantısı okulların işletme gibi yönetilmesidir (Eğitim Sen, 2004/1:32).

    Okulları ticari işletme, eğitimin bileşenlerini de üretim sürecinin girdisi olarak gören Toplam Kalite Yönetimi (TKY) ve sistemin buna göre yeniden yapılanması metalaşma/ticarileşme süreciyle ve uluslararası sermayenin finansmanıyla gerçekleştirilmiştir. 1990 yılında Dünya bankası finansmanıyla Milli Eğitimi Geliştirme Projesi adıyla uygulanmaya başlanan TKY ile eğitim sistemi neoliberal ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Eğitim siteminin dönüştürülmesi sürecinin diğer önemli finansörü Avrupa Birliği’dir. Gerek Dünya Bankası, gerekse Avrupa Birliği finansörlüğü AKP döneminde de sürmüştür.

    AKP Döneminde Eğitim Hakkı

    Aşınma Son Hız Devam Ediyor

    28 Şubat süreci siyasal İslamcı yönelimde bir farklılaşma yarattı. Lider olarak Erbakan’a ve onun temsil ettiği siyaset anlayışına/değerlere itaraz söylemiyle kurulan AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) 2002 yılında hükümet kuracak duruma geldi. AKP ile birlikte eğitim hakkının ticarileşme/metalaşma, dincileşme/muhafazakarlaşma eksenlerinde dönüşümü resmi devlet politikası haline geldi.

    3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimleri kazanan AKP, çok partili dönemde 18 yılla en uzun süre iktidarda kalan parti olarak iktidarına devam ediyor. Demokratik alanın sürekli daraltılarak ortoriter bir yönetim modeline geçilen bu 18 yıl, reel politik açıdan istikrarlı sayılabilir. Bu istitkrara tezat bir şekilde Milli Eğitim Bakanlarının sıklıkla değiştirilmiş olması dikkat çekicidir. 18 yıl içinde toplam 7 Milli Eğitim Bakanı göreve getirilmiştir. AKP hükümetlerinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın başına ilk bakan Erkan Mumcu’dan sonra sırasıyla Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı, İsmet Yılmaz, Ziya Selçuk getirilmiştir.

    Milli Eğitim Temel Kanunu’na Yeniden Müdahale ve 4+4+4

    AKP hükümetleri döneminde en çok müdahale edilen belgenin Milli Eğitim Temel Kanunu olması da yine dikkat çekicidir. Kanunda ilk değişiklik 9/12/2003 tarih 5005 sayılı Kanun ile yapılmıştır. Bu düzenlemeyle okul binalarının satılabilmesi ve ders kitaplarının yazdırılması yeniden düzenlenmiştir. Her iki düzenlemenin de metalaşma/ ticarileşme hamlesi olduğu söylenebilir. Hemen sonrasında, 2004 yılında öğretmenlik mesleği ile ilgili 43’üncü madde ile okul aile birlikleri ve eğitim kampüslerini düzenleyen 16’ncı maddede değişiklik yapılmıştır. 43’üncü maddedeki değişiklikle öğretmenlik mesleği Toplam Kalite Yönetimi ve performans kriterleri doğrultusunda yeniden düzenlenmiş, 16’ncı madde esas olarak okul aile birliklerinin para toplama, bahçe, kantin gibi okul mütemmim cüzlerini kiraya vermenin yolunu açmıştır. 16’ncı madde 2009 yılında bir kez daha değiştirilmiş, ticari faaliyetlere vergi muafiyeti getirilmiştir. 2008 yılında bir kez daha değiştirilen Milli Eğitim Temel Kanunu’na asıl müdahale 2012 yılında yapılmıştır. 11 Nisan 2012’de kanunun 22, 24, 25 ve 26’ıncı maddelerinde yapılan değişiklilerle eğitim sistemi temelden değiştirilmiş olup, sekiz yıllık zorunlu eğitim 4+4+4 yıllık periyotlar halinde 12 yıla çıkarılmıştır. İlk dört yıl ilköğretimdir. Beşinci yılda öğrencilere tercih edecekleri alanlarda eğitim hakkı tanınmıştır. Üçüncü kademe ise lise eğitimine ayrılmıştır. Gerek mecliste ve gerek kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan bu düzenlemenin meclis aşaması, muhalefeti şiddet de dahil pek çok yolla susturarak tamamlanmıştır. En çok tartışma yaratan maddelerden birisi açık öğretim kurumlarına geçmeyle ilgili olan maddedir. Beşinci sınıftan itibaren örgün eğitimin dışına çıkışı düzenleyen kanun, çocuk işçiliğin ve çocuk evliliklerinin önünü açma olasılığına karşı pek çok kesimde direnç yarattı. Oluşan direnç üzerine açık eğitim kurumlarına geçiş, 9’uncu sınıftan itibaren yapıldı. Temelde yoksul çocuklarının eğitim hakkından mahrum bırakılmasına yol açacak bu düzenlemenin kapsamının daraltılması olumsuz sonuçları biraz ötelemiş oldu. Fakat yapılan değişikliklerle yoksul çocuklarının çalışmak zorunda kalmasının ve çocuk evliliklerinin yolunun kapatıldığını söylemek oldukça zordur. Sonradan kanundan çıkarılan bir başka madde ise çıraklıkla ilgili düzenlemedir ve bu iki madde kanunu düzenleyenlerin hedeflerini de ortaya koymaktadır. Bir başka tartışmalı nokta ise okula başlama yaşıdır. Olumsuz etkileri sonraki yıllarda görülen bu uygulamayla anaokulu çocukları kanun değişikliğini takip eden dönemde ilkokullara zorla kayıt ettirilmiştir.

    Bu sistemi, kademelerin ayrılmasından dolayı akran baskısını ortadan kaldıracağı, taşımalı eğitimi büyük oranda ortadan kaldıracağı, eğitim olanaklarında çeşitlenmeye yol açacağı için aile ve öğrencilerin seçme olanaklarını çoğaltacağı, eğitimcilerin işlerini kolaylaştıracağı, çocukların yetenek ve yeterliklerine uygun olanaklara kavuşacağı, okul sayısının artmasına bağlı istihdam imkanı yaratacağı, ortaokul ve liselerde seçmeli “Kuran-ı Kerim” ve “Hz. Peygamberimizin Hayatı” dersleriyle din eğitimi üzerindeki tartışmaların ortadan kalkacağı gibi varsayımlarla destekleyenler olmuştur. Çelikel (2020), kendisiyle yapılan bir söyleşide sisteme ilişkin şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

    Uzak amaçları siyasal İslamın kurallarını hâkim kılmaktı. Bunun için de yeni nesillere din eğitimi verilmesi gerekiyordu. Zaten “dindar ve kindar nesil” istediklerini açık açık söylediler. Birinci planda kapatılmış olan imam hatip okullarını açmak vardı. İkinci amaç ise “4+4+4” diyerek din eğitimini çok erken yaşta başlatmak için olanak sağlamaktı. 8 yıllık temel eğitim yürürlükteydi, kaldırdılar ve dört yıllık temel eğitim getirdiler. Dört yıldan sonra da imam hatip ortaokullarına veya meslek liselerine girmek gibi seçenekler sundular. Ayrıca çocukları bir sene evvel okula başlattılar. Bu şekilde 10-11 yaşına gelmiş ve soyut düşünme alışkanlığını doğal olarak elde etmemiş olan çocuklar imam hatip okullarına girerek Allah kavramını, cennet-cehennemi, günah ve sevabı öğrenmeye başladılar. Oysa bilimsel olarak soyut düşünce 14-15 yaşında başlıyor. İmam hatip ortaokullarını açmaya karar verdiler. O kadar yeni okul açamayacakları için velilerin itirazlarına rağmen yüzlerce okulu imam hatibe dönüştürdüler. İmam hatip okulları klasik liselere, Anadolu liselerine alternatif lise haline getirildi. Bugün Anadolu liseleri, imam hatip liseleri, meslek liseleri, bir de açık liseler var. Yani dört kategori lise icat ettiler. Bildiğimiz normal liseleri de kapattılar. Birçok çocuk Anadolu Lisesi kazanmayarak açıkta kaldı. Nereye gidecek bu çocuklar? Ya mecburen imam hatip okullarına, ya meslek liselerine… Ya da ikisini de istemiyor, normal lise eğitimi almak istiyor. Hayır, o zaman sen açık liseye gideceksin. Yani o öğrencileri örgün eğitimin dışına çıkardılar.

    Bu sisteme özellikle kamusallık, laiklik ve bilimsellik ana başlıkları altında yöneltilen eleştiriler hala sürmektedir. 2012-2013 yılında uygulanmasına geçilen 4+4+4 sistemine dair henüz sistemin başlarında, birinci yarıyılda Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası tarafından yapılan değerlendirmede bazı başlıklar öne çıkarılmıştır. “Eğitimde 4+4+4 Dayatmasının Birinci Yarıyıl İstatistikleri, Eleştirilerimizde ve Kaygılarımızda Ne Kadar Haklı Olduğumuzu Gösteriyor!” başlığıyla yapılan değerlendirmede, 4+4+4 sistemiyle okul öncesi eğitime katlım oranlarının düştüğü, anaokulu çocuklarının zorla kayıt ettirilmesinden dolayı birinci sınıfların anormal oranda şiştiği belirtilmektedir. İlk ve ortaokul okullaşma oranlarında anlamlı bir artışın olmadığı belirtilen açıklamada İmam Hatip Okullarındaki anlamlı artışa dikkat çekilmektedir. Ortaokul sonrası açık liseye de gitmeyerek eğitim sisteminin dışına çıkan öğrenci sayısı artmıştır. Eğitim sisteminin dışına çıkan öğrencilerden 12 bin 172`si erkek, 37 bin 277`si ise kız öğrencidir. Burada asıl dikkat çekici nokta ise 4+4+4 öncesinde eğitim sisteminin dışında olan kız öğrenci sayısının 16 bin 137’den, yeni sistemle 37 bin 277’ye yükselmesidir. Dolayısıyla 4+4+4 ile eğitim hakkının budanmasından daha fazla etkilenenlerin kız öğrenciler olduğunu ve bu bağlamda eğitime erişimde cinsiyet eşitsizliğinin de giderek arttığını söylemek mümkündür.

    Bir diğer nokta ise açık liseye geçişteki artıştır ki, bu da kamusal eğitimin çöküşte olduğunu, zorunlu eğitimin aşındığını göstermektedir. Kamusal eğitimin çöküşünün en önemli göstergelerinden birisi özel okullara yöneliştir. Eğitim Sen’in 4+4+4 değerlendirmesinde özel okullara ilişkin şunlar ifade edilmektedir:

    Eğitimde 4+4+4 düzenlemesi ile özel okullardaki öğrenci sayısı, geçen yıla göre belirgin bir şekilde artmıştır. Velilerin çocukları için özel okullara yönelmesinde kamu eğitim kurumlarının 4+4+4 nedeniyle yaşadığı tahribat belirleyici olmuştur. Zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar vb gibi pek çok neden birçok velinin özel okullara yönelmesini beraberinde getirmiştir.

    Özel okullara giden öğrenci sayısı 535 bin’den, 613 bine; eğitim kurumu sayısı 2.848’den 3.641’e; özel ilköğretim okulu sayısı ise 992 ilkokul ve 904 ortaokul olmak üzere 1896’ya yükselmiştir. Yine Eğitim Sen’in 2019-2020 dönemine dair eğitim durumu raporu (Eğitim Sen,2020) durumun giderek daha da ağırlaştığını, eğitim hakkının, eğitimin içeriği ve hedefleri bağlamında ciddi dönüşüme uğradığını, hakkın gerçekleşmesi bağlamında aşındığını ortaya koymaktadır. Raporda zorunlu eğitim masraflarının artarak aile bütçesini zorladığı görülmektedir. Harcama yapılan eğitim kalemlerinden kitapların yüzde 14,90, test kitaplarının yüzde 16,30, çantanın yüzde 18,20, sair kırtasiye maddelerinin yüzde 30,51, resim boyalarının yüzde 33,11, defterin yüzde 33,73, kalemin ise yüzde 34,75 arttığı görülmektedir.

    Eğitim hakkının kağıt üzerinde olsa bile fiilen hayata geçmesinin önündeki en önemli engellerden birisi olarak yoksulluk halen birinci sıradaki yerini korumaktadır. Eğitime ayrılan kamu kaynaklarına dair raporda şu karşılaştırma yaplmaktadır. OECD ortalaması, okul öncesinde 8 bin 759, ilköğretimde 8 bin 631, ortaöğretimde 10 bin 10, üniversitede 15 bin 565 ABD Dolarıyken Türkiye’de 2017 TÜİK verilerine göre okul öncesinde 2 bin 5, ilköğretimde bin 591, ortaöğretimde 2 bin 395, üniversitede 3 bin 736 ABD Doları. Bu farkın ise yıllar içinde sürekli artmakta olduğu görülmektedir. Kamusal eğitime ayrılan kaynaklar bu düzeydeyken özel eğitime yapılan kaynak aktarımı ve teşvik yıllar içinde artmaktadır. 4+4+4 sisteminden sonra özel ilköğretim kurumu sayısının yüzde 375, öğrenci sayısının da yüzde 95 arttığı; özel lise sayısının ise yüzde 340, öğrenci sayısının yüzde 400 arttığı ve okullara aktarılan devlet desteği düşünüldüğünde eğitim hakkının eğitimin ticarileşitilmesi yoluyla nasıl aşındırıldığını anlamak mümkündür. Özel okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve ortaöğretim okul türlerinde öğrenim gören, eğitim ve öğretim desteğine hak kazanan öğrencilere 2019’un ilk altı ayında 682 milyon lira bütçe aktarılmış, destek eğitimi kapsamında aynı dönemde 1 milyar 352 milyon lira ödeme yapılmıştır. Yine organize sanayi bölgelerinde ve organize sanayi bölgeleri dışında açılan mesleki ve teknik eğitim okullarında öğrenim gören öğrenciler için eğitim ve öğretim desteği ödemeleri kapsamında ilk 6 aylık dönem için toplam 187 milyon TL ödenek aktarılmıştır.

    İşletme Olarak Eğitim ve Mesleki Eğitimin Piyasalaştırılması

    Eğitiminde metalaşma/ticarileşme sürecinin geldiği noktalardan birisi de mesleki eğitim alanının büyük ölçüde piyasa ilişkilerinin insafına terk edilmesidir. 27 Haziran 2019 tarihinde çıkarılan 5580 sayılı torba yasaya konulan bir madde ile organize sanayi bölgelerine mesleki eğitim merkezleri açma hakkı tanınmış ve bu kurumlar özel eğitim kurumu statüsüne alınmıştır. Özel eğitim kurumu statüsünde olduklarında devlet desteği alma hakkı olan bu kurumların çocuk işçiliğinin yasal kılıfı olduğu ortadadır. Bu düzenlemeyle çıraklık eğitim süresi 12 yıllık zorunlu eğitim süresinden sayılmıştır. Bu durum otomatik olarak çırak işçi çocuklar açısından zorunlu eğitimin 8 yıla indirilmesi, çocuğun eğitim hakkının gaspı anlamına gelmektedir. Bunun yanında Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2023 vizyon belgesinde “Kırsal ve düşük yoğunluklu yerleşim bölgelerindeki çocuklar için esnek zamanlı ve alternatif erken çocukluk eğitimi modelleri uygulanacaktır” yazması çocuk işçiliği bağlamında yine son derece anlamlıdır. Bununla birlikte MEB 2023 Vizyon belgesinde gerçekleştirilmesi düşünülen hedefler, MEB tarafından eğitimin kamusal olmaktan çıkarılmasının ve tamamen piyasa ilişkilerine terk edilen bir süreç olarak öngörüldüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.

    Bu bağlamda 2023 Vizyon belgesindeki şu ifadeler dikkat çekicidir: “Eğitime yapılan hayırsever bağışlarının daha etkili yönetilmesi için iller ve bakanlık düzeyinde bir yapı kurulacaktır. Okulun kendi koşullarında gelişimini desteklemek için her okula “Okul Gelişim Planı” hedefleriyle uyumlu okul gelişim bütçesi verilecektir. Eğitimin niteliğinin artırılması ve “Okul Gelişim Planları”nın gerçekleştirilebilmesi için merkezî bütçeden sağlanan finansmanın yanında ek finansman ihtiyacının karşılanması amacıyla kaynak çeşitlendirilmesine ihtiyaç vardır. Bu çerçevede uluslararası hibe fonları, hayırsever bağışları ile mesleki ve teknik eğitim okullarının döner sermaye gelirlerinin artırılması ve mevcut kaynakların verimli kullanılması önem arz etmektedir. Mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarının Türkiye’deki sektör liderleriyle yoğun bir şekilde etkileşim hâlinde olması sağlanacaktır.” (MEB 2023 Vizyonu, 2020)

    Vizyon belgesinde eğitim süreci adeta işletme süreci olarak ele alınmakta, bütçeleme kısmı da benzer şekilde mevzuata bağlanmaya çalışılmaktadır. Görüldüğü gibi eğitim sürecinin örgütlenmesinden eğitim sonucu ortaya çıkacak hasılanın değerlendirilmesine kadar pek çok şeyin piyasaya entegre edilmesi hedeflenmektedir. Böylece hem daha önce yapılan kanun değişikleriyle hem de 2023 hedefleriyle birlikte eğitim sürecinin dışına düşme ile çocuk işçiliğine yönelme ve dinselleşme arasında bir kıskaç oluşturulduğunu söylemek mümkündür. Zira; imam hatip liselerine gitmek istemeyen, özel okula gitmek için de koşulları uygun olmayan binlerce, on binlerce öğrencinin gideceği tek okul Açık Öğretim Lisesi olmuştur ve olmaya devam edecektir.

    Eğitimde Dinselleşme, Cemaatler ve Tarikatlar

    Mevzuatta ve fiiliyatta eğitim alanında yaşanan tüm bu değişiklikler gösteriyor ki AKP döneminde benimsenen yeni politik doğrultunun yansıma alanlarının başında eğitim alanı gelmektedir. Eğitim sistemine en açık yansıma, eğitimle ilgilenmeleri yasayla tanımlanmış kurumların dışındaki yapıların eğitim sürecinin esastan bileşeni haline gelmesi olarak yaşanmıştır. Bilindiği gibi başlangıçları itibarıyla da belli ölçülerde eğitim kurumu olma vasfı taşıyan cemaat ve tarikatlar, modernleşme, laikleşmeyle birlikte eğitim sürecinin dışına itilmiş, Cumhuriyet döneminin başlangıcında büyük oranda yasa dışına atılmıştı. Ancak yasa dışına itilmek cemaat ve tarikatarı ortadan kaldırmak yerine yeni çalışma biçimleri ve yeni toplumsallaşma kanalları yaratmalarına yol açmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası konjonktüründe ortaya çıkan kısmi hoşgörü ile de bu yapılar etkinliklerini artırarak sürdürmüş ve pek çok alanda paralel varoluş biçimleri ortaya koymuşlardır. Yani bu yapılar esas olarak AKP öncesi de eğitim kurumu olarak kendi alanlarında faal durumda bir varlık göstermekteydiler ve 12 Eylül politikaları da cemaat ve tarikatlar ile devletin eğitim anlayışını birbirine yaklaştıran sonuçlar üretmiştir.

    AKP esas olarak bu dinselleşme sürecinin radikal sonuçlarının ortaya çıkmasını sağlamıştır diyebiliriz. Burada bir noktanın daha belirtilmesi konuyu daha anlaşılır kılacaktır. AKP eliyle eğitimin dinselleşmesi, eğitim aracılığıyla cemaat ve tarikatlara kaynak aktarımından ya da devletin yetersiz kaldığı alanlarda destek arayışından daha öte anlamlar taşımaktadır. Esas olan, sünni İslamcı başka bir dünya tasavvurunu yerleştirmeye matuf paralel bir eğitim sisteminin yerleştirilmesi çabasıdır. Bu bağlamda temel aktörler de sünni İslamcı tarikatlardır. Eğitim sisteminin görünür ortakları olarak açığa çıkan siyasal İslamcı vakıf ve derneklerin -laik vakıf ve dernekler ayrıca değerlendirilmelidir- her birinin bir din anlayışına sahip bir İslamcı çevreye ve tarikata dahil olduğunu akılda tutmak gerekmektedir. AKP döneminde özellikle eğitim alanında altın çağını yaşayan “vakıf mekanizması” aracılığıyla, değerli araziler bedelsiz tahsis edilmekte, kamusal kaynaklar dini vakıf ve cemaatlere aktarılmaktadır.

    İktidara yakın vakıf ve dernekler sadece finansal bir aygıt değil; aynı zamanda bir örgütlenme ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “dindar nesiller yetiştireceğiz” diyerek ifade ettiği gelecek ufkunun aracı haline gelmiştir (Cumhuriyet, 2012).  Devletin bilinçli bir şekilde boşalttığı eğitim alanı, dini vakıf ve cemaatler tarafından okullar, yurtlar, kurslarla doldurulmuş ve tüm ülkeye yayılmıştır. Çocuklarını okutmak isteyen yoksul aileler, kaçınılmaz olarak bu eğitim kurumlarına yönelmekte, dindar nesiller en çok emekçilerin, yoksulların çocuklarından devşirilmektedir.”(Eğitim Sen, 2020) Kamuoyunun bilgisi dahilinde olan TÜRGEV, İHH, Ensar Vakfı, Birlik Vakfı, Hayrat Vakfı, Hizmet Vakfı, Hakyol Vakfı gibi kurumların dışında, ülkenin herhangi bir köşesinde kamuoyuna yansımayan işbirliklerinin de yolu açıktır. Ki taşrada cemaat ve tarikatların etkisi paralellikten asli unsur olmaya gidebilecek çaptadır. AKP’nin diğer bakanlarına kıyasla daha laik bir referans çerçevesine sahip olduğu düşünülen Ziya Selçuk bakan olunca bu gidişin duracağı kanısı oluşmuştur ancak bu kanının kendisi de hızla ortadan kalkmaktadır.

    Bütün bunların yanında Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) da eğitim süreçlerinin yeni aktörü olarak belirginleşmektedir. Merkezi bütçeden aktarılan kaynaklar, ülke çapında yaygınlık, kadrosal nicelik dikkate alındığında kamusal eğitim kurumlarının giderek azaldığını söylemek mükündür. Kamu eğitim kurumlarının dışındaki vakıf dernek ve DİB gibi kurumların formel süreçlerin yanında bir de öğrencileri dinsel eğitime mecbur bırakan, resmi süreç gibi görünen ancak keyfi ve fiili olan durumlar yaşanmaktadır. Sık sık basına da yansıdığı şekliyle, belli bir bölgedeki okulu, veli ve öğrencilerin görüşüne başvurulma gereği duyulmadan İmam Hatip Okuluna çevirme işlemi yapılmaktadır. İmam Hatip Okullarının genel okullara göre sahip olduğu ayrıcalıkların yanında bir de İmam Hatibe gitmek istemeyen öğrenciler için ulaşılabilir, nitelikli eğitim olanakları bulunmamakta, eğitim hakkı açıkça ihlal edilmektedir. Bu tip uygulamalar karşısında alınan yargı kararları da genel olarak uygulanmamaktadır. Bunun tipik örneklerinden birisi İstanbul Valiliği tarafından 2016 yılında İmam Hatip’e çevrilen İsmail Tarman Ortaokulu ile ilgili gelişmelerdir. Bu karara karşı verilen yargı kararları uygulanmamış, öğrenciler İmam Hatip ile uzak yerlerde okula gitme arasında bırakılmıştır. İşin daha ilginç tarafı ise öğrencilerin tercih etmemesinden dolayı okulun öğrencisiz kalmasıdır (Odatv, 2020).

    Eğitimin dinselleşmesinin bir diğer sonucu ise, karma eğitimin tartışılmasıdır. Gerçi karma eğitimi tartışma konusu yapan kişi ve çevreler Türkiye’de her zaman var olmuştur. Ancak gelinen aşamada tarikat ve vakıflar aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılan paralel eğitimin daha ciddi sonuçları olacağı ve karma eğitimde radikal çatlaklar yaratmaya çalıştığı açıktır. Eğitim hakkının dönüşümü sürecinin dramatik bir boyutu olarak ele alınabilecek tarikatlarda ve cemaatlerde ifadesini bulan kurumların eğitim süreçlerine müdahil olduğu diğer alanlar yurt ve pansiyonlardır. Son yıllarda daha da çoğalan taciz ve tecavüz haberleriyle, ölümlü yangınlarla ve şiddetle anılan tarikat ve cemaat yurtları AKP hükümetleri tarafından özel olarak desteklenmekte, bu yapılar adeta barınmadan öte dinsel yaşam kültürünün mekanları olarak kurgulanmaktadır. Özellikle Süleymancılar, Nurcular gibi cemaatlerin kısmen kendi imkanlarını seferber ederek eskiden beri yürüttükleri bu faaliyetler AKP tarafından özellikle desteklenmekte, dini alana kaynak aktarımı için değerlendirilmektedir.

    Alevilerin Eğitim Hakkı Talebi

    Dinselleşmenin Sünni-Hanefi, Türk insanları hedeflediğini gösteren pek çok gösterge vardır. Hanefilik dışındaki sünni İslam yorumlarına değinilip geçildiği koşullarda Şiilik, Alevilik gibi inanç sistemlerine yer verilmemesi anlaşılır bir şeydir. Ancak yaşanan durum yer vermemekle sınırlı değildir. Bir yandan düşmanlığın yeniden üretildiği, diğer yandan da asimilasyon çabalarının inceltilerek sürdürüldüğü bir süreç yaşanmaktadır. Alevi çocukların uluslararası sözleşmeler, yerel ve uluslararası mahkeme kararları, anayasa hilafına zorunlu din dersine tabi tutulması da eğitim hakkına yönelik derin bir ihlaldir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “eğitim hakkı”nı düzenleyen 1 numaralı Protokolünün 2. maddesinin ihlal edildiğini savunarak 2 Şubat 2011’de AİHM’e yapılan başvurular 2016 yılında karara bağlanmış ve başvurucular haklı bulunmuştur. AİHM verdiği kararda “Türkiye, daha fazla geciktirmeden, ailelerin dini ve felsefi inançlarını açıklamak zorunda bırakılmadıkları bir muafiyet sistemi gibi, sorunun giderilmesine dönük imkanları ortaya koymak zorundadır” demiş olsa da, bu noktada bugüne kadar hiç bir adım atılmamıştır (Sivil Düşün,2020).

    Anadilde Eğitim Hakkı

    Türkiye’nin çok dilli bir toplum olmasına karşın eğitim alanında tek dil yani devletin resmi dili olan Türkçe kullanılmakta, ülkede yaşayan diğer halkların dilleri görmezden gelinmektedir. Özellikle Türkçe’den sonra en çok konuşulan dilin Kürtçe olmasına ve Kürtler tarafından anadilde eğitim hakkı talep edilmesine rağmen anadilde eğitim konusunda devletin direnci ile karşılaşılmaktadır. Bu direnç esasında eğitim alanında öteden beri işletilmekte olan Türklük sözleşmesinin bir politik referans çerçevesi olarak benimsenmesinin anadilde eğitim hakkının bir hak olarak kabul edilmemesi biçiminde yaşanmasıdır.

    Konjonktürel Olarak Artan Baskılar ve Muhalifler

    Eğitim hakkının varlığı ve gerçekleşmesi bağlamında genel akışın dışında, ülke tarihinde belli zaman aralıklarında artan baskı politikalarına bağlı olarak kritik gelişmeler de yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam etmektedir. 1970’li yıllarda devlet tarafından düşman olarak tanımlanan solcu öğrencilerin, örneğin öğretmen okullarında okutulmaması doğrultusunda yapılan işlere dair, dönemin Öğretmen Okulları Genel Müdürü Ayvaz Gökdemir’in Buhranın Kaynağında adlı kitabında yeterince örnek bulunmaktadır (Gökdemir,1979).

    Benzer bir konjonktür de 2015-2016 yıllarında yaşanmış ve Kürt illerinde yaşayan yüzbinlerce öğrencinin eğitim hakkı ihlal edilmiştir.  16 Ağustos 2015-20 Nisan 2016 arasında 1 şehir merkezi ve 7 şehrin 22 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde en az 65 kez sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği il ve ilçelerde, 2015-2016 eğitim öğretim yılının başından itibaren eğitim hizmeti durmuştur. Nusaybin’de 32 bin, Derik’te 7 bin, Dargeçit’te 17 bin, Cizre’de 41 bin, Silopi’de 39 bin, Şırnak merkezde 40 bin, İdil’de 24 bin, Sur’da 30 bin, Silvan’da 28 bin ve Yüksekova’da 33 bin, toplamda yaklaşık olarak 300 bin öğrencinin eğitime erişim hakkı doğrudan ortadan kaldırılmıştır. Eğitim öğretime öngörülemez ve süresiz şekilde ara verilmesi; başta anayasa olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülüklere temelden aykırıdır ve ilgili mevzuat hükümlerinin açıkça ihlali anlamına gelmektedir (TİHV, 2016; Eğitim Sen,2020).

    2011 Sonrası İktidar Kavgası

    Türkiye eğitiminin son yıllarını belirleyen etkenlerden birisi de 2011 yılından itibaren açığa çıkan ve 2016 yılındaki askeri darbe girişimiyle doğruğa çıkan iktidar kavgasıdır. Özetle iktidar ortağı olarak yeni rejim kurma sürecinin önemli dönemeçlerini birlikte dönen AKP ve Fethullahçılar arasındaki iktidar kavgası 2011 yılında görünür olmuştur. Öncelikli çatışma alanı ise Fethullahçıların etkinlik alanlarından birisi olan eğitim sahası olmuştur. Dersaneler ve özel okullar üzerinden yürütülen çatışmanın eğitim hakkı bağlamında yarattığı sonuçlar hakkında sağlıklı bir bilgi yoktur. Ancak bu çatışmaların sonucunda bazı dersanelerin temel liseye dönüştürülmesinin eğitimin metalaştırılması açısından önemli bir dönemeç ve niteliğin düşmesi açısından da önemli bir eşik olduğu açıktır. Yaklaşık beş-altı yıl süren bu kavga 2016 yılının 15 Temmuz’unda bir darbeye evrilince yaşananların, bütün alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da önemli sonuçları olmuştur.

    15 Temmuz Sonrası ve KHK Rejimi

    Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yürütülen bu süreçte ilk etapta Fethullahçılara bağlı 934 okul, 109 öğrenci yurdu, 15 üniversite kapatılmıştır (Karar Gazetesi, 2020). Süreç yalnızca Fethullah cemaatinin kurumlarına karşı yürütülmemiştir. Mevcut devlet anlayışının hedef kabul ettiği başta Kürtlere ait özel eğitim kurumları dahil pek çok çevrenin eğitim alanındaki etkinliklerine son verilmiştir. Eğitim sisteminin dışına düşürülen öğrenci ve öğretmen sayısı hakkında sağlıklı veri bulunmamakla birlikte zaman zaman basına yansıyan bilgiler bu sayının ihmal edilir olmadığını göstermektedir. 15 Temmuz süreci aynı zamanda üniversitelerin daha da otoriter bir anlayışla yeniden dizayn edildiği bir fırsata çevrilmiştir. Kapatılan eğitim kurumları, atılan hocaların varlığının yanında rektör, dekan seçim süreçleri de dahil olmak üzere bu alanda yaşanan dönüşüm üniversitelerin özerkliklerini bütünüyle yitirmesine neden olmuştur.

    10/02/2017 tarihinde polis, KHK ile 100 akademisyenin ihraç edildiği Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsüne girdi ve postallarıyla hocaların cübbelerinin üzerinden geçerek çok sayıda hocayı ve öğrenciyi gözaltına aldı.

    15 Temmuz sürecinin üniversite alanında yarattığı bir başka eğitim hakkı tartışması ise Barış Akademisyenleri olarak bilinen Bu Suça Ortak Olmayacağız başlıklı bildiriyi imzalayan 2212 akademisyen üzerinden yürütülmüştür. Barış Akademisyenleri işten atılma, hapis yatma, yargılanma, temel yurttaşlık haklarından mahrum bırakılma gibi uygulamalarla karşılaşmışlardır. KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyenlerinin ders verdikleri üniversitelerin ve öğrencilerin hocasız bırakılmalarının eğitim hakkı bağlamında önemli bir ihlal olduğu açıktır. Dolaylı ihlalin yanında doğrudan eğitim hakkının engellendiği durumlar da ortaya çıkmıştır. Örneğin KHK ile işine son verildikten sonra sınava girip yeniden üniversite kazanan kişilerin kaydı üniversite senato kararı esas alınarak kabul edilmemiştir.

    Sınavla Belirlenen Gelecekler ve Sınav Yolsuzlukları

    Eğitim hakkı bağlamında gündeme gelen ve ülkenin eğitim kronolojisine uymayan noktalardan birisi de bütün bir öğrencilik yaşamını belirleyen sınavlardır. Öğrencinin yeteneklerini ve ülke ihtiyaçlarını ölçme yeterliliği ayrı bir fasıl olan sınavlar ilkokul çağından bir iş edinme aşamasına kadar yetenek ölçmekten ziyade eleme amaçlı yapılmaktadır. Ancak burada elemeden kasıt bütünüyle sınava katılanın kapasitesi ile varılan bir sonuç değildir. Sınavları asıl tartışma konusu yapan sınav yapma hak ve ayrıcalığına sahip olanların sınavları kendi iktidarları için araçsallaştırmaları, yani sınavın tarafsızlığının asgari koşullarını dahi ortadan kaldırarak olsun istediklerinin olduğu bir formaliteye çevirmeleridir.

    Organize sınav yolsuzluklarının tarihi hayli eski olmakla birlikte, gündemin önemli maddelerinden birisi haline gelmesi 12 Eylül darbesinin hemen ardından polis ve askeriye sınavlarına yönelik Fethullahçı müdahale olmuştur. Bu müdahalenin iş sınavlarından her kademedeki okul sınavlarına kadar yaygınlaşması ise AKP döneminde işbirliği içinde gerçekleşmiştir. Kurumların ve okulların kendi sınavlarını yapma hakları AKP hükümetlerince kaldırılmış, temel görevi üniversite sınavı yapmak olan ÖSYM neredeyse bütün sınavlar için yetkili kılınmıştır. Ne var ki; ÖSYM Başkanı olan Ali Demir bugün sınav yolsuzluğundan cezaevinde yatmakta ve hakkında ağır hapis cezaları istenmektedir. Ancak Ali Demir’in hapiste olması sınav yolsuzluğundan çok yolsuzluk sonucu ortaya çıkan hasılanın bölüşülmesi kavgasından kaynaklanmaktadır. Bugün sınav sistemini kontrol edenler hem yeterli kadrosal birikime sahip olmadıklarından hem de işin niteliğinin iyice düşmesinden dolayı merkezi düzeyde müdahale edemeseler de sair mekanizmaları devreye sokmaktan geri kalmamaktadırlar. Bu mekanizmaların en işlevsel olanı mülakat adı altında yapılan elemelerdir. Eğitim hakkının gerçekleşmesi, bir anlamda da eğitim sonucunda hedeflenen yere varabilmektir. Ancak esasını keyfi uygulamaların oluşturduğu eğitim sisteminde yine keyfi mülakatlarla bilimsel entelektüel yeterliğe sahip pek çok kişi elenmektedir. Bunun kamuoyuna yansıması sınav birincilikleri gibi uç durumlarda olmaktadır. Binlerce, onbinlerce kişinin katıldığı sınavlarda birinci olan insanların dahi mülakatlarla elendiği durumlarda diğer insanların başlarına neler gelebileceği, eğitim hakkının ne düzeylerde ihlal edilebileceği açıklama gerektirmeyecek kadar nettir. Bunun tipik bir örneği Fizik öğretmenliği alanında 2019 KPSS birincisi olan Deniz Eren Demir’in mülakat sınavında 54,00 puanla elenmesidir (T24, 2019). Bu bağlamda; Türkiye’de öğretmenlerle ilgili sorunlar derinleşerek devam etmektedir. AKP’nin vizyon yılı olarak da belirlediği 2023 yılında eğitim fakültelerini bitiren ve fakat atanamayan öğretmen sayısının 1 milyon olacağı beklenmektedir (DW, 2019). Bununla birlikte sadece 2019 yılında  ataması yapılmayan 9 öğretmenin işsizlik nedeniyle intihar ettiğini söylemek gerekir. Yapılan sınırlı atamalar da başta sözlü mülakat olmak üzere subjektif eleme kriterleriyle yapılmakta, eğitimin her alanında keyfiyet ve kayırmacılık derinleşerek sürmektedir.

    Sonuç Yerine

    Türkiye’de eğitim hakkının gündeme gelmesi, tanımlanması, içerik kazanması ve gerçekleştirilmesi dünyanın pek çok ülkesiyle benzer uğraklardan geçmiştir. Modernleşme, kapitalizmin gelişmesine bağlı insan ihtiyacı gibi ortak kesenlerin yanında her ülkenin özgül koşulları da etkili olmuştur. Türkiye için bu özgüllük şekil şartları açısından kamunun yeterlilikleri/kamusallığın yerleşmesi bağlamında tezahür ederken içerik ise daha çok Türk, sünni hanefi müslüman ve erkek birey hedefi tarafından belirlenmiştir. İstisnai bir iki tarihsel durak dışında laiklik/dinsellik bağlamında yaşanan gerilimler de dinselliğin dozu üzerinden yaşanan tartışmalardır. Dolayısıyla eğitim hakkı yaklaşık iki yüz yıllık sürecin istisnai kopmalar ile istikrarlı süreklilikleri içinde belli kesimlere özgü bir hak olarak görülse de bu kesimlerin bizatihi kendi içinde bile hakka erişme konusunda eşitsizlikler olduğunu söylemek yerinde olur. Okullaşma, ulaşılabilirlik, ihtiyaçlarla uygunluk açılarından ise herkesin kapsam içinde olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. İşçi sınıfı çocuklarının, anadilde eğitim engeliyle karşı karşıya kalan halkların, LGBTİ+ öğrencilerin, engellillerin, özel eğitim çocuklarının, kadınların, mevsimik tarım işçisi çocuklarının önemli ölçüde eğitim hakkı sınırlanmış durumdadır ve 4+4+4 sistemiyle yoksullar ve özellikle kız çocukları açısından eğitim dışı kalmalar artmaktadır. Halbuki; eğitim hakkı yaşam boyu ulaşılabilir olmalıdır, ancak önünde fiili engel olmasa da yeterli olanak olmadığı için bu ilkenin de uygulanabildiğini söylemek mümkün değildir.

    Eğitim hakının gerçekten varlığından söz etmek için gerekli bir diğer parametre içeriğe ilişkindir. Yani içerik, hakim toplumsal referans çerçevesi baskısı altında kalan kesimleri de kapsamalı,  toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ve bilimsel olmalıdır ki; eğitim hakkının belki de en çok hasar alan noktası burasıdır. Hakim dil, din, etnisite, cinsiyet dışında kalan herkesin sesinin bastırılması ve eğitimin dinselleştirilmesi doğrultusundaki müdahaleler aynı zamanda devlet okulları ile özel okullar arasında bir ikiliğe yol açmakta, çocuklarının bilimsel eğitim almasını isteyen ebeveynleri özel eğitim kurumlarına mecbur bırakır noktaya gelmektedir. Elbette özel eğitim kurumlarının bilimsel eğitim beklentisini ne oranda karşıladığı bir başka tartışmanın konusudur.

    Eğitim hakkı tahrip edilirken; öğrenci, öğretmen, aile ve en geniş halkada toplum eğitim sürecinin asli bileşeni olmaktan çıkmakta, katılım yalnızca maddi katkı noktasına indirgenmektedir. Bununla birlikte öğretmenlik güvencesiz ve itibarsız bir meslek haline getirilmektedir. Eğitimin asli bileşenlerinin katılım kanalları tıkanırken hakim kapitalist unsurlar ile tarikat ve cemaatler eğitimin yeni bileşenleri noktasına taşınmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenen 2023 vizyon belgesi ise eğitimdeki bu metalaşmanın ve dinselleşmenin süreceğini, kamusal eğitimin iyiden iyiye etkisizleşeceğini ortaya koymaktadır.

    Sonuç olarak, kırk yılı aşkın bir süredir uygulanan neoliberal politikalar sonucu, Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen ve kamu politikalarına yön veren ulusal kalkınmacı zemin de  tamamen tasfiye olmuştur. Neoliberal yeniden yapılanma  bu kalkınmacı yaklaşımı sosyal devletin kazanımlarıyla birlikte tasfiye etmiştir. Bu nedenle eğitim alanındaki mevzi yitimi Türkiye’de de ilk önce eğitim hakkı ve adalet yitimi anlamına gelmektedir (Sayılan ve Türkmen, 2013). Buna karşın; eğitim hakkının hala bir hak olarak gerçekleştirilmesi için kamusal bir anlayışla kavramsallaştırılması, içeriklendirilmesi ve uygulanması zorunludur. Bu hakkın neoliberal politikaların dayattığı şartlarda ve piyasa mekanizmaları tarafından belirlenen, para ile alınıp satılan bir biçime dönüşmesi ve belli bir kesimin referans çerçevesi ile içeriklendirilmesi onu hak olmaktan çıkarmakta; toplumsal eşitsizlikleri giderek arttırmaktadır.

    Kaynakça

    Akçura, Yusuf (2018): Üç Tarz-ı Siyaset, TTK, Ankara

    Akyüz, Yahya, (1985): Türk Eğitim Tarihi (Başlangıcından Bugün), A. Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları, Ankara

    Eğitim Sen, (2005/1): 4. Demokratik Eğitim Kurultayı, Eğitim Sen, Ankara

    Eğitim Sen, (2005/2): 4. Demokratik Eğitim Kurultayı, Eğitim Sen, Ankara

    Ercan, Fuat (1998): Eğitim ve Kapitalizm, Neo-Liberal Eğitim Ekonomisinin Eleştirisi, Öğretim Elemanları Sendikası Yayını, Ankara

    Gökdemir, Ayvaz (1979): Buhranın Kaynağında, Müşahadeler, Tesbitler, Cevaplar, Ötüken, İstanbul

    Kavcar, Cahit (2014): Öğretim Birliği Yasasının 90. Yılı Paneli, (Der) Gürcan Gürgen, A. Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi, Ankara

    Keskin, Nuray Ertürk, Demirci, Aytül Güneşer (2003): Eğitimde Çürüyüş, KİGEM Yayınları, Ankara

    Koçer, Hasan Ali (1991): Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi (1773-1923), MEB, İstanbul

    Özmen, Arzu Özsoy (2017): Kamuda Güvencesizlik, Notabene, İstanbul

    Sayılan, Fevziye ve Türkmen, Nuray (2013): Public Education Under The Pressure of The Market and Relegion. D. Hill (Ed.), Immiseretion Capitalism and Education: Austretity, Resistance and Resistance and Revolt. England: Institute for Education Policy Studies.

    İnternet Linkleri:

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1716538/ziya-selcuk-bende-hayal-kirikligi-yaratti.html

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dindar-bir-genclik-yetistirmek-istiyoruz-317328

    http://2023vizyonu.meb.gov.tr/

    https://odatv.com/daha-kac-mahkeme-karari-bekleniyor-05022000.html

    http://sivildusun.net/avrupa-insan-haklari-mahkemesinden-aihm-din-dersi-karari/

    http://egitimsen.org.tr/egitimde-celiskiler-ve-esitsizlikler-artarak-suruyor/

    https://www2.karar.com/gundem/iste-kapatilan-feto-kurumlari-tam-liste

    https://t24.com.tr/haber/kpss-turkiye-birincisi-mulakatta-elendi,807739, 28 Şubat 2020

    https://www.dw.com/tr/2023te-atanamayan-%C3%B6%C4%9Fretmen-say%C4%B1s%C4%B1-1-milyona-%C3%A7%C4%B1kacak/av-49726450

    https://egitimsen.org.tr/2019-2020-egitim-ogretim-yili-birinci-yariyilinda-egitimin-durumu/

    Yazar Hakkında*

    Nuray Türkmen, Barış Akademisyeni olduğu için Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yetişkin Eğitimi Bölümü’nden Şubat 2017’de KHK ile ihraç edilmiştir.  Yetişkin eğitimi, Eleştirel-Radikal pedagoji ve öğrenme, toplumsal hareketler ve dayanışma içinde öğrenme, işyerinde öğrenme başlıca çalışma alanlarıdır. Ankara Dayanışma Akademisi (ADA), Kampüssüzler ve Eğitim Sen üyesidir.

  • Örneklerle Türkiye’de Yerleşme ve Seyahat Hürriyetlerinin İhlali

    Benan ERES* ve Aydın ÖRDEK**

    Giriş

    Türkiye Cumhuriyeti yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlali bakımından son derece bozuk bir sabıkaya sahiptir. Kamuoyuna mal olmuş yurttan kaçış ve yerinden edilme olaylarının belki de en trajik olanı, bugün yere göğe sığdırılamayan yazar Sabahattin Ali’nin öldürülmesiyle sonuçlananıdır. Sabahattin Ali, siyasi görüşleri ve entelektüel faaliyeti nedeniyle hakkında açılan davalar aleyhinde geliştiği ve yurtdışına çıkmasına izin verilmediği (pasaport alamadığı) için yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. 1948’de Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya geçmek amacıyla, peynir nakliyeciliği görüntüsü altında Edirne’ye doğru yola çıkmış, sınırı geçerken kendisine rehberlik eden Ali Ertekin tarafından 2 Nisan günü öldürülmüştür. Cesedi, birkaç ay sonra Kırklareli’nin Üsküp nahiyesine bağlı Sazara (Çukurpınar) Köyü yakınlarında bulunmuştur.[1]

    Tek parti iktidarında siyasi faaliyeti yüzünden aralıklarla hapis yatan şair Nazım Hikmet, Ağustos 1938’de orduyu isyana teşvik suçlamasıyla yirmi sekiz yıl hapis cezasına mahkûm edilmiş, 1950’de çıkarılan af kanunuyla serbest kaldığında on iki yıl yedi ay hapis yatmış bulunuyordu. Askere alınması kararının ardından, 1951’de yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır.[2]

    20 Eylül 1985’te kanser hastalığı nedeniyle vefat eden müzisyen Ruhi Su, ilerleyen hastalığının tedavisi için yurtdışına çıkması gerektiğinde pasaport alamadığı için bir bakıma ölüme mahkûm edilmiştir. İlgili makamlar pasaport meselesi ulusal ve uluslararası kamuoyuna mal olmuş olsa da yapılan başvuruyu uzun süre “bulamadıklarından”, sanatçıya hastalığı nedeniyle artık yurtdışına çıkamayacağı bir zamanda bir kereye mahsus olmak üzere giriş-çıkış izni verilmiştir.[3] Ruhi Su’nun düşünceleri nedeniyle her zaman yasaklandığını ifade eden eşi Sıdıka Su, ileri düşünceli insanlara, solculara Türkiye’de hiç pasaport verilmediğini, aynı muameleyi gören Ruhi Su’nun tedavisinin engellendiğini ifade etmiştir.[4]

    15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra çok sayıda kamu görevlisi evrensel hukuk normlarına aykırı biçimde, kişiye özel kanunlar olarak yayınlanan kanun hükmünde kararnamelerle kamu görevinden ihraç ve men edilmiş, kendilerinin ve eşlerinin yurtdışına çıkışları pasaportları iptal edilmek ya da yeni pasaport verilmemek suretiyle engellenmiştir. Olağanüstü hal ilanından üç seneyi aşkın süre sonra 2019 Ekim’inde “yargı reformu” adı altında yapılan yasal düzenlemelerle pasaport alması engellenen söz konusu kişilerin haklarındaki adli ve idari soruşturmaların lehlerinde sonuçlanmış olması ve güvenlik soruşturmasından geçmiş olmaları şartıyla bu kişilere pasaport verilmesi hükme bağlanmıştır.[5] Darbe girişimi sonrasında pasaport tahdidi nedeniyle kamu görevinden men edilmiş ya da haklarında soruşturma açılmış çok sayıda kişi yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Pasaport tahdidinin iki trajik sonucu, iki öğretmen ailenin yurtdışına kaçmaya çalışırken Ege Denizi’nde ve Meriç Nehri’nde boğularak can vermesidir. Öğretmen çift Hüseyin ve Nur Maden ile üç çocukları 2017 yılında Midilli Adası açıklarında, yine öğretmen Ayşe Abdurezzak ve iki çocuğu 2018 Şubat’ında Meriç Nehri’nde yaşamlarını yitirdiler.[6] Kanser tedavisi için yurtdışına çıkmak isteyen, ancak KHK ile ihraç edildiği için pasaport alamayan Prof. Haluk Savaş, beraat ettiği ve yurtdışı yasağı kaldırıldığı halde 2019 yılına kadar pasaport alamamıştır.[7] Pasaport tahdidinin en sıra dışı örneklerinden biri ise “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirinin imzacılarının KHK ile kamu görevinden men edilenlerine getirilen yurtdışı yasağıdır.[8] Mesleklerini yurtdışında icra etmelerine izin verilmeyen barış bildirisi imzacısı akademisyenlere pasaportları 2020 yılının Ocak ayında verilmeye başlamıştır.[9]

    Darbe Girişimi sonrasında, kamu güvenliği için geçici süreyle alınmak zorunda olan ek yasal tedbirler siyasal cezalandırma ve tasfiyenin aracı kılınarak anayasa ihlal edilmiştir. Bu durumun tipik örneklerinden biri de KHK ile kamu görevinden men edilenlere getirilen yurtdışı yasağıdır. OHAL, yapılmak istenen siyasal-yasal değişikliklerin zemini kılınmış, söz konusu değişikliklerin gerektirdiği genel itaatkârlık, kamu güvenliği tesis edildikten sonra bile yasaklı yurttaşlara OHAL dönemi tedbirlerinin uygulanıp bu kişilerin korku ve yıldırmanın örnekleri kılınmasıyla sağlanmıştır.

    Yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinin başlıca biçimlerinden olan yerinden edilme siyasal gerekçelerle olduğu kadar ekonomik gerekçelerle meydana gelmektedir. Çoğunlukla etnik ve dini azınlıklara yönelen yerinden etmede mülkiyetin el değiştirmesi temel sosyo-ekonomik motif olmaktadır. Cumhuriyet tarihinde bu durumun toplumsal hafızaya kazınan iki trajik örneği 6-7 Eylül Olayları ile Maraş Katliamı’dır.

    1955 yılında ekonomik vaatlerini yerine getirmekte zorlanan Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Parti hükümeti, Kıbrıs’ta yaşananı başta gelmek üzere çeşitli siyasal sorunlar nedeniyle hükümet etmekte zorlanmaktadır. Bu yılın başından itibaren İstanbul’da yaşayan Rum yurttaşlara yönelik özellikle Hürriyet gazetesinde yürütülen kışkırtma kampanyası ve faaliyetlerini Kıbrıs meselesine hasreden dernekler kamuoyunda bir Rum karşıtlığı yaratmıştır. 6 Eylül günü, Selanik’te bulunan Atatürk’ün doğduğu eve bomba atıldığına dair yayılan yalan haber, Rumlara karşı ertesi gün de devam edecek saldırıları başlatmıştır: Gayrimüslimlere ait ev ve iş yerleri binlerce kişi tarafından yakılıp yıkılmış, tecavüz ve darp olayları yaşanmıştır. 6-7 Eylül saldırılarında resmi kaynaklara göre 11 kişi öldürülmüş, 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edilmiştir (73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verilmiştir). Olayların ardından binlerce Rum Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış, Rumların ve gayrimüslimlerin mallarına el koyulmuştur.[10]

    1978 yılının 19 Aralık günü başlayıp 26 Aralık’a kadar devam eden, 19 Aralık akşamı bir ülkücünün Çiçek Sineması’na tahrip gücü düşük bir bomba koymasıyla başlayan, resmi verilere göre 111 kişinin öldürüldüğü, 210 ev, 70 iş yerinin tahrip edildiği Maraş Katliamı 12 Eylül Askeri Darbesi’ne yol açan başlıca olaylardan olduğu kadar, Maraş’ta yaşayan binlerce Alevi’nin (bir iddiaya göre şehirdeki Alevi nüfusun yüzde sekseninin) evlerini terk etmeleri nedeniyle kapsamlı bir yerinden etme olayıdır.[11]

    Siyasal etkenin baskın olduğu yakın dönemin en geniş kapsamlı yerinden edilme olayı ise PKK ile yaşanan çatışmalar nedeniyle Kürt nüfusun yoğun olduğu illere bağlı köy ve mezraların boşaltılmasıdır. Söz konusu illerde olağanüstü hal ilan edilen 1987’den çatışmaların yoğun olduğu 1999’a kadarki dönemde resmi verilere göre 1000’e yakın köy, 2000’in üzerinde mezra boşaltılmış, 350 binden fazla kişi yerinden edilmiştir.[12] Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün 2006’da yayınladığı araştırma sonuçlarına göre yerinden edilenlerin sayısı 953.680-1.201.000 arasındadır.[13]

    Yerinden edilme olaylarının neredeyse tamamında siyasal ve iktisadi etkenler iç içe geçmektedir, bununla birlikte her olay için elbette bu etkenlerden birinin daha baskın olduğu tespit edilebilir. Yakın dönemin ekonomik karakteri ağır basan yerinden edilme[14] olayı Sulukule Romanları’nın kentsel dönüşüm bahane edilerek yüzyıllardır yaşadıkları ikametlerinden çıkarılmalarıdır. 2006 yılında başlatılan kentsel dönüşüm projesiyle tamamen yıkılan 500 yıllık, tarihi Roman mahallesi Sulukule’nin sakinleri kitlesel olarak yerlerinden edilmişlerdir. Tarihi mahallenin yıkılıp sakinlerinin yerlerinden edilmesinden on iki yıl sonra, verilen uzun hukuk mücadelesi neticesinde kentsel dönüşüm projesi iptal edilmiştir.[15]

    Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerinin yaşandığı başlıca alanlardan biri de iltica ve uluslararası göçtür. Birleşmiş Milletler’e göre, 2019 yılı sonu itibarıyla Türkiye’de çoğu Suriye, Afganistan ve Irak’tan olmak üzere 5 milyon 679 bin mülteci ve göçmen yaşamaktadır.[16] Türkiye’nin göç ve iltica konusunda benimsediği özgün mevzuat, mülteci ve göçmenlerin yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinden kaynaklı temel hak kayıpları yaşamalarına neden olmaktadır.

    Yerleşme ve seyahat hürriyeti, evrensel hukuk normlarının devletlerin iç hukuklarıyla, dolayısıyla hükümranlık haklarıyla gerilimli ilişkilerinin açığa çıktığı başlıca alanlardandır. Zira ister bir ülkede yerleşik olanların yurtdışına çıkışlarına izin verilmesin ister yerleşik olmayanların ülkeye girmeleri, ülkede seyahat etmeleri ve yerleşmeleri engellensin ister yerleşikler zorunlu göçe, yerinden edilmeye maruz bırakılsınlar, uluslararası hukukun çizdiği normatif çerçevenin dışına çıkılmaktadır ve hükümranlık hakları ile temel haklar gerilimi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu gerilim, temel hakların, hükümran ulus devletleri mümkün kılan kamuyu (herkes) aşan, yurttaşı değil insanı cihet alan bir kamu kavramlaştırmasıyla mümkün olacaklarına işaret etmektedir.

    Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerinin basında birer hak ihlali olarak kavranıp kavranmadığını ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmada, yurtiçinde ekonomik saikın ağır bastığı yerinden edilmenin başlıca örneği olarak  Sulukule Romanları, yurtiçine girişlerin engellenmesinin başlıca örneği olarak Suriyeli sığınmacılar, yurtdışına çıkışların engellenmesinin başlıca örneği olarak Barış İçin Akademisyenler vakaları esas alınmıştır. Üç vakada da yaşanan hak ihlallerinin basındaki ifade edilişlerinin hak perspektifinden değerlendirebilmesi için, öncelikle hak kavramı, yerleşme ve seyahat hürriyeti ve temel haklar-ulusal hükümranlık gerilimini aşacak kamusallık anlayışı tartışılacaktır. Daha sonra belirli ulusal gazetelerin her bir vakayı ele alış biçimleri ortaya koyulacaktır. Çalışma bulguların değerlendirilmesiyle sonlandırılacaktır.

    I. Hak Kavramı, Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti ve Kamusallık Anlayışı

    Hak ve hürriyetler, her halükârda, özünde toplumsal yaşamı mümkün kılan bir siyasal bağlanma gerektirir. Siyasal bağlanmanın biçimi, hak ve hürriyetleri olanaklı kılan hukuki ve ahlaki rejimi belirler, bununla birlikte hak ve hürriyetler olarak dışa vuran siyasal bağlanma biçimi, bizzat söz konusu hak ve hürriyetler tarafından belirlenirler, biçimlendirilirler. O halde hak ve hürriyetlerin ön koşulu irade sahibi insan çokluğu olarak toplumdur.

    Hürriyeti serbest insan fiili olarak tanımlayan Kemal Gözler, hemen ardından hürriyetlerin tanındığı tespitini yapar.[17] Yani hürriyet, bir mekanizma ya da otorite tarafından tanınması şartıyla mümkündür. Gerilim halinde, birbirlerini dışlayan iradelerin çokluğu, çokluğun çıkarı olarak görülebilecek iyinin dairesine giren insan eylemine serbestlik tanır. Böylece hür insan eylemi ortaya çıkar. Hür insan eylemi, çokluğun çıkarı tarafından belirlenen iyi-kötü ikiliğinin var ettiği ahlak rejimine dayanır. Bu nedenle sözlü ya da yazılı akde, yasaya dayanan hukuk rejimine göre daha belirsiz, dolayısıyla daha kapsayıcıdır. Nitekim Kemal Gözler, hakkı hürriyetin somutlaştırılmış biçimi, bir hürriyetin sağlanması için anayasa ve yasalar tarafından kişiye tanınmış yetkiler, kişiye hukuk düzeni tarafından verilen bir irade kudreti, bir isteme yetkisi olarak tarif ediyor.[18] Yine Gözübüyük hakkı hukukun tanıdığı ve koruduğu bir yetki olarak tarif ediyor; buna göre hak bir yandan hukukun koruduğu bir çıkardır, diğer yandan sahibine bu korumadan yararlanma yetkisi verir.[19] Bu standart tanımlar, hukukun nasıl oluyor da bazı çıkarları koruduğuna ve sahiplerine bu korumadan yararlanma yetkisi verebildiğine açıklama getirmedikleri için, başka bir ifadeyle hakkı var eden hukuk rejiminin dayanaklarını ortaya koymadıkları için gerek hak ihlallerinin ve hakları sınırlama zorunluğunun gerek hakları sürekli genişletme eğilimindeki hürriyetlerin kapsayıcılığının gerekse hak çatışmalarının yarattığı sorunlar nedeniyle hukuk içinde hukuksuzluğun nasıl ortaya çıktığını açıklayamamaktadırlar. Oysa her hürriyetin bir ahlak rejimine, her hakkın bir hukuk rejimine dayandığı, ahlak ve hukuk rejimlerinin ise bir iradeler çokluğu olarak toplumu bir arada tutan siyasal bağa dayandıkları kabul edilirse, hak ve hürriyetlerin toplumu olanaklı kılan siyasal bağa göre sürekli olarak yeniden belirlendikleri, sınırlandıkları kabul edilmiş olur.[20] Bununla birlikte, siyasal bağ, hemen her zaman bir tabiyet ilişkisini (çoğunluğun azınlığa tabiyetini) sürekli kıldığından, varlığı kendinden menkulmüş gibi görünen hukuk rejimi, toplumu kuran asıl bağ olarak sunulur, bir bakıma asli siyasal bağı gizleme vazifesi görür. Hukukun tarif ettiği kamusal alan, insanın bütün toplumsal varlığını kuşatıyormuş gibi bir yanılsama yaratılır.

    Özetle, toplumsal güç dengesinin biçimlendirdiği siyasal bağ, hak ve hürriyetleri mümkün kılan ahlak ve hukuk rejimlerini belirler, sınırlar, esasen siyasal olanın gerçekleştiği kamusal alanı tarif eder. Standart hak ve hürriyet tanımlarının varsaydığı hukuk rejimi ise siyasal bağın yerine koyulup kamusal alanın dayanağı gibi sunulan bir egemenlik aracıdır. Yine toplumsal güç dengesi tarafından belirlenen iyi-kötü ikiliğinin biçimlendirdiği ahlak rejimi, insan eyleminin, dolayısıyla hürriyetin sınırını belirler. Hürriyet, hakka nazaran daha geniş kapsamlı olduğundan, esasen hakkı, hak taleplerini çerçeveler. Nitekim burjuva toplumunun, burjuva iktidarının siyasal bağı tesis edilirken ahlak ve hukuk rejimleri, dolayısıyla hak ve hürriyetler, yani insan eyleminin sınırları bir kamuya nazaran yeniden belirlenmiştir. Yeni muktedirlerin varoluş koşulu olan yeni hürriyetler, ahlak rejiminin kapsayıcılığı nedeniyle yeni hakları da tarif etmiştir. Doğal hukuk doktrini böylece ortaya çıkmış, burjuva egemenliğini mümkün kılacak haklar, bu doktrine göre temel haklar olarak tarif edilmiştir.

    Doğal hukuk doktrinine göre, insan, doğuştan bazı hak ve hürriyetlere sahiptir. İnsanın sahip olduğu haklar, devletten, siyasal düzenden önce gelir. Doğal hak ve hürriyetler insana devlet tarafından verilmediği için, bu hak ve hürriyetlere devlet dokunamaz.[21] Doğal hukuk burjuva egemenliğini sağlayacak hürriyet ve haklar bir kez tarif edilip, ahlak ve hukuk rejiminin temeli kılındıktan sonra, yerini pozitif hukuka bırakacaktır. Nitekim pozitivist anlayışa göre, temel hak ve hürriyetler, hukuk tarafından tanınmayıp korunmadıklarında bireylere sağlayabilecekleri herhangi bir güvence yoktur. Bu anlayışa göre temel hak ve hürriyetlerin sözde kalmaması, gerçekten bireylere birtakım güvenceler sağlayabilmesi için hukuk kuralları tarafından tanınması gerekir.[22] Ancak söz konusu güvenceleri sağlayacak hukukun dayanaklarından hiç bahsedilmemektedir, çünkü burjuva egemenliği evrensel hukuk kisvesi altında sunulmak istenmektedir. Bunun yolu, herkesi kuşatan kamusal alanın alabildiğine kapsayıcı bir biçimde tarif edilmesidir.

    Burjuva egemenliğini gizleyecek kamusal alan (ki sınırları evrensel hukuk tarafından belirlenir) (modern) devlet olarak tanımlanır. Bu durumda doğal hukukun öngördüğü doğuştan haklar insan hakları, devlet güvencesine alındıklarında temel haklar olarak adlandırılırlar.[23] Devlet insan olmak nedeniyle sahip olunan hakları tanır ve bunların güvenlik içinde kullanımını sağlar.[24] Yani burjuva egemenliğini tesis etmek için yeniden tarif edilen hak ve hürriyetler, varlığı kendinden menkul, soyut hukukun ikna edici tezahürü olan devlete (hukuk devleti), başka bir deyişle evrensel hukukun sınırladığı kamusal alana (ortak iyiye) dayandırılmıştır. Buradaki temel çelişki, devletin rızası ve dahliyle yaşanacak hak ihlallerinde de görünür olduğu üzere, temel hak ve hürriyetler sayesinde var olan, bunlara dayandırılan devletin, kamusal alanın, temel hak ve hürriyetlerin dayanağı haline gelmesidir. Çelişkinin kaynağı, hukuk devletinin, kamusal alanın, evrensel hukukun burjuva egemenliğini saklama asli işlevine sahip olmalarıdır. Ancak egemen ve tabi arasındaki sürekli çatışma hukuk ve ahlak rejimlerini, dolayısıyla siyasal düzeni, yani kamusal alanı sürekli olarak yeniden biçimlendirdiği için, burjuva siyasal düzeni, kamusal alanı ve hukuk rejimi, yarattığı sorunlar nedeniyle sürekli itirazlarla karşı karşıya kalmaktadır. En temel itiraz, insan haklarını güvenceye alan devlete karşı birey ya da toplumun, yani kamunun nasıl korunacağı hususundadır.[25] Bu soruna burjuva toplumsal düzeninin getirdiği iki çözüm, anayasal güvence ve devletleri hükümranlık haklarından kısmî olarak feragat ettiren uluslararası hukuktur.

    Günümüzde temel hakların devletin kurucu bir parçası haline geldiği, devlet otoritesinin kullanımının, temel hakların denetimi altında olduğu kabul edilmektedir. Buna göre bir anayasal devlet, ancak temel hakların aynı zamanda yönetimin temelini ve dayanağını oluşturması halinde mümkündür.[26] Devlet karşısında bireyi güvenceye almanın diğer başat yolu ise, devletlerin kendi elleriyle yarattıkları ulusüstü yasal mevzuat, kurum ve mekanizmalara dâhil olmalarıdır. İki çözüm de talidir. Çünkü anayasalar toplumları değil, devletleri teşkil ederler, dolayısıyla birey, yurttaş, hatta toplum, yani kamu anayasalar için devleti önceleyemez; elbette devlet ve kamu bir ve aynı şey olmadığı sürece. Uluslararası hukuksal mekanizmalar ise (örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) gerek yaptırım güçleri gerekse arızi kapsayıcılıkları nedeniyle talidirler. Neticede devlet, yerini toplumun tamamını içeren bir kamusallık biçimine bırakmadığı sürece bireyin temel haklarının korunması için öngörülen anayasal güvence ve ulusüstü mevzuat, kurum ve mekanizmalar hükümranlık haklarının önüne geçemez ya da bu, istisnai bir durum olur. Bu nedenle meydana gelen hak ihlalleri, bireyin devlete ve topluma karşı konumunu yurttaşlık, tabiyet bağının ötesinde gören anlayışlara yol açmıştır. Örneğin birey ve devlet değil de birey ve toplum karşı karşıya koyulmaktadır: Kişinin topluma karşı bir ödevinin doğması için topluluğun da kişiye kişiliğini serbestçe ve tam olarak geliştirme olanağını sunmuş olması gerekir.[27] Hatta doğal hukuk doktrinine göre siyasal alanı önceleyen temel hakların yaratılmalarını farklı yöndeki siyasal ve sosyal görüşlere borçlu oldukları ve her defasında zamanın kendine özgü provokasyonlarına bir yanıt niteliği taşıdıkları, ancak adalet kavramının tüm değişkenliğine karşın, insan onurunun, bu provokasyonlara tüm zamanlar için geçerli olacak en kolay yanıtı oluşturduğu öne sürülmektedir.[28]

    İnsan onuru ya da kişinin ve toplumun karşılıklı yükümlülükleri, temel hak ve hürriyetlerin genel-geçer, biçimsel dayanakları olarak kabul edilebilirlerse de temel hak ve hürriyetlerin kapsamının zaman içinde sürekli genişlemiş olması, bu hakların siyasal alanı öncelemediklerini, bizzat iktidar ilişkilerinin, egemenlik mücadelelerinin eseri olduklarının göstergesidir. Nitekim temel hak ve hürriyetlerin kapsamının üç aşamalı olarak genişlediği kabul edilmektedir: Tarihsel olarak ilk ortaya çıkan birinci kuşak haklar, kişi haklarını (örneğin kişi güvenliği, konut dokunulmazlığı, yerleşme ve seyahat hürriyeti, düşünce hürriyeti) ve siyasal hakları (seçme ve seçilme, siyasal faaliyette bulunma hakları) içerir.

    Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uygulanmaya başlamış olan ikinci kuşak haklar çalışma, dinlenme, emeklilik, sağlık hakkı gibi sosyal ve ekonomik hakları içerir.[29] “Yeni insan hakları”, dayanışma hakları” da denilen üçüncü kuşak haklar ise çevre hakkı, barış hakkı, gelişme hakkı gibi haklardan oluşur.[30] Ancak kapsamın genişlemesi, burjuva hukuk rejiminin dayandığı biçimsel hak ayrımının değiştiği anlamına gelmez. Burjuva hukukunda haklar özel hukuk ve kamu hukuku tarafından düzenlenen özel haklar ve kamu hakları olarak ayrılırlar ve kamu haklarının yükümlüsü devlettir. Genel nitelikli ve özel nitelikli kamu hakları olarak ayrılan kamu haklarının genel nitelikli olanları, kamu kuruluşları ile hukuken bir ilişki içinde bulunma koşulu aranmadan, genel olarak kişilere sağlanan hukuksal yetkilerdir: Kişisel kamu hakları, sosyal ve ekonomik haklar ve siyasal kamu hakları olmak üzere üç başlıkta toplanmıştır. Kişisel kamu hakları kişiyi devlete karşı koruyan, bireyin serbestçe gelişmesini sağlayan haklardır. Sosyal ve ekonomik haklar, sosyal devlet anlayışının gereği olarak sosyal yaşamı ve çalışma yaşamını düzenleyen haklardır. Devlet yönetimine katılmayı sağlayan haklar siyasal kamu haklarıdır.[31] Sabuncu benzer biçimde bireyi devlete ve topluma karşı koruyan, onun dokunulmaz alanını çizen koruyucu haklar (negatif statü hakları), bireye devletten bir yardım ve hizmet alanı tanıyan isteme hakları (pozitif statü hakları) ve bireyin siyasal faaliyette bulunmasına olanak sağlayan katılma hakları (aktif statü hakları) ayrımını yapar.[32] Örtüşen bu biçimsel ayrımlar, zaman içinde kapsamı genişleyen temel hak ve hürriyetleri içermektedir. Tamamında devlet ve kamu (toplum) özdeş kabul edilmekte, bu nedenle bireyin sadece devlete karşı korunması gerektiği kabulünden hareket edilmekte, temelde bireyle devlet (kamu) arasındaki ilişkinin sınırları tek yönlü olarak çizilmektedir: Aslında bireyin devletten (kamudan) neler talep edebileceği belirlenmekte. Böyle olmasaydı, temel hakların sınırlanması sorunu ile karşı karşıya kalınmazdı. Bu soruna önerilen çözümler, birey-devlet (kamu) ilişkisinde belirleyici olanın devlet olduğunu göstermektedir. Bu kez egemenlik ilişkilerine örtü olacak kavram yasanın ruhudur.

    Gözübüyük’e göre, kamu hakları genel ve özel olarak sınırlanabilir; sınırlama her durumda yasanın ruhuna uygun olarak yasa ile yapılabilir.[33] Yasanın ruhu kavramına aslında, anayasanın dayandığı egemenlik ilişkilerini gizlemek için başvurulur. Çünkü burjuva siyasal düzeninde egemenlik ilişkileri yasanın üstünlüğü mefhumunun içine gömülüdür. Bu nedenle hukuk devleti burjuva demokrasisinin özü kabul edilir. Bu çerçevede her yasanın siyasal düzeni kuran ve varlığı kendinden menkulmüş gibi sunulan kurucu yasaya uygun olması ve her fiilin yasayla düzenlenmesi gerekir. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasının da yasama organınca ve yasa yoluyla yapılması esası benimsenmiştir. Buna göre, yürütme organı ve idare, belli bir yasanın anayasaya uygun olarak getirdiği sınırlamaları somutlaştırma dışında, düzenleyici işlemlerle (tüzük, yönetmelik, vb.) yeni bir sınırlama getiremez.[34]

    Daha biçimsel bir tanımlamayla sınırlama, belli bir hakkın anayasaca öngörülmüş ya da belirlenmiş bulunan norm alanında yasa yoluyla yapılan, bu alan içinde kişiye sağlanan olanakları daraltan müdahaledir.[35] Sınırlamanın yasayla yapılması kaydının burjuva demokrasisi açısından işlevsizliği, nitelikli yasa sınırlaması tartışmasına yol açmıştır: Nitelikli yasa sınırlamaları, belirli koşullar altında, belli amaçlar ve belli araçları emretmek ve belli araçları yasaklamak yoluyla yasa koyucunun bağlılığını düzenlerler.[36] Nitelikli sınırlama, aslında sınırlamanın sınırlanmasıdır. Buna göre sınırlama yasama organı tarafından yasayla yapılmalıdır, sınırlama belli sebeplerle yapılmalıdır, sınırlamada başvurulan araç ulaşılmak istenen amaçla uyumlu olmalıdır (ölçülülük ilkesi), sınırlama anayasaya aykırı olmamalıdır, sınırlama temel hak ve hürriyetlerin çekirdek alanına (yaşam hakkı gibi) dokunmamalıdır.[37] Yasanın ruhuna karar veren güç ve otoritelerin istedikleri gibi içeriklendirebilecekleri, yorumlayabilecekleri bu ilkeler, temel hak ve hürriyetlerin korunması için güvence teşkil edemez.[38] Çünkü otoriter idarelerin, baskıcı yasalar yapıp temel hak ve hürriyetleri sınırlamaları, hatta ortadan kaldırmaları hiç görülmemiş işler değildir.

    Diğer yandan çoğulcu demokrasilerin dayandığı toplumsal güç dengesinin korunması ya da yeniden kurulması, milli çıkarlar, milli güvenlik, kamu düzeni, halk sağlığı gerekçe gösterilerek temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasını, ihlal edilmesini gerektirebilir. Nihayet devlete eşitlenmiş burjuva kamusallığının temel hak ve hürriyetlerin önüne geçmesi istisna değil kaidedir. Eğer öyle olmasaydı, çoğulcu demokrasinin temel ilkelerinden biri olarak kabul edilen temel hak ve hürriyetlerin korunması çoğunluk yönetiminde, çoğunluğa karşı, başka bir deyişle devlete karşı bireyi koruma çabalarının, insan hakları adı altında sürdürülmesi söz konusu olmazdı. Bireyin korunması için, özel yaşamın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme, seyahat, örgütlenme, düşünce, inanç hürriyeti gibi hürriyetlerin devlete karşı korunması yoluna gidilmezdi.[39]

    Özetle, temel hak ve hürriyetlerin ihlal edilmesi, sınırlanması, arızi değil yapısal bir sorundur ve modern devlete (hukuk devletine) özdeş burjuva kamusallığına içkindir. Bu bakımdan söz konusu ihlallerin kaynağı, egemenlik ilişkilerinin içine gömülü olduğu burjuva hak rejimidir. Birinci kuşak temel haklardan olan yerleşme ve seyahat hürriyeti için de aynı şey söz konusudur. Türkiye, temel hak ihlallerinin devletin hükümranlığıyla gerilimli bir ilişki içinde olduğu tipik ülkelerdendir. Yerleşme ve seyahat hürriyeti ise egemenlik ilişkilerinden kaynaklı hukuka içkin ihlalin bariz olduğu bir temel hak alanıdır. Diğer temel haklar için olduğu gibi, yerleşme ve seyahat hürriyetini sınırlama yetkisi, sonunda başlıca temel hakların ihlaline varan yetki istismarına dönüşmektedir ve bu durumun kaynağında egemenlik ilişkilerinin belirlediği hükümranlık ‘hakları’ vardır. Başka bir deyişle, bireyin ve toplumun temel hak ve hürriyetleri, devletin hükümranlık ‘haklarına’ feda edilmektedir. Bu yapısal sorunun Türkiye hukuk sisteminde yerleşme ve seyahat hürriyetleri için nasıl ortaya çıktığının tespiti, hak ihlallerinin basındaki yansımalarını belirli vakalar üzerinden belirlemeyi amaçlayan bu çalışmanın kavramsal netleşmeyi sağlamaya dönük son girişimi olacaktır.

    Yerleşme ve seyahat hürriyeti kamu tarafından genel olarak üç yolla engellenebilir: yurt içindekilerin yurtdışına çıkmasına engel olunması, yurtdışındakilerin yurtiçine girmelerine engel olunması ve çeşitli biçimler alabilen yerinden etme. Bu biçimsel çerçeveye karşılık gelen vakaları Sulukule Romanlarının ekonomik rant nedeniyle tarihi ikametgâhlarından çıkarılmaları, Suriyeli sığınmacıların tabi oldukları seyahat sınırlaması nedeniyle karşı karşıya kaldıkları ihlaller ve Barış İçin Akademisyenlere uygulanan yurtdışı yasağı olarak tespit ettik. Üç vakada ortaya çıkan hak ihlallerine dayanak teşkil eden yasal çerçevenin ortaya koyulması, burjuva kamusallığı olarak hukuk devletinin temel hak ve hürriyetleri askıya alma vasfını görünür kılacaktır.

    Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti, Anayasanın 23. maddesinde “Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti” başlığı altında düzenlenmiştir: “Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak; seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir. Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir. Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz.”[40] Türkiye’nin 1949 yılında onayladığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 13. maddesi ise herkesin herhangi bir devletin sınırları dâhilinde yerleşme ve seyahat hürriyetine sahip olduğunu, kendi ülkesi de dâhil, herhangi bir ülkeden ayrılma ve o ülkeye dönme hakkına sahip olduğunu hükme bağlamıştır.[41]

    Yener Keskin, bildirgenin ülkelerin bu kişileri kabul yükümlülüğüne ilişkin bir hüküm içermediğini ancak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 4 Numaralı Protokol’ün 2. maddesinde bir ülkede usulüne uygun olarak bulunan herkesin, orada serbestçe seyahat etme ve yerleşim yerini seçebilme, kendi ülkesi de dâhil, herhangi bir ülkeyi terk etme hakkına sahip olduğunu düzenlendiğini tespit ediyor. Maddenin sonraki fıkralarında belirtilen hakların Sözleşmede tanınan diğer haklara uygun olarak ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık veya genel ahlak veya başkalarının hak ve hürriyetlerini korumak için gerekli sebepler ile hukuken öngörülmüş sınırlamalar dışında hiçbir sınırlamaya tabi tutulamayacağı ve hiç kimsenin kendi ülkesine girme hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamayacağı hükme bağlanıyor.[42] Seyahat hürriyetini incelediği çalışmasında Ercan Aygün, bu hürriyeti sınırlayan kanunları teker teker ele almış, Pasaport Kanunu’nda yurtiçine girişlerine izin verilmeyen kişilerin kanunda açıkça belirtildiğini, ancak kanunun içerdiği keyfilik doğurabilecek kimi muğlak ifadelerin “egemen devletin, ülkesinin ve vatandaşlarının güvenliği için (…) geniş takdir yetkisi ile donatılması”nın gereği olduğuna dikkat çekmektedir.[43] Bu tespit, egemenliğin aslında “evrensel” hukukun önünde olduğunun tipik bir kanıtıdır. Aygün, Pasaport Kanunu’nun yurtdışına çıkış yasağını düzenleyen 22. maddesinde yer alan ve “mahkemelerce yasaklananlar” ifadesinden hemen sonra gelen “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahsur bulunduğu İçişleri Bakanlığınca tespit edilenler” hükmünün ise “soyut niteliği ve yürütmeye tanınan takdir yetkisinin kullanım alanının genişliği bakımından keyfi uygulamalara yol açabilecek bir görünüm arz ettiğini” dile getirmektedir.[44]

    Göçmen ve mültecilerin yerleşme ve seyahat hürriyetlerine ilişkin yasal mevzuatın esasını ise Türkiye’nin 1961’de kabul ettiği 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi (Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme) teşkil etmektedir. Bu sözleşme, taraf devletlerce belirli şartları taşıyan sığınmacılara “mülteci” statüsünün verilmesini düzenlemiştir. Türkiye Cenevre Sözleşmesi’ni imzalarken Sözleşme’nin uygulama alanını gelinen coğrafya açısından sınırlandıran bir beyanda bulunduğundan “ulusal mevzuatta “şartlı mülteci” kavramı ile ifade edilen Türkiye’ye özgü bir uluslararası koruma statüsünün ortaya çıkmasına sebep olmuştur.”[45] Şartlı mültecilerin üçüncü bir ülkeye gitmek üzere ülkede geçici olarak bulundukları kabul edildiğinden kendilerine geçici olarak ikamet izni verilmekte ve mülteciler için üç yıl olan kimlik belgesi süresi şartlı mülteciler için bir yıldır. Mültecilere verilen seyahat belgesi şartlı mültecilere verilmediğinden, bu kişilerin seyahat hürriyetinin sınırları Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile Pasaport kanunu tarafından belirlenmiştir.[46] Yener Keskin, özellikle Suriye’de yaşanan iç savaştan sonra Türkiye’deki sığınmacıların çok azının üçüncü ülkelere yerleştirilebildiğini, bu nedenle Türkiye’de geçici olarak ikamet edecekleri varsayılan şartlı mültecilerin yerleşme ve seyahat hürriyeti ile çalışma hakkı başta olmak üzere bazı hak ve hürriyetlerden yararlanmaları açısından mağdur olduklarını iddia etmektedir.[47]

    Toparlayacak olursak. Temel hak ve hürriyetler tabi olduğumuz burjuva hukukuna kaynaklık ediyor gibi görünse de fiilen egemen devletlerin hükümranlık hakları tarafından öncelenmektedir. Kamuyu devlete eşitleyen burjuva toplumsal düzeninde, egemenlik ilişkileri biçimsel hukuk rejimi içine gömülmüştür. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetlerin korunması, bireyin devlete karşı korunmasına dönüşmüş, hem bireyin topluma karşı korunması hem de toplumun devlete karşı korunması burjuva egemenliğine tehdit olduklarından sahnenin dışına itilen sorunlar olmuşlardır. Birinci kuşak temel hak ve hürriyetlerinden olan yerleşme ve seyahat hürriyeti, Türkiye gibi çoğu kez egemenlik haklarının hukuk kılıfı içine gizlenmesine ihtiyaç duyulmayan bir ülkede ilgili kanunlarda muğlaklıklara yer verilerek idarenin keyfi sınırlamalarına maruz kalmıştır. Bu durum yerleşme ve seyahat hürriyetinin temel ihlal biçimleri olan yurtdışına çıkış ve yurtiçine girişlerin engellenmesi ile yerinden edilmeler için geçerlidir.[48]

    II. Türkiye’de Yerleşme ve Seyahat Hürriyetlerinin İhlali: Sulukule Romanları, Suriyeli Sığınmacılar, Barış İçin Akademisyenler Örnekleri

    Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlalinin basında nasıl ifade bulduğunu tespit etmeyi amaçlayan bu rapor için gözden geçirilecek yayın organları ulusal düzeyde yayın yapan günlük gazetelerdir. Hükümet yanlısı anaakım medyayı temsilen Yeni Şafak, yakın zamana kadar anaakım medyanın (burjuva) başlıca temsilcisi olduğu düşünülen Hürriyet, sosyalist solu temsilen Evrensel, Kemalist solu temsilen Cumhuriyet, Kemalist sağı temsilen Sözcü, milliyetçi çizgideki Ortadoğu gazetelerinin söz konusu üç vakayı hak ihlali olarak haberleştirip haberleştirmedikleri, haberleştirdikleri durumda sorunu hükümranlık hakları perspektifinden değerlendirip değerlendirmedikleri ortaya koyulmaya çalışılmıştır.

    II. I. Sulukule Romanları

    Romanlar dünyanın çoğu yerinde daimî sığınmacı olarak görülen, dışlanan ve ayrımcılığa uğrayan bir etnik gruptur. Türkiye’de genel kabule göre, yaklaşık 500 ila 600 bin, Romanların kendi iddialarına göre ise 2,5 milyon Roman yaşamaktadır.[49] En büyük metropol olması ve buradaki köklü geçmişleri nedeniyle kamuoyunda en çok tanınan Romanlar İstanbul’un Sulukule semtinde yaşayanlardır.

    Romanlar renkli kültürel yapılarıyla genel kamuoyunda bir ilgi odağı ama aynı zamanda da öfke hedefi olagelmişlerdir. Yaşadıkları toplum içinde dışlanmalarının genel sonuçlarından bir tanesi çoğunlukla hükümran devletin kurucu kodlarının, başka bir deyişle burjuva kamusallığının dışında bırakılmalarıdır. Dolayısıyla doğal olarak varlıkları, içinde yaşadıkları toplumun evrensel kamusallığına bağlıdır.

    Göçebe olanları, özellikle kırsal yerleşimlerin çeperlerindeki geçici yerleşimler arasında hareket ederken yerleşik olanlar kendilerine ait kentsel bölgelerde yoğunlaşmış olarak yaşamaktadırlar. Sulukule Romanları da bu ikincisinin bir örneğini teşkil etmektedir ve tarihiyle İstanbul şehrinin bir parçası ve evrensel kamusallığının bir unsuru olarak görülebilirler. Romanların toplumun geri kalanı tarafından dışlanmış ve ayrımcılığa maruz bırakılmış olmaları onları kentlerin en az gelişmiş ve en sorunlu bölgelerinde toplanmaya itmiştir. Ta ki bu alanlar yeni bir kentsel rant potansiyeline dönüşene kadar.

    AKP yönetimindeki Türkiye’nin 2000-2001 krizinin çöküntüsü altından iktisadi olarak yükselişe geçmesinin ardında inşaat sektörüne ve ağırlıklı olarak dış kaynağa dayalı bir genişleme yer almaktadır. Dolayısıyla rant alanlarının kamunun elinden alınarak devlet eliyle özel kişilere aktarılması bu modelin itici gücünü oluşturmuştur. Doğrudan kentlerdeki devlet ya da hazine arazilerinin yanında bir de düşük statüleri ve devlet kamusallığından dışlanmışlıkları nedeniyle savunmasız grupların elinde bulunan daha önce değersiz görülmüş rant bölgeleri de bu sürece dahil edilmiştir. Bunun en belirgin örneği Sulukule Kentsel Dönüşüm Projesi’dir. Proje 2005 yılında, AKP iktidarının ilk yıllarında Fatih Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve TOKİ iş birliğiyle başlatılmıştır. Mahallede yaşayan Romanlar, TOKİ’nin Taşoluk’taki konutlarına yerleştirilmiş, düzenli geliri olmayan Romanlar taksit ve masraflarını karşılayamadıkları için evlerini yok pahasına satıp Karagümrük ve Balat gibi semtlere taşınmışlardır.[50] Hürriyet gazetesi, 2012 yılında proje kapsamında inşa edilen konutların tamamlanmasından sonra idare mahkemesinin Romanların mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle verdiği iptal kararını şöyle duyuruyordu: “İstanbul Sulukule’de, Romanlar’ın tasfiyesinden hemen sonra yapımına başlanan konut projesi, tamamlanmak üzereyken iptal edildi.”[51] Gazetede projenin mahiyetine ilişkin şu ifadeler kullanılmıştır: “Bölgede yeni yapılan evler gelir düzeyi yüksek aileler için tasarlandı. Sulukule’nin eski sakinleri olan Romanlar, bölgeden 60 kilometre uzaklıktaki Kayabaşı TOKİ konutlarına gönderilmişti.”[52] Haber, hak ihlalinden bahsetmeksizin Romanların tasfiye edildiğini, kent rantı için tarihsel yaşam alanları dışına gönderildiklerini teslim ediyor. Belediyenin iptal kararı üzerine hazırladığı ikinci projenin iptaline ilişkin yasal süreç, 2019 yılı sonunda projenin tamamlanmasından altı yıl sonra idare mahkemesinin verdiği ikinci iptal kararı ile sonuçlandı.[53]

    Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesi, mahallenin yıkılmasına karşı çıkıp mahalle sakinlerine destek veren dönemin CHP milletvekili Çetin Soysal’ı böyle bir ifade kullanmamasına rağmen “bir oy için kendini Roman ilan etmekle” itham ediyor,[54] başka bir haberinde ise projeyi Sulukule’nin aslına rücu etmesi olarak sunuyordu.[55] Yeni Şafak yazarı Fikri Akyüz ise hükümeti son derece manidar bir biçimde uyarıyordu: “Nasıl ki İsmet İnönü döneminde Yahudiler Varlık Vergisi ile Aşkale’ye sürüldü… Nasıl ki Adnan Menderes döneminde, 6-7 Eylül 1955’te, Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığı iddiasıyla İstanbul’daki Rumların evleri ve işyerleri talan edildi… İşte bu Sulukule meselesi de ‘Çingenelere yönelik bir sürgün’ gibi anlatılacak ve maalesef dış dünya da olayı böyle ‘okuyacaktır’.”[56]

    Yeni Şafak, 30 Ağustos 2008

    Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, Fatih Belediyesi’nin odağında olduğu büyük yerinden etmeyi “Sulukule’deki büyük transformasyon (yenilenen binalar ve sokaklar)” olarak ifade edip belediyenin başlattığı sanat akademisini bu transformasyonun önemli bir parçası olarak görüyor, ama Sulukulelilerin kentsel dönüşümle yaşadıkları yıkımdan bahsetmiyordu.[57] Gazete 4. İdare mahkemesinin 2012 yılında verdiği iptal kararını ise “Sulukule’de ‘mağduruz’ ittifakı” başlığıyla haberleştirmekteydi. Habere göre proje, “bölgeden sürülen Romanları” da bölgeden ev alanları da mağdur etmişti.[58]

    Hürriyet, 18 Şubat 2018

    Hürriyet, 14 Haziran 2012

    Evrensel gazetesi de vakayı Sulukule ve benzeri mekânlarda yaşanan kentsel dönüşümün semt sakinleri için sürgün olduğunu tespit eder mahiyette haberleştirmiştir. Bir yazı dizisinde 2008’deki kentsel dönüşüm atağının yoksul emekçileri hedef aldığı, emekçileri yerlerinden, yurtlarından ettiğine işaret edilmektedir.[59] Bir başka haberde ise gazete Sulukule projesindeki kentsel rant motifinin dünya basınına da yansıdığını “rant ve sürgün” başlığıyla ifade etmektedir.[60] Evrensel gazetesi muhabiri Çağdaş Kaplan, proje ile yüzlerce yıllık kültürün yok edildiğine dikkat çekmektedir.[61] Ayrıca 8 Nisan 2008 Dünya Roman Günü’nde Sulukule’de yaşanan yıkımı haberleştiren gazete, mahallenin SİT alanı ve üç imparatorluğun kalıntılarını taşımasına rağmen kentsel yenilenme ve dönüşüm alanı ilan edilmesine dikkat çekmektedir.[62]

    Evrensel, 11 Kasım 2018

    Ortadoğu gazetesi, Fatih Belediye Başkanı’nın SİT alanı itirazlarına cevaben “Burada tarih yok” dediği yerde 18. yüzyıla ait Osmanlı su künkleri çıktığını haberleştirmiştir. Haberde Sulukule’nin tarihi eser bulunmadığı iddia edilerek kentsel dönüşüm kapsamına alındığına dikkat çekilmektedir.[63] Gazete ABD Helsinki Komisyonu’nun Sulukule sakinlerinin yerinden edilmelerine karşı çıkmasını ise “Bir karışmadığı o kalmıştı…” başlığıyla haberleştirmiştir.[64]

    Ortadoğu, 17 Eylül 2006

    Ortadoğu, 22 Ağustos 2010

    Cumhuriyet gazetesinden Öznur Oğraş Çolak, yerlerinden edilen Sulukulelilerin bıraktığı sokaklarda artık Hıdırellez kutlanmıyor olmasını “Sulukule’nin şenlik ateşinin de sürgünde” olduğu ifadeleriyle haberleştirmiştir.[65] Danıştay’ın 2015 yılında aldığı iptal kararını haberleştiren Hazal Ocak ise projenin Sulukule’yi dağıttığını, parçaladığını sakinlerinin hayatlarını çaldığını tespit etmektedir.[66] Gazetede daha önce de mahallenin Roman kültürünün yaşam alanı olduğuna, yenileme yapılırken bir kültürün yok edildiğine işaret etmiştir.[67] Vakanın bir insan hakları ihlali olarak manşete taşınması ise zorla tahliyeleri yerinde incelemek üzere İstanbul’da bulunan BM danışmanlar grubuna atıfla mümkün olmuştur. Cumhuriyet gazetesi heyetin söz konusu tahliyelerin insan hakları ihlallerine yol açtığı uyarısına dikkat çekmiştir.[68] Gazete yazarı Orhan Bursalı ise, Sulukule vakasının bir kültür soykırımı olduğunu iddia etmiştir.[69]

    Cumhuriyet, 5 Mayıs 2017

    Sözcü gazetesi TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na Sulukule Kentsel Dönüşüm Projesi ile ilgili “yeni rant alanı yaratmak amacıyla hazırlandığı” ve “Romanlara zorunlu göç yolunu açacağı” gerekçeleriyle yapılan itirazların karara bağlandığını haberleştirirken “insan hakkı ihlali yokmuş” ifadesini kullanmıştır.[70] ABD Helsinki Komitesi’nin çağrısını Sözcü gazetesi ise “ABD: Sulukule’yi sakın yıkmayın” şeklinde haberleştirmiştir.[71]

    Sözcü, 6 Nisan 2008

    II.II. Suriyeli Sığınmacılar

    Türkiye 1961 yılında sığınmacıların haklarını düzenleyen 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ni onaylamış olmasına rağmen 2014 tarihli yasal düzenlemeyle coğrafi köken kriterlerini uygulamaya koymuştur. Diğer sığınmacılara statü olarak şartlı mülteci statüsü tanırken, geçici koruma statüsü verdiği bu kişileri Cenevre Sözleşmesi’ndeki haklardan muaf tutmaktadır.

    Suriye iç savaşıyla birlikte büyük bir sığınmacı akınına uğrayan Türkiye’de Şubat 2020 itibariyle yasal statüleri gereği sığınmacı haklarına sahip olmayan, sadece 63.906’sı geçici koruma merkezlerine yerleştirilmiş 3.521.303 Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır.[72]

    Dünyada en yüksek sayıda sığınmacıyı topraklarında misafir eden Türkiye’nin AKP yönetiminin benimsediği bu sığınmacı politikası, burjuva kamusallığına son derece uygun olup evrensel kamusallıktan tamamen uzaktır. Sığınmacılara devletin hem dış hem de iç politikalarında bir gereç, bir kaldıraç olma görevi yüklendiği anlaşılmaktadır. Çeşitli siyasi ve iktisadi tavizler karşılığında Türkiye bu sığınmacı yığının Avrupa sınırlarından uzak tutmayı kabul etmiştir, ancak her gerilimli dönemeçte bu durumu bir şantaj aracı olarak kullanmaktan çekinmemektedir. İç politika açısından bakıldığında sığınmacıların geçici koruma statüsü başlarının üzerinde sallanan bir Demokles kılıcına dönüşmüştür. AKP yönetiminin partizanlaştırabileceğine inandığı özellikle Sünni grupları bir iç politika aracı olarak yedeklediği görülmektedir. Sığınmacı politikalarının Suriye sınırındaki illerin bir kısmında Sünni-Alevi demografisini bozup değiştirme planlarının bir parçası hâlini aldığı gözlenmektedir. Öte yandan bu sığınmacıların tamamı yasal statüleri nedeniyle istenildiğinde keyfi biçimde ülke içinde ya da ülke dışında yeniden yerleştirilebilmektedir. Dahası 2019 yılında Suriye sınırında yapılan askerî operasyonun temel hedeflerinden birinin sığınmacıların bir kısmının kontrol altına alınacak bölgelere yerleştirilmesi olduğu açıkça ilan edilmiştir. Bu da benzer keyfi bir demografik planın yadsınmadan ortaya koyulduğuna işaret etmektedir. Bu uygulamalar genel itibariyle açıkça yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinin temel örnekleridir.

    Cenevre Sözleşmesi’nin temel amacı sığınmacı durumuna düşmüş kitlelerin güvenliğini sağlamaktır. Sığınmacıların güvenliğini temin etmenin en önemli unsuru sığınmacıların ülkelerine iade edilemez olmalarıdır. Ele aldığımız çerçevede bu evrensel kamusallığın genel örneklerinden biri olarak görülebilir. Ancak Türkiye’nin tutumu, bu evrenselliği reddederek neredeyse bir parti devletinin işlevsel kamusallığına dönüşmüştür. Sığınmacılar bir siyaset aracına dönüştürülmekle kalmamış aynı zamanda statüleri gereği evrensel kamusallığın onlara verdiği çoğu haktan ve hürriyetten yararlanamaz duruma düşmüşlerdir. Sorunun yazılı basında ifade ediliş, ele alınış biçimi bu tespitleri doğrular niteliktedir.

    Hükümet yanlısı Yeni Şafak gazetesinin Suriyeli sığınmacılar meselesine ilişkin haberleri, hükümetin söylemlerini takip eder mahiyette olup sığınmacıların Avrupa’ya karşı dış politika kozu olarak kullanılması ve muhalefete karşı iç politika kozu olarak kullanılmasına dayalı parti politikalarını yansıtmaktadır. Hükümetin dış politikada Avrupa ile yaşanan herhangi bir restleşmede Suriyeli sığınmacıların Avrupa ülkelerine geçişine izin verilebileceği tehdidi gazete manşetlerine olduğu gibi yansıtılmaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay’ın Suriye’den gelebilecek yeni bir göç dalgasına ilişkin Cumhurbaşkanı’nın sözlerinin blöf olmadığı uyarısı, Oktay’ın “hiçbir ülkenin bekçisi değiliz” sözleriyle başlığa taşınmıştır.[73]

    Yeni Şafak, 7 Eylül 2019

    Suriye’de devam etmekte olan savaşta Avrupa ülkelerinden umduğu desteği bulamadığı her durumda hükümet temsilcileri Suriyeli sığınmacıların Avrupa’ya geçişine izin verileceğini dillendirmektedir. Gazete Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 yılının hem başında hem de sonunda bu yönde sarf ettiği sözleri manşete “Artık oyun bitti”[74] ve “Mülteciler Avrupa kapısına dayanır”[75] biçiminde taşımıştır.

    Yeni Şafak, 25 Ekim 2019

    Yeni Şafak, 20 Şubat 2019

    Sığınmacıları dış politika için böylece araçsallaştıran hükümet, sıra iç politikaya geldiğinde muhalefete karşı kendi muhafazakâr kitlesini bir arada tutmanın önemli bir dayanağı olarak gördüğü sığınmacılara din kardeşliği söylemiyle yaklaşmaktadır. Yeni Şafak, sığınmacılar ile yerleşik oldukları illerin ahalileri arasında, Suriyelilere sağlandığı iddia edilen imtiyazlar nedeniyle yaşanan gerilimlerin bu söyleme zarar vermesini istemeyen hükümetin partililere talimatını şöyle haberleştirmiştir: “AK Parti yönetimi, Ankara’da toplanan il başkanlarına, vatandaşlara ulaşıp ‘kara propagandaya karşı Suriyeli misafirlerle ilgili gerçekleri anlatma ödevi’ verdi.”[76]

    Yeni Şafak, 29 Temmuz 2019

    Yeni Şafak yazarı Osman Özsoy Suriye Savaşı’nın hemen başında yaşanan göç dalgasından sonra başlatılan yardım kampanyasına katılma çağrısını “Şimdi, Türk Milleti için ‘ensar’ olmak vakti…” sözleriyle yapmıştır.[77] Bu pragmatik söylemlerin aşıldığı nadir yazılardan birini gazete yazarı Hasan Öztürk kaleme almıştır. Yazıda Hasan Öztürk Suriyelilerin çoğunun dönmeyeceğinin kabul edilip bir Göç Bakanlığı kurulmasını öneriyor.[78]

    Hürriyet gazetesi Suriyeli sığınmacılar sorununu hükümetin perspektifi dışından da görebilmiştir. Örneğin Avrupa Birliği’nin sığınmacılar sorunu için Türkiye’ye yüklediği işlevi şu sözlerle haberleştirmiştir: “Göçü durdur vize kalksın”.[79]

    Hürriyet, 15 Ekim 2015

    Diğer yandan hükümetin iç ve dış politika manevralarını olumlayıcı tarzda olduğu gibi yansıtmıştır. Örneğin Suriyelilere vatandaşlık verilmesi planı “Suriyeli’ye vatandaşlık müjdesi” ifadeleriyle,[80] yeni göçlerin maliyetlerini Türkiye’nin tek başına üstlenmeyeceği uyarısı “yeni göçü tek başımıza göğüslemeyeceğiz” ifadeleriyle[81] haberleştirilmiştir.

