Blog

  • ‘Suskun kadın davası’ ve kadın cinayetleri

    Eyyüp DEMİR

    Her yıl kendine özgüdür, bazı yıllar insan belleğinde anımsamayı hak eder, bazıları da hiç hatırlanmak bile istenmez.

    2020 yılı tüm dünyada ve Türkiye’de Covid-19 ile birlikte son buldu. Fakat 2021 yılı devam eden bu pandemi belasıyla başladı.

    İyi-kötü sonuçlar ve doğru-yanlış bilgilendirmelerle Türkiye’de de bu pendemili yıl nihayete erdi.

    Ancak Türkiye’de pandeminin öldürücü etkisinin yanında erkeğin öldürücü etkisi de hissedildi.

    2020 yılında erkekler tarafından 300 kadın katledildi, 171 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. (?)

    Taşı toprağı altın İstanbul 42 kadın cinayetiyle en başı çekti. Medeni kent konumundaki İzmir 26 kadın cinayetiyle ikinci sırayı kaptı. Başkent Ankara ise 15 kadın cinayetiyle yarıştaki yerini aldı.

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yayınladığı “2020 Raporu”na göre 81 ilin 17’sinde kadın cinayetlerinin tespit edilemediği kaydediliyor.

    Antalya 13, Mersin 13, Konya 11, Diyarbakır 10, Adana 10 ve diğer kalan illerde de 10’un altında kadın cinayetleri işlendiği rapor edilmiş.

    Trajedinin boyutu 2020’nin son demlerinde de hız kesmemiş. Aralık ayında öldürülen 23 kadının 7’si evli olduğu erkek, 5’i birlikte olduğu erkek, 1’i eskiden birlikte olduğu erkek, 3’ü eskiden evli olduğu erkek, 3’ü babası, 3’ü oğlu, 1’i tanıdık birisi tarafından öldürülmüş.

    Böyle bir sahne beyaz perdede yansıtılsa herhalde abartılı görülür. Çünkü burada erkek değil, daha çok bir cinayet makinesi fragmanı izlenmekte.

    Koca erkek, sevgili erkek, eski eş erkek, baba erkek, oğul erkek, tanıdık erkek. Neredeyse kadınlara karşı bir erkek cinayet-işbölümü kurulmuş.

    Elbetteki yargının sorunlu olduğu bir yerde, yargısız infaz ve kadın cinayetleri hep süregelmiş, fakat yargının işlediği hangi dönem olursa olsun kadının hakkı da korunmuştur.

    Yargının önemi her tarihsel ve toplumsa dönemde bir şekilde hissedilmiş. Aslında arkaik toplumlarda bile bir yargını önemini görmekteyiz.

    İlk yazılı belgelerde bile kadına karşı yargının pozisyonu oldukça önemlidir.  M.Ö. 1850 dolaylarında Sümer ülkesinde işlenen bir cinayet yargılamasında “Suskun kadın davası” ilk mahkeme kararı olarak bilinir.

    Sümer ülkesinde üç erkek tarafından bir tapınak görevlisi öldürüdüğünde, kocasının ölümünü haber vermeyen kadın mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırılır.  Ancak savunma heyeti  kocasının sağlığında kadının gereksinimlerini karşılamadığı için kadının serbest bırakılmasını ister. Mahkeme heyeti de sözkonusu savunma nedeniyle kararını değiştirekek kadını serbest bırakır. (Bkz. Tarih Sümerler Başlar, Samuel Noah Kramer, İlk Mahkeme Kararı)

    Evet, antik dönemlerde bile kadına karşı yargı bir şekilde işlerken, ne yazık ki modern dönemde erkek yargısı kadına yönelik halen bir cinayet olarak tezahür etmekte.

    Yazar Hakkında

    Eyyüp DEMÎR, Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu.  Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

     

     

  • Televizyona uzanan elin 10 yıllık hikayesi

    Sinan Biçici

    Nerede o eski diziler diyenlere yakın tarihimizden kısa bir hikaye anlatmak istiyorum. Yıl 2011, olay Türkiye’de geçmektedir. Henüz “AKP iktidarı otoriterleşiyor mu” denilmeye başlanmayan yıllar. Ön hazırlık süreci diyelim. Yazımı daha ciddiye alın diye Fransız düşünür Lois Althusser’le başlamak istiyorum.

    Althusser, “…devlet, ideolojik aygıtları aracılığıyla hegemonyasını kurar ve pekiştirir…” der. Nedir bu ideolojik aygıtlar? Din, hukuk, ahlak, sanat, kitle iletişim araçları ve medya.

    Serbest piyasa ve liberal siyasal yapıyı savunduğunu söyleyen bazı devletler de, bunu türlü kılıf ve yöntemlerle gerçekleştirir.

    Aile ön planda olsun, gençler aşk yaşamasın, kadın anne ve ev hanımı olsun, şeklinde bir tercihi olan devlet böyle film, dizi, program yapın diye talimat veremez bu yüzden. Ama farklı yöntemler uygular.

    2011 yılındaki reyting operasyonunun temel amacı buydu. Reyting sisteminde usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle Aralık 2011 yılında en çok reyting alan dizilerin yapım şirketlerine baskın yapıldı. Bugün hala en çok reyting alan dizileri yapıyor o şirketler. Aslında yapılan usulsüzlüğü engellemek değil, klasik bir FETÖ taktiği olarak usulsüzlük yapmak için yeni bir kılıf yaratmaktı.

    Reyting ölçen şirket değiştirildi, düzenleme yapan TİAK’ın başına bugün FETÖ’den hapiste olan bir tv müdürü getirildi. Bir süre fetret devri yaşandı. Reyting ölçülemedi, TRT ölçüme girmedi. STV reytingte altın devrini yaşadı.

    REYTİNGLER GÜVENİLİR Mİ?

    Uzun zamandır reyting sistemi hakkında bir şaibe hep var. Sektörde olanlar da, seyirciler de güvenmiyorum diyorlar. Ama reklam veren için en önemli ölçü bu. Tabii son yıllarda sosyal medya reytingleri de yeni bir kriter alanı yarattı.

    Reyting ölçümü yapılan paneli, yani seyirci profilini değiştirerek dizilerin içeriğini de değiştirmiş oldular. Eğitim ve sosyo-ekonomik statüsü görece yüksek olan AB grubunun payı azaltıldı.

    Yeni panel, total izleyici diye başlayan cümlelerin ardından eskiden çok izlenen türde diziler yapılamaz oldu. Kentli hikayeler, özgür kadın karakterler gitti, yerine tek derdi evlenmek ve kendini erkeğine adamak olan kadınlar tercih edilmeye başlandı. Aşk uzaktan uzağa yaşanmaya başladı. Özgür aşk, özgür kadın, içki, günlük hayat dili, öpüşme hepsi yok olmaya başladı.

    Muhafazakar bir televizyon dünyası kurulmak istendi. Benim Senaryo Yazarları Derneği yönetiminde olduğum 2009 – 2012 döneminde yakından takip ettiğim davalarda senaryo yazarları içki içen, ahlaksız ilişkiler yaşayan ve bu yaşam tarzını topluma dayatan kişiler olarak hedef gösterildi. Muhteşem Yüzyıl, Fatmagül’ün Suçu Ne gibi dizileri yapanlar tehdit edildi, aleyhlerinde kampanyalar yapıldı. O zaman büyük kanallar böyle değildi, bizleri çağırır, bu konular üzerine görüşlerimizi anlatma şansı verilirdi.

    “Bizim çocuklar” da senaryo yazarlığını öğrensinler, yönetmen olsunlar da şunlardan kurtulalım diye çağrılar yapıldı. Ama yapamadılar. Yaratıcılığı kelime olarak bile yasak bulan bir zihniyet yaratıcı bir sektörde başarılı olamazdı. Bir an önce şu işi öğrenmek ve nefretle eleştirdikleri kişilere muhtaç olmamak için yine kızdıkları Cihangir tayfasıyla çalışmak zorunda kaldılar.

    VE RTÜK… SAHNEDE

    Ardından da RTÜK daha belirgin olmaya başladı. Cezalarla diziler, programlar yönlendirilmeye çalışıldı. Ben Bilmem Eşim Bilir gibi yarışmalara bile türlü sebeplerle cezalar verildi. Evli bir kadın yarışmada başka bir adamla dans ettiği için, kocasına bağırdığı için, şaka yaptığı için…vb. sebeplerle  ceza kesildi.

    Dünyanın her ülkesinde RTÜK benzeri kurumlar, medyayı sınırlayan sözleşmeler var. Bu kurumlar liberal siyasi sistemin gereği olarak hakem pozisyonunda, toplumun bütün kesimlerini korumak için medyayı düzenlemekle görevli. Türkiye’nin de altına imza attığı Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi ise, çocuklar, gençler korunsun, istismar, pedofili medyada yer almasın, insanların ruh halleri korunsun vs kaygılarla hazırlanmış bir sözleşme.

    RTÜK’ün çerçevesi aslında bu sözleşme. Anayasaya göre uluslararası sözleşmeler iç hukukun üstünde ve bu sözleşme en önemli kriter olmalı.

    RTÜK son günlerde hep gündem. Çünkü çıtayı giderek yükseğe koyuyor. En son komşulardan birkaçını ailece götürürüz diyen birine destek çıktı. Muhalif bir siyasetçiyi ekrana çıkarana bile ceza kesebilecek noktaya geldi. Çocukları pedofiliden korumak gibi bir resmi görevi varken çocuk evliliklerini savunanlar ekranda cirit atıyor. Şimdi RTÜK’ün belirlediği sınırlara göre katliam çağrısı yapmak, çocuk evliliklerini savunmak, aynı dünya görüşünde olmayanlara her türlü hakaret ve saldırı serbest. Muhalif siyasi söylemler, aşk, nikahsız cinsellik yasak.

    Tekrar Althusser’e  dönersek, devletin ideolojik aygıtı olarak medyanın şekillendirilmesi, toplum mühendisliğinin en etkili silahı konumunda. Evet cezalar kesiliyor, sınırlar getiriliyor gibi görünüyor ama dünyanın rüzgarının tersine davrandıkları için hiçbir ilerleme kaydedemiyorlar ve edemeyecekler. İnternet, dijital medya onları kızdıkları 2011 öncesini bile aratır hale getirdi. Hava döndükçe, diziler de üzerindeki toprağı atacaklar. Bir iki yıl daha sabretmek gerek. Ama fragman görmek isteyenler dijital mecralardaki dizilere bakabilir. Televizyon da iktidar gibi bu gelişime boyun eğmek zorunda…

  • Halagazeteciyiz’den MedyaPort’a

    Sultan Özer

    İki yıl önce, sansür ve işten çıkarma politikalarının hedefindeki gazeteciler ile Kanun Hükmünde Kararname ile üniversitelerden ihraç edilen akademisyenler olarak aynı platformda buluştuk ve “Hala işimizin başındayız” dedik.

    Hala Gazeteciyiz, son dönemdeki politikaların hedefi olarak, işsiz bırakılan, mesleklerinden el çektirilen gazeteciler ve akademisyenlerin ortaklaşa kurduğu alternatif bir bilgi paylaşma platformu oldu bizim için. Ankara’da sansür ve benzeri nedenlerle işlerine son verilen gazeteciler, haber alma ve haber verme kanallarını sonuna kadar açık tutmak adına özel haberleriyle, çalışmaya devam ettiler bu platformda. Küçük de olsa telif karşılığı haber yapma olanağı buldu, kendilerini daha güvende hissedip, meslekten kopmadılar. Belki rakam küçüktü, ama dayanışma büyüktü ve iki yıllık süreçte onlarca meslektaşımız haberleriyle halagazeteciyiz’de kendilerini var ettiler.

    Yine, hiçbir gerekçe gösterilmeden Kanun Hükmünde Kararnamelerle işlerinden çıkarılan akademisyenler de Medya Takip Raporları ve ifade ve basın özgürlüğüne yönelik özel raporlarıyla, bu platformda bilimsel çalışmalarına devam ettiler. Onlar için de halagazeteciyiz, akademik çalışmaları için bir alan açtı.

    Halagazeteciyiz, bu süreçte hep ifade ve basın özgürlüğü hakkını savundu, özgür akademiden yana oldu. İki yıllık süreçte, bazı isimler değişse de gazeteci Sibel Hürtaş, akademisyen Tezcan Durna, teknik işlerde de Onur Metin ile birlikte emek verdik, ses olmaya çalıştık.

    Gelinen noktada, halagazeteciyiz sitesinin işlevini bir üst evreye çıkarmaya karar verdik. Bir kampanya gibi değil, devamlı bir haber sitesi ile yolumuza devam edelim istedik.
    MedyaPort bir yandan “Halkın haber alma hakkını savunmayı” sürdürürken, bir yandan da özgürce yazmak isteyenlere de alan olacak. Daha kalabalık bir ekiple, daha heyecanlı ve coşkulu yola çıkıyoruz. 1 Ocak’tan itibaren MedyaPort, yazıları, haberleri, röportajları, akademik raporlarıyla bu alanda “ben de varım” diyor.

  • AİHM Demirtaş Kararında Ne Diyor?

    Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına yaklaşımı şimdiye kadar hep “Tazminatını ödeyelim ama uygulamalara devam edelim” şeklindeydi. AİHM Büyük Dairesi Selahattin Demirtaş hakkında öyle bir karar verdi ki; Türkiye’nin şimdi son 5 yıla yayılan hukuksuz uygulamalardan dönme gibi zor bir ev ödevi var.

    İktidar, Demirtaş kararını uygulamayacağını açık açık ilan etti, her kesimden de tepki aldı. Son olarak CHP Lideri bu hukuksuz tutum için “Tıpış tıpış uygulayacaklar” diye konuştu. AİHM sürecine bakıldığında Türkiye’nin kararı uygulamaması gibi bir durum söz konusu değil. AİHM tarihinde ilk ve tek örnek Azerbaycan’ın bu konudaki aynı tutumu. Azerbaycan Muhalif yazar Mammadov’u AİHM kararına karşın içeride tutmak için inat etmiş, Avrupa Konseyi’nin ısrarlı takibi sonucunda da Mammadov’u tahliye etmek hatta hakkındaki davaları da düşürmek zorunda kalmıştı.

    Azerbaycan’ın dahi uygulamak zorunda kaldığı o kararları Türkiye de uygulamak zorunda… Zorunda ama AİHM Büyük Dairesi’nin gerekçeli kararına bakılınca, kararın gereklerini yerine getirmek Demirtaş’ı tahliye etmekle sınırlı değil zira AİHM gerekçeli kararında, Demirtaş’la birlikte tüm muhalefete yönelik uygulamalara dikkat çekiyor ve iktidarın son 5 yıldaki uygulamalarını tartışmalı hale getiriyor.

     

    DEMİRTAŞ NİYE İÇERİDE?

    Selahattin Demirtaş’ın Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamasının temel noktasını Kobane eylemlerine yönelik HDP MYK’sının attığı sosyal medya mesajları oluşturuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da son grup toplantısında o mesajlara dikkat çekmişti. AİHM gerekçeli kararında o mesajları, Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin siyasi faaliyetleri kapsamında değerlendiriyor, ifade özgürlüğü kapsamında ele alıyor. Demirtaş’ın örgüt üyeliği suçlamasından yargılanmasına ilişkin bu delilden başka bir delilin ortada olmadığını belirtiyor ve makul şüphe kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtiyor. AİHM’in bu tespitleri kapsamında Demirtaş’ın derhal tahliyesi isteniyor. AİHM o davanın temel delillerini makul şüphe olmaktan çıkarınca, yargılamanın da düşmesi gerekiyor.

    Demirtaş hakkındaki yargılamanın düşmesi Türkiye’nin 18. madde ihlalinden mahkumiyetinin de doğal bir sonucu. 18. madde ihlalinin giderilmesi, ihlalin tüm yönleriyle ortadan kaldırılmasını da zorunlu kılıyor, tahliyeyi yeterli bulmuyor davanın da düşmesini istiyor. Azerbaycan’daki Mammadov kararında da aynı durum gündeme gelmişti.

    1. madde ihlaline yönelik tespitler ise Türkiye’nin tüm muhaliflerini yakından ilgilendiriyor. Çünkü AİHM’e göre her ne kadar dava Demirtaş’ın tutuklanması nedeniyle açılmışsa da Demirtaş münferit bir örnek olarak ele alınamaz. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP’nin MHP’yle ortaklaşarak başlattığı yeni dönemde yaşanan hukuksuzlukların “Belli bir örüntü içinde ilerlediğine” dikkat çekiyor AİHM.

    Demirtaş’ın tutuklanabilmesinin önünü açan Anayasa değişikliği de bu kapsamda. Dokunulmazlıkları bir defaya mahsus olarak kaldıran Anayasa değişikliğinin uygulama alanları bunlara bir örnek. Anayasa değişikliğinin kürsü dokunulmazlığını kapsamamasına karşın, milletvekilleri hakkındaki fezlekelerin söylemleri nedeniyle hazırlanmasının kötü niyetli bir uygulama olduğu belirtiliyor. Söz konusu değişikliğin sadece CHP ve HDP milletvekillerine uygulanırken, iktidar partisi milletvekillerine karşı uygulanmamasına dikkat çekiliyor. Bu nedenle değişiklik için “hedef muhalefetti” yorumu yapılıyor.

    AİHM’in “belirli bir örüntü” olarak ortaya koydu olaylar zincirinde HDP’li belediyelere kayyım atanması ve HDP’li belediye başkanlarının tutuklanması da var. Ve bu hukuksuz uygulamalar sürerken önce rejimi değiştiren Anayasa referandumu ardından 24 Haziran seçimlerinin gerçekleştiği belirtiliyor.

    Seçilmiş milletvekillerinin vekilliklerinin Anayasa’ya aykırı bir şekilde düşürülmesi, belediyelere kayyım atanması, milletvekilleri ve belediye başkanlarının tutuklanması ve tüm bunlar sürerken rejimin değiştirilmesi!

    AİHM kararında tüm bu süreçler ele alınarak, hukuksuz bir döneme girildiği tek tek irdeleniyor. Son 5 yıldaki tüm uygulamalar tartışmalı hale geliyor.

    İktidarın bu karar karşısında böylesine ayak diremesi ilginç değil.

    İlginç olan böylesine ciddi bir karar karşısında, muhalefetin hala suskun kalması….

  • Haklarını birbirine teslim eden kadınların hesabı

    Burcu Yıldırım

    Öncelikle sözümüzün çoğalmasına imkan oluşturduğu ve buradan seslenmeme değer gördükleri için medyaport.net ekibine teşekkür ediyorum. Bu başlangıca bir girizgah yapmak gerekirse; yazmaya, sormaya, yaşadıklarımızı yan yana koymaya, biriktirmeye ama ille de umut etmeye ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçtan kaynaklı da dilimin döndüğünce etrafımızda olup bitenlere küçük bir pencere açmaya, kadınların gündemini aktarmaya çalışacağım.

    Yeni bir yıla girdik ve yeniye dair olanca özlemimizle dileklerimizi sıraladık. Elbette umut ettiğimizce, hayal kurduğumuzca ve harekete geçtiğimizce varız. Ancak yaşadığımız her gün, bir öncekini aratır hale geldi. 2020 yılı hepimizin malumu pandeminin, ekonomik krizin, yoksulluğun ve artan baskıların gölgesinde geçti. Bu süreçte gördük ki halka, en çok da kadın ve çocuklara en zor zamanlarında can simidi olacak hiçbir kurum kalmamış.

    Neden mi bahsediyorum? Hadi biraz açalım. Daha birkaç gün önce aynı gün içerisinde dört kadın öldürüldü. Sayıyla dört ama hikayeleriyle anlatmakla bitiremeyeceğimiz kadınlar… Bakanlar kınamakla yetindi. Davanın takipçisi olmalar, en ağır cezaları almaları yönünde dilek ve temenniler havalarda uçuştu. Peki hangi bağımsız yargı bunu sağlayacak ya da davayı nasıl takip edecekler? Bugüne kadar kaç kadın cinayeti davası takip etmişler? “İyi hal” ve “tahrik” indirimlerine karşı ses çıkarmışlar ya da şiddeti önlemeye yönelik ilk imzacıları olduğu İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açtırmak yerine, ne kadar sahip çıkmışlar? Kadınların yıllardır yüksek sesle söylediği “kadın cinayetleri politiktir” tespiti sadece şu üç beş soruyla bile gün yüzüne çıkıyor ne yazık ki.

    Kadınlar her gün soruyor: Gülistan Doku’ya, Rabia Naz’a, Nadira Kadirova’ya, Duygu Delen’e ve yeni yılın ilk gününde şüpheli ölümüyle hayatını kaybeden Feyza Nur Saydam’a ne olduğunu. Bu kadın ve çocukların bir ortak yanı daha var; şüphelilerinin hep sırtı sağlam ve hali vakti yerinde insanlar. Adaletin terazisinin kişilere, mevkilere, varlıklara göre değiştiğini deneyimleyen bu kadınlar hangi kurumlara güvenecek? Sıkışıldığında yargıya havale edilen konular ve yargının bir türlü bağımsız hareket edemediği  bu günler, hangi yaraya merhem olacak? Baktık işin içinden çıkamıyoruz, kınayıp geçelim mi ya da ileride bir gün, bir suç ve suçlu bulup alınan bütün hukuksuz kararları kimin üzerine yıkalım?

    Her ay, her yıl öldürülen ve şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden kadınların çetelesi tutuluyor. Bunu basına yansıyan ve el yordamıyla ulaştığımız bilgilerden ediniyoruz. Kadın örgütleri titizlikle üzerinde durmaya çalışıyor ancak devlet kanadında ne bir çalışma ne bir bilimsel veri ne de buna dair bir hareket var. En son 2009 yılında Adalet Bakanlığı, 2002 ve 2009 yılları arasında kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığını belirtmişti. Ogün bugündür resmi olarak açıklanan tek bir veri bile yok.

    Çizdikleri pembe tablonun etkisinde kaldıklarından mıdır bilinmez bu konuda kararlı bir sessizlikleri var. Bütün bunların yanı sıra geçtiğimiz Kasım ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, kadın cinayetlerinin geçen yıla oranla azaldığını savundu ve Kadın Destek Uygulaması (KADES) verilerini gösterdi. Uygulamanın olumlu bir adım olduğunu cepte tutalım; peki uygulamayı indiremeyen kadınlar, telefonu olmayan, internete ulaşamayanlar için bir pratik çözüm var mı? Yine bakanlığın açıklamalarına göre KADES uygulamasını Aralık ayı itibariyle 1 milyon 174 bin kişi indirmiş. Başlı başına bu rakam bile kadınların içinde bulunduğu duruma ve her an yaşayabilecekleri korkuya işaret ediyor. Sadece bu veri bile tehlikenin kapıda değil, kadınların evlerinin içinde, en yakınında  olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla kadınları, sürekli ailenin içinde tanımlamaktan, en iyi görevin annelik olduğunu öğütlemekten ve “itaat et” demekten artık vazgeçmek gerekmiyor mu?

    Bu memlekette kadınlar, yaşadıklarını ispatlamak için kendi kanlarıyla katillerinin ismini yazmak ya da bir gün öldürülürsem diye dün 17 yaşında yedinci kattan düşerek şüpheli ölümüyle gündeme gelen Feyza Nur Saydam gibi “Bana bir gün ulaşılamazsa kaçmamışımdır kaybedilmişimdir, ben bir yerden aşağı atlamam Allah korkum var benim ama biri atmıştır, uyuşturucu kullanmam zorla verilmiştir. Bir gün hashtaglerden biri olursam bulunacak kılıfların hiçbirini yapmam, hakkımı arayın” diye sosyal medyadan çağrıda bulunmak zorunda kalıyor! Geleceğini, hakkını arayacak kadınlara teslim ediyor. Feyza’nın ölüm nedeni kesinleşmedi ama bütün bu soruşturma aşamasından bağımsız genç bir kadının olası ölümüyle ilgili duyduğu kaygı. Bir gün bu şekilde öldürülebileceği ihtimalini düşünmek. Bilmem anlaşılıyor mu?

    Bu durumda kadınlar kendilerine biçilen kaderlerine ve ölüme terk ediliyor desek çok abartmış olmayız. Çünkü daha karakoldaki şikayet aşamasında dahi şiddete uğrayan kadınlar devletin bütün kurumları aracılığıyla yalnızlaştırılıyor. Yaşadığı travmayla bir de uğradığı şiddeti, tacizi, tecavüzü ispat etmek zorunda kalıyor.

    Kürsülerden bitmek bilmeyen cinsiyetçi dil ve nefret söylemi, her gün baskı politikalarıyla üretilen şiddet, yaşam alanı sunmuyor. Kadınların yarınlardan alacak çok hesabı var. Haklarıyla beraber insanca yaşamayı hesap eden kadınların öfkesi birikiyor ve her gün daha çok yana yana geliyorlar. Bunu görmemekte ısrar edenler kuşkusuz ki yarınlarını da göremiyor.

    Yazar Hakkında

    Burcu Yıldırım, Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Haber Vermeyen AKP Medyası ve OLAY TV Olayı

    Tezcan Durna[1]

    Tarih 29 Aralık 2011, TSK Hava Kuvvetleri’nin savaş uçakları, “terörist zannettikleri” 34 sivili bombalayarak katletti. Olayın üstünden 24 saatten fazla zaman geçmesine rağmen Türkiye ana akım medyası olaydan kamuoyunu haberdar etmedi. Olay bir gün boyunca sosyal paylaşım ağlarında yoğun gündem oldu, ancak bir gün sonrasında Türkiye basınının “amiral gemisi” Hürriyet olayı “35 ÖLÜ ÇOK ÜZGÜNÜZ”[2] sürmanşetiyle verdi. Sürmanşet olayın failini maharetle gizliyordu. Amiral gemisi bu haberi bu sürmanşetle verdiğinde hala Aydın Doğan’ın mülkiyetindeydi.

    ANA AKIM MEDYA İKTİDARIN BİR PROPAGANDA AYGITI

    Tarih 7 Haziran 2013, Gezi İsyanının ilk günleri. Recep Tayyip Erdoğan olaylarla ilgili olarak Kuzey Afrika Gezisinin son durağı olan Tunus’tan açıklama yaptı. Açıklamalar 7 gazetede aynı manşetle verildi: “Demokratik Taleplere Canımız Feda”.[3] HaberTürk, Türkiye, Sabah, Zaman, Yeni Şafak, Bugün ve Star gazetelerindeki tek fark HaberTürk Gazetesinde cümlenin tırnak içinde verilmesiydi. Elbette bu fark bile günümüz koşullarından bakınca çok önemliydi. Zira artık ulusal çapta yayın yapan bütün ana akım gazeteler, siyasal iktidarla simbiyotik bir yaşam sürdürdükleri için, Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her sözünü bir hikmet varmışçasına tırnak işareti içine almadan veriyor. Bu tavır gazetecilik açısından çok önemlidir; sözünü doğrudan aktardığınız siyasal liderin bu sözünü tırnak içine alıyorsanız, gazeteciliğin nesnellik ilkesine asgari özen gösterdiğiniz anlamına gelir ve verdiğiniz bilginin gerçeğe yakın olduğuna dair okuyucunuza asgari bir teminatta bulunmuş olursunuz. Öbür türlüsü, yaptığınız iş gazetecilik değil, hükümet sözcülüğü ya da propaganda aygıtlığıdır. Türkiye ana akım medyasının artık bir propaganda aygıtı olduğu konusunda sanırım artık kimsenin bir kuşkusu kalmadı. Hükümeti destekleyenler bile bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, “ne var bunda canım, zaten basın dediğin iktidarı destekler” inancı kanıksanmış durumda.

    BİR BAKANIN İSTİFASI HABER YAPILAMADI

    Tarih 8 Kasım 2020; Maliye Bakanı ve Cumhurbaşkanının damadı Berat Albayrak sosyal paylaşım ağı Instagram üzerinden bozuk bir Türkçe ile bakanlık görevinden ayrıldığını bildirdi. 24 saatten uzun bir süre boyunca Türkiye ana akım medyası bu istifanın gerçek mi, doğru mu yanlış mı olduğuna dair ne bir haber yapabildi, ne de bu olayın doğruluğunu teyit etmek ya da yalanlamak için olayın doğrudan muhatabı da dâhil olmak üzere herhangi bir yetkiliye soru sorabildi. Sosyal paylaşım sitelerinde olay trending topic oldu. Herkes birbirine olayın gerçek olup olmadığına dair sorular sordu, ancak hem siyaset kanalı hem de haber medyası kanalı suskunluğunu bozmadı. Olayın üzerinden 24 saatten fazla bir zaman geçtikten sonra Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığından yapılan bir açıklamada, “Albayrak’ın görevden affedilme talebinin kabul edildiği” gibi garip bir ifade ile istifa doğrulandı. Ardından haber medyasındaki yönetici ve haberciler, olay üzerine ahkâm kesmeye kaldıkları yerden devam ettiler. Kimse de mesleklerinin gereği olan haber verme görevini yerine getirmedikleri için zerre bir utanç belirtisi göstermedi. O gün bugündür müstafi bakandan hiç kimse haber alamadı ve bu durumu ana akım medyada bir Allah’ın kulu yadırgamıyor.

    2020 yılının son ayları. Bir dönem AKP’den milletvekili seçilmiş dünya şampiyonu bir güreşçinin sahte lise diploması ile üniversite okuyup üstüne yüksek lisans yaptığı ve bu diplomalarla banka yöneticiliği de dâhil Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı gibi makam ve mevkilere gelerek en az buna benzer makamları işgal ederek dört farklı kurumdan maaşlar aldığı ortaya çıktı. Söz konusu kişi “diplomamın sahte olduğu ispatlansın siyasetten istifa edeceğim” gibi garip bir ifade kullandı. Diplomasının sahte olduğu mahkeme tutanaklarıyla ispatlandı. Söz konusu kişi, “siyasetten istifa! etmemekle” kalmadı, konuyla ilgili 100’ün üzerinde yerde yayınlanmış haberlere durdurma kararı çıkarılmasını sağladı. Söz konusu kişinin lise diplomasının sahte olduğunu tescilleyen de bu sahtekârlığın haberleştirilmesini engelleyen de aynı ülkenin mahkemeleri.

    KAMUOYUNUN GERÇEKLERİ BİLMESİ İKTİDAR İÇİN TEHDİT!

    Modern parlamenter demokrasilerde haber kurumları, halk ya da kamuoyu adına bir tanıklık görevi ifa eder. Bu tanıklığın bir anlamının olması için tanıklığa dayanan bilgileri öğrenen kamuoyunun gerekli reaksiyonu göstermesi gerekir. Medyanın haber vermesi bu açıdan bakıldığı zaman parlamenter demokrasinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için hayati önemdedir. Gelgelelim demokrasiyi bir amaç değil de araç olarak gören siyasal iktidarlar için, halkın bazı gerçekleri bilmesi değil de bilmemesi daha hayati önemdedir. Demokrasiyi gerektiğinde ve menzile ulaşana kadar binilecek ve menzile ulaşınca mutlaka inmek gereken bir tren olarak gören iktidar için kamuoyunun gerçekleri bilmesi, kendi varlığına tehdit olarak görülür. Bu nedenle ya bilme kanalları tıkanır ya da bilginin bizatihi kendisi bulanık bir şey haline getirilir. Tam da böyle zamanlardan geçiyoruz.

    AKP’NİN MEDYADAN BEKLEDİĞİ ŞEY, HABER DEĞİL, HABERSİZLİK

    Normal koşullarda medyanın görevi haber vermektir; güdümlü, denetim altında, iliştirilmiş ve taşeronlaştırılmış medyanın görevi ise haber vermemektir. AKP, medyayı denetleme ve ele geçirme sürecini o kadar kaba ve fütursuz bir biçimde yaptı ki, artık ele geçirdiği ve denetim altına aldığı medyadan baştan meram ettiği şeyi elde edemez hale geldi. Bu nedenle artık AKP’nin medyadan beklediği şey, haber değil, habersizliktir. AKP iktidarı döneminde oluşturulmuş medya sisteminin haber vermemesini, yalan haber vermesini, tek bir ağızdan konuşmasını yadırgamamak gerekir. Zaten AKP iktidarı medyayı tam da bu niyetle uzun zamandır kendi hedefine uygun şekle getirdi. Bu paradoksal bir şey olarak görülebilir. Ancak bir varlık her zaman var oluşuna uygun işler yaparak işlev görmez, çoğu zaman var oluşunu inkâr edercesine işler yaparak da işlev gördüğü zamanlar olmuştur. Medya tam da öyle bir dönemden geçiyor. Haber veren medya AKP’nin oluşturduğu medyanın varoluşuna ters bir var oluştur. Eğer gerçek haber verirse, varoluş gerekçesi ortadan kalkar. Bu nedenle de haber vermez, soru sormaz, soruşturmaz, sorgulamaz. Sadece emir telakki ettiği şeyleri yapar. O derecede bağımlıdır ki iktidarın varlığına artık emir almaya bile hacet olmaksızın, emirleri yerine getirir.

    HABERCİLİK BİR KAMUSAL HİZMETTİR

    Haber vereceği iddiasıyla yola çıkan bir medya kuruluşu, kamuoyu ile bir karşılıklı anlaşma yaparak işe başlar. Bu nedenle şu haberi vermem, bu haberi veririm gibi bir seçme şansı olamaz. Bu habercilik/gazeteciliğin kamusal bir hizmet olmasından kaynaklanır. Haber vermeyi vaat ederek yola çıkan medya kuruluşu, bir fırıncı gibi “ben şu ekmeği üretmekten vazgeçtim”, bir manav gibi “şu turp çeşidi pek tercih edilmiyor, bu nedenle onu satışa sunmaktan vazgeçtim” deme şansına sahip değildir. Kamusal bir mantıkla yapılan habercilikte (ki habercilik mecburen kamusal mantıkla yapılır, kamusal mantıkla yapılmayan habercilik propaganda ya da halkla ilişkiler faaliyetinin payandasıdır) altı milyondan fazla oy almış bir partinin siyasal stratejisi hakkında konuşurken, o partiden şifa niyetine dahi olsa tek bir kişinin görüşüne başvurulmamasını “biz kamu kuruluşu değiliz, özel bir sektörüz, bu bizim tercihimiz”[4] diyerek savunma şansına sahip olamazsınız. Siz böyle bir tercihte bulunarak izleyicinizle aranızda kurduğunuz sözleşmeye ihanet etmiş olursunuz.

    2020 yılının medya ve habercilik alanında umut veren bir girişimi oldu. Yıllardır ana akım medyadan ayıklanarak bir köşeye atılan nitelikli gazeteci ve televizyonculardan bir kadro oluşturularak bir süre önce maddi imkânsızlıklar nedeniyle yayınına ara vermiş olan Olay TV yayına başladı. Neden Olay TV ve sahibi Cavit Çağlar ile bu işe girişildiğine dair mevzunun muhatapları detaylı açıklamalarda bulundu. Bunları burada tekrar etmeye gerek yok. Ancak NTV gibi bir haber kanalına zamanında yatırım yaparak kuran bir iş insanının böyle bir girişime “üzerimde çok baskı var” diyerek bir ay bile dayanamadan “kanalı kapatıyorum” demesi bize çok şey anlatıyor. AKP iktidarını artık var edenin habersizlik olduğu, haber vermenin bizatihi kendisinin AKP iktidarının varlığını bozan bir şey olduğu çok iyi anlaşıldı bu olayla beraber.

    Bu koşullar altında gerçekleri bilmenin kime ne yararı olduğuna tekrar dönmek gerekiyor. Olay TV’nin Haber birimini kuran Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Sarılar “bizim tek istediğimiz habercilik yapmaktı” diyor kısaca. Bu amaçla yola çıkan her kuruluşunun etkili olma potansiyeli iktidar tarafından görüldüğü anda yolunun kesileceği iyice anlaşılmış durumda. AKP, iktidarını sürdürmek için bütün ağızları kapatmak, bütün kulakları tıkamak, bütün gözlere mil çekmek niyetinde. Bu çok net. Ancak duymaya istekli kulaklar her türlü şeyi duyuyor ve öğreniyor. İstediğiniz kadar kanalları kapatın. Mühim olan duymaya istekli kulakları çoğaltabilmek.

    SOSYAL AĞLAR ANA AKIM MEDYADAN DAHA ÇOK TAKİP EDİLİYOR

    AKP, RTÜK gibi bir kuruluşla suyun başını tutarak kendi iktidarını onaylamayan ya da eleştiren her kuruluşa ceza vermeye, her girişimin önünü kesmeye çalıştıkça, insanlardaki yaratıcılık ve farklı arayışlar giderek daha çok artmaya başlıyor. Her ne kadar onun da arızaları olsa da, internet temelli sosyal ağlar ve platformlar AKP’nin mutlak propagandacısı olan kanalların pek çoğundan daha çok izleyici ve dinleyici çekmeye başladı. İletişim fakültelerinde öğrencilere televizyonun işlevleri öğretilirken birinci sırada haber vermek varsa ikinci sırada eğlendirmek sayılırdı. AKP’nin kurduğu sistem içindeki televizyon kanallarından uzun zamandır haber alınamıyordu. Yılbaşı gecesi bu kanalların artık eğlendirmediği de iyice tescillendi. Olay TV gerçeklerden halkı haberdar etmek üzere yola çıkmış bir ekibin enerjisiyle 26 günlük bir heyecan yarattı. Bu heyecanı halkın geneliyle paylaşmaları elbette kısıtlılıklar nedeniyle pek mümkün olamadı. Bu olay bize gazetecilik işinin neden kamusal bir bakış açısıyla yapılması gerektiğini bir kere daha gösterdi. Kamusal bir bakış açısı ise, siyasal iktidarla ekonomik çıkar ilişkilerinin olmadığı bir yapılanmayla mümkün olabiliyor. Cavit Çağlar’ın iktidar baskısından dolayı mı, çıkar ilişkileri nedeniyle mi pes ettiğini zamanı gelince anlayacağız. Ancak kamuoyu desteğini arkasına alarak yürütülecek bir gazetecilik faaliyeti bütün çıkar ilişkilerinden uzak olmalı. Haber, satılan bir mal olarak görüldüğü ve bu malın sunulduğu mecranın işletmecisinin siyasal iktidarlarla çıkar ilişkisi olduğu sürece, Olay TV benzeri kazalar yaşanmaya devam edecektir.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni.

