Blog

  • Medya Raporu-10 (Ocak 2019): Gazetecilik, Yas ve Şiddet

    Hâlâ Gazeteciyiz

    Medya Raporu-10 (Ocak-2019)

    GAZETECİLİK, YAS VE ŞİDDET

    Tezcan DURNA ve Bahar ŞİMŞEK

    Giriş

    Son yıllarda pek çok şiddetli hadisenin kritik karar alma süreçlerinin arifesinde hayatlarımızı teslim almasına bağlı olarak siyasetin dili, şiddetin dili haline gelmiştir. Bu bağlamda iki odak ön plana çıkıyor. İlki, şiddeti siyaset aracı olarak sunma biçimlerinin iktidarları güçlendirdiği olgusu. İkincisi ise, buna bağlı olarak, şiddet dozu artmış bir dilin gündelik hayatlarımızı kuşatan bir norm haline gelişi. Öyle ki, boşanmak isteyen kadın, muhatabı erkek tarafından; trafikte seyir halindeki bir aracın sürücüsü, yol vermediği araç sürücüsü tarafından; genç bir kadın asistan, kopya çekerken yakaladığı öğrencisi tarafından; bir öğretim elemanı, kendisini şikâyet eden ve soruşturma açtıran meslektaşları tarafından fiziksel şiddete maruz kalıp öldürülebiliyor. Bu gibi örneklerin çoğulluğu varlığını, şiddete, kimden ve nereden geldiğinden bağımsız olarak, etkili bir kamuoyu tepkisinin olmayışına borçludur. Yani, şiddet edimlerinin sosyal ve siyasal olarak cezasız kalışı, ardıl şiddet edimlerini mümkün kılmaktadır.

    Siyasetin kutsal atfedilene dair vurgusu şiddeti derinleştirir. Çünkü kutsal, şiddetin başlıca meşrulaştırıcısıdır. Ancak kutsal ile murdar kavramlarının geçişken olduğu konusunda dikkatli olmak gerekir (Girard, 2003). Kutsal çok kolay murdara, murdar yine çok kolay kutsala dönüşebilir. Örneğin, kadın bir yandan “cennetin ayakları altına serili olduğu” kutsal olan, öte yandan ise “namus” vurgusuyla katli vacip olabilecek olan murdardır. Bu bağlamda vatan, millet, din özelinde kutsallık atfedilen kavramlar kümesine dair artan vurgunun başlıca hedefinin, şiddetin uygulanma alanını genişletmek ve hukukî meşruiyetten azade kılmak olduğu söylenebilir. Bu aynı zamanda korkuların derinleştirilmesini de gerektirir. Bunun bilincinde olan iktidar kendine itibar edenleri şiddet diline meftun ederken, muarızlarına ise şiddet aracılığıyla korku salar. Şiddetin bu derece sınır aşıcı, hukuk yıkıcı, göz kamaştırıcı, yol yapıcı/açıcı, yürek dağlayıcı bir hal almasının en önemli nedenlerinden birisi, hegemonik siyasi kültürün varlığını dayandıracağı politik ve ekonomik gerekçeleri neredeyse tamamen tüketmiş olması şeklinde tarif edilebilir. İktidarlar, anlatılacak hikâyeleri ya da vaat edilecek icraatları tükendiği zaman, geçmiş güzel zamanlara dair nostaljiyi beslemek, eski ve yeni muarızları suçlamak, düşmanlaştırmak ve nihayetinde muğlak dış güçleri bütün sorunların müsebbibi olarak konumlandırmak eğilimindedirler. Bahsi geçen bu stratejilerin hepsi, şiddet dilini zorunlu kılar. Çünkü tüm tarafları dâhil etmesi beklenen müzakere kanalları tıkandığı anda iktidarın meşruiyeti kuşkulu hale gelir ve bizatihi şiddet, konuşmanın tek yolu haline gelir.

    2019 yerel seçimleri bu durumu örnekleyen bir uzam sunmaktadır. Ekonomik, toplumsal, siyasal ve yasal krizlerin sonucunda ortaya çıkmış güven bunalımını aşma amacındaki iktidar kendisinden beklenen hizmet dilini ikincilleştirerek hegemonik dilinin kurucu öğelerini kutuplaştırma ve muarızlarını düşmanlaştırma olarak tayin etmiştir. Böylece, giderek artan dozlarda tehdit ve hedef göstermenin yanı sıra idari ve hukuki mekanizmaların muhalif siyasal oluşumlara karşı kullanılması eğilimi yaygınlaşmıştır. Bu bağlamda karşımıza çıkan resmî kurumların ve organların her biri, hegemonyanın beka söylemine sadakatle muhalefeti hedef alan bir gövdeyi oluşturmaktadır. Mevcut iktidar 31 Mart 2019 yerel seçimleri arifesinde, gıda krizinden işsizliğe, yoksulluğa ve şirket iflaslarına kadar pek çok olumsuzluğu kendi iktidar alanının dışına atma amacıyla şiddet diline yönelmiştir. Dolayısıyla sürekli yeni muarızlar yaratarak şiddeti ve şiddet dilini körüklemeye devam etmiştir. Bu bağlamda iktidar bloğunun dışındaki her bireyin ve zümrenin hedef tahtasına oturtulduğunu ve “terörist” sözcüğü ile imlendiklerini görüyoruz. Bir diğer deyişle, OHAL döneminde ve devamında hâkim şiddet dilinin kurucu kavramı “terörist” olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli hakikat rejimlerinin dağıldığı, sözcüklerin imlediği ilk anlamların kaybolduğu bir siyasal alandan söz etmekteyiz. Barış kavramının pragmatik çözülüşü bu dönemde karşımıza çıkan en güçlü örnektir. Şiddet diline ortak olmayacağını ifade eden bir barış bildirisinin, teröre destek olduğu iddiasıyla hedef alınıp dava konusu haline gelişi bu çözülüşün taşıyıcısıdır. Barış talebi terör ile birlikte anılırken, hâkim şiddet diline sadakatle barış talep eden insanları açıkça ölümle tehdit eden beyanların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi de siyasetin kavramsal pragmatizminin en uç örneği olmuştur.

    Charlie Hebdo saldırısı ardından on binlerce kişinin sokaklara döküldüğü Fransa’nın aksine, 2015’in ikinci yarısında Türkiye’de yaşanan toplumsal travmalar ardından hayatlarını kaybeden siviller için kamusal bir yas tutulmamıştır. Bu durumun en açık örneği, yüzden fazla vatandaşın hayatını kaybettiği 10 Ekim Gar saldırısının peşisıra gözlemlenebilecek suskunluk sarmalıdır. Toplumsal bir yasın imkânının dahi sorgulanamadığı bu vaka özelinde, cezasızlık birbirine bağlı iki odakta karşımıza çıkmaktadır. Birincisi Türkiye’deki ana akım medya kanalları, faillere dair gazetecilik soruşturması yapmaktansa hâkim “dış güçlerin ülkeyi karıştırma stratejisi” söylemine bağlı kalmışlardır (10 Ekim Katliamı Raporu/2016). Buna bağlı olarak da, ikinci olarak, olayın fail ya da faillerinin etkili bir şekilde soruşturulması yönünde bir toplumsal talebin olgunlaşması mümkün olmamış; bir toplumsal yas sürecine girilememiştir. Bu rapor, son on yıl içinde karşılaştığımız iki vakanın haberleştirilme biçimlerine odaklanarak Türkiye’de gazeteciliğin hegemonik şiddet dili ile ilişkisini analiz etmektedir. Son yıllarda Türkiye’de sosyal ve siyasal hayatı dik kesen şiddet vakalarının çokluğu ve sıklığı haber seçimlerimizi sınırlı tutmamızı gerekli kılmıştır. Bu nedenle araştırmaya başlarken şiddet kavramı ile birlikte sıklıkla karşımıza çıkan “terör” ve “barış kavramları etrafında ilerlemeyi planladık. Sırasıyla Roboski ve Barış için Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisinin haber olarak sunum biçimleri, her iki kavramın hegemonik siyasi dil tarafından ne şekillerde yeniden konumlandırıldığı ve Türkiye’de gazeteciliğin hegemonik siyasi kültür ile ilişkisini tartışabileceğimiz bir zemin sunmaktadır. Analiz edilecek dört gazete, hegemonya ile ilişkileri bağlamında, kapsayıcı bir çerçeve sunacak şekilde belirlenmiş; her gazete belirlenen olayları takip eden on günlük süreçteki haberleri kapsamında analiz edilmiştir. Türkiye gazetesi iktidara yakınlığı sebebiyle, Hürriyet gazetesi her dönemde ana akımı temsil ediyor oluşu sebebiyle seçilmiştir.[1] Cumhuriyet gazetesi, Kemalist geleneğe sadakatle AKP döneminde ana muhalefetin temsilcisi olması sebebiyle; Evrensel gazetesi ise ana akım dışında yaygın dağıtım ağına sahip sosyalist gazetelerden başlıcası olması sebebiyle seçilmiştir.

    Raporun hazırlanması sürecinde sadece internet kaynaklarından değil, aynı zamanda basılı gazete arşivlerinden de faydalandık. Bu amaçla kütüphane arşivlerine yöneldiğimizde, Milli Kütüphane’ye Evrensel gazetesinin alımının 2016 itibariyle durdurulduğunu öğrendik, ancak gerekçesini öğrenemedik. Rapor kapsamındaki haberler sırasıyla Roboski ve Barış için Akademisyenler vakaları özelinde tematik olarak analiz edilmiştir. Bu kapsamda, gazetelerin haberleştirdiği her olayı bir tema olarak değerlendirerek, her temanın hangi başlık, sözcük ya da sözcüklerle, hangi başka olay ya da olaylarla birlikte çerçevelendiğine odaklandık.

    Çerçevelemenin en klasik ve sarih tanımını Entman yapar: “Çerçevelemek esasen seçmeyi ve önem vermeyi barındırır. Çerçevelemek, bir sorunun belirli bir şekilde tanımlanmasını, istenen nedenselliklerin kurulmasını, tercih edilen ahlaki değerlendirmelerin yapılmasını ve istenen çözüm önerilerinin gündeme gelmesini sağlamak amacıyla, algılanan gerçekliğin bazı bölümlerini seçmek ve bir iletişim metninde daha önemli hale getirmektir(1993: 52). Bir başka deyişle çerçeveler, sorunları tanımlar, sebepleri teşhis eder, ahlaki yargılarda bulunur, çözüm önerir. Örneğin olay, sivil halkın bombalanması ve öldürülmesi; sorun, terör; sebep, teröre destek verme; ahlaki yargı, mazot kaçakçılığı; çözüm ise ölen köylülerin ailelerine “kan parası” verilmesi şeklinde karşımıza çıkabilir. Çerçeveleme yoluyla gazeteler, herhangi bir olay aracılığıyla okuyucusuna ortalama bir bilinç aşılamaya çalışır. Bu rapor kapsamında incelenen gazetelerdeki haber dilinin olaylara dair sunduğu makbul olan ve olmayan okuma biçimlerine odaklanılmıştır.

    Hegemonik Şiddet Dili

    Her iktidarın başarılı döneminde umut, vaat, baştan çıkartma ve başarı hikâyeleri vardır. Başarısızlık baş gösterdiğinde ise, vaatlerin ve ayartmanın yerini tehditler almaya başlar. Bu, yok olma, kahrolma, dağılma tehditleri ile yok etme, kahretme ve dağıtma tehditleri arasında bir salınımda kendisini gösterir. İlki iç tutarlılığı sağlamak için kullanılan, ikincisi dışarıyı bastırmak için kullanılan tehditlerdir. Bu sarkacın iki ucu da şiddet tarafından tek tipleştirilmektedir. Yok olma tehdidi altında olanlar bir araya gelip, yok edilmesi gereken “toplamın” üstüne salınır. Bu hem simgesel hem de fiziksel bir salınmadır.

    15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin hemen ardından yürürlüğe konulan ve iki yıldan uzun süren OHAL döneminde inşa edilen ve inşasında ana muhalefetin de payı olan “iktidar”, simgeden yana yoksul bir negatiflik üzerine kurulu değildir. Burada karşımıza çıkan şiddet saf bir egemenlik peşinde olmayıp, aynı zamanda kitleleri kendi kaderlerini ve demokrasiyi korumaya seferber etmektir. Burada korunması için seferberlik ilan edilen şeyler imgeselin alanındadır. Dolayısıyla işlevsizleşen simgelerin yeri şiddet imgelerinin ve dilinin hâkimiyetine alınmıştır. Kitlelere kurtarılmış bir vatanı ya da demokrasiyi sunmaktansa, şiddet paydasında buluşmak böyle bir bağlamda buyurulur. Bu bağlamda karşımıza çıkan demokrasi ve vatan sözcüklerinin de bir simgeden öte neredeyse bir beden (corpus) gibi kavrandığını söylemeliyiz. Maddi göndergeleri hep ön plandadır. İktidarın şiddet dilinin hitap ettiği kitleye korumasını buyurduğu demokrasi, aynı zamanda iktidarın birleştirici olmaktan uzak dilinin somutlaştığı bir bedene böylece dönüşür. Bu bağlamda iktidar toplumu bölüp antagonize ederken böldüğü parçalardan yeni birlikler, benler oluşturmayı hedeflemektedir. Oluşturduğu bu birliklerin benzerlerden müteşekkil olması hesaplanır. Birbirlerine benzetilen farklar, bir yandan kendi farklarına sarılırken, öte yandan paradoksal bir biçimde kendilerine öz egemenlik vehmedip, bütün farkları bu öz egemenliğin içinde eritmekte bir beis görmemektedirler. Bu eritme potası son süreçteki tüm şiddet biçimlerini (susturma, kapatma, dışlama, sürgün etme, işkence, itibarsızlaştırma girişimleri vb.) rafine edip meşrulaştırmaktadır. Böylece şiddet, yalnızca egemenlik göstergesi olmaktan çıkıp olumlu bir edim haline de dönüşür. Devletin tekelinde uygulanan bir siyasal strateji olmakla yetinmeyen böylesi bir şiddet, toplumun tüm enerjisini topyekûn akıttığı bir aynılık deposu olur; toplumun tümüne nüfuz eden hegemonik bir araca tekabül eder. Şiddetin devletin kolluk güçlerinin tekelinde olduğu fikrinden hızla uzaklaşan topluluk, kendisini, kendi cemaatinin can simidi olarak konumlandırır.

    Medya kanalları özelinde ise şiddet dilinin işlevsel kullanımı aracılığıyla iktidarın muktedir hale geldiğini ya da iktidarın yerini tamamen şiddetin aldığını söyleyebiliyoruz. Esas itibariyle şiddeti kalıcı bir biçimde toplumsal gerçeklik olarak sunan bir medya dilinden söz etmekteyiz. Milletin bekası için muarızların üzerine kahredici bir şiddetle gidilmesi arzusu siyasi önderler tarafından dile getirildiği için somut talebe dönüşür. Kamuoyu araştırmaları, medyanın bu işlevini gerçekleştirmesinde esas yardımcıdır. Zira hegemonik dilin şiddet dili olduğu bu durumda, sembolik bir dile ihtiyaç ortadan kalkmıştır; artık bu şiddet talebi doğrudan bir hal almıştır.

    Bu halde şiddet dili, herhangi bir olayın tanımlanışındaki başat öznedir. Medya, imgeselin gölgesinde şiddet dilini dolaşıma soktuğu ölçüde hegemonya kazanır, hegemonyaya hizmet eder. Bu yaklaşımın yol açabileceği sinizmi aşmanın aracı medyanın şiddetinden ziyade şiddetin medyasına odaklanmaktır. Zira medyanın şiddeti tek başına bir kendilik değildir. Toplumsal alandaki şiddet medyada sürekli yeniden üretilir. Şiddetin yaygınlaşmasıyla ilgili medyayı suçlamak, medya yoluyla şiddetli dilini topluma ulaştıran hâkim ideolojilerin eylemlerine odaklanmayı imkânsız kılar. Bu anlamda, farklı iktidar rejimlerinin şiddet dilini “medyanın şiddeti”nden ve “terör örgütleri/olayları”ndan şikâyet ederek yerleşik hale getirmesi kriz anındaki toplumlarda yaygın bir görüngüdür.

    Günümüz Türkiye’sinde özellikle ana haber bültenlerinde neredeyse her gün çocuk istismarı, kadın cinayeti, mülteci nefreti, iş cinayeti, ya da yetkililerin ihmalinden kaynaklı can kayıplarına dair haberlere rastlıyoruz. Haber medyasının yayın politikası, ideolojik yönelimi elbette bu tür haberlerin sunum biçimlerini belirlemektedir. Her ne şekilde verilmiş olursa olsun bu haberlerin alımlanışı, motivasyonları çeşitli olan öfke odaklarına yol açmaktadır. İktidara yakın haber medyasında bu tür haberler genellikle “fıtrat” ile izah edilerek, faillerinin sorumluluklarını işaret edecek soruşturmalara dair bilgilendirmelerden imtina edilmektedir. Bu haber medyasını takip eden bir izleyici, aracının seçtiği günah keçisine yönelerek, “kendi dininin, geleneğinin, örfünün, âdetinin aslında temiz olduğu” inancını pekiştirecek bir bilişsel sonuca ulaşabiliyor. İktidara yakın olmayan bir izleyici ise olayın failinin yanı sıra, iktidarı ve iktidarın destekçilerini suçlayarak onlara karşı nefret dolu yorumlar yapabiliyor. Bu iki eğilimin de temel sorunu, her tikel şiddet edimine karşı öznel bir öfkeyle bilenirken, sistemik şiddeti görmez hale gelişi ve sistemin şiddetinin görünmez oluşuna katkı sunduğu gerçeğidir.

    Critchley, öznel şiddeti, onun önkoşulu ve öbür yüzü olan nesnel şiddete havale etmeyi kabul etmez (2013:223). Dahası, Benjamin’in siyasal ve proleter genel grev ayrımındaki genel grev anının şiddetsiz bir şiddet olduğunu düşünür. Ona göre “Proleter genel grev, anarşisttir, reformist değil, devrimcidir, hukukun şiddeti yerine bir saf araç olarak şiddetsizliğe bağlıdır, hukuk ve devlet tarafından yönlendirilmez, ahlakidir; nesnel değil, özneldir” (230). Bu saptamayı medya bağlamında düşünecek olursak, zihinlerimizi medyadaki temsillerin oluşturduğu öfkelerle doldurmak yerine, yine Benjamin’in “çatışmaların şiddetsiz çözümü gerçekten mümkün müdür?” sorusuna verdiği şu yanıta odaklanmakta yarar vardır: Çatışmanın şiddetsizce çözülmesi gerçek kişiler arasındaki ilişkilerde, nezakette, sempatide, barışçıllıkta ve güvende sahiden de mümkündür (Benjamin, 2010).

    Basın ve Şiddet Dili

    Toplumun yapısal bileşenlerinden birisi olarak da kavranabilecek olan şiddet, toplumsal ve politik çatışmaların derinleşmesi ile yıkıcı boyutlara ulaşabilir. Medya, şiddetin toplumu doğrudan etkilemesini engelleyen bir aracı gibi çalışabilir. Aksi durumlarda ise ancak ve ancak toplumsal alanda zaten var olan şiddeti yeniden üretebilir. Televizyon özelinde örneklendirmek gerekirse, çocuk sadece televizyondaki çizgi film karakterinin ya da bilgisayar oyunlarındaki karakterlerin şiddet dolu davranışlarını taklit ederek şiddete meyletmez. Çizgi film karakterinin şiddetini benimsemesini sağlayan bir dizi etmen vardır: Tanıklık ettiği aile içi şiddet, okulda karşılaştığı şiddet ve haber kuşağını işgal eden hegemonik şiddet dili gibi. Bir diğer deyişle, şiddet sarmalı çocuğa medya kanalıyla ulaşıncaya kadar pek çok eşikten geçer. Dolayısıyla, medya içerikleri, söz konusu içeriğin toplumsal ve siyasal olan ile birlikteliği sonucunda alıcısı üzerindeki etkisine ulaşır. The Golden Glove (Altın Eldiven, Fatih Akın, 2019) filmindeki şiddeti gösterme biçimleri sebebiyle filmin yönetmenini şiddeti özendirmek ile itham eden bir grup eleştirmene karşı, şiddetin doğrudan sunumunun sanatsal artığı üzerine düşünmeyi öneren sanatçı arasındaki gerilim, bu gerçekten beslenmektedir. Yani şiddetin çıplaklığı, insanları şiddete teşvik etmek yerine insanın ve toplumun kalbindeki şiddetin yıkıcı potansiyelini ifşa ederek ortadan kalkmasına da hizmet edebilir.

    Zizek iki şiddet türünden bahsetmektedir. Bunlardan ilki “dile işlemiş olan sembolik şiddet”, ikincisi ise “ekonomik ve politik sistemimizin pürüzsüz işleyişinin yıkıcı sonuçlarını içeren şiddet”tir (2018: 13). Her iki şiddet türünü de içinde yaşadığımız toplumsal ve siyasal yapı, çeşitli medya araçları aracılığıyla yeniden üretir. Medyada karşımıza çıkan şiddet, fiziksel olmayan bir şiddettir; ancak aynı zamanda hem meşru ve meşru olmayan şiddeti hem de bu şiddetin kimlere uygulanmasının makbul olduğunu söylemsel olarak üretir. Yani sembolik şiddet özelinde sorun, şiddetin kime, neye ve hangi koşullarda uygulandığı, meşruiyeti, kim tarafından çerçevelendiği ve şiddetin hedef aldığı kişi ya da grupların politik kimliği şeklinde sunulduğudur. Mesela Rambo filmlerinde seyirciyi ideolojik olarak konumlandıran, Rambo’nun silah çekmesi, kavgaya tutuştuğu insanları darp etmesi değil, silahın ve dayağın muhatabının “terörist Afganlılar” olmasıdır. Zira bu anlatının dili, ABD’nin Afganistan işgalinin olumlu ve arzulanır bir şey olarak algılanmasına hizmet etmektedir. Bu anlamda önemli olan şey şiddetin “kurbanının elinden her türlü eylem imkânını alıyor olmasıdır” (Han, 2016: 72). Byung Chul Han’a göre şiddet, mekânı tahrip edici olduğu için, aynı zamanda kurbanının eylemlilik alanını sıfıra indirgemektedir (2016: 72).

    Vaka Analizleri

    Vaka 1: Roboski

    Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı sınır köyü Roboski’de (Ortasu) 28 Aralık 2011 günü gece saatlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Irak sınırından geçen köylüleri bombaladı. Bombalama sonucu orada bulunan 38 köylünün 34’ü hayatını kaybetti. Devlet kaynaklarının kaza olarak nitelendirdiği olayın kurbanlarının, kaçakçılık yapan bir grup sivil olduğu anlaşıldı. Olayın ardından devletin en üst siyasi yetkilisi pozisyonundaki dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklama, söz konusu grubun PKK’lı zannedilerek bombalandığı yönündeydi. Bu kapsamda yaşanan olay, “talihsiz ve üzüntü verici bir netice” olarak değerlendirildi. Ana akım medya, Genelkurmay Başkanlığının resmi internet sitesinde ertesi gün yayımlanan duyuruya kadar herhangi bir haber yapmadı. Genelkurmay Başkanlığının duyurusunda, Irak’tan Türkiye’ye doğru “bir grubun hareket halinde olduğu İnsansız Hava Aracı (İHA) görüntüleri ile” tespit edildiği belirtilmiş ve bu bölgenin PKK’lılar tarafından geçiş için sıkça kullanılan bir alan olduğunun altı çizilmiştir. Bu bölgedeki hareketliliğe dair istihbaratın hangi İHA’lardan geldiği konusuna dair bir bilgi ise kamuoyu ile paylaşılmamıştır. “İstihbaratın ABD yapımı İHA’lardan geldiği” iddiası, 2012 yılında Wall Street Journal tarafından gündemleştirilmiştir.[2] Genelkurmayın açıklamasından iki gün sonra, 30 Aralık 2011 tarihli gazetelerde şu başlıkları görüyoruz: “Kahreden hata” (Vatan, Star), “35 ölü, Çok üzgünüz” (Hürriyet), “Uludere Katliamı” (BirGün), “Soykırım” (Özgür Gündem), “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” (Evrensel), “İnsafsız hava aracı” (Akşam), “Devlet halkını bombaladı: 35 ölü” (Taraf), “Ölümcül istihbarat” (Zaman), “Ölümcül hata” (Yeni Şafak), “35 sivile bomba” (Milliyet), “Terörist güzergâhına bomba: 35 ölü” (Yeniçağ), “Silah taşıyorlardı” (Sözcü). [3]

    İncelediğimiz gazeteler arasında Türkiye gazetesinin benimsediği çerçeve, iktidarın sunduğu hâkim söylem ile birebir örtüşmektedir. Olayı haberleştirirken kullanılan dil, başlığa taşınan sözler, olayla birlikte ele alınan diğer olaylar, gazetenin yaklaşımı konusunda açık ipuçları vermektedir. Gazete ilk haberini olaydan iki gün sonra “SON DAKİKA” manşetiyle ve “Mehdi Eker: Uludere’de Yüreğimiz Dağlandı”[4] başlığıyla vermiştir. Haberi, dönemin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı’nın sözleriyle duyurmayı tercih eden gazete, Eker’in cümlelerini tırnak içinde vermemiş ve olayın fail ya da faillerine dair herhangi bir ipucu barındırmayan “renksiz” bir biçimde sunmuştur. Olaydan üç gün sonra 31 Aralık 2011 tarihinde olayı geniş bir şekilde ele aldığında ise çerçevesini dönemin Başbakanı’nın ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarıyla sınırlandırmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_1_31ARALIK_2011.jpg

    Türkiye, 31 Aralık 2011

    Gazetenin sadık kaldığı çerçevenin hegemonik siyasal çerçeve ile yekparelik arz ettiğinin en önemli göstergesi, ölenlerin sivil vatandaşlardan ziyade “terörist zannedilerek öldürülen 35 kişi” şeklinde tanımlanmasıdır. Bu tanımlama, hegemonik siyasi söyleme dayandırılarak sürdürülmüştür. Burada, “terörist zannedilme” ifadesi, aynı zamanda olayda dahli olan, hatası olan, sorumluluğu olan failleri cümlenin dışında bırakarak, olayı “kendiliğinden gerçekleşmiş” doğal bir afet konumuna yerleştirmektedir. Böylece olay, gazetenin haber başlıklarında kolaylıkla “tarifi olmayan acı”, “dram” gibi faili meçhul, elem verici “renksiz” bir vakaya dönüşmektedir. Roboski’ye dair haberlerde, trajedi tonu oldukça belirgindir. Bu ton, olaya dair herhangi bir sorgulamaya fırsat vermeyen bir eğilime işaret etmektedir. Türkiye gazetesi nazarında sorgulanması makbul yegâne şey, olayda hayatını kaybeden vatandaşların “mazot kaçakçısı” olarak hayatlarını idame ettirdikleri gerçeğidir. Gazetenin kullandığı dil, okurlarını mağdurların yasına ortak olmaya değil hayatını kaybedenlerin yakınları olan “garibanlara” acımaya çağırmaktadır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_2_1OCAK_2012.jpg

    Türkiye, 1 Ocak 2012

    Türkiye gazetesinin olaya ilişkin yaklaşımını belirgin biçimde görebildiğimiz bir diğer haber de kayıp yakınlarının dönemin ilçe kaymakamını protestolarını “devlete linç” başlığıyla ele aldığı haberdir. Böylelikle, okurlarını yörenin “garibanları” ile empati kurmaya çalışan gazete, tutulamayan yasın ardılı olan krizleri ve yas sahiplerini kriminalize etmeyi tercih etmiştir. 31 Aralık 2011 tarihli gazetenin başlığı, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerini alıntı olduğunu belirtmeksizin başlığa çıkardığı “İstismar acıyı büyütür!” cümlesi ile ölen köylülerin yakınlarının tepkisini “istismar” sözcüğü ile işaretlemektedir. Gazetenin başlığa çıkardığı haberin spotunda ise, yine başbakanın “Devlet halkını bombalamaz!” ifadesinin altı çizilerek, herhangi bir soruşturmanın gerekli olmadığını ima eden bir yargı bildirmektedir. Böylelikle olayın faillerinin bulunmasına ya da bu hatanın cezasız kalmamasına dair talepler, Roboski’yi “istismar ve koza çevirmek” sözcükleri ile yanyana getirerek “ahlaksız” bir eylem olarak kodlanmaktadır.