    Hürriyet, 3 Temmuz 2016

    Hürriyet gazetesi Suriyeli sığınmacılar sorunun yarattığı sosyo-ekonomik çıkmazları ve yerel gerilimleri de görmezden gelmemiştir. Türkiye’nin AB’den mali yardım almadan önce Suriyeliler’in Avrupa’ya geçmesine izin vermesi çok sayıda Suriyeli’nin Balkanlar’a geçmesine yol açmıştır. Yunanistan’a geçmiş Suriyeliler’le yapılan röportajlarda Suriyelilerin Türkiye’nin kendileri için cehennem olduğu düşüncelerine haberde yer verilmiştir.[82] Suriye Savaşı’ndan hemen sonra yaşanan göçle Hatay’a gelen rejim karşıtlarının kentte yarattığı huzursuzluk Hürriyet gazetesi tarafından şöyle haberleştirilmiştir: “Sığınmacılar, yerel halk üzerinde önemli bir baskı ve huzursuzluk kaynağı olmuş durumda. Bundan en çok etkilenenler çocuklar.”[83]

    Suriyeli sığınmacılar sorununun Evrensel gazetesinde haberleştirilmesinde baskın üç tema tespit edilebilmektedir: rejim karşıtları ile sığınmacıların karşı karşıya kaldığı ayrı muamele, sığınmacıların AB ve Türkiye arasında dış politika kozu olarak kullanılması ve sığınmacıların karşı karşıya kaldığı ırkçı, ayrımcı muamele. Sığınmacı akınının artık bir soruna dönüşmeye başladığı 2013’te gazete devletin muhalif olmayan Suriyelilere yönelik ayrımcı tutumunu “Muhalif değilse perişan” başlığıyla eleştirmekte, özellikle sığınmacı Alevi Türkmenler’in kalacak yer bulamadıklarını, sağlık hizmetlerinden faydalanamadıklarını kaydetmektedir.[84]

    Evrensel, 6 Eylül 2013

    Sağlık alanında yaşanan ayrımcılığı, Suriye iç savaşında savaşan cihatçıların parasız tedavi edilirken, sığınmacılardan para talep edilmesini eleştiren gazete bu duruma “Cihatçıya beleş, sığınmacıya paralı” başlığıyla dikkat çekmiştir.[85]

    Evrensel, 4 Ağustos 2013

    Türkiye’nin Avrupa ile yaptığı sığınmacı pazarlığının neticede sığınmacılar aleyhinde olduğu iddiası ise “AB ve Türkiye kol kola mültecilere savaş açıyor!” başlığıyla haberleştirilmiştir.[86] Gazetede yer alan bir analizde mülteci pazarlığının, ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı gümrük vergisinin kaldırılması halinde Türkiye’nin güney illerinde 300 bin Suriyeli’nin istihdam edilmesi teklifine vardırıldığı haberleştirilmiştir.[87] Gazete ayrıca hükümetin ve bir kısım medyanın kullandığı ayrımcı dilin Suriyelilere yönelik saldırılardaki etkisine de dikkat çekmiştir.[88] Gazetede yayınlanan sığınmacılar sorununa hak perspektifinden yaklaşan bir analiz ve bir röportaj dikkat çekmektedir. Ana muhalefet partisi CHP’nin mülteci söylemini, insan hakları hukuku açısından eleştiren Hüsnü Öndül, partinin yapması gerekenin geri göndermeyi taahhüt etmek yerine Suriyelilere insan onuruna uygun koşulları sağlamayı taahhüt etmektir.[89] İstanbul Valiliği’nin 2019 yılında sığınmacıların tabi olduğu geçici koruma hakkının sağlandığı ile dönmeleri için Suriyeli sığınmacılara 20 Ağustos’a kadar süre tanıması üzerine İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi Başkanı Metin Çorabatır ve Göç Araştırmaları Derneği Başkanı Polat Alpman ile yapılan röportajda, Çorabatır uluslararası hukukun sığınmacı olarak bulunulan ülkede serbest dolaşıma izin verdiğini belirtip sığınmacıların İstanbul’a geçimlerini sağlamak üzere gittiklerini ifade etmiştir. Gazete valiliğin uygulamasına yönelik itirazı “Mülteci hukuku uygulansın” başlığıyla haberleştirmiştir.[90] Söz konusu analiz ve röportaj meseleyi hak perspektifinden ela alan nadir çalışmalardır.

    Evrensel, 24 Temmuz 2019

    Ortadoğu gazetesinin Suriyeli sığınmacılar sorununa ilişkin haberleri üç tema etrafında kümelenmiştir. Gazete milliyetçi çizgisi gereği doğal muarız kabul ettiği yabancı devletleri, bilhassa Avrupa’yı sorundan sorumlu tutmaya, Suriyeli mültecilerin maliyetine ve sığınmacılara tanınan hakların yol açtığı sorunlara dikkat çekmeye odaklı haber ve analizlere yer vermiştir; sığınmacılar sorunu üzerinden Türkiye’nin fedakârlıklarına ve Batı’nın duyarsızlığı öne çıkarılmıştır. Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsviçre’de düzenlenen Küresel Mülteci Forumu’nda yaptığı eleştirel konuşmayı “İnsanlık dersi” başlığıyla haberleştirmiştir.[91] Hükümetin AB ile vardığı sığınmacı anlaşmasını “Türkiye, Avrupa’nın tampon bölgesi mi” ifadeleriyle eleştirirken,[92] sonraki dönemde “Toplama kampı olduk” ifadeleriyle AB’yi bu konuda sözünü tutmamakla eleştirmiştir.[93] Gazete yurttaşa denk haklara sahip olacakları, yerel halkta huzursuzluk yaratacakları, nüfus dengesini değiştirecekleri gerekçeleriyle Suriyeli sığınmacıların serbest dolaşımına karşı olduğuna işaret eden haberler yapmıştır. Örneğin Konya’da 2017 yılında taciz gerekçesiyle Suriyeli sığınmacılara yönelik saldırı bir Suriyeli’nin ölümü birinin yaralanmasıyla sonuçlanmıştır, gazete olayı “Konya’da tehlikeli gerginlik!” başlığıyla vermiştir. Oysa haberin kendisinde Karapınar ilçe halkının Suriyelilere ait işyerlerine taş ve sopalarla saldırdığı bilgisine yer verilmektedir.[94] MHP’nin TBMM Başkanlığına Suriyeli sığınmacılar hakkında meclis araştırması talebiyle verdiği dilekçeyi haberleştirirken gazete dilekçenin dikkat çektiği insani sorunları öne çıkarmak yerine Suriyelilerin nüfus dengesini nasıl bozduğuna “Türkiye’de 68 il nüfusundan fazla Suriyeli sığınmacı var” başlığıyla dikkat çekmiştir.[95] Gazete Suriyeli sığınmacılar sorununu bir maliyet sorunu olarak kavramaktadır. Savaşın hemen başında yaşanan sığınmacı akınının yarattığı sorunları ele alan gazete yazarı Necdet Sivaslı sorunun mali boyutunu “Suriyeli sığınmacıların yükü üzerimize kaldı” sözleriyle dile getiriyor.[96] Yine gazete 2014 yılı baharına kadar sığınmacılar için yapılan harcamaları “Suriyeli sığınmacıların maliyeti 2,5 milyar doları geçti” başlığıyla haberleştirmiştir.[97]

    Cumhuriyet gazetesi hükümete muhalif basının neredeyse tamamında olduğu gibi hükümetin Suriye politikasına karşı baştan beri eleştireldir. Gazete kâh sığınmacıların karşı karşıya olduğu sorunları dile getirerek kâh söz konusu sorunları hükümet eleştirisinin bir aracı kılarak, sorunun Türkiye için yarattığı yüke dikkat çekip temelde sığınmacıların ülkelerine dönüşünü ya da Avrupa ülkelerine dönüşü teşvik edici haberler yapmıştır. Örneğin 2015 yılında Türkiye’nin sığınmacıların Avrupa’ya geçişine izin verdiği, ancak Avrupa’nın sığınmacılara kapılarını kapattığı dönemde, sığınmacıların Türkiye’ye geri gönderilmelerine dönük itirazlarını gazete, “Sığınmacılar tek ses: Türkiye’ye Hayır” başlığıyla haberleştirmiştir. Duygu Güvenç imzalı aynı haberde eşine az rastlanır biçimde sığınmacıların toplu olarak geri gönderilmesinin uluslararası sözleşmelere, mülteci haklarına aykırı olduğu belirtilmiştir.[98]

    Cumhuriyet, 4 Nisan 2016

    Cumhuriyet’te yapılan haberlerde Suriyeli sığınmacıların karşı karşıya kaldığı insanlık dışı koşullara çeşitli yönlerden dikkat çekilmiştir. İzmir’de yapılan bir araştırmanın sonuçlarını aktaran Ozan Yayman’ın haberinde sığınmacıların travması “Suriyeli sığınmacılar psikolojik destek bekliyor” başlığıyla yansıtılmıştır.[99]

    Cumhuriyet, 5 Kasım 2013

    Amerikan CBS televizyonunun 2015’te sığınmacı çocuklara ilişkin haberini gazete “Köle Düzeni” başlığıyla vermiştir. Haberde televizyon kanalının İstanbul’da tekstil atölyelerinde çalıştırılan çocukları gizli kamerayla görüntülendiği ifade edilmiştir. Bu durum Suriyeli çocukların ucuz işgücü olduğu tespitiyle haberleştirilmiştir.[100]

    Cumhuriyet, 24 Eylül 2015

    Suriyeli sığınmacıların karşı karşıya kaldığı sorunların ve yaşanan gerilimlerin, göçün hem yerleşikler hem de göçmenler için artık bir soruna dönüşmüş olduğu 2014 senesinde, gazete yazarı Özgen Acar madde madde sıraladığı sorunlar bir tarafa bırakılsa da Türkiye’nin bu tarihe kadar Suriyeliler için harcadığı paranın 7 milyar lirayı aştığını tespit ediyor ve ekliyordu: “Bu parayla neler yapılmazdı ki!”[101] Hükümetin mülteci politikasına karşı olan gazete, sığınmacıların mali yükünden yakınıp uluslararası yardım talep eden hükümet sözcüsünün bu talebini, sığınmacı sorunuyla baş edemeyen AKP’nin para istediği şeklinde ifade etmiştir.[102]

    Cumhuriyet, 23 Eylül 2015

    Çoğunlukla sığınmacı sorununun Türkiye’nin taşıyamayacağı bir yüke dönüştüğüne dikkat çeken gazete yazarlarından Barış Doster, sorunun yasal çerçevesine dikkat çekerken Suriyelilerin geçici sığınmacı statüsüne sahip olduğunun altını çizmiştir. Doster özellikle Suriyeli mülteci sorununun çözümünün Suriye devletinin ülkesine egemen olmasından geçtiğini ifade etmiştir.[103] Suriyeli sığınmacılar sorununa farklı bir pencereden bakan Çiğdem Toker ise analizinde istisnai bir biçimde soruna ilişkin tespitlerin gerisinde duran yabancı düşmanlığını, Suriyelilerin tüm ülke sorunları için nasıl günah keçisi haline getirilip iç siyaset malzemesi kılındıklarını ortaya koymuştur.[104]

    Sözcü gazetesinin Suriyeli sığınmacılar sorununu genellikle neredeyse yabancı düşmanlığına yorulabilecek bir tarzda haberleştirildiği gözlenmektedir. Örneğin İstanbul Valiliği’nin kayıtlı oldukları illerde geçinemedikleri için İstanbul’da bulunan sığınmacıların söz konusu illere geri gönderilmeleri kararı, düzensiz göçle mücadele olarak haberleştirilmiştir.[105]

    Sözcü, 23 Temmuz 2019

    Sığınmacıların karşı karşıya olduğu zorluklar çeşitli araştırma raporlarına yansımışken, gazete kimi sığınmacıların aldığı yardıma işaret ederek sığınmacıların Türk vatandaşlarından daha fazla hakka sahip olduğunu iddia etmiştir.[106]

    Sözcü, 9 Temmuz 2016

    Hükümetin Suriyelileri iç siyaset malzemesi kılması politikasıyla uyumlu biçimde, 2016 yılında bir iç siyaset söylemi olarak Suriyelilere vatandaşlık verileceği demeci, gazete tarafından “Hepsi başımıza kaldı” manşetiyle haberleştirilmiştir.[107]

    Sözcü, 15 Nisan 2016

    Gazete yazarlarından Murat Muratoğlu, sığınmacıların Türkiye içine yayılmasını eleştirirken “Kovsak giderler mi?” sorusunu soruyor. Muratoğlu da neredeyse tüm gazete yazarları gibi Suriyelilere harcanan paraya vurgu yapıyor.[108] Mehmet Türker ise kamplardaki olumsuz koşullara isyan eden Suriyeli sığınmacıların taleplerinin karşılanması için hükümete yeni vergiler koymasını öneriyor, hükümetin sığınmacı politikasını “İktidarın Arap kardeşleri yakında Türk vatandaşlarını da bölgede istemez ve özerklik talep ederse şaşırmayın!..” sözleriyle eleştiriyordu[109] Özetle Sözcü gazetesi, soruna mülteci hakları ya da yerleşme ve seyahat hürriyeti bakış açısından bakmak şöyle dursun, ayrımcı çağrışımlar barındıran bir perspektiften yaklaşmaktadır.

    II.III. Barış İçin Akademisyenler

    Evrensel kamusallık ile burjuva kamusallığı ayrışmasının Türkiye’deki örneklerinden bir tanesi 1980 darbesi sonrası tesis edilen merkezi ulusal üniversiteler sistemi, yani başka deyişle Yüksek Öğretim Kurulu ve bağlı kuruluşlarının yönetsel pratikleridir. Üniversiter sistem tarihsel olarak kamusal olanın iktisadi ya da siyasi olandan bağımsızlığının en belirgin örneği olarak görülebilir. Kurumsal özerkliğini aydınlanmayla birlikte bilimsellikten alan üniversite Türkiye’nin darbe sonrası koşullarında YÖK düzenlemeleriyle iyiden iyiye burjuva (devlet) kamusallığının denetimi altına alınmıştır. Bir yandan merkezi sınav sistemiyle kamusal eşitlik ilkesinin (üniversite öncesi örgün eğitimdeki keskin eşitsizlikleri görmezden gelen) ilkel bir hâli uygulamaya koyulurken öte yandan müfredat, öğrenim örgütlenmesi, disiplinler, akademik hiyerarşi, akademik yükselme kriterleri gibi konularda kamusal eşitlik kisvesi altında kaba bir tek tipleşmeye gidilmiştir. Bu durum üniversitelerdeki tasfiyelerle birleşince kamu üniversiteleri içinden çıkılmaz bir yozlaşma ve etkinlik yitimi sürecine girmiştir.

    Bu kırılmayı takip eden dönem iki önemli gelişmeye daha sahne olmuştur. İlki geniş ölçeğiyle 1990’lı yıllarda başlayıp 2000’li yıllarda önemli boyutlara varan vakıf üniversiteleri gerçeğidir. Bu kurumlar bir taraftan yine merkezi olarak YÖK’e bağlıyken, finansman açısından görece özel teşebbüs ortaklığı nedeniyle kısmi bir özerklik ‘satın almış’lardır. Ancak yine de önemli kamu fonlarının bu yapılara aktarıldığı da bir gerçektir. Bu kurumlar akademik ve idari kadro ve kamu finansmanı üzerinden kamu üniversitelerinden önemli düzeyde kaynak çekmişlerdir. Kaynak sorununun yanında vakıf üniversiteleri Türkiye’deki üniversite sistemine başka yozlaştırıcı bir unsur kazandırmıştır. Yüksek eğitimin ticarileşmesi süreci devlet kamusallığının boyunduruğuna iktisadî bir yön de eklemiştir.

    İkinci gelişme ise 2002 yılından sonra tek başına iktidar olan AKP’nin, hâlihazırda var olan devlet kamusallığını dönüştürerek siyasî istismar alanına çevirmesiyle birlikte üniversite sayısını görülmedik şekilde artırmasıdır. Popülist siyasetin bir parçası olarak kurulan irili ufaklı çevre üniversiteleri evrensel üniversite anlayışından uzak yapılardır. Bu kurumların önemli bir bölümü maalesef imtiyazlar için çekişme alanlarına dönüşmüştür. YÖK sistemiyle birlikte darbe alan akademik yapı bu kurumlarda liyakat sisteminin yokluğuyla daha da büyük bir darbe almıştır. Özellikle genç akademisyen ve akademisyen adayları için ikili bir cendere ortaya çıkmış, YÖK’ün temsil ettiği merkezi boyunduruğa bir de bu kurumlarda klonlanan baskıcı ve evrensel bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan idari yapılar eklenmiştir.

    Kısaca özetlediğimiz bu sürecin bu raporla ilgili olan dönemeci, kamu üniversitelerinde 2016’da başlayan tasfiye sürecidir. Bu süreç, kamuoyunda Barış Bildirisi olarak bilinen bildiriyi imzalayarak kamuya duyuran çok sayıda öğretim üyesi ve görevlisinin kamu üniversitelerinde görev yapan bir kısmının (55 devlet üniversitesinden 391, vakıf üniversitelerinden 8 ve bakanlıklardan 7 imzacı)[110] kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden uzaklaştırılmaları, kamu hizmetinden men edilmeleri ve pasaportlarına el koyulması sürecidir. Herhangi bir hukuki işlem gerçekleşmeden dolaysız ve sonradan anlaşılacağı üzere geri dönülmez bir şekilde uygulanan bu idari tasarruf her yönüyle önemli bir hukuksuzluk barındırsa da raporun konusu itibariyle burada akademisyenlere uygulanan yurtdışı çıkış yasağı ve pasaportlarına el koyulması hususunu ele alacağız.

    Üniversite, bilimin icra edildiği yer olması hasebiyle siyasî erk ya da iktisadî güçlerden görece bir bağımsızlığa sahiptir. Özellikle de evrensellik ilkesi üzerinden çoğunlukla ulusal siyasî sınırlardan da bağışıktır. Bilginin ve bilgi üretiminin akışkanlığı tekil üniversitenin kendi içinde bulunduğu kamuya sunduğu hizmetin öncelikli koşullarından biridir. Tekil üniversiteler evrensel bilgi üretimine katkıda bulundukları kadar evrensel bilgi ağından elde ettiklerini içinde bulundukları topluma aktarmakla da kamusaldırlar. Türkiye’de yaşanan, yukarıda özetlemeye çalıştığımız süreç, yani devlet kamusallığının tahrip edici etkileri üniversitelerin kamusallığına darbe vurmuştur. Bunun en dolaysız ve hukuksuz örneği belirttiğimiz gibi Barış İçin Akademisyenler’e reva görülen yurtdışı çıkış yasağı ve pasaportlarına el koyulması uygulamalarıdır.

    KHK marifetiyle hukuksuz bir biçimde görevinden ihraç edilen Barış Bildirisi İmzacılarının pasaportlarına tahdit koyulması açıkça seyahat hürriyetinin ihlali anlamına gelir. Hukuki bir dayanak aranmadan idari bir tasarrufla kamusal olana daha önce görülmemiş keyfilikte devlet kamusallığı dayatılmıştır. Ayrıca bu uygulamalarla bireylerin haklarının çiğnenmesinin yanında kamunun işleyişi sekteye uğratılmış görünmektedir. Bu vakanın seçili basın organlarında ele alınış biçiminin, vakayla ortaya çıkan hak ihlalinin düzeyini ortaya koyacağı kanaatindeyiz.

    Hükümet taraftarı Yeni Şafak gazetesi, hükümetin akademisyenleri hedef gösteren söyleminin taşıyıcılarından olmuştur. Gazete akademisyenleri PKK işbirlikçisi ilan etmiş,[111] imzacı akademisyenlerin karşı karşıya kaldığı soruşturma ve yıldırıyı “Üniversiteler ayakta” başlığıyla haklı göstermiştir.[112] Gazete barış bildirisi imzalamayı ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiren AYM kararını eleştiren karşı bildiriyi “Bu karar terörü meşrulaştırır” başlığıyla haberleştirmiştir.[113] Darbe girişimi üzerinden iki yıl geçtikten sonra hükümetin “yakınlarının suçlarından dolayı” pasaportları üzerinde tahdit bulunan kişilere yönelik tahdidin kaldırılması kararı “181.500 pasaporta iade” başlığıyla haberleştirilmiştir. Cumhurbaşkanın ifadeleriyle tahdidin “mağduriyet” olduğu itiraf edilmiştir.[114]  Yani Yeni Şafak imzacı akademisyenlerin KHK’lerle kamu görevinden ihraç edilmelerine, yasaklı olmalarına yol açan suçun ortadan kalkmasına karşı haberler yapmıştır.

    Yeni Şafak, 12 Ocak 2016

    Yeni Şafak, 14 Ocak 2016

    Hürriyet gazetesi, asgari burjuva hukukunun bildiri imzalamanın ifade hürriyeti içinde değerlendirilmesini gerektirdiği kabulü ile hareket etmiştir. Yeni Şafak’ın terörü meşrulaştırmak olarak gördüğü mahkeme kararını, Hürriyet yazarı Sedat Ergin KHK ile işinden edilmiş, hak mahrumiyeti yaşamış akademisyenlerin haklarının iadesinin vesilesi olması gerektiğine dikkat çekmiştir.[115] Gazete olayı neticede yaşanan tasfiyeyi onaylamadığını bildirir başlıklarla haberleştirmiştir: “Üniversitede ihraç şoku”,[116] “Bildiri Depremi”.[117] Yine darbe girişiminden üç yıl sonra, OHAL KHK’si ile İçişleri Bakanlığı’na tanınan “genel güvenlik” gerekçesiyle pasaportu iptal edilenlerin eşlerinin pasaportlarını iptal etme hakkının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, kararı onaylar biçimde “Eşlere pasaport iptaline AYM freni” başlığıyla haberleştirilmiştir. [118] Ancak hiçbir haberde vaka temel yerleşme ve seyahat hürriyeti cihetinden ele alınmamıştır.

    Hürriyet, 9 Şubat 2017

    Hürriyet, 14 Ocak 2016

    Evrensel gazetesi imzacı akademisyenlerin maruz kaldığı adli ve idari soruşturmaların, davaların, ihraçların hak ihlali olduğuna dikkat çeken haberler yapmıştır. Örneğin metnin yayınlanmasından sonra akademisyenlerin Erdoğan tarafından hedef gösterilmesi “Barış isteyenlere savaş açtılar” başlığıyla eleştirilmiştir.[119] KHK ile ihraç edilenlerin ve haklarında ceza soruşturması olanlara getirilen pasaport tahdidinin kaldırıldığı yargı paketi haberleştirilirken, tahdidin kaldırılmasının İçişleri Bakanlığı’nın iznine tabi kılınması eleştirilmektedir.[120]

    Evrensel, 13 Ocak 2016

    Milliyetçi gazetelerde vaka nadiren haberleştirilmiştir. Örneğin Ortadoğu gazetesinden Kadir Yıldız, bildiri imzacılarını çözüm sürecinin 63 Akil insanına benzetmiş hem imzacı akademisyenlerin hem de Akil insanların soruşturulmasını talep etmiştir.[121] Gazete OHAL KHK’leri ile yol açılan hak ihlallerini görmezden gelmekle kalmayıp onaylamıştır da. KHK ile kamu görevinden ihraç edilenlerin pasaportlarının iptal edilmesi “OHAL’de temizlik zamanı” başlığıyla verilmiştir.[122]

    Ortadoğu, 16 Ocak 2016

    Sözcü gazetesi ise vakayı hak perspektifinden görmek yerine açıkça karşısında konumlanmıştır. Örneğin imzacı akademisyenleri tehdit eden Sedat Peker’in Erdoğan’ı desteklediği ifade edilmiştir.[123]

    Sözcü, 14 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesinin vakaya tutarlı bir biçimde hak ihlali olarak baktığı gözlemlenebilir. Gazete bildiri imzacılarının hükümetin ve milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin hedef göstermelerinden sonra karşı karşıya kaldıkları soruşturmaları “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor” başlığıyla,[124]

    Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

    AYM’nin imzacı akademisyenler için verdiği hak ihlali kararını ise benzer biçimde “‘Barış’a özgürlük” başlığıyla haberleştirmiştir.[125] Gazete yazarlarından Yazgülü Aldoğan, KHK mağdurlarının karşı karşıya kaldığı hak ihlallerini tarif için sivil ölüm tabirini yinelemiştir.[126] 2018 başında yaptığı OHAL değerlendirmesinde Sinan Tartanoğlu, pasaport yasağına temel hak ve hürriyet ihlalleri arasında yer vermiş, OHAL sürecinde İçişleri Bakanlığı’nın yasağa ilişkin genişletilen yetkilerine dikkat çekmiştir.[127] Pasaport tahdidini kaldıran yargı reformunda, tahdidin kaldırılmasına hak kazananlar için de İçişleri Bakanlığı’nca yürütülecek soruşturmanın şart koşulması “KHK’lilere pasaportta İçişleri ısrarı” ifadeleriyle haberleştirilmiştir.[128]

    Sonuç

    Türkiye’de son yirmi yılda burjuva hukuk düzeninin temel hak ve hürriyetler arasında (birinci kuşak haklar) kabul ettiği yerleşme ve seyahat hürriyetine yönelik hak ihlallerini tipik üç vaka üzerinden değerlendiren bu çalışmada, belirli siyasal eğilimleri temsil ettikleri düşünülen ulusal gazetelerin haber ve köşe yazılarına odaklanılmıştır. Hükümet destekçisi (İslamcı) Yeni Şafak, sol Kemalist Cumhuriyet, anaakım sayılabilecek Hürriyet, sağ Kemalist Sözcü, milliyetçi Ortadoğu ve solcu Evrensel gazeteleri mümkün olduğunca geniş bir siyasal eğilim çeşitliliği sunmuştur.

    Çalışma Türkiye’nin yerleşme ve seyahat hürriyetine yönelik ihlalleri bakımından dikkate değer bir vaka çeşitliliğine sahip olduğu varsayımından hareketle başlıyor. Mevcut durumda Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerine odaklanıldığı için üç tipik ihlal örneği olan Sulukule Romanları, Suriyeli sığınmacılar, Barış İçin Akademisyenler vakaları seçilmiştir.  Yapılacak değerlendirmenin bir hak kavramsallaştırmasını gerektirecek olması, yerleşme ve seyahat hürriyetinden ne anlaşılması gerektiği sorusunun öncelikli olarak yanıtlanmasını gerektirmiştir. Temel haklar içinde değerlendirilen yerleşme ve seyahat hürriyetinin sınırlarının burjuva hak mefhumunca belirlendiği tespit edilmiştir. Buna göre temel hakların devleti öncelediği iddiası, burjuva iktidarı bir kez tesis edildikten sonra meşrulaştırıcı bir söyleme dönüşmüştür. Temel haklar da dâhil tüm hakların sınırları burjuva kamusallığı tarafından belirlenmektedir ve burjuva kamusallığının da esasını egemen devlet oluşturmaktadır. Dolayısıyla iddia edildiği gibi demokratik bir siyasal düzenin teminatı olan bireyin devletten korunmasının siyasal egemenlik gibi kat’i bir sınırı vardır. Temel hak ve hürriyetlerin insanı insandan, toplumdan ve siyasal otoriteden ve toplumu siyasal otoriteden sakınabilmesi burjuva ahlak ve hukuk rejimlerinden daha kapsayıcı bir ahlak ve hukuk rejimiyle mümkündür. Söz konusu ahlak ve hukuk rejimi, burjuva kamusallığını aşan bir kamusallığa yol açar ki buna evrensel kamusallık demeyi tercih ettik. Bu tür bir kamusallığın belirtilerini temelde egemen devlet hukukunu aşan uluslararası hukukta yakalamak mümkün aslında. Dolayısıyla anayasaların özgürlükçü yorumlarında ve uluslararası (evrensel) hukuk metinlerinde yapılan hak tanımlarının, bilhassa da yerleşme ve seyahat hürriyeti gibi devletlerin egemenlik ‘hakları’ ile çelişen temel haklar için ölçüt ya da başlangıç noktası kabul edilebileceğini düşündük. Bu çerçevede yerleşme ve seyahat hürriyetinin açık bir biçimde ihlal edildiğini düşündüğümüz üç vakanın incelediğimiz ulusal gazetelerin haberlerinde evrensel kamusallık anlayışıyla hak perspektifinden kavranıp kavranmadığını tespit etmeye çalıştık.

    Neticede Sulukule Romanları vakasında, mahalle sakinlerinin kentsel dönüşüm adı altında yerlerinden edildikleri teslim edilmekle birlikte (Yeni Şafak gazetesinin haberleri hükümete yönelen eleştirileri savuşturmakla sınırlıdır), mesele devletin buna hakkı olup olmadığı düşüncesiyle ele alınmamış, temel haklar bakımından haberleştirilmemiştir. Suriyeli sığınmacılar sorununda ise, sığınmacıların uluslararası hukukça öngörülen statülerine dikkat çekilse de hakları nadiren mevzubahis edilmiştir. Keza kamu görevinden ihraç edilip yurtdışına çıkışları yasaklanan Barış İçin Akademisyenler vakası da temel haklar cihetinden çok ender biçimde haberleştirilmiştir. Mağdurların yaşadığı zorluklar, hükümet politikalarının eleştirisini ne ölçüde gerektiriyorsa o ölçüde gündeme getirilmiştir. Üç örnekte de yaşanan mağduriyet, açıkça temel hak ihlali olarak değerlendirilmemiş, ihlal evrensel kamusallık süzgecinden geçirilerek kavranmamıştır.

    Kaynakça[129]

    Alim Kahraman (2016) “Nazım Hikmet”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/nazim-hikmet, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Beril Sönmez (2014) “Soylulaştırmanın Yeni Biçimleriyle Yerinden Edilmeyi Yeniden Düşünmek”, Planlama, 24(1): 42-53.

    Bianet (2008) “Maraş Katliamında Neler Olmuştu?”, https://bianet.org/bianet/siyaset/111379-maras-katliaminda-neler-olmustu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    BirGün (2016) “Bu toprakların gördüğü en büyük utanç günlerinden biri: 6-7 Eylül olayları”, https://www.birgun.net/haber/bu-topraklarin-gordugu-en-buyuk-utanc-gunlerinden-biri-6-7-eylul-olaylari-127221, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    BirGün (2019) “Yargı reformu paketi yasalaştı”, https://www.birgun.net/haber/yargi-reformu-paketi-yasalasti-272805, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Cansu Yener Keskin (2019) “Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü ile Çalışma Hakkı Bağlamında Şartlı Mülteciler” Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, s. 388–433, s. 414-415 ve 417.

    Duvar (2018) “KHK’yla ihraç edilen öğretmen ve iki çocuğu Meriç’te boğuldu!”, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/02/14/khkyla-ihrac-edilen-ogretmen-ve-cocugu-mericte-boguldu/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Edirne Roman Derneği (2008) Biz Buradayız, Türkiye’de Romanlar, İstanbul: Mart Matbaacılık, https://hyd.org.tr/attachments/article/30/biz_buraday%C4%B1z_-_turkiye’de_romanlar-1.pdf, [Erişim Tarihi, Aralık 2019].

    Ercan Aygün (2007) 1982 Anayasası’nda Seyahat Özgürlüğü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Eser Akgül (2015) “Müşteri değil yurttaşız!”, Sözcü, https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/musteri-degil-yurttasiz-835788/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    Fazıl Sağlam (1982) Temel Hakların Sınırlanması ve Özü, Ankara: AÜ SBF Yayınları, s. 22-23.

    TC İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (2020), “İstatistikler Veri Tabanı – Geçici Koruma”, https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    HÜNES (2006) “Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, Basın Özeti”, http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/basin.pdf, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Hüseyin Şimşek (2020) “Pasaport engeli kaldırılıp mağduriyetler giderilmeli”, BirGün, https://www.birgun.net/haber/pasaport-engeli-kaldirilip-magduriyetler-giderilmeli-283672, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Hüsnü Öndül (2011) “Zorla Yerinden Etme Uygulaması”, İnsan Hakları Derneği, https://www.ihd.org.tr/zorla-yerinden-etme-uygulamasi/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    İbrahim Özden Kaboğlu (1994) “Hak ve Özgürlükler Anlayışındaki Gelişmelerin Anayasa’ya Yansıtılması Sorunu, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı 11, s. 237-252.

    İnsan Hakları Derneği (1999) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    Kemal Gözler (2000) Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

    Kemal Gözler (2004) Anayasa Hukukuna Giriş, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

    Milli Gazete (2017) “Yunanistan’a geçmek isteyen 5 kişilik Maden ailesi Ege’de boğuldu”, https://www.milligazete.com.tr/haber/1425140/yunanistana-gecmek-isteyen-5-kisilik-maden-ailesi-egede-boguldu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Murat Meriç (2014) “Eylül Acısı: Bir pasaport alamama hikayesi…” BirGün, https://www.birgun.net/haber/eylul-acisi-bir-pasaport-alamama-hikayesi-68911, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Odatv (2018) “Solculara hiç pasaport verilmedi”, https://odatv.com/solculara-hic-pasaport-verilmedi-19091854.html, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Ramazan Korkmaz (2016) “Sabahattin Ali”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sabahattin-ali, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Sırrı Süreyya Önder (2011) “Maraş Biberi”, Radikal, http://www.radikal.com.tr/turkiye/maras-biberi-1073580/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Sözcü (2019) “Profesör Haluk Savaş’ın ‘pasaport’ mücadelesi”, https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/profesor-haluk-savasin-pasaport-mucadelesi-4806046/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Şeref Gözübüyük (1986a) Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 5. Bası, Ankara: S Yayınları.

    Şeref Gözübüyük (1986b) Anayasa Hukuku, Ankara: S Yayınları.

    T24 (2019) “Sulukule’de kentsel dönüşüm kararı 12 yıl sonra iptal edildi”, https://t24.com.tr/haber/sulukule-de-kentsel-donusum-karari-12-yil-sonra-iptal-edildi,839236, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    TC Anayasası (1982) https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.2709.pdf, [Erişim Tarihi Şubat 2020].

    UN Department of Economic and Social Affairs (2019) “International migrant stock 2019: Country Profiles”, https://www.un.org/en/development/desa/population/migration/data/estimates2/countryprofiles.asp, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Yavuz Sabuncu (2012) Anayasaya Giriş, Yenilenmiş On Beşinci Baskı, Ankara: İmaj Yayınevi.

    Zafer Gören (2007) “Temel Hakların Sınırlanması -Sınırlamanın Sınırları”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, s. 39-59.

    [1] Ramazan Korkmaz (2016) “Sabahattin Ali”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sabahattin-ali, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [2] Alim Kahraman (2016) “Nazım Hikmet”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/nazim-hikmet, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [3] Murat Meriç (2014) “Eylül Acısı: Bir pasaport alamama hikayesi…” BirGün, https://www.birgun.net/haber/eylul-acisi-bir-pasaport-alamama-hikayesi-68911, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [4] Odatv (2018) “Solculara hiç pasaport verilmedi”, https://odatv.com/solculara-hic-pasaport-verilmedi-19091854.html, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [5] BirGün (2019) “Yargı reformu paketi yasalaştı”, https://www.birgun.net/haber/yargi-reformu-paketi-yasalasti-272805, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [6] Duvar (2018) “KHK’yla ihraç edilen öğretmen ve iki çocuğu Meriç’te boğuldu!”, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/02/14/khkyla-ihrac-edilen-ogretmen-ve-cocugu-mericte-boguldu/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020]; Milli Gazete (2017) “Yunanistan’a geçmek isteyen 5 kişilik Maden ailesi Ege’de boğuldu”, https://www.milligazete.com.tr/haber/1425140/yunanistana-gecmek-isteyen-5-kisilik-maden-ailesi-egede-boguldu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [7] Sözcü (2019) “Profesör Haluk Savaş’ın ‘pasaport’ mücadelesi”, https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/profesor-haluk-savasin-pasaport-mucadelesi-4806046/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [8] Bu olayda bildiriyi imzalayıp üniversitelerinden ihraç edilmeyenlerin, haklarında dava açılanlar da dâhil olmak üzere yurtdışına çıkmalarına izin verilmesi uygulamanın sıra dışılığının başlıca nedenlerindendir.

    [9] Hüseyin Şimşek (2020) “Pasaport engeli kaldırılıp mağduriyetler giderilmeli”, BirGün, https://www.birgun.net/haber/pasaport-engeli-kaldirilip-magduriyetler-giderilmeli-283672, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [10] BirGün (2016) “Bu toprakların gördüğü en büyük utanç günlerinden biri: 6-7 Eylül olayları”, https://www.birgun.net/haber/bu-topraklarin-gordugu-en-buyuk-utanc-gunlerinden-biri-6-7-eylul-olaylari-127221, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [11] Bianet (2008) “Maraş Katliamında Neler Olmuştu?”, https://bianet.org/bianet/siyaset/111379-maras-katliaminda-neler-olmustu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020]. Maraş Katliamı ile meydana gelen yerinden etmenin belirleyici ekonomik boyutunun bir açıklaması için bakınız Sırrı Süreyya Önder (2011) “Maraş Biberi”, Radikal, http://www.radikal.com.tr/turkiye/maras-biberi-1073580/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [12] Hüsnü Öndül (2011) “Zorla Yerinden Etme Uygulaması”, İnsan Hakları Derneği, https://www.ihd.org.tr/zorla-yerinden-etme-uygulamasi/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [13] HÜNES (2006) “Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, Basın Özeti”, http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/basin.pdf, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [14] Bu tür yerinden edilmenin ele alındığı literatürü tartıştığı çalışmasında Beril Sönmez, kentsel dönüşüm olarak adlandırılan ve kent merkezinde dar gelirli kesimlerin yaşam alanlarını ortadan kaldırmak suretiyle yerlerine inşa edilen veya boş ve atıl kalmış kent toprağı üzerine inşa edilen projelerin bir yandan kent mekânının giderek daha varlıklı kesimler için yeniden üretilmesi anlamına geldiğini bir yandan da bir yerinden etme ve mülksüzleştirme döngüsü tesis ettiğini iddia etmektedir; Beril Sönmez (2014) “Soylulaştırmanın Yeni Biçimleriyle Yerinden Edilmeyi Yeniden Düşünmek”, Planlama, 24(1): 42-53.

    [15] T24 (2019) “Sulukule’de kentsel dönüşüm kararı 12 yıl sonra iptal edildi”, https://t24.com.tr/haber/sulukule-de-kentsel-donusum-karari-12-yil-sonra-iptal-edildi,839236, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [16] UN Department of Economic and Social Affairs (2019) “International migrant stock 2019: Country Profiles”, https://www.un.org/en/development/desa/population/migration/data/estimates2/countryprofiles.asp, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [17] Kemal Gözler (2000) Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

    [18] Gözler, ibid..

    [19] Şeref Gözübüyük (1986b) Anayasa Hukuku, Ankara: S Yayınları, s. 32.

    [20] Unutmamak gerekir ki siyasal bağ durağan değildir, egemenlik ilişkisini belirleyen çok sayıda etkenin belirlenimine tabidir. Ahlak ve hukuk rejimi de siyasal bağı belirleyen başlıca etkenler arasındadır. Yani nihai olarak egemenlik ilişkisinin belirleyici olduğu karşılıklı bir belirlenim söz konusudur.

    [21] Kemal Gözler (2004) Anayasa Hukukuna Giriş, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

    [22] Gözler, ibid..

    [23] Zafer Gören (2007) “Temel Hakların Sınırlanması -Sınırlamanın Sınırları”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, s. 39-59, s. 40.

    [24] İbrahim Özden Kaboğlu (1994) “Hak ve Özgürlükler Anlayışındaki Gelişmelerin Anayasa’ya Yansıtılması Sorunu, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı 11, s. 237-252, s. 238.

    [25] Aslında burjuva egemenliğine halel getirmeyecek anayasal güvence toplum, kamu ve devleti birbirine eşitleyip bireyi korumak gibi afaki bir amaçla hareket eder; toplum ve kamunun devletten korunması söz konusu edilmez (edilemez).

    [26] Gören’e göre, salt devletin örgütlenmesine ilişkin kurallar içeren ve bireyin devlet içinde temel statüsünü ortaya koymayan, onun devlete karşı sübjektif temel haklarını, kişisel ve siyasal haklarını içermeyen bir anayasa baskıcı bir nitelik taşır, gerçek ve tam bir anayasa olarak kabul edilemez; Gören, a.g.m., s. 42. Öncelikle baskıcı bir anayasanın temelinde pekala sorunun birey-devlet ikiliğinden doğru kavranması, toplumun, kamu ya da devletle özdeş kabul edilmesi de yatıyor olabilir; ikincisi bireyin korunmadığı bir anayasa neden tam ve gerçek bir anayasa olmasın?

    [27] Yavuz Sabuncu (2012) Anayasaya Giriş, Yenilenmiş On Beşinci Baskı, Ankara: İmaj Yayınevi.

    [28] Gören, a.g.m., s. 54. Oysa daha kimin insan olarak görüleceği sorunundan başlamak üzere, “insan onuru” mefhumu da adalet mefhumu gibi uğruna mücadele eden taraflarca içeriklendirilir.

    [29] Kaboğlu’ya göre, kültürel, sosyal ve iktisadi hakların yeni bir insan hakları kategorisi olarak genelleştirilmesi fikri, Birleşmiş Milletler Şartı’nda görülmektedir. 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi birçok maddesinde bu kuşakta yer alan hakları açık biçimde ilan eder; Kaboğlu, a.g.m., s. 240.

    [30] Kaboğlu, Kolektif Özgürlükler, s. 25-26’dan aktaran Gözler, a.g.e..

    [31] Şeref Gözübüyük (1986a) Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 5. Bası, Ankara: S Yayınları, s. 133 ve 134-135.

    [32] Sabuncu, a.g.e., s. 148-149.

    [33] Gözübüyük, a.g.m., s. 135-136.

    [34] Sabuncu, a.g.e., s. 59 ve 60.

    [35] Fazıl Sağlam (1982) Temel Hakların Sınırlanması ve Özü, Ankara: AÜ SBF Yayınları, s. 22-23. Sağlam’a göre hukukta sınırlamalar düzenlemelerle yapılır, ancak bu, temel hak ve hürriyetlere ilişkin düzenlemelerin sınırlamalarla özdeş olduğu anlamına da gelmez. Temel hakkı güçlendirici olumlu edimler, düzenlemelerle hak ve hürriyetler somut içerik ve biçim kazanır, bu tür düzenlemeler sınırlama değildir; Sağlam, a.g.e., s. 17-18 ve 20-22.

    [36] Gören, a.g.m., s. 49.

    [37] Gözler, a.g.e..

    [38] Kuşkusuz, burjuva toplumsal düzeninin gerektirdiği biçimsel sınırlamaların bütünüyle işlevsiz oldukları ve terk edilmeleri gerektiği anlamına gelmez.

    [39] Gözübüyük, Anayasa Hukuku, s. 23.

    [40] TC Anayasası (1982) https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.2709.pdf, [Erişim Tarihi Şubat 2020].

    [41] İnsan Hakları Derneği (1999) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [42] Cansu Yener Keskin (2019) “Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü ile Çalışma Hakkı Bağlamında Şartlı Mülteciler” Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, s. 388–433, s. 414-415 ve 417.

    [43] Ercan Aygün (2007) 1982 Anayasası’nda Seyahat Özgürlüğü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 99. Aygün’ün incelediği seyahat hürriyetini sınırlayan kanunlar şöyle: Pasaport Kanunu, Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun, Köy Kanunu, Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu, Sıkıyönetim Kanunu, Olağanüstü Hal Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Askeri Ceza Kanunu, Bankacılık Kanunu, 4705 Sayılı Yurt Dışına Çıkışlardan Harç Alınması ve 4481 Sayılı Kanun’da Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun.

    [44] Pasaport Kanunu’nun 23. maddesi ise savaş, iç karışıklık, salgın hastalık gibi olağanüstü durumlarda da seyahat hürriyetinin sınırlanabileceğini hükme bağlıyor. Aygün söz konusu sınırlamanın da nesnel ve genel olması gerektiğine dikkat çekiyor; Aygün, a.g.e., s. 102 ve 116-117.

    [45] Yener Keskin, a.g.e., s. 389.

    [46] Yener Keskin Türkiye’ye özgü şartlı mülteci statüsünün, bu kişilere potansiyel suçlular muamelesi yapılmasının yanı sıra, seyahat sınırlamaları nedeniyle yerleştirildikleri uydu kentlerde iş bulamamaları nedeniyle insani sorunlarla karşı karşıya kalmaları açısından da uluslararası hukuka aykırı olduğunu tespit etmektedir; Yener Keskin, a.g.e., s. 407, 418-420.

    [47] Yener Keskin, a.g.e., s. 429.

    [48] Yerleşme ve seyahat hürriyetine getirilen sıra dışı bir sınırlama biçimi de pasaport ücreti olarak tespit edilmektedir. Devletin yurttaşlarına vermekle yükümlü olduğu belgeyi satmasına yöneltilen itirazların en çarpıcı yanı, dünyadaki en pahalı pasaportun Türkiye’de olduğu tespiti. Bu durumun temel hak ve hürriyetlerden olan seyahat hürriyetini engellediği savunulmaktadır; Eser Akgül (2015) “Müşteri değil yurttaşız!”, Sözcü, https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/musteri-degil-yurttasiz-835788/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [49] Edirne Roman Derneği (2008) Biz Buradayız, Türkiye’de Romanlar, İstanbul: Mart Matbaacılık, https://hyd.org.tr/attachments/article/30/biz_buraday%C4%B1z_-_turkiye’de_romanlar-1.pdf, [Erişim Tarihi, Aralık 2019].

    [50] CNN Türk (2014) “Sulukule nereye gitti?”, https://www.cnnturk.com/2010/yasam/diger/01/12/sulukule.nereye.gitti/559116.0/index.html, [Erişim Tarihi, Şubat 2020]. Gazeteci Reyhan Gül’ün tespitine göre Taşoluk’a yerleştirilen 337 Roman ailenin 334’ü maddi sıkıntılar ve toplumsal baskılar nedeniyle geri dönmüştür; Reyhan Gül (2011) “334 Roman aile Sulukule’ye döndü”, http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/783287-334-roman-aile-sulukuleye-dondu, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [51] Hürriyet (2012) “Sulukule projesi iptal”, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sulukule-projesi-iptal-20748277, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [52] Hürriyet, ibid..

    [53] Ferhat Yaşar (2019) “Sulukule yok olduktan sonra proje iptal edildi”, https://www.gazeteduvar.com.tr/turkiye/2019/09/13/av-hilal-kuey-sulukule-karari-40-yildir-ayni/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [54] Yeni Şafak (2008) “Bir oy uğruna Roman olurum”, 30 Ağustos 2008, s. 13.

    [55] Yeni Şafak  (2006) “Sulukule Aslına Rücu Ediyor”, 4 Kasım 2006.

    [56] Fikri Akyüz (2008) “Bu ‘serseriye ve Çingene’ye dikkat!”, Yeni Şafak, 3 Eylül, s. 8.

    [57] Ertuğrul Özkök (2018) Sulukule Akademisi’nde dokuz sekizlik bir gün”, Hürriyet, 18 Şubat, s. 19.

    [58] Hürriyet (2012) “Sulukule’de ‘mağduruz’ ittifakı”, 14 Haziran, s. 6.

    [59] Evrensel (2008) “Kentlerde sürgünlerin yılı”, 31 Aralık, s. 4.

    [60] Evrensel (2011) “Rantı dünya gördü”, 11 Kasım, s. 3.

    [61] Evrensel (2011) “Sulukule projesi oldubittiye getiriliyor”, 19 Ekim, s. 2.

    [62] Evrensel (2008) “Roman Günü’nde yıkım”, 9 Nisan, s. 5.

    [63] Ortadoğu (2010) “AKP’nin yok dediği tarih ortaya çıktı”, 22 Ağustos, s. 1.

    [64] Ortadoğu (2008) “ABD’den Sulukule’deki durumu çözüm çağrısı”, 17 Eylül, s. 12.

    [65] Öznur Oğraş Çolak (2017) “Sulukule’nin şenlik ateşi de sürgünde”, Cumhuriyet, 5 Mayıs, s. 18.

    [66] Hazal Ocak (2015) “Hayatlarını çaldılar, Cumhuriyet, 11 Nisan, s. 12.

    [67] Cumhuriyet (2009) “Sulukule kentsel dönüşüm kurbanı”, 16 Mayıs, s. 1.

    [68] Cumhuriyet (2009) “İnsan hakları ihlali”, 12 Haziran, s. 3.