    [2] Hürriyet, 30 Aralık 2011

    [3] https://m.bianet.org/bianet/siyaset/147327-7-gazete-1-genel-yayin-yonetmeni

    [4] Video için bkz: https://video.abcgazetesi.com/d3f75680fb6153f7eb2a90b2bc3ccaf6/2020/06/16/didem-arslan-yilmaz-biz-kamu-televizyonu-degiliz-ozel-sektoruz-biz-bu-bir-tercihtir-diyomp4/

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

     

  • Coronavirus 2020’nin bittiğini biliyor mu?

    Geçen yıl Aralık ayının son günlerinde henüz CoVID-19 diye bir gündemimiz yoktu. Yeni yılın ilk günlerinde ise “29 Aralık’ta Çin’in Wuhan kentinde görülen ve hızla çok sayıda kişiye bulaşan ‘gizemli’ virüs” olarak hayatımıza girdi ve biz uzun süre virüsün sınır kapılarında bekleyebilen bir “şey” olduğunu ve zinhar ülkemize giremeyeceğini zannettik. Zira “genetik” diye bir şey vardı ve bize hiçbir şey olmazdı. O virüsün geleceği varsa, göreceği de vardı!

    Hastalardan alınan örneklerin incelenmesi sonucunda, bilim insanları 7 Ocak’ta hastalığa neden olan virüsün SARS ve MERS gibi Coronavirus ailesinden olduğunun anlaşıldığını ve virüse Yeni Coronavirus 2019 (CoVID-19) adının verildiğini açıkladılar. [1]

    Sonraki süreci ise hep birlikte ve çok yoğun yaşadık bildiğiniz gibi. 11 Mart’ta Sağlık Bakan Fahrettin Koca tarafından Türkiye’de ilk CoVID-19 vakasının tespit edildiği açıklandı. Aynı gün Dünya Sağlık Örgütü (WHO) salgını pandemi ilân etti. Hepimizin hayatını, günlük yaşayışımızı alt üst eden olağanüstülüğün dışında ne yazık ki pek çok acı olayla beraber gelişti bu süreç. 29 Aralık 2020 itibarıyla 11 Mart’tan bu yana ülkemizde 2 milyon 178 bin 580 kişinin bu hastalığa yakalandığı, 20 bin 388 kişinin ise CoVID-19 nedeniyle yaşamını kaybettiği resmi olarak açıklandı.[2] Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) verilerine göre 30 Aralık 2020 itibarıyla 122’si hekim, 312 sağlık çalışanı yaşamını kaybetti.[3]

    Yasaklar, kısıtlamalar, erken açılmalar, “normal”leşememeler, cezalar, CoVID-19 önlemi olmaktan uzaklaşan müdahaleler, bir türlü gerçek veriyi açıklayamamalar… Eduardo Galeano’nun “üst sınıf istatistiklerle oynuyordu, orta sınıf borsada oynuyordu, alt sınıf loto oynuyordu”* formülasyonuna uygundu her şey.

    Karşıt propaganda faaliyetleri ne yazık ki sürüyor olsa da geniş bir kesim olarak yolunu gözlediğimiz CoVID-19 aşısıyla ilgili umut verici gelişmeleri bir yanda, virüsün yüzde 70 daha hızlı yayılan yeni varyantını bir yanda konuştuk, konuşuyoruz.

    Şimdi 2020 biterken, bütün acılara, zorluklara, sıkıntıya, salgına, pandemiye; pandeminin görünür kıldığı eşitsizliklere, yoksulluğa, ayrımcılığa 2020 yılı sebep olmuş gibi bir ruh hali içerisindeyiz ve “bi git 2020, bi bit” yakarışından alıkoyamıyoruz kendimizi. Sanki 31 Aralık 2020 akşamı saat 24.00’ü vurduğu andan itibaren, hayatımız güllük gülistanlık olacakmış, bütün sıkıntılarımız bitecekmiş, pandemi sona erecekmiş, “eski”, “normal” hayatımıza dönecekmişiz gibi bir ruh hali, bir beklenti;  bir umut… Bu yalnız bizde değil, sosyal paylaşım ağlarına bakılırsa dünyada da böyle. 2021 bu yüksek beklentinin altından kalkabilecek mi, bilinmez.

    Enseyi karartmayalım tabii; her yeni başlangıcın olduğu gibi yeni bir yılın da böyle bir anlamı var elbette.  Ama tüm bu yaşadıklarımız, bu salgın bize 2020 yılının hediyesi değildi. İnsanlık ektiğini biçiyor aslında.

    Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ile birlikte “Tek Dünya Tek Sağlık” başlıklı deklarasyonu yayımladığında yıl 2009’du. Neydi “Tek Sağlık”? Son yıllarda ortaya çıkan yeni zoonotik –yani hayvanlardan insanlara geçen– hastalıkların insan, hayvan ve çevre sağlığı ile uluslararası ticaret ve ekonomi üzerine oluşturduğu küresel etkilere bağlı olarak ABD ve Avrupa’daki girişimler sonucunda 2000’li yılların başlarında gündeme gelen bir yaklaşımdı. Araştırmalar, insanlarda görülen enfeksiyon hastalıklarının yaklaşık yüzde 60’ının zoonotik olduğunu, bunların yüzde 75’inin de yeni veya yeniden önem kazanan zoonotik hastalıklar olduğunu ortaya koyuyordu. Gıda kaynaklı hastalıkların yüzde 90’ından fazlasının hayvansal gıdalardan kaynaklandığı dikkate alındığında, bu hastalıklarla etkin mücadelede insan, hayvan ve çevre sağlığının birlikte düşünülmesi gerektiğini gösteriyordu. Bu bilgiler ışığında, zoonotik hastalıkların neden olacağı salgınların önümüzdeki dönemde dünyanın önündeki en büyük halk sağlığı tehditlerinden biri olması kaçınılmazdı. Buna göre önlemler almak gerekiyordu.[4]

    Sonra ne oldu? Ne olacak? Bilim bütün bunları yıllar önce önümüze koymuşken, şunun şurasında 2018 yılında çekilmiş bir Kore dizisinde koronavirüs salgının konu edilmesinin altında envaiçeşit komplo teorisi aradı insanlar. Tıpkı, 20. yüzyılın en önemli halk sağlığı buluşlarından biri kabul edilen aşının içinde “çip” aradıkları gibi…

    İşte böyle… Diyeceğim;

    Virüs 2020’nin bittiğini bilmiyor olabilir ama yine de… Eyy, 2021 geldiysennn… Duy insanlığın sesini!!

    * Eduardo Galeano, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Sel Yayıncılık, İstanbul, Mart 2012

    [1] Yeni Coronavirus (2019-ncov) Hakkında Bilgi Notu, https://ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=bffe89ae-3ea2-11ea-a1a2-6d7c2a5a4754

    [2] Sağlık Bakanlığı, https://covid19.saglik.gov.tr/TR-66935/genel-koronavirus-tablosu.html

    [3] Türk Tabipleri Birliği, https://siyahkurdele.com/

    [4] Tek Dünya Tek Sağlık, https://www.ttb.org.tr/haberarsiv_goster.php?Guid=6691bf7c-9232-11e7-b66d-1540034f819c

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • Türkiye’de Kültür Sanat Politikaları ve Hak İhlalleri

    Türkiye’de Kültür Sanat Politikaları ve Hak İhlalleri

    Nehir Durna*

    Giriş

    Tarih boyunca baskıcı rejimler kendi meşruiyetlerini sorgulayan, iktidarlarını sarsma ihtimali olan ve kendilerini eleştiren kişi ve kurumlara karşı baskı ve zor kullanmışlardır. Bu bazen sansür, sürgün, bazen hapis bazen de ölüme varan susturma politikaları olarak tarihe geçmiştir. Baskıcı rejimlerin bu baskı ve zor kullanma biçimlerinden en çok etkilenenler de şüphesiz sanatçılar, bilim insanları ve aydınlar olmuştur. Özellikle sanatçılar tarihin her döneminde düşüncelerini özgürce ifade ederek sanatlarını icra edebilecekleri özgür mecralar için mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Bu rapor, AKP iktidarı boyunca Türkiye’de kültür ve sanat etkinliklerine yönelik baskı ve sansürü değerlendirmek, iktidarın izlediği sanat politikaları üzerinden toplumsal yapıyı ve değişimleri anlamak amacını taşımaktadır. Raporda AKP’nin sanatı, farklılıklar üzerinden “öteki” yaratmak ve aynılıklar üzerinden “kitle” yaratmak amacıyla nasıl araçsallaştırdığı anlaşılmaya çalışılmaktadır. İktidar, kendi “ideal” toplumunu yaratma çabasıyla toplumun sanat zevkini veya tercihini hegemonik biçimde belirlemeye çalışmakta ve bu hegemonik performansı da neoliberal söylemler ile meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu sürecin nasıl işlediği geniş bir perspektif ile değerlendirilerek toplumsal olaylar ve gelişmelerden örneklerle, kronolojik bir sırayla ele alınmıştır.

    Türkiye’de 2000’li Yıllarda Sanata Yönelik Sansür ve Baskı

    Devlet yapılarının ortaya çıkmasıyla yönetim erkine sahip olanlar siyasal ve sosyal alanda kendini meşru kılmak için yasalar koyarak müdahaleyi meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Demokrasi kültürünün yeterince gelişmediği ülkelerde yasama, yürütme, yargı organlarına seçim/atama yoluyla gelen bireyler dönem dönem kendilerinde sınırsız yetki hissetmekte ve buna göre davranmaktadırlar. Kendini sınırsız bir otorite olarak gören siyasal figürler, devlet ve benzeri otoritelerden aldıkları güçle ve teknolojik gelişmelerin yarattığı olanaklarla bireylerin düşünmelerini engelleyecek bir takım argümanlar geliştirmektedirler. Gelişen teknoloji ile bilgiye kolay ulaşım sağlanırken yaratılan bilgi kirliliği ile de insanların kafası karıştırılmakta, sanat ve edebiyat gibi toplumsal yapıyı ve bireyi düşünsel anlamda zenginleştirecek enstrümanlardan yararlanmaları engellenmektedir. Bu durum otoriteye itaati artırırken bireysel ve toplumsal farkındalığı azalmaktadır. İtaat her daim erdem olarak lanse edilirken itaatsizlik günah ile özdeş kılınmaktadır (Fromm, 2014:28).

    Türkiye’de 2000’li yılların sanat ortamına ve sansür uygulamalarına baktığımızda giderek artan oranda sanata ve sanatçıya müdahale edildiği görülmektedir. Birkaç sansür ve hak ihlali örneği verecek olursak;

      • Balıkesir-Edremit’te bir efsanenin kahramanı olan Sarı Kız adına dikilen heykel, 2000 yılında Fazilet Partililer tarafından göğsünün çok büyük olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir. Dönemin Fazilet Partisi Balıkesir İl Sekreteri olan Cengiz Acar heykelin kaldırılmasını istemiştir (Kayış ve Hürkan, 2012: 395).

     

      • 2002 yılında Mustafa Horasan tarafından yapılan ‘Bir Hadım Ağanın Hazin Sonu’ isimli çalışma, İş Sanat Kültür Merkezi Kibele Galerisi sezon kapanış sergisinden müstehcenlik sebebiyle konsepte uygun bulunmadığı gerekçesi ile kaldırılmıştır.[1]

     

      • 2003 yılında, Taner Ceylan’ın Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki sergideki Taner-Taner isimli eseri “genel edebe” aykırı bulunmuş ve çıkan tartışmalar sonucunda Taner Ceylan istifa etmek zorunda kalmıştır (Yılmaz, 2015: 427).

     

      • 2005 yılında 9. İstanbul Bienali kapsamında ‘Misafirperverlik’ adı verilen alanda Burak Delier’e ait Muhafız isimli fotoğraf çalışması politik öğeler taşıdığı gerekçesi ile bienalin açılmasına sayılı günler kala bienalden çıkarılmıştır.[2]

     

      • 2006 yılında, Kars’ta Mehmet Aksoy tarafından yapılan 24,5 metre uzunluğundaki İnsanlık Anıtı adlı eser, 2011 yılında Kars’a giden dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ucubeye benzetilerek yıkılacağı belirtilmiştir. Yıkım kararına karşı idare mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı vermiş, ancak bölge idare mahkemesi bu kararı kaldırmıştır. Bunun üzerine dönemin AKP’li Kars Belediyesi, heykelin yıkımı için ihaleye çıkmış, 272 bin TL’ye ihaleyi alan bir şirket, 26 Nisan 2011’de heykelin yıkımına başlamıştır.[3]

     

      • 2006 yılının Ekim ayında, Ressam Süha Semerci Fethiye Belediye’si Kültür Merkezi Salonu’nda resim ve mozaik sergisi açmıştır. Sergide nü resimler ve konsept olarak şarap şişeleri de vardır. Dönemin Fethiye Belediyesi Kültür Merkezi Müdürü Muammer Şahin, şarapların sergi konsepti olduğuna inanmadığını belirterek, ramazan nedeniyle sergideki nü resimler ve konsept için yerleştirilen şarapların kaldırılmasını istemiştir. Sanatçı ise müdahaleler karşısında tavır alarak serginin açılışına bir hafta kala kapatmıştır.[4]

     

      • 2007 yılında Ressam Ayşegül Yarar, Gaziantep’te Sanko Sanat Galerisi’nde açtığı 9’uncu kişisel sergisindeki 45 eserden ‘nü’ tabloları turkuaz renkli tülbentle sansürlemiştir. İlk gün sergilediği ‘nü’ 10 tablodan 7’sini ikinci günden itibaren kaldıran Ayşegül Yarar, galeri yöneticilerinin ‘Gaziantep halkına ağır geleceği’ uyarısı üzerine ‘nü’ tablolarına sansür uyguladığını ifade etmiştir. [5]

     

      • 2009 yılında AKP’li Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, göreve gelir gelmez şehirdeki tüm kadın heykellerini, “kadın heykellerinin konulmasını uygun bulmuyorum” diyerek toplatmıştır (Yılmaz, 2015: 438).

     

    2000’li yıllara ait yukarıdaki örneklerde en dikkat çekici hususlardan biri de sanatçıların oto sansür uygulamalarıdır. Raporun ilerleyen bölümlerinde değinileceği üzere sanatçıların eleştirel tutumları, ürettikleri, icra ettikleri eserler, yazdıkları, çizdikleri nedeniyle hedef gösterilerek toplumsal lince maruz bırakılmaları, haklarında dava açılması, hapse atılması ya da yıllarca süren mahkeme süreçleriyle uğraşmak zorunda bırakılmaları nedeniyle hissettikleri korku ve baskı giderek artmaktadır. Kendilerini özgür hissetmemekle birlikte özgür bir sanat ortamı için sürekli mücadele etmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durum elbette başlı başına bir araştırma konusudur. ancak iktidarın sanata yönelik giderek artan oranda uyguladığı baskı ve susturma politikasının sonuçlarından biri de bu korku ortamında sanatçıların oto sansür uygulamak zorunda kalmasıdır.

    TÜSAK Yasa Tasarısı, Sansür Tartışmaları ve Ödenekli Sanatın Özelleştirilmesi

    AKP döneminde iktidar tarafından gündeme getirilen en önemli tartışmalardan biri de kamuoyunda TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) olarak bilinen yasa tasarısıdır. TÜSAK tartışmalarının başlangıcında ise 12 Nisan 2012’de Şehir Tiyatroları Müdürlüğü’nün yeni görev ve çalışma yönetmeliğinin İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından kabul edilmesi yer almaktadır. Bu yönetmelikle birlikte Repertuar Kurulu yerine Edebi Kurul getirilerek yönetim kurulundaki hemen hemen tüm sanatçılar tasfiye edilerek belediye bürokratları karar verici olarak atanmıştır.[6] Karara sanatçılar ve sendikalar büyük tepki göstermiş, ardı ardına çeşitli istifalar verilmiş ve protestolar yapılmıştır.[7] Ardından başta Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Emekçileri Sendikası (Tüm Bel-Sen) olmak üzere çeşitli kurumların yaptığı itirazların sonucunda yeni yönetmeliğin dört maddesi, İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.[8]

    Yeni yönetmelik kararına verilen bu büyük tepkinin en önemli nedeni ülkedeki sanatsal üretimi ve etkinlikleri etkileyecek başka kararların da sinyallerini veriyor olmasıdır. Nitekim yeni yönetmelik kararının akabinde 29 Nisan’da AKP Gençlik Kolları 3. Olağan Kongresi’nde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, tiyatroları özelleştireceğini açıklamış, ardından konu Bakanlar Kurulu’nda görüşülmüştür. Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç basındaki eleştirileri doğal karşıladıklarını ancak Şehir Tiyatroları’na verilen desteğe rağmen gerekli kalite ve seyirci sayısının artmadığını, özgürlük kavramının da yeteri kadar yer bulmadığını ifade etmiştir. Belediyenin işveren olarak maaşlarını ödediği sanatçıların işlerine karışmak istemesini anlayışla karşıladıklarını, özerklik yerine özelleştirmeyi gündeme getirdiklerinin altını çizmiştir. Toplantıda sanatın ne kadar güçlenebileceği ve ne kadar özgür olacağının masaya yatırıldığını belirten Arınç, özelleştirme konusunda “Kararımız kesindir” şeklinde açıklama yapmış ve Avrupa’daki pek çok ülkede de devlet eliyle tiyatro olmadığını dile getirmiştir.[9]

    Tartışmaların devam ettiği sırada İstanbul Büyükşehir Belediye’si özelleştirme uygulamalarını başlatmıştır. Mayıs ayından yılsonuna kadar 100 seans gösterimi yapılacak 3 oyun için İBB’ye ait Kültür AŞ. 2 milyon 750 bin liralık ihale açmıştır.[10]

    Görsel 1: https://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/ibb-tiyatrolari-ozellestirmeye-baslamis-bile-haberi-54777 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    Kaynak: (Birgün, 18 Ocak 2020) https://www.birgun.net/haber/malazgirt-ve-afrin-dediler-iki-gunde-200-bin-tl-aldilar-284523

    Bu gelişmeler, belediye bürokratlarının görevleri arasına eklenmiş repertuarı belirleme yetkisiyle birlikte düşünüldüğünde, ideolojik olarak tek bir karar merciine bağlı olan, sanat yapıtlarının değil ihale bedellerinin ön planda olacağı, özgür bir sanat anlayışından ziyade iktidarın anlayışının hüküm süreceği bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. (Kösemen, 2015:72)

    Tüm bu tartışmalar sürerken dönemin Başbakanı Erdoğan The Istanbul Review‘de[11] yayımlanmış bir röportajda şu ifadeleri kullanmıştır:

    Sansür, sadece edebiyatta değil, sanatta, medyada, siyasette ve diğer alanlarda da kabul edilmez bir engelleme yöntemidir. İfade özgürlüğü, bizim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz ve standartlarını her geçen gün yükselttiğimiz bir alandır. Başkalarının özgürlük alanlarına müdahale etmemek, hakaret ederek kişisel hak ve özgürlükleri incitmemek kaydıyla, fikirlerin en özgür şekilde ifade edilmesini savunduk ve savunmaya devam edeceğiz.

    Erdoğan’ın bu ifadesi Türkiye’de yaşanan politik gerçekliklerle en hafif deyimle ciddi bir tezat oluşturmaktadır (Karaca, 2012: 134-135). İktidar, benimsediği politik tutumun bizzat uygulayıcısı olduğu halde, kendini sürecin dışındaymış gibi göstermeye çalışmakta ya da politik tutumu ile bütünüyle zıt açıklamalar yapabilmektedir. Bunun en güzel örneklerinden biri Erdoğan’ın sansüre karşı olduğunu ifade ettiği röportajıyla aynı tarihlerde, Nisan 2012’de yaptığı bir konuşmada şunları dile getirmiş olmasıdır:

    … İstanbul Şehir Tiyatroları meselesinde o despot anlayış, o kibirli tavır bir kez daha tezahür etti. Şehir Tiyatroları’nda yapılan bir yönetmelik değişikliği üzerinden hem bizi, hem tüm muhafazakârları aşağılamaya ve küçümsemeye başladılar. Allah aşkına soruyorum ya, siz kimsiniz? Siz her konuda söz söylemede, her konuda otorite olduğunuzu iddia etme yetkisini nereden alıyorsunuz? Bu ülkede tiyatro sizin tekelinizde mi? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Sanat konusunda söz söylemeye yetki sahibi olan sadece sizler misiniz? Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti küçümseme, bu milleti azarlama dönemi geride kaldı. Bu ülkede pırıl pırıl bir nesil yetişti. Bu ülkede kendi tarihini bilen, mazisini iyi tanıyan, bu toprakların birikimini hıfzetmiş, Batı’yı diğer medeniyetleri tanıyan, bilen, öğrenen bir gençlik var. Melih Bey, sen de ona göre hazırlığını bir an önce yap. İşte buyurun özgürlük, istediğiniz oyunları istediğiniz gibi oynayın istediğiniz yerde oynayın kimse engel olmaz. Ama kusura bakma, geleceksin Şehir Tiyatrosu’ndan hem belediyeden maaşını alacaksın ondan sonra istediğin gibi yönetime de verip veriştireceksin, böyle saçmalık olmaz. Gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamında devlet eliyle tiyatro olmaz. Ben Kadir Bey’i tebrik ediyorum ve aynı şeyi şu anda Bakanlar Kurulu’na getireceğim. Özel bir yönetim değil, tiyatroları özelleştirmeye götürüyorum Bunu teklif edeceğim. Özelleştirmek suretiyle buyurun istediğiniz gibi tiyatrolarınızı oynayın. Destek gerekirse, gerektiği zaman bizler de hükümet olarak istediğimiz oyunlara sponsor olur desteğimizi veririz.[12]

    Erdoğan’ın yukarıdaki açıklamasındaki üç temel husus dikkat çekmektedir. İlki muhafazakâr-muhafazakâr olmayan ayrımının keskinleşmesidir. Muhafazakâr olmayanların “tiyatroyu kendi tekellerine almış, her konuda otorite, despot aydınlar” olduğu vurgulanmakta ve sanat alanında söz sahibi olmayan muhafazakârları küçümsediklerine işaret edilmektedir. İkinci olarak, iktidara karşı eleştirel olma hakkının engellenmesidir. Devlet tiyatro, opera, bale sanatçılarının memur statüsünde olmaları nedeniyle iktidara karşı eleştiri üretme haklarının olmadığı vurgusudur. Son olarak da kültürel alanın özelleştirmeye uygun hale getirilmesidir. Gelişmiş ülkelerden örnek verilerek devlet eliyle sanat olmadığı dile getirilmektedir. Demokratik, çağdaş ve gelişmiş bir toplum düzeyine imreniliyorsa bunun özelleştirmeyle mümkün olduğu savunulmaktadır (Kösemen, 2015:73).

    Küresel düzeyde neoliberal ekonominin sanat üzerindeki güçlü etkisi Türkiye sanat ortamında özellikle 90’lardan sonra gündeme gelmiştir. Türkiye’de, devletin milli kültür oluşturma çabasıyla kültür ve sanata yatırım yaptığı tek partili dönemden sonra, devlet gücünün zaten azaldığı kültür ve sanat alanı küreselleşmenin de etkisiyle serbest piyasa ekonomisinin bir parçası haline gelmeye başlamıştır. 80 sonrası serbest piyasa ekonomisinin ülkede işlerliğinin artışıyla, “devletin küçültülmesi” ve özelleştirmeler, etkisini sanat alanında da göstermiştir.[13]

    AKP iktidarıyla birlikte her alanda görülen ve “kârlılık” gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışılan özelleştirme faaliyetleri, sanat alanında da ciddi tartışmalarla birlikte gündeme getirilmiştir. 2014 yılının başlarında kamuoyuna duyurulan” Türkiye Sanat Kurumu Kurulması İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı”  yani TÜSAK Yasa Tasarısı’nın amacı şu şekilde ifade edilmiştir:

    Görsel-işitsel yapımlar ile sahne sanatlarının, müzik, edebiyat, görsel sanatlar ve geleneksel sanatların geliştirilip güçlendirilmesi, tanıtılması, yaygınlaştırılması, toplumun her kesiminin sanat ürünlerinden verimli şekilde yararlanması, sanat aracılığıyla çağdaş ve etkin bir iletişim ortamının yaratılması için; bu alanlarda kültür ve sanatımıza katkı sağlayacak nitelikteki ulusal veya uluslararası projelerin değerlendirilmesi ve desteklenmesi ile Türkiye Sanat Kurumunun kuruluşuna, teşkilatına, görevlerine, yetki ve sorumluluklarına ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir.[14]

    Ancak AKP iktidarının sanata uzun zamandan beri müdahale etme çabası, muhafazakâr ideoloji çerçevesinde sanatın icra edilmesine yönelik söylemleri ve bu söylemleri kurduğu biz-öteki, muhafazakâr-muhafazakâr olmayan sanat karşıtlığı kamuoyunda tepkiyle karşılanmıştır.

    TÜSAK Yasa Tasarısı’nın ikinci bölümünde “Sanat projelerinin değerlendirilmesi, desteklenmesi ve yaptırılması ile mevzuatın verdiği diğer görevlere yönelik faaliyette bulunmak üzere idari ve mali özerkliğe sahip özel bütçeli, kamu tüzel kişiliğine haiz ve Bakanlıkla ilişkili Türkiye Sanat Kurumu kurulmuştur. Türkiye Sanat Kurumu; Türkiye Sanat Kurulu ve Başkanlık teşkilatından oluşur. Kurumun merkezi Ankara, kısa adı TÜSAK’tır”[15]maddesi ile TÜSAK’ın Bakanlıkla ilişkili bir sanat kurumu olduğu tanımlanmaktadır. Tasarının ikinci bölümdeki 4. madde “Türkiye Sanat Kurulu, Kurumun karar organıdır. Kurul; biri Başkan, biri İkinci Başkan olmak üzere on bir üyeden oluşur. Kurul üyeleri, en az dört yıllık eğitim veren yükseköğretim kurumları ile bunlara denkliği yetkili makamlarca kabul edilen yurt dışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun olmuş veya mesleğinde temayüz etmiş, Devlet memuru olma niteliğine sahip, kamu kurum ve kuruluşlarında ya da özel sektörde en az on yıl deneyim sahibi kişiler arasından Bakanın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu Kararı ile atanır. Kurul üyelerinin en az altısı desteklenen sanat dallarında öğrenim görmüş, görev yapmış veya temayüz etmiş kişiler arasından atanır. Kurum Başkanı, Kurulun da başkanıdır”.[16] Bu maddeden de kurumun karar organı olan Türkiye Sanat Kurulu’nun üyelerinin Bakanın teklifi ile Bakanlar Kurulu Kararı ile atanacak olması, kurumun özerklik iddiasıyla örtüşmemektedir.

    Türkiye Sanat Kurulu’nun görev ve yetkileri tasarıda şu şekilde belirlenmiştir:

    1) Görsel-işitsel yapımlar ile sahne sanatlarının müzik, edebiyat, görsel sanatlar ve geleneksel sanat dallarında kültür ve sanatımıza katkı sağlayacak nitelikteki projelerinin desteklenmesi ile desteklenen projelerin destekleme kararında yer alan proje içeriğine ve amacına uygun gerçekleşip gerçekleşmediği hakkında karar vermek.

    2) Bu Kanun kapsamındaki sanat faaliyetlerinin ülke geneline yaygınlaştırılması amacıyla görsel-işitsel yapımlar ile sahne sanatlarının, müzik, edebiyat, görsel sanatlar ve geleneksel sanatlara yönelik olarak hizmet alımı yoluyla projeler yaptırılmasına karar vermek.

    3) Tiyatro, müzik ve diğer sahne sanatları, görsel sanatlar, edebiyat ile geleneksel sanatlar alanlarında; uluslararası düzeyde ülke tanıtımına yönelik özel nitelikteki proje ve yapımlar ile yaşayan insan hazinelerinin ve maddi desteğe ihtiyacı olan sanatçıların doğrudan desteklenmesine karar vermek.

    4) Sanatçı adayı üstün yetenekli çocuk ve gençlere yurt içinde ve yurt dışında alanıyla ilgili her türlü eğitim desteği, üstün yetenekli sanatçılara yurt dışında ileri eğitim desteği veya enstrüman ve malzeme desteği sağlanmasına karar vermek.

    5) Kurumun bütçesini, yıllık iş planını, gelir-gider kesin hesaplarını, yıllık raporunu ve piyasa gelişimi ile ilgili sair raporları onaylamak.

    6) Yıllık gerçekleşme raporu ve gelişim ile ilgili sair raporları hazırlamak ve Bakanlığa sunmak, Kurumun personel politikasını oluşturmak, Kuruma taşınmaz alımı, satımı ve kiralanması konularında karar vermek.

    7) Uluslararası organizasyon ve teşkilatların sektöre ilişkin mevzuat ve uygulamalarını izlemek, yasal düzenleme ihtiyacı duyulması halinde gerekli hazırlıkları yaparak Bakanlığa sunmak.

    8) Uygun bulduğu konularda Başkanlığı görevlendirmek veya yetkilendirmek.[17]

    Burada belirtildiği üzere kurumun karar organı olan Türkiye Sanat Kurulu’nun en önemli yetkisi, kültür ve sanata katkı sağlayacak nitelikteki projelerin hangilerinin olduğuna karar vermek ve ardından projenin içeriğine ve amacına uygun olarak bu katkının gerçekleşip gerçekleşmediğini denetlemektir. Buradaki en önemli nokta ise projelerin değerlendirilme kriterlerinin netleştirilmiş olmamasıdır (Aksoy ve Şeyben, 2014: 190).

    TÜSAK Yasa Tasarısı AKP’nin neoliberal politikalarının ve kültür-sanat alanında söz sahibi olmak isteyen muhafazakâr anlayışının bir yansıması olarak okunabilir. TÜSAK’ın muhafazakâr bir kültür, hatta neo-İslamcı bir burjuvazi yaratma amacının bir ürünü olduğu açıktır. “İslâmcı karşı-seçkinler”, Cumhuriyet’i ve Kemalist düşünceyi çağrıştırdığını düşündükleri her türlü kurum ve işleyişe karşı takındıkları tutumdan dolayı artık kendi estetik yargılarını oluşturmak istemektedirler. Bu süreç, Batılılaşmış seçkinlerin kültürüne karşı bir tür Anadolu kültürünü destekleyen siyasal bir tutumun yansıması olarak değerlendirilebilir  (Yankaya, 2014: 180).

    İktidar tarafından her fırsatta gündeme getirilse de TÜSAK Yasa Tasarısı, çok sayıda sanat kurumunun, sanatçının tasarıya karşı çıkması ve kamuoyunda ciddi tartışmaların yaşanması üzerine tasarı olarak kalmış, yasalaşamamıştır. Özellikle sanatçılar bu konuda seslerini yükseltmiş, görüşlerini her fırsatta açıklıkla dile getirmişlerdir.

    Tiyatro eleştirmeni ve akademisyen Dikmen Gürün: “Eğer Devlet Tiyatroları’nın özelleştirileceğine dair haber doğru ise, “OHAL Yasası, sen nelere kadirsin” diyeceğim! Yıllarca TÜSAK dediler, onu dediler, bunu dediler ve sonunda, torba yasa ve OHAL ile olayı kendilerince bir çırpıda çözecekler. Devlet Tiyatrolarının özelleştirilmesi yanlıştır. Bu ülkenin tiyatro geçmişine saygısızlıktır. Öncelikle dünya tiyatrolarını çok iyi etüt etsinler Kültür Bakanı ve onu yönlendirenler. Tabii ki bu sözlerim Devlet Opera ve Balesi için de geçerlidir. Tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi bizde de hükümetler ülkenin kültür ve sanat hayatına destek olmak durumundadır, köstek değil.” (Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016)

    Yönetmen, oyuncu Ahmet Mümtaz Taylan: “Özelleştirme kapsamında bir kuruluşu alacaksanız, ne için alırsınız? Daha kârlı ve para kazanan bir yer haline getirmek için değil mi? Bir yerin özelleştirilmesi için cazip olması gerekir, örneğin taşınmazları olması gerekir, değil mi? DT’nin iş makinaları, sahne önü ve arkasında emek veren insanlarıdır. DT’yi kim hangi nedenle satın alacak?.. Şimdi karar buysa, devlet bütün bu alanlardan çekiliyorsa, hiçbir sanatsal, artistik, kültürel bir yatırımda bulunmayacaksa, DT’nin özelleştirilme kararı bu çerçevede anlaşılabilir. Aksi halde bu hem kabul edilemez, hem de anlaşılamaz olur. Ayrıca, DT özerkleştirilebilir. Özerkleştirilmelidir.” (Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016)

    Yazar, Sosyolog Emre Kongar:  “AKP iktidarı, kendine özgü bir tarih yaratma peşinde, ne yazık ki mevcut iktidarına destek veren bir tarih yaratmak istiyorlar. Oysa tarih, yapanların gerçek tarihidir. Saptırarak yazanların değil. Ben bunu ‘Tarihimizle Yüzleşmek’ kitabımda uzun uzun anlattım. Kendi ideolojik modellerine göre yarını inşa etmek isteyenler, bugünü saptırırlar. Bugünü saptırmak için de, tarihi iyice yozlaştırırlar. Türk Tarih Kurumu, asla ve asla herhangi bir siyasal iktidarın emrine verilemez. Hele hele, dünü bugünü ve yarını saptırmak iddiasında olan AKP iktidarının emrine hiç verilemez.” (Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016)

    Dil Derneği Başkanı, yazar Sevgi Özel : “Türk Dil Kurumu, 1983’te Atatürk’ün eliyle yazdığı vasiyetnamesi çiğnenerek 12 Eylül’cülerce kapatıldı. TDK’yi Atatürk bir dernek olarak kurmuştu. Kenan Evrengiller hukuk dışı bir yolla Atatürk’ün vasiyetnamesini çiğneyerek yasa zoruyla Türk Tarih ve Dil Kurumlarını Başbakanlık’a bağlı bir devlet dairesi yaptılar. O günden sonra, yani 1983’ten sonra, Atatürk kurumları siyasetin güdümüne girdi. Hangi parti iktidardaysa, onlar ne istiyorsa, onu yaptı. Türkiye Türkçesi için, olumlu hiç bir ürünü, çabası yok. Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimi’ne de sahip çıkmadı; tersine, devrimden uzaklaşmaya başladı. AKP döneminde ise, siyasetin tam güdümüne girdi. Örneğin, FETÖ’cülerin düzenlediği ‘Türkçe Olimpiyatları’nda başrol oynadı. Hatta AKP, bu olimpiyatları düzenleyenlerden, ödül de aldı. Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin gelirini TTK ve TDK kullanıyor. Aslında vasiyet, CHP’nin koruyuculuğunda. Atatürk’ün kalıtından gelen parayı nereye kullandıklarını doğru dürüst kimse bilmiyor. Ama siyasetin kullandığı konusunda, basına yansıyan bilgiler oldu… Yapacakları bu iş Cumhuriyet kurumlarından ikisine doğrudan saldırıdır, onları yok etmektir. Bu hepimizin lanetlediği ‘darbe’ gelişiminden yarar sağlamak, fırsatçılıktır.” (Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016)

    Yönetmen, Oyuncu Yücel Erten: “İktidar özgürleştirme, özerkleştirme, özelleştirme konularında şuursuzca laf çevirirken; asıl niyetlerinin yıkımcılık olduğunu söylemiştik. İşte size buldozer. Ülkenin insana yatırım kaynak ve enstrümanları yok edilerek, sahne sanatları ihale-rant tezgâhında çarmıha gerilmekte.”(Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016) [18]

    Ancak 12 Ağustos 2016’da TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen özelleştirme tasarısına sanat ve kültür kurumları da eklenerek çıkarılan Torba Yasa ile birçok devlet kurumunun Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na devredilmesinin önü açılmıştır.[19]

    Türkiye’de 2014 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    2014 yılında kamuoyuna duyurulan TÜSAK Yasa Tasarısı ile birlikte iktidarın sanat ve sanatçılar üzerinde uyguladığı baskı ve sansürün daha sık gündeme geldiği görülmektedir. Aynı yıl kurulan Cumhuriyet Halk Partisi Kültür ve Sanat Platformu, AKP’nin sanata ve sanatçılara uyguladığı baskıları 2014 yılına ait “Yazma! Oynama! Konuşma!” başlığıyla rapor olarak yayımlamıştır. Raporda 2014 yılına ait 135 baskı ve sansür olayı yer almaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir:

    1) 32 kez belgesel, sinema filmi ve tiyatro oyununa sansür ve yasak uygulandı

      • Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, Ulusal Belgesel Yarışması’nda gösterileceği açıklanan Reyan Tuvi’nin Gezi Direnişini konu alan “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” adlı belgesel filmi festival yönetimi tarafından TCK’nın 125 ile 299. maddelerine aykırı ifade ve içerik ihtiva ettiği gerekçesiyle programdan çıkarıldı.