    Türkiye gazetesi, Türkiye ve dünya kamuoyundan yükselen, faillerin ve sorumluların ortaya çıkarılması taleplerine yer vermeyip, kaymakama gösterilen tepkiyi linç; bölge halkının tepkilerinin “orantısız olduğunu” kabullenen ve özeleştiri sunan beyanlarını ise, “Linçe Sivil Tepki” (Türkiye, 3 Ocak 2012) şeklinde manşetlerine taşıyarak odak değiştirmiştir. Gazetenin “LİNÇ” sözcüğünü kırmızı renkte vermiştir. Bölgeye gönderdiği muhabirlerin özel haberlerinde, kayıp yakınları ile yapılan görüşmelerde “yoksulluk”, “garibanlık”, “çaresizlik” vurguları ön plana çıkarılmıştır. Ancak yoksulluğun sebepleri ve çözümlerine dair herhangi bir çerçeve sunulmamıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_4_3OCAK_2012.jpg

    Türkiye, 4 Ocak 2012

    Hürriyet gazetesi de diğer basın yayın organları gibi, olayla ilgili ilk haberini 30 Aralık 2011 tarihinde vermiştir. Gazete haberi ilk defa “35 ölü, çok üzgünüz” sürmanşetiyle vermiştir. Verdiği haberin fotoğrafı ise katırların üstünde yakınları tarafından taşınan cesetlere aittir. Haberin spotu, siyasi ve askeri yetkililerin söylemiyle uyum göstermektedir: “Şırnaklı köylüler, Kuzey Irak’tan katırlarla kaçak mazot ve sigara getirirken 4 savaş uçağı tarafından terörist sanılarak bombalandı.” (Hürriyet, 30 Aralık 2011) O dönemin Hürriyet’i, hükümet yetkililerinden Hüseyin Çelik’in açıklamasını sunuş biçiminde görebileceğimiz üzere Türkiye gazetesinden farklılaşmaktadır. Haberin içindeki “Gazi çocuğu da var” alt başlığında geçen Çelik’in sözleri, tırnak içinde verilmiştir: “Ölenler terörist değil, içlerinde korucu, gazi çocuğu da var. Kasıt yok hata var. Operasyon kazası. Örtbas edilmeyecektir” (Hürriyet, 30 Aralık, 2011). Bu örnekte Türkiye gazetesinin aksine tırnak işaretlerini kullanan Hürriyet’in, siyasi aktörlerin yaklaşımlarını nispeten mesafeli bir biçimde sunduğu görülmektedir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet_Roboski_1_1.jpg

    Hürriyet, 30 Aralık 2011

    Hürriyet gazetesinin tavrının, siyasal ve askeri erkin söylemiyle örtüştüğünü gösteren en belirgin manşet, 31 Aralık 2011 tarihinde atılmıştır. Manşete çıkarılan “Devlet halkını bombalar mı” sorusu, dönemin başbakanına aittir. Bu cümle soru cümlesi olmasına rağmen, sonunda soru işareti yoktur. Cümle başbakana ait olmasına rağmen, cümlenin başı ve sonunda tırnak işareti yoktur; cümlenin gazetenin kendi muhabirine ait olmadığının tek göstergesi haber görseli için seçilen dönemin başbakanına ait fotoğraftır. Seçilen manşet, siyasal iktidarın söylemiyle tam bir bütünlük içindedir. Haber, mahşeri bir kalabalık şeklindeki cenaze konvoyunun yukarıdan çekilmiş bir fotoğrafıyla desteklenmiş, fotoğrafın yanına “Şırnak’ta acı konvoyu” şeklinde bir açıklama koyulmuştur. Türkiye gazetesine benzer bir biçimde, muhtelif sözcük, fotoğraf ve görsellerle sunulan büyük acı ve dram, faillere ve cezasına dair bir sorgulamayı perdelemektedir. Bu perdeleme, dönemin başbakanının sözünün hiçbir kuşku işareti taşımadan manşete taşınmasından ve alıntı olduğuna dair hiçbir gösterge olmamasından anlaşılmaktadır.

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Hürriyet’in cenaze töreni için iç sayfada verdiği haberde kullandığı başlık cenazeye katılanları yas sahipleri olarak değil hedef olarak işaret etmektedir. Bir önceki cenaze töreni haberinde cenaze konvoyunu “acı konvoyu” olarak nitelendiren Hürriyet, cenaze konvoyundaki tabutlarının üzerine örtülen bayrakları “PKK bezleri” olarak adlandırmıştır. Bu haber özelinde “PKK bezleri ve sloganlarıyla” (Hürriyet, 31 Aralık 2011) başlığı, okuyucularını böylesi bir “hata”nın, o bölgede yaşayan sivillerin “terörist” sanılabileceği konusunda iktidar ile ortaklaşmaya davet etmektedir. Barış gazeteciliği ilkeleri her türlü şiddetin karşısında eşit mesafede durmayı buyurmaktadır. Bu kapsamda gazetecilikten beklenen, sivil hayatlarına mal olan bir hata ile ilgili sorgulamadan kaçınmamaktır. Hürriyet ve Türkiye gazeteleri, olayla ilgili çerçevelerini büyük ölçüde hegemonik güç bloğunun beyanlarına dayandırmak konusunda ortaklaşmaktadır. Yakınlarını kaybeden köylülerin sadece kurban olarak kendisine yer açabildiği bu gazetelerde, istismar ya da kurban söyleminin dışına çıkan herhangi bir beyana rastlamak mümkün değildir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet_Roboski_4_4.jpg

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet gazetesi olayı “Jetler sivilleri vurdu” (Cumhuriyet, 30 Aralık, 2011) manşetiyle duyurmuştur. Cumhuriyet’in manşetindeki “Jetler” sözcüğü muğlak ve anonim bir faile işaret ederken, “kaçakçı” ya da “terörist zannedilen köylüler” gibi tanımlamalar yerine doğrudan “siviller” ifadesi kullanılmıştır. Her ne kadar “jetler” gibi muğlak bir fail kullanılsa da bu failin eylemi aktif yüklemle çekilmiş, yani faile dair bir soruşturmaya alan açılmıştır. Cumhuriyet gazetesi olayı çerçevelerken, sadece hükümet yetkililerinden gelen açıklamaları temel almamış, muhalefet partilerinden, özellikle CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) ve BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) milletvekillerinin açıklamalarına dayanan haberler yayınlamıştır. Bu kapsamda “Sorumlusu Hükümet” ve “Bu olay katliamdır” gibi alt başlıklar, gazetenin olaya ilişkin çerçeveyi kurarken hegemonik siyasal dilin dışında durduğunu göstermektedir. Cumhuriyet, “Hükümet: Operasyon kazası” başlığı altında, yere serilmiş cenazelerin başında duran köylülerin fotoğrafı ile hükümetin açıklamalarını haberleştirmiştir. Bu fotoğrafın altında yer alan açıklama yazısı, Türkiye ve Hürriyet gazetelerinden farklılaşarak kurban söyleminin dışına işaret etmektedir: “Kaçakçılığa mecbur bırakılan köylülerin cesetleri, traktörler ve katırlarla Ortasu Köyü’ne getirildi. Köyden yükselen ağıtlar ise yürekleri dağladı.” (Cumhuriyet, 30 Aralık 2011).

    Cumhuriyet, 30 Aralık 2011

    Cumhuriyet’in ilerleyen günlerde olaya ilişkin yaptığı haberlerin dili soruşturmacı bir perspektifi benimsemektedir. Cumhuriyet, olaya ilişkin hükümetin açıklamalarını muhalefetin değerlendirmeleri ve soruşturmaları ile vermiştir. “İstihbaratı kim verdi?” (31 Aralık 2011) başlığı, gazetenin bu yaklaşımını örneklemektedir. Bir diğer örnek de şu spot yazıdır: “İktidar Uludere olayını ‘talihsiz’ olarak niteledi. MİT iddiayı yalanladı. Muhalefet örtbas edilmemesini istedi.” (Cumhuriyet, 31 Aralık 2011).

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_Roboski_31 Aralık 2011_2.jpg

    Cumhuriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet’in benimsediği gazetecilik yaklaşımının Türkiye ve Hürriyet gazetelerinden farkını gösteren bir diğer haber de katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları ile yaptığı görüşmelerden oluşturulan haberlerdir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, Hürriyet ve Türkiye bu özel haberlerini köylülerin mağduriyeti üzerine kurarak kurbanlaştırıcı bir dili benimsemiştir. Ancak Cumhuriyet gazetesi, örnek haberde de yer aldığı gibi, ne ölenlerin “mazot kaçakçısı” olduğuna vurgu yapmış ne de onların dramatik yaşam koşullarına odaklanmıştır; daha ziyade olayın sorgulanmasındaki rollerini ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Bu kapsamda mağdur yakınlarından Ömer Encü’nün yetkililerden aldığı “Öldürmedik, korkuttuk” (Cumhuriyet, 5 Ocak 2012) yanıtını başlığa taşımıştır. Böylece, şiddet mağduru kişi ya da kişilerin yakınlarını kurban olarak sunan ve böylelikle yas sürecinin selameti için gerekli yüzleşmeden kaçınan ana akım medya dilini kullanmamıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_Roboski_3_5OCAK_2012_3.jpg

    Cumhuriyet, 5 Ocak 2012

    Evrensel gazetesi olayı “Karanlıkta kalmasın” cümlesi ile manşetten duyurmuştur.[5] Haberin görseli ise cenaze töreninde çekilmiş bir fotoğraftır. Olayı “Uludere katliamı” olarak sunan Evrensel, şöyle devam etmeyi tercih etmiştir: “Yeni yıldan umut, 35 Kürt gencinin bombalanmasındaki karanlık noktaların aydınlatılması…” (Evrensel, 1 Ocak 2012).

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_Roboski_1_1OCAK_2012_1.jpg

    Evrensel, 1 Ocak 2012

    Evrensel gazetesinin Roboski haberleri ağırlıklı olarak köylüler ile yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Ana akım medya dilinden farklı bir biçimde, kurbana faillik sunarak onun sorusu aracılığıyla sorgulamaya girişilmiştir: “Ne hakla öldürdüler bizi?” (Evrensel, 3 Ocak 2012). Hükümetin açıklamalarını “Özür yok azar var!” (Evrensel, 4 Ocak 2012) gibi başlıklarla haberleştiren Evrensel, hegemonik siyasi kurguyu sorgulayan bir habercilik anlayışını benimsemiştir. Bu doğrultuda BDP Eş Genel Başkanı’nın olaya ilişkin değerlendirmeleri vurucu başlıklarla verilerek (“Katliamın baş sorumlususun!” örneğinde olduğu gibi) okuyucu hâkim söylemi sorgulamaya çağrılmıştır. Bunların yanı sıra Evrensel gazetesi, bu analiz kapsamında incelenen gazeteler arasında, Ortasu köyünün Kürtçe adı olan Roboski’yi söz konusu on günlük zaman diliminde haberlerinde kullanan tek gazete olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Evrensel, 3 Ocak 2012

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_Roboski_4_4OCAK_2012.jpg

    Evrensel, 4 Ocak 2012

    Roboski özelinde günümüz Türkiye medyası için de geçerli bir durumu tespit edebiliyoruz. Yaşanan herhangi bir yıkımın sorumlularını yargılamaktan imtina eden, bu doğrultuda “hata”, “kaza”, “terörist zannedildi” ile gerekçelerden beslenen çerçeveyi yeniden üreten ana akım ya da hükümet yanlısı basın ile bu yaygın kanallarda kendisine yer bulamayan soruşturmalara ve yaklaşımlara alan açmaya çalışan muhalif basın arasında mesafe büyüktür. Katliamın üstünden bir yıl bile geçmeden, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “kürtajın yasaklanması” ile ilgili hazırlanan yasaya gösterilen tepkilerin yükseldiği sıralarda, “Her kürtaj bir Uludere’dir”[6] çıkışı ile katliama gönderme yapmıştır. Bu iddia, bir yandan kürtaj yasağına karşı çıkan toplumsal grupları marjinalleştirmeyi hedeflerken öte yandan kürtaja dair benimsediği yaklaşımı bağlamında da yaşanan şiddeti kabul eden bir ton taşımaktadır. Aslında kürtaj tartışması özelinde ortaya çıkan bu beyan, iktidarın şiddeti meşrulaştırmak ve kendisine dışsallaştırmak için birbiriyle alakası olmayan başka eylem ve olayları birleştirmekte bir sakınca görmediği pek çok örnekten birisidir. Bu yöntem, iktidarın bir yandan kendi ideolojisinin sınırlarını ve kapsamını muğlaklaştırmasına izin verirken öte yandan da cezasızlık kültürünü beslemektedir.

    Vaka 2: Barış için Akademisyenler

    2012 yılında kurulan Barış için Akademisyenler grubu, 11 Ocak 2016’da Türkiye’nin güney doğusundaki kentlerde süregiden çatışmada, sivillerin can ve mal güvenliğine kast eden çatışmaların sonlandırılıp, barış ortamının yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunan bir metin yayınladı. Bu metne çok kısa süre içerisinde yurtiçi ve yurtdışından 1128 akademisyen imza verdi. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığını taşıyan ve kamuoyuna bir basın açıklamasıyla duyurulan metnin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bildiriye imza veren akademisyenleri hedef alarak onları “vatan haini” ilan etti. Bu açıklamaların ardından ilk imzacılar ile dayanışmak isteyen akademisyenlerin desteğiyle imzacı sayısı 20 Ocak 2016 tarihinde 2212’ye yükseldi. Hükümet kanadından yapılan açıklamaların artan şiddet dozu, barış talebinde bulunan akademisyenlere ulusal ve uluslararası kamuoyundan gelen desteği engelleyemedi. Hükümet kanadından gelen açıklamalar sonucunda Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Genel Kurulu bildirinin “akademik özgürlükle bağdaştırılamayacağına” ve “hukuk çerçevesinde gerekenin yapılacağına” dair açıklama yayınladı (Altıparmak ve Akdeniz, 2017). Bu açıklamanın ardından pek çok üniversite yönetimi idari soruşturmalar başlattı, bazı kentlerde imzacılara yönelik gözaltılar gerçekleştirilmeye başladı. Pek çok hükümet yanlısı basın kuruluşunda imzacıların tam sayfa fotoğraflı isim listeleri yayınlandı. BAK’ın çağrısını “tasvip etmeyen” bir grup akademisyen, “Türkiye için Akademisyenler” adıyla bir “karşı bildiri” yayınladı. Çoğu taşra üniversitesi olmak üzere pek çok üniversitede imzacı akademisyenlerin odalarının kapılarına çarpı işaretleri konuldu. Bazı taşra üniversitelerinde çalışan akademisyenler gözaltına alındı; bazıları yerel basın tarafından açıkça hedef gösterildiği için, apar topar yaşadığı kenti terk etmek zorunda kaldı.

    15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişimi ardından ilan edilen olağanüstü hâl (OHAL) yetkisi kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) ekli listelerinde ismi yayınlanan Barış için Akademisyenler, çalıştıkları üniversitelerden herhangi hukuki bir sürece ihtiyaç duyulmaksızın imzacı olmaları gerekçesiyle ihraç edildiler. Devlet üniversitelerinden sadece ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi imzacılar hakkında soruşturma başlatmadı. OHAL’in kaldırıldığı tarihe kadar 404 barış akademisyeni üniversitelerden ihraç edildi.[7] Bu sayıya, açığa alınıp sonrasında istifa etmek zorunda kalan, emekliye ayrılmak zorunda kalan, yeniden ataması gelip de yeniden ataması yapılmadığı için görevinden çıkarılan ya da farklı yollarla akademiden uzaklaştırılan akademisyenler dâhil değildir. KHK ile ihraç edilen akademisyenler, ihraç edildikleri andan itibaren hiçbir kamu ya da özel üniversitesinde çalışamıyor, pasaportları üzerinde tahdit bulunduğu için yurtdışına çıkamıyor. Barış İmzacıları arasında yer alan genç akademisyen Mehmet Fatih Traş bu baskılar sonucunda intihar etmiştir.[8] Bugün, 2212 imzacı akademisyenden toplam 688 akademisyene ceza davası açılmış olup, hiçbir mahkemeden beraat kararı çıkmamıştır, süreç devam etmektedir.[9]

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye ve imzacılarına yönelik topyekûn linç girişimi, çok katmanlı bir şiddet fenomeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Nefret, kin, hedef gösterme, yargıyı ve soruşturma birimlerini harekete geçirme, işten çıkarma gibi bir dizi araç ile hayata geçirilen, maddi ve manevi boyutları olan bir şiddet ile karşı karşıyayız. Bu bildiri adeta üniversiteleri muhalif odaklardan ve eleştirel düşünceden “temizlemek” için kullanılmıştır. Bu şiddetin gazetecilikteki karşılığı, söz konusu şiddetin basın ve yayın organları tarafından meşrulaştırılması, yeniden üretilmesi ve yaygınlaştırılması şeklinde ele alınmalıdır. Burada karşılaştığımız şiddet dili, Zizek’in başka bir bağlamda dikkat çektiği üzere “dilin bir uzlaşma ve dolayım, barışçıl bir ortak varoluş aracı olduğuna dair yaygın fikri” sorgulama gerekliliğini (2018: 64) dayatmaktadır. Söz konusu şiddet dili, Barış İçin Akademisyenler’in savunucusu olduğu “barış” kavramını, “terör”, “şiddet”, “karanlık”, “hainlik” gibi sözcüklerle işaret ederek kavramı hakikatinden koparma gayretindedir.

    Türkiye gazetesi, olayı ağırlıklı olarak Cumhurbaşkanı’ndan gelen tepkiler ve ülkenin güney doğusunda sürdürülmekte olan operasyonlara dair haberlerle çerçevelemiştir. Bildiri yayınlandıktan ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarından bir gün sonra “Bunlar mı sivil!” (Türkiye, 13 Ocak 2016) başlığıyla verilen ilk haberde, operasyon düzenlenen bir evde öldürülen birisi ve etrafındaki silahların yer aldığı bir görsel kullanılmış, bu görselin altına da bildiriye imza veren tanınmış akademisyenlerin fotoğrafları yerleştirilmiştir. Akademisyenlerin fotoğraflarının altına da siyah zemin üstüne “Katil T.C.’den maaş alan 1100 vatansever!” başlığı atılmıştır. Haber dili, bildiri metnine yapılan gönderme ve sözcüklerin renk tercihleri ile pekiştirilerek, barış talebinin gerçekte “barışa” değil, savaşa hizmet ettiğini ima etmektedir. Böylelikle barış kavramının anlamına müdahale edildiğini görmekteyiz. İmzacı akademisyenlere ait fotoğrafların siyah zemine yerleştirilmesi, Cumhurbaşkanı’nın akademisyenlerle ilgili kullandığı hedef gösterici “karanlıklar” ifadesini destekleyici bir tercihtir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_BAK_1_13OCAK_2016.jpg

    Türkiye, 13 Ocak 2016

    Türkiye gazetesi, Barış İmzacıları için “akademik bozguncu“, “Devleti katil ilan ederek PKK seviciliği yapan karanlık aydınlar”, “bölücülerin döktüğü kanı görmezden gelip devleti suçlama cüretini gösteren akademik hainler”, “terör yardakçıları”, “Türkiye’ye kan kusturan terör örgütü yerine devleti suçlayan sözde aydınlar” ve “malum akademisyenler” (Türkiye, 14 Ocak 2016) gibi ifadeleri kullanmıştır. “Aydın” ve “terörist” kavramlarının yan yana kullanılışındaki ısrar, terör söyleminin araçsallığına işaret etmektedir. Akademisyenler ile ilgili haberler çerçevelenirken şehit haberlerine başvurulmuştur. Örneğin, 14 Ocak 2016 tarihli haberde, o dönem sürmekte olan operasyonlar sırasında hayatını kaybeden bir polisin tabutunun üstüne kapaklanmış kardeşinin “Beni de gönderin oraya” cümlesi tırnaksız bir biçimde verilmiştir. Ertesi gün manşet atılan “O Akademisyenlere Soru: Hangisi Katil” başlığı, iki görselle desteklenmiştir. Soldaki görsel yıkılmış evinin önünde ellerini havaya açmış bir kadına ait olup, sağdaki görsel yaralı yaşlıları sırtında taşıyan polislere aittir. Akademisyenlere yöneltilen, ancak soru işaretinden mahrum manşet, metnin barış vurgusunu yok saymakta ve imza metninin içeriğini şiddetle özdeşleştirmektedir. Aynı gün ilk sayfada yer alan dikkat çekici diğer iki haber dönemin Başbakanı’na ve Cumhurbaşkanı’na ait beyanların, alıntı olduğu belirtilmeksizin, gazetenin tespitiymişçesine sunulduğu haberlerdir: Sırasıyla “Başbakandan Akademisyenlere: Bunlar insanlıktan istifa etmelidir” ve “Terörün maşaları” (Türkiye, 15 Ocak 2016).

    Türkiye, 15 Ocak 2016

    Hürriyet gazetesi ise, olayı ilk olarak 14 Ocak 2016 tarihinde ana sayfasından vermiştir. Bu ilk haber, bildirinin içeriğinden ziyade akademisyenlere yönelik başlatılan soruşturmalara odaklanmaktadır. “Akademisyenlere soruşturma dalgası başladı” başlığını taşıyan haberin spotu ise, “Türkiye ve yurtdışından 1128 akademisyenin imza attığı bildiri sonrası bazı üniversite yönetimleri harekete geçti” şeklindedir. Bu haliyle Hürriyet gazetesinin de bildirinin barış talebini haberde vermediğini görmekteyiz. Gazetenin internet baskısında ise “Sözde ‘Barış’ bildirisini imzalayanlar hakkında soruşturma”[10] başlığı kullanılmış, “barış” kavramı açıkça hedef alınmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet BAK_2_14 Ocak 2016.jpg

    Hürriyet, 14 Ocak 2016

    Gazetenin basılı kopyasında ana sayfasında ayrılan küçük bölümün aksine, orta sayfalarda daha kapsamlı bir habercilik görmekteyiz: “Bildiri Depremi” ana başlığı ve “İmza atanlara soruşturma” alt başlığını taşıyan haberlerde farklı görüşlere yer verilmiş, her partiden olumlu ya da olumsuz değerlendirmeler alt başlıklara taşınmıştır. Öyle ki, Sedat Peker’in “Kanlarında duş alacağız” açıklaması da “Büyük Tepki” ve “Kanlı Duş” ara başlıklarıyla adeta tehdit olmaktan çıkarılmış, imzacı akademisyen Yasemin İnceoğlu’nun “Linç ediliyoruz” beyanı ile aynı sayfada okuyucuya sunulmuştur. Hiçbir başlıkta barış vurgusuna rastlanılmamıştır. Bildirinin barış talebinin görünmez kılınması anlamında Hürriyet’in Türkiye gazetesi ile ortaklaştığını görmekteyiz.

    Hürriyet, 16 Ocak 2016

    Hürriyet’in, Türkiye gazetesinden farklılaştığı temel nokta barış imzacısı akademisyenlere yönelik gözaltı haberlerini ön plana çıkarmak suretiyle imza sürecine dair gelişmeleri de sunmasıdır. Örneğin 16 Ocak 2016 tarihli gazetenin “Polis Kapıda” şeklinde manşetten duyurulan gözaltı, Terörle Mücadele şubesinden polislerin bir imzacının kapısına dayandığını gösteren fotoğrafla desteklenmiştir. “Kocaeli’de Terörle Mücadele Şubesi polislerinin, bir akademisyenin kapısına saat 07:48’de dayanması tartışma yarattı” (Hürriyet, 16 Ocak 2016) başlığıyla haberleştirilen gözaltı olayı, manşetten verilen gözaltı saati ile desteklenmiştir. Yine ilk sayfada, ABD Büyükelçisi John Bass’ten konuya dair yapılan açıklama “ABD: Rahatsız edici bir yöneliş var” şeklinde başlığa taşınmıştır. Gözaltıların hukuksuzluğuna dair gelen tepkiler hükümet kanadından gelen tepkiler ile aynı sayfada verilmiştir. Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın beyanları fotoğrafları ve siyah çerçeve ile desteklenerek yine tırnak işareti kullanılmadan verilmiştir: Sırasıyla “Hendek Kazın veya Dağa Çıkın” ve “Bu bilime en büyük ihanet”.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_BAK_1_13 OCAK_2016.jpg

    Cumhuriyet, 13 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi, Barış için Akademisyenler’in bildirisine dair ilk haberinde Cumhurbaşkanı’nın akademisyenlere yönelttiği hakaret dolu ifadeyi tırnak içine alarak başlığa taşımıştır. “Ey aydın müsveddeleri” başlığını taşıyan bu haberin alt başlığı ise “Cumhurbaşkanı barış isteyen akademisyenlere savaş açtı” olmuştur. YÖK’ün akademisyenlere yönelik “gereğinin yapılacağına” dair açıklaması ise gazete tarafından “YÖK talimatı anında aldı” şeklinde alt başlık olarak sunulmuş; barış akademisyenlerini destekleyen akademisyenlerin açıklamalarının kapsamlı olarak verilmesinin yanı sıra, karşı bildiri yayınlayan akademisyenlerin metni “karşı bildiride hakaret” üst başlığı ve “Polis ve askerin yanındayız” alt başlığı ile verilmiştir. “Polis ve askerin yanındayız” cümlesi bu karşı bildirinin içinde geçen ve bu bildiriyi kaleme alan akademisyenlere aittir, ancak gazete nedense bu cümleyi tırnaksız bir biçimde vermiştir.

    Cumhuriyet, 14 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi, akademisyenlere yönelik gözaltılar ve soruşturmaları 14 Şubat 2016’daki manşetine “Cadı Avı” şeklinde taşımış ve “Barış bildirisine imza atan akademisyenlerin bir linç edilmediği kaldı” üst başlığıyla haberleştirmiştir. Cumhuriyet, akademisyenlere yönelik gözaltı ve baskıları devam eden sürecin başlıca muhatapları olan akademisyenlerin beyanlarını ve deneyimlerini haberleştirerek okuyucusuna sunmuştur. Bu anlamda barış talebi ile ortaya çıkan ve şiddetin hedefi haline gelen Barış için Akademisyenler grubu aracılığıyla muhalif bir duruş inşa etmiş; iktidarın şiddetli dilini ve talimatını destekleyen hukuksuz ve ölçüsüz tasarruflarda bulunan kamu yetkililerini ifşa etmiştir.

    Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi de imzacıların barış taleplerinin kaynağı olan operasyonları imzacılara dair haberlerle aynı sayfada vermiştir. Ancak Türkiye gazetesinden farklı olarak, çatışmalı ortamın toplum üzerindeki yıkıcı etkisini barış talebinin ortaya çıktığı düzlemi gösterecek şekilde sunmuştur. Haberin görselinde yer alan 15 Ocak 2016 tarihli “Katliam ülkesi” manşeti, 13 Ocak’ta İstanbul Sultanahmet’te turistleri hedef alan terör saldırısının duyurulduğu manşetin tekrarıdır. “Katliam Ülkesi” manşetinin ilk defa atıldığı 13 Ocak tarihli gazetede, Barış İmzacıları’nı hedef alan beyanlar “Erdoğan’dan akademisyenlere: Aydın müsveddeleri: Karanlık ve cahilsiniz” başlığıyla verilmiştir (Cumhuriyet, 13 Ocak 2016).