    [69] Orhan Bursalı (2008) “Yağmala, Vur, Yık, Yok Et, Sat Savuştur!”, Cumhuriyet, 31 Ağustos, s. 6.

    [70] Sözcü (2008) “Sulukule’de ‘insan hakkı ihlali’ yokmuş”, 18 Ocak, s. 4.

    [71] Sözcü (2008) “ABD: Sulukule’yi sakın yıkmayın”, 6 Nisan, s. 8.

    [72] TC İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (2020), “İstatistikler Veri Tabanı – Geçici Koruma”, https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [73] Yeni Şafak (2019) “Hiçbir ülkenin bekçisi değiliz”, 7 Eylül, s. 1.

    [74] Yeni Şafak (2019) “Artık oyun bitti”, 25 Ekim, s. 1.

    [75] Yeni Şafak (2019) “Mülteciler Avrupa kapısına dayanır”, 20 Şubat, s. 1.

    [76] Yeni Şafak (2019) “Teşkilata Suriyeli Talimatı”, 29 Temmuz, s. 1.

    [77] Osman Özsoy (2012) “Gecikmiş kampanya: Suriyeli mültecilere yardım…” Yeni Şafak, 23 Ekim, s. 18.

    [78] Hasan Öztürk (2019) “Suriyeli mültecilerin çoğu dönmeyecek… O halde ne yapmalı”, Yeni Şafak, 20 Aralık, s. 10.

    [79] Hürriyet (2015) “Göçü durdur vize kalksın”, 15 Ekim, s. 23.

    [80] Hürriyet (2016) “Suriyeli’ye Vatandaşlık Müjdesi”, 3 Temmuz, s. 1.

    [81] Hürriyet (2019) “Yüksek Duvar Dikenli Telle Göç Önlenmez”, 20 Şubat, s. 13.

    [82] Hürriyet (2016) “Türkiye’de hayat göçmen için zor”, 8 Nisan, s. 3.

    [83] Hürriyet (2012) “Çocuklarımız sakallı Suriyelilerden korkuyor”, 26 Ağustos, s. 1.

    [84] Evrensel (2013) “Muhalif değilse perişan”, 6 Eylül, s. 1.

    [85] Tamer Arda Erşin (2013) “Cihatçıya beleş, sığınmacıya paralı”, Evrensel, 4 Ağustos, s. 7.

    [86] Evrensel (2015) “AB ve Türkiye kol kola mültecilere savaş açıyor!”, 10 Ekim, s. 10.

    [87] Ercüment Akdeniz (2016) “Mülteci pazarlığı Washington’a uzandı”, Evrensel, 2 Nisan, s. 7.

    [88] Evrim Kepenek (2014) “Saldırılardan hükümet ve medya sorumludur”, Evrensel, 22 Ağustos, s. 4.

    [89] Hüsnü Öndül (2015) “CHP ve ‘Suriyeliler’ Söylemi”, Evrensel, 7 Mayıs, s. 5.

    [90] Can Deniz Eraldemir ve Ayşe Memiş (2019) “Mülteci hukuku uygulansın”, Evrensel, 24 Temmuz, s. 3.

    [91] Ortadoğu (2019) “İnsanlık dersi”, 18 Aralık, s. 1.

    [92] Ortadoğu (2015) “Türkiye, Avrupa’nın tampon bölgesi mi”, 1 Aralık, s. 1.

    [93] Ortadoğu (2016) “Toplama kampı olduk”, 8 Mart, s. 1.

    [94] Ortadoğu (2017) “Konya’da tehlikeli gerginlik!”, 23 Ağustos, s. 2.

    [95] Ortadoğu (2014) “‘Türkiye’de 68 il nüfusunda fazla Suriyeli var’”, 6 Kasım, s. 10.

    [96] Necdet Sivaslı (2012) “Suriyeli Sığınmacıların Yükü Üzerimize Kaldı”, Ortadoğu, 3 Kasım 2012, s. 6.

    [97] Ortadoğu (2014) “Suriyeli sığınmacıların maliyeti 2,5 milyar doları geçti”, 10 Nisan, s. 7.

    [98] Duygu Güvenç (2016) “Zorunlu Dönüş”, Cumhuriyet, 4 Nisan, s. 11.

    [99] Ozan Yayman (2013) “Suriyeli sığınmacılar psikolojik destek bekliyor”, Cumhuriyet, 5 Kasım, s. 10.

    [100] Cumhuriyet (2015) “Köle Düzeni”, 24 Eylül, s. 7.

    [101] Özgen Acar (2014) “Sığınmacılar!”, Cumhuriyet, 15 Ağustos, s. 12.

    [102] Cumhuriyet (2015) “Türkiye artık S.O.S. veriyor”, 23 Eylül, s. 1.

    [103] Barış Doster (2019) “Suriyeli sığınmacılar sorunu nasıl çözülür?”, Cumhuriyet, 31 Temmuz, s. 12.

    [104] Çiğdem Toker (2016) “Suriyeliye Vatandaşlık”, Cumhuriyet, 4 Temmuz, s. 8.

    [105] Sözcü (2019) “Kaydı olmayan Suriyeli İstanbul’dan çıkarılacak”, 23 Temmuz, s. 10.

    [106] Sözcü (2016) “Türkiye’de hayat Suriyeliye rahat”, 9 Temmuz, s. 1.

    [107] Emin Özgönül (2016) “Hepsi başımıza kaldı”, Sözcü, 15 Nisan, s. 4.

    [108] Murat Muratoğlu (2014) “Suriyeliler kâbusumuz olacak!”, Sözcü, 22 Eylül, s. 7.

    [109] Mehmet Türker (2012) “Sığınmacılar özerklik isteyebilir…”, Sözcü, 24 Temmuz, s. 4.

    [110] TİHV (2019) Akademisyen İhraçları, İzmir: TİHV Akademi, https://tihvakademi.org/wp-content/uploads/2020/02/akademisyenihraclariy.pdf, [Erisim Tarihi, Subat 2020].

    [111] Yeni Şafak (2016) “PKK’nın Suç Ortakları”, 12 Ocak, s. 1.

    [112] Yeni Şafak (2016) “Üniversiteler Ayakta”, 14 Ocak, s. 1.

    [113] Yeni Şafak (2019) “Bu karar terörü meşrulaştırır”, 31 Temmuz, s. 1.

    [114] Yeni Şafak (2018) “181.500 pasaporta iade”, 8 Temmuz, s. 15.

    [115] Sedat Ergin (2019) “‘Barış Akademisyenleri’ne beraat süreci hızla ilerliyor”, Hürriyet, 27 Eylül, s. 10.

    [116] Hürriyet (2017) “Üniversitede ihraç şoku”, 9 Şubat, s. 1.

    [117] Hürriyet (2016) “Bildiri Depremi”, 14 Ocak, s. 23.

    [118] Hürriyet (2019) “Eşlere pasaport iptaline AYM freni”, 26 Temmuz, s. 17.

    [119] Evrensel (2016) “Barış isteyenlere savaş açtılar”, 13 Ocak, s. 1.

    [120] Evrensel (2019) “‘Yargı reformu’ teklifi komisyonda kabul edildi”, 9 Ekim, s. 2.

    [121] Kadir Yıldız (2016) “1128 Akademisyen 63’lüklerin devamıdır”, Ortadoğu, 16 Ocak, s. 10.

    [122] Ortadoğu (2016) “OHAL’de temizlik zamanı”, 24 Temmuz, s. 8.

    [123] Sözcü (2016) “Kanlarınızı oluk oluk akıtacağız sonra da akan kanlarınızda duş alacağız”, 14 Ocak, s. 1.

    [124] Cumhuriyet (2016) “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor”, 15 Ocak, s. 1.

    [125] Alican Uludağ (2019) “‘Barış’a özgürlük”, Cumhuriyet, 27 Temmuz, s. 9.

    [126] Yazgülü Aldoğan (2018) “Bunun adı ‘Sivil Ölüm’”, Cumhuriyet, 25 Ekim, s. 5.

    [127] Sinan Tartanoğlu (2018) “OHAL’in ağır faturası”, Cumhuriyet, 19 Ocak, s. 10.

    [128] Emine Kaplan (2019) “Pakete sınırlı rötuş”, Cumhuriyet, 1 Ekim, s. 5.

    [129] Raporun konusunu teşkil eden haberlerin yayınlandığı Yeni Şafak, Hürriyet, Evrensel, Ortadoğu, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin muhtelif sayılarına dipnotlarda yapılan göndermelere kaynakçada ayrıca yer verilmemiştir.

    [122] Ortadoğu (2016) “OHAL’de temizlik zamanı”, 24 Temmuz, s. 8.

    [123] Sözcü (2016) “Kanlarınızı oluk oluk akıtacağız sonra da akan kanlarınızda duş alacağız”, 14 Ocak, s. 1.

    [124] Cumhuriyet (2016) “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor”, 15 Ocak, s. 1.

    [125] Alican Uludağ (2019) “‘Barış’a özgürlük”, Cumhuriyet, 27 Temmuz, s. 9.

    [126] Yazgülü Aldoğan (2018) “Bunun adı ‘Sivil Ölüm’”, Cumhuriyet, 25 Ekim, s. 5.

    [127] Sinan Tartanoğlu (2018) “OHAL’in ağır faturası”, Cumhuriyet, 19 Ocak, s. 10.

    [128] Emine Kaplan (2019) “Pakete sınırlı rötuş”, Cumhuriyet, 1 Ekim, s. 5.

    [129] Raporun konusunu teşkil eden haberlerin yayınlandığı Yeni Şafak, Hürriyet, Evrensel, Ortadoğu, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin muhtelif sayılarına dipnotlarda yapılan göndermelere kaynakçada ayrıca yer verilmemiştir.

    Yazarlar Hakkında

    *Doç. Dr. Benan ERES

    1975’te Ankara’da doğdu. 1998’de Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Aynı bölümden siyaset bilim yan dal derecesi de almıştır. ODTÜ’de 1998 ile 2000 arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2000 yılında Utah Üniversitesi İktisat Bölümü’nde doktora çalışmalarına başladı. 2005’te iktisatta doktora derecesini aldıktan sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü’nde çalışmaya başladı. 2008’de yardımcı doçent, 2013’te doçent oldu. Marksist iktisat kuramı, rekabet kuramı, siyasal iktisat ve bankacılık sistemi üzerine çalıştı, bu konularda Türkçe ve uluslararası yayın organlarında makaleler ve kitap bölümleri yayınladı. 7 Şubat 2017’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile üniversiteden ihraç edildi. Eres çalışmalarını bağımsız araştırmacı olarak sürdürmektedir.

    **Aydın ÖRDEK

    1979’da İmranlı’da doğdu. ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. 2005’te Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Kurgusal ve Tarihsel Bir Kategori Olarak Piyasa’ başlıklı yüksek lisans tezini savundu. 2006’dan 2017’de 686 sayılı KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Siyasal-iktisadi bir kategori olarak parayı tanımlama sorununu konu alan doktora çalışmasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde sürdürmektedir.

  • Türkiye’de Adil Yargılanma Hakkı ve Hak İhlalleri

    Dilan Mızrak*

    I. GİRİŞ

    Türkiye, adil yargılanma hakkının sağlanması konusunda hiçbir zaman ideal bir konumda olmamıştır. Hatta pek çok dava düşünüldüğünde, bugüne kadar yargının resmî/egemen ideoloji ve iktidardan tamamen bağımsız olduğu, savunulamaz. Yakın Türkiye tarihi ise “intikam davaları” zihniyetine dayanan bir görüntü çizmektedir.

    2000’li yılların başında Avrupa Birliğine uyum süreci rüzgârı mevzuat ve uygulamada olumlu değişiklikleri beraberinde getirmiş; başta ölüm cezasının kaldırılması olmak üzere, gözaltı sürelerinin yeniden düzenlenmesi, DGM’lerin kaldırılması, 12 Eylül darbe sorumlularının yargılanmasının önünün açılması, kanunların değişmesi gibi gelişmeler yaşanmıştır. Bu olumlu görülen adımlar zamanla yerini gerilemeye bırakmış; özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası mevzuatı ve uygulamalar yargıya güveni, adaletin yerini bulacağına dair inancı oldukça zedelemiştir.

    Yapılan son anket çalışmalarında yargıya güven; ordu, emniyet ve hükümetin de gerisine düşmüş olup, yaşanılan bir mağduriyetin yargı yoluyla çözülebileceği fikri düşük yüzdelerde çıkmıştır.

    ORC'nin yargıya güven anketi[1]

    http://sodev.org.tr/wp-content/uploads/2019/06/SODEV-Yargi-Bagimsizligi-ve-Yargiya-Guven-Arastirmasi-14.06.2019-1_Page_11.jpg[2]

    http://sodev.org.tr/wp-content/uploads/2019/06/SODEV-Yargi-Bagimsizligi-ve-Yargiya-Guven-Arastirmasi-14.06.2019-1_Page_16.jpg

    II. ADİL YARGILANMA HAKKI

    Hakkaniyete uygun yargılanma, doğru yargılanma terimleriyle de ifade edilebilecek adil yargılanma; “demokratik bir toplumda, hukukun üstünlüğü prensibine dayalı olarak, adaletin gerçekleşmesini güvence altına almayı amaçlar” (Leanza&Pridal, 2014:7).

    Adil yargılanma hakkı kısaca, kişinin; yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkı olarak ifade edilebilir.

    Adil yargılanma hakkı bakımından sorgulanan şey varılan sonuçtan çok, yargılama sürecidir. Diğer bir deyişle,içerik olarak adil bir karar verilip verilmediği değil, adil bir karar verilebilmesi için gerekli koşulların sağlanıp sağlanmadığı” önem kazanmaktadır (İnceoğlu, 2018:1). Adil yargılanma hakkı bütün yargılama sürecine ilişkindir, bu hakkın içerdiği güvenceler ilk derece yargılaması kadar istinaf ve temyiz aşamaları için de geçerlidir (İnceoğlu, 2018:2).

    Hukuken bağlayıcı olmasa da devletlerin iç hukukuna yansıyan ve uluslararası insan hakları metinlerinin temelini oluşturan BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve ayrıca BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gibi Türkiye’nin dâhil olduğu insan hakları sisteminin temel belgelerinde adil yargılanma hakkı büyük öneme sahiptir. Anayasanın çeşitli maddeleri ile de adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır.

    Evrensel Bildirinin 10. maddesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı genel olarak mahkemeye erişebilme, adaleti arayabilme ve yargılama sırasında adaletin sağlanması için gerekli güvenceler şeklinde iki asal bileşenden oluşur (Leanza&Pridal, 2014:8).

    Türkiye Hukukunun bir parçası haline gelmiş AİHS’e göre:

    Yasayla kurulmuş tarafsız ve bağımsız mahkemelerde yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, yargılamaya etkili katılım ve duruşmada hazır bulunma hakkı, davanın aleni olması ve hükmün aleni duruşmada verilmesi, makul sürede yargılanma hakkı, hukuki belirlilik, masumiyet karinesi, bizzat savunma veya müdafinin yardımından yararlanma hakkı, ücretsiz tercüman hakkı, tanık sorgulama hakkı gibi birçok hak adil yargılanma hakkı kapsamındadır.

    Sözleşmeye aykırılıkların incelendiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de, adil yargılanma hakkının öneminden bahisle, bu hakkın dar yorumlanmaması gereğine vurgu yapmıştır; bu nedenle sözleşmenin dinamik yorumlanması, sözleşme metninde yer almayan bir dizi hakkın da bu hakkın bileşeni olduğu belirtilmiştir (Leanza&Pridal, 2014:7). AİHM’in amacı hakkın göstermelik ve teorik olarak korunması değil, uygulanabilir, etkili biçimde korunabilir olmasıdır. Bu nedenle Mahkeme çeşitli kararlarıyla[3] 6. maddenin içerdiği korumayı pek çok hakkı içerecek biçimde geniş tutmuştur (Vitkauskas&Dikov, 2018:12).

    Her ne kadar AİHS adil yargılanma hakkının norm alanını “medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin bir uyuşmazlık” ve “suç isnadının” karara bağlanması ile sınırlı tutmuşsa da AİHM cezai uyuşmazlık ve medeni hak ve yükümlülükler kavramlarını imzacı devletlerin ulusal mevzuatından farklı, özerk bir biçimde yorumlamaktadır. Dolayısıyla AİHM içtihadı 6. maddenin uygulanmasını idari yargı, askeri yargı, anayasa yargısı alanları gibi hukuki süreçleri de içerecek biçimde genişletmiştir.

    Aynı biçimde, her ne kadar 6. madde dava kelimesini içeriyorsa da söz konusu madde, savcılık işlemleri safhası gibi yargılama öncesi aşamalar bakımından da güvence sağlamaktadır (Leanza&Pridal, 2014:14).

    Adil yargılanma hakkı, Anayasada açıkça düzenlenmeseydi bile, 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde de yer alan hukuk devleti kavramı, bu temel hakkın içeriğini dolduran haklar ve ilkeleri hukuk sistemlerinin bir parçası haline getirmeyi zorunlu kılardı. Ancak yine de adil yargılanma hakkının içerdiği pek çok ilke veya hak Anayasanın çeşitli maddelerinde yer almaktadır (örneğin md 36-39, 125, 138 – 142, 145).

    Anayasa’nın 36. maddesine göre “Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”. Yine, Anayasanın 37. maddesi doğal hâkim ilkesini, 38. maddesi masumiyet karinesini, 138 ve devamı maddeler de mahkemenin bağımsızlığı ile bağımsızlığın sağlanmasına ilişkin güvenceleri düzenler.

    Daha çok devletin temel organlarının işleyişine yönelik bir biçimde kaleme alınmış ve haklar bölümünde düzenlenmemiş söz konusu hükümler adil yargılanma hakkını düzenleyen madde 36 ile birlikte yorumlanmaktadır. Anayasa Mahkemesi de, anayasanın bütünlüğü ilkesi gereği, başka maddelere dağılmış olan güvence ve ilkeleri hakkın düzenlendiği ana maddeyi destekleyici bir biçimde kullanmaktadır (İnceoğlu, 2018:15).

    III. Adil Yargılanma Hakkının Bileşenleri ve Türkiye’de Bu Konuda Yaşanan İhlaller

      1. Bağımsızlık

     

    C:UsersdellDesktopADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA4. Fotolarimages (2).jpg

    Hukuk devleti ilkesinin başlıca unsurlarından kabul edilen yargı bağımsızlığı; dış ve iç bağımsızlık olarak ayrılabilir. Dış bağımsızlık, yargı organının yasama ve yürütme organına karşı bağımsız olmasıdır. Anayasanın 138. maddesi de yargı bağımsızlığını düzenlemektedir. Yargı bağımsızlığı, hâkimlere tanınmış  bir hak olarak değil, bireyleri koruyan bir ilke olarak algılanmalıdır. Bu madde yargıyı; yürütme ve yasamadan korumayı amaçladığı gibi, herhangi bir kişi, kurum, örgütten, örneğin siyasal partilerden, medyadan, davanın taraflarından ya da davayla ilgili menfaati olan kişilerden gelebilecek olumsuz etkilere karşı da korumalıdır.

    Bundan başka yargı bağımsızlığı üzerinde içsel tehditler de olabilir. İç bağımsızlık olarak ifade edilebilecek bu ilke, yargı erki içindeki üst makamlardan bağımsızlık, üstlerden talimat almama şeklinde ifade edilebilir. Bu bağımsızlık yargıcın meslektaşları ve özellikle kendinden yukarı seviyedeki diğer yargıçlara karşı bağımsızlığını içerir (Gönenç, 2011:2).

    Yargının bağımsızlığı konusundaki temel uluslararası belgeler; iç ve dış bağımsızlığı, hâkimlerin göreve başlaması, sahip olmaları beklenen güvenceler, çalışma usulleri gibi konuları ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Bu konudaki temel uluslararası belge olarak kabul edilen 1985 tarihli Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri belgesi yanında, konuyla doğrudan ilgili, yakın tarihli ve uluslararası standartları temsil eden üç belge; 1994 tarihli Avrupa Konseyi, Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolü Konusunda Tavsiye Kararı, 2007 tarihli Venedik Komisyonu, Yargısal Atamalar Raporu ve 2010 tarihli Venedik Komisyonu, Yargıçların Bağımsızlığı Raporudur (Raporların Ayrıntıları için Gönenç, 2011).

    C:UsersdellDesktopADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA4. Fotolarcubbe3.jpg Adalet sisteminin temel taşları olan yargıç, savcı ve avukatlar, duruşmalarda özel cübbeleriyle görev yapar. Bu siyah cübbe, öylesine sıradan bir kıyafet değil, vicdanın ve tarafsızlığın sembolüdür. Yargı, kimseden emir almadığı, bağımsız olduğu için, kimsenin önünde iliklenmesin diye cübbenin düğmeleri yoktur. Yargı, kamu hizmeti olduğu için cübbenin cebi de yoktur[4].

    Bir mahkemenin bağımsız olup olmadığına karar verirken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şu hususları değerlendirir: Mahkemenin üyelerinin atanma biçimi, görev süreleri, dışarıdan baskılara karşı güvencelerin varlığı, kurumun bağımsız bir görünüme sahip olup olmaması (Mole & Harby, 2001:58).

    Avrupa Birliği 29.5.2019 tarihli Türkiye Raporunda, yukarıda sayılan kriterlerin neredeyse hepsi konusunda olumsuz görüş bildirmiş, Türkiye’de yargı bağımsızlığına ilişkin gerilemenin devam ettiğini yazmıştır. Rapora göre “Hâkim ve savcılar üzerindeki siyasi baskı ve çok sayıda hâkim ve savcının rızaları dışında yer değiştirmeleri devam etmiştir. Bu durum, yargının bağımsızlığı ile genel kalitesi ve etkinliği üzerinde önemli bir olumsuz etki oluşturmaya devam etmiştir. Çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalan çok sayıda hâkim ve savcı, aklanmalarına rağmen mesleklerine iade edilmemiştir”.

    Rapora göre, yargının işleyişi konusundaki uyum da erken aşamada olup, ciddi gerileme devam etmiştir. “Diğer hususların yanı sıra, 2016 darbe girişiminin ardından hâkim ve savcıların %30’unun ihraç edilmesi ve görevden uzaklaştırılması neticesinde Türk yargısının bağımsızlığı ile ilgili endişeler devam etmektedir. Hâkim ve savcıların işe alınmasında ve terfiinde; nesnel, liyakate dayalı, yeknesak ve önceden belirlenmiş kriterlerin bulunmaması ile ilgili olarak herhangi bir tedbir alınmamış olması nedeniyle, mevcut sistem çerçevesinde, yeni hâkim ve savcıların işe alınmaları endişeleri artırmıştır. İhraçların ve görev yerlerinin rızaları dışında değiştirilmesinin yargı üzerinde hâlâ caydırıcı etki yarattığı gözlemlenmekte ve bu durum, hâkim ve savcılar arasında oto sansürün yaygınlaşması riskini taşımaktadır. Bu durum, bir bütün olarak yargıyı, bağımsızlığını ve kuvvetler ayrılığını zayıflatabilir”.

    “Yargının yürütmeden bağımsız olmasının sağlanması veya Hâkimler ve Savcılar Kurulunun bağımsızlığının artırılması amacıyla yasal güvencelerin yeniden tesis edilmesine yönelik hiçbir tedbir alınmamıştır. Paralel bir sistem oluşturma riski taşıyan, sulh ceza hâkimliği kurumuna ilişkin herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Sulh ceza hâkimlerinin kararları üzerinde yürütme erkinin etkisi bulunduğuna dair algıya ilişkin ve yargı yetkileri ve uygulamaları ile ilgili endişeler devam etmektedir. Bu endişeler, geniş kapsamlı yetkilere sahip olmaları ve kararlarına yönelik itirazların daha yüksek bir adli merci tarafından değil, bir başka tek hâkimli yapı tarafından inceleniyor olmasıyla ilgilidir. Bunların kararları, giderek AİHM içtihadından uzaklaşmakta ve nadiren yeterli düzeyde bireyselleştirilmiş gerekçe sunmaktadır[5].

    Türkiye Barolar Birliği de hazırladığı İnsan Hakları Raporunda benzer ihlalleri örnek vererek değerlendirmiştir:

    İstanbul Adliyesinde FETÖ soruşturması kapsamında yargılanan bazı sanıkları tahliye eden hâkimler hakkında soruşturma açılmış ve görev yerleri değiştirilmiştir. By-lock uygulaması ile ilgili olarak istinaf incelemesi yapan Gaziantep İstinaf Mahkemesinin ilgili ceza dairesinin hâkimlerinin görev yerleri verdikleri karar nedeni ile değiştirilmiştir. Kararı veren iki hâkim görevlerinden alınarak başka illere atanmış, verilen karara muhalif kalan hâkim ise aynı istinaf dairesine başkan olmuştur[6].

    Benzer biçimde, Hâkimler ve Savcılar Kurulu, eski Korgeneral Metin İyidil‘in darbe girişimi davasında aldığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını kaldıran, beraatine ve tahliyesine karar veren Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20’nci Ceza Dairesi heyetinin görev yerlerini değiştirmiştir. İyidil kararıyla ilgili olarak Cumhurbaşkanının “Yargı camiamız için gerçekten çok çok üzücü bir adım olmuştur. İlginç olan şey şu; tabii bunların hepsinin talimatlarını da verdik, yani kararı veren kişi veya kişilerin de FETÖ’cü olması bu işin nerelere vardığını gösteriyor” açıklaması sonrası böyle bir karar alınması büyük tartışma yaratmıştır.

    Devam eden davalara ilişkin olarak yürütme ve yasamanın temsilcileri tarafından kamuoyuna yapılan açıklamalar, yargıya açık ya da zımni biçimde talimat verme yargı bağımsızlığı önündeki engellerden biridir.

    C:UsersdellDesktop67b3c74e9002c324-1556215540-1556215546.jpg C:UsersdellDesktopADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA�. GENEL (haber, yazı, istatistik, davalar...)AİHM'deki Demirtaş davası Müdahil olan Avrupa Konseyi, Türkiye'de adil yargılama olmadığını savundu_dosyalar1568794307881-vslvlshn.jpg

    “7 Haziran 2015 seçiminin ardından iki önemli olay gerçekleşmiştir. Türkiye’deki demokratik tartışma ortamını yükselten barış görüşmeleri çökmüş ve Erdoğan HDP’yi, özellikle de Demirtaş’ı doğrudan ve açıkça “terörist” olarak hedef göstermeye başlamıştır. Erdoğan’ın 28 Temmuz 2015 tarihindeki konuşmasının hemen ardından Demirtaş hakkında altı soruşturma başlatılmıştır. Burada dikkati çekici nokta, Demirtaş’ın konuşmaları ile soruşturma tarihleri arasındaki büyük tutarsızlıktır. 2 Ocak 2016 tarihli konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan bir talepte bulunmuştur. Bu talep üzerine, üç aydan kısa bir süre içinde Demirtaş hakkında 10 farklı şehirde fezlekeler hazırlanmıştır. 20 Kasım 2018 tarihinde AİHM, Demirtaş’ın tutukluluk halinin yasa dışı olduğuna karar verdiğinde, Cumhurbaşkanı “Bizi bağlamaz. Karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” demiş, ardından da AİHM için “terörist sevici” ifadesini kullanmıştır. Erdoğan’ın bu açıklamalarının ardından, 4 Aralık 2018 tarihinde, beş yıl önceki bir konuşması nedeniyle Demirtaş’a, “terör propagandası” için mümkün olan en yüksek ceza verilmiştir[7].

    rahip brunson ile ilgili görsel sonucu deniz yücel ile ilgili görsel sonucu
    İzmir Diriliş Kilisesi Rahibi ABD vatandaşı Andrew Craig Brunson’un, ‘milli güvenliği tehdit eden faaliyetlerde bulunduğu’ iddiasıyla sınır dışı edilmesi yönünde verilen kararının ardından, 15 Temmuz soruşturmasında bir ‘gizli tanık’ Brunson aleyhine savcılıkta ifade verdi ve Rahip Brunson FETÖ ve PKK ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Brunson’un, “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etmek” suçlamasıyla 20, toplamda 35 yıla kadar hapsi istenirken, kamuoyunun gözü önünde cereyan eden bir pazarlık süreci başladı Türkiye ile ABD arasında. Erdoğan, konuyla ilgili, “Diyorlar ki, papazı bize verin. Bir papaz da sizde var. Siz onu bize verin biz de onu, yapalım yargıda gereğini size verelim” ifadelerini kullandı. Pazarlık eleştirileri gölgesinde, hakkında 35 yıl hapis cezası istenen ve ev hapsinde olan ABD’li din adamı Brunson’a, 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi ve Brunson tahliye edilerek ABD’ye gitti.

    Almanya’da yaşayan Die Welt gazetesi

    muhabiri

    Deniz Yücel’in, “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlarından yargılandığı ve 4 yıldan 18 yıla kadar hapisle cezalandırılmasının talep edildiği dava sırasında, Almanya’dan gelen iade talepleri üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Deniz Yücel ben bu makamda olduğum sürece asla iade edilmeyecek” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Deniz Yücel bir yıl tutuklu kalmasının ardından tahliye edildi ve Almanya’ya döndü.

    Bu iki dava, yürütmenin yargı üzerindeki etkisini göstermesi bakımından oldukça önemli olup, siyasetçiler, hukukçular, kamuoyu nezdinde yargı bağımsızlığının ağır bir ihlali kabul edilmiştir.

    Bağımsızlık tartışılırken, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hal çerçevesinde kurulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonundan[8] bahsetmek gerekmektedir. 27.01.2017 tarih ve 685 sayılı KHK ile olağanüstü hal kapsamında kurulan komisyon, terör örgütlerine ya da Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna hükmedilen yapı veya oluşumlara üyeliği ve irtibatı olduğu gerekçesi ile doğrudan doğruya kanun hükmünde kararnameler ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirir. Komisyon toplam yedi üyeden oluşmakta olup bu üyelerden üçü Başbakan tarafından kamu görevlileri arasından, bir üye Adalet Bakanlığının merkez teşkilatı ile bağlı veya ilgili kuruluşlarda çalışan hâkim ve savcılar arasından, bir üye İçişleri Bakanlığınca mülki idare amiri sınıfına mensup personel arasından, birer üye ise Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından Yargıtay ve Danıştay’da görevli tetkik hâkimleri arasından seçilir.

    “Komisyonun üyelerini atayan siyasi ve idari mercilerin bizzat kendileri ihraç ve kapatma kararı vermiştir. O nedenle alınan tedbirlerin hukukiliğini sorgulayacak olan Komisyonun, tedbiri alanlar ve uygulayanlar tarafından atanıyor olması bizatihi kendisi bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinin baştan göz ardı edildiğini ortaya koymaktadır. Öte yandan 126.120 başvuru alan OHAL Komisyonunun, 7 kişiyle çalışarak bu başvuruları sağlıklı bir şekilde incelemesinin mümkün olmadığı ortadadır. Yine, bir terör örgütüyle bağlantısı bulunduğu için kamu görevinden çıkartılan bir kişi veya kapatılan bir televizyon kanalı söz konusu olduğunda cezai bir suçlama olduğu da açıktır. Bu husus şu açıdan önemlidir. Bu kişi ve kurumlar, hiçbir savunma imkânı verilmeden, delil sunamadan, tanık dinletemeden, iddia makamının iddialarını tartışma ve çürütme imkânı olmadan masumiyet karinesinden mahrum bırakılmıştır. Hali hazırda bu kişilerin kamu görevine iade edilmeden mağduriyetlerinin yıllarca sonra sonuçlanacak bir soruşturma sonrasında giderilmesinin adil olup olmadığı tartışma konusudur[9].

    2. Tarafsızlık

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi çerçevesinde tarafsızlık, davanın çözümünü etkileyecek bir önyargı yokluğu; özellikle, mahkemenin veya mahkeme üyelerinden bazısının taraflar düzeyinde, onların leh ve aleyhinde bir duygu veya çıkara sahip olmaması demektir (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:282).

    AİHM, mahkemelerin tarafsızlığı konusunda ciddi hassasiyet göstermekte, buna bağlı olarak, tarafsızlık konusu gündeme getirilirse “tamamen esastan yoksun” olmadığı takdirde mutlaka soruşturulması[10]; yine, hakkında tarafsızlığından korku duyulması için meşru neden bulunan tüm yargıçların çekilmesi gerektiğini[11] belirtmektedir.

    Subjektif tarafsızlık, mahkeme üyesi yargıcın birey sıfatıyla, kişisel tarafsızlığıdır. Yani, subjektif tarafsızlığın belirlenmesinde sorulacak soru, yargıcın belirli bir davadaki başvurucuya karşı önyargılı ve taraflı bir tutumu, kişisel bir kanaati olup olmadığıdır. Subjektif tarafsızlığa karar vermek için AİHM fiili peşin hüküm kanıtı arar[12]. Aksine ilişkin kanıt bulunana dek, usulünce atanmış bir yargıç kişisel olarak tarafsız kabul edilir. Bu çok güçlü bir karinedir ve uygulamada, kişisel peşin hükmün kanıtlanması çok zordur (Nole ve Harby, 2001:29).

    Objektif tarafsızlık ise, kurum olarak mahkemenin kişide bıraktığı izlenim, yani mahkemenin hak arayanlara güven veren, tarafsız bir görünüme sahip bulunması; tarafsızlığı sağlamak için alınmış bulunan tedbirlerin, organın tarafsızlığı konusunda makul her türlü şüpheyi ortadan kaldırır nitelikte olmasıdır. Mahkemelere duyulan güvenin büyük ölçüde kurumun üyelerden soyutlanarak, bir bütün olarak verdiği nesnel görünüme bağlı olduğu kuşkusuzdur (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:282 vd).

    barış imzacıları davası ile ilgili görsel sonucu

    AİHM içtihadı pek çok durumda ilk kararda görüşünü açıklayan tek bir yargıcın bile ikinci kararda yer almasını tarafsızlığın ihlali için yeterli görmüş, çoğunluğun önceki kararda yer alması halinde ise mutlaka ihlal bulmuştur. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenlerin İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılamalarında mahkeme heyeti tüm yargılamalar bakımından aynıdır. Büşra Ersanlı hakkında karar veren heyetin, daha sonra görülen tüm yargılamalarda da imzası vardır. İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metni imzacıları için 1 Yıl 3 Ay hapis cezası vermiştir. Bu kararlarda İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi kelimesi kelimesine ilk kararındaki ifadeleri kullanmaktadır. Ayrı hükümler bulunmakla birlikte tümünde suç konusu eylem, iddianame, savcının mütalaası ve nihai karar yazım hatalarına kadar tamamıyla aynı niteliktedir. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metninin propaganda olduğuna bir kez karar vermiş bir heyetin aynı suçlamayı defalarca aynı şekilde karara bağladığı ve bağlayacağı açıktır. Dolayısıyla artık ortada tarafsız bir mahkeme olmadığı gibi bir yargılamadan da bahsetmek mümkün değildir. Kararın kes/yapıştır şeklinde kaleme alınmış olması bu durumun açık bir göstergesidir. Ayrıca, İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesinin kullandığı ifadeler tamamen önyargı içeren, dava konusu eylemle değil, sanığın kişiliği ile ilgili olan nitelikler taşımaktadır:

    Bunun yanında sözde sorumluluk sahibi aydın bir akademisyen olarak…”(s.18),”... sözde aydın, barışçı, demokratik, sorumluluk sahibi ve tarafsız akademisyen kimliği ile hiç bir şekilde bağdaşmadığı…” (s. 18), “…sözde aydın akademisyen kimliği ile bağdaşmamaktadır.” (s. 18)”

    AİHM’in belirlediği adil yargılanma ölçütlerine göre, aynı durumun yaşandığı akademisyen yargılamalarının genel olarak tarafsızlık ilkesini ihlal ettiği görülmektedir.

    3. Mahkemeye Erişim

    Anayasanın 36. maddesindeki “herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir” düzenlemesi de mahkemeye ulaşma, hak arama özgürlüğünü düzenlemiştir.

    Mahkemeye erişimle ilgili temel meseleler; başvurucunun taraf ehliyeti olmaması, süreler, adli yardımın bulunmayışı ve mahkeme harçları gibi erişime dair usulle ilgili engeller ile davalılara tanınmış muafiyetlerdir (Vitkauskas:31).

    Mahkeme hakkı, hak aramak için mahkeme önüne gidebilme olanağının gerçekten, fiilen ve etkili bir biçimde mevcut olmasını gerektirir. Mahkeme hakkı sadece hukuken öngörülen sınırlamaların değil fiilen öngörülen sınırlamaların da kaldırılmasını gerekli kılar (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:274). Nitekim Türkiye ile ilgili çeşitli kararlarda AİHM, dava harcının davacının ödeyebilme gücünden fazla olmasına rağmen kendisine adli yardım verilmemesini adil yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir (İnceoğlu, 2018:27)[13].

    Mahkemeye erişim hakkı sınırlı bir haktır. Devletler bu hakkın kullanımı bakımından davacılara sınırlamalar getirebilir, örneğin; küçüklere, akıl hastalığı veya zayıflığı olanlara, hükümlülere yönelik sınırlamalar söz konusu olabilmektedir, ancak bu sınırlamalar ölçülü olmalı, hakkın özüne dokunmamalı ve meşru amaç gütmelidir (Mole & Harby,2001:72).

    Adalete Erişimi Engellenen Gruplar

    İnsan Hakları Ortak Platformu, adalete erişimle ilgili raporunda; LGBT bireyler, Romanlar, Aleviler, Sığınmacı ve göçmenlerle ilgili örneklere yer vermiştir. Buna göre;

    Toplumda mevcut olan LGBTİ’lere yönelik önyargı ve bu önyargılardan beslenen genel ahlak anlayışı, adaleti sağlamakla yükümlü kurumlarda da mevcuttur. Bu anlayışın sonucu olarak, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığa emniyet ve yargı kurumlarında sıklıkla rastlamak mümkündür. Hak ihlaline uğrayan, mağdur ya da davacı olan kişi LGBTİ ise, çoğunlukla etkin soruşturulma yürütülmüyor, kişilerin hak arama hürriyeti ile adil yargılanma hakları ihlal ediliyor. Uğradığı ihlallere karşı harekete geçen LGBTİ’ler, özellikle de translar, karakolda şikâyet aşamasından dava süreçlerine kadar ayrımcılığa uğramaktadır. Öncelikle, karakolda trans ya da eşcinsel bireylere daha baştan suçlu muamelesi yapıldığına dair yaygın bir kanı vardır. Şikâyeti değerlendirmekle yükümlü polislerin işi ağırdan aldığı, mağdurları şikâyetlerini geri almaları için ikna etmeye çalıştıkları hatta tehdit ettikleri ve işlemleri sabaha kadar başlatmadığı sıklıkla dile getirilen sorunlardan biridir. Suç duyurularında gelişme olmadığı gibi, polisler tarafından karşı suç duyurularında bulunulup trans kadınlara ‘polise direnme’ ya da ‘hakaret’ gibi suçlamalar yüklenebilmektedir. Emniyetteki bu engellemelere rağmen şikâyetlerini yargıya taşımayı başaran LGBTİ’ler ise toplumsal yargıların yargı kurumları ve personelinde de mevcut olduğuna şahit olmaktadır. Bazı hâkim ve savcılar, homofobik tutum ve tavırları sonucunda cezasızlığa yol açan kararlara imza atabilmektedir. Nefret cinayetlerinin görüldüğü davalarda uygulanan haksız tahrik indirimleri bunlara örnek gösterilebilir. Görüşme yapılan bir trans kadın, tüm bu süreçleri ‘davacı olarak girip sanık olarak çıkıyorsun’ şeklinde özetlemiştir”.

    Adalete erişim konusunda Romanların yaygın olarak yaşadığı ayrımcılık vakalarının birçoğu, etkili bir soruşturmanın yürütülmemesi, davaların uzun sürmesi ve cezasızlıkla ilgilidir.

    Öncelikle, Romanlar hakkındaki kalıp yargıların emniyet personelinde de mevcut olmasının bir sonucu olarak, polisler, mağdur olsalar dahi suçu Romanlarda aramaya çalışabiliyor veya olayları yeterince soruşturmayabiliyor. Romanlara yönelik kitlesel saldırıların, diğer bir deyişle linç girişimlerinin yargıya taşındığı durumlarda davalar neredeyse zamanaşımı süresine denk gelecek şekilde uzun sürmektedir. Örneğin, 2010 yılında Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşayan Romanların saldırıya uğrayarak yerlerinden edilmesiyle ilgili davanın karar duruşması 2015 yılının sonunda görülebilmiştir. Dava sonucunda Roman hakları savunucularını tatmin eden bir karar çıkmış olmasına rağmen, Selendi davasının cezasızlıkla sonuçlanmayan nadir davalardan biri olduğunu belirtmek gerekir. Romanları hedef alan kitlesel saldırılardan bir diğeri, 2013 yılında Bursa’nın İznik ilçesinde meydana gelmiştir. İki yıl boyunca görülen 10 duruşmanın ardından, Ekim 2015’te linç girişiminde bulunan 31 kişinin tamamı hakkında beraat kararı verilmiştir”.

    Alevileri hedef alan nefret söylemi ve saldırılara ilişkin davalar da cezasızlıkla sonuçlanmaktadır. Örneğin, 2012 yılında Malatya’da Alevi bir ailenin evinin taşlanarak linç girişiminde bulunulmasına ilişkin davada, 3.5 yıl sonra verilen kararda saldırganlar beraat ettiği gibi, saldırıya uğrayan mağdurlara hapis cezası verilmiştir. Linç girişimlerinde genellikle ‘mala zarar’ ya da ‘hakaret’ suçlarından dava açılmakta, ayrımcılık ve nefret söylemi savcı ve hâkimler tarafından göz ardı edilmektedir[14].

    Mahkemeye erişim hakkının bir ihlali olan ve İHOP Raporunda çeşitli kesimler bakımından belgelenen cezasızlık politikası; kadın cinayetleri, işçi ölümleri, zorla kaybetmeler, kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımı, nefret suçları, Kürt illerinde yaşanan ağır insan hakları ihlalleri bakımından da söylenilebilir.

    “Cezasızlık, en yalın ifadeyle, yaşanan bir hak ihlalinin soruşturmasının, faillerinin bulunmasının, yargılanmasının ve cezalandırılmasının, suçtan mağdur olanların tazmin edilmesinin söz konusu olmamasıdır. Burada altı çizilen konu devletin sorumluluğudur. Kavram, devletin bizzat yarattığı veya göz yumduğu aktörler eliyle yahut devlet ve kurumlarının denetlenmemesi sonucu meydana gelmiş olan ağır ve sistematik hak ihlalleri ile ilişkili olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır”[15].

    Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde 28 Aralık 2011’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) bağlı savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 17’si çocuk 34 kişinin hayatını kaybetmesi olayında sorumlu tek bir kişinin yargılanmaması, ancak mağdur ailelere soruşturmaların açılması, 20 Temmuz 2015 Suruç ve 10 Ekim 2015 Ankara Katliamları davalarında, gerçek sorumluların yargı önüne çıkarılmadığına yönelik kamuoyundaki kanı, 2014 yılında 301 madencinin yaşamını yitirdiği Soma Faciası Davasında maden sahibinin beraat etmesi ve benzeri olaylar cezasızlık nedeniyle adalete erişim hakkı önünde engel oluşturan, böylece, adalet hakkını ortadan kaldıran yakın dönem olaylarıdır.

    kadın cinayetleri ile ilgili görsel sonucu

    Kadın Dayanışma Vakfı gönüllü avukatlarından Zekiye Karaca Boz, kadına yönelik şiddetin neden her geçen gün arttığını, yargının bu konuda neden önemli olduğunu, bu konuda adil yargılanma hakkının nasıl ve neden ihlal edildiğini şöyle açıklıyor:

    Kadına yönelik şiddetle mücadelenin önündeki en önemli engel sistematik bir cezasızlık sorunu/politikasıdır. Ceza mahkemeleri, düşünce suçlularını yargılarken cezalandırma ve hak ihlallerinde ne kadar istekli ise kadına yönelik şiddet davalarında sanıkların adil yargılanma ve savunma haklarını koruma konusunda da o kadar cevval geliyor bize. Suçtan zarar gören kadın, fail kadar korunmuyor. Saldırıyı yargı makamları önüne taşıyabilmeyi becerenler koruma görmediklerinde şikâyetlerinden vazgeçiyorlar. Tanıklar da mağdur olacakları korkusuyla vazgeçiyor veya bildiklerini söylemiyor. Oysa İstanbul Sözleşmesi taraf devletlere mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin alınması yükümlülüğü getiriyor. Cinsel saldırıya uğrayan kadını “ne yaptı ya da ne giydi de bunu hak etti” diye yargılayan erkek bakış açısının egemen olduğu sistem kolluk güçlerinden başlar; savcılık, adli tıp ve mahkeme heyetiyle devam eder. Kadınlar kendini savunmak zorunda kalmadan ve suçlanmadan ifade veremiyor. Destek almadan mücadele etmek zorunda kalan kadınlar yargılamadan, şiddetin yarattığı travmanın daha da derinleşmesiyle çıkıyor. Cinsel saldırı suçlarının hemen tamamında savcı, şikâyette bulunan kadına soruyor: “Neden doktora gitmedin?”, “Neden o adamla içki içtin?”, “Bile bile oraya neden gittin?”, “Neden bağırmadın?”, “Neden şikâyet için altı ay bekledin?” hatta iki saat sonra başvuran kadına bile “Neden iki saat bekledin?” diye sorulabiliyor. Cinsel saldırıya uğrayan kadınlar dinlenmiyor, defalarca “sorgulanıyor.” Tecavüz veya cinsel şiddet mağduru kadın, genellikle tamamı erkeklerden oluşan bir heyet önünde bazen birden fazla kez ifade vermeye zorlanıyor. Mağdurların faillerle tanışıklığı cinsel saldırının olmadığı, rıza ile cinsel ilişki gerçekleştiğine gerekçe olabiliyor. Mağdura neden hemen polis çağırmadığı ve olay esnasında kan olan çarşafları neden yıkadığı, faille nişanlı olup olmadığı, neden sanığın önündeki masaya oturduğu soruluyor. İddianamelerde ve kararlarda genellikle mağdurların olay öncesi ve sonrasına ilişkin davranışları ile özel hayatları tartışılıyor ve varılan sonuçlar suçun işlenip işlenmediğine gerekçe yapılıyor. Ama faillerin olay öncesi ve sonrasındaki davranışları ile özel hayatları hiç incelenmiyor, bu yönde bir değerlendirme yapılmıyor. Cinsel saldırı suçu için öngörülen cezalar yüksekse de pratikte cezalar genellikle alt sınırdan verilmekte ve iyi hal indirimi yapılmaktadır. Bu iyi hal indirimine takım elbise-kravat indirimi diyoruz. Sanıkların tümü özellikle ağır ceza alacağını bilen sanıklar duruşmalara sinekkaydı tıraş ve pırıl pırıl giysilerle gelir, mahkeme heyetine son derece saygılı ve lütufkârdır. Adalet karşısında boynunun ince olduğunu, yüce mahkemenin adaletine güvendiğini söylerler. Haklıdırlar, bu davranışları onlara iyi hal indirimi olarak döner. Basit cinsel saldırı davalarında ise verilen hapis ve para cezaları ertelenmekte veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile fiilen uygulanmamaktadır. Bunların yanı sıra infazına başlanan hapis cezalarının şartlı tahliye uygulaması ile tamamı infaz edilmemekte, infazın ertelenmesi gibi yasal düzenlemelerle infazına başlanan cezalarda dahi fiili cezasızlık durumu oluşmaktadır”[16].

    Kadın cinayetlerine ilişkin olarak, 2013 yılından başlayarak aylık ve yıllık raporlar hazırlayan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verilerine göre 2013 ile 2020 yılları arasında 2485 kadın katledilmiştir. Sadece 2020 yılının Ocak ayı içinde ise 27 kadın erkekler tarafından öldürülmüştür[17].

    Kadın cinayetleri bakımından sanıklara uygulanan iyi hal indirimi Türk Ceza Kanununun 62. maddesine dayanılarak verilmektedir. Söz konusu maddeye göre;

    “(1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmi beş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.

    (2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir”.

    şule çet ceren özdemir özgecan ile ilgili görsel sonucu

    “Ankara’nın Çankaya ilçesinde 17 Ağustos 2014’te Sebahattin Santur,  eski eşi Hülya Çelik’i pompalı tüfekle katletti. Hakkında, “tasarlayarak öldürme” suçundan dava açılan Santur için savcı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istese de mahkeme heyeti 5 Şubat 2015’te görülen karar duruşmasında, Santur’un yargılama sürecindeki davranışlarından dolayı “iyi hal indirimi” uygulayarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine  müebbet hapis cezası verdi”.

    “Adana’da eşi Halime Yelmez’i boğarak katleden Hasan Yelmez hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle açılan davanın 14 Nisan’daki karar duruşmasında sanığa iki indirim uygulandı.  Hasan Yelmez’e önce “iyi hal” indirimi uygulayan mahkeme bir de Halime Yelmez’in “sadakat yükümlülüğünü” ihlal ettiğini öne sürerek sanığa 19 yıl hapis cezası verdi”[18].