     

      • Gezi Direnişi sırasında Eskişehir’de dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın doğum gününde memleketi Hatay’da yapılan “Ali–Düşlerinde Özgür Dünya” adlı belgeselin gösterimi valilikçe yasaklandı.

     

      • Ankara’nın tek caz festivali olan ve 17.’si düzenlenen “Uluslararası Ankara Caz Festivali”ne, Başbakan Erdoğan’ın festival için destek alınmasını uygun görmediği gerekçesiyle Başbakanlık Tanıtma Fonu desteğini çekti.

     

      • Hak-İş Konfederasyonu’nun 3. Emek Kısa Film Yarışması ödül töreninde, yarışma birincisi “Fıtrat” filminin yönetmeni Suat Eroğlu, kürsüden hükümeti eleştirdiği ve filmini Soma’da ölen maden işçilerine adadığı için Başbakan Davutoğlu ve Bülent Arınç’ın sözlü eleştirisine, Hak-İş üyesi olduğu belirtilen bir kişinin yumruklu saldırısına hedef oldu.

     

    2) 22 kez Sanat kurumlarında usulsüz görevden alma, atama ve zorla istifa olayı yaşandı

      • TÜSAK yasa tasarısına karşı yasanın sakıncalarını dile getiren orkestra şefi ve besteci Prof. Dr. Rengim Gökmen Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü görevinden alındı.

     

      • Lemi Bilgin’in görevden alınmasıyla Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne vekâlet eden Mustafa Kurt, İstanbul Devlet Tiyatroları’nda prömiyeri gerçekleştirilen “Güneş Batarken Bile Büyük” ve “Geçtim Ama Tiyatrodan” adlı oyunların orijinal metninde “küfürlü̈ ve erotik ifadeler” bulunduğu gerekçesiyle sansürlenmesine tepki göstererek istifa etti. Kurt ve 12 bölge müdürü̈ TÜSAK tasarısına ilişkin olarak “Bu, tarafımızca kabul edilemez bir anlayış ve uygulamadır” demişti.

     

    3) 18 kez radyo, TV, gazete sansürü ve yasağı konuldu

      • Dünya Savaşı’nda Nazi işgali altındaki Polonya’da yaşayan Yahudi bir piyanistin öyküsünü̈ anlatan ödüllü̈ “Piyanist” filmini gösteren Gün TV’ye “şiddet” gerekçesiyle uyarı cezası verildi.

     

      • AKP’li 4 eski bakan (Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) hakkında rüşvet aldıkları iddiasıyla kurulan TBMM Soruşturma Komisyonu’yla ilgili haberlere, komisyonun suresinin bittiği 27 Aralık tarihine kadar “yayın yasağı” getirildi.

     

    4) 17 kez internet ve sosyal medya yasağı uygulandı

      • Örneğin; Erdoğan ve ailesiyle ilgili 6 ses kaydı yayınlayan sitenin erişimi engellendi. Bu, son dönemde mahkeme kararı olmadan kapatılan üçüncü sosyal paylaşım sitesi oldu.

     

      • Today’s Zaman Genel Yayın Editör Yardımcısı Celil Sağır’ın Twitter hesabı, paylaşımlarından dolayı İstanbul 5. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 5651 sayılı İnternet Yasası’na aykırı bir şekilde Türkiye’den erişime engellendi.

     

      • Radikal internet sitesi yazarı Ezgi Başaran’ın İTÜ Rektörü̈ Prof. Dr. Mehmet Karaca hakkındaki yazısı, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB) olağanüstü̈ yetkiler veren yeni internet yasasıyla engellendi.

     

    5) 16 kez diğer sanat dalları ve edebiyat alanında sansür ve yasaklama olayı yaşandı

      • İstanbul Bahçelievler Kumport Ortaokulu’nda, Aziz Nesin’in “Şimdiki Çocuklar Harika” isimli kitabını tavsiye eden 5 Türkçe öğretmeni hakkında soruşturma açıldı. Daha önce de, aynı ilçede “Semerkant ve Şeker Portakalı” kitapları soruşturma konusu olmuştu.

     

      • Kültür Bakanlığı, ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say’ın eserlerini Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) programından çıkarttırdı.

     

      • 2000 yılından bu yana düzenlenen “Antalya Piyano Festivali”nin 15.’si festivalin kurucusu ve sanat yönetmeni Fazıl Say’sız başladı. AKP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel tarafından festivalde Fazıl Say’a görev verilmedi.

     

    6) 16 kez kültür varlıklarına ve sanat alanlarına saldırı yapıldı

      • Mülkiyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı Emek İnşaat A.Ş’de bulunan ve Devlet Tiyatroları’nın bünyesinde faaliyet gösteren iki tiyatro sahnesi, Akün ve Şinasi Sahneleri gizli ihaleyle otel yapılmak üzere bir özel şirkete satıldı.

     

      • Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne, içinde Genel Müdürlük makamının da yer aldığı, Ulus’taki Küçük Tiyatro ile Oda Tiyatrosu’nun tahliyesi için dava açıldı.

     

      • 2008 yılında onarım amacıyla boşaltılan ve 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından onarılarak açılmasının kararlaştırılmasına ve gerekli bütçenin sağlanmasına rağmen İstanbul’un en önemli sanat mekânı Atatürk Kültür Merkezi (AKM) 6 yıl kapalı kalarak bina çürümeye terk edildi.

     

    7) 9 olayda hükümetin, sanat ve kültür sübvansiyonları saydam ve hakkaniyetli olmadığı için tartışma konusu oldu

      • Kültür ve Turizm Bakanlığı 2014 yılı “Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik” kapsamında edebiyat alanında 40 yazara 463.000 TL destek verdi. Ancak seçici kurul ve ödenek alacak kişilerin kimler olduğu açıklanmadı.

     

      • Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destek Kurulu, AKP’nin 2011 seçimlerinde kullandığı reklam şarkısını yapan Özhan Eren’in “Çanakkale Geçilmez” filmine 1 milyon 750 bin TL’lik rekor destek kararı aldı.

     

      • Gezi Direnişi’ne katıldıkları gerekçesiyle 2013 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan “destek yardımı” alamayan ve aralarında Dostlar Tiyatrosu, Ortaoyuncular, Tiyatro Kare ile Ankara Sanat Tiyatrosu gibi köklü tiyatroların da bulunduğu çok sayıda tiyatro, 2014 yılında da “destek yardımı”ndan mahrum bırakıldı. Destek alanlar arasında, kimselerin tanımadığı gruplar ve başka iş alanlarından şirketler bulunuyordu.

     

    8) 5 olayda ise kültür ve sanat insanlarına cezalandırma, hedef gösterme ve sözlü saldırı gerçekleşti

      • Ankara Resim Heykel Müzesi’nin salonunda, Devlet Türk Halk Müziği Korosu sanatçılarının vereceği konser öncesinde, Kültür-Sanat Sen öncülüğünde sanatçılar, TÜSAK yasa tasarısına karşı imza standı kurdular. Ancak bu stand, Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcısı Ömer Faruk Belviranlı’nın talimatı ile kapıdaki güvenlik görevlilerince engellenmek istendi ve sanatçılar ile güvenlik görevlileri arasında arbede yaşandı.

     

      • Başbakan Erdoğan bir kompozisyon yarışmasının ödül töreninde, Gezi Direnişi’nin yıl dönümüyle ilgili olarak hazırlanan bir videoda görüşlerini sunan sanatçılar hakkında “Artist müsveddeleri yeni ölümler yaşansın diye isyan çağrıları yapıyorlar” dedi.

     

    Özet olarak, 2014 yılı boyunca, toplam 135 olayda AKP hükümeti tarafından doğrudan kültür ve sanata yönelik yasaklama, baskı ve sansür uygulanmıştır.[20]

    AKP iktidarı döneminde “yerli ve milli” olmadığı düşünülen ya da rejime karşı tehdit oluşturduğuna inanılan görüşler sansüre uğramakta ya da bunlara her türlü erişim engellenmektedir. “Kendi kültürel iktidarını” yaratamamaktan şikâyet eden “tek adam”ın dilemması da aslında budur. Kültürel iktidarın mevcut sığ ve yoz bakışla oluşması mümkün değildir. O birikimin oluşabilmesi için yasaklanan meyvelerden yemek gerekmektedir. Sanat daima iktidarı sorguladığı için son çare yine evrensel olan kültürel mirası yasaklamakta bulunmaktadır.[21]

    Türkiye’de 2015 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    AKP’nin kültür sanata uyguladığı baskı ve sansüre ilişkin “Yazma! Oynama! Konuşma!”[22] başlıklı raporun 2015 yılı verilerine baktığımızda birkaç olayı şöyle özetleyebiliriz:

    1) Emek Sineması yıkımını durdurmaya yönelik yürütmeyi durdurma kararı uygulanmıyor

    8 Ocak 2015’te İstanbul Bölge İdare Mahkemesi,  Emek Sineması’nı yıkan proje hakkında “kamu yararı olmadığı ve hukuka uygunluk bulunmadığı, tarihi ve kültürel yapılara telafisi güç ve hatta imkânsız zararlara yol açacağı” gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararını açıklamasına karşın, inşaatı yapan firma ‘’Kamer İnşaat’’ çalışmalarına devam etmektedir. AKP’li Beyoğlu Belediyesi de söz konusu inşaatı bu yıl içinde mühürlemedi.

    2) Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo ile dayanışma gösteren Cumhuriyet Gazetesi toplatıldı

    Charlie Hebdo dergisiyle dayanışma için ek olarak derginin bir bölümünü yayınlayan Cumhuriyet Gazetesi’nin dağıtımı, elinde hiç bir yasal dayanak ve karar yokken polis tarafından engellendi; gazetelerin bulunduğu kamyonların önü kesildi, araçlarda arama yapıldı.

    3) Başbakan Davutoğlu, Cumhuriyet gazetesini hedef gösterdi

    Başbakan Davutoğlu, Ankara Esenboğa Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında, Cumhuriyet gazetesinin Paris’te terörist saldırıya uğrayan Charlie Hebdo ile dayanışma amacıyla seçki yayımlaması üzerine, “Bu basın özgürlüğü değildir, basın özgürlüğü ile hakaret etme alçaklığını yan yana koyamayız” sözleri ile gazeteyi ve yazarlarını hedef gösterdi.

    4) 94 gazetecinin sürekli basın kartlarına iptal

    Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM), mesleklerinde 20 yılı dolduran ve sürekli basın kartı alma hakkı kazanan 94 gazetecinin kartlarını gerekçe göstermeden engelledi. Bir süredir kartlarını alamadıkları için kuruma başvuran, aralarında tanınmış medya yöneticileri, yazar ve televizyoncuların da olduğu değişik basın kuruluşlarından gazetecilere “Sürekli nitelikte basın kartı başvurularına ilişkin kararların onaylanmaması uygun görülmüştür” açıklamasıyla yetinen kurum, başvuruların neden reddedildiğine dair bir açıklama yapmadı.

    5) RTÜK’ten MİT araçların durdurulması haberine yayın yasağı

    Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Adana 5. Sulh Ceza Hâkimliği’nin, Hatay’ın Kırıkhan ilçesi ve Adana’da MİT’e ait araçların durdurulması ve aranması olayıyla ilgili yazılı, görsel ve internet medyasında her türlü yayının yapılmasının yasaklanmasına karar verdiğini açıkladı.

    6) AKM’nin teknik aksamı hurdacılarda

    Polis karakoluna dönüştürülen İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) içindeki pek çok önemli teknik aksam ve diğer eşyanın ikinci elcilerde, hurdacılarda satıldığı ortaya çıktı. 7 yıldır kapalı olan AKM, 2015 yılı itibariyle içi boş, camları kırık ve atıl bir halde hâlâ onarılmayı bekledi.

    7) Cumhurbaşkanını eleştirenin söyleşisine iptal gelir

    Bir konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdiği için yazar Murat Menteş’in etkinliği Üsküdar Belediyesi tarafından engellendi. Erdoğan’ı eleştirdiği konuşmasının görüntüleri internette yayılan Menteş’in Üsküdar Kitap Fuarı kapsamındaki imza günü ve söyleşisi iptal edildi.

    8) İki tutam saça dekan sansür

    İstanbul Üniversitesi’nde gösterimi yapılacak olan “İki tutam saç: Dersim’in Kayıp Kızları” adlı belgesel, İletişim Fakültesi Dekanı Nilüfer Sezer tarafından engellendi. Gösterimi yapacak olan İletişim Sanatları Kulübü’ne ise “Böyle bir filmin İletişim Fakültesi’nde gösterilemeyeceği” gerekçesi sunuldu.

    9) “Haram parayı heykele yatırmam” sözüne suç duyurusu

    Heykeltıraş Mehmet Aksoy, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Ucube’ sözünden ötürü tazminata mahkûm edilmesinin ardından, “Haram parayı heykele yatırmam” dedi. Erdoğan, bu söz için de suç duyurusunda bulundu. Erdoğan 2011’de Kars’ta düzenlediği mitingde, İnsanlık Anıtı’na “ucube” demiş ve ardından anıt vinçle kaldırılmıştı. Aksoy ‘un açtığı davada Erdoğan,10 bin TL manevi tazminat ödemeye mahkûm olmuştu.

    10) Fazıl Say’a yasak büyükelçilikten

    Muhalif tavrı nedeniyle pek çok kez AKP hükümetinin sansürüne hedef olan, dünyaca ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi” adlı eserinin Katar’da bir konserde yorumlanması, Türkiye’nin Katar Büyükelçiliği tarafından engellendi.

    11) “Carmina Burana” kantatına aşk ve içki yasağı

    Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, metninde içki, aşk ve seksten söz edilen “CARMİNA BURANA” adlı kantatın İzmir Devlet Senfoni Orkestrası programından çıkartılmasını istedi.

    12) Antalya’da Fazıl Say’ın ‘Nazım Oratoryosu’na gerekçesiz iptal

    Antalya Devlet Senfoni Orkestrası’nca yorumlanacak olan, Fazıl Say’ın ‘Nazım Oratoryosu’, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nün telefon emriyle, gerekçe belirtilmeden programından çıkarıldı. Devlet Çok Sesli Korosu da yaptığı bir açıklama ile bundan sonra koroda Fazıl Say ile birlikte çalışmama kararı aldığını duyurdu.

    13) Levent Üzümcü’ye disiplin baskısı

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Şehir Tiyatroları (İBŞT) oyuncularından Levent Üzümcü hakkında soruşturma açtı. Üzümcü, politik görüşü, 2013 Sosyalist Enternasyonal’de yaptığı konuşma, basına verdiği demeçler, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yüksek Disiplin Kurulu’na gönderilerek, İBŞT’den ihracı ve memurluk haklarının feshi istendi.

    14) Newroz kutlamasına tutuklama

    Kürt şarkıcı Aram Serhad, Newroz kutlamasında söylediği şarkılar sebebiyle tutuklandı.

    Yukarıda bahsedilen rapordan alınan bu birkaç örnek olay, iktidarın kültüre, sanata, sanatçıya ve düşünce özgürlüğüne yönelik baskı, sansür ve hak ihlali örnekleridir ve her birinin başlı başına ele alınması, incelenmesi gerekmektedir. Çünkü tek bir olay bile içerisinde farklı hak ihlalleri barındırmaktadır.

    Örneğin, 26 Ekim 2009 tarihinden beri kapalı olan ve 20 Mayıs 2013 tarihinde tamamen yıkılan Emek Sineması’nın yıkım kararına karşı çok sayıda protesto gösterisi düzenlenmiştir.       Görseller http://www.diken.com.tr/emek-bizim-inisiyatifinden-dokuz-soruda-emek-sinemasinin-yikim-hikayesi/ sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    Emek Sinemasının yıkım kararının hukuki sürecine baktığımızda İstanbul 9’uncu İdare Mahkemesi’nin 14 Aralık 2010 tarihinde Emek Sineması, İnci Pastanesi ve Yeni Rüya Sineması’nın da içinde bulunduğu adadaki tarihi binaların yıkılarak yenilenmesi projesini durdurmasının ardından, bilirkişi heyeti Emek Sineması ve Cercle D’orient binasında incelemelerde bulunmuştur. Yrd. Doç. Dr. Ömer Şükrü Deniz ve Doç. Dr. Özlem Eren, projenin taşınmazın tescilli kültür varlığı özelliği, tarihi değeri, iç ve dış görünümleri, karakteri ile kullanım amacına uygun olmadığına karar verirken, sadece Yrd. Doç. Dr. Suat ÇAKlR olumlu kanaatine varmıştır. İki bilirkişinin olumsuz raporuna karşı mahkemenin yürütmeyi durdurmayı iptal kararına etki eden diğer rapor ise 2010 tarihinde İTÜ Döner Sermayeye hazırlatılmıştır. İTÜ’nin raporu akademik ve etik her türlü kriteri çiğneyen nitelikteydi. Çünkü projenin uygunluğunun altını çizen raporu hazırlayan iki akademisyenden Prof. Dr. Kutgün Eyüpgiller, projede Kamer İnşaat’ın danışmanlığını yapmaktaydı. Diğer akademisyen Prof. Dr. Kaya Özgen ise rapor hazırlandığı tarihte emekli olduğu için rapora imza atmaya yetkili değildi. Sonuç olarak Emek Sineması, proje danışmanının hazırladığı geçersiz bir teknik rapor ve üç bilirkişiden sadece birinin ‘yıkılması uygundur’ onayını içeren bilirkişi raporu ile yıkılmıştır.[23]

    Sadece bu birkaç olay AKP’nin 2015 yılında sanat kurumlarına, sanat eseri içeriklerine ve programlarına, sanatçılara giderek artan bir dozda müdahale ettiğini göstermektedir.

    Türkiye’de 2016 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    2016 yılına baktığımızda da durum farklı değildir. 2016 yılına ait birkaç örnekten söz edecek olursak, Nisan ayında Roboski’yi anlatan belgesel film “Hatırlıyorum” 27. Ankara Uluslararası Film Festivalinden çıkarılmıştır. Grup Yorum’un Yenikapı miting alanında düzenleyeceği konser “toplumda infial yaratabileceği” gerekçesi ile yasaklanmış, bu kararı protesto eden 14 kişi gözaltına alınmıştır. Charlie Hebdo özel sayısının kapağına köşelerinde yer verdikleri için yargılanan Cumhuriyet Gazetesi yazarları Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’a 2 yıl hapis cezası verilmiştir. Haziran ayında Diyarbakır’daki Avesta Yayınları’nın deposu ateşe verilmiştir. [24]

    Türkiye’nin sansür geçmişine bakıldığında müzik, edebiyat, şiir gibi farklı sanat dallarının sansüre uğradığı görülmüştür. Sansüre en çok maruz kalan sanat dalları ise tiyatro, sinema ve resim-heykeldir (Yılmaz, 2019: 14).

    İktidar, varoluşu yahut menfaatleri karşısında tehdit olarak algıladığı hür türlü düşüncenin, faaliyetin önünü güç kaybı korkusuyla kesmektedir. AKP iktidarı döneminde sanat, evrensel bir ifade aracı olmaktan ziyade “muhafazakâr”, “milli”, “yerli” kavramlarıyla ısrarla yeniden tanımlanmaya çalışılmış ancak bu kavramlar çerçevesinde sanatsal bir anlayış geliştirilememiştir. Elbette sanata yönelik baskının giderek artması ülkenin siyasi iklimiyle de doğrudan bağlantılıdır.

    Türkiye’de 2010’lu yıllar, siyasal açıdan çalkantılarla başlamıştır. Türkiye’de 2010’dan günümüze kadar geçen süreçte, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, genel ve yerel seçimler, Anayasa’nın değişikliği için gidilen referandum gibi hararetli siyasi gündemler ön planda olmakla beraber yönetim biçiminde ‘‘Tek Adam’’ söylemi ve bu söylemin yarattığı tartışmalar arasında laiklik kavramının sürekli manşet olması da ülkenin siyasal yaşamı ve kültürel dokusu üzerinde etkili olmuştur. Tüm bu siyasi gelişmeler ve seçim sonuçlarının ışığında Türkiye’de, kültürel anlamda da bir dönüşüm yaşandığını söylemek mümkündür. Özellikle Türk-İslam sentezinin kurulan sağ partiler ile güçlendiğini, AKP’nin ise bu sentezin en önemli temsilcisi olarak iktidardaki yerini aldığı, Osmanlıcılık-Turancılık gibi milliyetçi bir kültürel yapının da Türkiye’de daha görünür ve etkili olduğunu söylemek mümkündür. Modernleşme, küreselleşme ve neo-liberal söylemle birlikte Türkiye, hem ciddi bir değişim sürecinden geçmekte hem de Kemalizm ile gelen Batılılaşma etkisi de ters oranda yerini Osmanlıcılık ve Turancılık gibi milliyetçi düşünce yapısına bırakmaktadır. Bununla birlikte Kemalizm de CHP ve İyi Parti önderliğinde korunmaya devam ederken ülke genelindeki kültürel yapıda da birbirine zıt kutupların geliştiğini söylemek mümkündür (Yılmaz, 2019: 43).

    Türkiye’de 2017 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen başarısız darbe girişimi sonrasında başlayan Olağanüstü Hal (OHAL) koşulları altında her türlü baskı ve sansür artarken kütür ve sanat faaliyetlerine yönelik baskılar da paralel şekilde artış göstermiştir. Kültür ve Sanata Uygulanan Baskı ve Sansür Raporu’na[25] göre de 2017 yılında gazetecilere ve yayınevlerine yönelik baskının giderek arttığı görülmektedir. Raporun detaylarına bakacak olursak:

    1) Cumhuriyet Gazetesine operasyon

    31 Ekim 2016 tarihinde Cumhuriyet gazetesine yapılan baskınla, gazetenin Genel Yayın yönetmeni Murat Sabuncu’nun da aralarında bulunduğu, 18 yönetici ve yazarı hakkında gözaltı ve arama kararı çıkarıldı. Yedi aydan fazla tutukluluğun ardından, 19 sanıklı iddianame, 4 Nisan 2017’de açıklandı. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen 436 sayfalık iddianamede, gazetenin, PKK terör örgütünün eylemlerini meşrulaştırdığı, FETO/PDY örgütünün bilgi ve belgeleri servis etmek için Cumhuriyet’i kullandığı ileri sürüldü. Sanıklar için “silahlı terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüte yardım etmek” ve “hizmet nedeni ile güveni kötüye kullanma” maddelerine dayanılarak 75 yıldan 49 yıla kadar hapis cezaları istendi. Dava sanıklarından ABD’de yaşayan ilhan Tanır ve Almanya’da yaşayan Can Dündar hakkında yakalama kararı çıkarıldı. 4 kişi ise tutuksuz yargılanmaya devam etti.

    2) Sözcü Gazetesine operasyon düzenlendi

    Sözcü Gazetesi sahibi Burak Akbay’ın da aralarında bulunduğu 4 Sözcü gazetesi çalışanı hakkında Fethullahçı Terör Örgütü adına suç işlemek savıyla, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı üzerine operasyon başlatıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında gazete sahibi Burak Akbay, internet sorumlu müdürü Mediha Olgun, Mali İşler Müdürü Yonca Kaleli ve muhabir Gökmen Ulu hakkında gözaltı kararı verildiği belirtildi. 27 Mayıs 2017 tarihinde yapılan duruşmada, gazetenin İzmir muhabiri Gökmen Ulu ile internet sorumlu müdürü Mediha Olgun tutuklandılar.

    3) Yayınevlerine Kapatma/Baskın

      • kitabını yayımlayamaya hazırlanan Evrensel Basım Yayın’ın KHK ile etkinlikleri durduruldu.

     

      • 1977’de Ayşe Nur Zarakolu ve Ragıp Zarakolu tarafından kurulan Belge Yayınları’na 7 Mayıs 2017 günü polisler tarafından baskın yapıldı ve toplatma kararı olmayan kitaplar dâhil toplam 2 bin kitaba el konuldu.

     

      • Nisan ayında İzmir’de düzenlenen kitap fuarına götürülmek üzere kargoya verilen ve Kırşehir’de askerler tarafından el konulan Aram Yayınlarına ait toplam 3959 kitapla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında 53 kitap hakkında toplatma kararı verildi.

     

      • Kırmızı Kedi Yayınları’nın Kabataş’taki ofisine 10 Şubat 2017’de maskeli iki kişi tarafından saldırı düzenlendi. Saldırganlar yayınevinin camlarını kırarak, çalışanlara, piyasaya çıkmadan hakkında toplatma kararı verilen Sabahattin Önkibar’a ait Devlet Bahçeli ve Ülkücüler Hakkında Her Şey adlı kitabıyla ilgili yazara yönelik tehditlerde bulundular.

     

    4) Resim ve heykele saldırı

      • Sanatçı Ahmet Güneştekin’in 2016 yılında Venedik Bienali’nde sergilenen eseri “Kostantiniyye”, Ataköy’deki bir alışveriş merkezinin önünde sergilenmesinden sonra, tepkiler üzerine brandayla kapatıldı, ardından da kaldırıldı.

     

      • Beylikdüzü Yaşam Vadisi’ne yapılan Rauf Denktaş’ın öne çıkarıldığı Kıbrıs kompozisyonlu bir heykel-rölyef çalışması 22 Mayıs günü sanat karşıtı bir gurup tarafından saldırıya uğradı ve tahrip edildi.

     

      • Adapazarı ilçe merkezindeki Demokrasi Meydanı’nda bulunan Atatürk heykeline yaklaşan M.F.T. (37), önce elindeki tiner şişesini yere dökerek ateşe verdi. Yanıcı maddenin etkisini kaybetmesinin ardından elindeki poşetten baltayı çıkaran M.F.T heykele saldırdı.

     

    5) Afişe yasaklama

    Zülfü Livaneli’nin yeni romanı ‘Huzursuzluk’ afişlerinin metrolara asılmasına OHAL gerekçesiyle izin verilmedi.

    6) Filme yasaklama

      • !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilmesi planlanan ‘Son Şnitzel’ isimli filme eser işletme belgesi verilmedi. Ayrıca, filmin bazı sahnelerinin değiştirilmesi istendi. Bu değişiklikleri yapmayı reddeden film yönetmenleri eser işletme belgesini alamadı. Filmin yönetmenleri, bu koşullar altında “Son Şnitzel” filminin Türkiye’de eser işletme belgesi istenilen festivallerde gösteriminin mümkün olmayacağını belirttiler.

     

      • Yönetmenliğini Kazım Öz’ün yaptığı ve Dersim Kıyımını 4 dilde anlatan ‘Zer’ filmi 36’ncı İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde sansürlenmiş olarak gösterilebildi. Yönetmen Öz, sansürü protesto etmek için gösterilmesi istenmeyen sahneleri karartarak, “Bu sahneyi T.C. Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü Üst Denetim Kurulu tarafından sakıncalı bulunduğu için izleyemiyorsunuz” ifadelerini kullandı.

     

    7) Kültür merkezine saldırı

    İstanbul Kadıköy’deki Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne gelen saldırgan Mehmet Ali Aligül, elindeki benzin bidonu ile binayı ateşe verdikten sonra kaçtı.

    8) Akademisyenler üniversitelerinden atıldı

    Olağanüstü Hal ilanının ardından yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle işten çıkarılan yaklaşık 100.000 kamu çalışanlarından 4800’ünü akademisyenler oluşturuyor. Yeni kanun hükmünde kararnameyle görevlerine son verilen 330 akademisyenin 115’i ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza atan isimler. En fazla görevden uzaklaştırma Ankara Üniversitesi’nden geldi. Ankara Üniversitesi’nden toplam 87[26] ‘barış akademisyeni’ atıldı. Ankara Üniversitesi’ni 22 ihraçla Marmara Üniversitesi takip etti. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden 15, Anadolu Üniversitesi’nden de 18 ‘barış akademisyeninin’ KHK’yla görevlerine son verilmiş oldu.

    Bu ihraçlar üzerine sanatçılar Twitter’dan da destek mesajları yayınladı:

    Genco Erkal: Ankara DTCF Tiyatro Bölümündeki çoğu hocalar, Nâzım Oratoryosunun şefi İbrahim Yazıcı… meslekten ihraç edilmişler. Bindik bir alâmete…

    Hasibe Eren: #DTCFTiyatroBölümüYalnızDeğildir Prof. Dr. Selda Öndül, Prof. Dr. Tülin Sağlam tiyatro eğitiminin eşsiz hocalarıdır. Yazık çok yazık…

    Aylin Alıveren: Okuduğum, yetiştiğim DTCF tiyatro bölümünden neredeyse tüm hocalarım, meslektaşlarım ihraç edilmiş! Gün gelir devran döner! Hepsi kıymetlimiz.

    Orhan Alkaya: DTCF Tiyatro büyük bir akademik gelenektir. Türkiye tiyatrosu bu hain operasyonu affetmeyecek.

    Songül Öden: Mahmut hoca Türkiye için neyse, Selda Öndül, Tülin Sağlam, Elif Çongur dil tarih tiyatro bölümü öğrencileri için odur. Tarifsiz kederliyim #dtcf

    Emre Kınay: KHK ile DTCF Tiyatro bölümünde hoca kalmadı. Kanıt olmadan atıldılar. Açık ve net FETÖ ve terör örgütleri karşıtı insanlar! Yapmayınız yazık!

    Sezen Aksu’dan açıklama: Sanatçı Sezen Aksu KHK ile ihraç edilen ve olayı protesto etmek için açlık grevine başlayan akademisyenler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için bir açıklama yaptı: ‘’Bu ülkenin büyük zorluklarla yetişmiş iki genç öğretmeni Nuriye Gülmen ve Semih Özakça 60 gündür açlık grevindeler. Hayatlarından vazgeçiyorlar. Hiçbir fikrî ayrılığın ve fikirsel mücadelenin bedeli hayat olamaz. Kendimize ve birbirimize vereceğimiz en temel hak, yaşamak ve yaşatmak. Gözümüzün önünde eriyip giderlerse, bu günahtan hangimiz azade kalabiliriz? Bu ülkenin yönetimine talip olmuş ve görevlendirilmiş bütün yetki sahiplerinden rica ediyorum: Lütfen bir dinleyiniz, seslerine kulak veriniz.’’ ifadeleri kullanıldı.

    KHK ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde altı akademisyen ihraç edildi. Bölümde hiç profesör ve doçent kalmazken bölüm kapanmanın eşiğine getirildi. Görevine son verilen akademisyenler arasında ömrünü darbeler ve cemaatlerle mücadele ile geçirmiş Anayasa Hukuku alanında saygın bir isim olan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu da bulunuyor.

    Ayrıca aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 80 yıllık bir gelenek olarak kutlanan “İnek Bayramı” etkinliği yasaklandı. 161 gazeteci ve medya çalışanı tutuklandı. Twitter yayınladığı raporda Türkiye’nin sansür konusunda dünya birincisi olduğunu açıkladı. Sendika.org’a 16. kez erişim engeli getirildi. Vikipedi’ya erişim yasağı getirildi. Ankara Valiliği, güneş battıktan sonra ateş yakılmasını ve türkü söyleyerek eylem yapılmasını yasakladı. 19 Mayıs etkinliklerine yasak getirildi.

    Türkiye’de 2018 Yılında Yapımcılarla Mars Grup Arasındaki Anlaşmazlığın Gerçek Yüzü ve Diğer Baskı Örnekleri

      • Yapımcılar Popcorna Karşı

     

    2018 yılına baktığımızda uzun süre gündemde kalan önemli konulardan biri Aralık ayında Mars Grup’un sahibi CJ CGV Grup ile yerli sinemanın büyük yapımcıları arasında yaşanan krizdir. Yapımcıların, filmlerinin vizyon tarihini ertelemesiyle derinleşen krizde yapımcılar, 2016 yılında Güney Koreli CJ CGV şirketine satılan Mars Grup’un yapımcıların paylarını doğru biçimde vermediği, promosyonlarla bilet fiyatlarını da yükselttiğini dile getirmiş, iki grup arasında bir toplantı gerçekleştirilmiş ancak bir sonuç alınamamıştı.

    Yapımcıların itiraz ettiği husus hem salon hem de seyirci bazında tekel haline gelen Mars Grup’un, salonlardaki seyirci sayısını artırmak için çeşitli promosyonlar yapıyor olmasıydı. Örneğin, sinema biletinin 18 lira olduğu bir salonda, 10 liralık bir ürünü büfeden satın alan izleyiciye ikinci bileti bedava veriyordu. Bu ikinci bilet sinema salonuna ek bir gelir getirirken, bilet ücretsiz olduğu için yapımcının cebine para girmiyordu. Mars Grup başka promosyonlar da yapıyordu. Dolayısıyla gişede filmin rakamı yüksek görünse de, yapımcının cebine giren para bu seyircinin karşılığı olmuyordu.[27]

    Yapım şirketlerinin haklı itirazlarına karşın bu noktaya gelininceye kadar neden sorumluluk almadıkları ise ayrı bir sorundur.

    Türkiye’de dağıtım, yapım ve salon tekeli meselesi özellikle son beş yıldır ciddi bir tartışma konusudur. Küçük yapımcıların, dağıtımcıların sinema salonu işletmeciliğinin tekelleşmiş halinden nasıl mustarip olduğu, bu ağın içine giremeyenlerin filmlerini seyirciyle buluşturmakta yaşadığı sıkıntılar defalarca yazılıp çizildi. Bütün bu süreçte yukarıda adı geçen namlı yapımcılar üç maymunu oynadılar. Çünkü sektör büyüyor, pastadan aldıkları pay da her yıl katlanarak artıyordu. 2010 yılında 41 milyon civarında olan seyirci sayısı, 2017 sona erdiğinde 70 milyonu aşmıştı. Büyük çoğunluğu yukarıda anılan şirketlerin yaptığı filmler bu pastanın yarıya yakınını tek başına alıyordu. O dönem bu tekelleşme eğiliminin sektörde krize neden olacağını, ciddi bir yapısal sorun yaratacağını dile getiren kişilere kulaklar tıkandı. Hatta Kaan Müjdeci, Evrim Kaya ve Fırat Yücel ile birlikte çekilen ve sinema sektöründeki tekelleşmeyi anlatan “Kapalı Gişe” belgeseli için bu anlı şanlı yapımcılar tarafından ciddiye alınmadı. Çünkü kısa günün kârı olarak kasalar doluyor, Mars Grup’un salonları bu yapımcılara ağzına kadar açılıyordu. Öyle ki bazen bir film Türkiye’deki toplam salon sayısının yarısını tek başına kapatıyor ve diğer filmleri görünmez hale getiriyordu. Örneğin 2015 Aralık ayının ilk hafta sonunda tüm Türkiye’deki 2 bin 200 sinema salonunun  bin 700 tanesinde “Düğün Dernek 2” ve “Ali Baba ve Yedi Cüceler” filmleri gösteriliyordu! Yani alan memnun satan memnundu! Söz konusu haftada Emin Alper’in “Abluka” filmi 25, Tolga Karaçelik’in “Sarmaşık” filmi ise sadece 13 salon bulabilmişti.[28]

    Krizin giderek derinleşmesiyle birlikte yerli yapımcıların kulis faaliyeti yürüttükleri sinema yasasında değişiklik öngören teklifin meclise getirilmesiyle Türkiye sinemasında asıl tartışılması gereken sorunun sansür olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Bunun nedeni yasanın ciddi bir sansür tehdidi içermesiydi. “Popcorn krizi” gibi görünen tartışmanın altındaki asıl kriz buydu. [29]

    Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması İle Desteklenmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun

    18 Ocak 2019 tarihinde kabul edilerek, 30 Ocak 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Kanuna göre, ilk uzun metrajlı kurgu film yapım, uzun metrajlı sinema film yapım, ortak yapım, senaryo ve diyalog yazım, animasyon film yapım, kısa film yapım, belgesel film yapım, çekim sonrası, dağıtım ve tanıtım ile yerli film gösterim destek türlerinde yapılan başvuruları değerlendirmek ve desteklenecek olanları belirlemek üzere destekleme kurulları oluşturulacak. Dizi film ile yabancı film yapım destek türlerinde yapılan başvuruları değerlendirmek ve desteklenecek olanları belirlemek üzere sekiz üyeden oluşan Dizi ve Yabancı Filmleri Destekleme Komisyonu oluşturulacak. Sekiz üyeden oluşacak komisyon, ülke içinde üretilen veya ithal edilen sinema filmlerinin, ticari dolaşıma veya gösterime sunulmasından önce değerlendirilmesi ve sınıflandırılmasını yapılacak. Uygun bulunmayan filmler, ticari dolaşıma ve gösterime sunulamayacak.[30]

      • Metin Akpınar ve Müjdat Gezen bizzat Cumhurbaşkanı tarafından işaret edilerek dava açılan sanatçılar arasına katıldı. 21 Aralık 2018’de Halk TV’de yayınlanan Halk Arenası programına konuk olan Metin Akpınar ve Müjdat Gezen hakkında programda kullandıkları ifadeler üzerinden adli soruşturma başlatıldı. Cumhurbaşkanı’nın avukatı Hüseyin Aydın tarafından verilen dilekçede Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanını hedef alarak hakaret içerikli sözler söyleyip darbe ve ölüm tehdidinde bulundukları iddia edildi.[31]

     

      • Levent Üzümcü’nün “Anlatılan Senin Hikâyendir” adlı oyunu, herhangi bir mahkeme engellemesi olmadığı halde oyunun gösterileceği salona yönelik baskılar nedeniyle iptal edildi.[32]

     

      • Barış Atay’ın “Sadece Diktatör” oyunu, 6 Aralık’ta Antalya Muratpaşa Belediyesi Kültür Salonu’nda gerçekleştirilecek olan gösterimi Antalya Valiliği’nin, OHAL döneminde aldıkları kararı gerekçe gösterilerek izin verilmemiştir. [33]

     

      • Aralık Şair Ahmet Telli’nin Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, üniversite yönetiminden izni alınarak düzenlenen söyleşisi, 55. Dakikada bölüm sekreterinin salona girip, dışarıdaki bir grubu tutamadığını, salonu boşaltmak gerektiğini belirtmesi üzerine yarıda kesildi. Telli, olay sonrasında kendisi ile yapılan söyleşide çoğunun okul dışından geldiğini tahmin ettiğini ifade ettiği bir grup tarafından tehdit edildiğini ve söyleşinin yarıda kesilmek durumunda kaldığını belirtti.[34]

     

    Türkiye’de 2019 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    2019 yılına baktığımızda Susma Platformu’nun “Türkiye’de Sansür ve Otosansür: Ocak 2019-Kasım 2019” raporunda gözaltına alınan ve tutuklanan gazetecilerin, sansürlenen yazıların ve işten çıkarılan basın mensuplarının yer aldığı “medya” başlığı yüzde 37’yle en büyük oranı oluşturdu. Sansürün uygulandığı diğer alanlar ise Tiyatro yüzde 4, Müzik yüzde 6, sinema yüzde 5, görsel sanatlar yüzde 3, akademi yüzde 5, yayıncılık yüzde 5, diğer yüzde 19 oranla sansür uygulanan alanlar olarak tespit edildi. [35]

    Türkiye’de 2020 Yılında Coronavirüs Pandemisi Kültür ve Sanatın Tabutuna Son Çiviyi Çakıyor

    2020 yılına baktığımızda ise tüm dünyayı etkisi altına alan ve etkisi hala devam eden Coronavirüs, en önemli ve kritik mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. 2019 yılının son günlerinde Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan Coronavirüs’ün tüm dünyaya yayılmasıyla birlikte Dünya Sağlık Örgütü mart ayında pandemi ilan etmiştir. Türkiye’de de vakaların görülmeye başlamasıyla birlikte çeşitli önlemler alınmaya başlanmıştır. 16 Mart 2020’de İçişleri Bakanlığı 81 il valiliğine “Coronavirüs Tedbirleri”[36] konulu ek bir genelge göndermiştir. Genelge ile 81 ilde, tiyatro, sinema, gösteri merkezi, konser salonu, nişan/düğün salonu, çalgılı/müzikli lokanta/kafe, gazino, birahane, taverna, kahvehane, kıraathane, kafeterya, kır bahçesi, nargile salonu, nargile kafe, internet salonu, internet kafe, her türlü oyun salonları, her türlü kapalı çocuk oyun alanları (AVM ve lokanta içindekiler dâhil), çay bahçesi, dernek lokalleri, lunapark, yüzme havuzu, hamam, sauna, kaplıca, masaj salonu, SPA ve spor merkezlerinin faaliyetleri geçici bir süreliğine durdurulmuştur.