    Evrensel, 12 Ocak 2016

    Evrensel gazetesi, bildiri yayınlandıktan bir gün sonra, bildirinin başlığını tırnak içine alarak sürmanşetten vermiş, imzacı akademisyen sayısını barış talebi ile birlikte okuyucusuna sunmuştur. Bu suretle, diğer üç gazeteden farklılaşarak barış talebinin görünürlüğüne öncelik vermiştir. Diğer üç gazetenin aksine, bildiri ardından ana akım medyada karşılık bulan hükümet ve sözcülerinin tepkilerine dair bir alıntıya herhangi bir haberde yer vermemiştir. Barış akademisyenlerini bireysel olarak da hedef alan açıklamaları haberleştirmeyen Evrensel, 13 Ocak 2016 tarihli haberinde “Barış isteyenlere savaş açtılar” başlığını kullanarak, bildirinin mesajına görünürlük kazandırmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_BAK_2_13OCAK_2016.jpg

    Evrensel, 13 Ocak 2016

    Bu doğrultuda, akademisyenlerin gözaltına alınmalarına doğru evrilen süreçte, barış talebini gündemde tutmuştur. Örneğin 17 Ocak 2016 tarihli gazetenin ilk sayfasında kullanılan manşet “Barışın Arkasındayız” olmuştur. Evrensel gazetesinin barış talebini görünmez kılan saldırılardan ve hedef göstermelerden ziyade barış talebinin ve destekçilerinin görünürlüğü yönünde yaptığı kimi haber başlıkları şöyledir: “Barışın arkasındayız”, “Barışın sesi susmuyor”, “Barış için tiyatrocular: Barış çağrısına sesimizi katıyoruz”, “2 Bin Hukukçu: Gönüllü avukatlıktan onur duyarız”, “Psikologlar: Akademisyenleri destekliyoruz”, (16 Ocak 2016), “Öğrenciler hocaların yanında” (17 Ocak 2016), “Barışın taraftarıyız: Türkiye’de akademisyenlerin savaşa karşı yaptığı barış çağrısı yankı bulmaya devam ediyor. Taraftar grupları barışın taraftarıyız açıklaması yaptı, bir grup aydın da kendini ihbar etti” (19 Ocak 2016), “Savaştan değil barıştan yanayız” (22 Ocak 2016). Evrensel gazetesinin haber dili, barış talebini görünmez kılan şiddetli saldırılardansa imzaya ve imza sahiplerinin iradelerine açtığı alan ile barış kavramanı ön planda tutmaktadır.

    Evrensel, 17 Ocak 2016

    Sonuç Yerine

    Son yıllarda, bölgesel savaşlarla yerinden edilen insan sayısı artmış ve yersiz yurtsuz hale gelmiş yeni bir göçmen dalgası siyasetin bugününün başlıca görüngüsü olmuştur. Bu göç hareketleri, neoliberal politikaların kriz dönemeçlerinde toplumların farklılıklara toleransının sınandığı odak olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyanın farklı coğrafyalarında, bu durumu lehte kullanan muhafazakâr popülist hareketler “yeniden büyük olma, yeniden geçmiş güzel günlere dönme” beyanları ile kitleleri aslında hiç orada olmayan bir geçmişe çağırmak suretiyle itibar görmektedir. Bu koşullar altında cezasızlık ile bir nevi desteklenen şiddet biçimleri, bireyler nazarında kendileri için adalet sağlama, devletler nazarında ise denetim ve sınırlaması gereksiz bir yürütme erki haline dönüşmüştür. Siyasetin şiddet tarafından belirlendiği bu durumda medyanın dil ve içerik bağlamında koruduğu pozisyon, toplumsal bellek ve alternatif hakikat rejimlerinin varlığı açısından kritik önemdedir.

    Faillerin bulunamadığı ya da bulunmadığı, kaybın ortaya çıkmasından sorumlu yetkililerin sorgulanamadığı bir cezasızlık kültürü, şiddet dilini norm olarak dayatmaktadır. Ancak toplumları mümkün kılan, kolektif travmalar karşısında yas süreçlerinin işletilmesidir. Bu rapor kapsamında şiddetin belirleyici olduğu iki olay özelinde, Roboski ve Barış için Akademiyenler, Türkiye’deki medya kanallarının farklı şiddet biçimleri ile kurduğu ilişkiye odaklandık. Bu iki olayı seçmemizin bir diğer sebebi de her ikisinin de halihazırda günümüz siyasi aktörleri nazarından güncelliğini koruyor oluşudur. Ancak bu gündem oluş, kamuoyunda bir sorgulamayı ya da müzakereyi mümkün kılmaktan uzaktır. Bu rapor özelinde incelenen haberler, derin bir kamusal yarılmaya işaret etmektedir. İktidar bloğunun beka söylemine sadakatle kutsal ve murdar inşalar üreten medya kanallarının kamusu ile bu kutsal ve murdar inşalarının dışında olgular ve araştırmacı gazetecilik temelinde bilinç geliştiren kamu arasındaki mesafe hayli büyüktür. Kavramların hakikatlerinden koparılarak stratejik manevraların hizmetine sunulduğu gazetecilik anlayışı bu mesafeyi kapanmaz boyutlara taşıma riski barındırmaktadır. Dolayısıyla olgular temelinde şekillenen tarafsız araştırmacı gazetecilik anlayışı, kavramları hakikatlerine kavuşturacak başlıca odaktır. Zira ancak bu şekilde toplumsal travmaların kaynağında yer alan şiddet ve yıkım edimlerinin failleri ile mağdurları yüzleştirecek ve kolektif yası mümkün kılacak bir müzakere mümkün olabilir.

    Kaynaklar:

    Altıparmak, Kerem ve Akdeniz, Yaman (2017), Barış İçin Akademisyenler, Olağanüstü Zamanlarda Akademiyi Savunmak, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları

    Benjamin, Walter (2010) “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine Hazırlayan, Aykut Çelebi, İstanbul: Metis Yayınları, s. 19-42.

    Chul-Han, Byung (2016), Şiddetin Topolojisi, Çev. Dilek Zaptcıoğlu, İstanbul: Metis Yayınları.

    Critchley, Simon (2013), İmansızların İmanı, Siyasal Teoloji Deneyleri, Çev. Erkal Ünal, İstanbul: Metis Yayınları.

    Disk Basın İş Medya Analiz Raporu (2016), Medyada 10 Ekim Katliamı, Televizyon ve Gazetelerin Habercilikle İmtihanı, DİSK Basın İş Yayınları, Erişim adresi: https://www.academia.edu/29711998/Medyada_10_Ekim_Katliam%C4%B1.pdf

    Entman, Robert M. 1993. “Framing: Toward Clarification of Fractured Paradigm”. Journal of Communication 43(4):51–58.

    Girard, Rene (2003), Şiddet ve Kutsal, Çev. Necmiye Alpay, İstanbul: Kanat Kitap.

    Trend, David (2007), Medyada Şiddet Efsanesi, Eleştirel Bir Giriş, Çev. Gül Bostancı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

    Zizek, Slovaj (2018), Şiddet, Çev. Ahmet Ergenç, İstanbul: Encore Yayınları.

    İnternet Kaynakları

    http://www.diken.com.tr/son-khkyla-ihrac-edilen-imzaci-akademisyen-sayisi-404e-cikti/

    http://www.hurriyet.com.tr/sozde-baris-bildirisini-imzalayanlar-hakkinda-sorusturma-37227641

    https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-baris-akademisyenlerinin-beyanlari

    https://bianet.org/bianet/toplum/135115-basin-uludere-yi-nasil-gordu

    https://m.bianet.org/bianet/toplum/184063-mehmet-fatih-tras-akademik-gelecek-ongoremiyorum-demisti

    https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681

    https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar

    https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar

    https://www.ntv.com.tr/turkiye/her-kurtaj-bir-uluderedir,z1M5Y2zmwEu6drogItVkiA

    https://www.turkiyegazetesi.com.tr/politika/2990.aspx

    İncelenen Gazeteler

    Cumhuriyet, 13 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 14 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 30 Aralık 2011

    Cumhuriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet, 5 Ocak 2012

    Evrensel, 1 Ocak 2012

    Evrensel, 12 Ocak 2016

    Evrensel, 13 Ocak 2016

    Evrensel, 17 Ocak 2016

    Evrensel, 3 Ocak 2012

    Evrensel, 4 Ocak 2012

    Hürriyet, 14 Ocak 2016

    Hürriyet, 16 Ocak 2016

    Hürriyet, 30 Aralık, 2011

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Türkiye, 1 Ocak 2012

    Türkiye, 13 Ocak 2016

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    Türkiye, 15 Ocak 2016)

    Türkiye, 3 Ocak 2012

    Türkiye, 31 Aralık 2011

    Türkiye, 4 Ocak 2012

    Yazarlar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. Medyada temsil, basın tarihi, etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik kitabının yazarı, Medyadan Söylemler kitabının editörü, Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme ile İletişim Hakkı ve Yeni Medya: Tehditler ve Olanaklar başlıklı kitapların da editörleri arasındadır. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının (um:ag) genel yayın yönetmenliğini, medyaport.net sitesinin medya raporları editörlüğünü ve “Dissemination of Rights-Based Journalism through Civil Societybaşlıklı Avrupa Birliği Projesinin koordinatör yardımcılığını yürütmektedir.

    Bahar ŞimşekOrta Doğu Teknik Üniversitesinde tamamladığı Matematik eğitimi ardından, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Televizyon ve Sinema Anabilim Dalında yüksek lisans tezini savunmuştur. 2009 yılından 679 numaralı KHK ile ihraç edildiği 6 Ocak 2016 tarihine kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümünde araştırma görevlisi olarak istihdam edilmiştir. Görsel kültür ve kimlik inşaları başlıca ilgi alanları olup, sinemada estetik ve etik tartışmaları kapsamında doktora çalışmasını sürdürmektedir.

    NOTLAR

      1. Hürriyet’in bağlı olduğu Doğan Medya Grubu’nun tümünün Demirören Holding’e devrinden sonra, söz konusu gazetenin izlediği yayın politikası ve yaptığı bazı haberlerde basın etiğine aykırı tutumları nedeniyle ana akım medyanın Türkiye’de anlamı tartışmalı hale gelmiştir. Ancak bu raporda ele alınan örneklemler, gazetenin diğer gruba devrinden önceki döneme ait olduğu için, yine de ana akım tanımı içinde değerlendirilmiştir.

     

      1. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681

     

      1. Başlıkların derlemesi için Evrensel ve bianet web sayfalarından yararlanılmıştır. Başvuru için: https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar ve https://bianet.org/bianet/toplum/135115-basin-uludere-yi-nasil-gordu (erişim tarihi: 28.03.2019)

     

      1. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/politika/2990.aspx

     

      1. Evrensel gazetesi 28 Aralık 2018 tarihinde olayın yıldönümü için hazırladığı anma haberinde diğer gazetelerle beraber kendilerinin de olayı ilk olarak hangi başlıkla verdiklerine yer vermiştir. Buna göre Evrensel, olayı ilk olarak “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” manşetiyle vermiştir. Bkz. https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar (Erişim tarihi: 27 Mart, 2019).

     

      1. https://www.ntv.com.tr/turkiye/her-kurtaj-bir-uluderedir,z1M5Y2zmwEu6drogItVkiA

     

      1. http://www.diken.com.tr/son-khkyla-ihrac-edilen-imzaci-akademisyen-sayisi-404e-cikti/

     

      1. https://m.bianet.org/bianet/toplum/184063-mehmet-fatih-tras-akademik-gelecek-ongoremiyorum-demisti

     

      1. Barış imzacılarının yargılamalarını ve yargılamalar sırasında sanık beyanlarını bianet.org düzenli bir biçimde takip etmektedir. Detaylı bilgi için bkz. https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-baris-akademisyenlerinin-beyanlari

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/sozde-baris-bildirisini-imzalayanlar-hakkinda-sorusturma-37227641

     

  • Mart 2019 – Medya Gözlem Raporu

    HÂLÂ GAZETECİYİZ:

    MART 2019 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Banu Durdağ – Aylin Aydoğan

    Giriş

    31 Mart yerel seçimlerine sayılı günler kalmışken, görsel ve yazılı basın organlarının Mart ayı gündemi de hâliyle yerel seçimlerdi. Gerek ana akım medyada gerekse iktidara yakınlığıyla bilinen yayın organlarında seçim gündemi sebebiyle dezenformasyon ve “yalan haber”lerin ağırlıkta olduğu bir ayı geride bıraktık. HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin Artı TV‘de katıldığı programdaki sözleri, Demirören medya grubunun yayın organlarında – Hürriyet, Posta ve CNN Türk – açıkça çarpıtılırken, söylemediği cümleler manşete taşındı. Hürriyet gazetesi Temelli öyle bir cümle kullanmadığı halde “HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’den açık açık itiraf ve tehdit: İstanbul-Ankara’yı İmamoğlu ile Yavaş değil HDP yönetecek” başlığıyla haberi verdi.[1] Sosyal medya da dâhil olmak üzere Hürriyet’in yaptığı çarpıtma haberlere tepkiler gelince gazete, tekzip yaşrılamazken, Anadolu Ajansı’nı kaynak göstererek internet sitesinden “Bizden değil HDP’den açıklama istenmeli” başlığıyla bir açıklama yaptı.[2] Diğer taraftan, ABD merkezli CNN’in Temelli’nin kullanmadığı ifadeleri kullanmış gibi servis etmesi üzerine CNN Türk hakkında soruşturma başlattığı bildirildi.[3]

    19 Mart tarihli Akit TV canlı yayınında muhabir Mehmet Özmen müzeye dönüştürülen Ankara Ulucanlar Cezaevi’ndeki darağacının önünden açıkça CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu idamla tehdit etti. ”Türk kamuoyu, PKK terör örgütüne, FETÖ terör örgütüne de yandaşlık yapan, kol kanat geren, bağrında besleyen örneğin Kemal Kılıçdaroğlu gibi bazı isimlerin de işte bu darağacında asılmasını, idam edilmesini bekliyor diye düşünüyorum. Bu bizim fikrimiz tabii ki, takdir yine kamuoyunun”, sözlerini sarf eden Özmen hakkında TCK 106/1 maddesi uyarınca tehdit suçundan soruşturma başlatıldı.[4]

    Aralarında Reuters, Financial Times ve Associated Press’in de bulunduğu uluslararası medya kuruluşlarının oluşturduğu, One Free Press Coalition adlı platform, her ay “en acil tehdit altında bulunan” 10 gazeteciyi duyurduğu ilk listeyi yayımladı. Listede Türkiye’den “Paradise Papers” yazı dizisiyle para ve hapis cezasına çarptırılan gazeteci Pelin Ünker de yer aldı.[5] Binali Yıldırım ve oğullarının Malta’da off-shore olarak şirket kurduğu bilgisini haberleştirdiği için “iftira ve hakaret” suçlamasıyla 1 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 8 bin 860 TL para cezasına mahkûm olan Cumhuriyet gazetesi eski muhabiri Ünker hakkındaki yargılamada davanın düşmesi yönünde karar verildi.[6]

    ZDF televizyonunn İstanbul bürosu şefi Jörg Brase, Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert ve Kuzey Alman Radyo ve Televizyon Kurumu (NDR) için serbest çalışan Halil Gülbeyaz’ın 2019 yılı için basın kartlarının uzatılması konusunda Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na yaptıkları başvurunun herhangi bir gerekçe gösterilmeden reddedildiği öğrenildi.[7] Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü ise, Türkiye hükümetine ülkedeki uluslararası basın mensuplarının işlerini engellememe ve süresi dolan akreditasyonları uzatma çağrısı yaptı. RSF, uluslararası basın mensuplarının görevini yapmasının engellendiği ve bunun “bağımsız yabancı kaynakların haber yapmasını sınırlandırmak amacı” ile yapıldığını ifade etti.[8]

    Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu, kadın gazetecilerin yaşadıkları sorunlara dair hazırladığı raporu 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde basın toplantısında açıklayarak, sektör içindeki ayrımcılık ve şiddetin kadınları meslekten uzaklaştırdığına dikkat çekti.[9]

    Yine Mart ayının öne çıkan gelişmeleri arasında, Fox TV Ana Haber sunucusu Fatih Portakal hakkında “FETÖ üyeliği” iddiasıyla açılan soruşturmanın takipsizlik kararıyla sonuçlanması yer alırken[10], Flash TV ise, idari, siyasi ve mali baskı nedeniyle yayınlarına ara verdiğini açıkladı.[11] Öne çıkan gelişmelerden bir diğeri ise, Hürriyet gazetesinin Faruk Bildirici’nin görevine son vermesi idi. Bildirici 1992’den beri çalıştığı Hürriyet’te son dokuz yıldır da okur temsilciliği görevindeydi.[12]

    Hrant Dink cinayetine ilişkin görülen davada tutuklu yargılanan ve aralarında FOX TV Haber Müdürü Ercan Gün’ün de bulunduğu 4 sanığın tahliyesine karar verildi.[13] Mersin ve Erzurum’da yapılan ev baskınlarında çok sayıda gazetecinin gözaltına alınması da Mart ayında basın ve ifade özgürlüğü alanında yaşanan gelişmeler arasında yer alıyor.[14]

    Diğer bir önemli gelişme ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), kapatılan Özgür Gündem gazetesi ile ilgili davada, gazeteye karşı soruşturmaların “yazıların içeriğine bakılmaksızın sistematik bir şekilde” başlatıldığına hükmetmesi ve Türkiye’ye para cezası vermesi.[15]

    Mart 2019 tarihli Medya Gözlem Raporu’nda basına yönelik uygulanan baskı ve cezalandırmaları, ifade ve basın özgürlüğü başta olmak üzere hak ihlalleri bağlamında değerlendirmeye katkı sağlayacak verileri kayıt altına almak amaçlanmıştır. Aşağıda yer alan veriler ve istatistikler çeşitli açık kaynaklardan derlenerek düzenlenmiştir. Önceki ayların raporlarında yer alan ve OHAL ilanından bu yana gözaltına alınan, yargılanan ve tutuklanan gazetecilerin verileri de Mart ayı dâhil edilerek güncellemiştir.

    İşten Çıkarma: 1

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 3400

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 7

    6 Mart 2019 tarihinde Tunceli’de yapılan ev baskınlarında gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı muhabiri Semra Turan, 7 Mart 2019 tarihinde serbest bırakıldıktan sonra, 19 Mart 2019 tarihinde el konulan fotoğraf makinesinin teslimi için çağrıldığı Tunceli Emniyet Müdürlüğü’nde hakkında açılan Ankara merkezli bir soruşturma kapsamında tekrar gözaltına alındı.[16]

    9 Mart tarihinde Adıyaman’da yapılan ev baskınlarında gazeteci Hacı Yusuf Topaloğlu gözaltına alındı ve mahkeme tarafından yurtdışı yasağı konularak serbest bırakılırken[17], Mart ayında toplam 7 gazeteci gözaltına alındı.

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 527

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Soruşturma Açılan Gazeteci ve Sayısı2

    Yargılanan Gazeteci Sayısı: 14

    Mart 2019 tarihinde yargılanması devam eden gazetecilere ilişkin bilgiler ise şöyle: KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesi çalışanı Mustafa Göktaş hakkında açılan davanın görülmesine 1 Mart 2019 tarihinde devam edildi. Göktaş’ın ‘örgüt üyesi olma’ ve ‘örgüt propagandası yapma’ suçlarından cezalandırılması talep edilirken, mahkeme duruşmayı 23 Mayıs 2019 tarihine erteledi.

    Evrensel gazetesi muhabiri Cansu Pişkin hakkında gazetede 5 Nisan 2018 tarihinde yayınlanan “Boğaziçililere Özel Savcı” başlıklı haber gerekçe gösterilerek 3 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanması istenen davanın görülmesine 6 Mart 2019 tarihinde başlandı.[18]

    Evrensel gazetesi eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cem Şimşek hakkında gazetede yayınlanan “Albayrak işçilere saldırı programının sinyalini verdi” başlık haberde Hazine ve Ekonomi Bakanı Berat Albayrak’a ‘hakaret ve iftira atıldığı’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine Mart ayında da devam edildi.[19]

    Mezopotamya Ajansı muhabiri Ahmet Kanbal hakkında ‘zincirleme örgüt propagandası yapma’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine 19 Mart 2019 tarihinde de devam edildi.[20]

    Gazeteci Seda Taşkın hakkında verilen 7 yıl 6 aylık hapis cezasının istinaf duruşması 20 Mart 2019 tarihinde görüldü. Mahkeme duruşmayı 15 Mayıs 2019 tarihine erteledi.[21]

    Yaklaşık üç yıldır tutuklu bulunan açlık grevindeki gazeteci Ziya Ataman’ın yargılandığı davada yine tahliye çıkmazken, dava 28 Mayıs tarihine ertelendi.[22]

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 10

    Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri Yasin Kobulan hakkında sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek açılan davada Kobulan‘ın “zincirleme şekilde örgüt propagandası yapma” suçundan 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildi ve hükmün açıklanması geri bırakıldı.[23]

    Gazeteci ve yazar Ahmet Altan hakkında 2016 yılında yazdığı bir yazıda ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 19 Mart 2019 tarihinde görüldü ve mahkeme Altan’ı 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırdı. Cezayı 7 bin TL adli para cezasına çevrildi.[24]

    21 Mart tarihinde basında yer alan haberlerden, Cumhuriyet gazetesinin eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Faruk Eren ile eski Yazı İşleri Müdürü Bülent Özdoğan’ın, AKP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mehmet Özhaseki hakkında yayınlanan bir haber nedeniyle açılan davada 84 bin TL adli para cezası ile cezalandırıldığı öğrenildi.[25] Mart ayında toplamda 10 gazeteci hakkında hapis veya para cezası kararları verildi.

    Tutuklanan Gazeteci Sayısı: 2

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı: 216

    Tahliye ve Beraat: 4

    KHK ile kapatılan DİHABER muhabirleri Erdoğan Alayumat ile Nuri Akman hakkında mahkeme beraat kararı verdi.[26]

    Akit TV’de 10 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Zulüm 1938’de son buldu” başlıklı bir haber nedeniyle sorumlu müdür Ali Özken hakkında ‘Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 5 Mart 2019 tarihinde görüldü. Mahkeme Özken’in beraatına karar verdi.[27]

    Mezopotamya Ajansı muhabiri Esra Solin Dal hakkında ‘örgüt üyesi olma’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine 20 Mart 2019 tarihinde başlandı ve mahkeme Dal hakkında beraat kararı verdi.[28]

    Fiziksel Şiddet, Tehdit ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler: 2

    22 Mart 2019 tarihinde Mardin’in Savur ilçesinde haber takibi yapan Jinnews muhabiri Rojda Aydın ve Mezopotamya Ajansı (MA) Muhabiri Ahmet Kanbal’ın teknik malzemelerine polis tarafından el koyması üzerine çıkan tartışmada 2 gazeteciye fiziksel şiddet uyguladığı iddia ifade edildi.[29]

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

     

     

     

     

      • https://bianet.org

     

    [1] https://www.evrensel.net/haber/375777/posta-hurriyet-ve-cnn-turkten-sezai-temelli-carpitmasi Erişim tarihi: 22.03.2019.

    [2] https://bianet.org/bianet/siyaset/206527-temelli-den-hurriyet-e-yanit-yalan-haber-yapan-sizsiniz-ben-niye-duzelteyim Erişim tarihi: 22.03.2019.

    [3] http://gazetekarinca.com/2019/03/chpnin-abd-temsilcisi-duyurdu-cnn-cnn-turk-hakkinda-sorusturma-baslatti/ Erişim tarihi: 26.03.2019.

    [4] http://gazetekarinca.com/2019/03/kilicdarogluna-idam-anonsu-yapan-akit-tv-muhabirine-sorusturma/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [5] http://gazetekarinca.com/2019/03/dunyada-en-fazla-tehdit-altinda-bulunan-10-gazetecinin-listesi/ Erişim tarihi: 18.03.2019.

    [6] https://t24.com.tr/haber/paradise-papers-belgelerini-haberlestiren-pelin-unker-hakkindaki-dava-dustu,814399 Erişim tarihi: 29.03.2019.

    [7] https://tihv.org.tr/05-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [8] http://gazetekarinca.com/2019/03/rsf-turkiyede-hukumet-yabanci-gazetecilerin-calismasini-engelliyor/ Erişim tarihi: 24.03.2019.

    [9] http://gazetekarinca.com/2019/03/tgs-kadin-gazeteciler-siddet-ve-ayrimcilik-nedeniyle-meslekten-uzaklasiyor/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [10] https://t24.com.tr/haber/fatih-portakal-a-acilan-feto-sorusturmasinda-karar,812189 Erişim tarihi: 24.03.2019.

    [11] http://gazetekarinca.com/2019/03/nedeni-siyasi-baski-flash-tv-yayinlarina-ara-veriyor/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [12] http://gazetekarinca.com/2019/03/hurriyet-okur-temsilcisi-faruk-bildiricinin-gorevine-son-verdi/ Erişim tarihi: 19.03.2019.

    [13] http://gazetekarinca.com/2019/03/dink-davasi-iki-sanik-hakkinda-tahliye-karari/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [14] http://gazetekarinca.com/2019/03/iki-ilde-ev-baskinlari-basin-calisanlari-ve-hdpliler-gozaltina-alindi/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [15] http://gazetekarinca.com/2019/03/aihmden-ozgur-gundem-karari-turkiye-suclu-bulundu-tazminat-odenecek/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [16] https://tihv.org.tr/20-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [17] https://tihv.org.tr/20-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [18] https://tihv.org.tr/07-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 09.03.2019.

    [19] https://tihv.org.tr/07-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 09.03.2019.

    [20] https://tihv.org.tr/20-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [21] https://tihv.org.tr/21-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 23.03.2019.

    [22] http://gazetekarinca.com/2019/03/yaklasik-3-yildir-tutuklu-gazeteci-ziya-atamana-yine-tahliye-yok/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [23] https://tihv.org.tr/09-11-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 11.03.2019.

    [24] https://tihv.org.tr/20-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [25] https://tihv.org.tr/22-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 24.03.2019.

    [26] https://tihv.org.tr/02-04-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [27] https://tihv.org.tr/06-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 20.03.2019.

    [28] https://tihv.org.tr/21-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [29] https://tihv.org.tr/23-25-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

  • Medya Raporu-11 (Şubat-2019): Alternatif Medya ve Sorunları

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-11 (Şubat-2019)

    ALTERNATİF MEDYA ve SORUNLARI

    Banu Durdağ – Funda Başaran

    GİRİŞ

    Günümüz küresel iletişim sistemleri ve baskıcı iktidarların giderek tekeline giren ana akım medya karşısında “alternatif medya”nın varlığı, manipüle edilen ve/veya gizlenen toplumsal gerçekliğe ve toplumsal olanın bilgisine erişimde farklı olanaklar sunmakta. Enformasyon ve iletişim teknolojilerinde (EİT’lerde) yaşanan gelişmeler, özellikle de 2000’lerin ortasından sonra Web 2.0 teknolojisinin mümkün kıldığı iletişim platformlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşması, yanı sıra günümüz toplumsal hareketlerinde alternatif medya pratiklerinin konumu, yeni olmak şöyle dursun bilakis kadim bir tartışmayı yeniden canlandırmıştır. Hans Magnus Enzensber’den, Walter Benjamin’e ve hatta Bertolt Brecht’e kadar uzanan bu tartışma, bugün dahi üzerinde tam olarak ortaklaşılamamış bir kavram olan “alternatif medya”nın politik işlevi ve daha demokratik bir kamusal alanın inşasındaki potansiyeline ilişkindir.