    “İstanbul Gümüşsuyu’daki bir apartman boşluğunda 2010 yılında cansız bedeni bulunan Nazlı Sinem Erkesoğlu’nu öldürmek suçundan müebbet hapis cezasıyla yargılanan Can ve Emre Paksoy kardeşler de 4 Aralık 2014 tarihinde  görülen davanın karar duruşmasında beraat etti. Erkesoğlu’nun intihar etmiş olabileceğini iddia eden mahkeme, “Daha önceden sadece selamlaştığı bir erkekle alkol alıp, evine giden, cinsellik yaşayan, mağdurenin ne yaptığını tespit etmek mümkün değildir” şeklindeki skandal bir yorumla zanlı iki kardeşin  beraatına karar verdi”. Hayatını kaybeden genç kızın ailesi, ‘Usul ve yasaya aykırı olduğu’ gerekçesiyle kararı temyiz etti. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 23 Mayıs 2018’de Paksoy kardeşler hakkında verilen beraat kararının bozulmasına karar verdi. Fazlı Sinem Erköseoğlu’nu ‘kasten öldürdükleri’ iddiasıyla yargılanan Paksoy Holding’in veliahtları Mahmut Emre ve Can Paksoy kardeşler, Yargıtay’ın beraat kararını bozmasının ardından yeniden yargılandılar. 5 Şubat 2020 tarihinde İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi iki sanığın da beraatına karar verdi[19].

    4 Aralık günü, Ankara 31. Ağır Ceza Mahkemesi, Üniversite öğrencisi Şule Çet’in 29 Mayıs 2018 tarihinde öldürülmesiyle ilgili davada sanıklardan Çağatay Aksu’ya müebbet ve 12 yıl 6 ay hapis, Berk Akand’a ise 18 yıl 9 ay hapis cezası verilmesine hükmetti. Davanın müdahillerinden biri olan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın başvurusunda, sanıklara alt sınırdan ceza verilmesinin ve iyi hal indirimi uygulanmasının, suçun toplum ve mağdurlar üzerindeki sosyolojik ve psikolojik etkileri ve toplum üzerinde oluşturacağı travma dikkate alındığında, sanıkların üzerine atılı suçlarla ilgili olarak TCK 62. Maddesi uyarınca iyi hal indirimi yapılmasının toplum vicdanım rahatlatmaktan uzak, hukuka aykırı olduğu kanaatini taşıdığını belirtti[20].

    jitem davaları ile ilgili görsel sonucu

    (Mardin’de, 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin keyfi infazı ve zorla kaybedilmesine dair açılan dava kapsamında yapılan kazılara ve kazılar neticesinde, üzeri beton ve taşla kapatılmış bir kuyudan çıkarılan cenazelere ilişkin görseller).

    Cezasızlık nedeniyle adil yargılanma hakkının sağlanmadığı diğer bir mesele de faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelere ilişkindir. 90’lı yıllarda Kürtlere yönelik işlenen faili meçhul cinayetler ve gözaltında kaybedilmelere karşı açılan davalar birer birer kapanmaktadır. 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin ölümünden sorumlu 4’ü asker 5’i korucu 9 kişinin yargılandığı “KIZILTEPE JİTEM” davasında tüm sanıkların beraatına ve davanın zamanaşımından düşmesine karar verildi. 14 Haziran 1993 tarihinde Şırnak’ın Görümlü köyünde 6 kişinin zorla kaybedildiği gerekçesi ile dönemin 23. Jandarma Sınır Tugay Komutanı Mete Sayar’ın da aralarında olduğu altı subayın Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı “GÖRÜMLÜ” davasında tüm sanıklar beraat etti. 1993-96 yılları arasında Ankara’da Altındağ Nüfus Müdürü Abdülmecit Baskın ve ayrıca Savaş Buldan, Behçet Cantürk, Hacı Karay’ın da bulunduğu zorla kaybedilen veya yasadışı keyfi infaz edilen 19 kişiye ilişkin ilk soruşturma 2011 yılında başlatıldı. İlk duruşması 16 Mayıs 2014’te görülen ve tutuklu sanığın olmadığı “ANKARA JİTEM” davasının 10 Nisan 2015 tarihli duruşmasında eski MİT Güvenlik Daire Başkanı Mehmet Eymür kendisine verilen 29 kişilik infaz listesini mahkemeye sundu. Dava kapsamında Susurluk Raporunu hazırlayan Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş, eski Emniyet Müdürleri Kemal Yazıcıoğlu ve Hanefi Avcı, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Çiçek, CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan, eski İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, gazeteci Uğur Dündar, eski Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in danışmanı Mümtazer Türköne, emekli Tuğgeneral Veli Küçük gibi isimler tanık olarak ifade verdi. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve eşi Özer Uçuran Çiller’in tanık olarak dinlenmesi talebi “dönemlerinde işlenen cinayetlerin faillerinden birebir haberdar olmayacaklarının açık olması” gerekçesiyle reddedildi. 13 Aralık 2019‘da görülen karar duruşmasında aralarında Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın’ın da bulunduğu tüm sanıkların beraatına karar verildi[21].

    Mahkeme hakkı, yalnızca dava açma hakkını ya da mahkemenin yargı yetkisinin tam olmasını değil, bir uyuşmazlığın mahkeme tarafından kesin olarak, bağlayıcı ve icra edilebilir niteliğe sahip bir kararla çözümlenmesini de içermektedir. Mahkeme tarafından verilen bağlayıcı kararların yerine getirilmemesi de mahkeme hakkının ihlali anlamına gelir. AYM de mahkeme hakkını şöyle tarif etmektedir: “Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir.” Mahkeme hakkı, sadece ilk derece mahkemesine başvurmayı değil, AYM’ye göre, temyiz yoluna başvurabilmeyi de kapsar (İnceoğlu, 2018: 43).

    mehmet altan şahin alpay ile ilgili görsel sonucu Gazeteciler Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında açılan davalara bakan yerel mahkemeler, kararları kesin ve bağlayıcı olan Anayasa Mahkemesinin iki gazetecinin tahliye edilmesi yönündeki kararına rağmen tahliye kararı vermedi. Üst mahkemeye yapılan itirazlar sonucunda Mehmet Altan tahliye edildi. Şahin Alpay ise ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle “kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiği” iddiasıyla yeniden AYM’ye başvurdu. Alpay’ın başvurusunu karara bağlayan AYM oybirliği ile hak ihlali kararını aldı. Bu karar sonrası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Şahin Alpay’ı yaklaşık 20 ay sonra ev hapsi kararıyla tahliye etti.

    4. Yasayla Kurulmuş Mahkeme

    Yasayla kurulmuş mahkeme kuralı, hem mahkemelerin kuruluş ve yetkilerinin, hem de izleyecekleri yargılama usulünün, yürütmenin düzenleyici tasarrufları ile değil, yasal düzenleme ile ve dava konusu olay ortaya çıkmadan önce belirlenmesini gerektirir. Bu güvence, doğal yargılama makamı ve doğal yargıç ilkesini yansıtmaktadır (İnceoğlu, 2018:71).

    Anayasa’nın “kanuni hâkim güvencesi” başlığını taşıyan 37. maddesi, “hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir mahkeme önüne çıkarılamaz”, “bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz” hükümlerine yer vererek yargılamayı yapan mahkemenin yasayla kurulması gerektiğini ayrıca ve açık bir biçimde belirlemiştir.

    MLSA/F/IPI, gazetecilerin yargılanmasına ilişkin izlenilen davaların incelenmesiyle hazırlanan adalet gözlem raporunda, “izlenilen davalarda heyetin sıkça değişmesi, tabiî hâkim ilkesine aykırı bir durum yaratarak yargılamaların tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda şüpheler yaratmış ve zaman zaman da yargılamaların sürüncemede kalmasına neden olmuştur”[22] belirlemesini yapmıştır.

    Sulh Ceza Hâkimliklerinin de tabii hâkim ilkesine aykırılık teşkil ettiğine ilişkin görüşler mevcuttur. “Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun, bir yandan sulh ceza mahkemelerini kaldırmış, diğer yandan da sulh ceza hâkimliklerini kurmuştur. Adı geçen kanun, kaldırılan sulh ceza mahkemelerinin yargılamaya ilişkin görevlerini asliye ceza mahkemelerine, arama, yakalama, tutuklama kararı verme gibi soruşturma işlemlerine ilişkin diğer görev ve yetkilerini ise yeni kurulan sulh ceza hâkimliklerine vermiştir. Arama, yakalama, tutuklama gibi kararların sulh ceza mahkemesi hâkimleri tarafından verilmesi ile sulh ceza hâkimlikleri tarafından verilmesi arasında şöyle bir fark vardır: Büyük illerde pek çok sulh ceza mahkemesi vardı. Yürütülen soruşturmada arama, yakalama, tutuklama gibi kararların o gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesinden talep edilmesi gerekliydi. O gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesindeki hâkim ise, o olay için atanmış veya nöbet görevi o olay için belirlenmiş bir hâkim değildir. Bu hâkimin önüne sunulan dosyada inandırıcı deliller var ise hâkim, arama, yakalama, tutuklama gibi kararlar verecek; delilleri inandırıcı bulmuyor ise bu yöndeki talepleri reddedecektir. Bu hâkim önceden “ayarlanmış” bir hâkim değildir. Bu hâkim bir “tabiî hâkim”dir. Bu hâkime sunulan dosyada inandırıcı deliller yoksa pekâlâ hâkim kendisine sunulan talepleri reddedebilecektir. Böylece, arama, yakalama, tutuklama gibi taleplerin özel olarak ayarlanmış bir hâkimden değil, bu tabiî hâkimden istenmesi, soruşturulan kişilere büyük bir güvence sağlar. Aynı kanun uyarınca, 38 adet sulh ceza mahkemesi kaldırılmış ve yerlerine sadece 6 adet sulh ceza hâkimliği kurulmuş ve bunlara 6 adet sulh ceza hâkimi atanmıştır. Eskiden İstanbul Adliyesinde tutuklanması talep edilen kişinin 38 adet sulh ceza mahkemesi hâkiminden birinin önüne çıkması ihtimali var iken, şimdi 6 hâkimden birinin önüne çıkması ihtimali var. Keza eski sistemde bu 38 sulh ceza mahkemesi hâkiminin birinin kararına itiraz edildiğinde itiraz başvurusu, bu 38 hâkimden biri tarafından değil, 55 asliye ceza hâkiminden o gün nöbetçi olan birisi tarafından karara bağlanıyordu. Oysa yeni sistemde bu 6 sulh ceza hâkimin birisinin verdiği karara itiraz edildiğinde itiraz hakkında diğer beş hâkimden birisi karar verecektir. Görüldüğü gibi eski sistemde, siyasal iktidarın, bir ihtimal, art niyetle arama, gözaltına, tutuklama kararı çıkartmak istemesi durumunda İstanbul Adliyesinde etkilemesi gereken hâkim sayısı 93 iken, yeni sistemde bu sayı 6’ya düşmüştür. Haliyle 6 hâkimi etkilemek, 93 hâkimi etkilemekten daha kolaydır[23].

    Tabii hâkim ilkesinin ihlali olarak kabul edilebilecek bir diğer vaka da özel yetkili mahkemelere ilişkindir. Adil yargılanma hakkının bir ihlali olarak görüldüğü için Avrupa Birliği uyum sürecinde kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin (DGM) devamı niteliğinde kabul edilen Özel Yetkili Mahkemeler, 1 Haziran 2005 ile 5 Temmuz 2012 tarihleri arasında yargılama faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Ergenekon, Balyoz, Şike ve KCK davaları gibi Türkiye yargı tarihinin önemli davaları bu mahkemelerde görülmüştür.

    özel yetkili mahkemeler kck ile ilgili görsel sonucu

    Tabii hâkim/mahkeme güvencesi, bireyin uyuşmazlığa konu işlem ve eylemi tarihinde görevli ve yetkili olan hâkim, mahkeme ve savcının değişmemesi, o uyuşmazlığın yargılamasını yapıp çözmesi gerekir. Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasının ardından davalar ağır ceza mahkemelerine devredildi. İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi ise, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının ardından yeniden yargılama talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen KCK ana davası ile KCK basın davasına, Anayasa Mahkemesi’nin 6 Kasım 2014’te gönderilen dosya ile ilgili kararını açıklamamasını gerekçe göstererek davalara kendisi bakma kararı aldı. Ergenekon ve Balyoz Davalarında Özel Yetkili Mahkemelerin sebep olduğu mağduriyetler giderildiği halde, aynı durum KCK Davaları bakımından söz konusu olmamıştır. Dava avukatları, adil bir yargılamanın olması için daha önceki mahkemenin tüm işlemlerinin iptal edilerek yeniden bir yargılama yapılması gerektiğini savunmuştur, ancak ağır ceza mahkemeleri yargılamalara kaldığı yerden devam etmiştir[24].

    5. Hakkaniyete Uygun Yargılama

    Hakkaniyete uygun yargılama; silahların eşitliği, çelişmeli yargılanma, duruşmada hazır bulunma ve yargılamaya etkili katılım ile diğer temel delil kurallarını kapsamaktadır. Bu hak ve ilkelerin korunmadığı bir davada adil bir yargılanmadan söz etmek olanaklı değildir.

    Silahların Eşitliği

    Silahların eşitliği ilkesi yargılamadaki taraflar arasında hakkaniyete uygun bir dengenin sağlanmasını amaçlar. Bu ilke, hem medeni hak ve yükümlülükler, hem de suç isnadı içeren davalarda, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından taraflar arasında eşitliğin, adil bir dengenin sağlanması ve bu dengenin yargılamanın her aşamasında korunması anlamına gelir.

    Savcıların hâkimler ile yan yana ve aynı konumda oturması, silahların eşitliği ilkesinin ihlaline neden olmakta ve savcıya savunma avukatına göre daha fazla itibar gösterildiği, savcıya daha fazla önem verildiği izlenimi yaratmaktadır. Bu durumun yarattığı kaygılar Türkiye hakkında düzenlenen İstişari Ziyaret Raporlarında belirtilmiş ve Adalet Bakanlığına hitaben birtakım önerilerde bulunulmuştur.

    TBB tarafından hazırlanan insan hakları raporunda da söz konusu meseleye yer verilmiştir: “Türkiye’de yapılan yargılamalarda bir savcı aynı mahkemede yıllar boyu görev yapmaktadır. Buna ilişkin olarak bir hâkim, aynı savcı ile 8 yıldır aynı mahkemede görev yaptıklarını belirtmiştir. Bu durum ister istemez savcının hâkim kararlarında etkili olabileceği şüphesini artırmaktadır. Hâkim ve savcıların eşit konumda ve birbirlerine yakın oturmaları, uzun yıllar beraber çalışmaları, aynı sitelerde oturmaları, aynı yemekhane, aynı asansör, aynı kapıları kullanmaları aralarındaki ilişkinin neredeyse arkadaşlık boyutuna ulaşmasına neden olmakta ve tüm bu aşamalarda savunma avukatlarından ayrı konumlanmaları nedeniyle adil yargılanma ilkesinin ihlaline neden olmaktadır. Herhangi bir durumda adil yargılanma ilkesinin ihlal edilebileceği şüphesinin oluşması halinde bile bu şüphenin ortadan kaldırılmaması adil yargılanma hakkının ihlaline neden olabilir[25].

    Tanıkların dinlenmesinde hak eşitliği mahkeme içtihatlarınca hakkaniyete uygun yargılamanın gerektirdiği bir sonuç olan silahların eşitliği ilkesinin en önemli gereklerinden biridir. Son dönemde sıklıkla başvurulan “gizli tanık” ifadeleri çeşitli boyutları nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlali niteliğindedir. Bu duruma TBB raporunda detaylı biçimde yer verilmiştir:

    “Şüpheli sıfatı ile gözaltına alınan kişiler aleyhine usulsüz bir şekilde, “gizli tanık” adı altında bazı kişilerin ifadesine başvurulmaktadır. Gerçekte bu kişiler aynı soruşturma kapsamında şüpheli/sanık konumunda olmalarına rağmen beyanlarına itibar edilmektedir. Ceza yargılama sistemimizde, tanık 3. kişidir. 3. kişi konumunda olan tanık dıştan gelen, görgüsü ve bilgisi dâhilindeki vakıaları hâkime aktaran ve anlatan kişidir. CMK m. 236/1 suç mağdurlarının tanık sıfatı ile dinlenebileceklerini hükme bağlamıştır. Bunlar dışında tanık olarak dinlenebilecek kişiler olay ile ilgili bilgisi olabilecek 3. kişilerdir. Bir kişinin sanık olarak yargılandığı bir davanın soruşturma ve buna bağlı olarak açılan kamu davasının kovuşturma evresinde tanık olarak dinlenmesi mümkün değildir. Ceza yargılama sistemimiz buna izin vermemektedir. Soruşturmayı yapan ve soruşturma dosyası elinde olan bir Cumhuriyet Savcısının yasanın bu kuralını bilmemesi mümkün değildir. Bu yasal düzenlemeye rağmen Cumhuriyet Savcısı, hakkında soruşturma yürüttüğü bir kişiye kod adı vererek gizli tanık olarak dinlemekte ve tanık olarak dinlediği kişinin beyanını hiçbir yan delil ile desteklemeden, gizli tanığın ifadesinde iftirada bulunduğu kişiler hakkında soruşturma başlatarak bu kişilerin tutuklanmasını sağlamaktadır[26].

    Silahların eşitliği ilkesiyle ilgili olarak önemli bir konu da bilirkişi raporlarıdır. Bilirkişilik kurumuna ilişkin iki sorun gündeme gelmiştir. Birincisi, idari bir merci adına çalışan ve resmi bilirkişilik görevi üstlenen görevlilerin duruşmada tarafsız olup olamayacakları sorunudur, ikincisi ise bu bilirkişilerin davada ayrıcalıklı bir rol üstlenmeleridir. Ulusal mahkeme, nesnelliği kuşkulu olan bilirkişi heyetinin hazırladığı raporun maddi içeriğini inceleyemiyor ve böylece bilirkişi heyetinin bulguları dava konusunun karara bağlanmasında tartışılmaz ve belirleyici delil haline gelerek hâkim bir rol oynuyorsa silahların eşitliğine aykırılık oluşur (İnceoğlu, 2018:122).

    ÇORLU DAVASI bilirkişi ile ilgili görsel sonucu
    2018 yılında gerçekleşen ve 25 kişinin yaşamını yitirdiği Çorlu tren faciasına ilişkin olarak hazırlanan bilirkişi raporu, kazada hayatını kaybedenlerin yakınları tarafından “olayda asli sorumluluğu bulunan TCDD yetkililerine hiçbir kusur atfedilmemiş olması, olayın meydana gelmesinde sadece TCDD’nin alt kademelerinde çalışan dört personelin ‘asli kusurlu’ olduğunun belirtilmiş olması” nedenleriyle eleştirilmiş, nesnellikten uzak olarak nitelendirilmiştir. Konuya ilişkin olarak, CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker’in yazılı soru önergesine Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan tarafından verilen yanıtlar, dikkat çeken bilgilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kazadan TCDD’yi sorumlu bulmayan üç bilirkişi; Bekir Binboğa, Sıddık Yarman ve Mustafa Karaşahin’e YHT hatlarının yapılması ve işletmeye alınması aşamalarında TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü’ne verdikleri danışmanlıklar nedeniyle, İstanbul Üniversitesi ve Süleyman Demirel Üniversitesi döner sermayeleri aracılığıyla 14 ayrı danışmanlık sözleşmesi için toplam 1 milyon 40 bin TL danışmanlık hizmeti bedeli ödendiği açıklanmıştır. Bilirkişilerden Sıddık Yarman’ın, Savronik şirketinin yönetim kurulu üyesi olduğu ortaya çıkmış ve bu şirketin kazanın gerçekleştiği tren hattının sinyalizasyon sistemi ihalesini aldığı bilgisine ulaşılmıştır. Bunların yanı sıra davada bilirkişilik yapan Mustafa Karaşahin’in de, aynı zamanda TCDD’ye danışmanlık yapıyor olması raporun tarafsızlığına yönelik şüpheler doğurmuştur[27].

    Duruşmada Hazır Bulunmak

    AİHM, ceza davalarında sanığın duruşmalarda hazır bulunması gerektiği yönünde karar vermiştir. Sanığın gıyabında duruşma yapılması ceza davalarında belirli istisnai koşullarda, yetkililer gerekenleri yaptıkları halde ilgili kişiye duruşmayı haber veremedikleri takdirde ve bazı hastalık durumları söz konusu ise adaletin idaresini sağlamak için kabul edilebilir.

    Sanığın keyfî olarak duruşmada hazır bulunmasının engellenmemesi gerektiği gibi, duruşmada hazır bulunabilmesi için uygun olanakların yaratılması da gereklidir. Sanığın davası görülürken hazır bulunması için, ilgili devlet yeterince gayret göstermelidir.

    Sanığın video konferans yoluyla dinlenmesi de AİHM önüne gelmiştir. Video konferans yöntemi kullanılarak katılımının sağlanması, kendiliğinden Sözleşme’ye aykırı görülmemiştir fakat AİHM her bir davada bu yönteme başvurulmasının meşru bir amaç güdülerek yapılıp yapılmadığını ve delil sunumu ile ilgili düzenlemelerin Sözleşme’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkı güvencelerine uygunluğunu denetleyeceğini belirtmektedir. (İnceoğlu, 2018:148).

    Video konferans yönteminin, adaletin gerçekleşmesini, hızlı ve sağlıklı işleyebilmesini sağlamak amacıyla kullanımı olumlu sonuçlar doğurabilecek nitelikteyken, ülkemizde son dönemde kullanımı oldukça yoğunlaşan SEGBİS (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi), hak ihlallerine sebebiyet vermektedir. 20 Eylül 2011’de Resmi Gazetede yayınlanmış olan yönetmelikle kullanılmaya başlanılan SEGBİS 25.08.2017 tarihli ve 30165 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile istisnai olmaktan çıkmıştır.

    https://freeturkeyjournalists.ipi.media/wp-content/uploads/2018/08/segbisphoto_resized.png[28]

    Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 196. Maddesinde yapılan değişiklik sonucu, SEGBİS kullanımı herhangi bir şart aranmaksızın hâkim ve savcının takdirine bırakılmıştır. Adalet Bakanlığı raporunda yer alan verilere göre, 2013’te SEGBİS ile yapılan bağlantı sayısı 12.759 iken, 2017’de 244.768’i bulmuştur[29].

    Tutuklanan birçok kişi, yargılamanın yapıldığı Mahkemenin yargı alanı dışında olan cezaevlerinde tutuklu bulunmaktadırlar. Bu kişilerin savunmaları sesli ve görüntülü iletişim sistemi ile alınmaktadır. Bu sistem ile tutuklu kişi görüntülü olarak Mahkeme ile iletişim kurmaktadır. Kişinin yargılamaya katıldığı izlenimi verilen bu uygulamada tutuklu açısından ciddi sıkıntı ve sakıncalar oluşmaktadır. Zaman zaman görüntülerde ve iletişimde meydana gelen aksaklıklar nedeni ile tutuklu kişi kendisini tam olarak ifade edememektedir. Tutuklu kişinin yargılama sırasında duruşmada bulunma talebi genellikle kabul görmemektedir. Yargılanan kişinin duruşmada hazır bulunması, savunması, sözleri ve mimikleri ile birlikte, mahkeme heyetine bir kanaat vermesi, mahkemenin kanaati açısından önemlidir. Bu sistem, yargıda yüz yüzelik ilkesini ihlal edici bir durumdur. Sanıkların mahkemelerde hazır bulunup ifade verme talepleri mahkemeler tarafından dikkate alınmayarak genellikle reddedilmektedir. Bu şekilde yapılan yargılamalar, sanıkların adil yargılanma hakkı kapsamında olan, mahkemeye erişim ve yargılamanın yüz yüze yapılması ilkesine aykırı bulunmaktadır”[30].

    Pek çok tutuklu gazetecinin yargılanmasındaki ihlalleri raporlaştıran MLSA/IPI bu konu üzerinde önemle durmuştur: “İki yılı aşkın süredir Trabzon Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazeteci İdris Sayılğan yargılama süresince bir kez bile fiziken hâkim karşısına çıkarılmadı. 23 Mayıs 2018 tarihli duruşmasında yaşanan arıza sebebiyle SEGBİS’e bağlanamadı. Duruşma sonunda tutukluluğa devam kararı verildiği göz önünde bulundurulduğunda, sanığın kendi duruşmasına katılamamış ve savunma vermemiş olması bu kararı hukuksuz kılmaktadır. Daha sonra Sayılğan’ın ifade vermek üzere SEGBİS odasına çağırılmadığı ortaya çıktı”[31].

    Masumiyet Karinesi

    Anayasanın 38. maddesine göre “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. AİHS 6. Madde(2) uyarınca da bir suçla itham edilen herkes yasalara göre suçluluğu ispat edilene dek masum kabul edilir. Ancak bu ilke, Sözleşme tarafından “cezai” kabul edilen hukuk davaları için, örneğin mesleki disiplin yargılamaları için de geçerlidir.

    Masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiği önemli hallerden biri, genel anlamda suçun kanıtlanması yükümlülüğü savcılıkta olduğu halde kişilerin suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışmaları durumudur. Ayrıca bugün karşılaşılan önemli bir hak ihlali, delillerin toplanmasından önce kişinin tutuklanarak özgürlüğünden mahrum bırakılması; iddianın ve delillerin gerçekliğinin sonra araştırılmasıdır[32].

    gezi davası ile ilgili görsel sonucu

    Masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiği önemli örneklerden biri Gezi Parkı Davası ve Osman Kavala’nın bu dava kapsamında tutuklanmasıdır. 18 Ekim günü, Gaziantep dönüşü Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alınan iş insanı Osman Kavala, Gezi Parkı olayları çerçevesinde, 1 Kasım 2018 günü sevk edildiği İstanbul nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği tarafından, “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” ve “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlarından tutuklandı. Tutuklandığı gün ne ile suçlandığını bilmeyen Kavala’nın tutuklanma gerekçesini kamuoyu olarak medyadan öğrendik. Kavala’nın dosyasına, gözaltına alındığı günün hemen ertesinde getirilen gizlilik kararı, savunma avukatlarının ve sanığın dosyaya erişimini engelledi. Soruşturma dosyası, tutuklu Kavala ve avukatlarından kısıtlamalarla gizlenirken soruşturma bilgileri medyaya servis edildi. Tutuklanmasının üzerinden 15 ay geçtikten sonra hakkında iddianame hazırlanan Kavala’nın avukatlarının tutukluluğa itiraz talepleri duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden değerlendirilerek reddedildi[33].

    18 Şubat 2020 günü Gezi Parkı eylemlerine ilişkin, aralarında Osman Kavala, Can Dündar, Yiğit Aksakoğlu, Ayşe Mücella Yapıcı ve oyuncu Mehmet Ali Alabora’nın da bulunduğu 1’i tutuklu 16 sanığın “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan yargılandığı davada karar çıktı. Mahkeme salonunda bulunan 9 sanık tüm suçlamalardan beraat ederken, ifadesi alınmayan 7 sanığın dosyası ise ayrıldı. Hakkında tahliye kararı verilen Osman Kavala aynı gün, 15 Temmuz darbe soruşturması kapsamında, tahliye edilmeden tekrar gözaltına alındı.

    Hakkında bir mahkûmiyet hükmü veya tutuklama tedbiri olmayan (hatta adli soruşturma bile açılmamış) kişilerin görevden uzaklaştırılan (açığa alınan) memur isim listeleri olarak internet sitelerine sızdırılması, siyasetçiler tarafından yargılamayı etkileyecek şekilde yargılanmadan suçlu olarak ilan edilme şeklindeki beyanlar masumiyet ilkesinin ihlali niteliğindedir[34].

    Kişi suçsuzluğunu ispat etmek zorunda kalıp, isnat edilen fiili işlemediğini resmi kayıtlar ile kanıtlamasına rağmen, mağduriyeti giderilememektedir. İşinden atılmış durumda kalan kişi yine KHK ile kurulan komisyona işine son verilen yüzbinlerle ifade edilen kişilerden biri olarak başvuruda bulunma ve ne zaman biteceği belli olmayan bir komisyon kararını bekleme durumuna gelmektedir. Bu durumda bulunan kişilerin sosyal hayatlarındaki çöküntü ise devam etmektedir[35].

    6. Makul Sürede Yargılanma

    Her olayın kendine özgü farklılıkları olduğu için, yargılama süresinin makul olup olmadığı davanın özellikleri çerçevesinde değerlendirilmektedir, makul sürenin ne olduğuna ilişkin belirlenmiş mutlak bir süre yoktur. Yargılamada rol alan derece mahkemelerinin sayısına göre de değişmektedir. Kural olarak, tek dereceli yargılamada üç yıl aşılmışsa, iki dereceli yargılamada beş yıl aşılmışsa, üç dereceli yargılamada altı yıl aşılmışsa daha dikkatli bir inceleme yapılacağı söylenebilir (İnceoğlu, 2018:269).

    Makul zamanın ne olduğunun değerlendirilmesi açısından üç ana ölçütü içeren kümülatif bir test uygulanır, bunlar: Davanın mahiyeti ve karmaşıklığı; başvurucunun tutumu; resmi makamların tutumudur (Vitkauskas&Dikov, 2018:117). Davanın adalet duygusunu zedeleyecek biçimde uzun sürmesi, makul süre hesabı mutlak olmadığı halde adil yargılanma hakkını ihlal edici niteliktedir.

    ZİRVE YAYINEVİ DAVASI 12 YIL SONRA BİTTİ

    18 Nisan 2007’de Malatya’da İncil satan Zirve Yayınevi’nde biri Alman ikisi Türk vatandaşı üç Hristiyan öldürülmüştü. Katliamı gerçekleştiren Emre Günaydın, Abuzer Yıldırım, Cuma Özdemir, Hamit Çeker ve Salih Gürler olay yerinde suçüstü yakalanmıştı. Dokuz yıllık süreçte üç mahkeme başkanı, beş de savcı değiştiren davanın yerel mahkeme süreci, Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’nde 28 Eylül 2016’da verilen kararla sona ermişti. Beş katliamcı üçer kez ömür boyu hapis ve 39 yıl 9’ar ay hapis cezasına çarptırılırken aralarında Hurşit Tolon’un da bulunduğu 14 sanık beraat etmişti. Yargıtay 16’ncı Ceza Dairesi, Malatya mahkemesinin verdiği kararı 23 Ocak 2019 tarihinde onaylayarak kesinleştirdi.

    7. Savunma

    Savunmada bir avukatın yardımından yararlanma hakkı adil yargılanma hakkının bileşenlerindendir. Avukat, ilgili tarafından serbestçe seçilebileceği gibi gerekli şartların varlığı halinde mahkemelerce de görevlendirilebilir. Genel kural olarak, suçlanan kişiler sadece gözaltında sorgulanırlarken değil, gözaltına alındıkları andan itibaren avukatın yardımından yararlanma hakkına sahip olmak zorundadırlar[36].

    Avukata erişim hakkı, kolluk tarafından gözaltına alınan şüphelilerin dezavantajlı durumlarını dengeleyen önemli bir karşı ağırlık olmuştur. Bu hak, şüphelilere kolluk tarafından kötü muamele edilmesine veya baskı kurulmasına karşı temel bir güvence teşkil etmekte ve adaletin tecelli etmesine katkı sağlamaktadır[37].

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin ağır insan hakları ihlalleri yaptığını teyit ederken şu hususları açık bir şekilde vurgulamıştı:

    “Bir meslek grubu olarak hukukçuların, adaletin yönetiminde ve hukukun üstünlüğünün muhafaza edilmesinde merkezi bir rolleri vardır. Avukatların mesleklerini lüzumsuz engellemelere maruz kalmadan icra edebilme özgürlüğü, demokratik bir toplumun asli bileşenlerinden ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerinin, özellikle de adil yargılanma ve kişisel güvenlik haklarına yönelik teminatların etkin bir şekilde uygulanmalarının olmazsa olmaz ön koşullarından biridir. Dolayısıyla avukatlık mesleğinin üyelerine baskı yapılması ve onlara yönelik tacizler, Sözleşme ile kurulan sistemin kalbine indirilmiş darbelerdir. Bu nedenle, her ne biçimde olursa olsun bu türden baskılar yapıldığına ilişkin iddialar, özellikle de avukatların kitlesel olarak gözaltına alındığı veya tutuklandığı, ofislerinin arandığı vakalar, mahkeme tarafından özellikle sıkı incelemeye tabi tutulacaktır.”

    avukatların yargılanması ile ilgili görsel sonucu

    2016 yılında ilan edilen Olağanüstü Hal ve buna dayanılarak yapılan yeni düzenlemeler öncesinde de savunma hakkını kısıtlayan durumlar yaşanmış olmasına rağmen OHAL sonrası düzenleme ve uygulamalar görülmekte olan davaları çıkmaza sürüklemektedir.

    OHAL sırasında 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile getirilen ve sonradan yasalaştırılarak Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’a kalıcı olarak dâhil edilen çok sayıda düzenleme şüphelilerin avukat tutma ve savunma haklarını zedeler niteliktedir. TBB, hazırladığı raporda OHAL sonrası yaşanan savunma hakkı ihlallerini derlemiştir.

    Rapora göre örneğin, müvekkilin gözaltına alınmasını takip eden ilk 24 saatte avukatların müvekkilleriyle görüşmesi kolluk güçleri tarafından, savcılık izniyle ve mahkeme onayı sonradan alınmak kaydıyla kısıtlanabilmektedir ki savcılar, bu yetkilerini düzenli olarak kullanıyor. Avukatların tutuklu olarak cezaevinde bulunan müvekkilleriyle gizli ve özel görüşme hakları da fiilen kaldırılmış durumda, zira yetkililer avukat ile müvekkil arasındaki tüm görüşmeleri izleyebiliyor ve kayıt altına alabiliyorlar. Ayrıca terörle mücadele kapsamındaki suçlarda mahkemede bir sanık için hazır bulunabilecek müdafi sayısı da üç avukatla sınırlandırılmış durumda[38].

    OHAL sırasında getirilen başka bir önlem, mahkemelerin belli avukatların, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan soruşturulan ya da kovuşturulan müvekkillerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmelerini yasaklama yetkilerinin kapsamını büyük ölçüde genişletiyor. Kendileri hakkında da terörle mücadele kapsamındaki suçlardan açılmış bir ceza soruşturması bulunan avukatlar, artık Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) 151/3-4 maddeleri uyarınca, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan soruşturulan ya da kovuşturulan müvekkillerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmekten iki yıla kadar yasaklanabiliyorlar. İnsan Hakları İzleme Örgütü bu uygulamanın birçok örneğine rastlamıştır:

    “Temmuz 2018’de verilen bir hâkimlik kararı, darbe girişiminden yargılanan subayları savunan İstanbul Barosu’ndan bir avukatın bu tür davalara girmesini, hakkında, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan bir soruşturma yürütüldüğü gerekçesiyle, bir yıl boyunca yasakladı. Oysa söz konusu avukata henüz terör örgütü (FETÖ) üyeliği suçu isnat edilmiş değildi”.

    “2018 Aralık’ında verilen başka bir hâkimlik kararı da, haklarında terör suçlarından soruşturma veya kovuşturma yürütülen 131 avukatı, yasadışı Marksist Leninist Komünist Partisi ile bağlantılı olmakla suçlanan kişiler hakkında halen yürütülmekte olan soruşturma kapsamında itham edilen şüphelilerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmekten yasakladı”.

    Savunma avukatlarının karşılaştıkları sorunlar bununla da sınırlı değildir. Soruşturma başlar başlamaz, Cumhuriyet savcıları tarafından, 667 sayılı KHK’da kendilerine tanınan yetki kapsamında dosyalar ile ilgili gizlilik kararı alınmakta ve savunma avukatının dosyaya erişim hakkı sınırlanmaktadır. Savunma avukatı dosyaya ancak kovuşturma safhasında, iddianamenin kabulü kararı verildikten sonra ulaşabilmektedir[39].

    Yine, 27.07.2016 tarih ve 668 sayılı KHK ile getirilen; “Avukat bürolarında hâkim kararıyla veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle, Cumhuriyet savcısının katılımı olmaksızın, adli kolluk görevlileri tarafından arama ve el koyma yapılabilir” düzenlemesi savunma hakkını ihlal etmektedir. Avukat büroları herhangi bir işyeri niteliğinde olmayıp; müvekkillerin etkin bir savunma yapılabilmesi için avukatlarına teslim ettikleri belgelerin, avukat ile müvekkili arasındaki sır saklama yükümlülüğü kapsamındaki her türlü evrak, yazışma ve ses kaydının bulunduğu, avukatların müvekkillerine ait davalara ilişkin her türlü faaliyeti yürüttükleri yerlerdir[40].

    The Arrested Lawyers Initiative (Tutuklu Avukatlar İnisiyatifi) verilerine göre, darbe girişiminden bu yana Türkiye’de 1546 avukat hakkında soruşturma veya kovuşturma açılmış, bu avukatlardan 274’ü ilk derece mahkemelerinde terör örgütü üyesi olmaktan hüküm giymiş, 598’i ise belli süreler tutuklu olarak cezaevinde kalmıştır ya da hala tutukludur[41].

    https://arrestedlawyers.files.wordpress.com/2019/12/screen-shot-2019-12-18-at-11.28.40.png?w=525&h=392

    Yakın zamanda gerçekleşen bazı duruşmalarda, avukatlara söz hakkı verilmemesi, avukatların hâkimlerce duruşma salonunun dışına çıkarılması, hatta duruşma sırasındaki tavırları gerekçe gösterilerek tutuklanması gibi olaylar da yaşanmıştır.

    ahmet mehmet altan nazlı ılıcak davası ile ilgili görsel sonucu

    Gazeteci Ahmet Altan, Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak’ın da aralarında bulunduğu sanıkların anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlaması ile yargılandıkları davanın 13 Kasım 2017’de görülen duruşmasında Altan kardeşlerin avukatları, savcı mütalaasından önce müdafilerin savunma yapma talebinde bulunduktan sonra mahkeme başkanı tarafından salondan tek tek atılmıştı. Avukatların bu olaydan sonra hâkimin tarafsızlığını kaybettiğini iddia ederek yaptığı reddi hâkim talepleri reddedildi. Aynı davanın başka bir duruşmasında Sanık Fevzi Yazıcı’nın avukatı da salondan çıkarılmıştı.

    ömer kavili ile ilgili görsel sonucu

    İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Grup Yorum üyelerinin yargılandığı davada sanık avukatlarından biri olan Ömer Kavili duruşma hâkiminin şikâyeti üzerine mahkeme heyeti ile tartıştığı gerekçesiyle 5 Ekim 2018’de gözaltına alındı. Sonrasında görevi yaptırmamak için direnme ve kamu görevlilerine hakaret suçlarından tutuklandı. Kavili kamuoyundan yükselen tepki sonrasında tahliye edildi[42].

    Şu an açlık grevinde olan ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve dernek üyesi yedi avukatın yargılanmasında adil yargılanma hakkının çeşitli unsurları aynı anda ihlal edilmiştir.

    Avukatlar tutuklanarak 2018 Eylül’ünde yapılan ilk duruşmalarına kadar bir yıla yakın cezaevinde kaldılar. Bu ilk duruşmada Mahkeme hepsinin tutuksuz olarak yargılanmasına karar verse de, savcılık hemen sonrasında bu karara itiraz etti. Mahkemenin kararını değiştirmesini gerektirecek yeni bir delilin sunulmamış olmasına karşın aynı mahkeme, karardan bir gün sonra serbest bırakılan 17 avukattan 12’sinin yeniden tutuklanmasına karar verdi. 20 Mart günü yapılan duruşmada mahkeme 18 avukat hakkında mahkûmiyet kararı verdi, kayıp olan iki avukatınsa dosyaları ayrıldı. Altı avukat terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak suçundan üç yıl dokuz aya varan hapis cezalarına çarptırıldılar. 11 avukat terör örgütü üyeliği suçundan sekiz yıl ila 13 yıl altı ay arasında değişen hapis cezaları aldılar. Türkiye çapındaki 39 il barosunun başkanları yayınladıkları ortak açıklamayla “adil yargılanma hakkı ile ceza usul kanunu ve mevzuat hükümlerinin mahkeme heyeti tarafından defalarca ihlal edilmesini” kınadılar.

    C:UsersdellDesktopADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA4. FotolarDyF_XRUW0AE1eCL.jpg

    Açıklamayı okuyan Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 10-14 Eylül 2018 tarihlerinde görülen celselerinden sonra heyetin oybirliğiyle tutuklu avukatların tahliyesine karar verdiğini, ancak aynı heyetin 8 saat sonra savcılık itirazını kabul ederek avukatlar hakkında “tutuklamaya dönük yakalama emri” çıkardığını hatırlattı. Sağkan, tahliye kararını veren heyetin 48 saat geçmeden dağıtıldığını da anımsatarak, doğal yargıç ilkesinin çiğnendiğini söyledi. Mahkemeye atanan yeni heyetin taraflı davrandığını ifade eden Sağkan, “Yeni heyet ceza usul hukukunda yeri olmayan ve hukuk kurallarını yerle bir eden bir yargılama süreci sergilemiştir. Bu heyet, sanıkları ve avukatlarını duruşma salonundan çıkarmış, sanıkların ve avukatlarının yokluğunda tanıkları dinlemiş, açık kamu tanıklarını bile gizli tanık statüsünde değerlendirmiştir. Dosyadaki dijital deliller mahkemede tartışılmamış ve sanıklara da bu delillere dosya üzerinden erişim izni verilmemiştir. Aynı heyet 1 Şubat ve 1 Mart tarihli tutukluluk incelemelerinde açıkça ihsas-ı reyde bulunmuştur. Hukuk dışı uygulamaları ve kararlarıyla yargı bağımsızlığına kara bir leke düşürmüş bu heyetten adil bir yargılama yapması beklenmemektedir” dedi[43].

    IV. Türkiye’de Yargı Mekanizmasının İşleyişi ve Yaşanan Adil Yargılanma Hakkı İhlallerine İlişkin Veriler

    Yargının üzerindeki iş yükünün fazla olması ve hâkim ve cumhuriyet savcısı başına düşen dosya sayısının fazla olması, hâkim ve cumhuriyet savcısı sayısının uluslararası kabul gören standartlardan düşük olması, uzun yargılama süreleri, mevzuatta çok sık değişikliğe gidilmesi ve böylece toplum ile yargı mercileri bakımından yerleşmesinin zaman alması adil yargılanma hakkı bakımından ülkemizde önemli sorun teşkil etmektedir[44].

    Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından paylaşılan bilgilere göre Türkiye’de 31.12.2018 tarihi itibariyle toplam 13340 hâkim ve 6059 cumhuriyet savcısı bulunmaktadır.

    Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) nüfus istatistikleri dikkate alındığında 100.000 kişi başına düşen hâkim sayısı 16,27, 100.000 kişi başına düşen cumhuriyet savcısı sayısı ise 7,39’dur. Hâkim başına düşen derdest dosya sayıları adli yargıda fiili olarak kürsüde çalışan hâkim sayıları dikkate alındığında 342,42; hukuk mahkemelerinde 460,34; idari yargıda ise 156,05 tir. Türkiye’de Türkiye Barolar Birliği (TBB) tarafından paylaşılan verilere göre barolara kayıtlı 116.779 avukat bulunmaktadır. Bu sayıdan 65.423’ü erkek 51.356’sı kadındır.

    Birikmiş iş yükü ile ilgili olarak, Aralık 2018’de yüksek mahkemelerdeki derdest dava sayısı, Anayasa Mahkemesinde 40.636, Danıştay’da ise 174.632’dir. 2018’de Yargıtay’da bulunan toplam 1.017.969 davanın (352.285’i yeni davalar ve 665.684’ü 2017’den aktarılan davalar) 511.508’i sonuçlandırılmış ve 2018 sonu itibarıyla birikmiş iş yükü azaltılarak bu yıla 506.461 dava aktarılmıştır. Bölge adliye mahkemeleri faaliyetlerine devam etmiştir ancak hem hukuk hem de ceza davalarındaki temizleme oranının %100’ün altında kalması birikmiş iş yükünün artmasına neden olmuştur.

    İlk derece mahkemelerine ilişkin olarak, ceza mahkemelerindeki davaların temizleme oranı 2016’da %55 iken, bu oran 2018’de %53,3 olmuştur. 2016’da sonuçlandırılan toplam dava sayısı 1.324.153 iken, bu sayı 2018’de 1.518.024 olmuştur. Yargılama sürecinin uzunluğuna ilişkin olarak, bu süre toplamda 274 günü aşarak 294 güne çıkmıştır.

    Bu nedenle, yargılama sürecinin aşırı uzun sürmesine ve birikmiş iş yükü hususunun ele alınmasına yönelik yapısal çözümlere hâlâ ihtiyaç duyulmaktadır. 2018’in başlangıcı itibarıyla, 100.000 kişi başına (toplamdaki 16.104 hâkim ve savcıdan) 13,9 hâkim ve 5,9 savcı düşmektedir. Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonuna (CEPEJ) göre, bu konudaki Avrupa ortalaması, 100.000 kişi başına 21 hâkim/11 savcıdır[45].

    Adil yargılanma hakkının ihlaline ilişkin olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru oranları yıllara ve ihlal edilen ilkeye göre aşağıdaki gibidir:

    C:UsersdellAppDataLocalTempRar$DIa0.045IMG_1154.PNG

    C:UsersdellAppDataLocalTempRar$DIa0.520IMG_1156.PNG

    C:UsersdellAppDataLocalTempRar$DIa0.257IMG_1155.PNG

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi istatistiklerine göre Türkiye’den Mahkemeye başvuru yüzdesi düşmüştür. Bunun sebepleri arasında Türkiye’nin tek taraflı deklarasyon ve dostane çözüme gitme yolunu daha sık kullanması vardır. Ancak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru imkânı ve AİHM’in Olağanüstü Hal Komisyonunu tüketilmesi gereken iç hukuk yolu kabul etmesi daha etkili olmuştur.

    Mahkemenin 1959-2019 yılları arasındaki istatistiklerine göre, bu yıllar arasında Türkiye Devleti aleyhine 3645 hüküm verilmiştir. Bu ihlal kararlarının 1605’i adil yargılanma hakkına ilişkindir. Adil yargılanma hakkına ilişkin olarak Mahkeme 2018 yılında 53, 2019 yılında ise 17 ihlal kararı vermiştir.

    V. Adil Yargılanma Hakkının Sağlanması için Yapılabilecekler

    Bugün Türkiye, adalet duygusunu inciten çok fazla yargı kararı ve uygulamaya sahne olmakta. Acı çeken, direnen, elinden geleni yapan çok kişi var, ama pek çok kişi de umutsuz biçimde bu günlerin geçmesini bekliyor. “Sorun şu ki, adaleti kendi sorumluluğumuz olarak görmüyoruz. Sorumluluk alacağımıza adaletin başkalarının işi olduğunu, bizim elimizde olmadığını düşünmeyi yeğliyoruz. Kendimizi sadece adaletsizliğin potansiyel kurbanları olarak görüyoruz. Kendimizi adaletin gerçek temsilcileri olarak görmeyi reddediyoruz”[46]. Adaletin gerçek temsilcileri olarak, adalet hakkı için pratikte verilecek mücadele;

      • Özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklerin güvence altına alınması, hukukun üstünlüğü ilkeleri ve adalet alanında projeler geliştirilmesi,

     

      • Ceza adaleti alanında yapılabilecek reformların desteklenmesi,

     

      • Sosyal medyanın da etkin kullanımı ile adalet duygusunu zedeleyen ihlaller konusunda kamuoyu yaratma,

     

      • Cezasızlık politikasına ve adalete erişimde ayrımcılığa karşı kamuoyunda bilincin ve tepkinin artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması

     

      • Adil yargılanma hakkının açıkça ihlal edildiği davalara yoğun katılım,

     

      • Barolar ve benzeri meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin etkili faaliyetlerini

     

    İçerebilir. Ayrıca Siyasi parti gruplarının hükümeti denetleme araçlarını etkin kullanımı, Meclis komisyonlarında adil yargılanma hakkına ilişkin çalışmalar yürütülmesi, AİHM’in, verdiği ihlal kararlarının uygulanmasını denetlemede daha etkili bir mekanizma geliştirmesi olumlu olacaktır.

    Kaynaklar

    Altıparmak, Kerem (2017), “OHAL Komisyonu Etkili Bir Hukuk Yolu mu?”, http://bianet.org/bianet/toplum/183186-ohal-komisyonu-etkili-bir-hukuk-yolu-mu, Erişim Tarihi: 10.01.2020.

    Gönenç, Levent (2011), Yargının Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı, Ankara: Tepav Anayasa Çalışma Metinleri, https://www.tepav.org.tr/tr/yayin/s/392 , Erişim Tarihi: 24.01.2020.

    Gözler Kemal, (2014), “Sulh Ceza Hâkimlikleri ve Tabiî Hâkim İlkesi ‘Sahur Operasyonu’ Hakkında Bir Açıklama” http://www.anayasa.gen.tr/tabii-hakim.htm Erişim Tarihi: 31.01.2020.

    Gözübüyük, Şeref ve Gölcüklü Feyyaz (2016), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Ankara: Turhan Kitabevi.

    İnceoğlu, Sibel (2018), Adil Yargılanma Hakkı: Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi 4, Ankara: Avrupa Konseyi Ankara Program Ofisi.

    Leanza, Piero ve Pridal Ondrej (2014), The Right to a Fair Trial, Netherlands: Walters & Kluwer.

    Mole Nuala ve Harby Catharina (2001), Adil Yargılanma Hakkı: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz, Strasbourg: Council of Europe.

    Vitkauskas, Dovydas ve Dikov, Grigoriy (2018), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Adil Yargılanma Hakkının Korunması, Çeviren: Serkan Cengiz, Avrupa Konseyi.