    Alınan tedbirler ülke ekonomilerini ve pek çok sektörü derinden sarsmıştır ve sarsmaya devam etmektedir. Türkiye’de mart ayından itibaren sokağa çıkma yasakları ve alınan tedbirlerle vaka sayılarının artması engellenmeye çalışılmış, ancak mayıs ayıyla birlikte AKP hükümeti “Yeni Normalleşme” olarak ifade ettiği düzenlemelerle tedbirleri kaldırmaya başlamıştır. 65 yaş üstü ve 20 yaş altı kişilerin sokağa çıkma yasağı kademeli olarak kaldırılmış, berber, kuaför ve güzellik salonları ve AVM’ler hizmete açılmış, lise ve üniversite sınavlarının yapılacağı duyurulmuştur. Sinema, tiyatro ve gösteri merkezlerinin[37] ise 1 Temmuz’dan itibaren açılacağı belirtilmiştir.[38] Yaz aylarında tedbirlerin gevşetilmesi, gerekli denetimlerin yapılmaması ve son olarak Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün 24 Temmuz’daki cuma namazına 350 bin kişinin katılması[39] ile birlikte salgının ciddiyeti ve etkisi konusunda şüpheler yaratılmıştır. Neticede ağustos ayıyla birlikte vaka sayıları hızla artmaya başlamıştır. Hükümet, hızlı vaka artışına karşı ilk önlem olarak 8 Eylül 2020’de 81 ilin valiliğine “Koronavirüs Tedbirleri Konulu Ek Genelge” göndererek eğlence yerlerinde gece saat 24’den sonra müzik yayınına izin verilmeyeceğini duyurmuştur.[40]

    İç İşler Bakanlığı 15 Eylül 2020’de ise 81 ilin valiliğine “Umuma Açık İstirahat ve Eğlence Yerleri” konulu genelge göndermiştir. Genelgeye göre, 15 Mart tarihi itibariyle faaliyet konusu gazino, pavyon, diskotek, bar, birahane, taverna veya gece kulübü olup belediye ve il özel idarelerine müracaat eden, bu tarihten sonraki eski ruhsatını iptal ederek yeniden ruhsat almak suretiyle ana faaliyet konusunu değiştiren ya da ruhsatına talî faaliyet konusu ekleyen işyerlerinin listeleri belediyelerden ve il özel idarelerinden alınacaktır. Ana faaliyeti gazino, pavyon, diskotek, bar, birahane, taverna veya gece kulübü olup sonradan ilgili yerel yönetime müracaat ederek ana faaliyeti değiştiren işyerlerine yönelik denetim faaliyetleri yoğunlaştırılacaktır.[41]

    İstanbul Valiliği ise 14 Eylül 2020 tarihinden itibaren açık alanlardaki konser, gösteri, festival gibi etkinlikleri yasaklama kararı aldı. [42] Valiliğin yasak kararına çok sayıda sanatçı yasaklardaki tutarsızlıklara dikkat çekerek tepki göstermiştir.

    Harun Tekin: Başka yollar bulunacak, başka şeyler yapılacak. Dayanışmanın bütün yolları denenecek. Hiç kimsenin şüphesi olmasın: tedbiri de istibdadı da anlayan anlatacak. Müzik, uygarlık tarihi boyunca her toplumda var. Yine olacak. Başka ne var, ne yoksa, hepsini de yine biz anlatacağız.[43]

    Levent Üzümcü: Tek nefes alacağımız yer açık hava oyunları ve konserleriydi. Gelen tüm seyircilere ateş kontrolü yapılıyor; maskeli bir şekilde 1,5 metre aralıklı mesafede oturuyorlardı. Size, “sizden destek bekleyen sizin gibi olsun, gölge etmeyin yeter” demiştik, onu da beceremediniz.[44]

    Yeşim Özsoy: Sanat temel bir kimlik alanı ve ihtiyaçtır. Bu alanda gururla yaşayan var olan bireyler vardır. Bu bireyler ancak bu alanda yaşarlar yoksa hem sanat hem de bireylerin kendisi yok olur. Sanat keyfekeder iptal edilip üstü kapanacak değersiz bir malzeme değildir.[45]

    Mert Fırat: Uçaklar, havaalanları, marketler, pazar yerleri, miting alanları, kafe ve restoranlar ve diğer toplanma alanları açık. Yani hiç sorun yok?! (Birgün, 12 Eylül 2020)

    Kıvanç Sezer: Müzik, tiyatro ve gösteri sanatları emekçilerini bir gecede alınan kararla İstanbul’daki açıkhava etkinlikleri dahil iptal ederek ne yapmak istiyorsunuz? Bu insanlar yaşamını nasıl sürdürecek? Neden bir gecede alınıyor bu kararlar? Bir destek planınız var mı? (Birgün, 12 Eylül 2020)[46] Twitter’da #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görsel

    Twitter’da #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görsel

    Twitter’da müzisyen Harun Tekin tarafından  #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görsel

    Twitter’da müzisyen Harun Tekin tarafından  #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görselTwitter’da müzisyen Harun Tekin tarafından  #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görsel

    Pandemi sürecinden en çok etkilenen alanlardan birisi de kültür, sanat ve eğlence alanıdır. Özel tiyatrolar, gösteri merkezleri ve eğlence mekânları ödenek bulamadıkları, oyun sergileyemedikleri için birer birer kapanmaya başlamıştır. Açık hava sanat etkinlikleri valilik kararıyla, kapalı alanlardaki etkinlikler ise İç İşleri Bakanlığı genelgeleriyle engellenmekte ya da kısıtlanmaktadır. Sanatçıların bu süreçteki en temel eleştirisi alınan önlemler konusundaki tutarsızlıktır. Okulların kapalı olup, AVM’lerin açık olması ya da Ayasofya’da 350 bin kişi ile cuma namazı kılınıp, Erdoğan’ın miting yapabilmesi ama açık hava konserlerinin yasaklanması gibi tutarsızlıklar hükümetin pandemi sürecini başka türlü bir baskı mekanizmasına dönüştürdüğü izlenimini uyandırmaktadır.

    Son olarak pandemi sürecinde hükümet “Biz bize yeteriz” sloganıyla vatandaşlardan bağış talebinde bulunmuş, Cumhurbaşkanlığı’nın seyircisiz konser kayıtlarına toplam 30 milyon lira harcandığı iddia edilmiştir.[47]

    AKP ve Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, uzun zamandır iktidarına boyun eğen ve onu meşrulaştıran toplum tarafından iyi bilinen popüler şarkıcı ve sanatçıları zaman zaman sarayında konuk ederek, zaman zaman da bizzat onlarla aynı karede yer alarak kimlere kol kanat gerdiğini açıkça ortaya koyuyordu. Bu elbette tek taraflı bir destek çıkma değildi. Uzun yıllardan beri toplumun geneli tarafından şarkıları sevilerek dinlenen şarkıcılar ve sanatçılarla iktidarı meşrulaştırmak için zaman zaman hükümet yanlısı gazetelerde söyleşiler yapılmaktaydı. Bu tür söyleşiler, bir yandan iktidarın varlığını meşrulaştırırken, diğer yandan da toplumsal alanı “sarayın sanatçıları-muhalif sanatçılar” şeklinde de bir kere daha ikiye bölmektedir. İktidar, bu bölünmeyi tiyatro, opera, klasik müzik gibi sanatları icra eden ve bu sanatların icra edildiği kurumları gerek desteklemeyerek gerekse de kasten yok etmeye çalışırken bu eylemlerini haklılaştırmak için kullanmıştır. Son pandemi sürecinde de bunun en somut örneklerini vermiştir. Bir yandan kendi iktidarına boyun eğen, hatta iktidarı öven bazı popüler müzik sanatçılarına çok az izleyicili, hatta hiç izleyicisi dahi bulunmayan online konserler verdirterek, bu konserler karşılığı hatırı sayılır ödenekler ayırmıştır. Buna karşılık, uzun pandemi sürecinin gerektirdiği önlemler nedeniyle kapalı olan tiyatro salonlarına ve tiyatro gruplarına hiçbir ödenekte bulunulmamakla kalmamış, tutarsız pandemi önlemleriyle neredeyse bu tür sanatçılar kaderleriyle baş başa bırakılmıştır. Oysa başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde tiyatrolar, tiyatrocular, müzisyenler bu süre içerisinde ciddi bir maddi destek görmüştür.[48]

    Batı ülkeleriyle Türkiye arasında kültür sanat karşısındaki tavır farkından da anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı, zaten uzun zamandır toplumun kültür sanat hakkına dair yol açtığı hak ihlallerini pandemi sürecinde daha da derinleştirmiştir. Bu ihlalleri, sadece bu sanatları icra eden insanların yaşamalarına ve sanatlarını icra etmeye dönük ihlaller olarak görmemek gerekir. Bu aynı zamanda bu kültür sanat faaliyetlerine erişme konusunda geniş bir kamuoyunun da haklarının ihlali olarak algılanmalıdır. AKP iktidarı, asıl olarak tahayyülündeki muhafazakâr toplumu tahkim etmek için, sadece “muhalif” sanatçıların yaşam koşullarını zorlaştırmamakta, aynı zamanda geniş bir toplumsal kesimin bu sanatçıların icra ettiği sanatsal faaliyetleri izleme hakkını da uzun zamandır gasp etmekte ve pandemi sürecini de bu hak gaspını derinleştirmek için fırsat olarak değerlendirmektedir.

    Sonuç

    Türkiye’de AKP iktidarı döneminde kültür sanat politikaları üzerinden toplumsal yapıyı ve dönüşümleri anlamayı amaçlayan bu raporda iktidarın, muhafazakâr ideoloji çerçevesinde sanatın icra edilmesine yönelik söylemlerinin biz-öteki, muhafazakâr-muhafazakâr olmayan, Müslüman-Müslüman olmayan karşıtlığı üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.

    AKP, sanatı farklılıklar üzerinden “öteki” yaratmak, aynılıklar üzerinden “kitle” yaratmak amacıyla araçsallaştırmakta “ideal” ve “muhafazakâr” toplum yaratma çabasıyla toplumun sanat zevkini veya tercihini hegemonik biçimde belirlemeye çalışmaktadır. Tüm bunları da neoliberal söylemlerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

    İktidarın kültür-sanat politikaları muhafazakâr-muhafazakâr olmayan ayrımının keskinleştirilmesi, iktidara karşı eleştirel olma hakkının engellenmesi ve kültürel alanın özelleştirmeye uygun hale getirilmesi söylemleri ve politikaları üzerine kuruludur.

    AKP iktidarı döneminde “yerli ve milli” olmadığı düşünülen ya da rejime karşı tehdit oluşturduğuna inanılan her tür sanatsal üretim sansüre uğramaktadır. Sanat kurumlarına, sanat eseri içeriklerine, programlarına ve sanatçılara giderek artan dozda müdahale edildiği görülmektedir. İktidarın her tür baskı aygıtını kullanarak sanata yönelik giderek artan oranda uyguladığı baskı ve susturma politikasının sonuçlarından biri de bu korku ortamında sanatçıların oto sansür uygulamak zorunda kalmasıdır.

    Son olarak pandemi sürecinde alınan önlemlerin tutarsızlığı bu sürecin iktidar tarafından baskı mekanizması aracı olarak kullanıldığını göstermektedir.

    Kaynakça

    Aksoy, Asu ve Şeyben, Burcu Yasemin (2015), “Storm Over the State Cultural Institutions: New Cultural Policy Direction in Turkey”, International Journal of Cultural Policy, (Vol.21, No.2): 183-199.

    Birkiye, K. Selen (2007), “Kültür Politikaları, Türkü Tiyatrosu ve DT Örneği”, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Dergisi, Sayı: 10: 78-107.

    Fromm, Erich ( 2014), İtaatsizlik Üzerine, Çevirmen Nurdan Soysal, İstanbul: Say Yayınları.

    Karaca, Banu (2012), “Çağdaş Sanat Üretimi ve Türkiye’de Sansür Politikaları”, Toplum ve Bilim, 125: 134-152.

    Kayış, Nuri ve Serhat, Hürkan (2012), Sansürsüz Sansür Tarihi 1795-2011, Ankara: Sinemis.

    Kösemen, İ. Begüm (2012), “Türkiye’de Özel Sektörün Kültür ve Sanat Alanında Artan Görünürlüğü”, Marmara Üniversitesi İ.İ.B Dergisi, Cilt (33), Sayı (2): 145-172.

    Kösemen, İ. Begüm (2015), “Toplumu Yeniden İnşa Etmenin Kültürel Açılım Aracı Olarak TÜSAK”, Eğitim Bilim Toplum, Cilt:13 Sayı:52 Güz: 70-93.

    Yankaya, Dilek (2014), Yeni İslâmi Burjuvazi: Türk Modeli, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Yılmaz N. Ayşe (2015),  1980 Sonrası Türkiye’de Sanat ve Siyaset, Ankara: Ütopya.

    Yılmaz, Merve (2019), Türkiye’de Plastik Sanatlarda Sansür ve Liberal Sansür Kavramına Marksist Eleştiri Bağlamında Dört Örnek Olay İncelemesi, İstanbul Kültür Üniversitesi Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

    [1] https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/harem-de-neler-oldu-5214870 sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [2] http://www.siyahbant.org/wp-content/uploads/2012/09/siyahbant_kitap_final_web.pdf sayfasindan 18/09/2020 tarihinde alinmistir.

    [3] https://m.bianet.org/bianet/hukuk/210401-heykeltiras-mehmet-aksoy-insanlik-aniti-ni-tekrar-yerine-koyacagim sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [4] http://www.radikal.com.tr/turkiye/nu-sergiye-sansur-geldi-794021/ sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [5] https://odatv4.com/resim-sanatindaki-sansur-nereye-kadar-gidecek-osmanlidan-bile-geri-kaldik-0505081200.html sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [6] http://www.ibb.gov.tr/_layouts/download.aspx?SourceUrl=%2Ftr-TR%2Fkurumsal%2FBirimler%2FSehirTiyatrolari%2FDocuments%2Fy%C3%B6netmelik.doc sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [7] https://odatv4.com/tiyatro-dunyasi-bu-istifayi-konusuyor-0507141200.html sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [8] https://m.bianet.org/bianet/sanat/146795-sanatcilarin-yonetmelik-zaferi sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [9] http://bianet.org/bianet/sanat/138055-arinc-tiyatrolar-o-zel-le-se-cek sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [10] https://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/ibb-tiyatrolari-ozellestirmeye-baslamis-bile-haberi-54777 sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [11] The Istanbul Review no.1, s. 103-107.

    [12] https://www.milliyet.com.tr/siyaset/buyurun-tiyatrolari-ozellestirecegim-1534281 sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [13] https://tr.boell.org/tr/2015/05/28/sanatin-ozellestirilmesi-ya-da-sermayenin-mesruiyet-alani sayfasından 15/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [14] https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/23946,tusaktasatasarisitaslagiv2.pdf?0 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır

    [15] https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/23946,tusaktasatasarisitaslagiv2.pdf?0 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır

    [16] https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/23946,tusaktasatasarisitaslagiv2.pdf?0 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır

    [17] https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/23946,tusaktasatasarisitaslagiv2.pdf?0 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [18] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sanatcilardan-kulturu-ozellestirmeye-isyan-584431 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [19] Ayrıntılı bilgi için bakınız: https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sanatcilardan-kulturu-ozellestirmeye-isyan-584431

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zeynep-oral/satilik-sanat-var-kultur-var-tarih-var-586294

    [20] http://www.sosyaldemokratdergi.org/ercan-karakas-AKP-hukumetinin-kultur-ve-sanata-uyguladigi-baski-ve-sansur-2014-raporu/ sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır. Detaylı bilgi için bakınız: https://content.chp.org.tr/file/91239.pdf

    [21] https://www.birgun.net/haber/yeni-rejim-in-sanatla-kavgasi-1-devlet-ve-sanat-iliskisi-224636 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [22] https://www.chp.org.tr/yayinlar/kultur-ve-sanat-raporlari sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [23] http://www.diken.com.tr/emek-bizim-inisiyatifinden-dokuz-soruda-emek-sinemasinin-yikim-hikayesi/ sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [24] https://content.chp.org.tr/file/27791.pdf sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [25] https://content.chp.org.tr/file/43503.pdf sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [26] https://www.tihvakademi.org/wp-content/uploads/2019/03/Barisicinakademisyenlervakasi.pdf 21/09/2020 tarihinde alinmistir.

    [27] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/28/perdede-sezon-finali-tekeller-kapisiyor-ya-da-hepiniz-oradaydiniz/ sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [28] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/28/perdede-sezon-finali-tekeller-kapisiyor-ya-da-hepiniz-oradaydiniz/ sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [29] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/01/18/sinema-kavgasinda-ilk-dalga-cekilirken/ sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [30] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2019/01/20190130-7.htm sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [31] https://www.dw.com/tr/akp%C4%B1nar-ve-gezene-cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1na-hakaretten-dava/a-54082446 sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [32] https://www.evrensel.net/haber/369705/levent-uzumcu-oyunumuz-baskilar-nedeniyle-iptal-edildi sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [33] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/baris-atayin-sadece-diktator-oyunu-yine-yasaklandi-1161203 sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [34] https://www.evrensel.net/haber/369239/sair-ahmet-telli-saldiriyi-anlatti-linc-kulturu-alevlendiriliyor sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [35] http://susma24.com/wp-content/uploads/2019/12/susma_turkiyede_sansur_ve_otosansur_2019_tr.pdf sayfasindan 18/09/2020 tarihinde alinmistir.

    [36] https://www.icisleri.gov.tr/81-il-valiligine-koronavirus-tedbirleri-konulu-ek-genelge-gonderildi sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [37] Detaylı bilgi için bakınız: https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/73194,kultur-genelge-12pdf.pdf?0

    [38] https://www.evrensel.net/haber/406672/cumhurbaskani-erdogan-yeni-normallesme-kararlarini-acikladi sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [39] https://www.dw.com/tr/ayasofyada-86-y%C4%B1l-sonra-ilk-cuma-namaz%C4%B1-k%C4%B1l%C4%B1nd%C4%B1/a-54308821 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [40] https://www.icisleri.gov.tr/81-il-valiligine-koronavirus-tedbirleri-konulu-ek-genelge-gonderildi-08-09-20 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [41] https://www.icisleri.gov.tr/81-il-valiligine-umuma-acik-istirahat-ve-eglence-yerleri-genelgesi-gonderildi sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [42] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/istanbul-valiligi-yasak-kararini-4-saat-sonra-degistirdi-1765389 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [43] https://www.birgun.net/haber/sanatcilardan-etkinlik-yasaklarina-tepki-bu-insanlar-yasamini-nasil-surdurecek-315349 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [44] https://www.birgun.net/haber/sanatcilardan-etkinlik-yasaklarina-tepki-bu-insanlar-yasamini-nasil-surdurecek-315349 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [45] https://www.birgun.net/haber/sanatcilardan-etkinlik-yasaklarina-tepki-bu-insanlar-yasamini-nasil-surdurecek-315349 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [46] https://www.birgun.net/haber/sanatcilardan-etkinlik-yasaklarina-tepki-bu-insanlar-yasamini-nasil-surdurecek-315349 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [47] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cumhurbaskanligi-seyircisiz-konser-kayitlari-yapti-1743549 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [48] https://www.dw.com/tr/merkelden-sanat%C3%A7%C4%B1lara-yeni-destek-s%C3%B6z%C3%BC/a-53378914 sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    Yazar Hakkında Bilgi

    *Nehir Durna, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden 2004 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında ve Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde; Doktorasını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim dalında tamamladı. Çeşitli kurumlarda uzun yıllar basın danışmanlığı yaptıktan sonra, 2015-2020 yılları arasında Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Çalıştığı kurumda habercilik, metin yazarlığı, sosyoloji, haber çözümlemeleri, medya sosyolojisi, toplumsal bellek gibi alanlarda lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler verdi. Çalışma konuları gündelik hayat pratikleri, sözlü tarih, bellek ve mekân, yeni medya ve sosyolojidir. Bu konularla ilgili çeşitli akademik dergilerde makaleleri, ulusal ve uluslararası konferanslarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır.  “Ankara Çankaya’da Dönüşen Kentin Yaşlılarının Deneyim ve Belleği” başlıklı araştırma projesi ile Koç Üniversitesi Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (VEKAM) 2020 Araştırma Projesi Ödülü‘nü kazandı. 2019 yılında yayımlanan Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme kitabının editörlerinden birisidir. 2020 Ocak ayında yayımlanan Bellek ve Ritüel: Avanos’ta Binnik Şenlikleri kitabının yazarıdır.

  • Türkiye’de Çevre Hakkı İhlalleri

    Türkiye’de Çevre Hakkı İhlalleri

    Bülent Duru*

    Giriş

    Bu çalışma Türkiye’de çevre hakkının durumunu, doğal değerleri ve kentsel alanları olumsuz yönde etkileyen uygulamalar üzerinden değerlendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Bu doğrultuda önce çevre hakkının niteliği ve kapsamı üzerinde durulacak, ardından yürütülen ekonomi politikalarının doğal ve kültürel varlıklar üzerindeki baskısına değinilecek ve en sonda da büyük yatırımlar sırasında çevre hakkının nasıl ihlal edildiği, bireylerin hakka erişimine getirilen sınırlamaların neler olduğu ortaya konmaya çalışılacaktır. Türkiye’de çevre hakkına erişimin önündeki engelleri sergilerken enerji, sanayi, madencilik, konut ve turizm alanlarındaki sayısız projede karşılaşılan durumları bütünüyle aktarmak olanaksız olduğundan daha çok Üçüncü Köprü, İstanbul Havalimanı, Kanal İstanbul gibi büyük projelerden seçilen örnekler üzerinde durulacaktır.

    Çevre hakkının gereklerinin tam olarak yerine getirilebilmesi için bütün alanlarda ekolojiyi göz önünde bulunduran politikalar izlenmesi, her düzeyde katılımın sağlandığı siyasal bir ortamın bulunması, çevreye ilişkin taleplerin dikkate alındığı bir yönetim sisteminin olması ve herkesin görüşlerini özgürce ifade edebildiği demokratik bir ortamda yaşanması gerekmektedir. Bundan dolayı çevre hakkı ülkenin siyasal, ekonomik, yönetsel, hukuksal, demokratik ortamından bağımsız biçimde incelenemez.

    Doğal değerler üzerine kurulu ekonomi politikalarından, bir türlü bitmeyen ekonomik ve siyasi krizlerden, uzun bir dönemi kaplayan olağanüstü halden ötürü genel olarak ülkedeki çevre hakkı ihlallerinin incelenmesi kapsamlı bir çabayı gerektirmektedir. Yıllardan beri inşaat sektörüne dayalı politikalar izlenmesi, özellikle HES’lerle olumsuz sonuçları ortaya çıkan enerji politikaları, giderek büyütülmeye çalışılan turizm sektörü, denetimsizce çoğalan maden işletmeleri nedeniyle doğusundan batısına, kıyısından merasına ülkenin bütün alanları tahrip sürecinin etkisi altına girmiştir. Bütün coğrafyaya yayılan çevre hakkı ihlalleri binlerle ifade edileceğinden daha çok, kamuoyuna mega projeler biçiminde sunulan ve birbirleriyle bağlantılı olan üç büyük yatırımın tasarlama, yapım ve işletme sürecinde karşılanan ihlaller üzerinden değerlendirme yapılacaktır. Kaynak: http://www.veziroglugayrimenkul.com/3-kopru-kulelerinde-sona-yaklasiliyor/

    Çevre Hakkı Neyi Anlatıyor?

    Barış, iletişim, gelişme, insanlığın ortak mirasından yararlanma hakkı gibi üçüncü kuşak haklardan sayılan çevre hakkının geleneksel insan haklarından ayrılan kimi yönleri bulunmaktadır. Devletin, hakkı tanıması ve doğal/kentsel çevreye duyarlı politikalar izlemesinden bir adım ötesine geçerek bireylerin bundan yararlanması yönünde çabaya girmesi, bir başka anlatımla hakka erişimin gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Dayanışma hakları içinde yer almasının bir sonucu olarak bu hakkın gerçekleşmesi yalnızca devlete verilen bir yükümlülük değildir; diğer devletlerin, toplulukların, insanların da üzerlerine düşen sorumlulukları bulunmaktadır; bir diğer deyişle bireylere hak tanımanın yanında ödev de yüklemektedir. Diğer haklardan farklı olarak insanların yanı sıra hayvanları, bitkileri ve gelecek kuşakları da bu hakkın öznesi olarak kabul etmek gerekmektedir.

    Çevre hakkı yalnızca doğanın korunmasından, temiz bir çevrede yaşanmasından ibaret değildir; diğer hak gruplarıyla da bağlantı içindedir. Düşünce açıklama, yönetime katılma, bilgiye erişme, örgüt kurma, barışçıl biçimde toplanma gibi hakların yanı sıra su, gıda, kent, konut ve sağlık haklarıyla da birlikte değerlendirilmelidir. Bundan dolayı çevre hakkına erişimin önündeki engellerin, çevre hakkı ihlallerinin incelenmesinin daha geniş bakış açısıyla yapılması, iktidarların çevre politikalarının ortaya konmasından çok, bireylerin izlenen politikalardan etkilenme durumlarının ve bunları etkileme olanaklarının sergilenmesi gerekmektedir.

    Çevre hakkına tam olarak erişilebilmesi ancak demokrasinin bütün kurallarıyla işlemesi, özgür bir ortamın bulunması, ifade özgürlüğünün olması, katılıma olanak tanınması, toplanma özgürlüğünün sağlanması, yönetimin saydam biçimde işlemesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yasal düzenlemelere uyulması ve adil bir yargı düzeninin kurulması ile mümkün olacaktır.

    Dünyada çevre hakkının daha çok ülke tarafından tanınmaya başlandığını, anayasalardaki yerinin giderek genişleme yönünde olduğu söylenebilir. Ancak anayasalarda doğanın korunmasına, çevre hakkına yer verilmesinin yeterli olmayacağını belirtmek gerekir. Öyle olsaydı çevre hakkından öteye doğa haklarını tanıyan Ekvador ve Bolivya gibi ülkelerin sayısının artmasına rağmen çevreleri üzerindeki baskının büyümesini açıklayamazdık.[1] Hatta anayasalarında çevre hakkına yer vermeyen ama buna rağmen çevrenin durumunun diğerlerine göre daha iyi olduğu ülkeler de bulunmaktadır.[2]

    Çevre hakkının genişleme eğiliminde olduğunu, yaşama, onur, sağlık, doğa, gıda, konut, eğitim, çalışma, yoksullukla mücadele, kültür, ayrımcılığa tabi tutulmama, barış, refah, çocukların sağlığı gibi haklarla birlikte anılmaya başlandığını söylemek gerekir.[3] Bunlara ek olarak iklim mültecileri, çevresel bozulma yüzünden yerlerinden edilenlerin hakları, ekolojik borç hakkı[4] ve doğal kaynaklara erişimde eşitliği öngören “çevresel adalet” hakları da gündeme gelmektedir.[5]

    Türkiye’de çevre hakkını değerlendirirken, doğal ve yapay çevrenin durumunu incelemekten bir adım öteye gidip söz konusu hakka bireylerin ulaşabilmesi için gereken koşullara, bir başka deyişle devletin hakka erişimi kolaylaştırmak için yapması gerekenlere bakılmasından söz edilmişti. Bundan dolayı yazıda, bilgi edinme, ifade özgürlüğü, katılım, toplanma özgürlüğü, yasal düzenlemelere uyma ve adil yargılanma gibi başlıklar üzerinden çevre hakkının içinde bulunduğu durum incelenmeye çalışılacaktır.Kaynak: https://www.polenekoloji.org/agustos-2020-bulteni/

    OHAL Dönemi’nin Çevreye Etkisi

    15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından başlatılan olağanüstü halin çevre hakkını birkaç açıdan etkilediği söylenebilir. Hukukun askıya alınması ile çevreye baskılar getirecek politikaların yaşama geçirilmesi için uygun ortam yaratılmış; ifade ve toplanma özgürlüğüne getirilen sınırlamalar ile olan bitenlere itiraz yolları kapatılmış; yargının elinin kolunun bağlanması ile dava yoluna gitmenin anlamı kalmamıştır. Kısaca belirtmek gerekirse olağanüstü hal, çevre hakkına erişimin önüne yeni engeller getirmek için uygun ortam yaratmıştır.

    Darbe girişiminden hemen sonra 21 Temmuz’da, İzmir Valiliğince dokuz proje için ÇED raporu gerekli değildir kararı verilmesinin bunun ilk örneği olduğu söylenebilir.[6] Bundan hemen birkaç ay sonra, 7 Eylül’de, önemli projelerde yatırımları hızlandırmak için 6745 sayılı kanun çıkarılarak Bakanlar Kurulu’nun, izin, tahsis, ruhsat, lisans gibi her türlü kısıtlayıcı hüküm için yasal ve idari süreçlerde düzenleme yapabileceği hükmü getirilmiştir. Yine darbe girişiminin hemen ardından bizzat Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın talimatıyla ÇED süreçlerinin hızlandırılmasını, Akkuyu Nükleer Santrali için Rusya ile anlaşmaya varılmasını, Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılacağının açıklanmasını olağanüstü halin doğal varlıklara ve çevre hakkına ilk müdahaleleri olarak not düşmek gerekir.[7]

    Bu dönemde çevre hakkının ön koşulu olan katılım, toplantı ve gösteri özgürlüğü ağır darbe almış, hiçbir gösteri ve toplanmaya izin verilmemiş, başlanmış olanlara da sert müdahalelerde bulunulmuştur. Bireylerin bu haklara erişebileceği kanallar olan, darbe ile ilgisi bulunmayan gönüllü örgütler de kapatılmış, belediyelere kayyumlar atanmıştır.

    Özellikle HDP’li belediyeler baskı altına alınmış, diğer belediyeler üzerinde de bu korku hissettirilmiştir: 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerin ardından milyonlarca kişinin oy verdiği belediye yönetimlerine müdahale edilerek 47 belediyeye kayyum atanmış, 34 belediye başkanı ve meclis üyesi tutuklanmış, 125 meclis üyesi gözaltına alınmış, 76 belediye ve il genel meclis üyesi görevinden uzaklaştırılmıştır. Çevre hakkına erişim ve katılım sürecinde önemli bir yeri olan yerel yönetimler ülkenin Doğu ve Güneydoğusunda bu özelliklerini yitirmiş durumdadırlar.

    Bu dönemde, öteden beri yazılı ve görsel basında geniş yer bulabilen çevre ihlalleri, önemli siyasal gelişmelerin art arda gelmesiyle görünürlüklerini yitirmeye başlamıştır. 200 dolayında gazetecinin cezaevine konduğu, bir o kadar yayın organının da kapatıldığı yoğun baskı ortamında medya yalnızca yüzeysel konularla ilgilenmiştir.

    Olağanüstü hal döneminde yaratılan baskı ortamı hukuk sistemi üzerinde de etkili olmuş, yargı yerlerinin bağımsız karar alacakları, özgürce değerlendirme yapabilecekleri bir ortamdan söz etmek olanaksız hale gelmiştir; hâkimlerin, savcıların görevden alınma, başka yere atanma kaygısı taşımadan kararlar alabilmeleri güçleşmiştir.[8]

    Çevre hakkına erişim koronavirüs salgını[9] sonrasında yaşanan olağanüstü koşullardan da olumsuz etkilenmiş, bir yandan hastalık dönemi sırasında doğal varlıklar üzerinde baskı kuracak projeler hızlıca gerçekleştirilmiş, diğer yandan da alınan sıkı önlemler yüzünden, yürütülen politikalara tepki gösterme olanağı kalmamıştır. Örneğin herkesin eve kapandığı bu olağanüstü dönemde Kanal İstanbul’un yapımı için gereken ihalelere ara verilmemiştir.[10] Hastalığın ilk döneminde, Türkiye’de salgının ilk açıklandığı 10 Mart 2020’den sonraki birkaç ay içinde yapılan çevre ihlallerini Ekoloji Birliği 54 madde ile sıralamıştır.[11]

    Kaynak: https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2016/03/31/3-koprunun-baglanti-yollari-havadan-goruntulendi

    Merkeziyetçiliğin Güçlenmesi

    Merkeziyetçiliğin çevre hakkını iki yönden etkilediği söylenebilir: Bir yandan ülke yönetiminin tek bir noktadan sürdürülmesi, diğer yandan da büyük projelerin doğaları gereği merkezi yönetime bağlı olarak yapılması çevre politikasında katılımı ve yerelleşmeyi olanaksız kılmıştır.

    Ülke yönetimine egemen olan yetkileri tek bir yerde toplama eğilimi çevre, doğa, imar ve koruma ile ilgili yönetsel yapıya da yansımış, önceleri başka bakanlıklara, yerel yönetimlere, uzmanlık kuruluşlarına ait olan pek çok yetki imar konularında da söz sahibi olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na aktarılmış, Özel Çevre Koruma Kurumu örneğinde olduğu gibi, kimi kurumlar da kapatılmıştır.

    Büyükşehirlerde kırsal alana hizmet götüren il özel idareleri ve köyler kaldırılarak yetkileri büyükşehir belediyelerine devredilmiş, bir anlamda ülke yönetimindeki eğilime koşut olarak, yerel yönetimlerde de merkezileşmeye gidilmiştir. Örneğin İstanbul Havalimanı, Kanal İstanbul gibi büyükşehir ve ilçe belediyeleri devre dışı bırakılmış, tasarımından yapım sürecine kadar bütün işler merkezi yönetim eliyle gerçekleştirilmiştir. Bu tür büyük yatırımlarda halkın tepkilerini yansıtacak demokratik örgütlerin, sendikaların, meslek odalarının, araştırma kuruluşlarının görüşlerinin alınması söz konusu değildir.

    Yerel yönetimlerin yalnızca AKP’den olunca sürece dâhil edildiği söylenebilir. Örneğin zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 20 Ağustos 2009’da, Üçüncü Köprünün yerini Başbakan ve Ulaştırma Bakanı ile birlikte belirlediklerini “Tabii ki böyle bir güzergâh var. Altı ay önce sayın başbakanımız, ulaştırma bakanımız ve benim helikopterle uçuş yaparak belirlediğimiz bir güzergâh” sözleriyle aktarmıştır.[12] Ancak büyükşehirlerdeki yerel yönetimlerin AKP’de olduğu dönemlerde bile belediyelerin elindeki yetkilerden rahatsız olunduğunu, örneğin daha 2012 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na buralarda çevre düzeni planı yapma yetkisinin verildiğini biliyoruz.