    Raporda, hâlihazırda literatürde belli bir olgunluğa ulaşmış alternatif medya kavramını tartışmaya açmak ve daha ileriki çalışmalara katkı sunması umuduyla alternatif medyanın eleştirel ele alınışına dair bir izlek oluşturmak amaçlanmıştır. Oluşturulan izlek çerçevesinde Türkiye’deki alternatif medya oluşumlarına yer vererek, bu oluşumların sansür, erişim engeli, site kapatma ve hukuki yaptırımlardan, hedef gösterme ve dijital lince kadar uzanan sorunlarına yoğunlaşılmıştır. Birinci bölümde sosyal bilimler, özellikle de iletişim alanı içerisinde alternatif medya tartışmalarının genel bir görünümüne ve kavrama ilişkin farklılaşan tartışmalara yer verilmiştir. İkinci bölümde, literatürde ortaklaşan ve farklılaşan noktalara referansla eleştirel bir alternatif medya kavramsallaştırması için bir izlek oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu izlekle birlikte aslında hangi medya pratiklerinin ‘alternatif’ kategorisinde değerlendirilemeyeceğini de netleştirmek amaçlanmıştır. Sınırları daha belirgin bir alternatif medya tanımı, bizleri hem sağ, muhafazakâr ve baskıcı grupların internet temelli medya oluşumlarını hem de çevrimiçi forumlardan, blog sitelerine ve daha popüler ticari paylaşım site ve uygulamalarına kadar uzanan geniş bir skalada değerlendirilebilecek “sosyal medya” platformlarını “alternatif medya” kategorisine dâhil etme hatasından kurtarır. Üçüncü bölümde ise, Türkiye’deki alternatif medya örnekleri profesyonel gazetecilik deneyimi olmayan, aktivizm motivasyonuyla örgütlenen medyalar ve ifade ve basın özgürlüğünün giderek baskılanması sonucu işlerinden edilen basın emekçilerini, profesyonel gazetecileri bir araya getiren ticarileşme karşıtı medyalar olmak üzere iki farklı kategoride ele alınmıştır. Yine bu bölümde tüm bu oluşumların siyasi iktidar ve sermaye tarafından başta sansür ve gözetim olmak üzere formel ve enformel biçimlerde maruz kaldıkları sorunlar tartışmaya açılmıştır.

      1. Alternatif Medya Tartışmaları: Literatürden Genel Bir Görünüm

     

    Alternatif medyaya ilişkin tartışmaların yeni bir iletişim teknolojisi gündeme geldiğinde ya da bir toplumsal hareket ortaya çıktığında popülerleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Pek çok farklı medya pratik ve deneyimlerini adlandırmak ve açıklamak için çatı bir kavram işlevi yüklenen “alternatif medya”ya ilişkin tanımlar, bir taraftan da anlamlı olmayacak kadar geniştir (Forde, 2011). Öyle ki, bir noktada muhafazakâr, sağ popülist ve baskıcı medya örnekleri de alternatif medya kavramı altına kolayca dâhil edilebilir. John Downing’in (2001: ix) de belirttiği gibi, her şey bir noktada başka bir şeyin alternatifi iken, alternatif medyayı tanımlamada şu sorulardan hareket etmek önemli gözükmektedir: Neyin alternatifi? Ana akım medyanın haber üretim ve dağıtım süreçlerinden, tekniklerinden farklılaşan her medya pratiği alternatif olarak tanımlanabilir mi? Kuşkusuz bu sorular da medya sahipliği, organizasyonel yapılanma, karar alma süreçleri, haber ve içerik üretimi ve dağıtımına ilişkin süreçler ve tekniklerle ilişkilendirildiğinde anlam kazanır.

    Ancak yine de bu sorular ve bunların ilişkili olduğu boyutlar eleştirel bir alternatif medya tanımı ortaya koymakta yetersiz kalır. Başka bir ifadeyle, tek başına bu sorulara verilecek yanıtlar bizi sadece ana akım medyayı referans alan, kapsamı son derece geniş bir alternatif medya kavramına götürür. Ortaya çıkacak geniş kapsamlı çatı kavram altında muhafazakâr, baskıcı medya pratiklerinin ve hatta aşırı sağın faşist medyasının da yer alması söz konusu olur. Başta da ifade ettiğimiz gibi, alternatif medya kavramının ihtiva ettiği anlam, yalnızca ana akıma karşı bir alternatif sunmasında mı, yoksa bunun ötesinde hem egemen medyaya hem de toplumsal tahakkümün tüm formlarına meydan okuyarak özgürleşimci pratiklere alan açmasında mı aranmalı sorusu, eleştirel bir alternatif medya tanımı için belirleyicidir (Sandoval ve Fuchs, 2010). Buradaki tartışmamızın kerteriz noktası olarak bu soru, aynı zamanda hangi medya pratiklerinin “alternatif” kategorisine dâhil edilemeyeceğini de netleştirir.

    Eleştirel yaklaşımlarda alternatif medya kavramına ilişkin sürdürülen tartışmaların gösterdiği çeşitlilik -ki kimi çalışmalar kavramı doğrudan günümüz yeni toplumsal hareketleriyle ilişkilendirirken, kimi çalışmalar ise alternatif medyanın küresel iletişim sistemleri karşısındaki konumuna odaklanır-  ve farklılıklara karşın ortaklaştıkları noktalar da söz konusudur. Bunlar da alternatif medyadan sahip olması beklenen niteliklere dair bir çerçeve sunar. Ana akım medyanın sermaye birikiminin merkezinde yer alması, hiyerarşik ve dikey yapılanması karşısında alternatif medyadan hiyerarşi ve ticarileşme karşıtı, profesyonelleşme karşısında amatör ve aktivist bir motivasyonla yarı-profesyonellik hali ve katılıma açık bir nitelik sergilemesi beklenir.

    Bu tartışmalarda anahtar konumda olan, alternatif medyanın politik gündeminin toplumsal muhalefetten yana ve hegemonik olana “karşı-söylem” üreterek daha demokratik ve eşitlikçi bir iletişim ortamı yaratma çabasıdır. Örneğin, Raymond Williams (1973/1962: 54, 116-123) bugün dahi alternatif medya tartışmaları açısından güncelliğini koruyan Communications adlı çalışmasında demokratik bir iletişim sisteminin nasıl olması gerektiğini tartışmaya açar. Bu tartışmada mevcut iletişim sistemlerine referansla ve bunların siyasi iktidar ve/veya sermaye tarafından kontrol edilip edilmedikleri sorusundan hareket eder. Buna göre, “otoriter”, “paternal” ve “ticari” olmak üzere kategoriler belirler. Otoriter, paternal ve ticari gibi mevcut iletişim sistemlerine karşılık demokratik bir iletişim sisteminin, her türlü kontrol mekanizmasına karşı olması, demokratik bir sistemin temel yapı taşlarından olan haber alma ve haber verme hakkını savunması, profesyonelleşmeden kaynaklı handikapların üstesinden gelmesi ve ticarileşme karşıtı olması gerektiğini vurgular. Ki ancak tüm bu kriterler sağlandığında mevcut olan diğer iletişim sistemlerine karşı bir “alternatif”in varlığından söz edilebileceğine dikkat çeker. Chris Atton da (2006: 4, 9, 25-29) Williams’ın demokratik iletişim sistemi formülasyonundan yola çıkarak güncel bir alternatif medya kavramına ulaşmaya çalışır ve alternatif medya kategorisinde değerlendirilebilecek bir oluşumun içerik bakımından politik, yapısal olarak ise, radikal olması gerektiğini savunur. Bununla birlikte alternatif medyanın, içerik üretim ve dağıtım süreçlerinde yeni teknolojik olanaklara başvurması, profesyonelleşme ve hiyerarşi karşıtı olması gerektiğini de vurgular.

    Alternatif medyayı günümüz toplumsal hareketleri ile ilişkilendirerek ele alan çalışmalarda Benjamin’den, Enzensberger’e ve Brecht’a kadar uzanan medya sisteminin katılımcı örgütlenmesi, yani bütün alıcıların aynı zamanda üretici oldukları demokratik bir medya sistemi vurgusu öne çıkar (Sandoval ve Fuchs, 2010: 142). Örneğin, Clemencia Rodriguez (2003: 190) “yurttaş medyası” terimini kullanarak alternatif medyanın katılımcı niteliğinin üretime katılanlara aktif yurttaşlar olma anlamında olanaklar sunduğuna dikkat çeker. Atton (2006) ise, katılımcı üretim süreçlerinin önemine vurgu yaparak alternatif medyanın kapitalizmin ötesinde bir toplum fikrini öngörmesi, dolayısıyla da esas olarak özgürleşimci pratikleri beslemesi gerektiğini savunur.

    Yanı sıra, Downing (2001) ise, politik vurgusu ön planda olan “radikal medya” kavramıyla, alternatif medyanın hem örgütleniş hem de içerik bakımından egemen sistemin dışında ve tam karşısında konumlanarak hegemonyayla mücadelesine dikkat çeker. Başaran (2009: 407-415) da alternatif medyanın toplumsal hareketlerle ilişkisine dikkat çekerek Harold Innis’in “bilgi tekelleri” kavramsallaştırmasına göndermeyle Atton’nun alternatif medya tanımını yeniden formüle eder. Buna göre, alternatif medyanın şu kriterleri sağlaması gerekmektedir: Toplumu daha demokratik bir dönüşüme uğratmaya katkı sağlamayı amaç edinmesi, bilgi tekellerinin dışladığı bilgiyi üretmesi ve dolaşıma sokması, profesyonelleşme, hiyerarşik örgütlenme ve ticarileşme karşıtı olması. Leah A. Lievrouw (2011) ise, yine benzer biçimde yeni toplumsal hareketler perspektifinden alternatif medyayı tanımlamak için “alternatif/aktivist yeni medya” terimini kullanır. Buna göre, “alternatif/aktivist yeni medya toplumun, kültürün ve siyasetin baskın, beklenen ve kabul edilegelen biçimlerine karşı koymak veya bunları değiştirmek amacıyla iletişim olgularını, pratiklerini, yeni enformasyon ve iletişim teknolojilerinin toplumsal düzenlenmelerini kullanır veya yeniden düzenler” (Lievrouw, 2011: 19).

    Sandoval ve Fuchs (2010) ise, buraya kadarki tartışmalardan farklı olarak, katılımcı medya olarak alternatif medya anlayışının yetersizliğine dikkat çekerler. Muhafazakâr ve sağ popülist medya oluşumlarının, yanı sıra kâr amacı güden medyaların da günümüzde katılımcı modele rağbet ettiklerine dikkat çekerler. Alternatif medyanın bu gibi oluşumlardan ayırt edici niteliğinin ise, toplumsal muhalefetten yana, dönüştürücü politik mücadeleyi ilerletecek eleştirel içerik üretmesi olduğunu vurgularlar. Bununla birlikte, ticari finansman ve profesyonel örgütlenmeyi benimseyen medyanın, eleştirel içerik ürettiği sürece alternatif medya dışında tutulmaması gerektiğini de iddia ederler. Bu iddialarını da, kolektif örgütlenme ve ticari olmayan finansmanı esas alan alternatif medyanın, kaynakların tahsisinde ve kamusal görünürlüğe ulaşmada çoğunlukla başarısız olmalarına işaret ederek savunurlar.

    Ancak, kendilerinin de ifade ettiği gibi ticari örgütlenme biçimini benimsemek, her zaman içeriğin finansörlerin politik çıkarları hizasına çekilmesi tehlikesini taşır. Bu da “alternatif”in var olma gerekçesine ters düşer. Kaldı ki, sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) da, özellikle de giderek şirketleşme mantığını benimseyenlerin, siyasi ve ekonomik gündemleri söz konusu olabilir. Ticarileşme bir yana dursun, şirketleşmiş STK’ların finansörlüğünü üstlendiği alternatif medyaların içerikleri dahi “hesap verebilirlik” altında politik işlevini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu noktada da “alternatiflik” sorgulanabilir hale gelir.

      1. Eleştirel Bir Alternatif Medya Kavramına Doğru

     

    Tartışmalı yanlarına karşın “alternatif medya” kavramı, yurttaş gazeteciliği, radikal, bağımsız, yerel ve topluluk medyası gibi farklı ve çeşitlilik gösteren medya oluşumlarını ve pratiklerini kapsadığından çatı bir kavram olarak işlevselliğini korur. Buraya kadarki tartışmalar ışığında alternatif medyaya dair daha ileri çalışmalar için bir izlek oluşturmak mümkündür. Alternatif medya pratiklerine ilişkin olarak yapısal/organizasyonel, bilişsel ve normatif, içerik ve de toplumsal olmak üzere birbiriyle ilişkili düzeyleri içeren bir hat çizmek anlamlı gözükmektedir. Yapısal/organizasyonel düzeyde, bu platformların/medyaların “hem ekonomik olarak hem de karar alma mekanizması olarak nasıl örgütlendikleri” sorusu öne çıkar. Bilişsel ve normatif düzeyde, bireysel ve kolektif içerik üreticilerinin kendi konumlarını nasıl tanımladıkları sorusundan hareket etmek, toplumsal mücadele içerisinde nasıl konum aldıklarını ve farklı kavrayışların farklı eyleyişler açığa çıkarıp çıkarmadığının izini sürmeyi olanaklı kılar. Bu sorulara alınacak yanıtlar, özellikle nesnellik ve yansızlık gibi profesyonel gazetecilik kodları karşısında nasıl “alternatif” değerler üretildiğini de açığa çıkarmayı sağlayabilir. İçerik düzeyinde ise, “içeriğin üretiminde ve dağıtımında hangi tekniklerin kullanıldığı”, “alternatif üretim ve dağıtım teknikleri için nasıl stratejiler geliştirildiği” soruları, üretim ve dağıtımdaki farklılıkları tespit etmeye imkân tanır (Durdağ, 2016: 363; Durdağ, 2018: 133-134).

    Kuşkusuz bir diğer önemli nokta ise, bu üretim sürecinin çıktısı olan içeriğin kendisidir. Alternatif medya çalışmalarının içeriğe ve içeriğin niteliğine ilişkin soruşturmalarla desteklenmesi önemlidir. İçeriğe ilişkin bir araştırma, alternatif medyada içeriğin gerek ana akımdan gerekse ana akıma öykünen internet temelli “muhalif” medyalardan nasıl farklılaştığının izini sürmeyi de gerekli kılar. Son olarak toplumsal düzeyde ise, alternatif medya oluşumlarının, pratiklerinin, toplumsal dönüşüm bağlamında ne gibi olanaklar ve sınırlılıklar barındırdıkları sorusu anlamlı gözükmektedir (Durdağ, 2016: 363; Durdağ, 2018: 133-134).

    Alternatif Medyanın Ele Alınışı İçin İzlek

    Tablo 1: Kaynak: (Durdağ, 2018: 134)

    Böylesi bir izlek, internet temelli reklam gelirlerine dayanan ticari haber platformlarını ve yukarıda değindiğimiz muhafazakâr, sağ medya oluşumlarını “alternatif medya” kavramı dışında tutmamızı zorunlu kılar. Bununla birlikte, genel olarak medya sahipliği ve haber dağıtım teknikleri bakımından ana akımdan farklılaşan buna karşılık, gerek örgütlenme ve karar alma yapısı, gerekse haber toplama, üretim teknikleri ve profesyonel gazetecilik kodlarını benimsemeleriyle ana akıma öykünen “muhalif” medyaları da “alternatif medya” kavramı dışında tutmamızı sağlar.

    Bir sonraki bölümde detaylandırmadan önce burada bir parantez açıp Türkiye’den örneklendirerek tek sesli ana akım medyadan farklılaşarak “muhalif” ya da başka bir ifadeyle, egemen medyaya göre daha “demokratik” ve “çoğulcu” bir alan açan medya oluşumlarını “alternatif” kategorisinde neden değerlendiremeyeceğimizi açıklamaya çalışalım. Atton (2002: 493), radikal medya ve ana akım medyanın dolaylı olarak birbirini nasıl etkilediğini ve dönüştürdüğünü, bu etkileşim sonucunda birbirlerinden ödünç aldıkları hangi pratikleri kendi eyleyişlerine nasıl adapte ettiklerini tartışmanın önemine dikkat çeker. Gramsci’nin “hegemonya” kavramına atıfla, tıpkı hegemonyada olduğu gibi medya pratiklerinin de devingen olduğunu ve buna istinaden burjuva medya değerlerinin radikal olanlarla eklemlenebildiğini ve tam tersinin de mümkün olduğunu öne sürer. Yeni toplumsal hareketlerin kaleydoskopik sonuçları, yani sonuçlarının tekil olmayan ve sürekli değişiklik gösteren nitelikte oluşu ve de sosyalistler, yeşiller, anarşistler ve diğer bağlantısızlar arasında koalisyona evirilme eğilimi göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkan radikal medyanın ana akım medya pratiklerini de etkileyebileceğini iddia eder.

    Şüphesiz ki Türkiye’de yeni enformasyon ve iletişim teknolojileri temelli alternatif medyanın ivme kazanmasında Gezi bir dönüm noktasıdır. Gezi süreci, ana akım medyanın iktidar ve sermayeye ne denli bağlı olduğunu, en temel işlevi olan bilgi ve enformasyon akşını yerine getir(e)mediğini, hatta dezenformasyonla gerçekliği manipüle ettiğini gözler önüne sermiştir. Bunun neticesinde de, direnişin neredeyse ilk gününden başlayarak aktivistler kendi medya platformlarını inşa etmişlerdir. Gezi sürecinde ortaya çıkan alternatif medyalar, ana akım medya pratiklerini dönüştürmediyse bile, ana akımın gerek hiyerarşik yapısını gerekse profesyonel gazetecilik kodlarını benimseyen ancak, daha “demokratik” ve çoğulcu bir alan açmayı hedefleyen internet temelli “muhalif” medyaların ortaya çıkışına ilham vermiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri de Medyascope TV’dır. Gazeteci Ruşen Çakır’ın önce bir sosyal medya platformu olan Periscope’la bağımsız yayıncılık yapması, ardından Medyascope TV’yi kurması, internetin olanaklı kıldığı sosyal iletişim ağlarının, sosyal medya platformlarının ana akım benzeri, ancak ona kıyasla daha çoğulcu ve demokratik bir habercilik platformu olarak da örgütlenebileceğinin örneklerindendir. Ancak yine de tek başına muhalif ve çok sesli bir medya ortamı sunmaları bu gibi oluşumları “alternatif medya” kavramı altında değerlendirmek için yeterli değildir.

    İşin esası, Susan Forde’nin (2011: 176) de belirttiği gibi, tıpkı eskiden olduğu gibi bugün de “enformasyon ve haberleşmeyi meydan okumak, tahlil ve mobilize etmek”, özgürleşimci politik mücadeleye alan açmak amacıyla kullanmaktır. Alternatif medya açısından bunun yolu da piyasadan, siyasi iktidardan, egemen kurum ve pratiklerden bağımsız olmaktan ve de hegemonik olana karşı konumlanıp, onunla mücadele etmekten geçer. Giderek artan baskıcı rejimlerin kontrol ve tekeline giren ana akım medyanın, profesyonel gazetecilik ve meslek kodlarının demokrasiyle ilişkisinin ya hiç kalmadığı ya da giderek anlamsızlaştığı günümüzde (Radsch, 2016), alternatif olanın taşıması beklenen nitelikler, görmezden gelinenlerin, yok sayılanların bilgisine ulaşmada son derece önemlidir. Dolayısıyla alternatif medya, daha demokratik ve muhalif bir iletişim platformu sunmanın ötesine taşmakta, bizzat politik mücadelenin bir parçası olarak konumlanmaktadır.

      1. Türkiye’de Alternatif Medya ve Sorunları

     

    Neo-liberal politikalarla birlikte dönüşen medya ortamına karşılık, 1990’ların ortalarından itibaren yaygınlaşmaya başlayan internet teknolojisi, bilgiye ve enformasyona erişimde farklı alternatiflerin ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. 1990’ların sonları, 2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’de de bilginin, enformasyonun sermaye ve siyasi iktidar egemenliğinden bağımsızlaşmasına yönelik çeşitli alternatif platformlar yaratılmıştır.

    Bu bölümde alternatif medya örneklerini yapısal/organizasyonel ve bilişsel/normatif düzeylerde ele alarak, profesyonel gazetecilik deneyimi olmayan, aktivizm motivasyonuyla örgütlenen medyalar ve ifade ve basın özgürlüğünün giderek baskılanması sonucu işlerinden edilen basın emekçilerini, profesyonel gazetecileri bir araya getiren ticarileşme karşıtı medyalar olmak üzere iki farklı kategoride değerlendirmeye çalışacağız. Tartışmanın devamında ise, siyasi iktidar ve sermaye tarafından başta sansür ve gözetim olmak üzere formel ve enformel biçimlerde maruz kaldıkları sorunlara yer verilmiştir.

    3.1. BİA ve Sendika.org’dan, Gezi’nin Alternatif Medyalarına: Aktivist Habercilik Örnekleri

    2000’li yılların başında kurulan ve bugün de yayın hayatlarına devam eden Bağımsız İletişim Ağı (BİA) ve Sendika.org, Türkiye alternatif medyasının ilk ve en önemli örneklerindendir. BİA, “enformasyonun/içeriğin sermayeden ve devletten bağımsızlaşması, […] Türkiye’de ve dünyada bilginin -enformasyonun- yeniden üretilmesi ve dağıtılmasının maddi ve manevi araçları üzerindeki ticari egemenliğe karşı toplumsal yararı egemen kılan bir “Bağımsız Medya” oluşturma mücadelesini”[1] bugün de sürdürmeye devam ediyor. Diğer taraftan, sayısız erişim engeli ve site kapatma cezalarına boyun eğmeden halkın iletişim hakkını savunmaya devam eden Sendika.org ise, “kendisini, tüm dünya, ama özellikle Türkiye işçi sınıfının mücadele süreçleri içinde yeşerttiği deneyim ve birikimlerin takipçisi” sayarak, “emek hareketinin, solun ve toplumsal muhalefetin geniş kesimlerini içeren, düşünsel üretim adına harekete geçiren ve besleyen” bir iletişim platformu olarak yoluna devam ediyor.[2] Kuşkusuz, Sendika.org’un Tekel Direnişi ile birlikte ortaya çıkan Sendika.TV deneyimi, direniş alanından bir hafta boyunca internet aracılığıyla canlı yayın yaparak hem işçilerin seslerini duyurmuş hem de sonraki alternatif oluşumlar için önemli bir deneyimin aktarılmasını sağlamıştır. Bunun bir örneği de Çapul TV’dir.

    Her iki platformun da Türkiye’de internet temelli alternatif medyanın gelişimine katkı sunarak bağımsız medya mücadelesinde mevzi oluşturmaya devam ettikleri aşikâr. Öte yandan, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, Türkiye’de alternatif medyanın yükselişe geçişinde Gezi önemli bir dönemeçtir. Şüphesiz bu süreçte egemen medyanın direniş karşısında gösterdiği “üç maymun” tutumunu da yabana atmamak gerekir. Egemen medyanın görmezden gelme, yok sayma tutumuna karşılık direniş, kendi bilgisini ilk elden üretme ve paylaşma çabalarının ürünü olarak kendi medyalarını yaratmıştır. Bugün dahi etkinliğini sürdüren Çapul TV, Direnişteyiz, İnadına Haber, Seyr-i Sokak gibi internet temelli platformlar bizzat direnişin ürünlerindendir.

    Görsel 1: Çapul TV’nin Gezi Kafe’deki Sahra Stüdyosundan Bir Kare

    Kaynak: (Evrensel, 2014)

    Görsel 2: Seyr-i Sokak’ın ‘Bir Parçası Sizde’ Videosundan Bir Kare

    Elbette bu platformların tek ortak keseni Gezi sürecinde ortaya çıkmaları değildir. Her biri ticarileşme ve kâr karşıtı oluşlarıyla, dolayısıyla da “gönüllü emek” ve “dayanışma” etrafında yapılanmalarıyla, karar alma, haber ve içerik üretiminde hiyerarşi ve profesyonelleşme karşıtı tutumlarıyla ve de sesi olmayanların sesi olarak, güç-iktidar ilişkileri ve kapitalist medya karşında eşitlikçi ve özgürleşimci bir alan açmalarıyla ortak kesenlere sahiptir. “Gönüllü emek” ve “dayanışma” üzerinde yükselen bir yapılanma biçimi, bir taraftan da kârı esas alan ilişkileri, hiyerarşik örgütlenme biçimini ve profesyonel gazeteciliğe yüklenen anlam ve kodların yaratmış olduğu sınırları reddederek hem karşı-hegemonik pratikleri hem de yaratıcı potansiyeli açığa çıkaran dinamikleri beslemektedir.

    Dahası, bu saydığımız örnekler de dâhil olmak üzere, toplumsal hareketlerle birlikte ortaya çıkan alternatif medyaların, hareketin parçası olma ve onu “görünür kılma”, “güvenilirlik” ve “belgeleme” ya da başka bir ifadeyle, eylemcilerin maruz kaldığı şiddeti kayıt altına alarak hukuki süreçlerde delil niteliğinde belgeler oluşturma gibi yüklendikleri politik işlevleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Tıpkı ana akım medya gibi, alternatif medya da toplumsal ve politik bir boşlukta var olmaz. Elbette, toplumsal hareketin sönümlenmesiyle birlikte, ortaya çıkan pek çok alternatif medya da ya sönümlenir ya da olası sınırlarına geri çekilir. Bir kısmı da ortaya çıkışındaki tüm değer ve niteliklerine bağlı kalarak, gönüllü emek ve dayanışma içerisinde var olmaya devam eder.

    Her biri kendi özgünlüklerini de barındıran bu oluşumlar, haber alma hakkı ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin ihlaline ve baskı altına alınmasına karşı kolektif refleks de geliştirirler. Örneğin, 2015’te yürürlüğe giren “yeni sarı basın kartı yönetmeliği” ile basın kartı olmayanların gazeteci değil, eylemci sayılacağı açıklamasının ardından Ankara Özgür Haber Platformu aracılığıyla haber yapma ve haber alma hakkını savunmak için Ankara’daki pek çok alternatif medya oluşumu bir araya gelmiş ve ortak bir bildirge yayınlamışlardır. Dolayısıyla, alternatif medyayı “alternatif” ve anlamlı kılan, maruz kaldığı türden baskılara ve engellemelere karşı geliştirdiği refleksler ve sürekli alternatif yollar arayışıdır.

    Görsel 3: Basına ve gazetecilere yönelik artan baskılara dikkat çekmek için bir araya gelen alternatif medya platformlarının “Özgür Basın Susturulamaz” eyleminden bir kare (Gaiga Dergi, 2015).

    3.2. Medya Profesyonellerini Bir Araya Getiren Ticarileşme Karşıtı Alternatifler

    Gezi yalnızca alternatif medyanın yükselişe geçişini değil, aynı zamanda siyasi iktidar ve medya patronlarının girift çıkar ilişkileri temelinde medya üzerindeki tahakkümün gün be gün arttığı bir dönemin başlangıcını da imler. Artan baskılara gazetecilik faaliyetlerini eda ederek direnen medya emekçileri bu süreçte mobbinge uğramış, işten atılmış ya da istifa etmek zorunda bırakılmışlardır. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Uğur Güç “Basın Sektöründe Sendikacılık” başlıklı konuşmasında bu duruma şöyle dikkat çekmiştir: “2013 yılında özellikle Gezi olaylarıyla birlikte çok sayıda gazeteci işsiz kaldı. 2014 yılında durum değişmedi. Geçtiğimiz ilk 8 ayda 981 gazeteci işinden oldu”.[3] Tam da böylesi bir dönemde, özellikle de internetin sunduğu imkânlar dâhilinde, gazetecilik mesleğini icra etmeye devam ederek direnenlerin “meslektaş dayanışması” ile oluşturdukları ticari olmayan, dolayısıyla da kâr amacı gütmeyen, çeşitli STK’larca finansman desteği alan alternatif platformlar kurulmuştur. Bunların en bilinen örneklerinden biri de 2013 yılında kurulan Punto24 Bağımsız Gazetecilik Platformu, P24’tür.