    Raporlar

    Anayasa Mahkemesi İstatistikleri, https://www.anayasa.gov.tr/tr/bireysel-basvuru/istatistikler/ Erişim Tarihi: 24.01.2020.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İstatistikleri: Statistics By State 2019, https://www.echr.coe.int/Pages/home.aspx?p=reports&c= , Erişim Tarihi: 29.01.2020.

    Avrupa Komisyonu: Komisyon Tarafından Avrupa Parlamentosuna, Konseye, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine ve Bölgeler Komitesine Sunulan Bilgilendirme AB Genişleme Politikasına İlişkin 2019 Bilgilendirmesi, 2019 Türkiye Raporu, SWD(2019) 220 nihai, Brüksel, 29.5.2019,

    https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/2019_trkiye_raporu-_tr.pdf Erişim Tarihi: 20.01.2020.

    Human Rights Watch (HRW) Raporu, “Türkiye’de Avukatlar ve Adil Yargılanma Saldırı Altında”, 10.04.2019, https://www.hrw.org/tr/report/2019/04/10/328920, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

    ICJ (International Commission of Jurists) Raporu, “Askıya Alınan Adalet:Adalete Erişim ve Türkiye’de Olağanüstü Hal”, 2018, https://www.icj.org/wp-content/uploads/2018/12/Turkey-Access-to-justice-Publications-Reports-2018-TUR.pdf , Erisim Tarihi: 30.12.2019.

    Insan Haklari Ortak Platformu (IHOP)Adalete Erisimde Ayrimcilik Raporu, 16.01.2017. https://ihop.org.tr/category/belgelik/ihop-yayinlari/raporlar/ , Erişim Tarihi: 05.01.2020.

    Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Für Die Freiheit (F), International Press Institute (IPI), Adalet Gözlem Raporu: Türkiye’de İfade Özgürlüğü Davaları, Haziran-Aralık 2018. https://www.raporlar.org/kategori/medya-ve-hukuk-calismalari-dernegi-mlsa/, Erişim Tarihi: 03.01.2020.

    Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven Araştırması Raporu, 19.06.2019. http://sodev.org.tr/sodev-yargi-bagimsizligi-ve-yargiya-guven-arastirmasi-raporu-aciklandi/ , Erişim Tarihi: 11.01.2020.

    The Arrested Lawyers Initiative, Report update: Mass Prosecution of Lawyers in Turkey (2016-2019), 18.12.2019. https://arrestedlawyers.org/ , Erişim Tarihi: 28.01.2020.

    Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Raporu 2016-2017. http://tbbyayinlari.barobirlik.org.tr/TBBBooks/610.pdf , Erişim Tarihi: 16.01.2020.

    Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK), İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Raporu. https://www.tihek.gov.tr/insan-haklarinin-korunmasi-ve-gelistirilmesi-2018-yili-raporu/ , Erişim Tarihi: 22.01.2020.

    Medya Kaynakları

    https://www.ensonhaber.com/orcnin-yargiya-guven-anketi.html, Erişim Tarihi: 01.02.2020.

    https://t24.com.tr/haber/aihm-deki-demirtas-davasi-bu-davanin-konusu-yargi-araciligi-ile-muhalefetin-susturulmasi-ve-cezalandirilmasidir,83988, Erişim Tarihi: 15.01.2020.

    https://hakikatadalethafiza.org/cezasizlik-nedir/, Erişim tarihi: 25.01.2020.

    https://www.birgun.net/haber/kadin-cinayetlerinin-onune-gecmek-icin-cozum-idam-degil-sistematik-cezasizliga-son-vermek-75521, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

    , Erişim Tarihi: 02.02.2020

    https://www.evrensel.net/haber/254776/26-kadin-cinayeti-davasinin-13unde-indirim-uygulandi, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

    http://www.diken.com.tr/paksoy-kardesler-davasinda-iki-saniga-da-beraat/ , Erişim Tarihi: 05.02.2020.

    https://www.hurriyet.com.tr/gundem/aile-bakanligindan-istinafa-sule-cet-basvurusu-iyi-hal-indirimi-ve-alt-sinirdan-ceza-vicdani-sizlatti-41417208 , Erişim Tarihi: 10.01.2020.

    https://www.failibelli.org/tum-davalar, Erişim Tarihi: 30.01.2020

    https://www.evrensel.net/haber/288067/avukat-imrek-kck-davalarinda-yeniden-yargilama-yapilmali, Erişim Tarihi: 26.01.2020.

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1712554/chpli-ali-seker-acikladi-corluda-skandal-bitmiyor.html, Erişim Tarihi: 06.01.2020.

    https://www.evrensel.net/haber/375183/barolar-adil-yargilama-hakkini-ihlal-eden-mahkeme-heyeti-degissin, Erişim Tarihi: 23.01.2020.

      1. ORC’nin Yargıya Güven Anketi: Kamuoyu araştırma şirketi ORC, 9-12 Kasım 2019 tarihleri arasında 42 ilde, toplamda 4 bin 156 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemiyle yaptığı anketin sonuçlarını paylaştı. Ankete katılan kişilere sorulan, “Yargıya güveniyor musunuz?” anketine gelen cevapların % 11,7’i “Güveniyorum” olurken, % 68’i “Güvenmiyorum” oldu. % 20,3 ise “Kısmen” cevabını verdi. https://www.ensonhaber.com/orcnin-yargiya-guven-anketi.html 14.11.2019.

     

      1. SODEV “Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven Araştırması Raporu” http://sodev.org.tr/sodev-yargi-bagimsizligi-ve-yargiya-guven-arastirmasi-raporu-aciklandi/ 19.06.2019.

     

      1. Örneğin, Golder v. Birleşik Krallık, Hornsby v. Yunanistan, Brumarescu v.Romanya.

     

      1. https://www.hukukihaber.net/pratik-bilgiler/yargicin-savcinin-avukatin-cubbesi-neden-dugmesizdir-h51264.html. 09.01.2015.

     

      1. Komisyon Tarafından Avrupa Parlamentosuna, Konseye, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine ve Bölgeler Komitesine Sunulan Bilgilendirme, AB Genişleme Politikasına İlişkin 2019 Bilgilendirmesi, 2019 Türkiye Raporu, SWD(2019) 220 nihai, Brüksel, 29.5.2019.

     

      1. Türkiye Barolar Birliği TBB İnsan Hakları Raporu 2016-2017 Raporu s.44.

     

      1. “AİHM’deki Demirtaş davası , Müdahil olan Avrupa Konseyi, Türkiye’de adil yargılama olmadığını savundu” Demirtaş’ın AİHM’deki savunmasından. 18.09.2019. https://t24.com.tr/haber/aihm-deki-demirtas-davasi-bu-davanin-konusu-yargi-araciligi-ile-muhalefetin-susturulmasi-ve-cezalandirilmasidir,839882

     

      1. Komisyonun niteliği, tarafsız bağımsızlığına ilişkin endişeler konusunda detaylı bir rapor için bkz. ICJ (International Commission of Jurists), “Askıya Alınan Adalet:Adalete Erişim ve Türkiye’de Olağanüstü Hal”, 2018.

     

      1. Kerem Altıparmak, “OHAL Komisyonu Etkili Bir Hukuk Yolu mu?”, http://bianet.org/bianet/toplum/183186-ohal-komisyonu-etkili-bir-hukuk-yolu-mu , 31.01.2017.

     

      1. Remli v. Fransa kararı

     

      1. Piersack v Belçika kararı

     

      1. Hauschildt v. Danimarka Kararı.

     

      1. Örneğin; Asya Bakan v. Türkiye, Mehmet and Suna Yiğit v.Türkiye, Kaba v.Türkiye.

     

      1. , İHOP Raporu Adalete Erişimde Ayrımcılık,16.01.2017.

     

      1. Cezasızlık Nedir?, https://hakikatadalethafiza.org/cezasizlik-nedir/ , erişim tarihi: 25.01.2020.

     

      1. “Kadın Cinayetlerinin Önüne Geçmek İçin Çözüm İdam Değil, Sistematik Cezasızlığa Son Vermek”, https://www.birgun.net/haber/kadin-cinayetlerinin-onune-gecmek-icin-cozum-idam-degil-sistematik-cezasizliga-son-vermek-75521 ,20.02.2015

     

      1. , Erişim Tarihi: 02.02.2020.

     

      1. Haberler için https://www.evrensel.net/haber/254776/26-kadin-cinayeti-davasinin-13unde-indirim-uygulandi , 29.06.2015.

     

      1. http://www.diken.com.tr/paksoy-kardesler-davasinda-iki-saniga-da-beraat/, 05.02.2020.

     

      1. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/aile-bakanligindan-istinafa-sule-cet-basvurusu-iyi-hal-indirimi-ve-alt-sinirdan-ceza-vicdani-sizlatti-41417208 , 10.01.2020.

     

      1. Davalara ilişkin detaylı bilgi için bkz. https://www.failibelli.org/tum-davalar/ Erişim Tarihi: 30.01.2020

     

      1. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Für Die Freiheit (F), International Press Institute (IPI), Adalet Gözlem Raporu: Türkiye’de İfade Özgürlüğü Davaları, Haziran-Aralık 2018Adalet Gözlem Raporu s.15.

     

      1. Kemal Gözler, “Sulh Ceza Hâkimlikleri ve Tabiî Hâkim İlkesi “Sahur Operasyonu” HakkındaBir Açıklama”, http://www.anayasa.gen.tr/tabii-hakim.htm ,29.08.2014. 

     

      1. Avukat İmrek: KCK Davalarında Yeniden Yargılama Yapılmalı”,https://www.evrensel.net/haber/288067/avukat-imrek-kck-davalarinda-yeniden-yargilama-yapilmali, 20.08.2016.

     

      1. TBB 2016-2017 Raporu s.56.

     

      1. TBB 2016-2017 Raporu s.83

     

      1. “CHP’li Ali Şeker Açıkladı: Çorlu’da Skandal Bitmiyor”, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1712554/chpli-ali-seker-acikladi-corluda-skandal-bitmiyor.html, 04.01.2020.

     

      1. SEGBİS bağlantısı odası. Fotoğraf, Ankara Sincan Cezaevi resmi internet sitesinden alınmıştır.

     

      1. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.14.

     

      1. TBB 2016-2017 raporu s.76.

     

      1. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.12.

     

      1. TBB 2016-2017 raporu s.76.

     

      1. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.12.

     

      1. TBB 2016-2017 raporu s.75

     

      1. TBB 2016-2017 raporu s.77.

     

      1. AİHM Dayanan v. Türkiye kararı.

     

      1. AİHM Salduz v. Türkiye kararı.

     

      1. Human Rights Watch Raporu “Türkiye’de Avukatlar ve Adil Yargılanma Hakkı Saldırı Altında”, 10.04.2019 https://www.hrw.org/tr/report/2019/04/10/328920.

     

      1. TBB 2016-2017 Raporu s.53.

     

      1. TBB 2016-2017 Raporu s.124-125.

     

      1. Report update: Mass Prosecution of Lawyers in Turkey (2016-2019), The Arrested Lawyers Initiative, 18.12.2019.

     

      1. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.11.

     

      1. https://www.evrensel.net/haber/375183/barolar-adil-yargilama-hakkini-ihlal-eden-mahkeme-heyeti-degissin, 07.03.2019. “Barolar: Adil yargılama hakkını ihlal eden mahkeme heyeti değişsin”

     

      1. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Yılı Raporu, s.25.

     

      1. TİHEK İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Raporu, s.24.

     

      1. Robert c. Solomon, Adalet Tutkusu, Ayrıntı Yay. Çev. Ertuğ Altınay, s.23. *Yazar Hakkında

        Dilan Mızrak, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku Bölümünde 2006 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine hâlâ devam etmektedir. Yayınları genel olarak; vicdani ret, etnik çatışma, özerklik, geçmişle hesaplaşma üzerinedir.

     

  • Hala Gazeteciyiz Hak İhlali Raporları-1 (Kasım-2019): Türkiye’de Çalışma Yaşamında Hak Mücadelesi Önündeki Engeller

    Mustafa Kemal Coşkun[1] – Ali Rıza Güngen[2]

    1- Giriş

    Türkiye birçok temel hak ve özgürlüğün kısıtlandığı ve devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin bazı hakların kullanımına neredeyse hiç olanak tanımayacak şekilde otoriter bir nitelik arz ettiği bir ülkedir. Bu otoriterlik 12 Eylül Anayasasına sinmekle kalmamış, hak ve özgürlükler rejiminin içeriği kısıtlamalarla biçimlendirilmiş, aynı zamanda son derece sınırlı hakların kullanımı da oldukça keyfi bir biçimde siyasetçilerin veya oy çoğunluğu sağlamış siyasetçiler ile onların atadıkları görevlilerin inisiyatifine bırakılmıştır.

    Türkiye’de baskıcı uygulamalar ile hak ve özgürlüklerinin tatbikinin keskin biçimde bastırılmasının en somut örneklerinden bazıları çalışma yaşamı alanında görülmektedir. 2010’lu yıllarda Akdeniz havzasındaki isyan dalgasından, küresel halk hareketlerine kadar çok sayıda dinamik toplumsal süreçten dolaylı da olsa etkilenen Türkiyeli emekçilerin kendi yaşamlarını iyileştirmek ya da siyasal taleplerde bulunmak amacıyla giriştikleri eylemler sert bir şekilde bastırılmıştır. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlenme kapasitesinin aşındırılması süreci 12 Eylül sonrasında kayda değer mesafe kat etmiştir. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetlerinin uygulamaları ve 2016-18 Olağanüstü Hal (OHAL) dönemi pratikleri, çalışma yaşamında örgütlenme hakkı bakımından yeni ve önemli erozyonlara sebep olmuştur.

    Bununla birlikte Türkiye toplumu 21. yüzyılda işçileşmeye devam etmektedir. Çalışma yaşamında hak mücadeleleri ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller, toplumun daha geniş kesimleri açısından daha büyük önem arz etmektedir. 21. yüzyılın başında ücretli ve yevmiyeli çalışanların toplam istihdam içindeki oranı yüzde 50 civarındayken, 2019’a gelindiğinde ücretiyle geçinenlerin istihdam içindeki payı üçte iki oranına yükselmiştir. Söz konusu oranlar, Türkiye’de işçi sınıfının toplumun büyük bir grubunu oluşturmaya devam ettiğini, hatta istihdam içinde ücretle geçinenlerin oranının arttığını göstermektedir.

    Bu rapor kapsamında Türkiye’de emek piyasasının durumu ve sendikalaşma oranlarını özetledikten sonra, Türkiye’de temel bir hak olan örgütlenme hakkı önündeki engelleri kısaca ele alacak, grev yasaklamaları ve sendikal mücadelede temel hakların kullanılmasının önündeki engellere odaklanacağız. Muhtemel kazanımlar için önerilerde bulunacak ve Türkiye’de çalışma yaşamındaki hak mücadelesi önündeki engellerin aşılmaz olmadığını hatırlatarak raporu sonlandıracağız.

    2- Temel Haklar Kullanılamıyor

    Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 2015 tarihli Çalışma Yaşamında Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi temel hakların güvence altına alınması için üye ülkelerin çalışacağına dair taahhüt ve temel hakların sözleşmelerle güvence altına alınmış olduğuna yönelik bir hatırlatmadır. Bu bildirgede ILO Sözleşmelerinden bazılarının onaylanmamış olmasının üyelere temel hak ve özgürlükleri ihlal anlamında bir olanak tanımadığı vurgulanmaktadır. Bildirgeye göre bütün üyeler “Örgüt üyesi olmakla, bu Sözleşmelerle düzenlenen ve aşağıda sayılan temel haklara ilişkin ilkelere, iyi niyetle ve Anayasa’nın gereği olarak saygı göstermek, bu ilkeleri geliştirmek ve gerçekleştirmekle yükümlü”[3] bulunmaktadırlar. Söz konusu temel amaçlardan bazıları şu şekilde sıralanmıştır:

      • Sendikalaşma özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkının etkin biçimde tanınması;

     

      • Zorla ya da zorunlu çalıştırmanın tüm biçimlerinin ortadan kaldırılması;

     

      • Çocuk işçiliğine etkin biçimde son verilmesi ve

     

      • İstihdamda ve meslekte ayrımcılığın ortadan kaldırılması.

     

    Türkiye sendikal hürriyetleri güvence altına almaya yönelik ILO sözleşmelerinin büyük bir kısmını imzalamıştır. Örneğin Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi 1952’de yürürlüğe girmiştir. Temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı düzenlemelerin dayanak noktası olan 1982 Anayasasında çalışma yaşamına ilişkin hükümler kısmında örgütlenme ve grev hakkına ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Aynı zamanda 2010 yılında yapılan değişikliklerle kamu çalışanlarına toplu sözleşme hakkı tanınmıştır.

    Fakat bu düzenlemelerin somut olarak hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Özellikle 2010 yılında yapılan değişiklikler çalışma yaşamında demokratikleşme doğrultusunda adımlar olarak sunulmasına karşın örgütlenme hakkını kısıtlayıcı ifadeler Anayasada korunmuştur. Bu rapor kapsamında odaklandığımız grev yasakları ve toplu iş sözleşmesi önündeki engeller dikkate alındığında 2001 yılı ve sonrasındaki mevzuat düzenlemelerinin tanımlanmış hakların kullanımını bütünüyle engellemek üzere tasarlandığı görülmektedir.

    Grev hakkının kullanımının engellendiği, toplu sözleşme hakkının kısıtlandığı ve kamu çalışanları için tamamen kullanılamaz hale getirildiği bu ortamda çalışma yaşamının demokratikleşmesi ve çalışanların haklarının korunması için temel yollar ortadan kaldırılmış durumdadır. Emekçilerin haklarının korunabilmesi için bu anlamda mevzuatın köklü bir şekilde değiştirilmesi gereklidir. Yanı sıra, bilinçli bir şekilde öylece bırakılmış ve karar alıcılar ile işverenler tarafından rahatlıkla kullanılan boşlukların ortadan kaldırılması gereklidir.

    3- Türkiye’de Durum

    Çalışma yaşamındaki temel hak ve özgürlüklerin kullanımı önündeki engellerin büyüklüğüne karşın aynı zamanda 2010 sonrasında sendikalaşmanın sayısal ve oransal olarak arttığı görülmektedir.[4] Bu değişimin en önemli nedeni 2014 yılında çıkarılan ve özellikle kamu kurumlarında çalışan taşeron işçilerin sendikalaşmasını olanaklı kılan düzenlemedir.

    Aşağıdaki grafik son yıllarda gerçekleşen artışları göstermektedir. Grafikte belirtilen resmi ve gerçek sendikalaşma oranları farkı önem arz etmektedir. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kayıt dışı çalışan işçileri hesaba katmamakta bu nedenle açıkladığı sendikalaşma oranları olduğundan daha yüksek çıkmaktadır. Ancak kayıt dışı çalışanlar ve toplu iş sözleşmesi dışında kalan işçileri de kapsayan gerçek sendikalaşma oranı resmi orana nazaran daha düşüktür. Bununla birlikte her iki oranda da yükseliş görülmektedir.[5]

    Grafik 1. 2013-2019 Arası Sendikalaşma Oranları

    Kaynak: DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, 2019.

    Sendikalı işçi sayısı 2013-19 arasında 1 milyon 859 bine yükselerek yüzde 86 artmıştır. Altı yıl için 860 bine yakın işçinin sendika üyesi olması önemli bir gelişmedir. Bilhassa toplam işçi sayısının aynı dönemde dörtte bir oranında arttığı ve sigortalı işçi sayısının da yüzde 23,2 oranında arttığı dikkate alındığında sendikalılaşma oranındaki artış daha dikkat çekicidir.

    Türkiye’deki durumun altı çizilmesi gereken tarafı bu artışın bir kısmının kamu sendikacılığı pratiklerinden kaynaklanması, kollanan sendikaların devletle müzakerelerde saflarda yer alması ve bütün bunlarla birlikte temel hakların kullanımı bakımından aşınmanın şiddetlenerek devam etmesidir.

    3.1. Kriz Koşulları ve Sendikasızlaştırma

    6 Ocak 2019 tarihli Sözcü gazetesi

    Çalışma yaşamındaki otoriterlik ve temel hakların kullanımındaki engellere ayrıca kriz koşullarında çalışma koşullarının kötüleşmesi yönlü baskılar eşlik etmektedir. Türkiye’de kredi öncülüğündeki birikim modelinin sorunlarının daha belirgin hale gelmeye başladığı dönemde işsizlik oranlarında ciddi artışlar gözlenmiştir. 1990’lar sonundan bugüne resmi hesaplara göre Türkiye’de kaydedilen en yüksek işsizlik oranları sırasıyla 2009 ve 2019 yılı ilk çeyreklerine aittir. İşgücü istatistiklerinin hesaplanmasındaki yöntem değişiklikleri nedeniyle karşılaştırma imkanı sınırlı olsa da bu oranların aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yüksek işsizlik oranlarına denk düştüğü ileri sürülebilir.

    Türkiye’de 2001 krizi sonrasında izlenen birikim stratejilerinin en önemli unsurlarından birisi reel ücretlerin artışının sınırlanması ve emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için telafi mekanizması olarak borçlanmaya itilmeleriydi. Özellikle birikim stratejilerindeki tıkanmanın belirgin olduğu son 6-7 yıllık dönemde yedek işgücü ordusu genişlerken ücretler üzerindeki rekabetçi baskı arttı. Yapılan hesaplamalar örneğin 1999 yılından 2011 yılına kadar uzanan dönemde kişi başı reel ücretin aynı seviyede kaldığını göstermektedir.[6] TÜİK hanehalkı anketlerine dayanarak yapılan reel ortalama ücret hesaplamalarında ise 2004-2016 arasında sınırlı bir artış görülmektedir. Ancak imalat sanayiinde çalışanların saatlik kazanç verileri üzerinden ücret endeksine bakıldığında 2001 yılından 2017 yılına kadar neredeyse hiçbir artış görülmediği söylenilebilir.[7]

    Türkiye’de emeğin durumuna dair son yirmi yılın değerlendirilmesi neoliberal politikaların uygulandığı başka ülkelerdekine benzer bir eğilimi teyit etmektedir. Bu eğilim kısaca emeğin maddi konumunun geriletilmesidir. Emek verimliliğindeki artışlar hiçbir şekilde ücretlere yansımamakta ve gelirden emeğin aldığı pay ya yerinde saymakta ya da gerilemektedir. Nitekim Türkiye ekonomisindeki hızlı dönüşüm süreci olarak tariflenebilecek son yirmi yıllık dönemde, dönem içi dalgalanmalara karşın emeğin GSYH’den aldığı payda herhangi bir artış görülmemiştir. 2010’lu yıllarda işgücünün yıllık ortalama artışının çok altında istihdamda artış görülmektedir. İstihdamın sektörel dağılımında hizmetlerin hızla arttığı görülmektedir. Ayrıca 2018-19 krizine kadar inşaat sektöründe hızlı istihdam artışları görülmüştür. Genel olarak bakıldığında ise Türkiye’deki işgücü istatistikleri ve istihdam verileri işçileşmenin arttığını ve fakat bununla birlikte 2010 sonrasında işsizliğin de artma eğiliminde olduğunu göstermektedir. İşgücüne katılan emekçilerin reel olarak ücretleri yerinde saymakta ve kriz koşullarında hızla düşmektedir. Sonuç gelir dağılımı adaletsizliklerinin yoğunlaşması, yoksulluğun artmasıdır.

    Tablo 1: İşgücü İstatistikleri ve Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı (2018-19)

    Kaynak: TÜİK İşgücü İstatistikleri ve Kendi Hesaplamalarımız

    Kriz koşullarında istihdam açısından zaten iç karartıcı olan tablo ise bir karabasana dönüşmüştür. İş bulma ümidi olmayanlar, iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar, mevsimlik çalışanlar ve zamana bağlı eksik istihdam edilenlerin dikkate alındığı geniş işsizlik oranı 2018 yılı sonunda yüzde 20’nin üzerine çıkmıştır. Yukarıdaki tabloda aktardığımız üzere, yetersiz istihdam edilenlerin de dikkate alındığı en geniş tanımlı işsiz sayısı 8 milyon civarında dolanmaktadır.

    “Uzmanlardan işsizlik oranı yorumu” başlığıyla çıkan 16 Mayıs 2019 tarihli Takvim gazetesi.

    Yedek işgücü ordusu olarak da tarif edilen işsizler ordusunun kalabalıklaşması çalışma koşullarının kötüleşmesi için işverenlere büyük olanaklar sunmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye’de görüldüğü üzere güvencesizleştirme pratiklerinden muzdarip olan milyonlarca çalışanın konumları çalışma koşullarına dolaylı etkilerde bulunmaktadır. Resmi tanımlara göre işsiz kabul edilmeyen, işgücü piyasasıyla ilişkisi mevcut çalışanlardan daha netameli olanları dikkate alarak resme bakıldığında işgücüne oranla daha kalabalıklaşan bir artık nüfus kitlesi tespit edilebilir. Emek piyasasına kolayca dönemeyeceği varsayılanları dışarıda bırakarak birikimin koşulları sağlandığında yeniden çalışmaya başlayacağı tahmin edilenleri dikkate aldığımızda (2 yılı aşkın süredir işsiz olanları dışarıda bırakarak işsizler, çalışmaya hazır olanlar, mevsimlik çalışanlar ve zamana bağlı eksik istihdam edilenler) 6 milyonun üzerinde akıcı artık nüfus tespit edilebilir. Türkiye’de toplam işgücüne oranı yüzde 19’a dayanmış akıcı artık nüfustaki artış çalışma koşullarının daha da düzensizleşmesine işçi sınıfının mevcut koşullarının altında çalışma ve yaşam koşullarının daha kolay dayatılmasına vesile olmaktadır. Böylelikle kriz koşullarında sermayenin yeniden üretimi için işlevler görmektedir.[8]

    Tablo 2: İşgücü ve Akıcı Artık Nüfus (2018-19)

    Kaynak: TÜİK İşgücü İstatistikleri ve Kendi Hesaplamalarımız

    Söz konusu güvencesiz, kısa süreli çalışan, girdi-çıktı ile hayatını geçirmek zorunda bırakılan, hayatta kalmaya çalışan emekçiler mevcut sendikaların ulaşmalarının en zor olduğu kesimlerdir. Aynı zamanda sendikasızlaştırma tekniklerinde işverenler oldukça uzmanlaşmışlardır. Türk-İş tarafından yayımlanan bir rapor Türkiye’de uygulanan sendikasızlaştırma tekniklerinin bir kısmını şöyle sıralamaktadır:[9]

      • İşçileri sendikalardan uzak tutmak için sendikaları ve sendikalaşmayı karalayan ideolojik söylemlere başvurma.

     

      • Akrabalık, hemşerilik gibi geleneksel ilişkileri kullanarak sendikalaşmanın işverene ihanet anlamına geldiğini öne sürerek, işçileri psikolojik olarak baskı altında tutma.

     

      • Sendikalaşma durumunda işten çıkarma ya da işyerini kapatma tehdidiyle işçilerin “işgüvencesi”ni baskı altında tutma.

     

      • İşçiler arasındaki siyasi görüş, inanç, etnik köken ve benzeri ayrımları kışkırtarak işçileri birbirine düşürme ve işçilerin ortak hareket etmesini engelleme.

     

      • İşçileri sendikalaşmadan vazgeçirmek için işçilere maaş dışı maddi yardım ve ödeme teklif etme.

     

      • Sendikalaşmaya öncülük eden işçileri işten çıkarma.

     

      • Sendikalaşmaya öncülük eden işçileri “ödünç iş ilişkisi” ile başka işyerlerine gönderme.

     

      • Sendikaya üye olan işçileri tümüyle ya da kısmen işten çıkarma.

     

      • Sendikalı işçileri işten çıkardıktan sonra yeni işçi alarak sendikanın yetkisini düşürme.

     

      • Sendikaya üye olan işçileri yıldırmak için işçinin görev yerini değiştirme, işçiye daha zor iş verme ve işçiyi mesleki bilgisi ve yeterliliği dışındaki işleri yapmaya zorlama.

     

      • Taşeronlaştırmaya giderek sendikal örgütlülüğü dağıtma.

     

      • Bizzat işveren tarafından kurdurulan sendikalara işçileri üye yaparak, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü engelleme.

     

      • İşçileri üye oldukları sendikadan, işverenlerle birlikte hareket eden işveren güdümlü sendikalara geçirme yoluyla işçilerin sendika seçme özgürlüğünü engelleme.

     

      • Sendikalaşma sürecinde direnişe geçen işçilerin direnişini polis, jandarma aracılığıyla veya adam tutarak kırma.

     

      • Mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini kullanarak, “kadının sendikayla işi olmaz” gibi söylemlerle, kadın işçileri sendikadan uzak tutmaya çalışma.

     

      • Özellikle organize sanayi bölgeleri, sanayi siteleri ve serbest bölgelerde işverenlerin birlikte hareket etmesi ve sendikalaşan ya da sendikalaşmaya meyilli olan işçiler hakkında “kara listeler” oluşturarak bu işçilerin aynı bölgedeki farklı işletmelerde iş bulmasını engelleme.

     

      • Sendikalaşma sürecinin yaşandığı işyerlerinde, çalışma saatlerini uzatma, ücretleri geciktirme, molaları kısaltma, molada verilen çayı kaldırma, servisleri kaldırma, öğle yemeği çıkarmama. İşçilerin gittiği camilerde, imamları devreye sokarak, sendikalaşmayı engellemek için vaaz verdirme ve telkinde bulundurma.

     

    Dolayısıyla Türkiye’de sendikalı işçi sayısı artmasına karşın, hem emeğin gelirden aldığı pay ve reel ücretlerde bir artış görülmemiştir, hem de kriz koşullarında sosyal hakların talebi çok daha güç hale gelmektedir. Ayrıca işverenlerin kullandığı sendikasızlaşma teknikleri de işçilerin hak talepleri önünde bir engel oluşturmaktadır.

    Güneş gazetesinin 8 Ocak 2019 tarihli İZBAN grevinin yasaklanmasına ilişkin haberi.

    Türkiye’de ekonomi yönetimi ve siyaset yapıcılar sendikalaşma oranlarındaki değişime ve mevzuatta yer alan düzenlemelere atıfla çalışma yaşamındaki sorunların üzerini örtmektedirler. Çalışma yaşamındaki bu sorunları yanı sıra, sorunların çözümü için işçilerin kolektif eylemde bulunmaları ve hak taleplerini kayda geçirebilecekleri mekanizmalar da engellemeler açık bir şekilde görülmektedir. Bu noktaları açıklamak için grev hakkı önündeki engellere ve kamu çalışanlarının toplu iş sözleşmesinden mahrum bırakılmalarına değineceğiz.

      1. Grev Hakkı Engelleniyor

     

    AKP iktidarının sendikal hakların kullanılmasını ve genel olarak işçilerin hak taleplerini engellenmesine yönelik en önemli politikası grev erteleme ve yasaklamaları olmuştur. 2012 yılında Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6356 sayılı kanunla tekrar düzenlenen grev ve lokavt yasakları son derece geniş ve muğlak bir çerçeve sunarak fiilen grevlerin her durumda ertelenebilmesini sağlamaktadır. Türkiye’deki yasal çerçeve genel sağlık ve milli güvenlik gerekçeleri ya da ekonomik ve finansal istikrara tehdit oluşturma gibi gerekçelerle grevlerin ertelenmesine izin vermektedir. Mevzuata göre ertelenen grevler sonunda anlaşma sağlanamazsa uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözüldüğü için aslında ertelenen grevler de yasaklanmaktadır denilebilir. Grev yasakları özellikle Anayasa Mahkemesinin yasaklara ilişkin bazı ifadeleri 2014 yılında iptaline rağmen son derece geniş yorumlanabilecek bir özellik sergilemektedir.

    Sıklıkla başvurulan grev ertelemeler, OHAL döneminde daha da fazla kullanılan bir yöntem haline gelmiştir. 2003 yılından bugüne toplamda 16 grev ertelenmiş/yasaklanmış ve bunların 7’si OHAL döneminde gerçekleşmiştir. Aşağıdaki tabloda aktardığımız ve fiilen yasaklanmış grevlerden etkilenen işçi sayısı yaklaşık 193 bindir. 2016 yılında grev ertelemenin kapsamı daha da genişletilmiş, “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçelerinin yanına “ekonomik ve finansal istikrarı” ve “şehir içi toplu taşım hizmetlerini bozucu” olduğu düşünülen grevlerin de yasaklanabileceği belirtilmiştir. 6356 sayılı kanun, mevcut haliyle ve OHAL dönemi uygulamalarıyla Türkiye’de grev hakkının ortadan kaldırıldığını söylemeyi mümkün kılmaktadır.

    Tablo 3: AKP İktidarı Döneminde Yasaklanan Grevler

    Yıl İşyeri Gerekçe Sendika
    2003 Petlas Milli Güvenlik Petrol-İş
    2003 Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
    2004 Şişecam Genel Sağlık ve Milli Güvenlik Kristal-İş
    2004 Pirelli Milli Güvenlik Lastik-İş
    2005 Erdemir Milli Güvenlik T. Maden-İş
    2014 Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
    2014 Çayırhan Kömür Genel Sağlık ve Milli Güvenlik T. Maden-İş
    2015 MESS Grup Milli Güvenlik Birleşik Metal
    2017 (OHAL) Asil Çelik Milli Güvenlik Birleşik Metal
    2017 (OHAL) EMİS Grup Milli Güvenlik Birleşik Metal
    2017 (OHAL) Akbank Ekonomik ve Finansal İstikrar Banksis
    2017 (OHAL) Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
    2017 (OHAL) Mefar İlaç Genel Sağlık Petrol-İş
    2018 (OHAL) MESS Grup Milli Güvenlik Türk Metal, Birleşik Metal, Çelik-İş
    2018 (OHAL) Soda Kromsan Milli Güvenlik Petrol-İş
    2019 İzban Toplu Taşıma Hizmetlerini Bozucu Demiryol-İş

    Kaynak: DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, 2019.

    Grev yasaklamaları grev eğilimini de etkilemektedir. Grev eğilimi grev yoğunluğu ile ölçülür ve grev yoğunluğu her bin işçiye düşen grevde geçen işgünü sayısıdır.[10] AKP iktidarı döneminde grev yoğunluğu ve buna bağlı olarak grev eğilimi de önemli bir düşüş sergilemiştir. 1991’de 1059 olarak kaydedilen grev yoğunluğu, 1995’te kamu grevlerinin de artışıyla birlikte 1097’ye çıkmıştır, ancak 2000’li yıllarda önemli bir düşüş göstermiştir. 1985-2002 döneminde 334 olan grev yoğunluğu, AKP iktidarı döneminde (2003-2017) 25’e gerilemiştir. 2010-2017 yılları ortalaması ise yıllık 11’e kadar düşmüştür.[11]

      1. Toplu Sözleşme Hakkından Faydalanılamıyor

     

    Sendikal hakların kullanılmasında karşılaşılan bir diğer engel, toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakkının kısıtlanmasıdır. Türkiye’deki yasal düzenlemeler toplu sözleşme hakkından faydalanılmasını son derece zorlaştırmaktadır. Sendikaların üye sayıları nicel olarak artsa bile, sendika üyesi işçilerin toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakları giderek kısıtlanmaktadır. Ocak 2019 tarihli bakanlık verilerine göre 1 milyon 859 bin işçi sendika üyesi olarak gözükmektedir, ancak bu işçilerin 727 bini toplu iş sözleşmesi kapsamında değildir. Yani sendikalı işçilerin yüzde 39’u toplu iş sözleşmesi hakkından yararlanamamaktadır.

    Başka önemli bir gösterge, üç büyük konfederasyonun (Türk-İş, Hak-iş, DİSK) üye sayılarındaki değişimdir. Diğer konfederasyonların üye sayılarında da artış gerçekleşmesine karşın Hak-İş üye sayısındaki artışa değinmek gereklidir.

    Hak-İş’in üye sayısındaki artış sadece iktidarla uyumlu sendikacılıkla ilgili değil, aynı zamanda devletin, sermayenin, partinin ve emeğin işbirliği anlamında korporatist çalışma ilişkilerinin yerleştirilmesiyle de ilişkisidir.[12] Bu anlamda Türkiye’de 21. yüzyılda devlete, partiye ve sermayeye bağlı bir sendikal örgütlenme oluşturulması bağlamında önceki dönemlerden daha farklı bir seyir görüldüğü ve diğer dönemlere nazaran daha fazla mesafe kat edildiği belirtilmelidir. Kâğıt üzerinde toplu sözleşme hakkından faydalanabilen işçilerin bazılarının mevcut korporatist pratikler nedeniyle ne derece bu haktan faydalanabildikleri bir tartışma konusudur.

    Grafik 2: Konfederasyonların Üye Sayıları, 2013-2019 (Bin kişi)

    Kaynak: Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yayımlanan işkolu sendika üyeleri tebliğlerinden derlenmiştir.

    Farklı bir statüye sahip olmakla birlikte Memur-Sen’in üye sayısındaki artış ve üstlendiği işlevler de bu bağlamda değerlendirilebilir. Kamu Görevlileri Sendikaları Heyeti Başkanı olarak Memur-Sen Genel Başkanının yer aldığı ve kamu görevlilerinin geneline yönelik toplu sözleşme görüşmeleri yine kâğıt üzerinde toplu sözleşme görüşmeleri olarak tanımlanmaktadır. Ancak söz konusu olan prosedürel bir fikir alışverişidir.

    Şöyle ki: Taraf olunan uluslararası sözleşmelerin toplu iş sözleşmesi ve örgütlenme hakkına ilişkin sağladığı güvencelere karşın T.C. Anayasasında bu alandaki maddeler ve mevzuatın biçimlendirilmesi kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkının tatbikini bütünüyle keyfiyete bırakmıştır. Anayasanın 53. Maddesine göre “Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler”, ancak “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.” Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun oluşumu ve görevleri ise 4688 sayılı Kanun ile belirlenmiştir. Bu kanunun 34. Maddesine göre Kamu Görevlileri Hakem Kurulu onbir üyeden oluşturulur. Üyelerin belirlenmesinde Cumhurbaşkanı neredeyse tam yetkilidir ve onbir üyenin yedisini seçmektedir.

    4688 sayılı Kanunun ilgili maddesine göre onbir üye; a) Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başkan, Başkanvekili, Başkan Yardımcısı veya Daire Başkanları arasından Cumhurbaşkanınca Başkan olarak seçilecek bir üye, b) Cumhurbaşkanınca belirlenen bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından dört üye, c) Bağlı sendikaların üye sayısı itibarıyla en fazla üyeye sahip konfederasyon tarafından belirlenecek iki, bağlı sendikaların üye sayısı açısından ikinci ve üçüncü sırada bulunan konfederasyonlardan birer üye, d) Üniversitelerin kamu yönetimi, iş hukuku, kamu maliyesi, çalışma ekonomisi, iktisat ve işletme bilim dallarından en az Doçent unvanını taşıyanlar arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek bir üye, e) Bağlı sendikaların üye sayısı itibarıyla en fazla üyeye sahip konfederasyon tarafından üç, bağlı sendikaların üye sayısı açısından ikinci ve üçüncü sırada bulunan konfederasyonlar tarafından ikişer olmak üzere (d) bendinde belirtilen bilim dallarından en az Doçent unvanını taşımak kaydıyla, önerilecek toplam yedi öğretim üyesi arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek bir üyeden oluşmaktadır.

    Türkiye’de 2000’li yıllardaki kamu sendikacılığı pratikleri nedeniyle kalan dört üyenin ikisinin de ekonomi yönetiminin ve politika yapıcıların uygun gördüğü kişiler arasından Kurul’a katılacağı ifade edilmelidir. Dolayısıyla kamu çalışanları toplu sözleşme masasına oturduklarında temel sosyal ve mali talepler karşılanmamaktadır. Daha sonrasında çoğunluğu Cumhurbaşkanınca, kalan az sayıda üyesinin de yarısı kayırmacılıktan faydalanan bir sendika tarafından ve dolaylı olarak yine Cumhurbaşkanınca belirlenen Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, son kararı vermektedir.

    Kısacası uluslararası sözleşmelerle verilen taahhütler ve Anayasa ile güvence altına alınmış gibi sunulan toplu iş sözleşmesi hakkı milyonlarca kamu çalışanı için herhangi bir gerçekliğe tekabül etmemektedir. Kamu çalışanları için geçerli olan bu engeller çalışma yaşamıyla ilgili mevzuatın bütününe hâkim olan bir bakışın yansımasıdır. Mevzuattaki bariyerler nedeniyle sendikalı olan işçiler de toplu sözleşme hakkından faydalanamamaktadır. Türkiye’de günümüzde sendikalı işçilerin yüzde 39’u toplu sözleşme hakkından mahrumdur. Düşük sendikalaşma oranı nedeniyle toplamda işçilerin yüzde 93’ü toplu iş sözleşmesi kapsamında yer almamaktadır. Toplu iş sözleşmesi kapsamı ve sendikalaşma açısından Türkiye OECD ülkeleri arasında son sırada bulunmaktadır.[13]

      1. Atılması Gereken Adımlar

     

    Uluslararası Çalışma Örgütü mensubu olan Türkiye, ILO sözleşmelerinin şartlarını yerine getirmekle yükümlüdür. Çalışma yaşamında temel hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesi için Türkiye’de mevzuat değişiklikleri ve OHAL hukukunun ilgası gereklidir. Toplantı ve gösteri özgürlüğü önündeki yasal engellerin bütünüyle kaldırılması bunun yanı sıra örgütlenme özgürlüğü önündeki fiili engellerin temizlenmesi şarttır. Siyasal görüşleri, cinsiyeti, etnik kökeni nedeniyle işçilerin ayrımcılığa uğraması engellenmelidir. OECD ülkeleri arasında en yüksek haftalık çalışma saatlerinin görüldüğü Türkiye’de çalışma saatlerinin uzunluğu aynı zamanda örgütlenme ve toplumsal yaşam için çalışanlara zaman kalmamasını beraberinde getirmektedir. Ayrıca, ücretlilerin yaklaşık yarısının sefalet ücreti olarak adlandırılabilecek asgari ücret ve civarında ücret aldığı çalışma yaşamında emeğin toplam gelirden aldığı payı artıracak düzenlemeler gereklidir.

    Bizim buradaki değerlendirmemiz sınırları kapsamında ise, çalışma yaşamının demokratikleşmesi açısından olmazsa olmaz adım ve düzenlemeler şu şekilde sıralanabilir:

      • İşkolu barajının kaldırılması

     

      • Toplu sözleşme hakkının eksiksiz, gediksiz tatbik edilebilmesi için düzenlemeler yapılması

     

      • Kamu hakem kurulunun kaldırılması, kamu çalışanlarına grev hakkının tanınması

     

      • Milli güvenlik gibi gerekçelerle grev yasaklarına zemin sağlayan mevzuatın değişmesi

     

      • İşyerindeki yıldırı karşısında önlemler alınması, sendikal örgütlenmeyi engelleyen pratikler karşısında cezaların ağırlaştırılması

     

    Bu doğrultuda bir değişim, genel olarak çalışma yaşamının demokratikleşmesi, çalışanların özgüçlerinin artması ile kol kola ilerleyecek bir süreçtir. Türkiye’de asgari ücretin belirlenmesinden toplu sözleşme hakkının uygulanmasına, uluslararası standartlara uyum gösterilmesi, çalışma koşullarının iyileşmesi, işçi sağlığı ve güvenliği açısından gerekli önlemlerin alınması ancak ve ancak sendikaların yeni örgütlenme yolları üzerine çalışmalar gerçekleştirmesi, engelleri aşacak aktif ve kararlı mücadelenin devamı ile mümkün olacaktır.

    Kaynakça

    Bakır, Onur ve Deniz Akdoğan, “Türkiye’de Sendikalaşma ve Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme”, Türk-İş Dergisi, 2009.

    Coşkun, Mustafa Kemal. “AKP ve İşçi Sınıfı”, Devrimci Marksizm, 2019.

    Çelik, Aziz. “Sembiyotik ilişkiler ve otoriter korporatizm kıskacında 2010’lu yıllarda Türkiye’de sendikalaşma, toplu pazarlık ve grev eğilimleri”, Uluslararası Yönetim, İktisat ve İşletme Dergisi, CEEİK 2018.

    Makal, Ahmet. Grev, kuramlar ve uluslararası farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987.

    Marx, Karl. Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt 1, Yordam: İstanbul, (2011 [1867]).

    Orhangazi, Özgür. “2000’li yıllarda Yapısal Dönüşüm ve Emeğin Durumu”, Çalışma ve Toplum, 2019/1.

    Öngel, Serkan Öngel ve Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye ekonomisinde küresel kriz karşısında sermayenin tepkisi: İşçilerin artan sömürüsü”, DİSK-AR, Güz, 2013.

    Yazarlar Hakkında Bilgi:

    Ali Rıza Güngen, siyaset bilimci, siyasal iktisatçı, çevirmen, yazar ve blogger. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde doktorasını tamamladıktan sonra Queen’s Üniversitesi Küresel Kalkınma Çalışmaları’nda doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmuştur. Carnegie Mellon Üniversitesi bünyesinde uzaktan araştırmacıdır. Off University katkısıyla Kassel Üniversitesi’nde ders vermiştir. Ortak yazarlarından olduğu Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği başlıklı bir kitabı bulunmaktadır. The Political Economy of Financial Transformation in Turkey kitabının editörlerindendir. The Journal of Peasant Studies, New Political Economy, Praksis, Amme İdaresi Dergisi ve İktisat Dergisi vb. akademik yayınlarda çalışmaları yayımlanmıştır. Borç yönetimi, finansal içerilme, finansal sektörün denetimi ve devlet bankaları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

    Mustafa Kemal Coşkun, 1970 İzmir doğumludur. Ankara Üniversitesi, DTCF, Sosyoloji Bölümü eski öğretim üyesi. Yüksek Lisansını ODTÜ’de, Doktorasını DTCF’de tamamladı. Barış Bildirisini imzaladığı için çalıştığı üniversiteden uzaklaştırıldı. Toplumsal hareketler, sınıf mücadeleleri ve sınıf ilişkileri, siyaset sosyolojisi temel ilgi alanlarıdır. Halen bağımsız araştırmacı olarak çalışmaktadır.

    [1] Doç. Dr., Sosyolog.

    [2] Dr., Siyaset Bilimci, Carnegie Mellon Üniversitesi (Uzaktan Araştırmacı).

    [3] Uluslararası Çalışma Örgütü, Çalışma Yaşamında Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi, https://www.ilo.org/ankara/about-us/WCMS_412372/lang–tr/index.htm, 2015, erişim tarihi: 23 Aralık 2019.

    [4] Bu raporda da kullandığımız bazı tablolar ve verilerle birlikte Türkiye’de işçi sınıfının durumuna dair güncel bir değerlendirme için bkz. Mustafa Kemal Coşkun, “AKP ve İşçi Sınıfı”, Devrimci Marksizm, 2019, 39-40.

    [5] Aziz Çelik, “Sembiyotik ilişkiler ve otoriter korporatizm kıskacında 2010’lu yıllarda Türkiye’de sendikalaşma, toplu pazarlık ve grev eğilimleri”, Uluslararası Yönetim, İktisat ve İşletme Dergisi CEEİK 2018, özel sayısı, s. 46.

    [6] Serkan Öngel ve Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye ekonomisinde küresel kriz karşısında sermayenin tepkisi: İşçilerin artan sömürüsü”, DİSK-AR, Güz, 2013, s. 39.

    [7] Bu hesaplamalar için bkz. Özgür Orhangazi, “2000’li yıllarda Yapısal Dönüşüm ve Emeğin Durumu”, Çalışma ve Toplum, 2019/1: 325-349.

    [8] “Göreli artık nüfus üretimi sefalet üretimini içerir; bu nüfusun varlığı ne kadar zorunlu ise onun da varlığı o kadar zorunludur; sefalet, göreli artık nüfusla bir arada, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir varlık koşulunu oluşturur” Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politin Eleştirisi, Cilt 1, Yordam: İstanbul, (2011 [1867]), s. 622.

    [9] Onur Bakır ve Deniz Akdoğan, “Türkiye’de Sendikalaşma ve Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme”, Türk-İş Dergisi, 2009, Sayı 383, s. 91-92.

    [10] Ahmet Makal, Grev, kuramlar ve uluslararası farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987.

    [11] Çelik, a.g.e., s. 59.

    [12] Çelik, a.g.e.

    [13] DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, DİSK, 2019.

  • Uğur Mumcu anmasında basın kartı iptalleri konuşuldu

    Uğur Mumcu anmasında basın kartı iptalleri konuşuldu

    UMAG tarafından organize edilen ve bir haftayı kapsayan 27. Adalet ve Demokrasi Haftası’nda, çeşitli kitle ve meslek örgütleri, dernekler, partiler Uğur Mumcu anma etkinlikleri düzenliyorlar. Bu etkinliklerden birisini de Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu gerçekleştirdi.

    Yılmaz Güney Sahnesi’nde önceki gün gerçekleşen ve “Gazetecilik Nereden, Nereye?” başlıklı panelde konuşmacılar, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından o gün iptal edilen basın kartlarını da gündemlerine aldılar.


    ‘İSTEDİLER Kİ GAZETECİLER SUSSUZ’

    Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Kızılırmak Federasyonu Genel Başkanı Murat Akyüz, 27 yıl önce evinin önünde, aracına konan bomba ile öldürülen Uğur Mumcu ile gerçeklerin, halkın haber alma hakkının hedefe konulduğunu söyledi. Ocak ayında öldürülen gazeteciler arasında Metin Göktepe, Hrant Dink‘in de bulunduğunu belirten Akyüz, Türkiye’de 66 gazetecinin katledildiğini belirterek, “İstediler ki, gazeteciler sussun, gerçekleri araştırmasın, yazmasın, halk gerçekleri öğrenemesin. Ama ölüm pahasına gazeteciler yazdılar, yazmaya devam ediyorlar” diye konuştu.