    Son dönemde yerel yönetimlerin başta imarla ilgili olmak üzere yetkileri azaltılmaya başlanmış, özellikle önemli büyükşehirler CHP’nin eline geçtikten sonra bu eğilim daha da güçlenmiştir. Belediyelerin gücünü azaltacak yeni bir yasa tasarısının yolda olduğunu da belirtmek gerekir. Yerel yönetimler üzerindeki baskıdan en çok etkilenen parti HDP olmuş, yukarıda da belirtildiği gibi, çok sayıda belediyeye kayyum atanmış, belediye başkanları ve meclis üyeleri gözaltına alınmış ya da tutuklanmıştır.

    Meslek kuruluşları hiçbir biçimde projelerin tasarlama ve planlama bölümüne dâhil edilmemekte, bunların görüş açıklamasından, politikalara eleştiriler getirmesinden rahatsızlık duyulmaktadır. Örneğin dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanı’nın bir toplantıya gönderdiği mazeret mesajı bu durumu güzel özetlemektedir: “Mimarlar, her türlü çalışmalarında meslek üyelerinin çıkarlarını korumak ve savunmakla yetinmeli, ülkenin genel nitelikteki ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunlarıyla uğraşmaktan kaçınmalıdırlar.”[13]

    Özellikle büyük projelere karşı görüşlerini açıklayan, dava açma yoluna giden meslek odaları ve baroların üzerinde denetim ağırlaştırılmakta, hatta yönetimlerinin muhalif isimlerden oluşmasını önleyecek yeni yasa tasarıları üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye Barolar Birliği, Kent ve Çevre Komisyonu’nda gönüllü olarak görev yapan ve çevre hakkına erişimde yargı yolunu açan 24 avukatın 2018 yılında üyeliğine son verilerek yedi kişilik yeni bir kurul oluşturulmasını da buraya not düşmek gerekiyor. Kaynak: http://www.baskahaber.org/2014/01/bilim-insanlar-uyaryor-ya-kanal.html

    Yasal Düzenlemelerin Aşılması

    Yapıldığı yöredeki insanların yaşamlarını değiştirecek, ülkenin bütününe etkileri olacak büyük ölçekli yatırımların kapsamlı araştırmalar, tartışmalar sonucunda belirlenmesi, toplumsal, ekonomik, ekolojik sonuçlarının hesaplanarak büyük ölçekli planlara yerleştirilmesi gerekmektedir. Oysa Türkiye’de bu projeler tek bir karar alıcının onayıyla gelecekte ortaya çıkacak olası olumsuz etkiler hesaplanmadan, dönemin siyasi, ekonomik koşulları gereği kamuoyuna mega projeler olarak gösterişli biçimde tanıtılmakta, hemen sonra da hızlıca yapım aşamasına geçilmektedir. Örneğin Üçüncü Köprü, İstanbul Havalimanı ve Kanal İstanbul gibi mega projelerin hiçbirine önceki imar planlarında yer verilmiş değildir; projelerin sürdürülebilmesi için ya yasal düzenlemeler değiştirilmekte ya da onlara rağmen yapım çalışmalarına devam edilmektedir.[14]

    Bir kez büyük ölçekli projelere başlandıktan sonra da o yatırımın orman alanlarına, tarım topraklarına, su kaynaklarına olumsuz etkileri ile ilgili bütün planlar, yasalar, yönetmelikler tek tek değiştirilmekte ya da bütün bunlar yokmuş gibi davranılarak çalışmalara devam edilmektedir. Mayıs 2016’da Mera Kanunu’na eklenen madde ile Kanal İstanbul alanının imara açılması bunun yalnızca küçük bir örnek olarak verilebilir.[15]

    Yasalarda düzenleme yapmanın yeterli olmadığı durumlarda da, önemli yatırımların sorunsuzca bitirilmesini sağlayacak KHK’lar çıkarılmakta ya da kamulaştırmayı hızlandıracak “acele kamulaştırma”, dava açma süresini kısaltacak “ivedi yargılama” gibi projenin yürümesini kolaylaştıracak, yargı yoluna gitmeyi zorlaştıracak yöntemler izlenmektedir.

    Yasal düzenlemeleri aşmanın başka bir yolu olarak da projelerin görünürde, biçimsel olarak yasalara uygun olarak düzenlenmesi bulunmuştur. Kâğıt üstünde yasalara aykırı olmayan ama özünde onlara aykırı sonuçlar getiren bu yola en çok ÇED sürecinde rastlanılmaktadır. ÇED raporlarının gelişigüzel hazırlanmasının, uygun olmayan uzmanlara yaptırılmasının en çok rastlanan yollardan olduğu söylenebilir.[16]

    Yasal düzenlemelere, yargı kararlarına rağmen tamamlanan son dönemdeki büyük projelerin ilk örneğini 2013 yılının Mayıs ayında çalışmalarına başlanan Üçüncü Köprü oluşturuyor; dönemin çevre düzeni planında yer almayan proje için herhangi bir ÇED raporu hazırlanmamıştır.[17] Bir süre sonra Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası ve Çevre Mühendisleri Odalarının İstanbul şubeleri Köprünün bağlantı yollarının plana aykırı olmasına ve ÇED raporunun bulunmamasına karşı, sayıları 17’yi bulan, davalar açtılar, önemli bölümünü de kazandılar. Projeyi davalardan sakınmak için Üçüncü Köprü’nün yapım aşamasında 13 ilçenin 17 yeri için imar planı değişikliği yapılmıştır.[18] Ancak kentsel düzeni, doğal değerleri korumaya dönük yasal düzenlemelere ve iptal kararlarına rağmen Köprü bitirilerek hizmete açılmıştır.

    2011 genel seçimleri için gündeme getirilen ve 2018 yılında tamamlanan yeni İstanbul Havalimanı da var olan plan kararlarına, yasal düzenlemelere aykırı olarak başlatılmış, zaman içinde projenin gerçekleştirilmesine engel olan yasal kurallar uygun biçimde değiştirilmiş ya da biçimsel düzenlemelerle proje bunlara uyumlu biçime getirilmiştir. Örneğin 2009 Planında yeni havaalanı bölgesi olarak Silivri-Gazitepe gösterilmekte olmasına karşın, proje Kuzey Ormanları’ndaki Yeniköy-Akpınar köyleri içinde yer almıştır.[19]

    Kanal İstanbul Projesi’nin de kendisinden önceki büyük yatırımlarda izlenen yöntemler doğrultusunda gerçekleştirileceği anlaşılmaktadır. Bu yolda yasalarda uygun değişikliklere gidilecek ya da var olan kuralları aşmanın yolları bulunulacak, bütün bunlar gerçekleşmezse yargı kararlarına rağmen proje tamamlanmak istenecektir. Daha şimdiden biri ÇED, diğeri de çevre düzeni planı değişikliği için olmak üzere iki ayrı dava açıldığını belirtmek gerekir.

    Kaynak: http://politeknik.org.tr/kuzey-ormanlari-muhafaza-ormani-ilan-edilsin/

    Yargı Yolunun Güçleştirilmesi

    Ülkenin içinde bulunduğu anti-demokratik ortamda yönetime katılma, politikaları etkileme, görüş bildirme kanalları kapalı olduğu için, çevre politikasına katılımın tek yolu olarak dava açma kalmaktadır. Bundan dolayı düzenli aralıklarla, çevreyi etkileyen yatırımlar için idare mahkemelerine, Danıştay’a, Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasını, projeler için iptal kararları verilmesini duymaktayız.

    Doğal güzellikleri bulunduğu ve çekim odakları olduğu için daha çok orman alanlarına, koruma bölgelerine, tarım topraklarına, su havzalarına kurulan projelerle ilgili imar planları ve ÇED raporları buraları korumak için getirilmiş özel yasalara aykırı oldukları ve halk sağlığına zarar verecekleri için iptal edilmektedir.

    Örnekleri buraya sığdırılamayacak kadar çok olan bu durumu aşmanın yolu olarak, daha önce söylendiği gibi, iptal edilen imar planının ya da ÇED raporunun bir benzeri devreye sokulmakta, bunlardan da sonuç alınamazsa projeyi mahkeme kararına rağmen bitirme yoluna gidilmektedir. Kimi zaman yargı süreci uzun sürdüğünden mahkemenin iptal kararı projenin tamamlanmasından sonra açıklanmakta, kimi zaman da iptal edilen bir kararın ya da durdurulan bir projenin başka bir örneği gündeme getirilmektedir.

    Yargı kararlarının uygulanmaması kadar önemli bir sorunun da yargı yoluna gitmeyi engelleyecek bir ortamın yaratılması olduğu söylenebilir. Dava açılmasını zorlaştıracak yasal düzenlemelere gidilmekte, mahkemelerin işleyiş biçimi de buna uyum sağlamaktadır. Yargıya başvurunun güçleştirilmesi, yargı yerlerine yönetime uyum sağlayacak kimselerin getirilmesi, yargılama sürecinin uzun zaman alması ve özellikle de çevre ile ilgili davalarda kirliliği belgelemek için alınacak uzman görüşlerinin masraflarının[20] çok olması son dönemde en çok karşılaşılan sorunların başında gelmektedir.

    2014 yılında İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda değişiklik yapılarak acele kamulaştırma işlemleri, Turizm Teşvik Kanunu uyarınca yapılan işlemler ile çevresel etki değerlendirmesi gibi çevreyi, doğal ve kültürel değerleri ilgilendiren konular hakkında dava açma süresi 60 günden 30 güne indirilmiştir.

    Kimi zaman söz konusu proje hakkında geç bilgi edinilmesi, kimi zaman da teknik araştırmaların, uzman görüşlerinin uzun zaman alması dava yoluna gitme yönünde engel oluşturabilmektedir. Bütün bunlara hâkim ve savcıların çevre hukuku alanında uzmanlaşmış olmamaları da eklenebilir.[21] Bu arada, ulusal ve uluslararası nitelikte uzmanlaşmış çevre mahkemelerinin kurulması gereğinden söz edilmeye başlandığını da belirtmek gerekir.[22]

    Çevre sorunları ile ilgili konularda yalnızca o ülkenin vatandaşlarının değil bütün zarar görenlerin, örneğin Avrupa Birliği’nde olduğu ülke sınırı tanınmaksızın herkesin çevre konularında Avrupa Komisyonu’na başvurabilmesini anlatan “ekolojik yurttaşlık”[23] gibi yeni yaklaşımların ortaya çıkmaya başladığı dönemde Türkiye’de yargı yoluna gitmek giderek güçleşmektedir. Üstelik turist, göçmen, sığınmacı gibi farklı konumlarla ülkede bulunan milyonlarca kişiyi akla getirdiğimizde Türkiye’de nüfusun önemli bölümünün bu olanaktan yoksun bulunduğu anlaşılacaktır.Kaynak: https://kuzeyormanlari.org/2019/07/11/termik-santrallere-cevreyi-3-yil-daha-zehirleme-serbestisi-verilmek-isteniyor/

    ÇED’in Göstermelik Yapılması

    Yatırımların çevreye olası etkilerini ortaya koyacak çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreci bilimsel ölçütlerin dışında, saydamlıktan uzak biçimde gerçekleştirilmektedir. Gerçek durumun ortaya çıkmasında yaşamsal önem taşıyan raporların hazırlanmasında önemli sorunlar bulunmaktadır. Kimi zaman gerçeklerden uzak biçimde, özensizce yazılmakta,[24] kimi zaman da, İstanbul Havalimanı’nda olduğu gibi, ÇED raporları bitmeden, sonuçlar ortaya çıkmadan hemen proje için ihaleye gidilmektedir. Kimi zaman yine İstanbul Havalimanı’nda olduğu gibi ÇED raporu dava sonucu iptal edilirse aynı sonucu doğuracak başka bir rapor gündeme getirilmektedir.[25] Kimi zamansa akarsuların bütünü ya da bölgesi için değil, tek tek HES yatırımları için değerlendirme yapılarak bu projeler ÇED süreci dışında bırakılmaktadır.[26]

    Projelerin çevreye etkilerini değerlendiren bilirkişi raporlarında halk sağlığı uzmanlarına yer verilmemekte[27] ya da yalnızca inşaat mühendisliği ve mimarlık fakülteleri bulunan bir üniversiteden bilirkişi heyeti seçilebilmektedir.[28] Kimi zaman bu raporlar, Kanal İstanbul Projesi’nde olduğu gibi ortaya çıkacak olası sorunları göstermemekte, yalnızca şimdiki durumu sergilemekle yetinmektedir.[29]

    ÇED işlemleri genellikle yatırımları yavaşlatan engeller olarak görüldüğünden, hemen her proje öncesi sürecin hızlandırılacağı biçiminde açıklamalar yapılmakta ya da kolaylaştırılmasına yönelik düzenlemelere gidilmektedir. ÇED Yönetmeliğinin en çok değiştirilen yasal düzenlemelerden biri olduğunu belirtmek gerekmektedir.

    Türkiye’de uygulanan ÇED süreci 2018 yılında yayınlanan AB İlerleme Raporu’nda “Sivil toplum, Çevresel Etki Değerlendirmesi Direktifi’nin uygulanması, çevresel konularda verilen mahkeme kararlarında hukukun üstünlüğünün uygulanması, halkın katılımı ve çevresel bilgiye erişim hakkının gözetilmesi konusunda eleştirel olmaya devam etmiştir. Türkiye, Aarhus Sözleşmesi’ne hâlâ taraf değildir.” biçiminde değerlendirilmiş, durum 2019 yılındaki Raporda da benzer ifadelerle tekrar edilmiştir.[30] Kaynak: http://1.bp.blogspot.com/-h99UDBAkEE0/U8OFUYxgwaI/AAAAAAAACQQ/hQjY9zLVEJU/s1600/Projeler.jpg

    Bilgi Edinmenin Önündeki Engeller

    Çevre ile ilgili konularda politika belirleme, planlama yapma, karar alma, uygulamaya başlama ve değerlendirmeye gitme aşamalarında bireylerin, toplulukların, örgütlerin bilgi edinmesini ve uygun araçlarla katılması ilkesinin Türkiye’de kâğıt üstünde kaldığını söylemeye gerek yok. Merkeziyetçiliğin giderek artması, demokrasinin gereklerinden uzaklaşılması, bilgi edinme kanallarının kapalı olması, toplanma özgürlüğünün ihlal edilmesi, akademi, medya ve iletişim araçları üzerindeki baskının giderek artması, bilgi edinme ve katılımın göstermelik biçimde yapılması sonucunu doğurmuştur.

    Projeler tek bir noktadan belirlenmekte, tasarım, yapım ve işletim aşamaları yine aynı odak tarafından sürdürülmekte, diğer politika alanlarına koşut olarak çevreyi olumsuz yönde etkileyecek yatırımların planlanmasında, tasarımında ve uygulanmasında açıklık bulunmamaktadır; herhangi bir yatırımın, projenin gerçek durumu hakkında bilgi edinmek olanaksız hale gelmiştir.

    Anayasa’da, Çevre Kanunu’nda ve ÇED Yönetmeliği’nde belirtilmesine karşın, çevresel değerler ve doğal kaynaklar üzerinde baskı kuracak yatırımlara ilişkin bilgi edinme talepleri ya sonuçsuz kalmakta ya da yanıltıcı açıklamalarda bulunulmaktadır. Yasal düzenlemelerde yer alan iletişim kurma ve bilgi edinme araçları göstermelik bir biçimde işletilmektedir. Art arda gelen darbe girişimi ile birlikte koronavirüs dönemi gibi olağanüstü koşullar da buna bahane olarak kullanılmaktadır. Gerçekleştirilecek projeler hakkında yeteri bilgi edinememenin önemli bir sonucu kimi zaman yargıya başvurmada geç kalınması olmaktadır.[31]

    İzlenen politikaların çevre üzerindeki olası etkilerini ortaya koyacak araştırma kuruluşlarının, üniversitelerin üzerinde baskılar kurulmakta, gerçekleri açıklayacak uzmanlar işten atılmak, hatta hapse girmek tehlikesi altında bulunmaktadırlar. Yalnızca Antalya, Dilovası ve Ergene’deki sanayi kuruluşlarının yarattığı kanser vakalarını açıklayan Onur Hamzaoğlu ve Bülent Şık’ın hapis cezası aldığını anımsatmak yeterli olacaktır.

    Çevreye verilecek olası zararları gösteren en önemli kaynaklardan olan ÇED Raporları, yukarıda değinildiği gibi, kimi zaman gelişigüzel, kimi zaman da gerçekler gözlerden kaçırılarak hazırlanmaktadır. İstanbul Havalimanı’nın ÇED Raporu’nda yörenin orman alanına, göletlerine, canlı türlerine ilişkin verilen bilgilerin gerçekleri tam olarak yansıtmaması buna örnek olarak verilebilir.[32]

    ÇED Yönetmeliğinde yer alan, çevre ile ilgili yatırımlar hakkında halkın bilgilendirilmesi ve sürece dâhil edilmesine ilişkin en önemli düzenleme olan Halkın Bilgilendirilmesi Toplantısı çoğunlukla göstermelik olarak yapılmakta, gerçek bilgi edinme ve katılımı sağlama olanağı tanımamaktadır. Yöre halkının istekleri, önerileri hiçbir biçimde dikkate alınmamaktadır. Kanal İstanbul’un ÇED Raporu için yapılan çok sayıda itirazın kısa süre içerisinde reddedilmesi buna küçük bir örnek olarak verilebilir.[33]

    Yurttaşların adalete erişimini konu alan bir çalışmanın sonuçlarına göre, halkın yatırımlar hakkında bilgi edinmesine olanak tanıyan resmi ilanlar valilik binası gibi erişimin zor olduğu yerde asılmakta, toplantılardan önce halk yeterince bilgilendirilmemekte[34], halkın bilgilendirilmesi toplantıları erişimin güç olacağı otellerde kapalı olarak gerçekleştirilmekte, buralardaki açıklamalar yatırımı yürütecek şirket tarafından yapıldığı için tek yönlü olmakta, toplantılara yörenin sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları çağrılmamaktadır. Bu noktada, Türkiye’nin henüz imzalamadığı Aarhus Sözleşmesi’nin halkın bilgilendirilmesi toplantısı öncesinde yörede yaşayanlara söz konusu proje hakkında yeterince bilgi verilmesini öngördüğünü belirtmek gerekir.[35]

    Ekonomik büyümeyi sağlaması, seçimlerde oy getirmesi amacıyla başlatılan yatırımların çevreci bahanelerle önünün kesilmesini engellemek amacıyla getirilen İvedi Yargılama Usulü ile dava açma süresinin 60 günden 30 güne indirilmesi, bireylerin söz konusu yatırımlar hakkında bilgi edinerek dava açmasına önemli zorluklar getirmektedir. Özellikle teknik bilgi gerektiren büyük projelerde, söz konusu yatırım hakkında bilgi edinmenin güç olması, dava için gereken teknik incelemelerin önünde bir engel olarak durmaktadır.[36]

    Kaynak: https://www.bursabarosu.org.tr/tr/gundem-haberler-kanal-istanbul-projesi-ced-raporunun-iptali-icin-barolar-dava-acti.html

    İletişim ve Haberleşme Özgürlüğü

    Bireylerin çevre hakkına erişebilmelerinin ön koşulu, çevreye etkide bulunacak gelişmelerden haberdar olabilmeleri, yani iletişim ve haberleşme özgürlüğüne sahip olmalarıdır. Doğal ve kültürel değerler üzerinde baskıda bulunacak projeleri, yatırımları ve bunlarla ilgili gelişmeleri kamuoyuna duyurma işlevini gören yazılı ve görsel medya organlarının üzerindeki baskı son dönemde giderek artmaktadır. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhında arazi aldığını ortaya çıkaran Cumhuriyet muhabiri Hazal Ocak hakkında bir yıldan iki yıla kadar hapis istemiyle dava açılması buna yalnızca küçük bir örnek olarak verilebilir.[37]

    Son dönemde yazılı ve görsel medya üzerindeki baskıları inceleyen bir çalışmada[38] iletişim ve haberleşme hakkı ihlalleri şöyle özetlenmektedir: Basın-yayın organı kapatmak, haber erişimini engellemek, web sitesi kapatmak, web sitesine erişimi engellemek, interneti yavaşlatmak, habercileri gözaltı, tutuklu yargılama ve tehdit etme gibi yollarla etkisiz hale getirmek, medyanın hükümete bağımlı kılınması, medya sektöründeki sermaye değişimi, basın çalışanlarının özlük haklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması, basın çalışanlarının üzerindeki hukuki ve zora dayalı baskılar, medya çalışanlarının çalışma koşullarının zorlaştırılması, gazetecilik faaliyetine yönelik sansür ya da oto sansüre zorlanma, reklam ve resmi ilan verilmesini engelleme, yayın yasağı getirme, RTÜK marifetiyle yayın durdurma ve para cezası verme, kamu kurum ve kuruluşlarına gazetelerin alınmasının engellenmesi, gazeteciler hakkında soruşturma başlatma, gözaltına alma ve tutuklu yargılama. Bu yöntemlerin yoğun biçimde uygulandığı Türkiye’nin son dönemde basın özgürlüğü kısıtlı olan ülkeler arasında sayılmaya başlandığını da not düşmek gerekmektedir.[39] Kaynak:  https://kadinsavunmasi.org/ekoloji-birligi-koronavirus-gunlerinde-kesintisiz-doga-talanini-maddeledi/

    Katılım ve Toplanma Özgürlüğü

    Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi genel olarak çevre politikasında, özellikle de mega proje olarak gündeme getirilen yatırımların hiçbirinde katılıma olanak tanınmamakta, yöre halkı, yerel yönetimler, meslek odaları, gönüllü örgütler, araştırma kuruluşları ve diğer ilgili kesimler planlama, yapım ve işletim sürecinin dışında tutulmaktadır. Katılım yalnızca kimi yasal düzenlemelerin öngördüğü, halkı bilgilendirme toplantısı gibi, göstermelik yöntemlerle gerçekleştirilmektedir.

    Toplanma özgürlüğü için de benzer değerlendirmeler yapabiliriz. Ekonomik durgunluğu aşmak, seçimlerde başarı kazanmak gibi beklentilerle ülkenin dört bir yanında doğal değerlere zarar verecek biçimde başlatılan enerji, madencilik, konut, ulaştırma yatırımları çevreci tepkilerin, eylemlerin sayısını artırmıştır. Önceleri daha çok büyük projelerde ve büyük kentlerde ortaya çıkan çevreci eylemler, özellikle HES ve madencilik projelerinin yaygınlaşmasıyla, kırsal kesimleri de etkisine alarak ülke bütününe yayılmıştır.

    Merkeziyetçiliğin, anti-demokratik koşulların hüküm sürdüğü, sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının, belediyelerin, üniversitelerin baskı altına alındığı bugünlerde hemen hiçbir konuda olduğu gibi çevre politikası konusunda da katılımdan, toplanma özgürlüğünden söz etmek anlamlı olmayacaktır. Anayasa’daki serbest hükme, Anayasa Mahkemesi kararlarına ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’ndaki düzenlemelere rağmen, toplantılara, eylemlere izin verilmemekte, başlayanlar da sert biçimde dağıtılmaktadır. Az sayıda da olsa yasalarda sayılan katılım araçlarının kâğıt üzerinde kullandırıldığı, gösteri ve toplanma özgürlüğünün askıya alındığı günümüzde tek bir katılım aracı olarak dava açma kalmaktadır. Türkiye çevre konularında halka bilgi verilmesi ve katılımının sağlanmasına ilişkin Aarhus Sözleşmesi’ni de imzalamış değildir.

    Çevreci eylemlere verilen sert tepkilerde Türkiye’nin yalnız olmadığını, dünyada giderek güçlenen bir eğilimin parçası olduğunu da söylemek gerekir; son dönemde çevreci eylemcilere, gazetecilere yönelik şiddet giderek artmaktadır. Örneğin gıda ve madencilik başta olmak üzere 2019 yılında dünyada toplam 212 çevrecinin öldürüldüğü anlaşılmaktadır.[40] Kaynak: https://www.milligazete.com.tr/haber/1429372/mahkemeden-cevreci-ve-koyluleri-sevindiren-jes-karari

    Çevre Hakkını İhlal Yolları

    Çalışma boyunca gösterilmeye çalışıldığı gibi çevreye olumsuz etkide bulunabilecek projeler kimi zaman yasalara aykırı olmakta, kimi zaman yargı kararlarıyla durdurulmakta, kimi zaman yöre halkının direnciyle karşılaşmakta, kimi zaman da kamuoyundan olumsuz tepkiler almaktadır. Bu tür yasal engelleri aşmada, toplumsal tepkileri azaltmada, yatırımın niteliğine, hukuksal duruma ve siyasal ortama bağlı olarak türlü yöntemler izlenebilmektedir. Yazıda “merkezileşme, bilgi edinme ve katılım önündeki engeller, toplanma özgürlüğü ihlalleri, iletişim ve haberleşme hakkı önündeki engeller, yasal düzenlemelere uymama, yargı kararlarına uymama, yargı yolunun güçleştirilmesi, çevresel etki değerlendirmesinin göstermelik yapılması” gibi başlıklar altında incelenen bu yolları aşağıdaki tabloda toplu olarak görebilirsiniz.

    Doğal Değerler Üzerinde Baskı Kuran, Çevre Hakkını İhlal Eden

    Projeleri Gerçekleştirmede Başvurulan Yollar

    Yasal Düzenlemelerde

    -Yasal düzenlemelerde değişikliğe gidilmesi

    -İzin, tahsis, ruhsat, lisans gibi konularda istisnalar getirilmesi

    -Yasal düzenlemelere uyulmaması

    -Yasal düzenlemelere görünürde uygun işlemler yapılması

    -İmar planlarına uyulmaması

    -İmar planlarının sık sık değiştirilmesi

    -ÇED raporlarının özensizce, bilimsel ölçütlere dayanmadan hazırlanması

    Yargı Sürecinde

    -Yargı üzerinde denetim kurulması

    -Yargıya gitmenin güçleştirilmesi

    -Yargı kararlarının uygulanmaması

    -Yargı sürecinin uzatılması

    -Acele kamulaştırma, ivedi yargılama gibi işlemleri hızlandıracak yöntemler izlenmesi

    -Yargı yerlerince iptal edilen plan kararları ya da ÇED raporlarının yerine aynı sonucu doğuracak bir benzerinin hazırlanması

    Çevre Yönetiminde

    -Çevre yönetiminde yer alan kurumların güçsüzleştirilmesi ya da kapatılması

    -Yerel yönetimlerin yetkilerinin azaltılması

    -Büyük projelerde yerel yönetimlerin devre dışı bırakılması

    -Yerel yönetimlere kayyumlar atanması

    -Büyükşehirlerde il özel idarelerinin, köylerin, küçük belediyelerin kapatılması

    -Sendikaların, demokratik örgütlerin, meslek odalarının, araştırma kuruluşlarının üzerinde baskı kurulması

    Bilgi Edinme ve Katılımda

    -Yazılı ve görsel medya üzerin de denetim kurulması

    -Halkın katılımı olanaklarının daraltılması

    -Bilgi edinme kanallarının kapalı olması

    -İfade ve toplanma özgürlüğüne sınırlamalar getirilmesi

    -Çevreci eylemlere, tepkilere izin verilmemesi

    -İletişim ve haberleşme özgürlüğüne sınırlamalar getirilmesi

    -Akademi, medya ve iletişim araçları üzerindeki baskının giderek artması

    -Bilgi edinme ve katılımın göstermelik biçimde yapılması

     

    Sonuç

    Ekonomik durgunluğu aşmak, seçimlerde başarı kazanmak, kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla başlatılan mega projeler, ülkenin dört bir yanına yayılan enerji, madencilik, konut yatırımları, darbe girişimi sonrası iyice ağırlaşan anti-demokratik uygulamalar ve muhalif belediyelerin yetkilerini ellerinden almak için atılan merkeziyetçi adımlar çevre hakkının yalnızca kağıt üzerinde kalmasına yol açmıştır.

    Türkiye’de çevre hakkının gereklerinin yerine getirilmesi, bireylerin bu haklardan yararlanabilmesi sürecinde esas sorun yasal düzenlemelerin yetersizliğinden değil, bunların yaşama geçirilmesindeki isteksizlikten kaynaklanmaktadır. Anayasa’da çevre hakkının çerçevesi çizilmiş, ilgili uluslararası sözleşmelere imza atılmış, doğal değerler ve kentsel düzene ilişkin temel yasalar kabul edilmiştir. Her ne kadar tüm bu düzenin yerindeliğine, niteliğine ilişkin söylenecek çok şey olsa ve giderek kötüleşme eğiliminde bulunsa da, şimdiki haliyle bile çevre hakkına erişim için yeterli bir çerçeve sunduğu söylenebilir; bu koşullar altında bambaşka politikalar da izlenebilirdi.

    Bireylerin çevre hakkına erişebilmeleri için görüşlerini serbestçe dile getirebilecekleri, barışçı toplantılar düzenleyebilecekleri, çevreye ilişkin bilgilere erişebilecekleri, yargıya başvuru hakkını kullanabilecekleri ve kararların alınmasına katılabilecekleri bir ortamın yaratılması gerekmektedir. Bütün bunların ancak demokratik, özgürlükçü, hukuka bağlı, katılımcı bir sistemde gerçekleşebileceğini söylemeye gerek yok.

    Yıllardan beri sürdürülen çevre politikasının olumsuz yönlerinin, doğal değerlerin içinde bulunduğu karamsar tablonun yanında umut verici bir eğilimin yeşermeye başladığını da belirtmek gerekiyor. Ekonomik gereklerin ekolojik değerlere üstün gelmesinin, doğal değerlerin maddi getirisinin ön planda tutulmasının ve enerji, madencilik, inşaat sektörlerinin büyük kentlerin dışına kırsal alanlara doğru yayılmasının bir sonucu olarak çevre bilincinin ülke bütününe doğru genişlemeye başlamasının gelecek için kimi olumlu sonuçlar doğurma olasılığı bulunduğu düşünülebilir.

    Her ne kadar daha çok “arka bahçemde olmasın”[41] çevreciliği anlayışındaki tepkilerle kendini gösterse de, yükselmeye başlayan bu seslerin gelecekte ekolojiye etkide bulunacak politikaları birkaç yönde olumlu biçimde etkileyebileceği söylenebilir: Gösterilen tepkilerin ya da açılan davaların sonucunda kimi yatırımlardan vazgeçilmesini, doğal değerlere zarar verecek girişimlerin açıkça ortaya konamamasını, tepki almamak için görünürde de olsa alternatif yollar aranmasını, gündeme getirilen hemen her projenin çevreci yönlerinin ön plana çıkarılmaya başlamasını bunun ipuçları olarak kabul edebiliriz.

    [1] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Batuhan Sarıcan, “Doğanın Hakları Anayasalara Giriyor”, Herkese Bilim Teknoloji, 12 Ağustos 2019

    https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/doganin-haklari-anayasalara-giriyor (Erişim tarihi: 17/09/2020).

    [2] James R. May, Erin Daly (2015), Dünyada Çevresel Anayasacılık, Tolga Şirin, N. Umut Orcan Çev.), Ankara: Ekoloji Kolektifi, s.22

    https://ekolojikolektifi.org/portfolio/dunyada-cevresel-anayasalcilik/ (Erişim tarihi: 15/09/2020).

    [3] A.g.y.

    [4] Sanayileşmiş ülkelerin, doğal kaynaklarını sömürmeleri ve dünyanın doğal durumunu bozmalarından dolayı yoksul ülkelere karşı borçlu oldukları düşüncesi. Ayrıntılı bilgi için bkz. İsmail Kılınç, Ekolojik Borç, 25 Mart 2016 https://sendika63.org/2016/03/ekolojik-borc-ismail-kilinc-339161/ (Erişim tarihi: 17/09/2020).

    [5] Friends of the Earths International, “Environmental Rihgts are Human Rights”  https://www.foei.org/what-we-do/environmental-rights-human-rights#:~:text=Environmental%20rights%20mean%20access%20to,to%20enjoy%20an%20unspoiled%20landscape. (Erişim tarihi: 16/09/2020).

    [6] Ertuğrul Kürkçü, “OHAL, “ÇED Raporu Gerekli Değildir” Fırsatçılığına Sebep Olmasın”,  27 Temmuz 2016  http://www.ertugrulkurkcu.org/tbmm-de-ertugrul-kurkcu/ohal-ced-raporu-gerekli-degildir-firsatciligina-sebep-olmasin/ (Erişim tarihi: 02/09/2020); Pelin Cengiz, OHAL’de Çevre: Hükümet ve Sermaye Beş Ayda Neler Yaptı?, 16 Aralık 2016, journo.com https://journo.com.tr/ohal-cevre (Erişim tarihi: 02/09/2020); https://yesilgazete.org/blog/2016/07/25/izmir-valiliginden-9-proje-icin-ced-gerekli-degildir-karari/ (Erişim tarihi: 02/09/2020).

    [7] Darbe girişimi sonrası dönemin çevresel değerler açısından kapsamlı bir değerlendirmesi için bkz. Pelin Cengiz, OHAL’de Çevre: Hükümet ve Sermaye Beş Ayda Neler Yaptı?, 16 Aralık 2016, journo.com https://journo.com.tr/ohal-cevre (Erişim tarihi: 02/09/2020).

    [8] Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Arabacı bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: “Bugün, ‘hükümetin hoşuna gitmeyecek’ karar verdiklerinde görevden azil ya da başka yere atanma korkusu yaşayan hâkimlerle, mahkemelerden, hukuka uygun kararlar alınması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Rize İdare Mahkemesi’nde görülen Cerattepe davası buna örnek gösterilebilir.”, Hürriyet, 27.10.2016 https://www.hurriyet.com.tr/cevrecilerden-saglikli-cevre-hakkina-ihlal-id-40260855 (Erişim tarihi: 11/09/2020).

    [9] Bu dönemdeki çevre ihlalleri için bkz. Beyza Kural, “COVID-19 Salgını: Türkiye’de Çevre Talanı İçin Altın Fırsat”, 12 Mayıs 2020 https://www.mlsaturkey.com/tr/covid-19-salgini-turkiyede-cevre-talani-icin-altin-firsat/ (Erişim tarihi: 02/09/2020).

    [10] Özlem Güvenli, “Corona Virüsü Salgınında ‘Kanal İstanbul’ İhalesi, Sözcü, 26 Mart 2020 https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/corona-virusu-salgininda-kanal-istanbul-ihalesi-5704208/ (Erişim tarihi: 10/09/2020).

    [11] Ekoloji Birliği: Sermaye ve iktidar Koronalı Günlerde ‘Evde Kal’ Sürecini Talan İçin ‘Fırsat’ Görüyor!

    https://ekolojibirligi.org/ekoloji-birligi-sermaye-ve-iktidar-koronali-gunlerde-evde-kal-surecini-talan-icin-firsat-goruyor/ (Erişim tarihi: 08/09/2020).

    [12] Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, 42. Dönem Çalışma Raporu, 26 Ekim 2014 http://www.mimarist.org/calisma_raporlari/42_donem/9_01_Ucuncu_Kopru.pdf (Erişim tarihi: 04/08/2020).

    [13] Ruşen Keleş, “Meslek Kuruluşlarını Baskı Altına Almak Kime Ne Kazandırır?”, Mimarlık, S.414, Temmuz-Ağustos 2020, s.13 http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=429&RecID=5077 (Erişim tarihi: 05/09/2020).

    [14] Tarık Şengül, “Mekânsal Planlama, Şehircilik ve Kültürel Miras oturumunda yaptığı konuşma”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.88 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erisim tarihi: 05/07/2020).

    [15] Kanal İstanbul’da Mevzuat Tamamlandı, Bianet, 11 Ağustos 2020 http://m.bianet.org/bianet/ekoloji/228778-kanal-istanbul-da-mevzuat-tamamlandi (Erişim tarihi: 09/09/2020).

    [16] Gülcan Özer, “Kanal İstanbul Projesinin Kaderini Belirleyecek Davada Bilirkişi Seçimi Tartışma Yarattı!”, 3 Temmuz 2020 https://www.emlak365.com/emlak-haberleri/kanal-istanbul-projesinin-kaderini-belirleyecek-davada-bilirkisi-secimi-h32860.html (Erişim tarihi: 06/09/2020).

    [17] İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.88 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erisim tarihi: 05/07/2020).

    [18] Tansu Pişkin, 3. Köprünün Sekiz Yıllık Hikayesi, Bianet, 27 Kasım 2017 http://tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=1005&target=categorial1&type=2&detail=single  (Erişim tarihi: 07/07/2020).

    [19] TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, 3. Havalimanı Teknik Raporu, Aralık 2014, s.2           https://serdargunes.files.wordpress.com/2018/09/tmmob_istanbul_il_koordinasyon_kurulu-3-havalimani-teknik-raporu.pdf (Erişim tarihi: 02/06/2020)

    [20] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015, s.54 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [21] A.g.y. s.57

    [22] Hüsnü Öndül, Gelecek İçin Cumalar’a Çağrıya Dünyalı Yanıtı, Evrensel, 25 Eylül 2019 https://www.evrensel.net/yazi/84804/gelecek-icin-cumalara-cagriya-dunyali-yaniti (Erişim tarihi: 21/07/2020).