    Ana akım medyanın güvenilirliğini kaybettiği bir ortamda, özgür ve bağımsız bir medyanın değerlerini öne çıkarmayı kendine amaç edinen P24, “gazetecilik mesleğinin yoğun siyasi ve ekonomik baskılar altında bulunduğu bir dönemde, editoryal bağımsızlığı desteklemek ve geliştirmek amacıyla başlatılan bir girişimdir”.[4] Konvansiyonel medya organlarındaki işini kaybeden ve/veya serbest çalışan profesyonel gazetecilere alan açan platform, güncel bilgi ve enformasyon akışının yanında ifade ve basın özgürlüğü ihlallerini raporlaştırmakta, yanı sıra 2016’da sansür ve otosansüre karşı kurulan Susma Platformu’nu da bünyesinde bulundurmaktadır.

    Benzer saiklerle 2016-2017 yılları arasında TGS’nin işsiz ve/veya serbest çalışan gazetecilere yönelik projesi olan Journo.com.tr yine bu alandaki örneklerdendir. 2015 yılında dört sayı olarak çıkan Journo dergisinin ardından, basın ve ifade özgürlüğünün tehdit altında olduğu medya ortamında daha çok gazeteciye ulaşmak ve medya çalışanlarının sorunlarına eğilmek için Journo.com.tr hayata geçirilmiştir.[5]

    Son dönemde ifade ve basın özgürlüğünü hiçe sayan politikaların hedefi olan, işsiz bırakılan, mesleklerinden el çektirilen gazeteciler ve akademisyenlerin ortaklaşa kurduğu alternatif bir bilgi paylaşma platformu olarak kendisini tanımlayan medyaport.net bu alandaki örneklerden bir diğeridir. Ankara merkezli olarak oluşturulan ve işlerinden edilmiş gazetecilerle, akademisyenleri bir araya getiren Hâlâ Gazeteciyiz, bir yandan İngilizce ve Türkçe özel haberleriyle, diğer yandan da aylık yayınlanan medya takip raporları ve ifade ve basın özgürlüğüne yönelik özel raporlarıyla yayınına devam etmektedir.

    Ağırlıklı olarak ana akım medyadan dışlanan profesyonel gazeteciler için sivil toplum örgütleri destekli bir alan açan bu gibi dijital platformlar, yukarıda sıraladığımız özellikle de toplumsal hareketlerle birlikte açığa çıkan örneklerden yapısal/organizasyonel ve bilişsel/normatif düzeylerde farklılaşmaktadır. Yapısal/organizasyonel düzeyde bu oluşumlar, profesyonel gazetecilik kodlarından kaynaklı birtakım handikapları barındırsa da yine de ana akımın hiyerarşik yapısı karşısında daha esnek bir örgütlenme biçimi ile editoryal bağımsızlığı destekleyecek ve geliştirecek alan açarlar. Bilişsel/normatif düzeyde de, yurttaş gazeteciliği veya aktivist habercilik gibi örneklerden farklılaştıkları açıktır. Buna karşın, bu oluşumlar da toplumsal mücadelede ifade ve basın özgürlüğünü, bağımsız medyayı bir mevzi olarak konumlandırmalarıyla sıraladığımız diğer örneklerle ortaklaşırlar.

    Şüphesiz ki, daha önce de değindiğimiz gibi, STK’ların fonları, hibeleri ile desteklenen bu oluşumlar açısından da sürdürülebilirlik riski her daim gündemdedir. Dahası içeriğin fonların veya hibe programlarının kurallarına tabi olması da söz konusu olabileceğinden, bu gibi oluşumların başlangıçta yüklendikleri politik işlevlerini yitirme riskini de beraberinde getirir. Ancak yine de, OHAL ilanından bu yana işten çıkarılan gazeteci sayısının 3300’ü aştığı[6] dikkate alındığında bu gibi platformların varlığı daha da önem kazanır.

    3.3. Sansürden Erişim Engeline İktidar ve Sermayenin Formel ve Enformel Denetim Stratejileri

    Gezi’nin ardından siyasi iktidarın da internet ve sosyal medya bağlamında kendine birtakım “dersler” çıkardığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu doğrultuda formel ve enformel olmak üzere hem toplumsal kontrol ve gözetim mekanizmasını derinleştirmek hem de demokratik ve muhalif tartışmaları etkisizleştirmek üzere geliştirilen bir dizi strateji karşımıza çıkmakta (Durdağ, 2018: 167-168). Formel olanda, yasa yoluyla kurumlara verilen olağanüstü yetkilerle sansür mekanizması derinleştirilirken, aynı zamanda “sakıncalı bulunan” içerikleri paylaşanlara ilişkin adli ve idari soruşturmalarla toplumsal kontrol mekanizması olarak gözetimin, cezalandırma mekanizması ile birlikte daha da derinleştirilmesi yer alır. Bu uygulamaların başında da, “internet yasası” olarak bilinen yasa ile birlikte Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) – bugünkü adıyla Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı (BTK) – olağanüstü yetkilerle donatılması gelir. Böylelikle kurum, mahkeme kararı olmaksızın özel hayatın gizliliği, milli güvenlik ve kamu düzeni gerekçeleriyle doğrudan IP, DNS ve URL engelleme yetkisine sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra, erişim engelleme belli bir içeriğe yönelik olmakla birlikte, teknik olarak içerik engellenmezse BTK internet sitesinin tümüne erişim engeli kararı verme yetkisine de sahiptir. Bu da doğrudan site kapatma anlamına gelir. Bunlara ek olarak, erişim ve yer sağlayıcıların, erişim engeli olan içeriği vaktinde kaldırmama ve şikâyetlere yanıt vermemesi halinde para cezası, IP bilgisi vermemesi gibi durumlarda ise, hapis ile cezalandırılmaları da söz konusudur. Dolayısıyla, içeriğin sansürlenmesinin ötesinde, erişim ve yer sağlayıcıların IP gibi kullanıcılarının gizli tutulması gereken bilgilerine de cezalandırma mekanizmasıyla erişilmekte.

    Enformel olanda ise, sosyal medya platformlarında yürütülen muhalif tartışmaların troll hesaplarca sabote edilmesi, yine bu hesaplarca muhalif içerik paylaşanların hedef gösterilmesi, sosyal medya sitelerine giden trafiği daraltma [throttling], internet erişiminin yavaşlatılması ve erişimin kesintiye uğratılması yer alır (Durdağ, 2018: 168).

    Diğer taraftan, içeriğe ilişkin kısıtlama ve/veya engellemeler yalnızca siyasi iktidardan gelmemektedir; bizzat arama motorlarının ve sosyal medya platformlarının çeşitli biçimlerde içeriğe erişimi kısıtlaması ve/veya engellemesi de söz konusudur. Bilindiği üzere internet temelli alternatif medya ağırlıklı olarak arama motorları aracılığıyla ve sosyal medya platformları üzerinden okuyucu/izleyicilere ulaşmaktadır. Reklama dayalı ticari şirketlerin sunduğu arama motorları ve sosyal medya alanında ise uluslararası düzeyde bir tekelleşme söz konusudur. 2016 itibariyle algoritmalarında birtakım değişiklikler yapan Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformları, bu yolla çok takipçili kurumsal veya şirket statüsünde olmayan hesapların paylaştığı içerikleri ancak sınırlı sayıdaki takipçilerine ulaştırıyor. Paylaşılan içeriğin daha fazla sayıda takipçiye ulaşabilmesi içinse belirli ücretler talep ediliyor. Bunun anlamı da sermayenin, öngöremediği alternatifleri veya çatlakları bir biçimde bypass etmeye çalışması olarak okunabilir.

    Ayrıca milyarlarca kullanıcısı olan Google, Facebook ve Twitter gibi arama motoru ve sosyal medya platformlarının reklama dayalı olarak iş gören ve kâr amaçlı şirketler olması, formel olarak tanımladığımız ulus devlet temelli stratejilerin benzerlerinin küresel düzeyde arama motorları ve sosyal medya platformlarında uygulanmaya başlanmasına neden oluyor. Google ve sosyal medya platformları bu algoritmalar yoluyla uygulamaya koydukları küresel formel stratejileri, 2016’da Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinin sahte/yalan haberler yoluyla manipüle edildiği iddiasına dayandırıyor. Bu iddia nedeniyle yükselen tartışma ve sosyal medya platformlarının bağlı olduğu şirket yöneticilerini de içine alan soruşturmalar sonucunda geliştirilen yeni algoritmalar ise öncelikli olarak alternatif enformasyon kaynaklarının küresel trafik oranlarının gözle görülür biçimde azalması sonucunu getiriyor. Küresel düzeyde alternatif enformasyon kaynağı olarak tanımlanabilecek ve bu tanım gereği de alternatif medya içinde değerlendirilebilecek olan demokratik hak örgütlerine, savaş karşıtı örgütlere, sol ve ilerici örgütlere ait internet sitelerine erişen ziyaretçilerin önemli oranlarda azaldığı ölçümlerle tespit edilmiş durumda. Bu durum, geleneksel medyanın endüstriyel gücüne sahip olmayan ve ürettiği alternatif haber ve eleştirel içeriği interneti kullanarak insanlara ulaştıranların kontrol edilmesi gereken bir tehdit olduğu inancının sadece Türkiye’de siyasi iktidarın benimsediği bir görüş olmadığını, küresel ölçekte hem başka devletler, hem de reklama dayalı kar odaklı şirketler tarafından benimsendiğini gösteriyor. Öte yandan arama motoru ve sosyal medya alanında edindikleri tekel konumuyla bu şirketlerin küresel bir sansür aracına dönüşme potansiyeli de açıkça ortaya çıkıyor.

    Gerek sermayenin gerekse siyasi iktidarın bu ve benzeri girişimlerine karşılık alternatif medyanın sürekli yarık ve çatlak oluşturacak arayışlar içerisinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Erişim engeli ve site kapatma cezalarına maruz kalan Sendika.org bunun en başta gelen örneklerindendir. 60’tan fazla kez erişim engeline maruz kalan ve bu sansür uygulamasını en çok aşan haber sitesi olarak Sendika.org, sansürün ulaştığı boyuta dikkat çekmek için Guinness Rekorlar Kitabı’na bile başvurmuştur. Sandoval ve Fuchs’un alternatif medyanın, sürdürülebilirliği ve kamusal görünürlüğü için ana akımda olduğu gibi ticari finansman ve profesyonel örgütlenme biçimini benimsemesi gerektiği önermesi şöyle dursun, alternatif medyayı “alternatif” kılan, tam da böylesi baskı, şiddet, sansür ve sınırlı kaynaklara karşın sürekli yarık ve çatlaklar aramaları, bu arayışlarında da yarık ve çatlakları bizzat kendilerinin yaratmasıdır.

    SONUÇ

    Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelere koşut olarak, Türkiye’de de radikal medya, video aktivizm, yerel medya, bağımsız ve topluluk medyası, yurttaş gazeteciliği gibi alternatif medya olanakları çeşitlenmiştir. Diğer taraftan, günümüz toplumsal hareketlerinde alternatif medyanın konumu, toplumsal mücadelenin bir parçası olarak yüklendiği işlevler, hem bu pratikleri çeşitlendirmekte ve yaygınlaştırmakta hem de bunları dönemsel olarak yükselişe geçirmektedir. Başka bir ifadeyle, yeni iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ve bu teknolojilerin kazandıkları yaygınlık ile eylemcilerin eylemin hem katılımcıları ve sözcüleri hem de eylemin bilgisinin üreticileri olmaları, yani eylemcinin çok yönlü vasıflı olma durumu alternatif medya oluşumlarını ve pratiklerini çeşitlendirmektedir. Egemen medyanın insanların ihtiyaç duyduğu haber alma, haberdar etme işlevini yerine getirmemesi/getirememesi ile ortaya çıkan boşluk, bizzat toplumsal hareketin özneleri tarafından refleksif biçimde doldurulmakta ve dönüştürülmektedir.

    Türkiye’de egemen medya olarak adlandırılabilecek iletişim ortamını oluşturan ve sermaye birikiminin tam göbeğinde yer alan medya kuruluşlarının ürettiği enformasyon, piyasa kurallarına tabi, emek karşıtı ve toplumsal faydadan uzaktır. Dolayısıyla egemen medyanın dışladığı ve/veya manipüle ettiği bilgiye, habere erişim ihtiyacı gün be gün artmaktadır. Bugün hegemonik ideoloji dışında kalan tüm farklı sesler, ticari finansmana dayalı ya da çeşitli fon mekanizmalarıyla ayakta kalmaya çalışan “çoğulcu”, “muhalif” platformlardan tutun da “sade” internet kullanıcısına kadar hemen hemen herkes sansür ve gözetimden nasibini almakta. Sansür ve gözetimi aşmada, internette “kedi videoları” izlemek için gezinen “sade vatandaş”ın “bile” Tor Anomin Ağı, VPN servisleri ve DNS ayarlarını değiştirme hakkında fikri ve becerisi olması şaşırtıcı değildir.

    Diğer taraftan, profesyonel gazetecilere yönelik baskıların (hukuki, fiziki, ruhsal vd.) 2015 yılından itibaren alternatif medyaların gönüllü emekçilerine, yurttaş gazetecilerine de itibarsızlaştırma, tehdit, gözaltı, yargılama, erişim engeli, trolleme, dijital linç gibi çeşitli biçimlerde yöneldiğini de görüyoruz (Alternatif Bilişim, 2016). Bizleri “penguen medyası”na mahkûm etmemek için maruz kaldıkları baskılara, engellemelere ve kaynak yetersizliklerine karşı yılmadan refleks geliştirerek alternatif arayışlarını sürdürüyorlar. Bu nedenle de, alternatif medyayı diğerlerinden ayıran hem egemen medyaya hem de toplumsal tahakkümün tüm formlarına meydan okuyarak güç-iktidar ilişkileri ve kapitalist medya karşında eşitlikçi ve özgürleşimci bir iletişim ortamı yaratma çabasıdır.

    KAYNAKÇA

    Alternatif Bilişim (2016). Türkiye’de İnternet’in Durumu 2015 Raporu. http://gorunumgazetesi.net/gorsel/Tu%CC%88rkiyede-I%CC%87nternetin-Durumu-2015.pdf Erişim tarihi: 07.03.2019.

    Atton, C. (2006). Alternative Media. London: Sage.

    Atton, C. (2002). “News Cultures and New Social Movements: radical journalism and the mainstream media”. Journalism Studies, Sayı 3 (4), ss. 491-505.

    Başaran, F. (2009). “Alternative Communication on Internet in Turkey”. The Good, the Bad and the Challenging içinde B. Sapio (der.), Proceeding COST298, ss. 407-415.

    Downing, J. H. (2001). Radical Media: Rebellious Communication and Social Movements. Sage: London.

    Durdağ, B. (2016). “Towards a Critical Understanding of ‘Alternative Media’: Resistance, Technology and Social Change”. The Future Information Society: Social and Technological Problems içinde, W. Hofkirchner ve M. Burgin (der.), London: World Scientific Books, ss. 353-372.

    Durdağ, B. (2018). Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisi: Toplumsal Başkaldırı Momentinde Karşı-Hegemonik İletişim Platformları/Medyaları, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Evrensel (2014). “Gezi’nin Birleştirici Gücü: Çapul TV”, http://www.evrensel.net/haber/86389/gezinin-birlestirici-gucu-capul-tv#.U6GJDhYbf34 Erişim tarihi: 05.02.2019.

    Forde, S. (2011). Challenging the News. London: Palgrave.

    Gaiga Dergi (2015). “Özgür Basın Susturulamaz!” Erişim tarihi: 06/03/2019.

    Lievrouw, L. A. (2011). Alternative and Activist New Media. Cambridge: Polity Press.

    Radsch, C.  C. (2016). Cyberactivism and Citizen Journalism in Egypt: Digital Dissidence & Political Change. London: Palgrave.

    Rodriguez, C. (2003). “The bishop and his Star: Citizens’ Communication in Southern Chile”. Contesting MediaPower: Alternative Media in a Networked World içinde, N. Couldry ve J. Curran (der.), Lanham: Rowman and Littlefield, ss. 177-194.

    Sandoval, M. ve Fuchs, C. (2010). “Towards a Critical Theory of Alternative Media”. Telematics and Informatics, Sayı: 27, ss. 141-150.

    Williams, R. (1973/1962). Communications, Harmondsworth: Penguin.

    [1] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://bianet.org/bianet/sayfa/bagimsiz-iletisim-agi Erişim tarihi, 05.03.2019.

    [2] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://sendika63.org/hakkimizda/ Erişim tarihi, 26.02.2019.

    [3] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.tgc.org.tr/raporlar/basin-raporlari/158-eylul-2014-raporu.html Erişim tarihi, 25.03.2019

    [4] Ayrıntılı bilgi için bkz. http://platform24.org/hakkimizda Erişim tarihi, 25.03.2019.

    [5] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://journo.com.tr/hakkimizda Erişim tarihi, 25.03.2019.

    [6] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://medyaport.net/2019/01/28/aralik-2018-medya-gozlem-raporu/ Erişim tarihi, 26.03.2019.

    Yazarlar Hakkında

    Banu Durdağ

    2005 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Yine aynı bölümden 2007’de “The Political Identity of the EU and Turkey’s Europeanness” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesini aldı. İstanbul’da çeşitli uluslararası firmalarda ihracat koordinatörlüğü yaptıktan sonra, 2011 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde doktora eğitimine başladı. 2013-2017 yıllarında aynı fakültenin Bilişim Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2018’de “Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisi: Toplumsal Başkaldırı Momentinde Karşı-Hegemonik İletişim Platformları/Medyaları” başlıklı tez çalışmasıyla Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden doktora derecesini aldı. Teknoloji ve toplumsal değişim, alternatif medya ve yeni iletişim teknolojileri üzerine çalışmaları bulunmaktadır. 7 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 686 Sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edilmiştir. Akademik çalışmalarına serbest akademisyen olarak devam etmektedir.

    Funda Başaran

    1990 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. 1995 yılının Eylül ayında Yüksek Lisans öğrencisi olarak başladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 1996 yılının Ocak ayında araştırma görevlisi oldu. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 nolu KHK ile ihraç edilene dek, 21 yıl boyunca aynı fakültede sırasıyla araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör ünvanlarıyla çalıştı. Akademik çalışmaları yanında TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nde Yönetim Kurulu üyeliği, yine TMMOB’ye bağlı Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın kurucu yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Hala TMMOB Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın Onur Kurulu üyesidir. İşçi Filmleri Festivali’nin başlangıcından bu yana değişik süreçlerinde gönüllü olarak yer almıştır.

  • Şubat 2019 Medya Gözlem Raporu

    Banu Durdağ – Aylin Aydoğan

    Giriş

    Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğü her dönem sorunlu olmuştur, ancak bugün gelinen noktada basın özgürlüğü son 30 yılı aşkın dönemin en kötü seviyelerine gerilemiştir.[1] Uluslararası sivil toplum kuruluşu olan Sınır Tanımayan Gazeteciler tarafından 3 Mayıs 2108 Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde açıklanan küresel basın özgürlüğü endeksinde Türkiye 180 ülke içerisinde 157’nci sırada yer almıştır.[2] Olağanüstü hal (OHAL) dönemi KHK’ları ile onlarca televizyon kanalı, radyo, dergi, haber ajansı ve gazetenin kapatılmasıyla basın özgürlüğü dibe vurmuştur.  

    OHAL’in Temmuz 2018’de kaldırılmış olmasına rağmen gazeteciler hâlen olağanüstü bir baskı altında. Avrupa Konseyi’nin kurduğu “Gazetecilerin Güvenliği ve Gazetecilerin Korunmasının Geliştirilmesi Platformuna” destek veren ve aralarında Sınır Tanımayan Gazeteciler, Uluslararası Basın Enstitüsü, Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun da bulunduğu 12 medya kuruluşu tarafından yayımlanan 2018 yılı raporuna göre, Türkiye dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine dönüşmüş durumda.[3] Raporda Türkiye hâlâ en fazla tutuklu gazetecinin olduğu ülke olarak yer alıyor.[4]

    Uluslararası Basın Enstitüsü’nün 2018 raporunda ise, 15 Temmuz 2016’dan bu yana kapatılan medya kuruluşu ve basımevi sayısı 170’e ulaşırken, ekonomik baskılar ve hükümet yanlısı medya patronlarının bileşimiyle medyanın yaklaşık yüzde 95’inin siyasi iktidarın etkisi altında olduğu yer alıyor.[5] Bunun yanı sıra, Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan Dijital Haber Raporu’nun Türkiye Eki’nde, 2018 Ocak-Şubat döneminde 37 ülkeden 74 binin üzerinde katılımcıyla – araştırmaya Türkiye’den yaklaşık 2 bin kişi katılmış – internet üzerinden yapılan araştırmaya göre, Türkiye “uydurma” haberlerde başı çekiyor.[6]

    2018 yılını kapatırken internet temelli haber platformları da baskı, sansür ve engellemelerden nasibini almış; Sendika.org sitesine 62’inci kez erişim engeli getirilmiştir. T24 yazarlarından Ahmet Sever hakkında, İçimde Kalmasın/Tanıklığımdır kitabı nedeniyle dört ayrı dava açılmış; Ortadoğu uzmanı Hamide Yiğit hakkında ise, AKP’nin Suriye Savaşı kitabının kapağı nedeniyle yedi buçuk ay hapis cezası verilmiştir.[7]

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesine destek için “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeliği” kampanyasına katıldıkları gerekçesiyle Ayşe Düzkan, Hüseyin Aykol, Mehmet Ali Çelebi, Hüseyin Bektaş ve Ragıp Duran hakkında verilen hapis cezaları 30 Kasım 2018 tarihinde onanmış[8]; gazeteci, yazar Düzkan 29 Ocak 2019’da cezaevine girmiştir.

    Öte yandan, medya ve basın sektöründe kadın gazeteciler 2018 yılında da şiddet ve ayrımcılığa maruz bırakılmıştır. 2018 yılında Columbia Journalism Review (CJR) tarafından 50 kişi ile görüşerek yapılan çalışma, foto muhabiri kadınların meslektaşları tarafından tacize maruz bırakıldıklarını ortaya koymuştur.[9] Kaos GL Derneği’nin, LGBTİ+’ların gazetelerde nasıl yer aldığına ilişkin 2018 Medya İzleme Raporu’nda ise, 123 haber metininde LGBTİ+ kişi/dernek hedef gösterilirken, 83 metinde LGBTİ+’lara ilişkin yanlış bilgi verildiği açıklandı. LGBTİ+ haberleri en fazla Cumhuriyet gazetesinde yer alırken, Yeni Akit sistematik biçimde nefret söylemi yaydı. BirGün ve Evrensel gazeteleri ise, hak haberciliğinde önde yer aldı.[10]

    2019’un olumlu sayılabilecek gelişmeleri arasında, genel yayın yönetmeni Mustafa Çetin tarafından maruz bırakıldığı taciz ve mobbing ile ilgili suç duyurusunda bulunan Sözcü Gazetesi muhabiri Melis Bayraktar’ın işe iade davasını kazanması yer alıyor.[11] Bunun yanı sıra, Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu’nun 2018 yılında anket yoluyla toplanan verilere dayanan Gazeteci Kadınların Yaşadığı Cinsiyet Ayrımcılığı ve Şiddet Araştırması’nın ardından 2019 yılında şiddet deneyim paylaşım grubu oturumları planlanmasında adımlar attıklarını açıklamıştır.[12]

    Gazetecilik ve yayıncılık sektörünü ilgilendiren, olumlu olarak değerlendirilebilecek gelişmelerden bir diğeri ise, 22 Şubat tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan ‘7166 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ ile basılı kitap ve süreli yayınlardaki katma değer vergisinin (KDV) sıfırlanmasıdır.[13] TGS gazete kâğıdındaki KDV’nin sıfırlanmamasını bir eksik olarak gördüklerini açıklamış ve bu talebin de takipçisi olacaklarını duyurmuştur.

    14 Aralık 2018’de Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Basın Kartı Yönetmeliği’nin Anayasa ve yasalara aykırılık içeren maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Genel Yönetim Kurulu’nun Danıştay’a başvurması da, Şubat ayında basın ve medya alanındaki gelişmeler arasında yer alıyor.[14]

    Bu raporda Şubat 2019 tarihinde basına yönelik uygulanan baskı ve cezalandırmaları, ifade ve basın özgürlüğü başta olmak üzere hak ihlalleri bağlamında değerlendirmeye katkı sağlayacak verileri kayıt altına almak amaçlanıyor. Aşağıda yer alan veriler ve istatistikler çeşitli açık kaynaklardan derlenerek düzenlenmiştir. Önceki ayların raporlarında yer alan ve OHAL ilanından bu yana gözaltına alınan, yargılanan ve tutuklanan gazetecilerin verileri de Şubat ayı dâhil edilerek güncellemiştir.

    İşten Çıkarma: 2

    Posta gazetesi köşe yazarlarından Prof. Dr. Teoman Cem Kadıoğlu’nun, Twitter hesabından “Hürriyet gazetesi İstanbul gerçek bayi satışı 28.000, toplam Türkiye bayi satışı 60.000” paylaşımı nedeniyle gazetedeki işine son verildi.[15]

    İktidara yakın görüşleriyle bilinen yazar Ahmet Taşgetiren’in, konuk olduğu TV5 televizyon kanalının Medya Analiz programında “12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat döneminde yazdım, kendimi bu zamandaki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim. Söylenmesi gereken söylenmeli, yazılmalı. İliştirilmiş gazetecilik iktidar için de sağlıklı değil. Yukarıdakiler biat beklemezse bile alttakiler sizi zorluyor” sözlerinin ardından Erenköy Cemaati’nin yayın organı olan Erkam Radyo’daki programına son verildi.[16]

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 3399

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 2

    12 Şubat 2019 tarihinde İstanbul’da sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınan gazeteci Salih Turan, 13 Şubat 2019 tarihinde sevk edildiği mahkeme tarafından tutuklandı.[17]

    Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Dayanışma Derneği’nin (TAYAD) 16 Şubat’ta Ankara Sakarya Caddesi’nde yaptığı eylemde bir polisin, gözaltına aldığı sırada cinsel saldırıya maruz bıraktığı üniversite öğrencisi kadınla röportaj yapan Artı Gerçek muhabiri Derya Okatan, 21 Şubat 2019 tarihinde Ankara’da evine yapılan baskının ardından sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. Gözaltına alınan Okatan emniyetteki işlemlerinin ardından serbest bırakıldı.[18]

    Erkek:1

    Kadın: 1

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 520

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Soruşturma Açılan Gazeteci ve Yazar Sayısı4

    Tarsus Cezaevinde yaşanan hak ihlallerini haber yapan Evrensel gazetesinin eski sorumlu yazı işleri müdürü İsmail Cem Şimşek’e cezaevine ‘iftira’ suçlamasıyla dava açılırken, toplamda 3 gazeteci ve 1 yazar hakkında 8 yıldan 24 yıla kadar hapis cezasının istendiği yeni davalar açıldı.[19]

    Yargılanan Gazeteci Sayısı: 46

    Özgür Gazeteciler İnisiyatifi’nin (ÖGİ) Şubat 2019 dönemi “Gazetecilere Yönelik Hak İhlal Raporu”na göre, bu ay 46 gazeteci yargılandı.[20] Devam eden Özgür Gündem davasında ise, Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu ve Ahmet Nesin’in hakkında “örgüt propagandası yapmak”, “suç ve suçluyu övmek”, “suç işlemeye tahrik etmek” iddiasıyla cezalandırılmaları talep edildi.[21]

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 11

    19 Şubat tarihinde, Cumhuriyet Gazetesi yargılamasında yerel mahkeme tarafından verilen toplam 57 yıl hapis cezası temyiz makamı tarafından onandı ve 7 gazeteci hakkında verilen toplamda 25 yıla yakın hapis cezası kesinleşti. Cumhuriyet Gazetesi yargılaması dışında 4 gazeteci daha toplamda 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. [22]

    Tutuklanan Gazeteci Sayısı: 1

    12 Şubat 2019 tarihinde İstanbul’da sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınan gazeteci Salih Turan, 13 Şubat 2019 tarihinde sevk edildiği mahkeme tarafından tutuklandı.[23]

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı: 214

    Tahliye ve Beraat: 11

    Aralarında KHK ile kapatılan Jin Haber Ajansı (JİNHA) editörü gazeteci, ressam Zehra Doğan’ın da olduğu 5 gazeteci Şubat ayında tahliye edildi. 6 gazeteci ise beraat etti.[24]

    Fiziksel Şiddet, Tehdit ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler:

    Peribacaları’na yapılan kaçak yapıları haber yapan İHA Nevşehir Muhabiri Coşkun Sağlamdin, haberin ardından ölüm tehditleri aldığını açıkladı.[25]

    Erişim Engelleri: 7

    Şubat ayında toplamda 7 habere erişim engeli veya yayın yasağı getirildi.[26]

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

    [1]  https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43985064 Erişim tarihi: 03.02.2019.