    Araştırmacı gazeteciliğin simge ismi Uğur Mumcu’nun, kimsenin yazmaya dahi cesaret edemediği konuların üzerine gittiğini, arı kovanına çomak soktuğunu belirten Akyüz, Uğur Mumcu’nun 4 Şubat 1981’de Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı şu yazıya atıf yaptı: “İsterler ki susalım; isterler ki yazdıklarımızın hiçbiri, hele bu dönemde yazılmasın. Bunun içindir ki, bizleri susturmak için türlü yollara başvururlar. Bizleri susturmak için başvurdukları ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sinsi girişimleri ile ilgili ipuçları ellerimizdedir! Bunu da bilir, bunların açığa çıkmaması için köşelerinde kıvranıp dururlar.

    Evet, yazacağız, susmayacağız. Bütün yolsuzlukları, kaçakçılıkları, pislikleri, cinayetleri tek tek sergileyeceğiz.”

    ‘GAZETECİLERİ UNUTMADIK’

    Akyüz şunları söyledi; “Bugün medyanın yüzde 90’ından fazlası iktidar tarafından yandaşlara peşkeş çekilmiş, muhalefetin sesi susturulmak istenmektedir. Birgün, Evrensel, Cumhuriyet ve Sözcü ise baskılarla, açılan davalarla, verilen hapis cezaları ve Basın İlan Kurumu’nun ekonomik ambargosu ile susturulmak istenmektedir. Öyle ki Evrensel Gazetesi, okurlarının iki-üç Evrensel alarak desteklerinden dolayı gazete cezalandırılmaktadır.

    Kızılırmak Federasyonu olarak Metin Göktepe’yi de Uğur Mumcu’yu da Hrant Dink’i de öldürülen diğer gazetecileri de unutmadık.”


    KHK’LI AKADEMİSYEN SÜRECİ ANLATTI

    Etkinliğin panel bölümünün konukları ise KHK’lı akademisyen Doç. Dr. Gülseren Adaklı ile Gazeteci Faruk Bildirici idi.

    Paneli yöneten Kızılırmak Federasyonu Genel Sekreteri, Gazeteci Sultan Özer, kendisinin de aralarında olduğu Evrensel Gazetesi, Birgün ve Cumhuriyet gazetelerinden gazetecilerin kartlarının iptal edildiğini söyledi. Bu iptallerin yasalara, anayasaya aykırı olduğunu belirten Özer, gazeteciler üzerindeki baskılara da vurgu yaptı.

    Panelistlerden ilk sözü alan Doç. Dr. Gülseren Adaklı, A. Ü. İletişim Fakültesi’nden KHK ile görevden alınmasını, öncesinde A.Ü. rektörününün yolsuzluklarını teşhir ettiği için zaten hedefe konulduğunu, ancak buna rağmen bu kadarını da beklemediğini söyledi.


    Barış bildirisini imzaladıkları için hedefe konulan akademisyenlere vurgu yaparak, bildirinin hazırlanmasında katkısı olmadığı için önce imzalamadığını, ancak imzacılara yönelik linç girişimlerine tepki olarak ikinci imzacı grupta yer aldığını anlatan Adaklı, ihraç listelerinin doğrudan rektörler, yerel yönetimler tarafından hazırlandığını ifade etti.

    Adaklı, “Kendim diye söylemiyorum iyi hocalardık. Eğitimin niteliğini, ne kadar erozyona uğradığını, tüm meslek alanlarında nasıl bir erozyon yaşandığını biliyorsunuz. Bizleri üniversitelerden uzaklaştırdılar. Bu, taşları bağlayıp köpekleri salmaktır” diye konuştu.

    Gazetecilik yaptığı döneme, 1980’lerden sonra başlayan medya sahipliğindeki dönüşüme ilişkin de konuşan Adaklı, 12 Eylül ile ilk adımları atılan medyadaki sahiplik yapısına ilişkin doktora tezi yazdığını da hatırlattı.

    GAZETECİNİN KAMUYU BİLGİLENDİRME GÖREVİ

    Gazetecinin gördüğü şeyi aktaran kişi olduğunu belirterek, gazetecinin kamuyu, halkı bilgilendirmek görevine de atıf yapan Adaklı, ancak, sahiplik yapısı değişen, bankası, holdingi, şirketleri olan medya patronları ile “halkın haber alma” hakkının yerine getirilemediğini de söyledi.

    ‘BİR YIL İÇİNDE İKİ YERDEN ATILDIM’

    Gazeteci Faruk Bildirici de 40 yıllık gazeteci olduğunu, son bir yıl içerisinde Hürriyet’ten ve RTÜK üyeliğinden kovulduğunu anlattı.

    İktidarların gazetecilerin haber yapmalarına, soru sormalarına bile müdahale ettiğini, gazetecilerin soru soramaz duruma getirildiğini aktaran Bildirici, gazetecilerin nasıl haber yapacağına da kimlerin gazetecilik yapacağına da iktidarın karar vermeye çalıştığını söyledi.

    İptal edilen basın kartlarına değinen ve devletin değil, basın kartını gazeteci örgütlerinin vermesi gerektiğini yıllardır konuştuklarını belirten Bildirici, artık bu noktadan sonra sarı basın kartının, basın örgütleri tarafından verilmesi sürecinin başlatılması gerektiğini söyledi.

    Etkinliğe türküleriyle Malik İnci ve Kızılırmak Korosu, “Mum Alevi” adlı oyunuyla Tiyatro3 de katıldı.

  • Medya Raporu-12 (Mart-2019): Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Medya Raporu-12 (Mart-2019): Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-12 (Mart-2019)

    Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Hande DÖNMEZ

    GİRİŞ

    Bu rapor, Türkiye’nin demokrasisindeki krizin bir unsuruna odaklanıyor: Medyaya yönelen sistematik baskının özellikle seçim dönemlerindeki temsile ve genel olarak demokrasiye etkisine. Özgür bir basın, herhangi bir demokraside, hesap verebilirliği sağlayan ve sağlıklı bir halk tartışmasını teşvik eden hayati bir aktördür. Türkiye’de zayıf bir muhalefet ve yargı sistemi göz önüne alındığında serbest ve özgür basının önemi daha da hayati olmaktadır. Basının tek sesli bir hal alması demokrasinin krizinin hem bir belirtisi hem de bir nedenidir.

    Medya özgürlüğü sorunu -ve medya sahiplerinin hükümetle işbirliği yapmak için istekli olması- AK Parti ile başlamadı. Siyaset ve devlet, Türkiye’de uzun süredir gazetecilik ve medya faaliyetlerinin bağımsızlığı aleyhine çalışmaktadır. Askeri “vesayet” sırasında, Türk ordusu ve bürokratik müttefikleri, laik milliyetçiliğin dar sınırları dışındaki etnik kimlik, din ve tarih tartışmalarını sınırlayan bir dizi kırmızı çizgiyi yürürlüğe koydu. Bununla birlikte, Türkiye’deki ana akım medya, şimdi, büyük işletme ve medya şirketlerinin yalnızca iktisadi çıkarları tehdit edildiğinde bile haber medyasına yönelik hükümeti ve baskıcı taktiklerini sorgulayabileceği yeni bir sansür ekonomisi altında çalışmaktadır.[1] Denilebilir ki, hükümetin medya üzerindeki en büyük kozu ekonomiktir.[2]

    Kamuoyu, demokrasinin temel taşlarından birini oluşturur. Vatandaşların belirli politikalar için tercihte bulunmaları, meclis veya mahalli idareler için parti ve adayların ilgili politika boyutlarında nerede olduklarını bilmeleri ve oylarını buna göre kullanmaları beklenmektedir. Başka bir deyişle demokrasinin, vatandaşlar siyasi olarak bilgilendirildiğinde en iyi şekilde işleyeceği varsayılır. Bilgiye erişim, demokrasinin sağlığı için en az iki nedenden ötürü esastır. Birincisi, vatandaşların cehalet veya yanlış bilgi verme eylemlerinden ziyade sorumlu, bilinçli seçimler yapmalarını sağlar. İkincisi, bilgi, temsilcilerin verdikleri sözleri tutmalarını ve onları seçenlerin isteklerini yerine getirmelerini sağlayarak bir kontrol işlevi görür.[3] Bu işlevler özellikle seçim kampanyaları döneminde daha da önem kazanır. Keza, farklı politik perspektiflerden adayların medyada eşit şekilde ve yoğunlukta görünür olmaları, vatandaşların, farklı siyasi parti adaylarının vaatlerini ve olası icraatlarını anlayabilmelerini ve bu çerçevede seçim yapma şansına sahip olmasını sağlar.

    24 Haziran Seçimleri ve Medya Temsili

    Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Seçim Gözlem Heyeti’nin 24 Haziran 2018 seçimleri final raporunun[4] medya bölümüne baktığımızda ilk göze çarpan, kampanya süreçlerinin medyada tek taraflı yansımasıdır. Yani, “medya ortamı, sahiplerinin daha ziyade hükümet ile bağlantılı olduğu düşünülen ya da devletle yaptıkları sözleşmelere bağlı olan medya kuruluşlarının hakimiyetindedir ve bu da çeşitlilik gösteren görüşlerin var olmasına kısıtlama getirmektedir.” Ticari yazılı basının sıklıkla kamunun verdiği ilanlara ve kamu dağıtım kanallarına bağımlı olduğuna, televizyonun hala ana bilgi kaynağı iken internet kullanım oranıın büyüdüğüne ve sosyal ağların önemli haber kaynakları halini aldığına dikkat çeken heyet; ancak bu durumun daha çok kentlerde geçerli olduğuna ve bunun karşılığında online gözetimin arttığına da vurgu yapmıştır[5].

    Anayasa’da ifade özgürlüğü hakkı konusunda genel bir hüküm bulunmakla birlikte, başka gerekçelerin yanı sıra, Terörle Mücadele Kanunu ve İnternet Yasaları kapsamında da medyaya kısıtlamalar getirilmesine müsaade edilmektedir. Türk Ceza Kanunu’nda Türk Milletine ve devlete, kamu çalışanları ve cumhurbaşkanına hakareti de kapsayan hakaretle ilgili geniş kapsamlı hükümler yer almaktadır. Seçim kampanyaları süresince hakaret gerekçesi ile gazetecilere karşı pek çok ceza davası açılmıştır.[6] Aynı raporda, gazetecilerin alenen hakarete uğradığı ve tehdit edildiği de vurgulanmıştır.[7]

    Tüm bunların yanı sıra, yasalarda Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’nun (TRT) yükümlülüğü “resmi yayın kuruluşu hukuki gerekliliklere bağlı kalmalı ve haberler ile bedelli siyasi reklamlar da dahil olacak şekilde kampanyalara eşit, adil ve tarafsız yer verilmesini sağlamalıdır,” şeklinde belirlenmiş olmasına rağmen; zorunlu propaganda süresi dahil olmak üzere, TRT’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı’na toplam 181 saat yer verdiği, CHP ve partinin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ye 15 saat 40 dakika, İYİ Parti ve Meral Akşener’e ise 3 saat 38 dakika ayırdığı ve o sırada tutuklu olan Selahattin Demirtaş ve HDP’ye ise sadece 31 dakika ver verdiği açıklanmıştır.[8] Nitekim Anayasa’ya göre Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) mecliste bulunan her siyasi partiden bir temsilci olması gerekirken Kasım 2017’de HDP temsilcisinin üyelik süresinin dolması üzerine MHP’den ikinci aday gösterilmiş bir üye olduğu için HDP’nin kampanya süreci boyunca RTÜK’te temsil hakkı olamamıştır. Tüm bunlar daha önce de belirttiğimiz gibi medyanın çok sesliliğinin sistematik olarak azaltıldığı ve kısıtlandığının göstergeleridir. Denilebilir ki, çok sesliliğin azalması, farklı bakış açılarının ve düşüncelerin kriminalize ve marjinalize edilmesi, demokrasinin en önemli gereklerinden vatandaşın siyasal olarak bilgilenmesinin önündeki en önemli engellerdendir.

    Değişen Bir Şey Var mı: 31 Mart Yerel Seçim Kampanya Dönemi

    31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri kampanya dönemine geldiğimizde ise muhalefetten benzer iddialar gelmeye davam etti. Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 31 Mart yerel seçimi öncesi hazırladığı “Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası” başlığıyla hazırladığı raporda[9] Kadir Has Üniversitesi tarafından 2018 yılında yapılan bir araştırmaya gönderme yapılıyor ve Türkiye’de her 5 kişiden 3’ünün ülkede basın özgürlüğünün olmadığını düşündüğü dile getiriliyor. Raporda, Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü ve Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi verilerinin de bu tespiti doğruladığı görülüyor. Endekse göre 2002’den 2018 yılına gelindiğinde Türkiye’nin 99. sıradan 157. sıraya gerilediği görülüyor.[10]

    Kamu yayıncılığı yapmakla yükümlü olan TRT’nin yasayla düzenlenmiş görev ve yetkilerine göre siyasal yelpazeyi tüm çeşitliliğiyle yansıtması gerekirken, yerel seçim öncesi kampanya döneminde, 16-20 Mart 2019 tarihleri arasındaki ana haber bültenlerinde TRT, AKP ve MHP’ye toplam 27 saat 3 dakika lehte, CHP ve İYİ Parti’ye ise toplam 3 saat 29 dakika lehte, 1 saat 21 dakika aleyhte yer verdi. Bu süre içinde HDP’ye sıfır saniye lehte, 15 saat, 53 dakika ise aleyhte yer verilmiştir.[11] Bu veriler, kamu yayıncılığı yapmakla yükümlü TRT’nin, bu doğrultuda eşit yayın hakkına riayet etmediğini, siyasi partilere ve adaylara adil bir propaganda imkânı sunmadığını göstermektedir. Veriler incelendiğinde, ana muhalefet partisi olarak CHP’nin diğer muhalefet partilerine kıyasla görünürlüğünün daha yüksek olduğu söylenebilir, ancak bu durumda da yayınların önemli bir bölümünün parti içi karışıklıklar ve kimi suç iddiaları gibi olumsuz içeriklere ayrıldığı görülmektedir.[12]

    TRT’nin muhalefet adayları aleyhine propaganda söyleminin haberleştirerek kullanması 31 Mart Yerel Seçimlerini diğer seçim dönemlerinden ayıran en önemli noktadır. Önceki seçimlerde, kamu yayıncılığı sorumluluğu ile hareket etmesi gereken TRT muhalefet partilerine az ekran payı vererek tarafsızlık ilkesini ihlal ederken, 31 Mart seçimlerinde iktidar partisinin siyasal söylemlerini destekleyecek şekilde haberler yaparak olumsuz propaganda yapmıştır.[13]

    İkinci çarpıcı değişiklik ise iktidarın nefret söylemi dili inşasıdır. Aşağıdaki gazete başlıklarından da görüleceği üzere, iktidar partisi, yasal olarak seçimlere girmeye hak kazanmış neredeyse tüm parti ve adayları terör örgütleriyle ilişkilendiren dışlayıcı bir dil inşa etmiş ve bu dilin kamuoyuna yayılması konusunda medya desteği almıştır:

    CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu FETÖ şüphelisi[14] Sabah, 20 Aralık 2018

    İYİ Parti FETÖ'yü destekleyen ismi aday yaptı![15] Sabah, 14 Şubat 2019

    [16] Star, 3 Şubat 2019

    SONUÇ YERİNE

    Herman ve Chomsky, medyanın ekonomi politiği üzerinden yaptıkları değerlendirmeye göre, egemen sınıfların ideolojilerinin, medya mesajlarıyla sıradan vatandaşın bilişsel sınırlarını daralttığını iddia ederler. Bu görüşe göre, medya mesajları ve özellikle haberler sıradan izleyici ya da okuyucunun düşündüklerini etkileyen düzenli bir propaganda işlevi görür. Böylece her türlü haber, basın toplantısı ve haber bülteni bir anlamda kamuoyunu yönlendiren ve şekillendiren bir propaganda aracı olarak karşımıza çıkar.[17] Medyanın asıl olarak ekonomi politiği üzerinden değerlendirme yapan bu yaklaşım, medyanın mülkiyetini elinde bulunduranların medyayı aynı zamanda sanki kamu çıkarına hizmet ediyormuş gibi gösterirken, aslında özellikle siyasal ve kişisel çıkar ilişkisi içinde bulundukları siyasal gücün görüşlerini meşrulaştıran bir araca dönüştürdüğünü iddia eder. Böylece siyasal gücü elinde bulunduranların aynı zamanda medya gücünü de ellerinde bulundurdukları zaman, haberlere kamu çıkarlarından ziyade medyada ve politikada özel çıkarların yerleştirildiğini savunurlar. Bu güç ve mülkiyet yapısı, bir tartışma platformu olarak bilgiye ve medyaya erişimi kontrol etmektedir. Chomsky’ye göre medya, haberlerin içeriklerini yerleşik ayrıcalıkları destekleyen bir çerçevede sunarak tartışmayı sınırlayarak iç içe geçmiş bir yapılanma olan devletlerin ve şirketlerin çıkarlarına uygun hareket eder. Ekonomi politik yaklaşım, medyadaki demokratik olmayan temsili böylece, esas olarak mülkiyet yapısındaki eşitsiz dağılıma ve yoğunlaşmaya bağlar.

    Aslında Türkiye’de özellikle AKP döneminde yoğunlaşan medya sermayesinin özellikle hükümet destekçisi sermaye kesimine aktarılmasını açıklamakta bu yaklaşım bize yol gösterir. Ancak bu eksik temsil konusundaki sorunu, özellikle kamu yayıncılığı yapmakla sorumlu TRT’nin sorumluluğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman tek başına mülkiyet yapısıyla açıklamak zaman zaman zorlaşmaktadır. Burada karşımıza Türkiye’deki demokrasi geleneğinin eksikliği ve buna bağlı olarak kamu kaynaklarının da klientalist bir şekilde eş dost ve akrabalar arasında paylaştırılması geleneğinin yaygın olması önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira her ne kadar AKP iktidarı dönemi kadar olmasa da TRT ve Anadolu Ajansı gibi kamu kurumlarının her hükümetin arka bahçesi olarak kullanılması geleneği yeni bir şey değildir. Ancak AKP dönemindeki iktidar yoğunlaşması nedeniyle bu tür kurumlar artık neredeyse parti yayın organı gibi çalışır hale gelmiştir.

    Bianet ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün birlikte hazırladığı Medya Sahipliği İzleme Projesi (MOM) tarafından yayınlanan araştırmaya göre[18], Mayıs 2019 itibarıyla, Türkiye’de medya sektöründe toplam 2 bin 474 gazete, 3650 dergi, 899 radyo istasyonu ve 108 televizyon kanalı yayın yapmaktadır. Ülkenin en büyük 40 medya kuruluşu, medya haricinde sanayi ve ticaret alanlarında faaliyet gösteren şirketler tarafından kontrol edilmektedir. Doğan Medya Grubunun alımıyla büyüyen Demirören Grubu, Doğuş, Ciner, Albayrak, Kalyon, İhlas grupları ve Ethem Sancak’a ait şirketler; inşaat, enerji, maden, turizm, telekomünikasyon, bankacılık ve finans alanında da faaliyet gösteriyor.[19] Raporda, bu şirketlerin, medya dışı işlerinde kamu ihalelerine de girmesi ve devletle ticari ilişkileri olması, kontrol ettikleri medya organlarının bağımsızlığı ve özgürlüğü noktasında eleştirilere neden olduğu vurgulanmaktadır. Bu vurgu Herman ve Chomsky’nin medya analizine paraleldir: siyasal, ekonomik ve medya gücünün birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu sistemlerde medyanın kamu yararı ilkesinden ziyade, bu üçlü mekanizmanın çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir.

    Türkiye’de, Mayıs 2019 itibarıyla, televizyon izlenme oranı yüzde 77’dir. İzlenen kanalların 165’i yerel, 19’u ulusal ve 13’ü devlet kontrolündeki kanal ve yayıncı kuruluşlardır. MOM raporuna göre Türkiye’deki televizyon seyircisinin yüzde 45’i hükümete yakın sermaye sahiplerinin televizyon kanallarını seyrederken, bu oran yazılı basın okurlarında yüzde 52 ve online haber sitelerinin takipçileri arasında yüzde 73’e yükselmektedir. Türkiye’de medyanın yüzde 10’unu oluşturan Doğan Medya’nın Demirören’e satışı medyadaki dengeleri değiştirmiştir. Bünyesinde Milliyet ve Vatan gibi gazeteleri de bulunduran Demirören Grubunun Türkiye’deki medya payı yapılan bu satışın ardından yüzde 16’ya yükselmiş ve ülkenin en büyük medya kuruluşu haline gelmiştir.

    Kamu yayıncılığı ilkelerini yerine getirmekten uzak olan TRT ve iktidar partisine yakınlığıyla bilinen Demirören Grup kontrolündeki araçlarından ibaret hale gelen Türkiye medyasının; demokrasinin temel gereklerinden birini oluşturan siyasal olarak bilgilendirilmiş ve bu doğrultuda seçimler yapabilen vatandaşlar yaratmaktan uzak olduğu aşikardır. Bilgi ve haberleşme araçları üzerindeki tahakküm bitmedikçe temelden yayılan bir demokrasi modelinden bahsetmek zordur. Bu nedenle, medyada temsil konusunu sadece seçimlerin selameti açısından ele almak yerine; Türkiye demokrasisinin krizinin unsurlarından biri ve hatta bu krizin nedenlerinden biri olarak analiz etmek önem taşımaktadır.

    Kaynakça

    Aalberg T. & James Curran (2012) “How media inform democracy: central debates” in How Media Inform Democracy: A Comperative Approach, Routhledge.

    Akser M. & Baybars-Hawks B. (2012) “Media and Democracy in Turkey: Toward a Model of Neoliberal Media Autocracy”, Middle East Journal of Culture and Communication 5(3):302–321.

    Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı -Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Seçim Gözlem Heyeti (2018) T.C. Erken Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimleri Sonuç Raporu, Varşova.

    BBC Türkiye, 8 Haziran 2018, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43501280

    CHP Bilim Platformu Politika Notları No:37 (2019) Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası, https://chp.azureedge.net/4e54401749ee4f9a9696541ccaf119d1.pdf (26.05.2019)

    Cumhuriyet, 26 Haziran 2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1009203/Bahceli_den_tuhaf_tesekkur_ilani__Gazetecilerin_isimlerini_tek_tek_yazdi.html

    DW türkiye, 24 Mart 2018, https://www.dw.com/tr/trtnin-ekran-adaletsizli%C4%9Fi/a-44353897 (25.05.2019)

    Eşit Haklar için İzleme Derneği (2019) 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri Ara Raporu, http://www.esithaklar.org/wp-content/uploads/2019/03/Se%C3%A7im-ara-raporu_31-Mart2019.pdf (26.05.2019)

    Herman, E. ve Chomsky, N. (2006) Rizanin Imalati, Aram Yayinevi, Istanbul.

    Media Ownership Monitor Turkey (2019) https://turkey.mom-rsf.org/tr/medya/ (26.05.2019)

    Özarslan O., Hatipoğlu Y., Bahçeli N., Atman İ. (2019) 2019 Yerel Seçim Raporu, Uluslararası Şeffaflık Derneği, http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2019/04/Yerel-Se%C3%A7im-%C4%B0zleme-%C3%87al%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1-10.pdf (20.05.2019)

    Reporters without Borders, https://rsf.org/en/ranking (25.05.2019)

    DİPNOTLAR

      1. Akser M. & Baybars-Hawks B. (2012) “Media and Democracy in Turkey: Toward a Model of Neoliberal Media Autocracy”, Middle East Journal of Culture and Communication 5 (2012) 302–321

     

      1. Bkz: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43501280

     

      1. Aalberg T. & James Curran (2012) “How media inform democracy: Central Debates” in How Media Inform Democracy: A Comperative Approach, Routhledge, ss.3

     

      1. AGİT-Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu (2018) “T.C. Erken Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimleri Sonuç Raporu” https://www.osce.org/tr/odihr/elections/turkey/399938?download=true

     

      1. 28 Mayıs-2 Temmuz 2018 tarihleri arasında 3,375 kadar sosyal medya kullanıcısı terör örgü desteklediği, devletin bölünmez bütünlüğüne ve toplumun can güvenliğine kast etmeye yönelik nefret söylemlerinde bulunduğu için soruşturmaya tabi tutulmuş 1,431 kişi hakkında yasal işlem yapılmıştır. Bkz: İç İşleri Bakanlığı Haftalık Faaliyet Raporları (https://www.icisleri.gov.tr/basin-aciklamalari-yeni)

     

      1. Örneğin, Fox TV ve Evrensel Gazetesi’nden gazeteciler hakaret sebebiyle soruşturma altındadırlar, bağımsız bir gazeteci bir kamu yetkilisine hakaretten yargılanmıştır, Diken.com.tr’den bir gazeteci cumhurbaşkanına hakaretten sorgulanmıştır, diğer bir bağımsız gazeteci ise cumhurbaşkanına hakaretten suçlanmış ve beraat etmiştir. İstanbul’daki bir Ceza Mahkemesi 19 Haziran tarihli 3229 Sayılı İnternet Yasasına ilişkin kararı ile CHP cumhurbaşkanı adayının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlunun karıştığı bir trafik kazası hakkında yorumda bulunduğu konuşmayı içeren 24 kadar URL adresinin engellenmesine karar vermiştir.

     

      1. Bkz: 26 Haziran tarihinde, açık bir mektup ile, MHP Lideri Bahçeli 58 gazeteci, 9 kamuoyu araştırma kuruluşu sahibi ve 3 akademisyeni MHP’ye karşı karalama kampanyası düzenlemekle suçladı: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1009203/Bahceli_den_tuhaf_tesekkur_ilani__Gazetecilerin_isimlerini_tek_tek_yazdi.html)30 Haziran tarihinde hapis yatmakta olan mafya lideri Çakıcı açık bir mektupla gazetecileri ölümle tehdit etti: https://bianet.org/english/human-rights/198760-imprisoned-mafia-leader-cakici-threatens-journalists-with-death

     

      1. RTÜK üyesi İlhan Taşçı’nın açıklaması için bkz: https://www.dw.com/tr/trtnin-ekran-adaletsizli%C4%9Fi/a-44353897

     

      1. CHP Bilim Platformu Politika Notları No:37 (2019) Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası, https://chp.azureedge.net/4e54401749ee4f9a9696541ccaf119d1.pdf

     

      1. Reporters without Borders: https://rsf.org/en/ranking

     

      1. Uluslararası Şeffaflık Derneği (2019) “Yerel Seçim Raporu” http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2019/04/Yerel-Se%C3%A7im-%C4%B0zleme-%C3%87al%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1-10.pdf

     

      1. Eşit Haklar için İzleme Derneği (2019) “31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri” http://www.esithaklar.org/wp-content/uploads/2019/03/Se%C3%A7im-ara-raporu_31-Mart2019.pdf

     

      1. Bkz: Uluslararası Şeffaflık Derneği, 2019

     

      1. Sabah, 20.12.2018, https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/12/20/chpnin-istanbul-adayi-feto-suphelisi

     

      1. Sabah, 14.02.2019, https://www.sabah.com.tr/gundem/2019/02/14/iyi-parti-fetoyu-destekleyen-ismi-aday-yapti

     

      1. Star, 03.02.2019

     

      1. Herman, E. ve Chomsky, N. (2006) Rızanın İmalatı, Aram Yayınevi, ss.75

     

      1. Media Ownership Monitor Turkey (2019) https://turkey.mom-rsf.org/tr/medya/

     

      1. Bu konuda yine Halagazeteciyiz.net sitesinde yayınlanan medya raporlarının 1. Ve 2.’sinde medya sermayesindeki değişim ve yoğunlaşma detaylı bir şekilde analiz ediliyor.

     

    Yazar Hakkında:

    Hande Dönmez, lisans derecesini Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden 2013 yılında aldı. Aynı yıl eğitimine başladığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi bölümünden 2017 yılında yüksek lisans derecesini aldı. Araştırma görevlisi olarak da çalıştığı üniversiteden, Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için 686 No’lu KHK ile ihraç edildi. İktidar-istisna ilişkisi, toplumsal hareketler ve gündelik hayat politikalarıyla ilgileniyor. Halen doktora eğitimine devam ediyor.

  • Medya Raporu-9 (Aralık-2018): AKP Dönemi Medyasında Sansür ve İfade Özgürlüğü Sorunları

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-9 (Aralık-2018)

    AKP Dönemi Medyasında Sansür ve İfade Özgürlüğü Sorunları

    İlkay KARA-Vahdet Mesut AYAN

    Giriş

    Bu çalışmada AKP dönemi Türkiye medyasında sansür ve ifade özgürlüğü konularını tartışmaya açıyoruz. 2000’li yılların henüz başında iktidara gelen AKP, medya ve ifade özgürlüğü konusunda oldukça liberal bir söylem tutturmuş ve bu söylem çerçevesinde uluslararası camiadan ve ülke içindeki toplumun farklı kesimlerinden de destek almıştır. Ne var ki zaman içinde, AKP’nin ilk dönem söylemleri tersine dönmüş, bu dönemdeki söylemleriyle 2016 sonrası AKP’nin siyasi pratikleri taban tabana zıt bir konuma evrilmiştir. Özellikle 15 Temmuz 2016’da yaşanan askeri darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile Türkiye’de kısmi ya da biçimsel de diyebileceğimiz demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü, medya ve editoryal bağımsızlık tedricen ağır bir baskı altına alınmıştır.

    Bu dönemde Türkiye’deki her şey gibi ifade ve düşünce özgürlüğü de gerilemiş, gazeteler attıkları başlık ve verdikleri haberlerden; gazeteciler ve köşe yazarları sadece kanaatlerini dile getirmeleri nedeniyle tehdit edilmiş, hedef gösterilmiş veya saldırıya uğramıştır. Medya, bu süreçte sadece hedef alınan bir alan olmamış; iktidar yanlısı medyada gördüğümüz üzere hedef gösteren, tehdit eden aşamaya sürüklenmiştir. Yani medya, baskı politikalarına hem maruz kalmış hem de bu politikaların taşıyıcısı olmuş, Türkiye’de yayın yapan birçok gazete, gazeteci veya köşe yazarı başka gazeteleri, başka gazetecileri ve köşe yazarlarını hedef gösterir hale gelmiştir. Bu çalışmada tüm bu gelişmelerin düşünce ve ifade özgürlüğünü gerilettiğini ve dahası onu baskı altına aldığını medya metinleri üzerinden değerlendirmeye ve somutlaştırmaya çalışıyoruz.

    Raporda düşünce ve ifade özgürlüğünü, sansür kavramını da içerecek şekilde tartışacağız; zira sansürün düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki en büyük engellerden biri olduğunu düşünüyoruz. Bu kapsamda iki bölümden oluşan raporun ilk bölümünde, düşünce ve ifade özgürlüğü, sansür ve medyada sansür uygulamaları kavramsallaştırılıyor. Burada John Keane’ın Medya ve Demokrasi adlı eseri kuramsal kısma katkı sağlayacak eserlerin başında gelmektedir.

    Raporun ikinci bölümünde, medya metinleri üzerinden giderek, kuramsal kısımda savunduğumuz görüşleri somutlaştırmaya çalışıyoruz. Burada örneklerimizi Keane’in geliştirdiği beşli sansür biçiminden olağanüstü hal erkleri, yalan söyleme ve devlet reklamcılığı üzerinden tartışıyoruz. Keane’in çalışmasına katkı sunacak şekilde Herman ve Chomsky’nin belirlediği haber yapım aşamalarındaki filtrelerden de kuramsal ve analiz kısmında yararlanıyoruz. Çalışma sonlandığında medyadaki sansür uygulamalarının ve bunların düşünce ve ifade özgürlüğüne olan etkisini tarihsel/toplumsal bağlamdan kopmayarak ve iktidar-medya ilişkilerini göz önünde tutarak açıklama amacımızı gerçekleştirmiş olacağız.

    1. Sansür Kavramı, Düşünce ve İfade Özgürlüğü Arasındaki İlişkisellik

    Çalışmanın girişinde düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en önemli engellerden birinin sansür olduğunu belirtmiştik. Bu başlık altında öncelikle sansür kavramını ele alacağız. Sansür kavramı Helen Freshwater’ın 2004 yılında yayımlanan Towards a Redefinition of Censorship adlı çalışmasından hareketle inceleyeceğiz; çünkü yazar burada sansür kavramının sosyo-tarihsel özelliklerine dikkat çekerken, birbirinden farklı sansür tanımları ve anlayışlarının olduğunun altını çiziyor. Son derece kaygan bir zeminde bulunan sansür kavramının geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki tanımının bulunduğunu belirten yazar, kapsayıcı ve bütünsel olan tanımın çağdaş sansür yaklaşımından elde edilebileceğini belirtir (Freshwater, 2004).

    Freshwater, sansürün geleneksel yaklaşımında hâkim olan ve sansürü sadece kurumsal bir yasaklama veya salt bir otorite’nin uyguladığı yasaklama yöntemi değil, daha sofistik ve sosyo-tarihsel bir birikimin izlerini taşıyan yöntem olduğunu düşünmektedir. Sadece kurumsal yasaklamalara odaklanan sansür algısı şeyleri metafiziksel olarak almakta, ‘var veya yok’ ikiliğine teslim olmaktadır. Bu, sansürün toplumsal ve tarihsel arka planını gözden kaçırmakta ve sansürü, tarihsel süreç içinde belirli pratiklere bağlı olarak değişen bir yapı değil de her toplumsal dönemde ve çağda kalıcı bir fiil düzeyine indirgemektedir.

    Herhangi bir sansür çalışması veya tanımlaması onun bu değişken yapısını göz önünde bulundurmalı, tarihsel süreç içerisinde aldığı konumları bu değişime göre değerlendirmelidir. Diğer toplumsal olgularda olduğu gibi bu konuya da diyalektik yöntemle yaklaşmak egemenlik aracı olan sansürü ve onun geçirdiği evrimleri anlamakta fayda sağlayacaktır. Tarihsel süreç içerisinde, üretimin, üretim ilişkilerinin; toplumların, toplumsal ilişkilerin sürekli bir değişime uğradığını var sayıyorsak sansürün de bu süreç içinde kalıcı bir yapı sergilediğini söylemek bizi çelişkiye düşürmekle kalmayacak, sansür konusunda yaptığımız çalışmaları da sekteye uğratacaktır. Sansürün değişken yapısını göz önünde bulundurmayan geleneksel yaklaşım, hükümet ve devleti sansür konusunda tek sorumlu aygıt olarak görürken, çağdaş sansür yaklaşımları, sansürün sadece belli kurum veya kuruluşlardan gelmediğini Batı’daki özel şirketlerin de ifade özgürlüğünü denetleyen ve sınırlayan kuruluşlar olduğunu belirtirler (Öztürk, 2006). Bu yaklaşım, bilginin, imajların, sembollerin ve diğer gönderilerin toplumun iletişim kanallarından geçerken sadece devlet organı tarafından değil; politik, ekonomik ve dini otoriteler tarafından da yasaklama veya engellemelere maruz kaldığını belirtir (Jansen’den aktaran Freshwater, 2003).

    Çağdaş sansür yaklaşımları geleneksel yaklaşımlardan farklı olarak, sansürün sadece iktidar tarafından uygulanmadığı, modern kapitalist sistemde sansürün özel şirketler ve kuruluşlar tarafından da uygulanabileceğini hatta sansürün aile, okul ve kilise gibi diğer sosyal kurumlardan da gelebileceği yönündedir. Ayrıca sansürü bir öndenetim gibi okumak, ele almak da aynı şekilde bünyesinde bazı sıkıntıları barındırır, sansür sadece üretimden önce uygulanan bir eylem değil, üretim sonrası da uygulanabilen bir pratiktir. Buna göre üretim sonrası bir cezadan sakınmak isteyen yayıncılar, eseri üretenler, kendi kendilerini sınırlayabilmekte, dolayısıyla hükümetlerin yayın sonrası veya üretim sonrası gerçekleştirdiği cezalandırmalar bir caydırıcı unsur olarak, üretime ön sınırlama getirmektedir. Hükümetin veya iktidarın yayın sonrası cezalandırma getireceği düşüncesi üreticiyi otomatik olarak sınırlamaktadır. Bu durum sansürün geniş anlamını kullananlarca üretim sonrası denetimin de sansür kapsamına girmesi gerektiği düşüncesini savunmalarına neden olmaktadır (Cohen’den aktaran Öztürk, 2006).

    Bunların dışında Freud ve Foucault gibi sansürü insan davranışı ve bilincin merkezine koyan yaklaşımlar ve Derrida’nın yaklaşımında görüldüğü üzere sansürü, metin odaklı okuyan, metnin yazılma aşamasında sansür uygulandığını iddia eden düşünürler de bulunmaktadır. Bu çalışma ele aldığı konu itibariyle sansürü daha çok iktidarla ilişkilendirecektir; zira uzun bir sansür tartışması yapmak raporun konusunun dışında kalmaktadır. Bu nedenle biz Hasan Bülent Kahraman’ın (2000) sansür-iktidar ilişkisini anlattığı aşağıdaki düşüncelere katılmaktayız:

    Sansür bir iktidar sorunudur. Merkezi otoritenin niteliği çeşitli çağ ve dönemlerde değişmiştir. Krallıktan ve tanrı-devletten ulus-devlete geçişin oluşturduğu farklı iktidar ve yönetim modellerinin tümü sansür olgusunu vurgular. Bu doğaldır. Çünkü yönetim, Tychidides’ten beri biliyoruz ki, ne derecede olursa olsun mutlaktır. Elindeki iktidar olanaklarını sonuna kadar kullanır ve bunu iktidarın tunç yasası haline getirir. Buradaki temel sorun paylaşmak, daha doğrusu paylaşmamaktır. Yönetimler sansür aracılığıyla kendilerini ve varlık nedenlerini hem meşrulaştırır hem de onu tartışılmaz bir olguya dönüştürür. Dolayısıyla sansür, iktidarı paylaşmaya yatkın ve yaklaşmış kişi ya da kesimle girişilen bir iktidar savaşıdır (Kahraman, 200: 168).

    Gelişen kapitalizm ve buna bağlı olarak yoğunlaşan mülkiyet yapısı ve bu yapının gittikçe kâra dönük amaçları, denetimi beraberinde getiren bir süreçtir. Kapitalist birikimin karakterindeki büyük dönüşümler, kapitalizmin tamamlayıcıları olan, anti-demokratik baskıları kullanmak zorunda kalmalarına neden olmaktadır (Schiller, 2006). Sansür kavramını incelerken, onun tarihsel süreç içinde iktidarla nasıl ilişkiye girdiğine kısaca değindik. Sansür her zaman bir denetim ve kontrol mekanizması olarak iktidarın yönetme işlevinde, ona bir araç olarak vazife görmüştür. Antik dönem veya Ortaçağ’da olduğu gibi sansür kapitalizmde de egemen sınıfların yönetiminin bir aracıdır. Kapitalizmi diğer toplumsal formasyonlardan ayıran en önemli noktalardan biri, bilindiği üzere mülkiyetin tekelleşmesi ve piyasanın yoğunlaşmasıdır. Kapitalist sistemin bu yapısı ve onun kâr önceliği, toplumsal denetim uygulamalarına öncelik vermesinin temel sebebidir. Buna karşın anaakım söylem, gelişen iletişim teknolojilerinin bir enformasyon toplumu yarattığını, bunun ise demokratikleşmeyi beraberinde getireceği tezini ileri sürmüş, her ailenin evine giren iletişim araçlarının insanların bilgilenmesini sağlayacağını ve bunun sonucu olarak da paylaşılan bilgiyle toplumun daha demokratik bir yapıya kavuşacağını savunmuştur (Schiller, 2006). Anaakım yaklaşım bu bakış açısıyla, kitlelerin sadece üretilen içeriğe sahip olmasının altını çizmiş, ekonomik dinamiklere bağlı olan üretim ve dağıtım süreçlerini gözden kaçırmıştır. Belli bir yerde, belli bir şekilde, belli ekonomik dinamiklere bağlı olarak üretilen içeriklere ulaşmanın demokrasiyi veya kalkınmayı getireceğini düşünmek, kabul edileceği gibi oldukça dar bir bakıştır.

    Sermaye sisteminin mülkiyet yapısı, kitle iletişiminde sansürü tarihsel olarak daha farklı bir şekle büründürmüş, artık sansür ortaçağda yapıldığı gibi kitap yakarak ya da kütüphanelerin yakılmasıyla değil, direkt mülkiyet yapısının kontrolünde kendini gerçekleştirmiştir. Bu gerçekleştirme öyle bir hâl almakta ki ABD kitle medyasının ekonomi politiğini inceleyen Herman ve Chomsky (2006) Rızanın İmalatı ve Kitle Medyasının Ekonomi Politiği adlı eserlerinde ABD anaakım medyasının haber yapım sürecinde belli filtrelerin uygulandığını ve bu filtrelerin haberin içeriğinin belirlenmesinde de etkin olduğu görüşündedirler. Bu filtrelerin beş adet olduğunu belirten yazarlar, bunları sırasıyla şöyle saymaktadır:

      • Haber medyasının mülkiyet yapısı,

     

      • Bir gelir kaynağı olarak reklamlar ve reklam veren şirketler

     

      • Akredite kaynaklar

     

      • Tepki üretimi

     

      • Son olarak da anti- komünizm

     

    Yazarlar yukarıda sayılan filtreler içinde en önemli paragrafı medyanın mülkiyet yapısına ayırmışlardır. Gerçekten de kapitalist sistemde mülkiyet yapısının ve tekelleşmenin kontrol mekanizmasında önemi büyüktür. Medya, haber seçimlerinde ve haber inşa sürecinde haberlerini bu sınıfsal çıkarlarına göre şekillendirebiliyor diyebiliriz. Tıpkı diğer holdingler gibi, kâr peşinde koşan ve kâr amacıyla çalışan medyanın ürün içeriği bundan etkilenmekte, üretim öncesi ve sonrası kontrol mekanizması bu kıstasları göz önünde tutarak çalışmaktadır. Kitle medyasının kâr amacı, kamu yayıncılığını bir kenara ittiği gibi ekonomik çıkarları doğrultusunda kamu aleyhtarı bir yayın politikası da içerebilmektedir. Herman ve Chomsky’nin dikkat çektiği bir başka önemli nokta, reklam sektörü ve bu sektörün kitle medyasıyla ekonomik ilişkileridir. Mülkiyet yapısı nedeniyle reklam almak durumunda kalan medyanın en önemli kontrol işlevini bu medyaya reklam veren şirketler ve devlet yerine getirmektedir.[1]

    Yukarıda anlattıklarımızdan yola çıkarak Türkiye’de medyaya uygulanan sansür konusunda epey bir şey söyleyebiliriz. 2000’li yılların ortalarından itibaren iktidar-sermaye-medya arasındaki ilişkilerde yaşananlar Herman ve Chomsky’nin söylediklerini haklı çıkarır niteliktedir; zira bu dönemde AKP’ye yakın sermaye grupları medya sektörüne girmiş, bu ise medya yayınlarının doğal bir şekilde iktidar yanlısı forma bürünmesine neden olmuştur.[2] Merkez medyayı oluşturan Doğan, Ciner ve Doğuş gibi gruplar ise iktidarın merkezi baskısı ile otosansür mekanizmalarını geliştirmişlerdir. Örneğin bu gruplar sadece iktidarın baskısından sıyrılmak için yönetim kadrolarına Fatih Saraç ve Nermin Yurteri gibi AKP ile iyi ilişkileri olan gazeteci/yöneticileri atamışlardır. Bu durum, henüz haber yapım süreçlerinde sansürü sıradan bir uygulama hâline getirirken, iktidarın Doğan Grubu’nda görüldüğü gibi, uyguladığı vergi cezaları ya da yine Karar gazetesinde şahit olduğumuz reklam verdirmeme yöntemleriyle birleşmiştir. Öyleyse şöyle söyleyebiliriz: İktidar yanlısı medya ekonomik ve ideolojik olarak yakın olduğu iktidar ile ilgili haberlerde sansür uygulamalarını zaten işletirken; merkez medya yukarıda belirttiğimiz nedenlerle otosansüre yönelmiştir. Bunların örneklerini çalışmamızın ikinci bölümünde vereceğimiz için burayı şimdilik noktalayalım ve medya, sansür, düşünce ve ifade özgürlüğü arasındaki ilişkiye odaklanalım.

    John Keane, Medya ve Demokrasi adlı kitabının önsözünde şu soruları sıralar:

      • Devlet sansüründen kurtulma ve “basın özgürlüğü” ile ilgili modern idealler nasıl ortaya çıktı?

     

      • Bu idealler yirminci yüzyılda yeni tür devlet sansürleri, ulus ötesi medya holdingleri ya da elektronik medya tarafından yıkıldılar mı?

     

      • Yeni sayısal teknolojiler, uydudan yayınlar ve yayımcılık ile telekomünikasyonun birleşmesi bu idealleri destekliyor mu, yoksa zayıflatıyor mu?

     

      • Yurttaşların medya aracılığıyla özgürce ve eşitçe iletişimde bulunması yirminci yüzyıl sonunda gerçekleşme şansı olan bir ideal midir? (1999: 22-23)

     

    Yazar devamında, iletişimde özgürlük ve eşitliğin anlamı konusunda sorulara rağbet eden olmadığını, bunların gülünç derecede eski moda sayıldığını söyler (23). Keane, sosyal bilimler alanında bu soruların “eski” bulunduğunu yazdıktan 26 yıl sonra, Türkiye’de örneğin Bağımsız İletişim Ağı-Bianet’in web sayfasında “sansür” sözcüğü aratıldığında[3] 2250 haber ve yazı listeleniyorsa tartışma günceldir ya da Türkiye’de iktidar medyasında sıklıkla görüleceği gibi çok sayıda gazetenin herhangi bir olayla ilgili aynı manşetle yayımlanması bu tartışmaları hararetlendirir.

    Bu tartışmalara geçmeden evvel, Keane’i dikkate alarak sorunun tarihsel köklerine hatırlamak gerekir. Keane, Avrupa bağlamında “basın özgürlüğü”, için girişilen uzun ve çekişmeli kavganın ilk olarak ve en canlı biçimde İngiltere’de sahneye çıktığını ve oradan hızla Amerika’ya ve daha zayıf olarak da Kıta Avrupası’na yayıldığını söyler: “1830’larda Londra’nın sefil arka sokaklarında matbaalardan ülkenin dört bir yanına tabutlar, elmalar, ekmekler ve kirli çamaşırlarla doldurulmuş kutular ve sepetler içinde kaçırılan Destructive, Poor Man’s Guardian ve Red Publican gibi adlar taşıyan mühürsüz gazeteler bu direnişi simgeler” (1999: 32-34). E.P. Thompson da İngiliz işçi sınıfının radikal kültürünü anlatırken basın özgürlüğü mücadelesine işaret eder. Thompson’a göre belki de dünyanın başka hiçbir ülkesinde basın hakları mücadelesi İngiltere’de olduğu kadar böylesine keskin, böylesine duygudaş olarak muzaffer ve de özellikle zanaatkârların ve işçilerin davasıyla özdeşleşmemiştir” (2004: 858).

    Basın özgürlüğü savunucuları ve sansüre karşı mücadele, modern devlet ve yurttaşlık sorununda kalıcı dönüşümler yaratmıştır. Keane’in de sıraladığı gibi, tüm hükümetlerin halkı olarak “anlaşılmaz ve görünmez” olduğu önermesini reddettiler; siyasal temsilin anlamı ve hükümetin iktidarına sıkı sınırlar konması ihtiyacına ilişkin kolektif görüşlerin, belki de bir daha geriye dönülmemek üzere dönüştürülmesine yardımcı oldular. Etkin yurttaşlık konusundaki tam anlamıyla modern anlayışın temellerine birkaç taş koydular. Gizliliği, kötü hükümetin uşağı olarak gördüler; modern devletin potansiyel olarak tehlikeli olan iktidarının sivil toplumun yararına bir biçimde denetim altına alınması yolundaki talepleri kışkırttılar. Sivil toplumun dinamik çıkarlarının, devlete sürekli ifade edilmesini güvence altına almak istediler (1999: 446-47):

    On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar gerek Amerika’da gerekse İngiltere’de “basın özgürlüğü” cesur ve bulaşıcı ütopik bir kavram olarak işlevini sürdürdü. Yöneten sınıfları sıkıştırmaya yaradı. Devletin ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamaları dramatize etti. Medeni haklar ve siyasal demokrasi mücadelesine hız kazandırdı. Okuyan kesimleri anayasa reformu, temsili kurumlara duyulan ihtiyaç, kadınların, kölelerin ve başkalarının baskı altında tutulması gibi çok önemli konularda bilgi edinmesine yaradı. Almanların Lesegesellschaften’i gibi, yoksul yurttaşlara başka türlü edinebilmelerine olanak bulunmayan yayınları sağlayan kolektif okuma gruplarının oluşmasını teşvik etti. Özgür basın ütopyası, alt sınıfların çeşitli insan katmanlarının harekete geçmesine yardımcı olduğu gibi (…) oy hakkına sahip olmadıkları halde toplumsal ve siyasal olaylarla ilgilenen insan sayısının artmasına da yardımcı oldu (Keane, 1999: 48).