    [23] Aykut Çoban, Oikos’un Poli’e Sızma Girişimi: Ekolojik Yurttaşlık, 7 Nisan 2018 https://www.birartibir.org/ekoloji/49-ekolojik-yurttaslik (Erişim tarihi: 10/08/2020).

    [24] Yaşam, Doğa Çevre, İnsan ve Hukuk Karşısında 3. Havalimanı Projesi, Kuzey Ormanları Savunması, İstanbul, 2015, s.8

    https://kuzeyormanlari.org/wp-content/uploads/2015/04/Yasam_Doga_Cevre_Insan_ve_Hukuk_Karsisinda_3_Havalimani_Projesi.pdf (Erisim tarihi: 21/07/2020).

    [25] Tansu Pişkin, 3. Köprünün Sekiz Yıllık Hikayesi, Bianet, 27 Kasım 2017 http://tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=1005&target=categorial1&type=2&detail=single  (Erişim tarihi: 07/07/2020).

    [26] Oya Özarslan, Pelin Erdoğan, “Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile Çevre Hakkı Üzerine”, Şeffaf Gündem, S.7, Sonbahar 2013, s.31, http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2017/07/SeffafGundem7.pdf (Erisim tarihi: 21/07/2020).

    [27] Fevzi Özlüer, Cömert Uygar Erdem, Hülya Yıldırım, Ekin Sakin, İklim Adaleti İçin Davalar Raporu: 2017-2018, Ekoloji Kolektifi Yayını, Ankara, 2018, 29, 76 https://secureservercdn.net/160.153.138.71/nm7.e04.myftpupload.com/wp-content/uploads/2019/05/Dava-Raporlamas%C4%B1-1.pdf (Erisim tarihi: 29/08/2020).

    [28] Aysel Alp, “Kanal İstanbul FSMÜ’ye Sorulacak”, Hürriyet, 3 Temmuz 2020 https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/kanal-istanbul-fsmuye-sorulacak-41555984 (Erişim tarihi: 30/07/2020).

    [29] Murat Kapıkıran, “Çevresel Boyut: Tarım, İklim ve Ekoloji oturumunda yaptığı konuşma”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.100 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erisim tarihi: 05/07/2020).

    [30] Avrupa Komisyonu, 2018 Türkiye Raporu, https://www.ab.gov.tr/siteimages/pub/komisyon_ulke_raporlari/2018_turkiye_raporu_tr.pdf; Avrupa Komisyonu, 2019 Türkiye Raporu (Erişim tarihi: 01/07/2020); https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/2019_trkiye_raporu-_tr.pdf (Erişim tarihi: 01/07/2020).

    [31] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [32] Yaşam, Doğa Çevre, İnsan ve Hukuk Karşısında 3. Havalimanı Projesi, Kuzey Ormanları Savunması, İstanbul, 2015, https://kuzeyormanlari.org/wp-content/uploads/2015/04/Yasam_Doga_Cevre_Insan_ve_Hukuk_Karsisinda_3_Havalimani_Projesi.pdf (Erisim tarihi: 21/07/2020).

    [33] Ahmet Soysal, Kanal İstanbul Şimdi Ne Olacak?, Yeşil Gazete, 18.01.2020  https://yesilgazete.org/blog/2020/01/18/kanal-istanbul-simdi-ne-olacak/ (Erişim tarihi: 17/07/2020).

    [34] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [35] Konuya ilişkin daha ayrıntılı bilgi için bkz. Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015.

    https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [36] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015.

    https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [37] Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul Güzergahında Arazi Almasını Haberleştiren Muhabire Dava, , Halk TV, 20 Nisan 2020. https://halktv.com.tr/gundem/berat-albayrakin-kanal-istanbul-guzergahinda-arazi-almasini-haberlestire-423467h

    [38] Tezcan Durna, Uğur Yağan, İletişim ve Haberleşme Hakkı Raporu, 8 Haziran 2020, Halagazeteciyiz.net

    https://medyaport.net/2020/06/08/iletisim-ve-haberlesme-hakki-raporu/ (Erişim tarihi: 05/07/2020).

    [39] a.g.y.

    [40] Ekolojik Kriz, Kapitalizm ve Türkiye’de Doğa Mücadeleleri, Zafer Ülger’le Röportaj, STGM, 4 Mart 2020, http://www.stgm.org.tr/tr/icerik/detay/ekolojik-kriz-kapitalizm-ve-turkiyede-doga-mucadeleleri-zafer-ulgerle-roportaj; “2019 Yılında 212 Çevreci Katledildi”, Yeni Yaşam Gazetesi, 29 Temmuz 2020,  http://yeniyasamgazetesi1.com/2019-yilinda-212-cevreci-katledildi/ (Erişim tarihi: 20/08/2020).

    [41] Çevreye olumsuz etkide bulunacak bir projeye, ilke  olarak değil, yalnızca kendine zararı dokunacak olması nedeniyle tepki göstermek (nimby: Not in my backyard)

    * Bülent Duru, 1971 yılında Ankara’da doğdu. 1988 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal

    Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümüne girip 1992 yılında mezun oldu. “Çevre

    Bilincinin Gelişim Sürecinde Türkiye’de Gönüllü Çevre Kuruluşları” başlıklı yüksek lisans tezini 1995,  “Kıyı Yönetiminde Bütünleşik Yaklaşımlar ve Ulusal Kıyı Politikası” başlığını taşıyan doktora tezini 2001 yılında tamamladı. 1993 yılında araştırma görevlisi olarak işe başladığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yerel yönetimler, kentleşme politikası, kırsal gelişme, çevre yönetimi konularında dersler verdi. Barış Bildirisi’ni imzaladığı için 2017 yılında SBF’den atıldı. Kentleşme, yerel yönetimler, çevre politikaları ile siyaset bilimi alanında çalışmaları bulunmaktadır.

  • Türkiye’de Kadının Kamusal Görünürlük ve Ekonomik Özgürlük Hakkı

    *Nehir DURNA

    Giriş

    Kadının kamusal alana ve çalışma hayatına katılımı tarih boyunca siyasetten ekonomiye, dini kurumlardan aileye, farklı toplumsal yapılar tarafından her zaman tartışma konusu edilmiştir. Kamusal alanın ve çalışma hayatının dışında tutulmaya çalışılan kadın, Sanayi Devrimi, savaşlar ve kapitalist ekonomi ile birlikte önemli bir işgücü haline gelmiştir. Kapitalist sömürü ilişkilerine eşlik eden ataerkil tahakküm içinde kadınların kamusal alanda var olma ve çalışma hayatına hakkıyla katılma adına verdikleri mücadele, hak arayışları, eşitlik talepleri günümüze kadar devam etmiş ve hala devam etmektedir.

    Başta işgücüne katılım olmak üzere kadınların kamusal alanda maruz kaldıkları hak ihlallerinin medyadaki temsili ise ayrı bir tartışma konusudur. Bu raporda kadına yönelik hak ihlallerinin medya dolayımıyla nasıl dolaşıma sokulduğuna ve tekrar tekrar üretildiğine daha yakından bakabilmek için, haber metinlerinin içeriği nitel analize tabi tutulmuştur. Bu maksatla farklı ideolojik görüşü yansıttığı düşünülen hükümet yanlısı Yeni Şafak ve Akit ile ulusalcı-laik Sözcü gazetelerinin internet sayfalarında yer alan ve hak ihlali olarak değerlendirilen dört farklı olaya ilişkin toplam 42 haber örneği incelenmiştir.

    Türkiye’de Kadın İstihdamı ve Eşitliğinin Tarihsel Gelişimi

    Kadının işgücüne katılımının tarihsel gelişimine baktığımızda sanayi devriminin önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtmek gerekir. Kadınların üretim hayatı içinde yer almaları insanlık tarihi ile birlikte süregelen bir olgu olmasına karşın, ücret karşılığı çalışmaya başlaması 19. Yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte yeni ve ucuz işgücüne ihtiyaç duyulmasıyla başlamıştır. Kadınların çalışma hayatına girişlerini hızlandıran etkenlerden biri de savaşlardır. Pek çok ülkede, o tarihe dek “asli görevi ev işi olan” kadınlar cepheye giden erkeklerin yerine işgücüne katılmışlardır. 1914-18 yılları arasında sadece İngiltere’de 1 milyon 345 bin kadın çalışma yaşamına dâhil olmuştur. (Yılmaz ve Zoğal, 2015: 8) Sanayi devriminden önce geleneksel rollerinin fazlaca dışına çıkamayan kadınlar Sanayi Devrimi ile birlikte ücret karşılığında “işçi” statüsü ile çalışmaya başlamışlardır (Özer, Biçerli, 2003: 56-57).

    Türkiye’ye baktığımızda Cumhuriyet Döneminin başlarında durumun Osmanlı döneminin son zamanlarından farklı olmadığı görülmektedir. Ücretli kadın emeği söz konusu olduğunda, erken cumhuriyet dönemindeki gelişmelerin, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve özellikle de 19. Yüzyıl sonlarında tedricen meydana gelen gelişmelerle yakından bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Kadın emeğinin evden ev dışına çıkış süreci ve önce atölyelere, sonra da fabrikalara çekilmesi bu dönemde başlamış ve Cumhuriyet döneminde devam etmiştir. Kadınların çalıştıkları sektörler ve faaliyet alanları açısından da iki dönem itibariyle bir süreklilik söz konusudur. İmparatorlukta olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de kadın işçiler esas olarak dokumacılık, gıda, içki ve tütün faaliyet alanlarında çalışmaktadırlar (Makal, 2010: 36).

    Türkiye’de 80’li yılların sonlarına baktığımızda %34’lerde seyreden kadınların işgücüne katılım oranları, tarımın çözülmesi-kırdan kente göçle sürekli düşüş göstermiştir. Tarımda ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadının, kentte de çeşitli nedenlerle işgücü piyasası dışında kaldığı görülmektedir. Bunun en önemli nedeni kırdan kente göç eden kadınların eğitim düzeyinin düşüklüğüdür. Bunun yanı sıra toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü ve bu işbölümüne dayalı olarak belirlenen toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil aile yapısı, ücret düzeyi, çocuk-yaşlı bakım hizmetlerindeki yetersizlikler de kadınların işgücüne katılmasını engellemektedir. Buna karşılık kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe işgücüne katılma oranları da yükselmektedir (Aslantepe, 2012: 160).

    Türkiye’de üniversite altı eğitimli çoğunluk kadınlardaki çok düşük istihdam oranlarına paralel olarak kendilerini tam-zamanlı ev kadını olarak tanımlayan çok yüksek sayıdaki kadının, 1980 sonrası siyasi spektrumda giderek artan muhafazakârlaşmayı destekleyen bir sosyal altyapının unsuru haline geldikleri dikkat çekmektedir. 2000’li yıllarda Türkiye’de Müslüman muhafazakâr bir parti olan AKP’nin tek başına iktidara gelmesinde ve güçlenmesinde kentlerde yaşayan birinci ya da ikinci nesil kırdan kente göçen, tam zamanlı ev kadınlarının mobilizasyonunun önemli rol oynadığına; bakım rejimi ve emek piyasasının cinsiyetçi yapısının muhafazakâr siyasi akımları güçlendirdiğine işaret etmektedir (Ajas, 2012: 214).

    Günümüzde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülkede kadınların çalışma hayatına katılımıyla ilgili uluslararası sözleşmeler ve yasal düzenlemeler mevcut olsa da kadınların sosyal, siyasi ve ekonomik hayata katılımının önünde hala ciddi engeller bulunmaktadır.

    Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak üzere pek çok uluslararası sözleşmeye taraftır. Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi (CEDAW)[1] Sözleşmesi’nin yanı sıra ILO’nun kadın işçilerin yaşamlarını düzenleyen pek çok sözleşmesi bulunmaktadır. Bunlardan dokuz tanesi en önemlilerini oluşturmaktadır. Bunlar Eşit Ücret Sözleşmesi (C100), Ayrımcılık (İş ve Meslek) Sözleşmesi (C111), Ailevi Sorumlulukları Olan İşçiler Sözleşmesi (C156), İstihdam Politikası Sözleşmesi (C122), İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi (C142), Analığın Korunması Sözleşmesi (C103/183), Gece Çalışması (Kadınlar) Sözleşmesi (C89/171), Kısmi Zamanlı Çalışma Sözleşmesi (C175) ve Ev Eksenli Çalışma Sözleşmesi (C177)’dir (Aslantepe, 2012: 162-163).

    CEDAW’da öngörülen temel ilkeler kadın haklarının “evrenselliği” ve bu hakların “birey olarak” her kadına tanınması gerekliliğidir. CEDAW kadınların insan haklarının dünyanın her yerinde, her toplumda ve her kadın için aynı olduğunun ve toplumsal konum, medeni hal gibi değişkenlerden bağımsız olarak her kadın için aynı şekilde tanınması gereğinin özellikle altını çizmektedir. CEDAW, kadınlara yönelik ayrımcılığın bütün toplumlarda var olduğu gerçeğinden hareket ederek, ayrımcılığın bütünüyle “ortadan kaldırılması” gereğinin koşulsuz olarak kabul edilmesini öngörür. CEDAW’a taraf olan devletler kadınların insan haklarının yaşama geçirilmesini engelleyen ya da geciktiren her türlü olumsuz toplumsal, ekonomik, politik veya kültürel koşul ve etkinin “yok edilmesi” gereğini kabul etmektedir. Bu bağlamda, farklı kültürel anlayış ve uygulamaların kadınların evrensel insan haklarının gerçekleştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması önünde engel oluşturması kabul edilemez. Kadınlara karşı ayrımcılık ve kadınların insan haklarının ihlali nitelikli hiçbir inanç, düzenleme veya uygulama “kültürel görecelik” diye ifade edilen anlayış doğrultusunda savunulamaz (Ayata vd., 2010: 17).

    Dolayısıyla, Türkiye’nin imzaladığı ve başta CEDAW olmak üzere toplumsal cinsiyet eşitliğine dair hükümler içeren tüm uluslararası sözleşmeler, iç hukukta yol gösterici niteliktedir. Bütün yasal düzenlemeler, bu sözleşmelerin dayandığı normları esas almak durumundadır. Böylece, hukukî ve fiilî eşitliğin ötesinde, dönüştürücü eşitlik normunun da gözetilmesi esastır (Toksöz, Memis, 2018: 75).

    Ancak Türkiye’de fiili durum ve istatistikler, kadınların özellikle çalışma hayatına katılımındaki engelleri gözler önüne sermektedir.

    İnsanların belirli bir ırk, yaş özelliği ya da cinsiyete sahip oldukları için kurumlarda, belirli işlerde belirli kademelerden daha yüksekte bulunamaması olarak tanımlanan ve dikey katmanlaşmanın bir versiyonu olan Cam Tavan konusunda en önemli veri kaynaklarından biri Economist’in oluşturduğu Cam Tavan Endeksi’nin 2019 verilerine göre Türkiye, listelenen 29 ülke arasında Güney Kore ve Japonya’dan sonra 27. sırada yer almaktadır. [2]

    Cam Tavan Endeksi’nde yer alan istatistiki veriler ise şu şekildedir:

    – Türkiye’de kadınların yükseköğretime erişim oranı erkeklerden %2,5 daha az (29 ülke arasında 26. Sırada),

    – Kadınların iş gücüne katılım oranı erkeklerden %40,6 daha az (29. Sırada),

    – Kadınlar erkeklerden %4,6 daha az ücret alıyor (5. Sırada),

    – Yönetici pozisyonlardaki kadın oranı %15 (27. Sırada),

    – Yönetim kurulunda kadın oranı %15,3 (23. Sırada),

    – 10,6 haftalık ücretli doğum izniyle 24. sırada

    – 1 haftalık ücretli babalık izniyle 17. Sırada.[3]

    Kadınların iş yaşamını düzenleyen fakat Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında belirtilmemiş iki önemli ILO sözleşmesi bulunmaktadır. Bunlar 156 sayılı Ailevi Sorumlulukları Olan İşçilerle ilgili ve 177 sayılı Ev Eksenli Çalışma Sözleşmeleri‘dir. İsminden de anlaşılacağı üzere bu sözleşmeler kadın ve erkek tüm işçiler için düzenlenmiş olsa da tüm dünyadaki sosyo-ekonomik ve kültürel yapılar gereği daha çok kadınları ilgilendirmektedir. Ailevi sorumluluklar ve iş yaşamının kesiştiği bir gerçektir. Bu kesişmelerden pek çok özel durum ortaya çıkmaktadır ve bu özel durumların yasalar tarafından düzenlenmemiş olması iş ve ev dengesinin kurulamamasına sebep olmaktadır. Bu dengesizlik nihayetinde kadınları işgücünün dışına doğru itmektedir. Örneğin; ev eksenli çalışma diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de çok yaygındır. Sabah işe gidip gelme ritüelinin dışında kalan ev eksenli çalışma, ortaya konan emeğin görünürlüğünü azaltmaktadır ve bu işçiler işyerinde çalışan işçilerle aynı emeği harcasalar bile işçi olarak tanınmamaktadır. Türkiye’deki pek çok kadın, ev eksenli çalıştığı halde çalışma hayatının sunduğu haklardan hala yararlanamamaktadır (Aslantepe, 2012: 166-167).

    Neticede eşitlik ve ayrımcılık ilkelerinin farklı olarak değerlendirilmesi ve ayrımcılığa karşı yeterli yasal zeminin hazırlanması, imzalanmamış sözleşmelerin imzalanması, bu sözleşmelere uygun olarak ulusal mevzuatın gözden geçirilmesi ve imzalanmış sözleşmelerin imzalanmış olmakla kalmayıp çalışma yaşamında gerçekten uygulanması Türkiye’de kadın istihdamında çok önemli gelişmeler sağlayacaktır. Anayasa’nın 90. maddesi, 4. fıkrası usulüne uygun onaylanmış uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu düzenlemiştir. Ancak ne yazık ki bu madde de uygulanmamaktadır (167).

    Türkiye’de AKP’nin iktidara geldiği dönem, aynı zamanda AB ile üyelik müzakereleri de devam ettiği için, eşitlik ve istihdam konusu gündemde sıklıkla yer almıştır. Yani AKP bir anlamda AB ile devam eden müzakerelerde gündemde olan demokratik haklarla ilgili kriterlere tarihsel olarak iyi uyumlanmış ve meşruiyetini büyük ölçüde bu uyum kabiliyetinden almıştır.

    AKP’nin 2002’de işbaşına geldikten sonraki ilk hükümet dönemi, AB ile müzakere görüşmelerinin başladığı ve dolayısıyla yasaların hızla değiştiği bir dönemdir. Ancak sürecin sadece AB’ye uyum ile açıklanması yetersiz kalacaktır, çünkü Türkiye’de 1980 sonrası dönemde hızla gelişen kadın hareketinin talepleri de sürecin şekillenmesinde etkili olmuştur. Anayasanın eşitlik ile ilgili “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” diyen 10. Maddesine 2004’de “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” cümlesi ve 2010’da “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” cümlesi eklenmiştir. Bu değişiklikler kadınların eşit haklar mücadelesinin kazanımları olmakla birlikte yasalarda eşitliğe dair hükümlerin uygulamada karşılığı olmadığından kadınlar somut adımlar atılmasını istemektedir.[4]

    2000’li yıllar aynı zamanda Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri açısından önemli bir dönemin başlangıcı oldu. Bu dönemde gündeme gelen yasal değişiklikler ve düzenlemeler, kadın emeği ve istihdamı ile ilgili değişiklikleri de gündeme getirdi. Medeni Kanun (2001), TCK (2005) ve İş Kanunu’nda (2003) yapılan değişikliklerle, yasalarda yer alan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin önemli bir bölümü kaldırıldı ya da değiştirildi. Ancak, bu ve benzeri yasa değişikliklerinin kadınların günlük hayatlarına pek de yansımadığı, yapılan araştırmalardan ve o döneme ait gazete haberlerinden anlaşılmaktadır  (Özar, 2012: 296).

    Özellikle 2005 ve sonrası dönemde AB müktesebatına uyum süreci ile ilişkili olarak hükümet ve kamu kurumu sözcülerinin kadın-erkek eşitliği konusunda verdikleri beyanatlar ve imzaladıkları genelgelerde çelişkili tutumlar izlemesi de dikkate değerdir. Resmi Gazete’de yayınlanan ve altında Başbakan olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası bulunan Kadın İstihdamının Artırılması ve Fırsat Eşitliğinin Sağlanması Genelgesi şu cümle ile başlamaktadır: “Kadınların sosyo-ekonomik konumlarının güçlendirilmesi, toplumsal yaşamda kadın erkek eşitliğinin sağlanması, sürdürülebilir ekonomik büyüme ve sosyal kalkınma amaçlarına ulaşılabilmesi için kadınların istihdamının artırılması ve eşit işe eşit ücret imkânının sağlanması şarttır”. Ancak Genelge’nin yayınlanmasından yaklaşık iki ay sonra Başbakan’ın halka hitaben yaptığı bir konuşmada, kadın ve erkeğin eşit olamayacağını belirterek, “(k)adın kadındır erkek erkektir. Bunların eşit olması mümkün mü? Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır” demesi, hükümetin, söylem düzeyinde dahi ne ölçüde çelişkili bir tutum sergilediği göstermektedir.” (Özar, 2012: 296-297)

    AKP hükümetleri döneminde kadın istihdamını artırmaya yönelik politikaların insana yakışır işlerden ziyade kayıt dışı kadın istihdamını artırdığı görülmektedir. Bunun gerisinde neoliberal ekonomik politikaların ihtiyacı olan ucuz işgücünün temini kadar kadını ev ve aileden sorumlu gören cinsiyetçi işbölümünün muhafazasına yönelik politikalar bulunmaktadır. AKP’nin kadını işgücü piyasasına katmak, ama bu katılımın kadının aile içindeki sorumluluklarını ihmal etmeyecek biçimde olmasını sağlamak olarak somutluk kazanan toplumsal cinsiyet politikaları neoliberal-dinsel/muhafazakâr patriarka olarak tanımlanmıştır (Coşar ve Yeğenoğlu, 2011).

    Anayasa ve yasalarda yer alan eşitlikçi düzenlemelere karşın eşitlikçi söylemin büyük ölçüde kâğıt üstünde kalmasında hükümet yetkililerinin ve onların bakanlık ve kamu kurumu düzeyindeki temsilcilerinin muhafazakâr zihniyet yapıları etkilidir. Özellikle 2007’den sonra AB ile müzakere görüşmelerinin hız kaybetmesine bağlı olarak eşitlikçi söylemden kadının ailenin bekası için önemi söylemine geçiş yaşanmış, aile öne çıkartılmıştır. Bunun en somut örneği, 2011’de Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı yerine kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının isminde kadın örgütlerinin tüm taleplerine rağmen kadın kelimesine yer verilmemesidir.[5]

    Dolayısıyla muhafazakârlaşan siyaset sonucunda kadının kamusal alandaki ve emek piyasasındaki rolünü ön plana çıkaran, destekleyen yaklaşımlardan ziyade giderek artan oranda aile içindeki anne, eş, bakıcı rolüne vurgu yapan yaklaşımlar ağır basmaya başlamıştır. Bunun en çarpıcı yansıması, neredeyse çeyrek asırlık bir geçmişe sahip, kadın hareketinin büyük çabaları ile ve Türkiye’nin BM ve CEDAW gibi uluslararası süreçlerdeki yükümlülüklerine istinaden de kurulmuş olan Kadından sorumlu Devlet Bakanlığı’nın 2011 seçimlerine 3 gün kala, kabineden elenerek, bu Bakanlığa bağlı “Kadın” birimlerinin “Aile” ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlanması olmuştur. Nitekim o yıllarda AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan 2010-2011 döneminde muhtelif ortamlarda “kadın erkek eşit değildir; kadın ve erkek birbirlerinin mütemmimidir” şeklindeki, cinsiyetçi iş bölümünün ideolojik alt yapısını hazırlayan bakış açısını beyan etmiştir (Ajas, 2012: 216-217).

    Bu bakış açısını yansıtan ve kadına ilişkin siyaset gündeminin “çalışan” kadınlardan ziyade “tam zamanlı ev kadınlarının” sorunları çerçevesinde şekillenmesinin belki de en çarpıcı örneklerinden biri spektrumun değişik taraflarındaki siyasi partilerin nakit transferleri politikalarına karşı yaklaşımlarıdır. Ekonomik politikalar açısından neoliberal, serbest piyasacı pozisyonuna rağmen AKP iktidarının kadınlara yönelik en önemli icraatlarından biri bu neoliberal pozisyonla özünde çelişkili nakit transferleri ve sosyal yardım politikalarıdır. Ailesinde engelli ya da bakıma muhtaç yaşlısı bulunan, minimum belirli bir gelir seviyesinin altındaki hanelerde bakımı üstlenen kişiye (ki bu kişi tüm durumlarda kadınlardır) asgari ücret düzeyinde bir nakit desteği verilmesi şeklindeki uygulama 2000’li yıllarda ilk kez AKP iktidarı tarafından başlatılmıştır. Bu uygulama ev içi bakım emeği yükünün ilk kez ulusal politika düzeyinde tanındığını göstermesi açısından önemli olsa da buna yönelik çözüm kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik değil, cinsiyetçi iş bölümünü daha da kurumsallaştırmak yönündedir. Zira nakit transferi politikası, ev içi bakım yüküne kamu sübvansiyonlu hizmetler ile destek vermektense, kadınları ev içi emekleri karşılığında maaşa bağlayarak, emek piyasası dışında, ev içinde emekçiler olarak kadınların geleneksel konumlarını resmileştirmektedir” (Ajas, 2012: 215).

    Kadının kamusal alandaki rolünü ön plana çıkarmaktan ziyade aile içindeki rolüne vurgu yapan siyasi yaklaşımların bir diğer yansıması da okul öncesi dönemdeki çocukların bakımına ilişkin hizmetlerin Türkiye’de hala yaygınlaştırılmamış olmasıdır. Pek çok kadın, doğumdan sonra bebek bakımıyla ilgili destek alamadığı için işgücünden çekilmek zorunda kalmaktadır.

    Kadınların bir hakkı olan okul öncesi çağdaki çocukların bakımına ilişkin hizmetler, kadının yasal durumu ne olursa olsun (işçi veya memur), bütün çalışanları kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmalıdır. Kreş gibi çocuk bakımını sağlayacak olanakları bulundurmaları için işyerleri üzerine baskı yapılmalı; işyerlerinin çalıştıkları kadın sayısını dondurmaları gibi yöntemlere başvurmaları engellenmelidir. Bunun bir yolu yasalarda bu konu ile ilgili maddede “kadın” sözünün kaldırılmasıdır. Böylece, belli bir sayının üzerinde işçi veya memur çalıştıran işyerleri, çalıştırdıkları kimseler arasında cinsiyet ayrımı yapmadan bu hizmeti sağlamak zorunda olurlar (Abadan-Unat, 1982: 399).

    30 yılı aşkın bir süre önce dillendirilmiş kadınların yaşamını doğrudan etkileyecek bu talebe karşın, şu ana dek, ne çocuk bakımı hizmetlerinin yaygın olarak verilmesini sağlamaya yönelik bir kamu ya da özel sektör menşeli girişim mevcut, ne de sendikalar bu konuyu imzaladıkları toplu sözleşmelerde pazarlık konusu haline getirmektedir. Çocukların bakımından hala anneler sorumludur ve kamusal bakım hizmetleri hala yok denecek kadar azdır. İşyerlerinde çocuk bakımına yönelik hizmetlerin verilmesine ilişkin olarak yeterli görülmeyen ve değiştirilmesi önerilen yasanın, 30 yıl sonra, bu haliyle bile tam olarak uygulanmadığını, 2008 yılında verdiği bir beyanatta Devlet Bakanı kendi cümleleriyle ifade etmiştir: “Türkiye’de 150 ve üzerinde kadın çalıştıran ve kreş açma zorunluluğu bulunan 883 işyeri bulunduğunu kaydeden Bakan Çelik, bunların yüzde 50-60’ının bu tür sorumluluğunu yerine getirdiğini söyledi”. Tabi buradaki önemli bir soru da yasa ve kuralların uygulanmasından sorumlu olan hükümetin bir üyesinin, yasal yükümlülüğünü yerine getirmeyen işyerlerinin denetlenmesini neden sağlayamadığıdır. (Özar, 2012: 270-271).

    2006 yılında da dönemin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu da benzer bir tavır sergileyerek kendisi ile yapılan bir söyleşide, kadın istihdamının düşüklüğünü şöyle açıklamıştır: “Bu sorunların temelinde ev ve iş yaşamını uzlaştırma hususu önemli bir yer teşkil etmektedir. Toplumsal rol dağılımında kadına atfedilen aile yaşamında çocuk bakımı, yaşlı ve hasta bakımı gibi yükümlülüklerin eş ve/veya devletle paylaşılması büyük önem taşımaktadır…” “İş piyasasında iş ve mesleklerin ‘kadın işleri’ ve ‘erkek işleri’ olarak ayrışıp toplumsal kabul görmesinden dolayı, kadınlar ancak geleneksel kadın mesleklerinde yoğunlaşmakta, daha düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmaya razı olmaktadır. Bu işler süreli ve geçici çalışmayı, sosyal güvencesizliği beraberinde getirmektedir”[6]. Çubukçu, kadınların konumu ile ilgili önemli gerçeklikleri dile getirmekle beraber, söyleşinin bundan sonraki bölümünde sunduğu, “(k)adın istihdamının önündeki engelleri ortadan kaldırmak ve sorunlara çözüm üretmek amacıyla yapılan çalışmalar”ı özetlerken yukarıda değinilen sorunları ortadan kaldırmaya yönelik ciddi bir çaba içine girmez. Bu sorunlara çözüm olarak sunulan, yıllardır TBMM’de bekleyen ebeveyn izninin yasalaşması için çalışmak, kız çocuklarının okullaşma oranını artırılması ve kadın girişimciliğini geliştirmek için kadınlara eğitim verilmesi gibi eğitim ve girişimciliği teşvik temelli politikalardır” (Özar, 2012: 294).

    Kadının kamusal alana, çalışma hayatına katılımının önündeki engeller sadece siyasi ve hukuki boyutla sınırlı kalmamaktadır. Hukuki düzenlemelerin ve siyasi tartışmaların medyaya nasıl yansıdığı, kamuoyunda medya aracılığıyla nasıl gündem oluşturulduğu da oldukça önemlidir. Kadının toplumsal ve ekonomik alanda var olma mücadelesi her dönem siyaset arenasında tartışma konusu edilmiş, bununla da sınırlı kalınmayıp kadın bedeni de siyasi tartışmaların gündeminde yer almıştır. Bu noktada devreye giren medya, kadına dair tartışmaları gündemine taşırken yaptığı hak ihlalleriyle ayrı bir tartışma konusu olmuştur. Peki, kadının medyada temsil edilme biçimi nasıldır? Medya, kadın hakları konusunu haberleştirirken ne tür ihlaller yapmaktadır? Medya, özellikle kadının kamusal alanda görünür olması, çalışma hayatına katılımıyla ilgili konuları, oldukça güçlü bir ideolojik yeniden üretim aracı olan haber haline getirirken kullandığı dil, tercih ettiği sunuş biçimiyle nasıl eril ve cinsiyetçi bir yapı üretmektedir? Bu soruların yanıtlarını tartışmaya başlamadan önce kadınların medyada nasıl temsil edildiğine ideoloji kavramı aracılığıyla bakmak bize daha geniş bir perspektif sunması açısından anlamlı olacaktır.

    Medyada Kadınlar Nasıl Temsil Edilir?

    Medya araştırmalarında erkekler ve erkekliğin medya araştırmalarında görünmez olmayı başarmış olması, aslında erkeklerin iktidarı ellerinde tutabilmek için başvurdukları bir hiledir.  Kadınlar genellikle hayatın ve tarihin dışındaymış gibi görünen yanını temsil etmekte, bu da daha çok aşk ve cinsellik anlamına gelmektedir (Durna, 2019). Daha doğrusu kadınlar medyada bu anlama gelecek biçimde temsil edilmektedir. Ancak kadınlar sadece aşk ve cinsellikten ibaret varlıklar değil, “para, iş, sınıf ve siyaset” gibi kavramlarla da, yani hayatın aşk ve cinsellik dışındaki diğer kısımlarıyla da ilgili varlıklardır (Williamson, 1998: 139).

    “Kadın medyada hangi roller çerçevesinde temsil edilmektedir?” sorusuna yanıt ararken bir takım kavramsallaştırmalar yapmak gerekir. Haber programlarından, dizilere, reklamlardan, kadın programlarına geniş bir alanda kadının genel olarak en fazla temsil edildiği roller anne, eş, cinsel nesne ve şiddet mağduru olarak sıralanabilir.

    Medyada kadının anne ve eş olarak rolü temizlik, yemek ve çocuk bakımı gibi roller şeklinde üretilmektedir. Böylece aile içinde yaşanan sorun, çatışma ve eşitsiz işbölümü göz ardı edilerek, kadının ezilmesi pahasına, ailenin uyumu ve mutluluğu ön plana çıkarılmaktadır (Bek, Binark, 2007: 150-151).

    Erkek genellikle evrensel konumu işgal ettiğinden ve evrenselliğe kadının kabulü de sınırlandırılmış olduğundan, kadınların evrenselin alanına girebilmesi ve nimetlerinden yararlanabilmesi ancak eril bir tutumu taklit etmeleriyle mümkün olmuştur. (Yeğenoğlu, 1997: 16) Günümüzde, özellikle haber medyasında çalışan kadınların sayısında artış olmasına rağmen haber içerik ve söyleminin eril bir anlatıya sahip olmasının en önemli nedenlerinden birinin kadınların evrenselin alanına, ancak kadınlıklarını reddederek girebilmeleri olduğu söylenebilir. Yani aslında evrensel, aslında erkekliğin alanıdır. Kadın bu alana ancak bizatihi kendi cinsel kimliğinden ve cinsiyetinden arınarak ya da erkeklik normlarını kabul ederek dâhil olabilmektedir. Siyasete soyunan bazı kadınların, siyasi dilinin yine erkek dili olmasının nedeni budur.

    Kadının cinsel nesne olarak en fazla sunulduğu alanlardan biri olan reklamlarda ise belirgin bir kişiliği ve özelliği olan kadın yerine, her kadının kendisi için düşleyebileceği zengin, bakımlı, güzel, genç yeni bir kadın tipi yaratılmaktadır. Hatta çoğu zaman bu kadınlar sanatsal biçimde özel fotoğraf teknikleri ile farklı biçimlerde görüntülenmektedir. Böylece kadın “gerçekliğin değil düşlerin öznesi” olarak sunulmuş olmaktadır (Kıran, 2000: 16).

    Televizyon kanallarında gündüz kuşağında yayımlanan “kadın programı” adı verilen ancak kadına yönelik erkek egemen bakışın yeniden üretildiği programlarda da kadın genellikle şiddet mağduru, “çaresiz” “zavallı” biçiminde sunulmaktadır. Bu da kadına yönelik sembolik şiddetin üretimine katkıda bulunmaktadır. Realiti şovlarda belirli bir kadın imgesi şiddet dolayımı sayesinde yeniden üretilmekte ve şiddetin kurbanları genellikle kadınlar olmaktadır. Bu programlar, “belirli, kalıplaşmış kadın imgesini” yeniden kurarak, kadına yönelik şiddetin üreticileri haline dönüşmektedir (Aksop, 2000: 122).

    Kadınların haber medyasında temsili de farklı değildir. Kadınlar haber medyasında temsil edilirken, ya yok sayılmakta ya da belirli biçimlerde temsil edilmektedirler. Kadınların görsel medyada yer alan haberlerde gazeteci ve haber kaynağı olarak temsilinde de ciddi yetersizlikler bulunmaktadır. “Kadınların haberlerde ele alınışlarında herhangi bir iyileşme olabilmesi için basit bir şekilde kadınların gazeteci olarak sayılarının artması ya da haberlerde daha çok yer almalarından öte, bir anlatı türü olarak haberde köklü değişikliklere gereksinim vardır” (Rakow ve Kranich, 2002: 516-517).

    Özetle, kadın medyada genel olarak anne, eş, cinsel nesne ve şiddet mağduru olarak sunulmakta, kadınlıkla ilgili başat tanımlamalar yeniden üretilmektedir. Kadının iyi bir eş, başarılı bir anne ve iyi bir ev hanımı olması yönündeki beklentiler sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu temsil kalıpları dışında yer alan mesleğinde başarılı, idealist kadınlar ise marjinal ya da “kötü kadın” olarak medyada temsil edilmekte, ve bu temsil biçimleri “namuslu kadın” “kötü kadın” ayrımı ile üretilmektedir. Kendini kocasına ve çocuklarına adayan, yemeğini pişiren, evini temizleyen kadın “namuslu kadın” ya da “iyi kadın” olarak, kariyerine önem veren, özgür, bağımsız kadın ise “kötü kadın” ya da “marjinal kadın” olarak temsil edilmektedir. Çünkü kadın mesleğinde başarılı olsa dahi eş ve anne olarak görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ya da kadın iş yaşamında kendisine uygun olan işlerde (öğretmen, sekreter, banka memuru gibi) çalışmalı böylece ailesine ve kocasına daha fazla zaman ayırabilmelidir.