    [2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43985064 Erişim tarihi: 03.02.2019.

    [3] https://t24.com.tr/haber/avrupa-konseyi-turkiye-en-buyuk-gazeteci-hapishanesi,807999 Erişim tarihi: 13.02.2019

    [4] http://www.dokuz8haber.net/medya/basinozgurlugu/avrupa-konseyi-turkiyede-gazetecilere-olaganustu-bir-baski-var/ Erişim tarihi: 13.02.2019.

    [5] http://gazetekarinca.com/2019/02/uluslararasi-basin-enstitusunden-turkiye-raporu-hukumet-medyanin-yaklasik-yuzde-95ini-etkisi-altina-aldi/ Erişim tarihi: 26.02.2019.

    [6] https://t24.com.tr/haber/turk-medyasi-uydurma-haberde-basi-cekiyor,742725 Erişim tarihi: 01.02.2019.

    [7] https://medyaport.net/2019/01/28/aralik-2018-medya-gozlem-raporu/#_ftnref19 Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [8] https://medyaport.net/2019/01/28/aralik-2018-medya-gozlem-raporu/#_ftnref19 Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [9]https://tgs.org.tr/siddet-deneyim-paylasim-raporu/ Erişim tarihi: 05.02.2019.

    [10] https://indigodergisi.com/2019/03/medya-basin-yayin-2019-subat-ayi-raporu/ Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [11] https://sendika63.org/2019/01/tacize-ve-mobbinge-ugrayan-gazeteci-melis-bayraktar-ise-iade-davasini-kazandi-528307/ Erişim tarihi: 01.02.2019.

    [12] https://tgs.org.tr/siddet-deneyim-paylasim-raporu/ Erişim tarihi: 05.02.2019.

    [13]https://tgs.org.tr/gazete-kagidinda-da-kdv-sifirlanmali/ Erişim tarihi: 08.02.2019.

    [14] https://indigodergisi.com/2019/03/medya-basin-yayin-2019-subat-ayi-raporu/ Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [15] https://indigodergisi.com/2019/03/medya-basin-yayin-2019-subat-ayi-raporu/ Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [16] https://indigodergisi.com/2019/03/medya-basin-yayin-2019-subat-ayi-raporu/ Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [17] https://tihv.org.tr/15-subat-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [18] http://gazetekarinca.com/2019/02/gozaltina-alinan-gazeteci-derya-okatan-serbest-birakildi/ Erişim tarihi: 06.02.2019.

    [19] https://www.birgun.net/haber-detay/chpli-cakirozer-subat-ayi-basin-ozgurlugu-raporunu-acikladi.html Erişim tarihi: 06.03.2019.

    [20] http://gazetekarinca.com/2019/03/ogi-raporu-subat-ayinda-46-gazeteci-yargilandi/ Erişim tarihi: 06.03.2019.

    [21] http://gazetekarinca.com/2019/02/ozgur-gundem-davasi-nobetci-yayin-yonetmenlerine-ceza-istendi/ Erişim tarihi: 09.03.2019.

    [22] https://www.birgun.net/haber-detay/chpli-cakirozer-subat-ayi-basin-ozgurlugu-raporunu-acikladi.html Erişim tarihi: 06.03.2019.

    [23] https://tihv.org.tr/15-subat-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 09.03.2019.

    [24] https://www.birgun.net/haber-detay/chpli-cakirozer-subat-ayi-basin-ozgurlugu-raporunu-acikladi.html Erişim tarihi: 06.03.2019.

    [25] https://indigodergisi.com/2019/03/medya-basin-yayin-2019-subat-ayi-raporu/ Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [26] https://www.birgun.net/haber-detay/chpli-cakirozer-subat-ayi-basin-ozgurlugu-raporunu-acikladi.html Erişim tarihi: 06.03.2019.

  • Ocak 2019 – Medya Gözlem Raporu

    HÂLÂ GAZETECİYİZ

    OCAK 2019 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Merve Diltemiz Mol ve Selma Koçak

    Giriş:

    2019 yılı da tıpkı geride bıraktığımız son birkaç yıl gibi basın ve ifade özgürlüğü açısından iyi başlamadı. Ocak ayı geçmişte çok sayıda gazetecinin öldürüldüğü bir zaman dilimi olarak zaten basın açısından çok olumlu çağrışımları olmayan bir dönemi işaret ediyor. Zira Metin Göktepe, Onat Kutlar, Uğur Mumcu, Hrant Dink, Muammer Aksoy gibi önemli gazeteciler ve aydınlar Ocak ayında katledildi ve failleri bugüne kadar ya bulunamadı ya da bulunanların cezaları gerektiği gibi verilmedi. 8 Ocak’ta Metin Göktepe[1], 11 Ocak’ta Onat Kutlar[2] mezarları başında, 19 Ocak’ta Hrant Dink[3] öldürüldüğü Agos gazetesinin önünde, 24 Ocak’ta Uğur Mumcu[4] evinin önünde ve 31 Ocak’ta Muammer Aksoy mezarı başında anıldı. Uğur Mumcu’nun 26. ölüm yıldönümü dolayısıyla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ve Kadıköy Belediyesi “Türkiye’de Gazeteci Olmak, Gazeteci Kalmak” başlıklı etkinliği düzenledi. Etkinlikte konuşan TGC Başkanı Turgay Olcayto, Uğur Mumcu’nun halktan gizlenmeye çalışılan gerçeklerin izini sürmekteki başarısına ve halkın pek çok şeyi kendisinden öğrendiğine dikkat çekti. Yine aynı etkinlikte konuşan Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu ise demokrasiden uzak bir yönetimle karşı karşıya olunduğu bugünlerde karamsarlıktan kurtularak demokrasinin güçlendirilmesi için mücadele etmek gerektiğine vurgu yaptı.[5] Hrant Dink için düzenlenen anma törenine de katılan Olcayto, gazetecileri öldürenleri azmettiren kişilerin bir an öne ortaya çıkarılmasının adaletin öncelikli görevi olduğuna dikkat çekti ve “Umuyoruz ki bundan böyle gazetecileri, sanatçıları, düşün insanlarını hedefe koyan mecralara ülkemizde geçit verilmez” dedi.[6]

    Ocak, Dünya Çalışan Gazeteciler Günü’nün ayın 10’una denk gelmesi nedeniyle de önemliydi. 1961’den beri kutlama günü olarak kabul edilmiş 10 Ocak, bu yıl basın özgürlüğünde gerilemeler ve hak kayıplarının tartışıldığı bir bağlamda geçti. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Gökhan Durmuş, yaptığı açıklamada “Türkiye’de gazeteciler açısından bugün ‘Çalışan Gazeteciler Günü’ kutlamak çok mümkün gözükmüyor. Çünkü sektörde işsizlik oranı çok yüksek, sendikalılık oranı çok az, ücretler düşük, güvencesiz çalışma çok yaygın… Basının özgür olmadığını söylediğimiz bir ortamda 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü kutlamak da bizler için biraz zül oluyor. Elbette bunu değiştireceğiz. Elbette gazetecilerin 10 Ocak’ı kutladığı günler olacaktır. Biz sendika olarak da bunun için mücadele ediyoruz.”[7] ifadelerini kullandı. 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü vesilesiyle mesaj yayınlayan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “Ne yazık ki bu basın açıklamamı bile haberleştirebilecek gazetecilerin çoğu, AKP’nin siyasi ve polisiye engellemeleri yüzünden artık çalışamıyor. Çünkü 2013 yılından itibaren AKP’ye biat etmeyen, iktidarın propagandasını yapmayı reddeden yüzlerce, hatta binlerce gazeteci işsiz bırakıldı. AKP, kendisine biat etmeyen gazetecileri işsiz bırakmak için öncelikle onların çalıştığı kurumları kapattı” ifadelerini kullandı.[8]

    10 Ocak Dünya Çalışan Gazeteciler Günü kapsamında Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan açıklamada kullanılan “Son 16 yılda ülkemiz genelinde hayata geçirilen reformlar, Türk basınının zenginleşmesine, çeşitlenmesine, daha demokratik ve özgürlükçü bir yapıya kavuşmasına vesile olmuştur.” ifadeleri gazetecilik örgütlerinin tepkisine yol açtı. TGS, yaptığı açıklamada “Gazeteciler, yoksulluk sınırında maaş almaktadır, ekonomik ve sosyal haklarını kullanamamaktadır. Avrupa’da yüzde 25 olan sendikalaşma oranı Türkiye’de yüzde 6’dır. Eleştirel  gazeteciliğe olanak tanınmamaktadır. Gazetecilik ‘suç’ olarak tarif edilmekte ve gazeteciler hedef gösterilmektedir. 1 Ocak 2016 ile 29 Kasım 2018 tarihleri arasında 1954 basın kartı iptal edilmiştir. Yeni Basın Kartı Yönetmeliği ise önceki yönetmeliklerin gerisinde kalmıştır. Yayın yasakları, para cezaları, açılan davalar, gözaltılar, tutuklamalar, sansür, oto sansür artık günlük olaylar haline gelmiştir. Türkiye’de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği bir ortamda, her gazeteci kendini mahkeme karşısında bulabilmekte ve hüküm giyebilmektedir. Gazetecilere yönelik sözlü ve fiziksel saldırılara karşı ‘cezasızlık’ yaklaşımı sürmektedir.” dedi.[9]

    Ekonomik kriz nedeniyle işten çıkarmalar, küçülmeler ve iflaslar Ocak ayında da devam etti. 9 Haziran 2012 tarihinde yayın hayatına başlayan ve Sözcü grubunun yayını olan AMK (Açık, Mert, Korkusuz) gazetesi 4 Ocak tarihinde son kez okurlarıyla buluştu.[10] Gazetenin yöneticileri artık sadece sosyal medyada yer alacaklarını duyurdu.[11] Yine son dönemde ekonomik zorluklar yaşayan Flash TV’nin yayını, TURKSAT’a ödeme yapamayınca, 2 Ocak’ta kesildi. Bir gün sonra para ödendiğinde yayınlar başladı ancak Gerçek Gündem ve Gece Hattı gibi muhalif çizgisi olan programlara son verildi.[12] Benzer kararlar CNNTürk, TV8, TRT gibi kanallarda da alındı. Fiyat artışları nedeniyle yazılı basın kuruluşları personel sayısını ya da yayın günü sayısını azalttı. Karaman’da günlük yayın yapan Karaman Gündem, Yeni Karaman,  Karaman’da Uyanış, Gazete Anadolu, Karaman’ın Sesi ve Karaman Gazetesi haftada sadece üç gün yayınlanma kararı aldı. Diyarbakır’da ise artan maliyetler nedeniyle dokuz yerel gazete Pazar günü yayın yapmayacaklarını duyurdu. Malatya’da, Malatya Flaş Haber, Malatya Olay ve Öz Haber ortak yayın yapma kararı aldıklarını açıkladı. Sıkıntılar yaygın basında da sürüyor. Demirören Medya Grubu, 15 yıllık Güncel Hukuk dergisinin yayın hayatına son verdiğini açıkladı.[13]

    2010 yılında Aksu Bora, İlknur Üstün ve Selma Acuner tarafından kurulan ve feminist bir yayın anlayışıyla kitap çıkaran Ayizi Yayınevi 22 Ocak tarihinde ekonomik ve politik ortam dolayısıyla tasfiye sürecine girdiğini duyurdu. Bora yaptığı açıklamada “Elimizdeki kitapları da bitirene kadar satışımız devam edecek. Kapanma sürecimiz hazirana kadar uzayabilir. Ancak ondan sonra kesin olarak kapatıyoruz” ifadelerini kullandı.[14] Şimdiye kadar kadın yazarlara ait 63 kitap çıkaran Ayizi Yayınevi’nin kurucularından Bora, “Biz kadınları yazma konusunda yüreklendiren, cesaretlendiren bir yerde durduk. Bu nokta üzerinden kitaplarını yayınladık. Yayınevimiz kapansa da kadınlara yine yazmaktan vazgeçmeyin diye sesleniyoruz.” dedi.[15]

    Gazetecilerin daha kapsamlı ifade edersek medya çalışanlarının giderek daha fazla işsizleştirildiği, güvencesizleştirildiği bir ortamda geçen birkaç yılın ardından 2019 da çok umutlu başlamadı. 6 Ocak’ta TGS; Sözcü gazetesinin çalışanlarına sendikadan istifa etmeleri için baskı uyguladığına dair iddialara karşı gazeteye baskılara son verme çağrısında bulundu. TGS tarafından yapılan açıklamada “Birçok yazarı, çalışanı, hatta sahibi hukuksuz bir şekilde yargılanan ve bu nedenle sendikamızdan her dönemde dayanışma gören Sözcü yönetimi kendi çalışanlarının anayasal hakkını yok sayıyor. Sözcü gazetesi yöneticileri, çalışanların sendikalı olma hakkını gasp ediyor. Gazeteciler Sendikasına üye olan Sözcü çalışanlarına sendikadan istifa etmeleri için üç gündür yoğun bir baskı uygulanıyor. Sözcü yöneticileri, gazetecileri tek tek çağırarak sendikadan istifa etmeyenleri işten atmakla tehdit ediyor” ifadeleri kullanıldı.[16]

    Basın özgürlüğüne tehdit ve müdahalelerin de devam ettiğini görüyoruz. Ocak ayında da gazeteciler ve medya çalışanları; adli soruşturma, gözaltı, tutuklama ve fiziksel saldırılarla karşı karşıya kaldılar. RSF Genel Sekreteri Christophe Deloire, Euronews röportajında, “Türkiye’nin, gazeteciliğin tamamen yok edildiği bir laboratuvara dönüştüğünü” belirterek, bunun için hapse atma, işten çıkarma ve el koyma gibi tüm araçların kullanıldığını, bu şartlarda mesleğini yapmaya devam eden Türk gazetecilere büyük saygı duyduğunu vurguladı. “Bir gazeteci, sırf işlerini yaptıkları ve başka siyasi görüşten oldukları gerekçesiyle diğer gazetecilerin hapse atılmasını meşru görebilir mi? Bu tehlikeli bir sapkınlık. Bunu yapanlar Türkiye’de döneme veya rejime göre taraf alıyor ve tuttukları tarafın kendilerine bu hakkı verdiğini düşünüyorlar. Tutuklamaları meşru gösterenlerin tutumunu kınıyorum” ifadelerini kullanan Deloire, Türkiye’de tutuklu 100’den fazla gazeteciden 33’nün davasını derinlemesine incelediklerini belirtti ve bu kişilerin tamamen gazetecilik yaptıkları için tutuklandıklarını, Türkiye’de işlerini yaptıkları için düzmece bir şekilde terörizmle suçlanarak hapse atıldıklarını söyledi.[17]

    2 Ocak’ta KRT Kültür TV’nin, 6 Ocak’ta ilk Ermeni televizyonu Luys TV’nin, 14 Ocak’ta Türkiyem TV’nin, 16 Ocak’ta Fotospor’un, 30 Ocak’ta Breaking News’in yayın hayatına başladığını duyurmaları da ayın olumlu gelişmeleri arasında değerlendiriliyor.[18]

    Bu raporda Ocak 2019 tarihinde medyaya yönelik uygulanan baskıları ve cezalandırmaları; basın ve ifade özgürlüğü ve hak ihlalleri kapsamında değerlendirmek ve bir ölçüde anlamlandırmaya yardımcı olacak niceliksel verileri kaydetmek amaçlanıyor.

    Aşağıda yer verdiğimiz istatistikler, Ocak ayında yaşanan hak ihlallerini kayıt altına almak için çeşitli -açık- kaynaklardan derlenerek düzenlendi. Önceki raporlarda da yer alan ve OHAL ilanından bu yana gözaltına alınan, yargılanan ve tutuklanan gazetecilerin kaydını tutan veriler Ocak ayı dâhil edilerek güncellendi.

    İşten Çıkarma: 34

    3 Ocak’ta DHA, Diyarbakır muhabiri Mehmet Türk’ün işine son verdi. Bölgede 25 yıldır gazetecilik mesleğini sürdüren Türk, 10 yıldır DHA’da çalışıyordu. Türk, “DHA’nın Demirören Medya Grubu’na satılmasından sonra genel merkezdeki bütün müdürler değişti. Yeni gelen yöneticiler eski kadronun hepsini çıkardılar. Yeni bir yapılanmaya gittiler. Bu yeni yapılanma içerisinde bizlerin olmayacağını söylediler. 10 yıl bölgede kelle koltukta, gece gündüz çalıştık. Nerede haber olduysa biz oraya gittik. Çatışmalı ortamda bile gece gündüz çalıştık. Ancak her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir dönemde şirket yeni bir yapılanmaya gitti ve bize bunu reva gördüler” dedi.[19]

    8 Ocak’ta TV8’de 20 kişinin işten çıkarıldığı öne sürüldü. İşten ayrılanlar arasında yönetimle anlaşarak çıkış alanlar olduğu iddia edildi.[20]

    8 Ocak’ta Magazin muhabiri Seyhan Erdağ, Acun Ilıcalı’nın sahibi olduğu TV8 ile yollarının ayrıldığını duyurdu.[21] Bu istifa da TV8’in küçülme operasyonu kapsamında değerlendiriliyor.

    14 Ocak’ta Cumhuriyet gazetesi, Reklam Koordinatörü Hasbi Öztep’in işine son verdi. Öztep, 2017’den bu yana gazetede çalışıyordu.[22]

    17 Ocak’ta BeIN Sports’ta program sunuculuğu yapan spiker Ercan Taner, Twitter hesabından “gördüğü zulüm nedeniyle” görevinden istifa ettiğini duyurdu.[23]

    19 Ocak’ta Demirören Medya Grubu bünyesindeki cnnturk.com’da Özgen Aydos, Hakan Özbek, Murat Aydın ve Murat İnceoğlu işten çıkarıldı.[24]

    21 Ocak’ta Yeni Şafak yazarı ve AKP’nin eski Ankara milletvekili Aydın Ünal, gazeteye veda ettiğini duyurdu. Ünal “Müsaadenizle” başlıklı yazısında “… kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, “dost” görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır. Kaçışımız, masumane kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.”[25] ifadelerini kullandı.

    22 Ocak’ta Demirören Medya Grubu bünyesindeki hurriyet.com.tr’de spor müdürü Timuçin Eriç, spor editörü Ozan Öztürk, gündem editörleri, Hakan Alkan ile Songül Dalgıç Bilgili, video editörü Nur Tütüncü ve metin yazarı Sebla Koçan işten çıkarıldı.[26]

    30 Ocak’ta FOX TV ana haber bülteni sunucusu Fatih Portakal, Twitter hesabından yaptığı paylaşımla emekliye ayrılacağını açıkladı.[27]

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 3433

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 3

    21 Ocak’ta Jinnews muhabirleri Beritan Canözer ve Beritan Elyakut ile beraberlerindeki Hevidar Ödüngit, Diyarbakır’da TEM Şubesi ekipleri tarafından gözaltına alındı, ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı.[28]

    Erkek: 0

    Kadın: 3

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 521

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Soruşturma Açılan Gazeteci Sayısı: 3

    11 Ocak’ta Gazete Karınca İmtiyaz Sahibi Necla Demir hakkında “zincirleme şekilde örgüt propagandası yaptığı” iddiasıyla ve 13 yıla kadar hapis cezası talebiyle hazırlanan iddianame kabul edildi.[29]

    KHK ile kapatılan Azadiya Welat gazetesi çalışanı Çetin Kurşun hakkında hazırlanan iddianame 14 Ocak 2019 tarihinde kabul edildi. İddianamede Çetin Kurşun’un ‘örgüt üyesi olma’ suçundan cezalandırılması isteniyor. Çetin Kurşun hakkında açılan davanın ilk duruşması 7 Şubat 2019 tarihinde görülecek.[30]

    27 Ocak 2019 tarihinde basında yer alan haberlerden, Mezopotamya Ajansı muhabiri Lezgin Akdeniz hakkında hazırlanan iddianamenin kabul edildiği öğrenildi. İddianamede Lezgin Akdeniz’in ‘örgüt üyesi olma’ ve ‘zincirleme örgüt propagandası yapma’ suçundan yargılanması isteniyor.[31]

    Hâkim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 110

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 9

    Gazeteci İdris Yılmaz hakkında açılan davanın karar duruşması 3 Ocak 2019 tarihinde görüldü. İdris Yılmaz duruşmaya SEGBİS aracılığıyla katıldı. Mahkeme İdris Yılmaz’ı ‘örgüt üyesi olma’ suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırdı.[32]

    Cumhuriyet gazetesi eski muhabiri Pelin Ünker hakkında ‘Paradise Papers’ belgelerine ilişkin haberleri nedeniyle, Binali Yıldırım ve oğullarının şikâyeti üzerine açılan davanın karar duruşması 8 Ocak 2019 tarihinde görüldü. Mahkeme, savunmaların ardından Pelin Ünker’in ‘kamu görevlisine hakaret etme’ suçundan 8 bin 660 TL para cezası ve ‘iftira’ suçundan 1 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırdı. Mahkeme cezayı ertelemedi.[33]

    9 Ocak’ta gazeteci Ercan Ayrancı’nın da aralarında bulunduğu sekiz kişiye, KHK’yla kamu görevlerinden ihraç edilen eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi eylemine destek oldukları için hapis cezası verildi.[34]

    Yazar Perihan Mağden, gazeteciler Tunca Öğreten, Orhan Şahin ve Mehmet Çağlar Tekin hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 10 Ocak 2019 tarihinde görüldü. Perihan Mağden ile Tunca Öğreten’in ayrı ayrı 7 bin Türk Lirası para cezası ile cezalandırılmasına, Orhan Şahin ile Mehmet Çağlar Tekin’in beraatına karar verildi.[35]

    Gazeteci Nazlı Ilıcak hakkında, 2 Ocak 2015’te Bugün gazetesinde yayınlanan “Askeri İstihbarat ve Tahşiyeciler” başlıklı yazısında ‘Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarından çıkarılarak imha edilen gizli belgeyi yayınladığı’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 22 Ocak 2019 tarihinde görüldü. Tutuklu bulunduğu cezaevinden SEGBİS aracılığıyla duruşmaya katılan Nazlı Ilıcak, ‘Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgilerini açıklama’ suçundan 5 yıl 10 ay hapis cezası ile cezalandırdı.[36]

    KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı muhabiri İdris Sayılğan hakkında açılan davanın karar duruşması 25 Ocak 2018 tarihinde görüldü. Mahkeme İdris Sayılğan’ı ‘örgüt üyesi olma’ ve ‘örgüt propagandası yapma’ suçlarından 8 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırdı.[37]

    Tahliye: 3

    17 Ocak’ta MA muhabiri Seda Taşkın, 22 Ocak 2018’den beri tutuklu olduğu Sincan Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi.[38]

    18 Ocak’ta 10 Mayıs 2018’de tutuklanan Kanun hükmünde kararname (KHK) ile kapatılan Özgür Gündem Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Reyhan Çapan’ın avukatları, cezasının bir yıldan az kaldığı gerekçesi ile denetimli serbestlik kapsamında serbest bırakılması için cezaevi savcılığına başvuruda bulunmasıyla gazeteci Çapan tahliye edildi.[39]

    Evrensel gazetesi muhabiri Kemal Özer hakkında açılan davanın görülmesine 21 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Mahkeme, adli kontrol şartıyla Kemal Özer’in tahliyesine karar verdi ve duruşmayı 11 Mart 2019 tarihine erteledi.[40]

    Tutuklama: 1

    KHK’yla kapatılan Karşı Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Eren Erdem 7 Ocak’ta adli kontrolle tahliye edildi[41] ancak 8 Ocak’ta yeniden tutuklandı.[42]

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı: 211

    Fiziksel Şiddet, Tehdit ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler:

    Siirt Müftüsü Ahmet Altıok 31 Aralık 2018 tarihinde Charlie Hebdo saldırısnı hatırlatarak Odatv’yi tehdit etmişti.[43] 13 Ocak 2019 tarihinde Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ), Altıok’un  Hizbullah’ın yayın organına yaptığı açıklamada “Yanlarına kâr kalmadı” sözleriyle Odatv’yi hedef göstermesini eleştirdi. AEJ, açıklamasında, “Avrupa Gazeteciler Birliği, Türk otoritelerini, özellikle de Diyanet’i, gazetecilere karşı benzer tehditleri durdurmak adına din adamı hakkında gecikmeden soruşturma açması çağrısında bulunuyor” ifadelerini kullandı. AEJ, ayrıca Odatv’ye yönelik katliam çağrısının ardından gazetecileri korumak için Avrupa Konseyi’ni de harekete geçmeye çağırdı.[44]

    TGS, Twittter sayfasından Ulusal Kanal muhabiri Gürkan Demir ve Aydınlık muhabiri Seda Akyüz’ün, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un Ankara ziyaretine yönelik protestoyu haberleştirdikleri sırada polis tarafından darp edildiğini duyurdu ve “Medyaya yönelik bu saldırıyı kınıyoruz. Sorumlular hakkında işlem başlatılmasını istiyoruz” ifadelerini kullandı.[45]

    Erişim Engelleri: 12

    Hürriyet Gazetesi Okur temsilcisi Faruk Bildirici’nin her hafta köşe yazılarında yer verdiği “Haftanın Engellenenleri”[46] bölümündeki verilere göre Ocak ayı içerisinde Sulh Ceza Hâkimlikleri en az 12 habere erişim engeli getirdi.