    Keane’nin özgür basın mücadelesinden söz ederken neden “ütopya” kavramını kullandığı, bu mücadeledeki başat argümanların malul oldukları eksiklikleri ya da kör noktaları görmezden gelmemek gerekir. Dikkatlerini siyasal iktidarla ve devlet organizasyonuyla sınırlayan, sivil toplum ile devlet arasındaki dikatomiye odaklanan bu tartışmalar, her şeyden önce gazetelerin sahiplik yapılarının ve pazar ilişkilerinin dâhil edilmemesi nedeniyle kusurludur. Pazar’ın düzenleyiciliğine dönük liberal bakış basın özgürlüğü mücadelesini de başlarken sakatlamıştır. Oysa sahiplik yapısı ve giderek büyüyerek tekelleşen medya sermayesinin içinde bulunduğu girift ilişkiler, fikri özgürlüğü gölgede bırakmış, iktidarla kurulan ilişki yalnızca iktidarın yönelttiği baskıcı tutumla sınırlanamayacak düzeyde karmaşıklaşmıştır. Başta otosansür olmak üzere gazetecilik pratiğine derin bir etkisi olan sermaye ilişkileri bütün bu özgürlük tartışmasında kesintisiz biçimde akılda tutulması gereken faktörlerden en önde gelenidir. Bu raporda değinilen önemine rağmen tartışmanın bütününe yayılmamasının nedeni ise çalışmayı sınırlama zorunluluğudur. Bu nedenle tartışmanın sınırları devlet sansürü biçimleriyle çerçevelenerek çizilmektedir.

    Bu parantezin ardından sansür uygulamalarının hangi biçimler ve yollarla medya ortamında sızdığına dönülürse, Keane’in birbiriyle ilişkili sansür biçimlerini beş kategoride saptadığı görülecektir (1999: 99). Bunlardan ilki olağanüstü hal erkleridir. Olağanüstü hal erkleri, hükümetlerin, medyanın bazı bölümlerini zorbalıkla sindirerek yola getirme girişimleri, talimatlar, yasaklamalar ve tutuklamalarla kendini hissettirmeye devam etmektedir ve iki biçimde görülür. Ön engelleme yani söz konusu yayının (sözlü, görsel ya da basılmış) devlet yetkililerince önceden denetlenmesi anlamına gelir ve bunun kapsamına hükümet sözcüleriyle dostça konuşma ve kokteyllerden, basit isteklere, telefonla yapılan uyarılardan zorunlu ve ihtiyari kuralların konmasına kadar resmi ya da gayrı resmi tüm yollar girer. Yayım-sonrası sansür ise ilk baskı aşamasından dağıtıma kadar uzanır. Bu sansür, sivil topluma daha önce ulaşmış yayınlara karşı yapılan yasal girişimleri kapsayabileceği gibi kitapların ya da görsel malzemenin (fotoğraflar ya da resimler, filmler ve videolar) yasaklanması, parçalanması, yakılması, yeniden sınıflanması ya da toplanması olabileceği gibi o malzemelerin üretildiği teknik araçlara el konması şeklinde de olabilir (1999: 100). Yazar yayım sonrası sansürün gazetelerin, basımevlerinin, radyo ve televizyon istasyonlarının kapatılması sonucunu da doğurabileceğine, kimi “devlet aleyhtarı” örgütlerin yasaklanmasına, gazetecilerin bu gibi örgütlere duydukları sempatiyi açıkladıkları için “terörizmi hoşgörmek”le suçlanarak sansür edilmelerine ve cezalandırılmalarına yol açabileceğine işaret eder (1999: 100).

    Keane’in kategorize ettiği ikinci biçim ise silahlı gizliliktir: Modern devlet erki, gizlilik perdesinin arkasına saklanmış polise ve askeri organlara dayanarak başarılı olur. Çünkü devlet yetkililerinin yerli ve yabancı hasımlarını atlatmalarının en iyi yolu, onların etkinliklerini (kendileri gözetlenmeden) gözetleyerek ne yapacaklarını öğrenmeleridir (1999: 101). “Gizlilik, kurnazlık ve örgüt içinde zorunlu tek görüşlülüğe dayanan polis ve askeri aygıtlar demokratik devletlerin normal özellikleri arasındadır. Bunlar aynı zamanda siyasal demokrasiye ve iletişim özgürlüğüne taban tabana zıttır (1999: 101).” Yazar, devlet erkinin tam kalbine yerleşmiş gizli polis ve gizli askeri örgütlenmeler sayesinde, iyi örgütlü ve sürekli bir siyasal sansür biçiminin doğduğunu belirtir (1999: 102): Hükümetler resmi basın bültenlerini düzenli olarak kontrolden geçirip, “ulusal güvenlik” konularında brifingler verirler; enformasyon “gizli”lik sınıflamaları içinde gidip gelir; kamuya ait belgeler ayıklanır, devletçe girişilen “kirli işler”in üstü örtülür (1999: 102).

    Üçüncü biçim ise yalan söylemektir: Siyasette yalan söylemek demokratik olan ya da olmayan rejimlerin ortak özelliklerinden biridir (1999: 104). Keane, hükümet sözcüleri tarafından her gün uygulanan siyasal yalan söyleme sanatı ya da “olguları bozma yöntemleri” ile eleştirmenleri yanlış yönlendirmek, sinirleri yatıştırmak, gazetecileri memnun etmek gibi yollarla toplum tarafından inanılacak haberlerin üretilebildiğini söyler (1999: 104). Basın toplantılarının cumhurbaşkanlığının görüşlerini yaymak üzere kullanılması; her muhabirin toplantıya alınmaması; soruların önceden belirlenmesi; bir soruyu derinleştirmek için ek sorular sorulmasına izin verilmemesi; “kaymaklı” sorulara öncelik verilmesi gibi yollar da yalan söylemenin dolaylı yöntemleri arasındadır. Halkla ilişkiler pratikleri içinde gelişen bu uygulamaların işe yaramadığı durumlarda ise yönetim haksız ya da aleyhte olarak algıladığı haberler için medyayı cezalandırır. Böylece gazeteciler mesleki ilerlemeleri ile hükümet hakkındaki eleştirel görüşleri arasında seçim yapmak durumunda kalır. En uçtaki durumlarda da, yönetime düşman görülen medya kuruluşlarının resmi kaynaklara erişmesi engellenir (1999: 105).

    Bir diğer biçim ise devlet reklamcılığıdır (1999: 106). Bağımsız gazetelerin ve radyo-televizyon istasyonlarının ayakta kalabilmek için ilan-reklam gelirine muhtaç olmaları hükümetlerin reklamları kesme tehditlerini amacına ulaştırır (1999: 107). Keane’nin bu kategorisini medya kuruluşlarının bağlı bulunduğu sermaye gruplarının ticari ilişkileri içinde değerlendirerek hükümetler tarafından elde tutulan şantajın gücü daha rahat görülebilir. Kamu ihalelerinin dağıtılmasından vergi denetimine, cezalandırma ya da teşviklere uzanan bu ekonomik yaptırım gücü ticari medya üzerindeki denetimde başat rol oynar. Bu hükümetlere yakınlık ya da eleştirellik, yalnızca medya kuruluşlarının ayakta kalmasını sağlayacak ya da bu kuruluşların gelirlerinden elde edilecek kâr oranları ile ilgili değil, aynı zamanda parçası oldukları sermaye gruplarının ulusal piyasalardaki konumunu etkileyecek sonuçlar yaratabilecek sonuçlar doğurur.

    Keane’den devam edilirse, devlet reklamcılığının daha az göze çarpan ama hiç de önemsiz sayılamayacak örneklerinden biri siyasal liderlerin televizyon ve radyo mülakatlarında kayırılarak temsil edilmesidir (1999: 107). Gazetecilikteki mülakat türünün dış biçimi olduğu gibi muhafaza edilmekle birlikte, mülakat yapılan kişi tarafından konmuş kurallar (yayının süresi, mülakatın zamanlaması ve son sözü söylemenin önemi bakımından) olayı belirler. Böylece mülakatlar bir siyasal ikna aracına, bir çeşit örtülü parti yayınına dönüşür (1999: 108). Politikacıların halka cevap vermesini sağlayacak soruların yerini, politikacıları memnun edecek ve onların istediklerini söylemelerini sağlayacak soruların alması gazetecileri politikacıların emrine sokar ve hükümet açıklamaları “soylu yalanlar”a dönüşür (1999: 108).

    İşaret edilen beşinci ve son biçim ise korporatizmdir (1999: 108). Hükümetlerin işlevlerinin özel kesimin örgüt ağları tarafından yerine getirilmesi, pazarlık, ihsanda bulunma ya da sözleşme yapılması sıradan bir olay haline gelmiştir. Sonuç olarak kamusal önem taşıyan pek çok karar devlet yetkilileri, yasama organları ve pazarlar tarafından değil, toplumsal grupların “temsilcileri” ya da sivil toplumun bu grupları ile devlet arasında yapılan uzlaşmalarla yapılır olmuştur (1999: 108). “Bu türden korporatist usuller devletin kendi işlevlerinden birçoğunu, başlıca grupların siyasal erki paylaşmak için taleplerde bulunduğu sivil toplumun devlet-dışı örgütlerine aktarmasının sonudur” (1999: 109). Buradaki temel sorun korporatist usullerin bir gizlilik ve yasadışılık perdesinin ardına saklanmasıdır ve bu aktörler siyasal ortamın sürekli bir parçası olmalarına rağmen bu türden usullere yasal bir biçim verilmesi pek enderdir. Bunlar kamusal sorumluluğun gereklerine tabi tutulmazlar ve giriştikleri etkinlikleri kamu önünde duyurmaları, açıklamaları ve haklı göstermeleri zorunluluğu yoktur (1999: 110).

    Saptanan bu beş sansür biçimi medya üzerindeki denetimi ve sansürü örnekleyebilmek için bize etkili bir çerçeve sunmaktadır. Biz burada, Türkiye medyasını ilgilendiren olağanüstü hal erkleri, yalan söyleme ve devlet reklamcılığı penceresinden bakarak Türkiye’deki sansür, denetim ve baskı biçimlerini betimlemeye çalışacağız. Burada da aynı sıralamayı takip ederek OHAL dönemi başta olmak üzere AKP iktidarının medya üzerindeki sansürcü tutumuna değineceğiz.

    2. Türkiye Medyasında Karşılaşılan Sansür Biçimleri

    Olağanüstü Hal Erkleri:

    Keane’ın belirttiği olağanüstü hal erkelerinin ön engelleme ve yayım-sonrası sansür şeklinde iki düzeyden oluştuğunu belirtmiştik. AKP iktidarında bunlara belki de en çok rastladığımız ön engelleme yöntemidir. İktidar üyelerinin defalarca medya patronları ve çalışanlarıyla toplantı yaptığı kamuoyunca bilinmektedir. Bunlardan en göze çarpanı ve içerisinde gazete çalışanlarına tehdit içereni, dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un Şubat 2017’de Uluslararası Medya Enformasyon Derneği’nde (UMED) düzenlenen konferanstaki konuşmasıdır. Kurtulmuş burada medya çalışanlarına açıkça “ayağınızı denk alın” demiştir:

    Medya, bundan sonra mecburen ayağını denk almak durumunda kalacak. Bunu söylediğim zaman bazıları eleştirdi ama kusura bakmayın, bu kadar terörle mücadele eden bir ülkede medya, Dingo’nun ahırı değildir. Herkes istediği gibi istediği şekilde medyada terör örgütlerinin lehine olacak şekilde işler yapamaz.[4]

    Başbakan yardımcısının yukarıdaki sözleri, iktidarın medya ile kurduğu ilişkileri ve gelinen noktada medya çalışanlarının AKP yöneticileri tarafından nasıl tehdit edildiğini gösteren en belirgin örneklerden birisidir. Bu tehdidin sadece orada bulunan medya mensuplarına yöneltilmediği, Türkiye medyasının genel olarak hedef tahtasına konulduğu ortadır.

    Olağanüstü hal erklerinin bir diğer yolunun yayım-sonrası sansür olduğunu yukarıda belirtmiştik. Kısaca kitapların ya da görsel malzemenin (fotoğraflar ya da resimler, filmler ve videolar) yasaklanması, parçalanması, yakılması, yeniden sınıflanması ya da toplanması olarak nitelenen bu yöntem, özellikle OHAL Türkiye’sinde sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. Örneğin; gazeteci Fehim Taştekin’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Rojova/Kürtlerin Zamanı adlı kitabına 2017’de Kahta Sulh Ceza Hâkimliği tarafından toplatma kararı verilmiştir (t24.com.tr, 2017). OHAL döneminde medya kuruluşlarının kapatılması da genel olarak olağanüstü hal erkleri kategorisine katılabilir. CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun Başbakan Binali Yıldırım’a yönelik olarak TBMM’de sunduğu soru önergesinde KHK’larla kapatılan medya kuruluşlarının sayısı öğrenilmek istenmiştir. Başbakan Binali Yıldırım’ın yardımcısı Hakan Çavuşoğlu tarafından verilen yanıta göre iki yılda kapatılan kuruluşların sayısı 116’yı bulmuştur. Bunlardan 6’sı haber ajansı, 18’i televizyon, 22’si radyo, 50’si gazete ve 20’si dergidir (siyasihaber4.org, 2018). Ancak rakamlara yayın ve dağıtım evleri dâhil edildiğinde sayı artmaktadır. Bu kapatmaların büyük çoğunluğu 27 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 668 No’lu KHK ile gerçekleştirilmiştir. Bu KHK ile 131 yayın organı kapatılmıştır. Kapatılma gerekçesi olarak  “Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olması” gösterilmiştir.[5] Kapatılanlar arasında üç haber ajansı, 16 televizyon, 23 radyo, 45 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım kanalı bulunmaktadır.[6] Kararnamede kapatılan medya organlarına ilişkin düzenleme şöyledir: “Kapatılan gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanalları ile özel radyo ve televizyon kuruluşlarına ait olan taşınırlar ve her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılacak. Bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. Bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hâzineden bir hak ve talepte bulunulamaz. Devre ilişkin işlemler ilgili tüm kurumlardan gerekli yardımı almak suretiyle Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilir.”

    Tüm bunlar düşünüldüğünde iktidarın özellikle OHAL döneminde medyaya uyguladığı baskı, onu sansüre yöneltmiştir diyebiliriz. Çünkü medya sektörüne AKP tarafından salınan korku, sadece hedef alınan medya kuruluşlarına veya çalışanlarına değil, genel olarak Türkiye medyasına sirayet etmiştir. Bu etki, kendini medyayı yayınlarında ve haberlerinde daha temkinli olmaya iten bir özellik taşımıştır.

    Basın yayın organlarının kapatılması ya da kayyum atanması yoluyla sahipliklerinin değiştirilmesi yanında, benzer bir işleyişe sahip olan ve benzer sonuçlara götüren internet yasakları bulunmaktadır. OHAL dönemi ile sınırlanamayacak bu engelleme girişimi yakın tarihin sistematik sansür biçimlerinden biri olarak iletişim mecralarını şekillendirmektedir. Bu sistematik müdahalenin boyutu ve etkisi internet kullanıcılığı oranına bakıldığında daha net görülecektir. Hootsuite ve We Are Social verileri temel alınarak hazırlanan 2018 Yılı Global Dijital Raporu’nda dünyada internet kullanıcı sayısının 4 milyarı geçtiği bilgisi yer alırken Türkiye için rakamlar şöyledir:

    Türkiye’de internet erişim oranı yüzde 67 olarak ifade edilmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye nüfusunun 54 milyondan fazlası internet kullanıcısıdır. Yine Türkiye, 51 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı ile sosyal medya kullanımında 2 saat 48 dakika ile dünya sıralamasında üst sıralarda yer alırken, Türkiye’de ortalama internet kullanıcısı günün 7 saatten fazlasını internet ortamında geçirmektedir. Türkiye’de 51 milyon Facebook, 33 milyon ise aktif Instagram kullanıcısı mevcuttur.”[7]

    Görüldüğü gibi rakamlar oldukça yüksek düzeydedir. Bu düzey ile internetin bir medya ortamı olarak vaat ettiği “özgürlük”ler arasındaki mesafe asıl sorunu oluşturmaktadır. İnternet üzerindeki sistematik yasaklama ve denetim, vaat edilenin kıyısına dahi yaklaşamamaktadır. CHP Bilgi ve İletişim Teknolojileri Genel Başkan Yardımcılığı’nın hazırladığı, 2018 Nisan tarihli İnternet Çağında İnternete Erişim Sorunu, Türkiye’nin Sansür ile İmtihanı başlıklı raporunda, Freedom House’un Türkiye raporları da hatırlatılarak internet yasaklarının boyutu gözler önüne serilmektedir. Freedom House’un İnternette Özgürlük 2017 raporunda Türkiye bir önceki yılda da olduğu gibi yine interneti özgür olmayan ülkeler arasında yer almış, erişim önündeki engeller, içeriğe getirilen kısıtlamalar ve kullanıcı haklarının ihlal edilmesi kategorilerinde, erişim yasakları, internet yavaşlatmaları ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanan yurttaşlara dikkat çekilmiştir.[8]

    Türkiye’nin interneti özgür olmayan ülkeler arasında yer almasına itiraz edecek olanlara hatırlatılabilecek ilk şey, bir çevrimiçi ansiklopedi olan Vikipedia’nın 29 Nisan 2017 tarihinden beri erişiminin engellenmiş olduğudur. Başka bir yasaklama ise Twitter üzerindedir. Uluslararası planda da tartışma konusu olan Twitter yasaklamalarının ilki 2014 Mart ayında dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bursa Mitinginde, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını eleştirdiği konuşmasındaki sözlerinin ardından gelmiştir.[9] Erdoğan Mitinginde “Twitter, miviter falan hepsinin kökünü kazıyacağız.” “Efendim işte uluslararası camia şöyle der, böyle der. Hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gücünü görecekler” demiş ve bu sözlerin sarf edildiği mitingin ardından, gece Twitter’a erişim engeli gelmiştir.

    Anayasa Mahkemesine taşınan yasak, Mahkemenin oy birliğiyle erişim engellemesinin ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna hükmetmesi sonrasında kaldırılmıştır. Ancak devamında 3 kez daha erişim engeli konmuştur. İkinci yasaklama, Suriye konusunda yapılan gizli bir toplantıda dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasında geçtiği iddia edilen konuşmaların ses kaydının gündeme gelmesi sonrasında olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın talebiyle Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası’nın “olağanüstü dönemlerde yayınlar” maddesi uyarınca ses kaydına ilişkin televizyon ve radyoda da yayın yasağı getirilmiş, Twitter ve Youtube’a ise idari tedbirle erişim engellenmiştir.

    En kapsamlı engellemelerden biri de 31 Mart 2015 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde Berkin Elvan’ın öldürülmesine ilişkin soruşturmayı yürüten savcı Mehmet Selim Kiraz’ın odasında rehin alınması ve ardından çıkan çatışmada öldürülmesi olayından sonra gelmiştir. Olaya ilişkin görüntülerin Twitter üzerinden paylaşılmasının ardından Twitter, Facebook ve Youtube kapatılmış; Başbakanlık, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası’nın “olağanüstü dönemlerde yayınlar” maddesi uyarınca Kiraz’ın rehin alınmasına ilişkin haberlere yayın yasağı getirmiş ve İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği de savcı Kiraz’ın öldürülmesi ile ilgili soruşturmada 166 habere URL temelli erişim yasağı getirmiştir.

    Dördüncü engelleme ise 20 Temmuz 2015’te, Suruç’ta 32 kişinin yaşamını yitirdiği bombalı intihar saldırısıyla ilgilidir. Saldırının ardından Sulh Ceza Hâkimliği, sosyal paylaşım sitelerindeki kimi içerikler ve eylem çağrılarına ilişkin paylaşımların çıkarılması talebinde bulunmuş, Erişim Sağlayıcıları Birliği mahkeme kararını, Twitter, Facebook ve Youtube’a iletmiş, Facebook ve Youtube içerikleri çıkarmıştır. Ancak eylem çağrılarına ilişkin paylaşımları belirlenen sürede çıkarmayan Twitter’a erişim engellenmiş, içeriklerin kaldırılması sonrasında engelleme son bulmuştur.[10]

    Popüler paylaşım sitelerine erişimin engellenmesi yoluyla uygulanan doğrudan sansür pratikleri içerik kaldırma talepleriyle de derinleşmektedir. CHP Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığının yukarıda da değinilen raporuna göre, Türkiye’de 2012’de 7 olan içerik kaldırma talebi 2017’de 7 bin 4’e yükselmiştir. Bunlardan 181’ini mahkeme kararları oluştururken, 5 bin 823’ü ise devlet kurumları, polis ve diğerlerinden gelen taleplerdir.[11] Bir diğer popüler sosyal paylaşım sitesi Facebook ise 2017 yılında Türkiye’de 712 içerik kısıtlamıştır. “Facebook’un Ocak-Haziran 2017 dönemine ilişkin resmi açıklamalarına göre 712 içeriğe BTK, Türk mahkemeleri, Sağlık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ve Erişim Sağlayıcıları Birliğinden (ESB) gelen yasal talepler doğrultusunda erişimin kısıtlandığı belirtilmektedir. İçeriklerin; şahsiyet hakkı ihlalleri, kişisel gizlilik, Atatürk’e hakaret ve denetime tabi ürünlerin yetkisiz satışını içeren bir dizi suç kapsamında 5651 sayılı kanun uyarınca kısıtlandığına da dikkat çekilmektedir. Öte yandan, Facebook’un Temmuz 2016-Aralık 2016 tarihlerini kapsayan raporunda, internet kesintileri başlığı altında Temmuz, Ağustos, Ekim ve Aralık 2016’da Türkiye’de Facebook ürün ve hizmetlerine erişimin 6 defa aksamaya uğradığı, bu aksamaların güvenlik ve terörizmle ilişkili olayların ardından meydana geldiğine dikkat çekilmiştir.”[12]

    İnternet yasakları ve erişim engellerine eşlik eden, televizyon ve radyo yayınlarına dönük sansürün bir biçimi de yayın yasaklarıdır. AKP hükümetleri boyunca, Toplumsal düzeyde tepki uyandırabilecek, hükümet eleştirisine neden olabilecek çok sayıda vakıanın haberleştirilmesi yasaklanmıştır. Yıllar içinde yayın yasağı getirilen en çok bilinen olaylar arasında şunlar vardır:

    21 Ekim 2007 tarihinde Hakkâri’nin Dağlıca Bölgesinde yaşanan çatışma[13]

    Ergenekon Soruşturması/Davası[14]

    20 Temmuz 2015’te Suruç’ta meydana gelen canlı bomba saldırısı

    10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde meydana gelen bombalı saldırı

    12 Ocak 2016’da Sultanahmet’te meydana gelen bombalı saldırı

    13 Mart 2016 tarihinde Ankara Kızılay’da meydana gelen bombalı saldırı

    19 Mart 2016’da İstiklal Caddesi’nde yaşanan bombalı intihar saldırısı

    29 Kasım 2016’da Adana’nın Aladağ ilçesinde Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Yurdunda meydana gelen yangın.

    10 Aralık 2016’da İstanbul Beşiktaş’ta Vodafone Arena yakınında yaşanan patlama

    17 Aralık 2016’da Kayseri’de askerleri taşıyan otobüse yönelik bombalı saldırı

    Bu örnekler yayın yasaklarının küçük bir kısmını hatırlatmaktadır ve liste oldukça uzundur. 2014 yılında, dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği cevaptan rakamları öğrenmek mümkündür. Arınç’ın cevabına göre “2010’da 4, 2011’de 36, 2012’de 43, 2013’te 42 ve 2014 yılının ilk altı aylık döneminde 24 olmak üzere toplam 149 adet yayın yasağı getirilmiştir.”[15] 2014 yılından bu güne de rakamlar artarak devam etmiştir.

    Fikret İlkiz’in de çeşitli yazılarında ayrıntılı olarak ele aldığı gibi yayın yasakları Anayasa’nın düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenleyen 26. Maddesinin ve “basın hürriyeti” başlıklı 28. Maddesinin ihlalidir. Bu madde şöyle başlar: “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” Oysa pratikte devlet halkın haber alma hürriyetini korumak, güvence altına almak yerine bu hürriyeti ortadan kaldıran uygulamaların faili durumundadır. Konulan yasaklara uyulmaması ise oldukça ağır yaptırımlara yol açmakta, cezalandırma mekanizmaları hızla devreye girmektedir. Bunun en ağır biçimlerinden biri gazeteci tutuklamalarıdır.

    Erol Önderoğlu tarafından hazırlanan BİA Medya Gözlem Raporunda OHAL’in 1 yıllık döneminde medyada yaşananlar kayda alınmıştır. Rapor açık sansür koşullarının işleyişini gözler önüne sermektedir. Raporda yer alan rakamların bir kısmı şöyledir:

    136 gazeteci 1 Temmuz’a cezaevinde girdi. Tutuklu gazetecilerin 78’i “Fethullah Gülen Cemaati’ne yakın medya” çalışanlarından oluşurken habercilerden 30’u Kürt medyasındandı. Ayrıca, Cumhuriyet gazetesinin 11 yazar, yayın yetkilisi ve muhabiri de “FETÖ’ye yardım ve propaganda” suçlamasıyla tutuklu bulunuyor. Son dönemde bu suçlamayla Sözcü gazetesine ait sitenin yayın yönetmeni Mediha Olgun hapsedildi. Dokuz gazeteci de çeşitli “yasadışı örgütlere üyelik” (MLKP, DHKP-C, TKEP/L, Direniş Hareketi) veya “propaganda” suçlamasıyla hapishanede tutuluyor. Sözcü gazetesinin muhabiri Gökmen Ulu, “Cumhurbaşkanına suikast” iddiasıyla, gazeteciler Kazım Kızıl ve Ozan Kaplanoğlu da “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten tutuklandı. Hapishanedeki 136 gazeteciden 84’ü ya halen soruşturma geçiriyor, ya da haklarında henüz iddianame düzenlendi; 19’u hükümlüyken 23’ünün davası sürüyor.

    Bu rakamlar Keane’in olağanüstü hal erklerinin işleyişinde yaptığı ayrımın ikincisinin nasıl açığa çıktığını da göstermektedir. Gazeteci tutuklamaları yayım sonrası sansür biçiminin en etkili yollarından biridir. Yine Bianet tarafından yapılan tutuklu gazeteciler listesine göre; OHAL öncesi tutuklu gazeteci sayısı 24, OHAL döneminde darbe soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci sayısı 76, OHAL ilanından sonra darbe soruşturması dışında tutuklanan gazeteci sayısı 36’dır. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin verilerine göre ise tutuklu gazeteci sayısı 136’dır.[16]

    Medya Üzerinden Yalan Söyleme

    Keane’nın siyasette yalan söyleme ya da kısaca “olguları bozma yöntemleri” olarak tanımladığı yalan söyleme biçimi, hem Türkiye siyasetinde hem de buna paralel medyada sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. AKP’nin tersyüz ettiği gerçekleri, özellikle iktidar yanlısı medyaya peşinen kabul edildiği ve bununla kalmayıp, bu medyanın ertesi günü başlıklarını tek merkezden çıkmışçasına aynı olduğu gözlemlenmektedir. Örneğin; 2013’ta patlak veren ve Türkiye siyasi tarihinde ve toplumsal muhalefet geçmişinde dönüm noktası sayılabilecek Gezi İsyanı, iktidar tarafından hemen şeytanlaştırılmış, isyana neden olan demokratik talepler görmezden gelinmiştir. AKP Genel Başkanı Erdoğan, Gezi sürecinde dile getirilen istekleri “Demokratik taleplere canımız feda” diyerek karşılamış, bu söylem ise daha en başta Gezi’nin Erdoğan ve iktidarı tarafından “demokratik taleplere dayanmayan”, sadece “yakıp yıkma isteğiyle” ortaya çıkan, dış güçlerin desteklediği” bir hareket olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Bu tanımlama iktidar yanlısı medyada da hemen karşılık bulmuştur. Aşağıdaki görselde görüleceği üzere, Erdoğan’ın açıklama yaptığı günün ertesinde neredeyse tüm gazeteler aynı başlıkta çıkmıştır:

    http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2014/05/taleplerecanfeda.jpg

    Görsel 1: Gezi eylemleri sürerken Erdoğan’ın konuşmasından hareketle atılan manşet-7 Haziran 2013

    Görsel 1, iktidar yanlısı medyanın AKP söylemini aynıyla tekrar ettiğini ve bu söylemi yeniden üreterek demokratik bir eylemi karalamasının bir örneğidir. Ayrıca AKP-Cemaat koalisyonunun devam ettiği 2013’te Cemaat medyasının organları olarak saydığımız Zaman ve Bugün’ün o dönemki siyasi şartlara göre hareket ettiği ve haber metinleri ve başlıklarını buna göre attığı da kayda geçmelidir. Aynı manşet ve aynı haber metinlerine sadece ulusal medyada rastlamıyoruz. Benzer bir süreç maalesef yerel medyada da işlemektedir. Görsel 2, bize bunun örneğini sunmaktadır:

    https://www.evrensel.net/files/news/default/10-gazete-de-birden-ayni-manset568e36322b0f22ba6e98.jpg

    Görsel 2: Konya’da yayımlanan 10 yerel gazetenin yaklaşan yerel seçimler öncesinde “Millet Bu Oyunu Sandıkta Bozacak” manşeti (6 Mart 2014)

    Yukarıda örneği verilen gazeteler, Mart 2014 yerel seçimlerine giderken, 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonuna tepkisini, operasyonları “darbe”, “oyun”, “tezgâh” “dış güçlerin oyunu” olarak savuşturmaya çalışan AKP’nin söylemlerinin yansımasıdır. Yerel gazeteler de iktidarın söylemine uygun olarak yaklaşan seçimleri “Millet Bu Oyunu Sandıkta Bozacak” manşetiyle haberleştirmiştir. Burada verdiğimiz iki örnek de iktidarın gerçekliği tersyüz etmesinin medyada yer bulmasını göstermektedir. 2010’lu yılların başından bu yana gittikçe iktidar yanlısı bir forma bürünen merkez ve yerel medyada bunların örneklerini çoğaltmak mümkündür.

    Devlet Reklamcılığı

    Sansür uygulamalarının diğer bir biçimi devlet reklamcılığı iktidarın ekonomi sopasıyla medyayı hizaya çekebildiği önemli bir araçtır. Çalışmanın kuramsal kısmında gelişen kapitalist formasyonun içinde medyanın kapitalizme göbekten bağlandığını ve reklam gelirlerinin habercilik anlayışı ve kamu yararının önüne geçtiğini belirtmiştik. Hatırlayacağınız gibi, Herman ve Chomsky’nin kuramında reklam şirketleri haber yapım süreçlerinde önemli bir filtredir. Benzer şekilde, Keane’in yaklaşımında da reklam gelirleri ve reklam önceliği haber yapımında daha en baştan medya kuruluşunu sansüre itebilir nitelikte önemlidir.

    AKP döneminde medyanın reklama olan ihtiyacını, iktidar fazlasıyla kullanmış; siyasi olarak anlaşamadığı ya da arasının açıldığı medya kuruluşlarına reklam ilanlarını bir biçimde verdirmemiştir. Bu hem gazeteyi hem de gazete çalışanlarını etkilemiş, medya özgürlüğü bu süreçlerin ardından ağır yara almıştır. Örneğin; Taraf gazetesine 2014’te Anadolu Ajansı (AA) hakkındaki haberlerinden ötürü, Basın İlan Kurumu tarafından dokuz günlük resmi ilan ve reklamların kesilmesi cezası verilmiştir (hurriyet.com.tr, 2014). Mart 2014’te ise yine aynı gazeteye bu defa Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) aleyhine yaptığı haberden dolayı bir günlük resmi ilan ve reklam vermeme cezası verilmiştir (aksam.com.tr, 2014). Bu cezalar ayakta durması için reklam gelirlerine ihtiyacı olan gazetenin ekonomik kriz içine girmesine neden olmuştur. Cezalar vesilesiyle hem gazete ve çalışanları zor duruma düşürülmüş hem de gazetenin cezadan sonra yapacağı haberlerde daha “itidalli” davranmasının önü açılmıştır. Bu da otosansürü beraberinde getirmektedir.

    Reklam kısıtlamalarıyla medyayı hizaya getirme yöntemi Karar gazetesine de uygulanmıştır. Kasım 2018’de gazete bir açıklama yaparak reklam ve ilan verecek kuruluşların yönlendirildiği ve baskı altına alındığını belirtmiştir. Bu durumun ise basın özgürlüğüne zarar verdiğini okuyucularına uzun bir metinle duyurmuştur.

    karar-1.jpg

    Görsel 3: 11 Kasım 2018 tarihli Karar gazetesinin açıklaması

    Bünyesinde eski AKP’lileri barındıran ve tarafsızlık iddiasıyla yayıncılık yaptığını iddia eden Karar gazetesine yapılan baskı, öyle bir noktaya gelmiştir ki gazete bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Basın özgürlüğü ile düşünce ve ifade özgürlüğü konusuna atıfta bulunan açıklamayı aşağıda veriyoruz:

    KARAR gazetesi yayın hayatına başladığı 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yoğun, sistematik ve arkası kesilmeyen çeşitli baskılarla karşı karşıya bulunuyor. Gazetemize yönelik baskıları, ambargoları ve yaşadığımız haksızlıkları bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmadık. Hukukla, mantıkla ve sağduyuyla bağdaşmayan bu uygulamalara mutlaka son verileceğini umduk ve bugüne kadar sabırla bekledik. Ne var ki son günlerde gazetemiz üzerinde yaşanan polemikler, okurlarımızdan gelen sorular ve en nihayet devam etmekte olan baskıların artık ekonomik olarak tahammül edilemez noktaya gelmiş olması sebebiyle bir açıklama zarureti hâsıl olmuştur. Öncelikle, yayın hayatına başladığımız günden bugüne kadar aralıksız uygulanan bir ilan ambargosu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Sadece reklam veren durumunda bulunan kamu kuruluşları değil, bütün özel sektör şirketlerinin gazetemize ilan vermesi açıkça engellenmektedir. Reklam verenler ve ilan-reklam dağıtımını yapan ajanslar KARAR’a ilan verilmemesi konusunda uyarılmıştır. Bu uyarı ve tehditlerin netice almış olduğu zaten gazetenin sayfalarında kolayca görülmektedir. Bu hukuk dışı ambargoya rağmen gazetemize ilan vermeye teşebbüs eden şirketler de ikaz edilerek, muhtelif yollarla engellenmektedir. Çok sayıda özel sektör şirketi bu baskı nedeniyle en temel ticari hakları olan, gazetemize ilan verme tercihini kullanamamaktadır. Yapılan baskılar, Türk Ticaret Kanunu ve rekabeti düzenleyen kanunlara aykırıdır. Bu durum demokrasinin temel unsurlarından biri olan basın özgürlüğüne karşı da açık bir tehdit ve müdahaledir. Gazetemizi hedef alan bu eylemlerin aynı zamanda açıkça suç teşkil ettiğini belirtiriz.

    KARAR Gazetesi bu şartlar altında, personel ve bütün ünitelerde ilk günden bu yana sürekli olarak tasarruf önlemlerine müracaat ederek; sadece Basın İlan Kurumu gelirleri sınırına mahkûm kalarak, son derece ağır ekonomik şartlar altında yayın hayatına devam etmektedir. Maruz bırakıldığımız ambargonun ve baskıların bir an önce sona erdirileceğini umarak, bu haksızlığı okurlarımıza ve kamuoyuna saygıyla duyururuz (gazeteduvar.com.tr, 2018).

    Yukarıda verdiğimiz açıklama reklam gelirlerinin medya için önemini ve bu gelirleri iktidarın yeri ve zamanı geldiğinde nasıl kullandığını göstermektedir. Bu uygulamalar haberciliğin önünde önemli bir engel olarak dururken, medyayı da sansüre ve otosansüre iten etmenlerin başında gelmektedir.

    Sonuç

    Türkiye’de medyaya sansürüne ilişkin yakın dönemli “icraatları” bir araya getirmeye çalışan bu rapor denemesi ancak küçük bir kesit sunabilmiştir. Verdiğimiz örnekler, hem Herman ve Chomsky’nin hem de Keane’in geliştirdiği yaklaşımların totaliterleşen Türkiye’de medyayı anlamada önemli perspektifler sunmaktadır. Keane’in betimlemelerinin üçüne yönelik örnekler vererek sansür konusundaki çalışmamızı somutlaştırmaya çalıştık. Bu üç betimlemede medya organlarının kapatılmasını, erişim engellerini, yayın yasaklarını, yalan söyleme ve bu yalanın medya aracılığıyla yeniden üretilmesini, medyanın reklamlara olan bağlılığının iktidar tarafından bir baskı aracı olarak kullanıldığını hatırlattık.

    Yukarıda sıraladığımız yöntemlerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bunların birbirleriyle yakından ilişkili olduğunu yine okuyucuya hatırlatmakta fayda var. 2016’dan itibaren merkezileşen ve merkezileştikçe otoriterleşen siyasal iktidar, Türkiye medyasına ağır bir baskı uygulamış; bu, medya ortamında sansür ve otosansür mekanizmalarının işletilmesine neden olmuştur. Ayrıca kapitalist toplumsal formasyonun merkezinde bulunan medyanın sadece bu özelliği bile sansür ve otosansür uygulamasının önemli sebeplerinden biridir; zira medya kuruluşlarının holdingleşmesi, beraberinde bunların reklama olan ihtiyacını artırmıştır. Bu durum, medyayı sermaye, devlet ve siyasal iktidarla iyi geçinmeye zorlayan etmendir. Medya yayınlarını bu ilişki ağından bağımsız düşünmek hatalı olacaktır. Hem sansür uygulamaları hem de bunun getirdiği düşünce ve ifade özgürlüğünün gerilemesi ancak kapitalist üretim biçimi ve bunun medyaya etkisi dikkate alınarak çözümlenebilir.

    Davam edecek olursak, medya üzerindeki bu ağır baskı ortamı, doğrudan müdahaleler, dolaylı zorlamalar ve her ikisinin neden olduğu oto sansür konusunda çok daha ayrıntılı çalışmalar yapmak gereklidir. Örneğin gazetecilerin mesleki pratiklerinin ayrılmaz parçası haline gelen otosansürün sonuçlarından biri olarak eksik temsil konusuna burada değinilememiştir. Oysa siyasal iktidara muhalefet eden politik çevrelerin anaakım medyada yer bulabilmelerinin oranına bakmak bile basın özgürlüğü konusundaki vahim tabloyu gözler önüne serecektir. İktidarın bu baskıcı ve yasakçı yönelimi karşısında radikal-alternatif medya mecrası dışındaki karşı koyuşların yok sınırında bir cılızlıkta olması ise tartışma yürütmek için başka bir odak olacaktır.

    Yukarıdaki küçük örnekler dahi basın özgürlüğü ve sansürle mücadele konusunun gazetecilerin ve medya dünyasının –büyük oranda- gündeminde dahi olmadığı; bilakis tıpkı iktidarın çerçevelediği gibi sorunu kriminalize eden perspektifi yaygınlaştırdıkları görülmektedir. Hâl bu olunca haber alma özgürlüğünü hiçe sayan devlet karşısında bu hak ihlalini sorunsallaştırmayan ve daha kolay ve rahat bir hâlde yapılabilmesini sağlayan bir politik karşıtlık dili geliştiren medya ortamı yaratılmıştır.

    Kaynakça

    aksam.com.tr (2014). “Taraf gazetesine bir günlük resmi ilan-reklam cezası” 25 Mart 2014. https://www.aksam.com.tr/ekonomi/taraf-gazetesine-bir-gunluk-resmi-ilanreklam-cezasi/haber-294670 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Chomsky, Noam & Herman, Edwards. (2006). Rızanın İmalatı, Kitle Medyasının Ekonomi Politiği. İstanbul: Aram.

    Freshwater, Helen. (2004). ‘Towards a Redefinition of Censorship’, Critical Studies, Censorship & Cultural Regulation in the Modern Age. Beate Müller (Ed.) 225-245

    gazeteduvar.com.tr (2018). “Karar: reklam almamız engelleniyor!” 12 Kasım 2018. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/11/12/karar-reklam-almamiz-engelleniyor/ Erişim Tarihi: 25.05.2019.

    https://m.bianet.org/bianet/medya/183925-kurtulmus-tan-2-baski-medyadaki-arkadaslar-ayagini-denk-alsin

    https://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2017/02/26/kurtulmus-emperyal-dile-yuz-vermeyelim

    hurriyet.com.tr (2014). “Taraf gazetesine 9 günlük ilan cezası” 19 Temmuz 2014. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/taraf-gazetesine-9-gunluk-ilan-cezasi-26844799 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Kahraman, Bülent, Hasan.(2000). Türk Sinemasında Sansür. Ankara: Kitle

    Keane, John. (1999). Medya ve Demokrasi. Ayrıntı: İstanbul.

    Öztürk, Serdar. (2006). Türk Sinemasında İlk Sansür Tartışmaları ve Yeni Belgeler. Galatasaray İletişim, 47-76.

    Schiller, Dan. (2006). Enformasyona Dayalı Kapitalizm ve Kontrol Devleti. Gazi Üniversitesi Kuram ve Araştırma Dergisi, 23:27-55 Ankara.

    siyasihaber4.org (2018). “OHAL döneminde 116 basın-yayın kuruluşu kapatıldı” 9 Mayıs 2018. http://siyasihaber4.org/ohal-doneminde-116-basin-yayin-kurulusu-kapatildi Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    t24.com.tr (2017). “Üç kitaba toplatma kararı, konu Kürtler” 12 Ekim 2017. https://t24.com.tr/k24/yazi/uc-kitaba-toplatma-karari-cunku-konu-kurtler,1409 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Thompson, E. P. (2004). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu. Birikim Yayınları: İstanbul

    NOTLAR

      1. Çalışmanın ikinci bölümünde buraya dair örnekler vereceğiz.

     

      1. Bu konuyla ilgili olarak detaylı bilgi için hazırladığımız ilk iki rapora bakılabilir: https://medyaport.net/2018/04/05/47/ ve https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/

     

      1. Erişim tarihi: 05.03.2019

     

      1. Söz konusu konuşma biri muhalif diğeri hükümet yanlısı iki farklı haber sitesinde şu şekilde haberleştirilmiştir: https://m.bianet.org/bianet/medya/183925-kurtulmus-tan-2-baski-medyadaki-arkadaslar-ayagini-denk-alsinhttps://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2017/02/26/kurtulmus-emperyal-dile-yuz-vermeyelim

     

      1. Erişim: http://bianet.org/system/uploads/1/files/attachments/000/001/707/original/KHK.pdf?1469686324

     

      1. Ajanslar:Cihan haber ajansı, Muhabir haber ajansı, Sem haber ajansı Televizyonlar: Barış tv, Bugün tv, Can Erzincan tv, Dünya tv, Hira tv, Irmak tv, Kanal 124, Kanaltürk, Mc tv, Mehtap tv, Merkür tv, Samanyolu haber, Samanyolu tv, Srt televizyonu, Tuna shopping, Yumurcak tv. Gazeteler: Millet, Bugün, Meydan, Özgür Düşünce, Taraf, Yarına Bakış, Yeni Hayat, Zaman, Today’s Zaman, Adana haber, Adana medya, Akdeniz Türk, Şuhut’un Sesi, Kurtuluş, Lider, İscehisar Durum, Türkeli, Antalya, Yerel Bakış, Nazar, Batman, Batman Postası, Batman Doğuş, Bingöl Olay, İrade, İskenderun Olay, Ekonomi, Ege’de Son Söz, Demokrat Gebze, Kocaeli Manşet, Bizim Kocaeli, Haber Kütahya, Gediz, Zafer, Hisar, Turgutlu Havadis, Milas Feza, Türkiye’de Yeni Yıldız, Hakikat, Urfa Haber Ajansı, Ajan11, Yeni Emek, Banaz Postası, Merkür Haber. Radyolar: Aksaray mavi radyo, Aktüel radyo, Berfin fm, Burç fm, Cihan radyo, Dünya radyo, Esra radyo, Haber radyo ege, Herkül fm, Jest fm, Kanaltürk radyo, Radyo 59, Radyo aile rehberi, Radyo bamteli, Radyo cihan, Radyo fıkıh, Radyo küre, Radyo mehtap, Radyo nur, Radyo şimşek, Samanyolu haber radyosı, Umut fm, Yağmur fm. Dergiler: Sızıntı,Nokta, Aksiyon, Akademik Araştırmalar Dergisi, Asya Pasifik, Bisiklet Çocuk, Diyalog Avrasya, Ekolife, Ekoloji, Fountain, Gonca, Gül Yaprağı, Yağmur, Yeni Ümit, Zirve. Yayınevleri: Altın Burç, Burak Basın Yayın, Define, Dolunay Eğitim, Giresun Basın Yayın, Gonca, Gülyurdu, GYV, Işık Akademi, Işık Özel Eğitim, Işık, İklim Basım Yayın Pazarlama, Kaydırak, Kaynak, Kervan Basın, Kuşak, Muştu, Nil, Rehber, Sürat Basım Yayın Reklâmcılık, Sütun, Şahdamar, Ufuk Basın Yayın Haber Ajans Pazarlama, Ufuk Yayınları, Waşanxaneya Nil, Yay Basın Dağıtım Paz. Reklâmcılık, Yeni Akademi,Yitik Hazine, Zambak Basım Yayın Eğitim Turizm.

     

      1. http://cdn.chp.org.tr/cms/0/Other/NewFolder/trkysnsrimtihn.pdf

     

      1. https://freedomhouse.org/report/freedom-net/2017/turkey

     

      1. ABD Dışişleri Bakanlığı kararı “21. Yüzyılda kitap yakmak” olarak değerlendirmiştir. Dünyadan tepkileri görmek için bkz: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/twitter-yasagina-dunyadan-tepki-yagiyor-26051870

     

      1. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150722_turkiye_twitter_yasaklar

     

      1. Ayrıntılı tabloyu görmek için bkz: http://cdn.chp.org.tr/cms/0/Other/NewFolder/trkysnsrimtihn.pdf

     

      1. Facebook’un veri paylaşımı üzerine bir tartışma için bkz: https://m.bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/163341-facebook-un-ifade-ozgurlugu-ile-imtihani

     

      1. 21 Ekim 2007 tarihinde Hakkari’nin Dağlıca Bölgesinde yaşanan çatışma, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in 23 Ekim 2007’de RTÜK’e başvurmasıyla yayın yasağına uğramıştır. RTÜK’e gönderilen hükümet yazısının bir kısmı şöyledir: “21/10/2007 tarihinde Hakkari’nin Dağlıca bölgesinde meydana gelen terörist saldırılarla ilgili olarak; kamu düzenini ve halkın moral değerlerini olumsuz etkileyen, güvenlik güçlerine dönük zaaf imajı yayan, toplumsal psikolojiyi olumsuz etkileyen radyo ve televizyon yayınlarının, toplumsal sorumluluğa ve duyarlılığa uygun yayın anlayışı temelinde, güvenlik güçlerinin moral değerlerinin yüksek tutulması, toplumsal psikolojinin olumsuz etkilenmemesi ve çocukların ruh sağlığının korunması amacıyla 3984 Sayılı Kanunun 25. maddesi gereğince durdurulması uygun görülmüştür.” https://bianet.org/bianet/medya/102463-hukumet-moral-olsun-diye-sansur-getirdi

     

      1. Ergenekon Soruşturması/Davası hakkında verilen yayın yasağı kararı 2007 Haziran ayında verilmiş yedi ay sonra bu yasak hatırlatılmıştır. Gerekçesi şöyledir: “12.06.2007 tarihinde Ümraniye’de ele geçirilen bombalarla alakalı yapılan soruşturma çerçevesinde, gözaltına alınan şahısların emekli asker olması ve bazı önemli bilgilerin soruşturma kapsamında ele geçirilmiş olması hususları göz önüne alındığında, basında çıkan çeşitli haberlerin kamu düzeni,  kamu güveni ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanması veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceğinden bahisle, “Gereği Düşünüldü: Söz konusu soruşturma ile alakalı olarak soruşturmanın amacından saptırılmak istenmesi ve kamuoyunda yanlış anlamalara sebebiyet verilmemesi amacıyla, tüm yazılı ve görsel basın ve medya kuruluşlarında konu ile ilgili olarak Basın Kanunu 3. maddesi gereğince: YAYIN YAPMA YASAĞINA karar verildi.21.06.2007”

     

      1. https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/mahkeme-karariyla-5-yilda-149-yayin-yasagi-verildi-659993/

     

      1. Listeye erişim için: http://www.cgd.org.tr/index.php?Did=222

     

    Yazarlar Hakkında:

    Vahdet Mesut Ayan, 1986 Amasya/Merzifon doğumlu. 2010’da Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünü bitirdi. 2014’te Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde Gazetecilik Anabilim Dalında yüksek lisansını tamamladı ve Ocak 2019’da aynı üniversite ve bölümde doktora derecesini aldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik ilgi alanları şunlardır: Medyanın ekonomi politiği, medya-iktidar ilişkisi, Türkiye medyasının dönüşümüdür.

    İlkay Kara, 1982 Ankara doğumlu. Ankaralı. Orta öğrenimini Anıttepe Lisesinde, lisans eğitimini Anakara Üniversitesi İletişim Fakültesinde gördü. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Ana Bilim Dalında “1970’lerde Türkiye’de Radikal Medya” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi, “Politik Anlatı  Olarak Ahmet Kaya Şarkıları” başlıklı teziyle doktora derecesi aldı. A.Ü. İletişim Fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Barış için Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladığı için 1 Eylül 2016’da 672 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Doktora tezi, Açık Yaranın Sesi adıyla 2019 yılında kitap olarak yayınlandı.