    Kadının, erkeğin bakışına sunulmuş cinsel nesne olarak temsiline ise medyada sıklıkla rastlamak mümkündür. Özellikle reklamlarda kadın bedeni sıklıkla kullanılmakta ve kadın erkeğin bakışının nesnesi haline getirilmektedir. Kadınların erkek şiddetinin hedefi olarak, haber bültenlerinde ve çeşitli program türlerinde temsil edildiğini söylemek mümkündür. Son yıllarda erkeklerin öldürdüğü kadınlar “kadın cinayetleri” başlığıyla haber bültenlerinde ve sosyal medyada yer almış, faillerin gereken cezayı almaması ve hatta serbest bırakılması kamuoyunda büyük tepkiye neden olmuştur. Medyada genellikle kadınların şiddete maruz kalma nedenlerini meşrulaştırma ve haklılaştırma çabası vardır. Ayrıca kadınlara yönelik şiddetin haberlerde yer alma biçimi, izleyiciyi şiddetin nedenleri üzerine düşünmekten alıkoymaktadır.

    Bu rapor kapsamında medyada kadınların maruz kaldığı hak ihlallerinin haber örneklerine geçmeden önce kısa bir feminizm ve toplumsal cinsiyet tartışması yürütmek de anlamlı görünmektedir. Çünkü haber örnekleri, feminist medya çalışmalarının kuramsal yol göstericiliği eşliğinde analiz edilecektir. Bu analizin temel amacı medyanın haber üretme pratikleri ile kadına yönelik hak ihlallerini nasıl yeniden üreterek meşrulaştırdığını ortaya koyabilmektir.

    Medyada ağırlıkla yok sayma, önemsizleştirme, olumsuzlama, kurbanlaştırma ya da suçlama şeklinde (Cuklanz, 2006: 336) görülen kadına dair hâkim temsil biçimleri kadına yönelik şiddetin temsilinde de karşımıza çıkar. “Konuyla ilgili pek çok çalışmanın ortak ana vurgusu medyanın şiddete uğrayan kadınları, erkek egemen bir bakış açısıyla suçlayarak şiddeti haklılaştırdığıdır” (Altun, Bek, Altun, 2007: 10-11)

    Kadının medyada temsiline dair bu genel çerçeve ışığında çalışma hayatı başta olmak üzere kadınların kamusal alanda maruz kaldıkları hak ihlallerinin medyada nasıl temsil edildiğini somut örneklerle incelemek için, raporun bu bölümünde haber metinlerinden ve köşe yazılarından örnekler ele alınmıştır. Bu amaçla farklı ideolojik görüşü yansıttığı düşünülen hükümet yanlısı Yeni Şafak ve Akit ile ulusalcı, laik Sözcü gazetelerinde hak ihlali olarak nitelendirilebilecek dört farklı olaya dair toplam 42 haber yakından incelenmiştir. Bu örnek olaylar, “kadınların şort giymesi” ve “hamile kadının sokakta dolaşmaması” başlığıyla gündeme taşınan tartışmalar, Pınar Gültekin cinayetinin ardından tekrar tartışılmaya başlanan İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin tartışmalar ve “İşsizliğin nedeni işgücüne katılan kadınlar” başlığıyla medyada yer alan açıklamaların yol açtığı tartışmalardır. Medyadaki temsillerin hegemonya, iktidar, dil ve söylem kavramlarından bağımsız olarak gerçekleşmeyeceği düşünüldüğünden söylem analizi ile medyanın ideolojik pratikleri ve toplumsal iktidarın kurulmasındaki rolü açıklanmaya çalışılmıştır.

    Haber Çözümlemeleri

    1) Şort Giydiği Gerekçesi ile Erkek Şiddetine Uğrayan Kadın

    İstanbul Maslak’ta 12 Eylül 2016 tarihinde Ayşe Terzi, bindiği otobüste şort giydiği gerekçesiyle Abdullah Çakıroğlu’nun saldırısına uğradı. Otobüsün kameralarının kayıt altına aldığı olayın görüntüleri medyaya yansıdı. Abdullah Çakıroğlu gözaltına alınarak mahkemeye sevk edildi.

    Ayşegül Terzi’ye şort giydiği için tekme atan saldırganın önce müessir fiil (etkili eylem) ile yargılanması gerektiği düşünüldü. Bu nedenle katalog suçlar içinde olmadığı için tutuksuz yargılanması isnada göre normaldi. Sonra isnat değiştirildi ve nefret suçu kapsamında yargılanmaya başlandı. Buna koşut olarak da hakkında itirazla yeniden yakalama kararı çıkartılarak tutuklandı. Ve Sonra 40. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildi.

    Ceza hukukunda mahkemelerin tahliyeye yönelik kararları aleyhine cumhuriyet savcılarının itiraz yöntemi bulunmamaktadır. Bu nedenle 10. Ağır Ceza mahkemesi bu gerekçelerle savcının itiraz hakkı bulunmadığından yeniden saldırganın tahliyesine karar vermek zorunda kaldı.[7]

    Mahkeme sürecinin sonucunda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Ceza Dairesi, Anadolu 40. Asliye Ceza Mahkemesi’nce Ayşegül Terzi’yi darp ettiği gerekçesiyle Abdullah Çakıroğlu’nun ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’, ‘kasten yaralama’ ve ‘hakaret’ suçlarından 3 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldığı dava dosyasına ilişkin yapılan istinaf başvurularını karara bağladı. Dairenin kararında, sanık Çakıroğlu’nun Terzi’ye yönelik işlediği ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’ suçundan verilen 2 yıl hapis cezasına ilişkin istinaf başvurusunun, yerel mahkemenin kararında usul ve esasla ilgili bir aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle esastan reddine karar verdi. Sanık Çakıroğlu’nun yaralama eyleminin ise ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’ suçunun cebir unsuru kapsamında kaldığını belirten daire, sanık hakkında ‘kasten yaralama’ suçundan verilen 8 aylık hapis cezasına ilişkin hüküm kurulmasına yer olmadığını kararlaştırdı. Daire, sanık Çakıroğlu’na ‘hakaret’ suçundan verilen 1 yıl 2 aylık hapis cezasına ilişkin de atılı suçun unsurları oluşmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdi. Ceza dairesinin bu kararıyla Çakıroğlu’nun cezası 2 yıla düşerken, karar da kesinleşti.[8]

    Akit Gazetesi

    İncelenen gazeteler arasında Akit Gazetesi’nin internet sayfasında konuyla ilgili 3 haber yer almıştır. Akit gazetesindeki ilk haber, “Ayşegül T.’ye sort giydiği için tekme atan Çakıroğlu tutuklandı”[9] başlığıyla doğrudan konuyla ilgili olan tek haberdir. Haberde en dikkat çeken unsur ara başlıkta kullanılan “’Giyimini beğenmediğimi döverim’ demiş” ifadesidir. Hem bu ifadenin savcılıktan alındığı belirtilmiş, hem de aslında böyle bir şey söylemediği ima edilmiştir. “Dedi” yerine “demiş” ifadesi kullanılmış olması bu imayı güçlendirmektedir. Ayrıca haberin girişinde “saldıran”, “darp eden”, “şiddet uygulayan” ifadeleri yerine “şort giydiği gerekçesiyle tekme atan” ifadesinin tercih edilmiş olması da şiddet eylemin ciddiyetinin anlaşılmasına engel olmakta, hatta konunun bir şiddet eylemi bile olmadığı iddiasını güçlendirmektedir. Akit gazetesinin bu tavrı, yaygın medyanın öldürme, taciz ve tecavüz dışındaki saldırıları şiddet olarak dikkate almadığının göstergesi olarak okunabilir.

    Akit, 19/09/2016

    Gazetede yer alan ikinci haber “Sol medyanın çirkin yüzü”[10] başlığıyla yer almış ve erkek şiddetine uğrayan Ayşe Terzi’nin haberini günlerce gündeminde tuttuğu için “sol medya” eleştirilmiş, başörtüsü nedeniyle saldırıya uğradığı iddia edilen lise öğrencisinin haberine yer vermediği için yine “sol medya” çifte standart uygulamakla suçlanmıştır. Haberin detayında Ayşe Terzi’yi darp eden Abdullah Çakıroğlu’nun “meczup” olduğu vurgulanarak sol medyanın aslında konuyu yaşam tarzına yönelik bir saldırı olduğu yönünde manipüle ettiği vurgulanmıştır. Bu haber kadına yönelik şiddeti, kıyafeti ya da başörtüsü nedeniyle kadınların maruz kaldığı şiddeti anlatmakla ilgilenmemekte,  “biz” ve “öteki” karşıtlığını “Müslüman”-laik” ikili karşıtlığı üzerinden kurarak kadını da bu konunun nesnesi kılmaktadır.

    Akit, 16/02/2017

    Akit gazetesindeki üçüncü haber ise “Şortluya öyle, başörtülüye böyle[11] başlığıyla gazetede yer almış ve yine bir önceki haberdekine benzer dil ve söylemle yapılandırılmıştır. Haberin konusu yine Ayşe Terzi’nin darp edilmesi değil, başörtülü bir kadının şiddete uğramasıdır. Haberde “başörtülü kadın”ı darp eden erkeğe verilen ceza ile “şortlu kadın”ı darp eden erkeğe verilen ceza karşılaştırılarak yaşam biçimine müdahale iddiasının uydurma olduğu ifade edilmiş, konu erkek şiddeti ekseninden tamamen kaydırılarak “Adalet sadece şortlular için mi geçerli?” sorusu ile başörtüsü takan kadınların adaletsizlik yaşadığı imasında bulunulmuştur. Haberde “başörtülü kadın” mağduriyeti anlatısı yaratılmaya çalışılırken, başka bir hak ihlali yaratılmıştır.

    Akit, 02/11/2017

    Sözcü Gazetesi

    Sözcü Gazetesinde “Şortlu hemşire tekme atan saldırganı görünce gözyaşlarına boğuldu”[12] başlığıyla yer alan haberin başlığında “şortlu hemşire” ifadesinin kullanılması dikkat çekicidir. Konu erkek şiddetine uğrayan herhangi bir kadının hak ihlalinden şortlu hemşireye evirilmiş, kadının mesleği her fırsatta vurgulanmıştır. Giyim ve yaşam tarzına müdahale nedeniyle kamuoyunun tepkisine yol açan bu olay haberleştirilirken, yine kadının giyim tarzının sürekli altı çizilmiştir. Haberin spotunda da darp, şiddet, saldırı yerine “tekme attığı” ifadesinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Haberin devamında ise Ayşegül Terzi’nin ifadelerinden çok milletvekilinin sanığın ifadelerini sosyal medya hesabında paylaşımına yer verilmiş, sanık Abdullah Çakıroğlu’nun ifadeleri ve savunması ise haberin büyük bir bölümünü oluşturmuştur. Haberin bu şekilde yapılandırılmış olması ulusalcı, laik bir çizgide yer alan Sözcü gazetesinin yaygın medyanın haber üretim pratiğine benzer biçimde, eril, cinsiyetçi ve hak ihlalini görünür olmaktan uzaklaştıran söylemlerle haber anlatısını kurduğunu göstermektedir.

    Sözcü, 26/10/2016

    Sözcü gazetesinde yer alan bir diğer haber “Şortlu hemşireye tekme atan saldırgan tahliye edildi”[13] başlığını taşımaktadır. Bu haberde de yine “şortlu hemşire” ve “tekme atan” ifadelerinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Gazetenin sürekli kullandığı “tekme atan” ifadesi daha önce de vurgulandığı gibi eylemin, bir şiddet eylemi olarak görünürlüğünü azaltıcı nitelik taşımaktadır. Gazete aynı zamanda her ne kadar “tekme atma” olayı üzerinden olayın failini canavarlaştırmaya çalışsa da, hukuken “darp” olarak adlandırılması gereken eylemi, hukuki tanımın dışına çıkararak kutuplaşmanın bir aracı haline getirmektedir.

    Sözcü, 26/10/2016

    Sözcü, 26/10/2016

    Saldırganın tahliye edilmesinden iki gün sonra gazetede yer alan “Şortlu hemşireye tekme atan kişiye yakalama kararı”[14] başlıklı haber ise olayın geçmişine dair kısa bir bilgiden sonra büyük ölçüde saldırganın mahkeme ifadeleri ve savunmaları ile yapılandırılmıştır. Hem şiddet eyleminin görünürlüğünü azaltıcı ifadelerin kullanılması, hem şiddete maruz kalan kadının giydiği şortun sürekli altının çizilmesi hem de saldırganın sesinin haberde daha çok duyuluyor olması haberin eril bir anlatı ile kurgulandığının somut göstergeleri olarak okunabilir.

    Sözcü, 28/10/2016

    Sözcü gazetesinin “Şortlu hemşireye tekme davası sonrası kadınlardan basın açıklaması”[15] başlıklı haberinde ise gazetenin yine “şortlu hemşire” ifadesini başlığında kullanmayı tercih ettiği görülmektedir. Haberde “Kadın cinayetlerini durduracağız” platformunun basın açıklamasına yer verilmiştir. Basın açıklamasından “Bu ülkede laiklik tehdit altında” ifadesinin ara başlık olarak kullanılması gazetenin ulusalcı, laik çizgisiyle örtüşmekle birlikte, yine kadına yönelik şiddet mevzusunu da laik-Müslüman ikiliğine alet etmesine bir örnek olarak verilebilir.

    Sözcü, 21/12/2016

    Sözcü gazetesinin “Şortlu diye hemşireye saldıran Abdullah Çakıroğlu’nun avukatından şoke eden savunma”[16] başlıklı bir diğer haberinde ise Kadın cinayetlerini durduracağız platformunun duruşma salonu önündeki “Laiklik için direneceğiz” pankartı taşıdıkları fotoğrafı kullanılmıştır. Kadına şiddet ve hak ihlali anlatısından ziyade haberin sadece “laiklik” perspektifinden kuruluyor olması yine kadına yönelik hak ihlallerinin görünür olmasını engellemektedir.

    Sözcü, 03/05/2017

    “Şortlu kadına tekme davasında karar”[17] başlıklı bir diğer haberde ise avukatların, destek için gelen grupların ve sanığın sözlerine uzun uzun yer verilmiş olup Ayşegül Terzi’nin sözlerine haberde yer verilmemiş olması hak ihlaline maruz kalan kadının görünürlüğünü azaltıcı etki yaratmaktadır. Mahkeme tutanaklarından sanığın sözleri ve savunması alınarak kullanılmış, ancak şiddet mağduru kadının sadece avukatlarının beyanına yer verilmiştir. Sözcü Gazetesinin konuyla ilgili tüm haberlerde “şortlu kadın” ifadesini kullanması da eril ve cinsiyetçi bakış açısının bir yansıması olarak okunabilir.

    Sözcü, 07/09/2017 

    Yeni Şafak Gazetesi

    Yeni Şafak Gazetesinde “Hemşireye tekme atan şahıs hakkında karar çıktı” [18]başlığıyla yer alan haberdeki başlıkta da şiddet eyleminin görünürlüğünü azaltan “tekme atan” ifadesi kullanılmıştır. Haberde sıklıkla kullanılan fotoğraf ise zanlının akıl sağlığının yerinde olmadığının adeta kanıtı şeklinde, olayın karikatürize edilmesine yardımcı bir unsur gibi diğer gazetelerde ve haberlerde de yer almıştır. Haberin devamında zanlının emniyetteki ifadesine ve basının sorularına verdiği yanıtlara yer verilerek haber anlatısı kurgulanmıştır. Şiddet mağduru kadın haberde sadece “acımasızca tekmelenen genç hemşire” olarak yer almıştır.

    Yeni Şafak, 18/09/2016

    “Ayşegül Terzi davasında karar”[19]başlıklı bir diğer haberde, alt başlıkta “tekmeci saldırgan” ifadesi ile olayın şiddet ekseninden uzaklaştırılarak karikatürize edilme çabası ile yapılandırıldığı görülmektedir.

    Yeni Şafak, 07/09/2017

    “Tekmeli saldırganı ‘bipolar’ raporu kurtardı”[20] başlıklı haberde, ise özellikle “kurtardı” ifadesinin kullanılmış olması dikkat çekicidir. “Kurtulmak” ifadesi zor durumdan bir çıkış yolu bulunduğunda kullanıldığından, bu anlamda saldırganın zor durumda olduğu ve raporun onu bu zor durumdan kurtaracağı ima edilmiştir. Haberin detayına bakıldığında hastaneden alınan bipolar bozukluk raporu ile Çakıroğlu’nun avukatının beraat talebinde bulunacağı anlaşılmaktadır. Ancak haberin başlığı saldırganın aldığı rapor sayesinde ceza almayacağı ve yaşadığı zor durumdan kurtulacağı iması taşımaktadır.

    Yeni Şafak, 19/05/2018

    2) “Hamile Kadınların Sokakta Gezmesi Estetik Değil” Açıklaması

    TRT 1’in iftar saatinde yayımlanan “Ramazan Sevinci” isimli programına konuk olarak katılan Ömer Tuğrul İnançer’in Hamile kadınların estetik açıdan güzel bir görüntü oluşturmadığını, 6 ay 7 aydan sonra biraz eşinin arabasıyla hava almasının yeterli olduğunu[21] söylemesi üzerine kamuoyundan büyük tepki almıştı. Yaygın medyada uzun süre gündemde kalan bu açıklamanın Akit ve Yeni Şafak gazetelerinde haber haline getirilmediği görülmektedir. Bu gazeteler İnançer’in açıklamasına gündemlerinde yer vermemeyi tercih etmiştir. Bu tercih kamuoyu tepkilerinin yok sayıldığını göstermektedir.

    Sözcü Gazetesi

    Sözcü Gazetesinde “Sen nerede büyüdün be hoca?”[22] başlığı ile yer alan bir haber, başlığıyla İnaçer’in açıklamalarını eleştirdiği izlenimini yaratsa da kendini nasıl savunduğuna ve sözlerinin arkasında durduğuna yer verilmiştir. Haberde hangi kadın örgütlerinin, hangi platformların ne söylediğine, bu açıklamaları nasıl eleştirdiğine ve kamuoyunda, sosyal medyada oluşan tepkilere yer verilmemiş sadece açıklamayı yapan kişinin sözlerine yer verilmiştir.

    Sözcü, 25/07/2013

    Sözcü gazetesinde “İnançer’den TRT’de yine skandal sözler”[23] başlığıyla yer alan bir diğer haberde İnançer’in çalışan kadının patronuna hizmet etmesini haysiyetine nasıl uygun bulduğu ile ilgili açıklamalarına yer veriliyor. Yine TRT’deki Ramazan programındaki sözlerine doğrudan yer verilen haberde ara başlık olarak da İnançer’den birebir alıntı yapılması dikkat çekicidir. Haber yine tek boyutlu biçimde İnançer’in açıklamaları ile yapılandırılmıştır. Haberin başlığında “skandal” ifadesi kullanılsa da kadının kamusal hayata, çalışma hayatına katılımının tartışma konusu ediliyor oluşunun kamuoyunda aldığı eleştirilere haberde yer verilmemiştir.

    Sözcü, 21/09/2013

    “Kızının nereye atandığı ortaya çıktı”[24] başlıklı haberde ise İnançer’in daha önceki açıklamaları örnek gösterilerek kızının işi ve ataması ön plana çıkarılmıştır. Başka bir internet sitesi haber kaynağı olarak gösterilerek atama iddiasında bulunulmuştur. Haber İnançer’in açıklamalarını eleştirmekten ziyade konuyla hiç ilgisi olmayan bir kadının haklarının ihlal edildiği bir anlatıya dönüşmüştür. İnançer’in kızının eğitimi, iş tecrübesi haberde detaylı olarak yer almış ve fotoğrafı kullanılmıştır. Böylece sarf ettiği sözlerden asıl olarak kişi sorumlu iken, söz konusu kişinin sözlerinin tutarsızlığı gazete haberinde ispat edilmeye çalışılırken, yine bir başka kadın mağdur edilmiştir.

    Sözcü,  22/12/2014

    “Ömer Tuğrul İnançer’den komik savunma”[25]  başlıklı haberde İnançer’in kızı ile ilgili medyada yer alan haber ve yorumlara karşı kendini nasıl savunduğuna yer veriliyor. Bu haberde en dikkat çekici unsur İnançer’in yaptığı açıklamalar nedeniyle hem kamuoyundan büyük tepki aldığının, hamile kadınların sokak eylemleri düzenlediğinin belirtilmesi hem de bu tepkiler ve eylemlerle ilgili haberlere gazetede yer verilmemiş olmasıdır. Bu konuda Sözcü gazetesi olayın sadece sansasyonel boyutu ile ilgilenmiş, eril ve hak ihlalleri içeren bir anlatı ile haberlerini kurgulamıştır.

    Sözcü, 23/12/2014

    3) “İşsizliğin Nedeni İşgücüne Katılan Kadınlar” Açıklaması

    Dönemin Devlet Bakanı Mehmet Şimşek işsizliğin rekor kırdığı 2009 Mart ayında Eskişehir Sanayici ve İşadamları Derneği’nin konferansına konuk olmuştur. “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz?” sorusunu kendisi sorup cevaplayan Şimşek, “Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor” açıklamasında bulunmuştu.[26] Türkiye’deki işsiz sayısı, Mart 2009 döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 244 bin kişi artarak, 3 milyon 776 bin kişi olmuştu.[27] Bakan Şimşek’in bu açıklaması kamuoyunda büyük tepkiye neden olmuştu.

    Gazete taraması sonucu Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir köşe yazısı ve bir haber dışında konuyla ilgili başka bir habere rastlanmamıştır. Sözcü ve Akit gazeteleri bu konuyu gündemlerine almamışlardır.

    Yeni Şafak Gazetesi

    Yeni Şafak gazetesinde “Devlet Bakanı Mehmet Şimşek haklı mı?[28] başlığı ile yer bulan köşe yazısında Bakan Şimşek’in açıklamasında haklı olduğu yazarın etrafındaki birkaç örnek, kişisel gözlemleri öne sürülerek iddia ediliyor. Yazar kadınlar bir anda iş aramaya başladığı için işsizlik rakamlarının arttığını iddia ediyor.

    Yeni Şafak, 24/03/2009

    “Kriz ortamında kadınlar, iş bulmada erkeklere fark attı”[29] başlıklı haber ise, 2010 yılının Ocak ayına ait. Bu haberde Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun verileri kaynak gösterilerek ekonomik krizde evin geçimine katkıda bulunmak isteyen kadınların istihdama katıldığı belirtilerek Bakan Şimşek’in bir önceki yıl yaptığı açıklamanın doğru olduğu vurgulanmıştır. Haberin başlığı da istihdam konusunda kadın ve erkeği karşıt şekilde konumlandırmaktadır. Haber, işsizliğin ekonomik bir sorun olmaktan ziyade kadınların iş arayışlarının neticesi olduğu sonucunu güçlendirecek bir anlatı ile oluşturulmuştur. Ayrıca haberde ekmek yapan kadınların fotoğrafının kullanılması kadınların yine geleneksel rollerde temsil edildiğini göstermektedir.

    Yeni Şafak, 17/01/2010

    4) Pınar Gültekin Cinayeti Sonrası Yeniden Gündeme Gelen İstanbul Sözleşmesi

    Pınar Gültekin, Muğla‘nın Ula ilçesinde, 16 Temmuz 2020 günü kaybolan ve Cemal Metin Avcı tarafından öldürüldükten sonra, 21 Temmuz 2020 günü Menteşe ilçesinin kırsal Yerkesik Mahallesi’ndeki ormanlık alanda cesedi bulunan Kürt kökenli bir kadın.

    Olaydan sonra Türkiyeli kadınlar tarafından Instagram‘da #ChallengeAccepted hashtagi tekrar gündeme getirildi olay ve küresel bir boyuta dönüştü. Bu kampanya ile kadın cinayetlerine ve şiddetine ‘dur’ denildi. Jennifer Aniston, Kerry Washington, Jennifer Garner ve Eva Longoria gibi Hollywood yıldızları da kampanyaya destek oldu.

    Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İktisadi Bilimler Fakültesi’nde eğitim görmekte olan Gültekin, 16 Temmuz günü ablası Sibel Gültekin’le telefonla görüştükten sonra yalnız yaşadığı Ula ilçesinin Akyaka Mahallesi‘ndeki evinden Menteşe ilçesindeki AVM‘ye gitmek üzere ayrıldı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Kız kardeşi Sibel Gültekin ile annesi Şefika Gültekin, Muğla‘ya gelerek Akyaka Jandarma Karakol Komutanlığı’na kayıp ihbarında bulundu ve sosyal medyadan yardım isteyerek Gültekin’in bulunmasını istedi.

    Katil zanlısı evli ve bir çocuk babası olan 32 yaşındaki Cemal Metin Avcı’nın ifadesine göre Avcı, Gültekin’e şiddet uygulayarak onu bayılttıktan sonra boğarak cinayeti işlediği anlaşıldı.

    Zanlı, Gültekin ile ilişkilerinin olduğunu ve kendisini terk etmesi üzerine yaşanan tartışma sonucu cinayeti işlediğini iddia etti. Gültekin’in ailesine göre ise zanlı ile Gültekin arasında bir ilişki olmayıp, zanlı Gültekin ile bir barda tanıştıktan sonra kendisini ısrarlı takip etmeye ve ona mesaj yollamaya başlamıştı. Gültekin’in babasının iddiasına göre zanlı, kızı kendisini sosyal medyada engelleyince çok sinirlenerek cinayeti işlemişti.

    Yine Avcı’nın ifadelerinden ve incelemelerden edinilen bilgiye göre Avcı, Gültekin’i öldürdükten sonra, aynı gün benzin istasyonundan bir şişe benzin almış ve Yerkesik Mahallesi’ndeki ormanlık alanda, cesedi çöp varilinde yakıp, üzerine beton dökerek cinayet izini silmeye çalışmıştır. Avcı sorgudaki ifadesinde “neden öldürdün?” sorusuna “bir anlık öfke ile öldürdüm” şeklinde cevap verdi.

    Gültekin ailesinin avukatı Rezan Epözdemir ise zanlının suç ortakları bulunduğu ve cinayetin önceden ayrıntılı şekilde tasarlandığı yönündeki şüphelerini savcıya ilettiklerini belirtti.[30]

    Cemal Metin Avcı’nın Pınar Gültekin’i öldürmesinin ardından kadına yönelik şiddetle ilgili caydırıcı önlemler öngören İstanbul Sözleşmesi tekrar gündeme gelmiştir. İstanbul Sözleşmesi’nin tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir.[31] 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmıştır. İstanbul’da imzaya açılması sebebiyle bu şekilde isimlendirilmiştir. 14 Mart 2012 tarihinde onaylanmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde de yürürlüğe girmiştir.[32][33] Bu olayla ilgili olarak incelenen bütün gazeteler, olaya dair haber ya da köşe yazısına yer vermiştir.

    Akit Gazetesi

    Akit Gazetesi bu konuya en az yer veren gazetedir. Konuyla ilgili 1’li köşe yazısı olmak üzere toplam 3 habere ulaşılmıştır. “İstanbul sözleşmesi ve aileyi yok etmek için alınan kararlar”[34] başlıklı köşe yazısında sözleşmenin aile kurumunu çökertmeyi hedeflediği hatta “kamuoyu önünde meydana gelen dehşetli cinayetler”in nedeninin de bu tür sözleşmelerle ailenin yok edilmeye çalışılması olduğu belirtilmiştir. Yazıda kadın cinayeti, şiddet, kadına yönelik şiddet gibi ifadeler kullanılmamıştır. Sözleşme ile eşcinselliğin meşru hale getirileceği savunulmaktadır. Sözleşmeyi savunan AKP milletvekilleri de eleştirilmiştir. Yazıda özellikle dikkat çekici cümle “Kadınları hiç gereği yok iken çalışma hayatına zorla sokmaya çalışmak çok büyük yıkımlara yol açmıştır” cümlesidir. İstanbul sözleşmesi ile kadınların zorla çalışma hayatına itildiği bunun da aileyi yok etmek amacıyla yapıldığı iddia edilmektedir. Yazının devamında da kız çocuklarının kocaları ile nasıl iyi geçineceğini öğrenmesi için okula gönderildiğini, fakat hayal kırıklığına uğradıklarını anlatan bir anekdot yer almaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin Yahudi kurumlarının bir komplosu olduğu ve cinsiyetsiz bir toplum yaratılmasının amaçlandığı iddia edilmektedir. Sözleşmenin maddeleri eleştirilerek LGBTİ bireyler “sapık güruh” olarak tanımlanmış ve sözleşmenin kadın cinayetlerini önlemekten ziyade bu “sapık güruh”u korumak amacıyla bu maddelerin sözleşmede yer aldığı iddia edilmiştir. Hatta LGBTİ bireylerin bazı cinayetleri bahane ederek İstanbul Sözleşmesi’ni savundukları belirtilmektedir.

    Akit Gazetesinde yer alan bu köşe yazısı her cümlesi ile ayrıştırıcı, nefreti ve şiddeti körükleyen bir dil içermektedir. Yazıda kadın yoktur, görünür değildir. Pınar Gültekin cinayetinden hiç söz edilmemektedir. Yazı sadece aile vurgusu üzerinden sözleşmeyi reddetmektedir. Tanımlamalar, nitelemeler eril, hatta hak ihlali içeren boyutlardadır.

    Akit, 31/08/2019

    Akit Gazetesinde yer alan ikinci haber, “İstanbul sözleşmesi maddeleri neler?”[35] başlığıyla verilmiştir. Haberin girişinde sözleşmenin imzaya açılması ve onaylanması süreciyle ilgili bilgi verilerek AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş’un sözleşmeden çıkılabileceğinin sinyallerini verdiğinden söz edilmiştir. Haberde Avrupa vurgusu dikkat çekicidir. Akit’in bir önceki haberinde de sözleşmenin bölgesel farklar dikkate alınmadan kabul edildiğinden söz edilmiştir. Buradaki Avrupa vurgusu da temelde sözleşmenin Avrupa ülkeleri tarafından ve onların kültürel dokusuna uygun hazırlandığı ve bizim kültürel geleneklerimizle bağdaşmadığı vurgusu ön plana çıkarılmıştır. Haberde dikkat çeken bir diğer unsur da bir erkek tarafından şiddete maruz kalan kadın fotoğrafı kullanılmış olmasıdır. Erkek ayakta, elleri yumruk, gücünü gösterir bir pozisyonda kadın ise savunma halinde, erkekten daha aşağıda konumlandırılmış ve mağdur, kurban pozisyonundadır.

    Akit, 02/07/2020

    Akit Gazetesindeki son haber “Ağzı bozuk, saygısız, topluma uzak İstanbul Sözleşmesi’ni savunan feministten iğrenç mesajlar”[36] başlığıyla gazetede yer almıştır. Haberin spotunda kadına şiddet sorununun Türkiye’nin kanayan yarası olduğu ifade edilmiş, ancak İstanbul Sözleşmesi’nin bu sorunu alevlendirdiği iddia edilmiştir. Haberin girişinde ise ilk cümlenin “27 yaşındaki Pınar Gültekin, görüştüğü adamın evli olduğunu öğrenince konuşmayı kesti” olması dikkat çekicidir. Haberin devamında “Bunun üzerine kıskançlık krizine giren ve eşini aldattığının ortaya çıkmasını istemeyen Cemal Metin Avcı, Pınar’ı canice katletti. Pınar’ın öldürülmesinin ardından, kadına yönelik şiddeti körükleyen İstanbul Sözleşmesi tekrar gündeme geldi”. Haberin girişi sansasyonel haberciliğin tipik bir örneğidir. Haberin devamında da kadın cinayetlerindeki artış İstanbul Sözleşmesi’ne bağlanmıştır. Yine haberin devamında İstanbul Sözleşmesi’ni savunan ve feminist olduğu iddia edilen bir kadının tweetleri ahlak dışı olduğu iddia edilerek paylaşılmıştır. Tweetleri “ahlak dışı” ve “mide bulandırıcı” bulunan kadın kullanıcının kimliği açık bir şekilde haberde kullanılarak, hak ihlali yapılmış ve kadın kullanıcı açık bir şekilde hedef gösterilmiştir. Haberde “biz” “öteki” karşıtlığı üzerinden İstanbul Sözleşmesi sadece “LGBTİ”, “feminizm”, “AKP karşıtlığı” üzerinden tartışılmış ve karşıtlık bu kavramlar aracılığıyla kurulmuştur.

    Akit, 23/07/2020

    Sözcü Gazetesi

    Sözcü Gazetesinde “‘Türkiye Tipi’ İstanbul Sözleşmesi”[37] başlıklı ilk haber 2015 tarihlidir. Haberde İstanbul Sözleşmesi’nin bir yıldır yürürlükte olduğu ancak yürürlüğe girmesinden bu yana 258 kadının daha öldürüldüğü belirtilmiştir. Haberde CHP Ankara Milletvekili, Avrupa Konseyi Eşitlik ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu Başkanı Gülsün Bilgehan’ın değerlendirmelerine yer verilmiştir. Sözleşmenin yürürlüğe girmiş olmasına rağmen hükümlerinin uygulanmıyor olması haberde eleştirilmiştir. Sözcü’nün İstanbul Sözleşmesi’ni işlenen bir kadın cinayeti ya da kamuoyunun tepkisine neden olan kadın hak ihlali olmadan gündemine almış olması önemlidir.

    Sözcü, 31/07/2015

    Sözcü Gazetesindeki “Covid-19 İstanbul Sözleşmesi’ne aykırı hareketleri artırdı![38] başlıklı haberde ise Corona virüs salgını nedeniyle insanların evlerine kapanması sonucu aile içi şiddetin arttığı ve çevrimiçi ortamda şiddet ve istismar görüntülerinin hızla yayıldığı vurgulanmaktadır. Gazetenin yine spesifik bir şiddet olayından ziyade, pandemi sürecinde evlere kapanılmasıyla birlikte kadınların daha çok hak ihlaline, şiddete maruz kalmasını gündemine almış olması önemlidir. Ancak haberde kaynak olarak The Guardian gösterilmiştir. Pandemi döneminde kadınların aile içi şiddete, erkek şiddetine maruz kaldığını gösteren raporlar, araştırmalar hazırlanmıştır.[39] Bunlardan yararlanmak yerine böylesi bir kaynağın tercih edilmiş olması da gazetecilik pratikleri açısından sorgulanması gereken bir durumdur. Haberde kullanılan fotoğraf ise yukarıda söz edilen Akit gazetesinin kullandığı fotoğraf ile büyük benzerlik taşıması açısından ilginçtir. Erkek elleri yumruk şekilde ayakta, kadın yere oturmuş, aşağı konumda ve kurban pozisyonunda. Bu da bize gazetelerin farklı ideolojik bakış açılarına veya siyasi duruşlara sahip olsa bile, söz konusu kadın hak ihlali olduğunda aynı eril bakış ile hareket ettiklerini ve haberlerini bu anlatı ile yapılandırdıklarını göstermektedir.

    Sözcü, 05/05/2020

    Sözcü Gazetesi, 21 Temmuz 2020 tarihli 3 farklı haberde kadına yönelik şiddetin son bulması için İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasının önemini vurgulayan sanatçı Orhan Aydın, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Twitter hesabından yaptıkları paylaşımları haber haline getirmiştir. “Orhan Aydın, Pınar Gültekin mesajında İstanbul Sözleşmesi’ni hatırlattı”[40], “Meral Akşener: Daha kaç kadınımızı kaybetmemiz gerekiyor?”[41], “İBB’den Pınar Gültekin paylaşımı: Artık yeter!”[42] başlıklı haberlerle gazetenin İstanbul Sözleşmesi’ni farklı boyutlarıyla gündeminde tutmuş olması önemlidir. Her üç haberde de vurgu İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasına yöneliktir.

    Sözcü, 21/07/2020

    Sözcü, 21/07/2020

    Sözcü, 21/07/2020

    Gazetenin “İstanbul Sözleşmesi nedir? İstanbul Sözleşmesi maddelerinde neler var?”[43] başlıklı haberi sözleşmenin içeriğine ve maddelerine ilişkin detayları içermektedir. Kamuoyunun gündeminde olan bu konunun sözleşmenin tam metninin de habere eklenerek gazetede yer alması önemlidir. Medyada sansasyonel habercilik pratikleri yaygın olarak kullanıldığından kadına yönelik şiddet haberlerinde detaylar ön plana çıkarılarak olayın hukuki süreci ve akışı ve takibi ihmal edilmektedir. Aynı şey İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanma talebi haberleri için de geçerlidir. Ya belirli maddeler ön plana çıkarılarak konu ideolojik ve siyasi bir tartışma ekseninde gündeme gelmekte ya da sözleşmenin ne zaman kabul edildiği, uygulanmasının neden önemli olduğu göz ardı edilmektedir. Bu da medyada İstanbul Sözleşmesi ile ilgili haberlerin bağlamsız, önemsiz, sanki küçük bir azınlığı ilgilendiren bir meseleymiş gibi algılanmasına yol açmaktadır.

    Sözcü, 22/07/2020

    Sözcü Gazetesinin “TÜSİAD: İstanbul sözleşmesi yaşatır”[44] başlıklı haberinde sözleşmenin uygulanmasının önemine dair TÜSİAD’ın açıklamalarına geniş verilmiştir. Haberin spotunda “ama’sız ve fakat’sız bir yaklaşım içinde olunması gerektiği”nin belirtilmiş olması önemlidir. Kamuoyunda sözleşme tartışılırken “kadına karşı şiddeti önleyelim ama…” “İstanbul Sözleşmesi önemli ama…” biçiminde sözleşmeye karşı çıkıldığı için haberdeki bu vurgu önemlidir. Sözleşmenin tartışmaya açılmasının, şiddet uygulayanları cesaretlendireceği anlamına geleceği vurgusu da bu bağlamda önemlidir. Haberde eylem yapan kadınların fotoğrafının tercih edilmesi bu anlamda haber içeriğiyle uyumlu ve anlamı güçlendirecek niteliktedir. Ancak haberde özne olarak “vahşice katledilen Pınar Gültekin” ifadesinin kullanılması ve edilgen fiil tercih edilmesi şiddet eylemini gerçekleştiren kişiyi, faili gizlemeye yol açmıştır. Bu tercih bize, kadına yönelik şiddet eylemleri haberleştirilirken yaygın medyada çok sık gördüğümüz bu ifadenin ne kadar kanıksanmış olduğunu, hak haberciliği yapılmaya çalışılırken bile kadınların görünür olamadığını göstermektedir.