    Gazete ve Haber Ajanslarına Yönelik Baskılar

    1 Ocak’ta Anadolu Ajansı’nda yönetici kadro ve müdürlerin dışındaki çalışanların maaşlarının düşürüldüğü açıklandı. Ajansta yetkili Medya-İş Sendikası’nın bağlı olduğu Hak-İş Konfederasyonu Başkanı Mahmut Arslan’ın AA yönetimiyle konuştuğu ancak ikna edemediği bildirildi. Söz konusu kararın muhabirlere ve idari personele tebliğ edildiği belirtildi. Ayrıca muhabir, idari personel gibi çalışanlara daha önce verilen eğitim, çocuk gibi başlıklardaki ek ödemelerin yeni dönemde kaldırıldığı ileri sürüldü.[47]

    3 Ocak’ta Demirören Medya Grubu bünyesinde Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama AŞ’nin yayınladığı Güncel Hukuk dergisi, 15 yıllık yayın hayatına son verdiğini açıkladı.[48]

    Gazeteci Hasan Cemal hakkında 4 Aralık 2015 tarihinde T24 internet sitesinde yayınlanan “Silvan’dan: Bizi acılara, ölümlere o kadar alıştırdılar ki…” başlıklı yazısı nedeniyle açılan davanın görülmesine 3 Ocak 2019 tarihinde başlandı. Hasan Cemal’in avukatı yazıda görüşlerine yer verilen 3 kişi hakkında açılan davada mahkemenin beraat kararı verdiğini belirtti ve Hasan Cemal hakkında da beraat kararı verilmesini talep etti. Mahkeme bu talebi reddetti ve duruşmayı 16 Nisan 2019 tarihine erteledi.[49]

    4 Ocak’ta MA muhabiri Esra Solin Dal’ın, yargılamasında savcılık mütalaasında yedi buçuk ila 15 yıl arasında değişen hapis cezasıyla cezalandırılması talep edildi.[50]

    KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı Haber Müdürü Ömer Çelik ve muhabir Metin Yoksu, Diken haber portali eski editörü Tunca Öğreten, Birgün gazetesi çalışanı Mahir Kanaat; Yolculuk gazetesi Yazı İşleri Müdürü Eray Sargın ve Etkin Haber Ajansı Haber Müdürü Derya Okatan’ın aralarında bulunduğu 6 gazeteci hakkında açılan davanın görülmesine 8 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. İddianamede,  6 gazetecinin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’a ait, Redhack tarafından ulaşılan ve daha sonra internet ortamında yayınlanan elektronik postaları haberleştirdikleri gerekçesiyle ‘örgüt üyesi olma’, ‘örgüt propagandası yapma’ ve ‘bilişim sistemini engelleme, bozma, verileri değiştirme veya yok etme’ suçlarından cezalandırılması isteniyor.[51]

    Gazeteci Rojhat Doğru hakkında “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma” ve “kasten yaralama” iddialarıyla davanın görülmesine 10 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Rojhat Doğru duruşmaya tutuklu bulunduğu cezaevinden ses ve bilişim sistemi (SEGBİS) aracılığı ile katıldı. Mahkeme Doğru’nun tutukluluk halinin devamına karar vererek duruşmayı erteledi.[52]

    46 gazeteci hakkında açılan ve “KCK Basın Davası” olarak bilinen davanın görülmesine 11 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Mahkeme soruşturmayı yürüten emniyet görevlileri hakkında açılan davanın akıbetinin sorulmasına karar verdi ve duruşmayı 9 Mayıs 2019 tarihine erteledi.[53]

    Gazeteci Kibriye Evren hakkında açılan davanın görülmesine 11 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Mahkeme Kibriye Evren’in tutukluluk halinin devamına karar vererek duruşmayı erteledi.[54]

    11 Ocak’ta Gaziantep’te geçen yıl gerçekleştirilen Fıstık Festivali’nin zamanlaması nedeniyle sosyal medya üzerinden Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’i eleştiren ve Fransa’da serbest gazetecilik yaptığı belirtilen Halil İbrahim Erbil’in yargılamasına başlandı.[55]

    KHK ile kapatılan Özgürlükçü Demokrasi gazetesinin basıldığı ve mahkeme kararıyla Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmiş olan Gün Matbaacılık’ın sahibi Kasım Zengin ve 20 matbaa çalışanı hakkında açılan davanın görülmesine 14 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Duruşmada savcı esas hakkındaki mütalaasını açıkladı ve 12 kişinin ‘örgüt üyesi olma’ suçundan ve 9 kişinin ise ‘örgüte bilerek yardım etme’ suçundan cezalandırılmasını talep etti. Mahkeme tutuklu 9 kişinin bu halinin devamına karar verdi ve duruşmayı 11 Şubat 2019 tarihine erteledi.[56]

    Evrensel gazetesi hakkında, gazetede 13 Temmuz 2018 tarihinde yayınlanan “Albayrak işçilere saldırı programının sinyalini verdi” başlıklı haberde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a hakaret edildiği iddiasıyla açılan davanın görülmesine 16 Ocak 2018 tarihinde başlandı. Mahkeme Berat Albayrak’ın davaya katılma talebini kabul etti duruşmayı 5 Mart 2019 tarihine erteledi.[57]

    Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki sokağa çıkma yasağı sırasında, dönemin Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Musa Çitil ile ilgili, KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı’nda yer alan haberler ve bu haberlerin sosyal medya hesaplarından paylaşılması gerekçe gösterilerek 7’si gazeteci 8 kişi hakkında açılan davanın görülmesine 16 Ocak 2019 tarihinde devam edildi.[58]

    Hollanda’da yayın yapan ekonomi gazetesi Het Financieele Dagblad’ın Türkiye muhabiri Johanna Cornelia Boersma’nın 17 Ocak 2019 tarihinde sınır dışı edildiği öğrenildi. Basında yer alan haberlerde Boersma’nın ikametgâhını uzatmak için gittiği İstanbul İl Göç İdaresi’nde gözaltına alındığı ve daha sonra Hollanda’ya gönderildiği belirtildi. Haberlerde ayrıca sınır dışı kararının gerekçesinin gazetecinin örgüt bağlantısı olduğu yönünde Hollanda polisi tarafından yapılan istihbarat paylaşımı olduğu belirtildi. Bu iddia ile ilgili olarak Hollanda savcılık sözcüsünün Hollanda’nın sınır dışı veya iade talebi olmadığını belirttiği bildirildi.[59]

    Aralarında gazeteci İshak Karakaş’ın da olduğu 10 kişi hakkında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e yönelik askeri operasyonları ile ilgili sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan davanın görülmesine 17 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Duruşmada esas hakkındaki mütalaasını sunan savcı 10 kişinin zincirleme örgüt propagandası yapma suçundan cezalandırılmasını talep etti. Savunmaların ardından mahkeme duruşmayı 26 Mart 2019 tarihine erteledi.[60]

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesi Genel Yayın yönetmeni Zana Kaya, sorumlu Yazı İşleri Müdürü İnan Kızılkaya, imtiyaz sahibi Kemal Sancılı, Yayın Danışma Kurulu üyeleri Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay, Filiz Koçali, Ragıp Zarakolu ve Bilge Aykut ile yazar Eren Keskin hakkında açılan davanın görülmesine 17 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Mahkeme Kemal Sancılı’nın tutukluluk halinin devamına karar verdi ve duruşmayı 10 Nisan 2019 tarihine erteledi.[61]

    Aralarında gazeteci Haydar Ergül ile DBP ve HDP üyelerinin de bulunduğu 8’i tutuklu 21 kişi hakkında açılan davanın görülmesine 18 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Savunmaların ardından mahkeme Ahmet Sağınç’ın tahliyesine ve gazeteci Haydar Ergül ile DBP ve HDP yöneticileri Eşref Yaşar, Ercan Doğru, Aygül Turhan, Mustafa Elma, Abdullah Geldi, Münevver İlingi ve Aysel Diler’in ise tutukluluk hallerinin devamına karar verdi ve duruşmayı 5 Nisan 2019 tarihine erteledi.[62]

    Sözcü gazetesi yazarları Emin Çölaşan ile Necati Doğru ile gazetenin genel yayın yönetmeni Metin Yılmaz’ın da aralarında olduğu 5 kişi hakkında açılan davanın görülmesine 18 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Mahkeme dava dosyasının, gazetenin sahibi Burak Akbay ve beraberindeki 3 kişi hakkında açılan dava ile birleştirilmesine karar verdi.[63]

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesinin Eş Genel Yayın Yönetmenleri Eren Keskin ve Hüseyin Aykol ile gazetenin Yazı İşleri Müdürü Reyhan Çapan ve gazeteci Hasan Başak hakkında açılan davanın görülmesine 22 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Mahkeme duruşmayı 7 Mayıs 2019 tarihine erteledi.[64]

    Gazeteci Canan Coşkun hakkında, gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasına ilişkin yazdığı “Erdoğan buyurdu, gazetecilik tutuklandı” haberi nedeniyle açılan davanın görülmesine 24 Ocak 2019 tarihinde başlandı. İddianamede Canan Coşkun’un ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ suçundan cezalandırılması isteniyor.[65]

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesine destek için “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeliği” kampanyasına katıldıkları gerekçesiyle Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, yazar Ahmet Nesin ve TİHV Genel Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında açılan davanın görülmesine 28 Ocak 2019 tarihinde devam edildi. Yurtdışında bulunan Ahmet Nesin’in istinabe yoluyla alınan ifadesinin Fransızcadan Türkçeye çevrilerek dosyaya eklendiği öğrenildi. Mahkeme Ahmet Nesin ile ilgili yakalama kararının kaldırılmasına karar verdi ve duruşmayı 27 Şubat 2019 tarihine erteledi.[66]

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

    [1] https://www.evrensel.net/haber/370316/metin-goktepe-katledilisinin-23-yilinda-mezari-basinda-anildi Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1198900/Yazarimiz_Onat_Kutlar_anildi.html Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [3] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/21878/hrant-dink-oldurulusunun-12-yilinda-aniliyor Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [4] https://m.bianet.org/bianet/yasam/193652-fotograflarla-ankara-daki-ugur-mumcu-25-yil-anmasi Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [5] https://www.evrensel.net/haber/371961/turkiyede-gazeteci-olmak-kalmak-meslegi-iyi-gazetecilik-kurtaracak Erişim Tarihi: 5 Şubat 2019.

    [6] https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/204612-turgay-olcayto-hrant-dink-i-hic-unutmadik Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [7] https://tgs.org.tr/atalaydan-tgsye-10-ocak-ziyareti/ Erişim Tarihi: 29 Ocak 2019.

    [8] https://www.gercekgundem.com/medya/62586/1954-basin-karti-iptal-edildi Erişim Tarihi: 29 Ocak 2019.

    [9] https://www.evrensel.net/haber/370584/gazetecilik-orgutlerinden-erdoganin-basin-ozgur-yorumuna-tepki Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [10] https://indigodergisi.com/2019/02/medya-basin-yayin-2019-ocak-raporu/ Erişim Tarihi: 3 Şubat 2019.

    [11] https://kralspor.ensonhaber.com/amk-gazetesi-kapandi-2019-01-04.html Erişim Tarihi: 3 Şubat 2019.

    [12] https://indigodergisi.com/2019/02/medya-basin-yayin-2019-ocak-raporu/ Erişim Tarihi: 3 Şubat 2019.

    [13] http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2015/12/OiB-Ocak-2019-Raporu.pdf Erisim Tarihi: 18 Subat 2019.

    [14] https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/01/22/kapanan-ayizi-yayinevinden-kadinlara-yazmaktan-vazgecmeyin/ Erişim Tarihi: 25 Ocak 2019.

    [15] https://bianet.org/bianet/kultur/204707-ayizi-yayinevi-kapaniyor-yazmaktan-vazgecmeyin Erişim Tarihi: 25 Ocak 2019.

    [16] https://www.evrensel.net/haber/370343/tgs-sozcu-yonetimi-sendika-hakkina-saygi-duysun Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [17] http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2015/12/OiB-Ocak-2019-Raporu.pdf Erisim Tarihi: 18 Subat 2019.

    [18] http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2015/12/OiB-Ocak-2019-Raporu.pdf Erisim Tarihi: 18 Subat 2019.

    [19] http://www.erganihaber.net/haber-5055-DHAda-4-Ayrilik.html Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [20] Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [21] https://www.haberler.com/usta-magazinci-seyhan-erdag-tv8-le-yollarini-11618797-haberi/ Erişim Tarihi: 15 Ocak 2019.

    [22] Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [23] https://twitter.com/ercantofficial/status/1086056973697728517 Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [24] Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [25] https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydinunal/musaadenizle-2048988 Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [26] https://t24.com.tr/haber/hurriyet-te-isten-cikarmalar,805115 Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [27] https://www.dw.com/tr/gazeteci-fatih-portakal-emekli-oluyor/a-47299019 Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [28] https://www.evrensel.net/haber/371672/jinnews-muhabirleri-canozer-ve-elyakut-serbest-birakildi Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [29] http://gazetekarinca.com/2019/01/nedeni-afrin-haberleri-gazetemizin-imtiyaz-sahibi-necla-demire-dava-acildi/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [30] https://tihv.org.tr/15-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [31] https://tihv.org.tr/26-28-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [32] https://tihv.org.tr/04-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [33] https://tihv.org.tr/09-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [34] http://gazetekarinca.com/2019/01/gazeteci-ercan-ayranciya-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [35] https://tihv.org.tr/11-14-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [36] https://tihv.org.tr/23-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [37] https://tihv.org.tr/26-28-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [38] https://www.birgun.net/haber-detay/gazeteci-seda-taskin-tahliye-edildi.html Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [39] https://indigodergisi.com/2019/02/medya-basin-yayin-2019-ocak-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [40] https://tihv.org.tr/22-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [41] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1193796/Eren_Erdem_hakkinda_tahliye_karari.html Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [42] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/01/08/eren-erdem-yeniden-tutuklandi/ Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [43] https://www.evrensel.net/haber/369788/muftu-odatvyi-hedef-gosterdi-charlie-hebdonun-yanina-k-r-kalmadi Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [44] http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2015/12/OiB-Ocak-2019-Raporu.pdf Erisim Tarihi: 18 Subat 2019.

    [45] https://twitter.com/TGS_org_tr/status/1082572240087076864 Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [46] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/tren-kazalari-ve-gazetecilik-acigi-41081984 Erişim Tarihi: 2 Şubat 2019, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/kadina-siddet-goruntuleri-41089264 Erişim Tarihi: 2 Şubat 2019, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/tecavuz-sucu-ve-futbol-41096675 Erişim Tarihi: 2 Şubat 2019.

    [47] https://odatv.com/anadolu-ajansi-calisanlarini-soke-eden-olay-01011939.html Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [48] http://www.guncelhukuk.com.tr/kunye Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [49] https://tihv.org.tr/04-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [50] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1191440/Gazeteciye_15_yil_istendi.html Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [51] https://tihv.org.tr/09-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [52] https://tihv.org.tr/11-14-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [53] https://tihv.org.tr/11-14-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [54] https://tihv.org.tr/11-14-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [55] https://www.birgun.net/haber-detay/belediye-baskani-gazeteciyi-yargilatti.html Erişim Tarihi: 4 Şubat 2019.

    [56] https://tihv.org.tr/15-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [57] https://tihv.org.tr/17-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [58] https://tihv.org.tr/17-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [59] https://tihv.org.tr/18-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [60] https://tihv.org.tr/18-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [61] https://tihv.org.tr/18-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [62] https://tihv.org.tr/19-21-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [63] https://tihv.org.tr/19-21-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [64] https://tihv.org.tr/23-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [65] https://tihv.org.tr/25-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

    [66] https://tihv.org.tr/29-ocak-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 31 Ocak 2019.

  • Aralık 2018 – Medya Gözlem Raporu

    HÂLÂ GAZETECİYİZ

    ARALIK 2018 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Merve Diltemiz Mol, Selma Koçak

    Giriş:

    2018, basın ve ifade özgürlüğü açısından Türkiye’nin giderek gerilediği bir yıl oldu. Yıl boyunca gerek medya çalışanlarına gerek toplumun diğer kesimlerine yönelik baskı ve cezalandırmalar hız kesmeden devam etti. Yaşanan hak ihlalleri, tutuklanan gazeteciler, işsiz bırakılan medya çalışanları, ifade ve basının önüne koyulan engeller artık gazetecilik işini yapılamaz hale getirdi, hâlâ yapmaya çalışanlara da “bedelini” ödetti. 2018 yılında OHAL kaldırıldı ancak gözaltına alınma, hapse atılma, işten çıkarılma, tehdit edilme, dava açılma gibi çok sayıda seçenekle önümüze sunulan bu bedeller, Aralık ayı boyunca da gazetecilerin yakasını bırakmadı. OHAL kâğıt üzerinde kaldırılmış görünse de fiilen devam ettiğini her alanda görüyoruz.

    Aralık ayında basın ve ifade özgürlüğü açısından yaşanan en önemli gelişmelerden biri sarı basın kartları konusunda yapılan yönetmelik değişikliği oldu. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan yeni yönetmelik basın kartı verilmesini zorlaştırırken iptal edilmesini kolaylaştırdı. 14 Aralık tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmeliğin “Basın kartının iptal edileceği haller” kısmına “Milli güvenlik ya da kamu düzenine aykırı davranışlarda bulunması veya bu tür davranışları alışkanlık edinmesi”[1] gibi muğlak bir madde eklendi. “Milli güvenlik ve kamu düzenine aykırı davranış”ın ne olduğu tanımla sınırlanmadığı gibi bu; AKP’nin son yıllardaki ifade ve basın özgürlüğüne yönelik tutumu göz önünde bulundurulduğunda keyfi bir uygulama olacağına dair haklı kaygı ve eleştirilere yol açtı. Yeni yönetmelikte ayrıca kartları veren Basın Kartı Komisyonu’nda da değişiklik yapıldı. Daha önce tüm sendikaların temsilcileri komisyonda yer alıyordu ancak yapılan değişiklikle iletişim Başkanlığı’nın seçeceği tek bir sendikanın temsilcisi komisyonda yer alması uygun bulundu.[2] Türkiye Gazeteciler Sendikası konuyla ilgili yaptığı açıklamada bu yönetmelik ile daha önce sekreterlik görevi yürüten İletişim Başkanlığı’nın tüm yetkileri kendi elinde topladığına dikkat çekti. Bu yönetmeliğin, basın kartının artık sadece iktidara yakın gazetecilere verileceğinin ilanı olduğunun altını çizen TGS, İletişim Başkanlığı teşkilatına yönetmeliği iptal etme ve meslek örgütlerinden fikir alarak gazeteciyi ve gazeteciliği koruyan bir yönetmelik çıkartılması çağrısı yaptı.[3]

    Aralık ayı içinde çok konuşulan bir diğer konu da FOX TV ana haber bültenini sunan Fatih Portakal ve Recep Tayyip Erdoğan arasında yaşanan gerilim oldu. Fatih Portakal’ın haber bülteninde kullandığı şu ifadeler Erdoğan’ın kendisini hedef göstermesine neden oldu: “Haydi bakalım, barışçıl bir eylem için protesto edelim. Zamları protesto edelim. Doğalgaz zamlarını. Haydi bakalım, yapalım. Yapabilecek miyiz? Kaç kişi çıkacak sokağa, korkudan, endişeden? ‘Dayak yerim’ vesaire. ‘Hakkımı arayacağım; ama ne yaparım? Başım derde girer mi, girmez mi?’ Kaç kişi çıkar Allah aşkına, söyler misiniz? İşte bu şekilde toplumsal muhalefeti, bireysel ve toplumsal muhalefeti baskı altına almaya, yıldırmaya çalışıyorlar. En doğal hak; ama maalesef uygulanamıyor. Fransa olmuş, Türkiye olmuş, çok da fark etmiyor açıkçası.”[4] Bu ifadelerin ardından Erdoğan “Birileri çıkmış, portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir? Sokağa çağırıyor. Haddini bil, haddini. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni.”[5] ifadeleriyle Fatih Portakal’ı hedef gösterdi ve 28 Aralık’ta Portakal hakkında “suç işlemeye alenen tahrik” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı.[6]

    CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, 10 Aralık tarihinde “Dünya İnsan Hakları Günü” çerçevesinde “AKP’nin Basın Özgürlüğü Karnesi” başlıklı bir açıklama yaptı. Türkiye’de gazeteciliğin işsizlik, ilan ambargosu, hapis ve tazminat davalarının kıskacında olduğuna dikkat çeken Çakırözer “OHAL altında geçen 16 yıllık AKP iktidarı ve devamındaki tek adam rejimi ile hemen hemen her alanda binlerce hak ve özgürlük ihlali yaşanmıştır. En büyük baskı ve kısıtlama ile karşılaşılan alan, ifade ve basın özgürlüğümüz olmuştur” ifadelerini kullandı.[7]

    Ekonomik kriz nedeniyle işten çıkarmalar, küçülmeler ve iflaslar Aralık ayında da devam etti. 17 yıldır ara vermeden yayınlanan Altyazı dergisi, 27 Aralık tarihinde basılı yayına ara verdiğini duyurdu.[8] Derginin Twitter hesabından yapılan açıklamada “On yedi yılı aşkın süredir aralıksız yayımlanan Altyazı, elimizde olmayan sebeplerle Ocak ayında çıkmayacak… En kısa zamanda yeniden buluşmak dileğiyle.” ifadeleri kullanıldı. Yine döviz kurundaki artış, kâğıt krizi ve para cezaları nedeniyle Evrensel gazetesi sayfa sayısını 12’ye düşürdü.[9] 19 Aralık tarihinde elektronik kitapta yüzde 8, elektronik gazete ve dergide yüzde 1 olan KDV oranları da yüzde 18’e çıkarıldı.[10] Dolasıyla ekonomik krizin etkilerinin önümüzdeki dönemde daha fazla hissedileceğini ve bu durumun basın yayın organlarını daha da zora sokacağını söyleyebiliriz.

    Basın özgürlüğüne tehdit ve müdahalelerin de devam ettiğini görüyoruz. Aralık ayında da gazeteciler ve medya çalışanları; adli soruşturma, gözaltı, tutuklama ve fiziksel saldırılarla karşı karşıya kaldılar.

    Bu raporda Aralık 2018 tarihinde medyaya yönelik uygulanan baskıları ve cezalandırmaları; basın ve ifade özgürlüğü ve hak ihlalleri kapsamında değerlendirmeye ve bir ölçüde anlamlandırmaya yardımcı olacak niceliksel verileri kaydetmek amaçlanıyor.

    Aşağıda yer verdiğimiz istatistikler, Aralık ayında yaşanan hak ihlallerini kayıt altına almak için çeşitli -açık- kaynaklardan derlenerek düzenlendi. Önceki raporlarda da yer alan ve OHAL ilanından bu yana gözaltına alınan, yargılanan ve tutuklanan gazetecilerin kaydını tutan veriler Aralık ayı dâhil edilerek güncellendi.

    İşten Çıkarma: 130

    3 Aralık tarihinde Cumhuriyet gazetesi, köşe yazarlarından Bartu Soral’ın işine son verdi. Soral aynı tarihte Twitter hesabından “Cumhuriyet gazetesi Vakıf Başkanı Alev Coşkun ile yaptığım görüşmede; gazetede yazmamın istenmediğini, yazılara son verildiğini söyledi. Okuyucuları bilgilendirme sorumluluğu ile konuyu paylaşıyorum.” ifadeleriyle işten çıkarıldığını duyurdu.[11]

    7 Aralık tarihinde Sözcü gazetesinin eski muhabiri Melis Bayraktar, sözcü.com.tr Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çetin’in yemek teklifini kabul etmediği için iş yerinde psikolojik tacize uğradığını ve işten atıldığını ifade etti. İşe iade davası ile birlikte taciz konusunda suç duyurusunda bulunduğunu belirten Bayraktar, özel röportajlarının yayınlanmadığını, hakarete maruz kalarak işine son verildiğini anlattı ve hukuk mücadelesinde kadınlardan destek beklediğini belirtti.[12]

    4 Aralık tarihinde Demirören Medya Grubu bünyesindeki Vatan’da yazı işleri, ekonomi, magazin, internet servislerinden 80 gazetecinin işine son verildi.[13]

    20 Aralık tarihinde Albayrak Medya Grubu bünyesindeki Yeni Şafak’tan sekiz kişi, yenisafak.com.tr ve gzt.com’da görevli 22 kişi işten atıldı.[14]

    22 Aralık tarihinde Albayrak Medya Grubu bünyesindeki Yeni Şafak ve TVNET’ten spor ekonomi ve dış haberler birimlerinden Betül Özdemir, Ertuğrul Aydın, Süleyman Hatisaru, Oktay Yıldırım, Abdurrahim Saka, Murat Palavar ve Oktay Mehmet olmak üzere toplam yedi kişinin işine son verildi.[15]

    27 Aralık tarihinde Albayrak Medya Grubu bünyesindeki TVNET’in Ankara Haber Müdürü Ahmet Rıfat Albuz işten çıkarıldı.[16] 28 Aralık tarihinde ise Ankara bürosundan ekonomi muhabiri Cahit Saraçoğlu, ulaştırma bakanlığı muhabiri Ahmet Fatih Erturan, emniyet ve yargı muhabiri Haluk Karakaya ile foto muhabiri Tarık Bakıcı ve bir güvenlik görevlisinin işlerine son verildi.[17]

    28 Aralık tarihinde Doğuş Medya Grubu bünyesindeki Star TV’de programlar müdürlüğü görevini yürüten Esin Demirkol Daşkaya’nın işine son verildi.[18]

    29 Aralık tarihinde Bursa’da yayın yapan yerel radyo kanallarından Olay FM, ekonomik kriz nedeniyle üç radyo programcısını işten çıkardı. Radyo programcılarından Filiz Karatepe, sosyal medya hesabından “Bir buçuk yıldır program yaptığım, (…) Olay FM bünyesindeki görevim son buldu. Ekonomik kriz, koşullar ve medyanın küçülme kararı alması sebebiyle üç arkadaşımla birlikte iş akdimiz feshedildi” ifadelerini paylaştı.[19]

    30 Aralık tarihinde DHA Ankara Temsilcisi Ümit Kozan bir açıklama yaparak görevinden ayrıldığını duyurdu. Açıklamasında 29 yıldır emek verdiği kurumda çok değerli deneyimler edindiğini ve çok değerli insanlarla tanıştığını vurgulayan Kozan, “Bu veda, tabii ki çok severek yaptığım mesleğime değil, sadece DHA’ya… Bambaşka platformlarda yeniden birlikte olmayı diliyorum” ifadelerini kullandı.[20]

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 3399

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 2

    Gazeteci Oktay Candemir 17 Aralık 2018 tarihinde ifade vermek için gittiği Van Emniyet Müdürlüğü’nde hakkında “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” iddiasıyla şikâyet olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı ve aynı gün savcılık talimatıyla serbest bırakıldı.[21]

    Yeni Yaşam gazetesi çalışanı Tuba Bulut 22 Aralık 2018 tarihinde İstanbul’da evine yapılan baskın sonrasında gözaltına alındı.[22]

    Erkek:1

    Kadın: 1

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 518

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Soruşturma Açılan Gazeteci Sayısı9

    5 Aralık tarihinde Gazeteci Ahmet Sever hakkında, ‘İçimde Kalmasın / Tanıklığımdır’ başlıklı kitabında kullandığı ifadeler nedeniyle ‘cumhurbaşkanına hakaret’ten dava açıldı.[23]

    10 Aralık tarihinde Sözcü gazetesinin yazarlarından Emin Çölaşan ve Necati Doğru ile gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz’ın da aralarında bulunduğu beş kişi hakkında “FETÖ’ye üye olmamakla birlikte örgüte yardım etmek” suçlamasıyla dava açıldı.[24]

    13 Aralık tarihinde Evrensel muhabiri Cansu Pişkin hakkında 5 Nisan 2018’de yayımlanan “Boğaziçililere Özel Savcı” başlıklı haberi nedeniyle “terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterme” suçlamasıyla dava açıldı.[25]

    21 Aralık tarihinde Cumhuriyet gazetesi muhabiri Seyhan Avşar hakkında yaptığı haber nedeniyle soruşturma başlatıldı.[26]

    28 Aralık 2018 tarihinde basında yer alan haberlerden, Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat hakkında, Halk TV’de yayınlanan “Halk Arenası” programındaki sözleri nedeniyle, “halkın bir kesimini aşağılamak” iddiasıyla soruşturma başlatıldığı öğrenildi.[27]

    Hâkim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 57

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 12

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesine destek için “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeliği” kampanyasına katıldıkları gerekçesiyle Ayşe Düzkan, Hüseyin Aykol, Mehmet Ali Çelebi, Hüseyin Bektaş ve Ragıp Duran hakkında verilen hapis cezaları 30 Kasım 2018 tarihinde onandı.[28]

    Gazeteci Adnan Bilen hakkında açılan davanın karar duruşması 11 Aralık 2018 tarihinde görüldü. Mahkeme Adnan Bilen’i ‘örgüt propagandası yapma’ suçundan 1 yıl 10 ay hapis cezası ile cezalandırdı ve hükmün açıklanmasını geri bıraktı.[29]

    Gazeteci Ece Sevim Öztürk hakkında 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili yaptığı haberler gerekçe gösterilerek açılan davanın karar duruşması 11 Aralık 2018 tarihinde görüldü. Savunmaların ardından mahkeme Ece Sevim Öztürk’ü ‘örgüte bilerek yardım etme’ suçundan 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasıyla cezalandırdı ve hükümle birlikte Ece Sevim Öztürk’ün tahliyesine karar verdi.[30]

    KHK ile kapatılan Özgürlükçü Demokrasi gazetesinin tutuklu bulunan Yazı İşleri Müdürü İshak Yasul hakkında açılan davanın karar duruşması 14 Aralık 2018 tarihinde görüldü. İshak Yasul duruşmaya tutulduğu cezaevinden SEGBİS aracılığıyla katıldı. Mahkeme ‘örgüt propagandası yapma’ suçundan İshak Yasul’u 1 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırdı.[31]