    Sözcü, 22/07/2020

    “Pınar Gültekin hakkında çirkin paylaşıma soruşturma”[45] başlıklı haberdeyse Antalya Muratpaşa Belediyesi’nde görevli bir memurun Pınar Gültekin hakkındaki sosyal medya paylaşımları üzerine soruşturma açıldığından söz edilmektedir. Haberde paylaşımları yapan Ali Hakan Yatgın’ın sosyal medya paylaşımlarının yer almaması dikkat çekicidir. Yatgın medya bu tür şiddet ve hak ihlali içeren paylaşımları eleştirir nitelikte haber yaparken bu paylaşımları tekrar tekrar vurgulayarak aslında şiddetin yeniden üretimine katkıda bulunmaktadır. Sözcü’nün paylaşımlara yer vermemesi bu bağlamda önemlidir. Bir diğer dikkat çeken unsur ise haberde “Pınar Gültekin’in vahşice öldürülmesi” ifadesinin kullanılmasıdır. Yukarıdaki habere benzer şekilde olayın faili haberde yer almamakta, kadın ise mağdur olarak yer almaktadır. Haberde belediyenin ve Tüm-Bel-Sen’in bu paylaşımları kınayan mesajlarına yer verilmiş ancak şiddet, hak ihlali eleştirisi yapılırken kadın yine mağdur, şiddet eylemi ise edilgen biçimde haberde yer almıştır.

    Sözcü, 24/07/2020

    Sözcü Gazetesinin “İstanbul Sözleşmesi: Kim neden savunuyor, kim neden karşı?”[46] başlıklı haberinde sözleşmeyi savunanları temsilen avukat Tuba Torun, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav, mağdur aileler, sözleşmeye karşı çıkanları temsilen yazar Abdurrahman Dilipak’ın açıklamalarına yer verilmiştir. Kamuoyunda belirli aralıklarla tartışılıp gündeme gelen böylesi önemli bir konunun ardalan bilgisinin, takibinin yapılması açısından gazetenin yaptığı bu haber önemlidir. Yaygın medyada gördüğümüz en büyük eksiklerden biri haberin ardalan bilgisinin, tarihinin ve takibinin eksikliğidir.

    Sözcü, 24/07/2020

    “İstanbul Sözleşmesi’nde kimin dediği olacak?”[47] başlıklı haberde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızının başkan yardımcılığını yürüttüğü KADEM’in yaptığı ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasının önemine dikkat çeken açıklamaya yer verilmiştir. Bu haberde en dikkat çeken unsur iktidarın sözleşmenin iptal edilmesini gündeme getirirken bir taraftan da Erdoğan’ın kızının yönetiminde söz sahibi olduğu bir derneğin, sözleşmeyi destekler nitelikteki açıklamasının yarattığı çelişkinin haberde yer almıyor olmasıdır. Haberde ayrıca CHP, MHP, İyi Parti ve Deva Partisi’nin sözleşmeyi destekleyen açıklamalarına yer verilmiş ancak iktidarın tavrı, sözleşmeyi geri çekmek istemesi ve derneğin açıklamasının doğal olarak yarattığı çelişki haberde yer almamıştır.

    Sözcü, 02/08/2020

    Gazetenin “Türkiye’nin birçok ilinde kadınlar ‘İstanbul Sözleşmesi Uygulansın’ dedi”[48] başlıklı haberinde AKP’nin sözleşmeden geri çekilmeyi gündeme getirmesinden sonra kadınların Türkiye’nin pek çok ilinde yaptığı protesto gösterilerine yer verilmiştir. Haberde neredeyse her ildeki gösterilere ait protesto fotoğrafları, polis müdahalesi ve gözaltı bilgileri yer almıştır. Kullanılan fotoğrafların tümü illerdeki protestolara ait fotoğraflardır.

    Sözcü, 05/08/2020

    “İstanbul Sözleşmesi nedir? İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerinde neler var?” [49] başlıklı haberde ise sözleşmenin maddeleri, amacı, kapsamı oldukça detaylı ve derli toplu bir şekilde yer almaktadır. Sözcü Gazetesinin belirli aralıklarla sözleşmeye dair detaylı bilgileri paylaşması konunun takibi açısından önemlidir.

    Sözcü, 10/08/2020 

    “İstanbul Sözleşmesi’nde kadınlar tek yürek oldu: ‘Pazarlık yok, uygulatacağız’”[50] başlıklı haber ise 05 Ağustos 2020 tarihli “Türkiye’nin birçok ilinde kadınlar ‘İstanbul Sözleşmesi Uygulansın’ dedi” haberinin devamı niteliğindedir. Türkiye’nin pek çok ilinde sözleşmenin uygulanması için gösteri yapan kadınlar gözaltına alınmıştı.  Bu haber, gözaltı sonrası Ankara Kadın Platformu üyesi kadınların hem gözaltına alınmalarına hem de sözleşmeye dair açıklamalarını içermektedir.

    Sözcü, 13/08/2020

    Yeni Şafak Gazetesi

    Yeni Şafak Gazetesinde konuyla ilgili 2 haber 7 köşe yazısına ulaşılmıştır. “Başınıza İstanbul sözleşmesi kadar taş düşsün!”[51] başlıklı köşe yazısında İstanbul Sözleşmesi’ne dair sözleşmenin KADEM üzerinden ele alındığı görülmektedir. [52] Bu yazıda İstanbul Sözleşmesi KADEM ve “aile” üzerinden ele alınmıştır. İstanbul Sözleşmesi’nin öneminden kadın veya erkek şiddetinden bahsedilmemekte, sadece KADEM savunusu yapılmaktadır.

    Yeni Şafak, 13/07/2019

    “İstanbul Sözleşmesi kadınları korur mu?”[53] başlıklı bir diğer köşe yazısında ise kadını hukuki sözleşmelerin değil “toplumsal ahlak”ın koruyabileceği iddia edilmektedir. Kadınların erkekler tarafından anlaşılamadığı, hatta kadınların ne istediklerini bilmedikleri ifade edilmekte, kadın hakları ise “kadına nezaketsizlik etmeme, fiske vurmamış olma” çerçevesinde değerlendirilmektedir. Genel olarak şiddet sorununun ortadan kaldırılması gerektiği gibi makul bir iddia, erkeğin kadına uyguladığı şiddeti özel bir kategori olarak ele almanın anlamsız olduğu savunusuyla harmanlanmakta 2007 yılında yapılmış bir araştırmaya referansla liseli kızların erkeklere oranla şiddete daha fazla başvurduğu iddia edilmektedir. Yazıda ailenin yaşadığı krizin nedeni olarak da sekülarizm gösterilmiştir. Bu yazı, Yeni Şafak Gazetesinin siyasi duruşunu yansıtan tipik bir yazı olarak değerlendirilebilir.

    Yeni Şafak, 23/07/2019 

    “İstanbul Sözleşmesi nedir? Neden imzalandı? Niçin iptal edilmek isteniyor?”[54] başlıklı haber ise sözleşmenin içeriğini, imzalanma nedenini anlatmaktan ziyade Türkiye’nin sözleşmeye taraf olmak istememe gerekçelerini ele alıyor. Özellikle 6284 sayılı kanunun muallak bir şiddet tanımı içerdiği ve bu maddeye dayanılarak erkeklerin mağdur edileceği ifade ediliyor. Ayrıca sözleşme ile “Femi-faşist zihniyet”in eşcinsel evlilikleri meşrulaştırarak, aileyi yok edeceği ifade ediliyor. Haberde “Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması için birçok sebebi var” alt başlığının altında başka bir ülkeden bir eylem fotoğrafı kullanılmıştır. Fotoğrafta yüzü mozaikli renkli etek giyen bir kız çocuğu yer almaktadır. Fotoğrafın altında ise “LGBT devşirecek çocuk arıyor” başlığı kullanılmıştır. Yine haberin bitiminde “Türkiye’de sapkın LGBT’yi destekleyen firmalar eşcinselliği meşrulaştırmaya çalışıyor” başlığıyla farklı bir haber yer almaktadır. Haberde ilk kullanılan fotoğraf daha önce de Yeni Şafak’ın kullandığı elleri yumruk ayakta duran erkek, kendini korumaya çalışan kadın fotoğrafıdır. Bu haber, Yeni Şafak’ın sözleşmenin ne olduğu, neden imzalandığı, kadınların erkek şiddetine maruz kalması konularından ziyade “biz” ve “öteki” karşıtlığı üzerinden tartışmaları sürdürdüğünün örneğidir. Şiddete uğrayan, erkekler tarafından öldürülen kadınlardan söz edilmemekle birlikte sözleşmenin LGBT bireylerin ve feministlerin lobi faaliyetleri sonucu oluşturulmuş bir metin olduğu iddia edilmektedir.

    Yeni Şafak, 21/07/2020

    “İstanbul Sözleşmesi’ni savunanların asılsız tezleri”[55] başlıklı köşe yazısında ise Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesi gerektiğini düşünenlerin kadınlara şiddeti savunmadığı belirtiliyor. “Bu kadar eleştiri okudum, hiçbirisinde kadına şiddet uygulayalım ve bu sözleşme önümüzde engel, ifadesine rastlamadım” cümlesi toplumdaki kadına şiddet, kadın cinayetleri konusuna ne kadar yabancı olunduğunu göstermekle birlikte başlı başına hak ihlali içermektedir. Sözleşmenin toplumsal cinsiyet eşitliği ve eşcinsel içeriği eleştirilerek aile ve “kadın değerleri”ne ters düştüğü iddia ediliyor. Ayrıca toplumun sözleşmeyle ilgili algısının ölçüldüğü bir araştırmadan söz ediliyor ve bu araştırmada %84.2 oranında sözleşmenin yeterince bilinmediği sonucuna varıldığı belirtiliyor. İstanbul Sözleşmesi’nin içeriği, maddeleri, amacı konusunda kamuoyunu bilgilendirme görevini manipülatif bir şekilde kullanan bir gazetenin köşe yazarının halkın sözleşmeyi bilmediğinden yakınması da ironiktir. Yazı bütünüyle CHP ve HDP ile iktidar karşıtlığı üzerinden kurulmuş, sözleşmeyi savunan muhalefet “oğlancılık” ve “lezbiyenlik” ile suçlanmıştır.

    Yeni Şafak, 22/07/2020

    “Tek kelime: Vahşet”[56] başlıklı haberin spotunda cinayete ait detayların yer alması dikkat çekicidir. Yaygın medya kadın cinayetlerini haberleştirirken şiddeti meşrulaştıracak, teşhir edecek boyutta detaylara yer vermektedir. Haberin girişinde ise “Pınar Gültekin’in cinayete kurban gittiği” ifadesi ile yine faili gizlendiği görülmektedir. Haberde kullanılan fotoğrafta Pınar Gültekin’in cesedinin olduğu varilin fotoğrafı kullanılmıştır. Olayın hikâyesine yer verilen haberin devamında ise katil Cemal Metin Avcı’dan, Pınar Gültekin’in eski sevgilisi olarak söz edilmiş, yine cinayetle ilgili detaylara yer verilmiştir. Gazetenin bu haberi ele alış biçimi tipik sansasyonel habercilik örneği olarak okunabilir.

    Yeni Şafak, 22/07/2020

    “Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır!”[57] ve “İstanbul Sözleşmesi’nde neyi tartıştığımızı biliyor muyuz?”[58] başlıklı köşe yazılarında da daha önceki yazılara benzer şekilde asıl amacın “sapkın eşcinsel ilişki biçimleri”ni topluma dayatmak olduğu iddia ediliyor. İlk yazıda “Fakat bu yasa uygulamaya konulduğu zamandan bu yana kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarında azalma değil, artma hatta katlanma olmuş!” ifadesi ve ikinci yazıda “Türkiye’de kadına yönelik şiddetin artışı ile bu sözleşmenin yürürlüğü neredeyse paralel” ifadesinin dezenformasyon içermesi ve manipülatif olmasıdır. Öncelikle “yasa” değil sözleşme imzalanmıştır, ancak hükümleri uygulanmamaktadır. Anayasada uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğu belirtilmiş olmasına rağmen uygulanmıyor olması eleştirilmekte ve sözleşme hükümlerinin uygulanması talep edilmektedir.

    Yeni Şafak, 27/07/2020

    Yeni Şafak, 27/07/2020

    “Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe atmalı!”[59] başlıklı köşe yazısında ise sözleşmenin amacının “cinsiyetsizlik”, “cinsiyetsiz bir cinsel kimlik” olduğu iddia ediliyor. “Toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim” kavramlarının “Tanrı’ya meydan okumak” anlamına geldiği savunuluyor. Asıl tartışma KADEM ve “aile” kavramı üzerinden yürütülüyor ve derneğin “feminizm” içinden konuşması eleştiriliyor. Sözleşmenin büyük yıkımlara yol açacağı ve KADEM’in durduğu yerin “Müslümanca bir yer” olmadığı iddia ediliyor. Burada da Müslüman ve Müslüman olmayan karşıtlığı iyice netleşiyor. Bir tarafta feministler, KAOSGL yani “Müslüman olmayanlar”, diğer tarafta ise Müslümanlar yer alıyor. Aslında iktidar içindeki önemlice bir kısım kadının da sözleşmenin iptal edilmesine karşı çıkması eleştirilirken, bütün muhalefet “Müslümanlık  dışı” ilan edilerek ayrıştırılmaktadır.

    Yeni Şafak, 03/08/2020 

    Sonuç

    Bu rapor kapsamında söylemsel analize tabi tutulan üç gazetenin seçilen örnek olaylarla ilgili verilerini değerlendirdiğimizde karşımıza genel hatlarıyla şöyle bir sonuç çıkmaktadır:

    Akit Gazetesi: İlk örnek haber olarak seçilen “Şort giydiği gerekçesi ile erkek şiddetine uğrayan kadın” haberinde Akit Gazetesinin, kullanmayı tercih ettiği ifadeler ile şiddet eylemini önemsizleştirdiği görülmektedir. Bu durum yaygın medyanın şiddet eylemini “tecavüz”, “taciz”, “cinayet”  ile sınırlı tutmasının, ağır fiziksel şiddet eylemi dışında kalan eylemleri küçümseyerek ya da önemsizleştirerek aktarmasının bir örneğidir. Ayrıca Akit gazetesi konuyu “Müslüman” ve “laik” yani “biz” ve “öteki” karşıtlığı üzerinden ele almaktadır.

    İkinci örnek haber olan “Hamile kadınların sokakta gezmesi estetik değil” açıklamasının ise Akit Gazetesinin gündeminde yer almadığı görülmüştür. Kamuoyunda büyük tepkiye neden olan bu açıklamaya yönelik herhangi bir haberin yapılmamış olması konuya taraf olmak istememe ya da toplum gündemi ile gazetenin gündeminin birbirinden ayrı olması olarak okunabilir.

    Üçüncü örnek haber olan “İşsizliğin nedeni işgücüne katılan kadınlar” açıklaması ile ilgili olarak yine Akit Gazetesinde herhangi bir haber yer almamıştır. Benzer şekilde bu açıklama da kamuoyunda tepkiye neden olmuştur, ancak gazete öznesi kadın olan ve açık bir şekilde hak ihlali içeren her iki açıklamada da sessiz kalmayı tercih etmiştir.

    Son örnek haber olarak seçilen “Pınar Gültekin cinayeti sonrası yeniden gündeme gelen İstanbul Sözleşmesi” konusunda da Akit Gazetesi, seçilen diğer iki gazeteye göre konuya en az yer veren gazetedir. Sözleşme, incelenen tüm haberlerde “aile” “LGBTİ” bireyler ve “feminizm” ekseninde tartışılmış, sözleşme ile ailenin yok edilmeye çalışıldığı iddia edilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Akit Gazetesinin ayrıştırıcı, nefret söylemi içeren ve şiddeti körükleyen hatta kişileri hedef gösterici bir dil kullandığı görülmektedir.

    Sözcü Gazetesi: İlk örnek haberde Sözcü Gazetesinin ulusalcı, laik çizgisine rağmen eril, cinsiyetçi ve hak ihlallerini görünür kılmaktan uzak habercilik pratikleri sergilediği görülmektedir. Yine yaygın medyanın sık kullandığı bir pratik olan erkek şiddetinin görünürlüğünü azaltıcı, eylemin bir şiddet eylemi olarak algılanmasını engelleyen ifadelere başvurulduğu göze çarpmaktadır. Haberlerde şiddet eylemini gerçekleştiren erkeğin sesi daha fazla duyulmaktadır. Sözcü Gazetesi bu örnek olayla ilgili haberlerini çoğunlukla “laiklik” ekseninde ele almakta, bu anlamda tıpkı Akit Gazetesinin kendi siyasi çerçevesi içinde konuyu tartışmasına benzer bir eğilim göstermektedir.

    İkinci örnek olayda ise yine gazetenin haberlerini eril bir anlatı ile kurguladığı görülmektedir. Eleştiri iddiasında olan bir haber başlığının altında bütünüyle eleştirilen kişinin açıklamalarına yer verilmesi, kadınların tepkilerinin, açıklamalarının, eylemlerinin haberde yer almaması sansasyonel haberciliğin tipik bir örneği olarak okunabilir. Ayrıca gazetenin haber kaynağı olarak başka bir internet sitesini göstermesi, kadın haklarını savunmaya çalışırken başka bir kadının kimliğini açıkça kullanarak hak ihlali yapması da gazetecilik pratikleri açısından oldukça problemlidir.

    Üçüncü örnek olayı Sözcü Gazetesinin de gündemine almadığı görülmektedir.

    Son örnek olayda Sözcü Gazetesi, İstanbul Sözleşmesi’ne gündeminde ağırlıklı olarak yer vermiş, belirli aralıklarla, cinayet veya şiddet eylemleri olmadığı dönemlerde de sözleşmeyi ele almıştır. Gazete farklı kadın platformlarının, mağdur ailelerin, avukatların görüşlerine haberlerinde yer vermiş, belirli aralıklarla sözleşmenin amacını, maddelerinin neler olduğunu detaylı bir şekilde haber haline getirmiştir. Sözcü Gazetesinin haberlerin ardalan bilgisine yer verdiği ve konu takibi yaptığı görülmektedir. Ancak gazetenin bu örnek olayda da haber kaynağı gösterme pratikleri oldukça sorunludur. Ayrıca kadına yönelik şiddet konusuyla ilgili yapılan bir araştırma haberinde Akit Gazetesinin kullandığı ve kadının şiddet mağduru olarak temsil edildiği fotoğrafın aynısını kullanması oldukça düşündürücüdür. Bu da bize ideolojiler ve siyasi duruş ne kadar farklı olsa da söz konusu kadının temsili olduğunda medyanın aynı cinsiyetçi ve eril kalıp ve klişelerle hareket ettiğini göstermektedir. Örneğin birkaç haberde “vahşice katledilen Pınar Gültekin” ifadesinin kullanılması ve edilgen fiil tercih edilmesi şiddet eylemini gerçekleştiren kişiyi, faili gizlemeye yol açmaktadır. Yanı sıra “vahşice” gibi sıfatlar, olayın failini insandışılaştırarak, sorunun özünün gözden kaçırılmasına yol açmaktadır.

    Yeni Şafak Gazetesi: İlk örnek olayda gazete erkek şiddetine maruz kalan kadını belirsiz bir özne olarak ele almış, şiddet eyleminin failinin ise açıklamalarına, savunmalarına detaylı bir şekilde yer vermiştir. Saldırganı haklılaştıran ifadeler kullanılarak olay, “şiddet” ve “kadın” ekseninden ziyade karikatürize edilerek aktarılmaktadır.

    İkinci örnek olay gazetenin gündeminde yer almamıştır.

    Üçüncü örnek olayla ilgili olarak yapılan açıklamayı destekler nitelikte “kadınların işgücüne katılım isteğinin işsizliğe neden olduğu” savunulmaktadır. Yeni Şafak Gazetesinin de kaynak gösterme pratikleri oldukça sorunludur. Ulusal kurumların verilerinden ziyade haberde ortaya atılan iddiaları destekleyecek kurumların verileri örnek gösterilmiştir. Ayrıca istihdam konusunda kadın ve erkeği rakip, karşıt konumlandıran bir haber anlatısı kurulmuştur.

    Dördüncü örnek olayla ilgili Yeni Şafak Gazetesinin İstanbul Sözleşmesi’ni KADEM ve aile kavramı bağlamında tartıştığı görülmektedir. Ayrıca gazetede “kadına yönelik şiddet” diye bir olgunun varlığı sorgulanmakta ve kadını sadece “toplumsal ahlak”ın koruyabileceği iddia edilmektedir. Sözleşmenin feminist hareket ve LGBTİ bireylerin bir komplosu olduğu ve temel amacın aileyi yok etmek olduğu savunulmaktadır. Gazetenin bu konudaki haber dili “biz” ve “öteki”, yani sözleşmeye karşı çıkan Müslümanlar ve sözleşmeyi savunan Müslüman olmayan feministler, LGBTİ bireyler karşıtlığı üzerine inşa edilmiştir. “Cinsel yönelim”, “toplumsal cinsiyet” kavramlarını gündeme getirenlerin Tanrı’ya meydan okudukları iddia edilmektedir. Gazetenin haber dili ise açık bir şekilde şiddeti meşrulaştırıcı, eril, hak ihlali içeren ve sansasyonel habercilik örneğidir.

    Sonuç olarak kadınların medyada görünür olma, temsil edilme biçimlerinin, kamusal hayata, çalışma hayatına katılımının incelenen gazeteler çerçevesinde oldukça sorunlu olduğu anlaşılmaktadır. Kadınların hak talepleri çoğunlukla şiddet eylemlerinin öznesi olduklarında gündeme gelmekte, bu talepler de gazetelerin siyasi tercihleri çerçevesinde farklı bağlamlarda tartışılmaktadır. Özellikle Yeni Şafak ve Akit gazeteleri kadına yönelik şiddet eylemlerini “tecavüz”, “cinayet” gibi ağır fiziksel şiddet ile sınırlı tutarak bunların dışındaki şiddet eylemlerini karikatürize ederek aktarmaktadır. Yine her iki gazete kadınların hak taleplerini gündemine alırken Müslüman ve Müslüman olmayan karşıtlığı üzerinden eril ve ayrıştırıcı bir dil ile haber anlatısını kurmuştur. Haber analizleri sonucu ulaşılan önemli verilerden biri de kadınların hak taleplerine en fazla yer veren, bu konuda kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik haber yapan Sözcü Gazetesinin ulusalcı, laik çizgisine rağmen cinsiyetçi ve eril bir dil ile haberlerini yapılandırmış olmasıdır. Ayrıca, tıpkı diğer iki gazetenin hak taleplerini “aile” ve “ahlak” çerçevesinde tartışması gibi Sözcü de “laiklik” çerçevesinde konuyu sınırlamakta, bu durum kadının sesinin haberde duyulmamasına yol açmaktadır.

    Son olarak her üç gazete de haber kaynağı gösterme konusunda oldukça sorunlu pratiklere sahiptir. Savundukları ideoloji veya siyasi duruşları ne olursa olsun söz konusu kadınların temsili ve hak talepleri olunca medyanın aynı cinsiyetçi, eril ve hak ihlaline yol açan pratiklerle haberlerini yapılandırdığı görülmektedir.

    Kaynakça

    Abadan-Unat, Nermin (1982), Türk Toplumunda Kadın, 2. Baskı, Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını.

    Adaklı-Aksop, Gülseren (2000), “Reality Show’larda Kadına Yönelik Şiddet ve Kadın İmgesi”, içinde Televizyon, Kadın ve Şiddet, Derleyen, Nur Betül Çelik, Ankara: KİV Yayınları, s.111-135.

    Altun, Abduldezak vd. (2007), “Aile İçi Şiddet Haberlerinin Üretim Süreci ve Medya Profesyonelleri”.  İletişim Araştırmaları Dergisi, 5(2): 9-61.

    Aslantepe, Gülay (2012), “Kadın İstihdamının Artırılması ve ILO Sözleşmeleri”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.159-168.

    Ayata, Gökçeçiçek vd. (2010), Kadın Hakları: Uluslararası Hukuk ve Uygulama,  İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    Binark, Mutlu Ve Gencel-Bek, Mine (2007), Eleştirel Medya Okur Yazarlığı, İstanbul: Kalkedon Yayınları.

    Coşar Simten ve Yeğenoğlu, Metin (2011), “New Grounds for Patriarchy in Turkey? Gender Policy in the Age of AKP”, South European Society and Politics, 16(4): 555-573.

    Cuklanz, M. Lisa (2006), “Gendered Violence and Mass Media Representation.” The Sage Handbook of Gender and Communication, Editors, Bonnie J. Dow, Julia T. Wood, London, s. 335-355.

    Durna, Tezcan (2019), “Magazin Medyasının Cazibe Nesneleri: Aşk ve Kadın”, içinde Aşkın Halleri, Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme, Derleyenler Tezcan Durna, Nehir Durna, Ankara: um:ag Yayınları, s.101-131.

    Eziler-Kıran, Ayşe (2000), “Reklamlar ve Kadın”, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 6/Yaz: 9-19.

    İlkkaracan-Ajas, İpek (2012), “Feminist Politik İktisat ve Kurumsal İktisat Çerçevesinde Türkiye’de Kadın İstihdam Sorununa Farklı Bir Yaklaşım”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.201-220.

    Makal, Ahmet (2010), “Türkiye’de Erken Cumhuriyet Döneminde Kadın Emeği”, Çalışma ve Toplum 2(25): 13-40.

    Özar, Şemsa (2012), “Türkiye’de 1980 Sonrası Dönemde Kadın Emeği ve İstihdamı Politikaları: Kadın Hareketi, Sendikalar, Devlet ve İşveren Kuruluşları”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.266-305.

    Özer, Mustafa ve Biçerli Kemal (2003), “Türkiye’ de Kadın İşgücünün Panel Veri Analizi”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:3/Sayı:1: 55-85.

    Rakow F. Lana Ve Kranich, Kımbirlie (2002), “Televizyon Haberlerinde Gösterge Olarak Kadın”,  içinde Medya, Kültür, Siyaset, 2. Baskı, Derleyen, Süleyman İrvan, Ankara: Alp Yayınevi, s.515-547.

    Toksöz, Gülay ve Memiş, Emel (2018), “İstihdamda Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Haritalama ve İzleme Çalışması”, Ankara: CEİD Yayınları: 5.

    Williamson, Judith (1998), “Kadın Bir Adadır: Dişilik ve Sömürgecilik”, içinde Eğlence İncelemeleri, Tania Modleski, Çeviren, Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis Yayınları.

    Yeğenoğlu, Meyda (1997), “Emperyal Özne ve Feminist Söylem”, Toplum ve Bilim Kış (75): 7-33.

    Yılmaz, Merve ve Zoğal, Yeliz (2015), “Kadının İşgücüne Katılımının Tarihsel Gelişimi ve Kadın İstihdamını Etkileyen Faktörler: Türkiye ve Avrupa Örneği”, Econ World, IRES, Torino: 1-25.

    [1] Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, 1979 yılında BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş, 1981’de 20 ülke tarafından imzalandıktan sonra yürürlüğe girmiştir (http://www.un.org/womenwatch/daw/cedaw/history.htm). Kadın hakları hareketlerinin dünya çapındaki faaliyetlerinin, CEDAW’ın 1979’da BM’de kabulünde büyük rolü vardır. Türkiye 11.6.1985 Tarih ve 3232 Sayılı Kanunla, sözleşmeyi kabul etmiştir. Sözleşmenin amacı, cinsiyet temelinde kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın tasfiyesi ve önlenmesidir. Ayrıca, bu sözleşme, kadınlara politik, ekonomik, sosyal, kültürel, sivil, ev içi veya diğer alanlarda, medenî durumdan bağımsız olarak erkeklerle eşitlik temelinde tüm insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kadınların bunlardan yararlanmasını içermekte, bu uygulamaları garanti kapsamına almaktadır. Bu sözleşme, kadınların insan hakları mücadelesinde çok önemli bir kazanımdır. Sözleşmenin temel normları, eşitlik, eşit muamele görme ve ayrımcılık yasağıdır. Sözleşmenin ilk maddesi, kadınlara karşı ayrımcılığın tanımını yapmakta ve izleyen maddelerde devletleri ayrımcılıkla aktif mücadeleden sorumlu kılmaktadır (Toksöz, Memiş, 2018: 32).

    [2] http://turkonfed.org/detay/2199/turkonfed-idk-ilk-cinsiyet-esitligi-gundem-raporunu-yayinladi/ sayfasından 13 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [3] http://turkonfed.org/detay/2199/turkonfed-idk-ilk-cinsiyet-esitligi-gundem-raporunu-yayinladi/ sayfasından 13 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [4] http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf sayfasından 27 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [5] http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf sayfasından 27 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [6] http://www.toprakisveren.org.tr/52-Kadinlarin-Egitim-Duzeyi-Arttikca-isgucune-Katilim-imkanlari-da-Artmaktadir.Makale sayfasından 5 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [7] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2016/11/07/tekmeci-neden-serbest-kaldi/ sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [8] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201811131036121128-abdulah-cakiroglu-sort-darp-iki-yil-ceza/ sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [9] https://www.yeniakit.com.tr/haber/aysegul-tye-sort-giydigi-icin-tekme-atan-cakiroglu-tutuklandi-213401.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [10] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sol-medyanin-cirkin-yuzu-278732.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [11] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sortluya-oyle-basortuluye-boyle-390935.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [12] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/sortlu-hemsire-tekme-atan-saldirgani-gorunce-gozyaslarina-boguldu-1469613/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [13]  https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/son-dakika-haberi/sortlu-hemsireye-tekme-atan-saldirgan-tahliye-edildi-1470572/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [14] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/sortlu-hemsireye-tekme-atan-kisiye-yakalama-karari-1474820/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [15] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/son-dakika-haberi/sortlu-hemsireye-tekme-davasi-sonrasi-kadinlardan-basin-aciklamasi-1578433/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [16] https://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/sortlu-diye-hemsireye-saldiran-abdullah-cakiroglunun-avukatindan-soke-eden-savunma-1829020/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [17] https://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/son-dakika-haberi-sortu-kadina-saldiri-davasinda-karar-2002361/sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [18] https://www.yenisafak.com/gundem/hemsireye-tekme-atan-sahis-hakkinda-karar-cikti-2533258 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [19] https://www.yenisafak.com/gundem/aysegul-terzi-davasinda-karar-2791432 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [20] https://www.yenisafak.com/gundem/tekmeli-saldirgani-bipolar-raporu-kurtardi-3332382 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [21] Açıklamayı izlemek şu için linke başvurulabilir: https://www.youtube.com/watch?v=9JYO7cMZ5Y0 (Erişim tarihi: 05/09/2020).

    [22] https://www.sozcu.com.tr/2013/gundem/sen-nerede-buyudun-be-hoca-342156/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [23] https://www.sozcu.com.tr/2013/gunun-icinden/inancerden-trtde-yine-skandal-sozler-375712/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [24] https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/kizinin-nereye-atandigi-ortaya-cikti-687142/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [25] https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/omer-tugrul-inancerden-komik-savunma-688069/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [26] https://www.birgun.net/haber/toplum-akp-nin-sokmaya-calistigi-kaliba-sigmiyor-calisamazsin-denen-kadinlar-is-aramaya-basladi-265351 sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [27] http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=temelist sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [28] https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmabarbarosoglu/devlet-bakani-mehmet-imek-hakli-mi-15935 sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [29] https://www.yenisafak.com/politika/kriz-ortaminda-kadinlar-is-bulmada-erkeklere-fark-atti-235872 sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [30] https://tr.wikipedia.org/wiki/P%C4%B1nar_G%C3%BCltekin_cinayeti sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [31] Detaylı bilgi için bakınız: https://kadem.org.tr/istanbul-sozlesmesi-hakkinda/

    [32] Detaylı bilgi için bakınız: https://rm.coe.int/1680462545

    [33] Pınar Gültekin cinayeti ile ilgili bilgilerin Wikipedia’dan alınmasının en önemlisi nedeni hiçbir gazete ve yayın kuruluşunun konuyu bütünlüklü, derli toplu bir şekilde aktarmamasıdır.

    [34] https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/vehbi-kara/istanbul-sozlesmesi-ve-aileyi-yok-etmek-icin-alinan-kararlar-29588.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [35] https://www.yeniakit.com.tr/haber/istanbul-sozlesmesi-maddeleri-neler-1319688.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [36] https://www.yeniakit.com.tr/haber/agzi-bozuk-saygisiz-topluma-uzak-istanbul-sozlesmesini-savunan-feministten-igrenc-mesajlar-1340168.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [37] https://www.sozcu.com.tr/2015/gunun-icinden/turkiye-tipi-istanbul-sozlesmesi-898163/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [38] https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/covid-19-istanbul-sozlesmesine-aykiri-hareketleri-artirdi-5795747/ saysafından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [39] İnsan Hakları Derneği (İHD) Kadın Komisyonu, 11 Mart 2020 – 11 Mayıs 2020 tarihleri arasında Pandemi sürecinde kadınların yaşadıklarını raporlaştırmıştır. Detaylı bilgi için bakınız: https://www.ihd.org.tr/pandemi-doneminde-kadin/ (Erişim tarihi: 04/09/2020).

    [40] https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/orhan-aydin-pinar-gultekin-mesajinda-istanbul-sozlesmesini-hatirlatti/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [41] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/meral-aksener-daha-kac-kadinimizi-kaybetmemiz-gerekiyor-5943994/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [42] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ibbden-pinar-gultekin-paylasimi-artik-yeter-5944579/2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [43] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesi-maddelerinde-neler-var-5946614/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [44] https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/tusiad-istanbul-sozlesmesi-yasatir-5945442/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [45] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/pinar-gultekin-hakkinda-cirkin-paylasima-sorusturma-5950619/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [46] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-kim-neden-savunuyor-kim-neden-karsi-5949818/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [47] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/kadini-siddete-karsi-koruyan-ilk-belgedir-5965380/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [48] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/kadikoyde-toplanan-kadinlar-istanbul-sozlesmesi-uygulansin-5971763/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [49] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesinin-maddelerinde-neler-var-5979332/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [50] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesinde-kadinlar-tek-yurek-oldu-pazarlik-yok-uygulatacagiz-5986085/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [51] https://www.yenisafak.com/yazarlar/aysebohurler/basiniza-istanbul-sozlesmesi-kadar-tas-dussun-2052032 sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [52] O tarihlerde Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Yusuf Kaplan’ın KADEM’in projelerinin aileyi çökerttiği iddia etmiş ve konu bir süre kamuoyun gündeminde kalmıştır. Bu köşe yazısının KADEM üzerinden İstanbul Sözleşmesi’ni tartışması bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bakınız: https://www.birgun.net/haber/yeni-safak-yazarindan-erdogan-in-kizina-soros-projeleriyle-aileyi-cokerten-261209 adresinden 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [53] https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/istanbul-sozlesmesi-kadinlari-korur-mu-2052149 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [54] https://www.yenisafak.com/hayat/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesi-maddeleri-zararlari-ve-6284-maddesi-3547655 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [55] https://www.yenisafak.com/yazarlar/ergunyildirim/istanbul-sozlesmesini-savunanlarin-asilsiz-tezleri-2055738 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [56] https://www.yenisafak.com/gundem/pinar-gultekin-cinayeti-tek-kelime-vahset-3550153 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [57] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/turkiye-istanbul-sozlesmesinden-derhal-cikmalidir-2055781 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [58] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasinaktay/istanbul-sozlesmesinde-neyi-tartistigimizi-biliyor-muyuz-2055782 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [59] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/erdogan-istanbul-sozlesmesini-cope-atmali-2055842 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    Yazar Hakkında Bilgi

    *Nehir Durna, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden 2004 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında ve Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde; Doktorasını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim dalında tamamladı. Çeşitli kurumlarda uzun yıllar basın danışmanlığı yaptıktan sonra, 2015-2020 yılları arasında Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Çalıştığı kurumda habercilik, metin yazarlığı, sosyoloji, haber çözümlemeleri, medya sosyolojisi, toplumsal bellek gibi alanlarda lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler verdi. Çalışma konuları gündelik hayat pratikleri, sözlü tarih, bellek ve mekân, yeni medya ve sosyolojidir. Bu konularla ilgili çeşitli akademik dergilerde makaleleri, ulusal ve uluslararası konferanslarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır.  “Ankara Çankaya’da Dönüşen Kentin Yaşlılarının Deneyim ve Belleği” başlıklı araştırma projesi ile Koç Üniversitesi Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (VEKAM) 2020 Araştırma Projesi Ödülü‘nü kazandı. 2019 yılında yayımlanan Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme kitabının editörlerinden birisidir. 2020 Ocak ayında yayımlanan Bellek ve Ritüel: Avanos’ta Binnik Şenlikleri kitabının yazarıdır.