    16 Aralık 2018 tarihinde kaleme aldığı “AKP’nin Suriye Savaşı” başlıklı kitabın kapağını sosyal medyada paylaştığı gerekçesiyle Sendika.org sitesi yazarı Hamide Yiğit’e Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi uyarınca 7 ay 15 gün hapis cezası verildi.[32]

    Fatih Portakal’ın sunduğu FOX TV Ana Haber bültenine 3 kez program durdurma cezası verildi. Kurul ayrıca FOX TV’ye Kasım ayı reklam gelirlerinin yüzde 3’ü oranında para cezasına hükmetti.[33]

    21 Aralık tarihinde gazeteci Murat Güreş’e “polise hakaret ettiği” gerekçesiyle 1 yıl, 2 ay, 17 gün hapis cezası verildi.[34]

    Cumhuriyet yazarı Işıl Özgentürk’e “Halkın Bir Kesiminin Benimsediği Dini Değerleri Alenen Aşağılama” suçlamasıyla yargılandığı davada 5 ay hapis cezası verildi ve ceza ertelendi.[35]

    Tahliye: 4

    5 Aralık tarihinde 8 ay önce tutuklanan gazeteci Mehmet Dursun, yargılandığı davanın ilk duruşmasında tahliye edildi.[36]

    Gazeteci Ece Sevim Öztürk 11 Aralık 2018 tarihinde tahliye edildi.[37]

    Yurt’un eski sorumlu yazı işleri müdürü ve RED Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Gülseven hakkında kesinleşmiş para cezası nedeniyle tutuklandıktan bir gün sonra cezayı ödemesi üzerine tahliye edildi. Gülseven, üç ayrı davadan hakkında toplam 30.500 liralık adli para cezası olduğu için 19 Aralık’ta gözaltına alınmış ve ertesi gün İstanbul Maltepe Cezaevi’ne gönderilmişti. Bunun üzerine Yurt gazetesinin imtiyaz sahibi Durdu Özbolat, gazeteci Gülseven adına para cezasını ödedi.[38]

    25 Aralık tarihinde Türkiye’de tutuklu bulunan Avusturyalı gazeteci Max Zirngast yurt dışı çıkış yasağı konularak tahliye edildi.[39]

    Tutuklama: 3

    5 Aralık tarihinde Diyarbakır’da hakkında “örgüt üyeliği” iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında İstanbul’da gözaltına alınan gazeteci Rojhat Doğru, SEGBİS’le bağlandığı Diyarbakır 5. Sulh Ceza Hâkimliği’nce tutuklandı.[40]

    8 Aralık tarihinde KTÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Berivan Bila, “Gazetecilik bölümü ders 1: Gazetecilik Suç Değildir” başlıklı yazısı gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten tutuklandı.[41]

    22 Aralık 2018 tarihinde gözaltına alınan Yeni Yaşam gazetesi çalışanı Tuğba Bulut, 25 Aralık 2018 tarihinde sevk edildiği mahkeme tarafından tutuklandı.[42]

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı: 213

    Fiziksel Şiddet, Tehdit ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler:

    5 Aralık tarihinde yerel gazete sahibi Osman Güneykaya, saldırıya uğradı ve darp edildi.[43]

    Yine 5 Aralık’ta tutuklu havalimanı işçilerinin ilk duruşmasını takip etmek isteyen basın mensupları içeri alınmadı.[44]

    5 Aralık tarihinde Marmara Haber gazetesi sahibi Osman Güneykaya’nın Tekirdağ Marmara Ereğlisi Belediye Başkanı İbrahim Uyan, tarafından dövdürüldüğü iddia edildi. Uyan’ın belediye meclis toplantısında bir ayı aşkın süredir kendisini yönelik eleştirel haberler yapıldığı için Marmara Haber gazetesini eline alarak hedef gösterdiği bildirildi.[45] Tekirdağ Büyükşehir Gazeteciler Derneği de yazılı açıklamayla darp olayını kınadı. Açıklamada, “Saldırıyı Güneykaya’nın şahsına değil, tüm basın camiasına hatta Tekirdağ halkına yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz. Saldırıyı gerçekleştirenlerin ve amaçlarının bir an önce aydınlatılmasını istiyoruz” ifadeleri kullanıldı.[46]

    FOX TV kanalının haber sunucusu Fatih Portakal’ı protesto etmek için Osmanlı Ocakları’na üye bir grup 24 Aralık 2018 tarihinde, İstanbul’un Zeytinburnu ilçesinde bulunan FOX TV binası önünde bir eylem yaptı. Eylemde konuşan Osmanlı Ocakları Kurucu Genel Başkanı Kadir Canpolat, “Ülkemizi her fırsatta karıştıranlar bilmelidirler ki evinde en az yüzde 52 dişlerini sıkarak bekleyenler var” dedi.[47]

    26 Aralık tarihinde Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Mete Belovacıklı’nın, Milliyet’in İstanbul’daki merkez binasında gazetecileri eskiden Vatan’ın bulunduğu kata indirerek, düşen tirajlar nedeniyle uyardığı iddia edildi. Belovacıklı’nın, Vatan kapatılmadan önce 80 gazetecinin çalıştığı boş katı göstererek tirajların düşmesinin engellenmesini istediği öne sürüldü.[48]

    27 Aralık 2018 tarihinde basında yer alan haberlerden, Diyarbakır 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nde, bu konuda bir mahkeme kararı olmamasına rağmen, Yeni Yaşam gazetesinin Cezaevi Eğitim Kurulu’nun 17 Aralık 2018 tarihli kararına dayanarak mahpuslara verilmediği öğrenildi.  “Kurum güvenliğini tehlikeye düşüren veya müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsadığı kanaatinin oluştuğu ve kuruma kabul edilecek yayınlarda aranılacak nitelikleri taşımadığı anlaşıldığından, hükümlü ve tutuklulara söz konusu gazetenin alınmamasına…” karar verildiği belirtildi.[49]

    Erişim Engelleri: 40

    4 Aralık tarihinde Bianet’te 12 yıl önce yapılan “Sıcak ilişkiler değil, taciz” başlıklı habere erişim engeli getirilmesine ilişkin mahkeme kararı için Anayasa Mahkemesi tarafından “basın özgürlüğünün ihlali” değerlendirmesi yapıldı.[50] Ancak Hürriyet Gazetesi Okur temsilcisi Faruk Bildirici’nin her hafta köşe yazılarında yer verdiği “Haftanın Engellenenleri”[51] bölümündeki verilere göre Aralık ayı içerisinde Sulh Ceza Hâkimlikleri en az 40 habere erişim engeli getirdi. Bildirici, 17 Aralık 2018 tarihindeki “Engellemeler ve sansür” başlıklı yazısında “Ne ‘unutulma hakkı’ konusunda Anayasa Mahkemesi’nin getirdiği kriterlere dikkat ediliyor, ne de ‘kişilik haklarının ihlali’nde somut kriterler uygulanıyor. Bu haliyle erişim engelleme kararları, sansür işlevi görüyor.” ifadelerini kulandı ve uzmanlık mahkemeleri kurulmadığı, basın ve ifade özgürlüğünü geliştirecek içtihatlar çıkarılmadığı sürece bu durumun değişmeyeceğinin altını çizdi.[52]

    Gazete ve Haber Ajanslarına Yönelik Baskılar

    2 Aralık tarihinde Cumhuriyet yazarı Bartu Soral, Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Aykut Küçükkaya’nın “Osman Kavala olayı” başlıklı yazısını sansürlediğini duyurdu.“ Soral, iş adamı Osman Kavala ve HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’la ilgili kaleme aldığı yazının tamamını “Maskeleri inince terbiyesizleşen Sorosçuların, hakaretlerini yayınlayan genel yayın yönetmeni, bugünkü yazımı kesmiş. Hakaret serbest. Antiemperyalist olmak yasak. Düşünce zenginliği adı altında her türlü terbiyesizliği yapanların gerçek yüzü budur. Demokrat sansürcü…” ifadeleriyle Facebook hesabından paylaştı.[53]

    3 Aralık tarihinde kayyum atanan Gün Matbaacılık sahibi Kasım Zengin’in de aralarında bulunduğu 21 matbaa çalışanın yargılandığı davanın ikinci duruşması görüldü.[54]

    3 Aralık tarihinde Musa Çitil’le ilgili bir haberi sosyal medyada paylaştığı gerekçesiyle hakkında dava açılan gazetecilerden Yeni Yaşam’ın Genel Yayın Yönetmeni Çağdaş Kaplan, ifade verdi.[55]

    5 Aralık tarihinde Etkin Haber Ajansı editörü Semiha Şahin ve muhabiri Pınar Gayıp’ın aralarında bulunduğu dört kişinin tutuklu yargılandığı davanın ikinci duruşması görüldü.[56]

    5 Aralık’ta sendika.org’un internet sitesi BTK kararı ile 62’nci kez erişime engellendi.[57]

    Nisan ayında Van’da tutuklanan gazeteci Mehmet Dursun, hakkında haber kaynakları ile yaptığı telefon görüşmeleri gerekçe gösterilerek “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı davanın ilk duruşmasında hâkim karşısına çıktı.[58]

    KHK ile kapatılan Özgürlükçü Demokrasi gazetesinin Hicran Ürün, Reyhan Hacıoğlu, Mehmet Ali Çelebi, İshak Yasul ve İhsan Yaşar olmak üzere 5’i tutuklu 14 çalışanı hakkında açılan davanın görülmesine 6 Aralık 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme, 5 kişinin tutukluluk hallerinin devamına karar vererek duruşmayı 21 Şubat 2019 tarihine erteledi.[59]

    Gazeteci Kibriye Evren hakkında açılan davanın görülmesine 6 Aralık 2018 tarihinde başlandı. Mahkeme, Kibriye Evren’in tutukluluk halinin devamına ve gizli tanıklar “Ezhel”, “Firar” ve “Cesur Yürek”in bir sonraki duruşmada hazır edilmeleri için müzekkere yazılmasına karar verdi ve duruşmayı 10 Ocak 2019 tarihine erteledi.[60]

    Evrensel gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat hakkında ‘kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine 6 Aralık 2018 tarihinde devam edildi. İddianamede Fatih Polat’ın 22 Şubat 2010 tarihinde gazetede dönemin TBMM Anayasa Komisyon Başkanı Burhan Kuzu’ya ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarının haberleştirildiği gerekçesiyle cezalandırılması isteniyor.[61]

    Gazeteci İdris Yılmaz hakkında açılan davanın görülmesine 7 Aralık 2018 tarihinde başlandı. İdris Yılmaz duruşmaya SEGBİS aracılığıyla katıldı. Mahkeme İdris Yılmaz’ın tutukluluk halinin devamına karar verdi ve duruşmayı 3 Ocak 2019 tarihine erteledi.[62]

    Aralarında Sözcü gazetesi yazarları Emin Çölaşan, Necati Doğru ile yayın yönetmeni Metin Yılmaz’ın da olduğu 5 kişi hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan iddianame, 10 Aralık 2018 tarihinde kabul edildi. İddianamede 5 kişinin ‘örgüte bilerek yardım etme’ suçundan 7 yıl 6 aydan 15 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması istendi. Basında yer alan haberlerden aralarında yine Sözcü gazetesinin yazarları Uğur Dündar ile Saygı Öztürk’ün de aralarında olduğu 5 kişi ile ilgili olarak ise takipsizlik kararı verdiği öğrenildi.[63] Sözcü gazetesine yönelik sindirme operasyonuna CHP İstanbul eski Milletvekili Barış Yarkadaş tepki gösterdi. Halk TV’de katıldığı programda gazeteyle dayanışmak için her gün 2 adet Sözcü alma çağrısı yaptı ve “Sözcü’yle dayanışmak; halkın sesine sahip çıkmaktır. Sözcü yalnız değildir. Mesele, yerel seçimlere giderken başta Sözcü olmak üzere muhalif tüm gazete ve gazetecilere gözdağı vermek. Çünkü siz Türkiye’de Emin Çölaşan ve Necati Doğru’yu FETÖ torbasına sokabiliyorsanız o zaman herkesi bu torbanın içine rahatlıkla yerleştirebilirsiniz” ifadelerini kullandı.[64]

    11 Aralık tarihinde, Sözcü yazarı Çiğdem Toker’in Cumhuriyet’te yazdığı “Tasarruf arıyorsanız metro ihalelerine bakın” başlıklı haberi nedeniyle yargılandığı davayı 4 Nisan 2019’a erteledi.[65]

    Jinnews Haber Müdürü Safiye Alağaş hakkında açılan davanın görülmesine 11 Aralık 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme savunmaların ardından duruşmayı Şubat 2019 tarihine erteledi.[66]

    Mezopotamya Ajansı Hakkâri muhabiri Hamza Gündüz hakkında sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek açılan davanın karar duruşması 18 Aralık 2018 tarihinde görüldü. Mahkeme Hamza Gündüz’ü ‘örgüt propagandası yapma’ suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırdı ve cezayı erteledi.[67]

    19 Aralık 2018 tarihinde, CHP İzmir Milletvekili Atila Sertel tarafından, iptal edilen sarı basın kartı sayısına dair verilen yazılı soru önergesini yanıtlayan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, 1 Ocak 2016 ile 19 Kasım 2018 tarihleri arasında 1954 sarı basın kartının iptal edildiğini söyledi.[68]

    20 Aralık 2018 tarihinde Almanya’da yayın yapan Die Welt gazetesinin Türkiye muhabiri Deniz Yücel hakkında ‘örgüt propagandası yapma’ ve ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme’ iddialarıyla açılan davanın görülmesine devam edildi. İddianamede Deniz Yücel’in ‘terör örgütü propagandası yapma’, ‘halkın bir kesimini diğer bir kesimine yönelik olarak kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme’ suçlarından 4 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması isteniyor. Mahkeme, duruşmayı 11 Nisan 2019 tarihine erteledi.[69]

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesinin Genel Yayın Yönetmenleri Hüseyin Aykol ve Zana Kaya, gazetenin Yazı İşleri Müdürü İnan Kızılkaya ve Hatip Dicle hakkında, Özgür Gündem gazetesinde çıkmış yazılar gerekçe gösterilerek açılan davanın görülmesine 20 Aralık 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme duruşmayı 21 Şubat 2019 tarihine erteledi.[70]

    Cumhuriyet gazetesi muhabiri Hakan Dirik hakkında Suriye’deki cihatçı gruplara sarin gazı yapımında kullanılan kimyasal madde sevkiyatı yapıldığına ilişkin iddiaları haberleştirdiği gerekçesiyle açılan davanın görülmesine 20 Aralık 2018 tarihinde devam edildi. Savunmaların ardından mahkeme duruşmayı Mart 2019 tarihine erteledi.[71]

    Evrensel gazetesi yazarı Kamil Tekin Sürek hakkında “Faşist Diktatörlük” başlıklı bir yazısında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 20 Aralık 2018 tarihinde görüldü. Mahkeme Kamil Tekin Sürek’in beraatına karar verdi.[72]

    Cumhuriyet gazetesi muhabirleri Alican Uludağ ve Duygu Güvenç hakkında ABD vatandaşı Rahip Andrew Brunson’a verilen ev hapsi cezasıyla ilgili olarak yapılan haberler nedeniyle ‘Türkiye Cumhuriyeti devletini ve devletin kurum ve organlarını aşağıladıkları‘ iddiasıyla açılan davanın görülmesine 20 Aralık 2019 tarihine başlandı. Savunmaların ardından mahkeme duruşmayı 4 Nisan 2019 tarihine erteledi.[73]

    21 Aralık 2018, tutuklu gazeteci Ferhat Parlak’ın kardeşi Serhat Parlak, “Silvan Belediyesi’ndeki Usulsüzlüğü Ortaya Çıkaran Gazeteci Ferhat Parlak 10 Nisan 2018 Tarihinden Bu Yana Mahkemeye Çıkartılmadı” yazılı afişi asması sonucu ‘halkı galeyana getirme’ ve ‘örgüt propagandası yapma’ gerekçeleriyle, gözaltına alındı ve aynı gün içinde 260 TL para cezası verilerek serbest bırakıldı.[74]

    Avusturyalı gazeteci Max Zirngast ile Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) üyeleri Mithatcan Türetken ve Hatice Göz hakkında hazırlanan iddianame 24 Aralık 2018 tarihinde kabul edildi. Mahkeme ayrıca 3 kişinin de yurt dışı yasağı şartıyla serbest bırakılmasına ve davanın ilk duruşmasının 11 Nisan 2019 tarihinde görülmesine karar verdi.[75]

    Mezopotamya Ajansı muhabiri Yasin Kobulan hakkında, sosyal medya paylaşımlarında ‘zincirleme şekilde örgüt propagandası yaptığı’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine 26 Aralık 2018 tarihinde başlandı. Savunmaların ardından mahkeme duruşmayı 8 Mart 2019 tarihine erteledi.[76]

    Gazeteci Nazlı Ilıcak hakkında sosyal medya paylaşımında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 26 Aralık 2018 tarihinde görüldü. Mahkeme Nazlı Ilıcak’ı 1 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırdı.[77]

    Gazeteci Nuri Akman ile birlikte İnönü Üniversitesi öğrencisi 25 kişi hakkında açılan davanın görülmesine 27 Aralık 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme duruşmayı 7 Mart 2019 tarihine erteledi.[78]

    Evrensel gazetesi muhabiri Kemal Özer hakkında açılan davanın görülmesine 28 Aralık 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme, Kemal Özer’in tutukluluk halinin devamına karar verdi ve duruşmayı 21 Ocak 2019 tarihine erteledi. Kemal Özer ‘örgüt üyeliği’ iddiası ile 4 Eylül 2017 tarihinde tutuklanmıştı.[79]

    29 Aralık tarihinde Doğuş Medya Grubu’nun, Türkiye’nin ilk video müzik kanalı olan Kral TV’yi kapatma kararı aldığı iddia edildi.[80]

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

      • 2018 Basın Raporu: “En az 114 gözaltı, 48 tutuklama, 120 hapis cezası” http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/

     

      • Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Kasım 2018 İfade ve Basın Özgürlüğü İhlalleri Raporu. http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2015/12/OiB_aral%C4%B1k_2018-rapor1.pdf

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    [1] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/12/20181214.pdf Erişim Tarihi: 5 Ocak 2019.

    [2] https://www.evrensel.net/haber/368405/basin-karti-yonetmeligi-degisti-kart-iptalleri-kolaylasti Erişim Tarihi: 5 Ocak 2019.

    [3] https://www.artigercek.com/haberler/sadece-iktidara-yakin-gazetecilere-basin-karti-verilecek Erişim Tarihi: 5 Ocak 2019.

    [4] https://www.amerikaninsesi.com/a/erdogan-fat%C4%B1h-portakali-neden-hedef-aldi/4702809.html Erişim Tarihi 5 Ocak 2019.

    [5] https://www.ensonhaber.com/erdogandan-portakala-mandalina-midir-narenciye-midir.html Erişim Tarihi: 5 Ocak 2019.

    [6] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/fatih-portakal-hakkinda-sorusturma-41066623 Erişim Tarihi: 5 Ocak 2019.

    [7] https://www.evrensel.net/haber/368007/gazetecilik-hapis-issizlik-ve-ekonomik-baski-kiskacinda Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [8] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201812281036842937-araliksiz-yayinlanan-altyazi-dergisi-basili-yayina-ara-verdi/ Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [9] http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [10] http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [11] https://twitter.com/bartusoral Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [12] https://www.evrensel.net/haber/367833/gazeteci-melis-bayraktar-mobbinge-ugradim-isten-atildim Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [13] Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [14] Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [15] Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [16] Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [17][17] http://www.medyaspot.com/haber/Yeni-Safak-ta-Ankara-Buroda-Deprem/219532 Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [18] https://medyatava.com/haber/star-tvde-ust-duzey-ayrilik_163325 Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [19] http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2015/12/OiB_aral%C4%B1k_2018-rapor1.pdf Erisim Tarihi: 15 Ocak 2019.

    [20] https://www.birgun.net/haber-detay/dha-ankara-temsilcisi-gorevinden-ayrildi.html Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [21] https://tihv.org.tr/18-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [22] https://tihv.org.tr/22-24-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [23] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2018.

    [24] http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [25] https://www.evrensel.net/haber/368288/savcinin-adini-yazdik-diye-haberimize-teror-davasi-acildi Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [26] http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [27] https://tihv.org.tr/29-31-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [28] https://tihv.org.tr/01-03-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [29] https://tihv.org.tr/12-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [30] https://tihv.org.tr/12-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [31] https://tihv.org.tr/15-17-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [32] https://tihv.org.tr/15-17-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [33] https://tihv.org.tr/29-31-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [34] http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [35] http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [36] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [37] https://tihv.org.tr/12-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [38] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1177912/Gazeteci_Hakan_Gulseven_hakkinda_tahliye_karari.html Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [39] http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [40] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim tarihi: 4 Ocak 2019.

    [41] http://gazetekarinca.com/2018/12/2018-basin-raporu-en-az-114-gozalti-48-tutuklama-120-hapis-cezasi/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [42] https://tihv.org.tr/26-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [43] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [44] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [45] https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/12/05/chpli-baskan-gazeteci-dovdurdu Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [46] http://www.haber7.com/tekirdag/2775854-tekirdagda-gazeteciye-darp Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [47] https://tihv.org.tr/25-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [48] http://www.medyafaresi.com/haber/milliyet-gazetesi-calisanlari-dusen-tirajlar-nedeniyle-uyarildi/895167 Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [49] https://tihv.org.tr/28-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [50] http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2015/12/OiB_aral%C4%B1k_2018-rapor1.pdf ErisimTarihi: 15 Ocak 2019.

    [51] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/editoryal-standartlar-41038468, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/bilgi-saklama-41046216, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/engellemeler-ve-sansur-41054059, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/gazetecilerin-mesleki-dayanismasi-41061361, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/erotik-cagrisimli-basliklar-41068277, Erişim Tarihi: 6 Ocak 2019.

    [52] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/engellemeler-ve-sansur-41054059 Erişim Tarihi: 6 Ocak 2019.

    [53] http://t24.com.tr/haber/cumhuriyette-osman-kavala-tartismasi-suruyor-bartu-soral-genel-yayin-yonetmeni-yazimi-kesmis,762437 Erişim Tarihi: 5 Ocak 2019.

    [54] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [55] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [56] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [57] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [58] https://www.gercekgundem.com/medya/60259/medya-2018de-agir-bir-baski-gordu Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [59] https://tihv.org.tr/07-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [60] https://tihv.org.tr/07-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [61] https://tihv.org.tr/07-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [62] https://tihv.org.tr/08-10-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [63] https://tihv.org.tr/11-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [64] https://www.gercekgundem.com/medya/56059/baris-yarkadas-sozcu-uzerinden-gozdagi-veriliyor Erişim Tarihi: 15 Ocak 2019.

    [65] https://www.evrensel.net/haber/368132/cigdem-tokere-acilan-1-5-milyon-liralik-tazminat-davasi-ertelendi Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

    [66] https://tihv.org.tr/12-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [67] https://tihv.org.tr/19-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [68] https://tihv.org.tr/20-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [69] https://tihv.org.tr/21-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [70] https://tihv.org.tr/21-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [71] https://tihv.org.tr/21-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [72] https://tihv.org.tr/21-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [73] https://tihv.org.tr/21-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [74] https://tihv.org.tr/25-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [75] https://tihv.org.tr/25-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [76] https://tihv.org.tr/27-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [77] https://tihv.org.tr/27-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [78] https://tihv.org.tr/28-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [79] https://tihv.org.tr/29-31-aralik-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 4 Ocak 2019.

    [80] https://t24.com.tr/haber/kral-tv-kapaniyor-iddiasi,784352 Erişim Tarihi: 10 Ocak 2019.

  • Medyada Ekonomik-Sınıf Temelli Ayrımcılık: Tekel, Soma ve 3. Havalimanı Üzerinden Bir Değerlendirme

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-8 (Kasım-2018)

    MEDYADA EKONOMİK-SINIF TEMELLİ AYRIMCILIK: TEKEL, SOMA VE 3. HAVALİMANI ÜZERİNDEN BİR DEĞERLENDİRME

    Vahdet Mesut Ayan-A. Celil Kaya

    GİRİŞ

    Bu çalışmada, AKP döneminde ekonomik-sınıf temelli ayrımcılığın gazete haberlerinde nasıl yer bulduğu araştırılacaktır. AKP ile birlikte iyiden iyiye arttığı düşünülen ayrımcı söylemin, AKP’nin sınıfsal dayanağından bağımsız düşünülemeyeceğini iddia eden bu rapor, medyada yer bulan ekonomik-sınıf temelli ayrımcı söylemin çözümlenmesi için öncelikle 16 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin sınıfsal temelini tartışacaktır.

    Bu kapsamda iki bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümü, 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin ardındaki sınıf dinamiğine değinecektir. İktidara geldiği günden itibaren neoliberal politikaları hızla uygulamaya koyan AKP’nin Türkiye burjuvazisi ile olan ilişkisinin medyaya yansıyan ekonomik-sınıf temelli ayrımcı söylem ile doğrudan bağı olduğu, çalışmanın varsayımını oluşturmaktadır. AKP’nin sınıfsal özelliklerinin ve bu bağlamda ortaya çıkan ekonomi politikalarının çözümlenmesi, rapor kapsamında incelenecek metinlerin tarihsel/toplumsal bağlamını oluşturacaktır. Medya metinlerinin boşlukta doğmadığı; bilakis onların belirli tarihsel/toplumsal bağlamın ürünleri olduğu düşünüldüğünde, ilk bölümün önemi ortaya çıkmaktadır.

    Birinci bölümü tamamlayan ikinci bölüm, Türkiye’de günlük gazetelerin örnek olaylar üzerinden incelenmesine ayrılacaktır. Türkiye’de yayın yapan farklı gazetelerin haberlerinin değerlendirileceği bu kısımda, 2009 TEKEL İşçi Eylemlerinin, 2014 Soma Faciasının, 2018 yılında 3. Havalimanı’nda iş cinayetlerine, ödenmeyen ücretlere ve kötü çalışma ve barınma koşullarına karşı eylem yapan işçilerin nasıl haberleştirildiği araştırılacaktır. Çalışmada hükümet yanlısı olarak bilinen Yeni Şafak, Türkiye, Sabah, Star, Milat, Akit, Yeni Birlik ve Habertürk gazetelerinden örnekler incelenmek üzere seçilmiştir. Bahsi geçen gazetelerden toplamda 10 adet haber seçilirken, 5 ayrı köşe yazısı da incelenmiştir. Haberler ve köşe yazıları amaçsal (monografik) örneklem seçim tekniği ile belirlenmiştir. Böylece iktidar yanlısı gazetelerin hem haberleştirme süreçlerinde, hem de köşe yazılarında AKP politikalarını hangi yollarla yeniden ürettiği gösterilecektir. Haberler ve köşe yazıları olayların gerçekleştiği tarihlerden seçilmiştir. Ayrımcı söylemlerin sıklıkla kullanıldığı bu örnekler üzerinden ekonomik-sınıf temelli ayrımcılığın tartışılacağı bu bölüm, sadece farklı kimliklere yönelik değil, sınıfa yönelik bir ayrımcı dilin de medya üzerinden kurulduğunu gösterme amacını taşımaktadır.

    Çalışma sonlandığında, AKP’nin güttüğü ekonomik programlar neticesinde Türkiye sınıfları arasında açılan makasın, medyada yer alan ayrımcı söylemlerle sıkı bir bağı olduğu ve bu söylemlerin sınıflar arası eşitsizliği yeniden ürettiğinin gösterileceği düşünülmektedir.

    1.AKP’nin Sınıfsal Temeli

    Mevcut raporun bu bölümü, AKP’nin sınıfsal temelini ve 2002 yılında iktidara geldikten sonra uygulamaya koyduğu ekonomi politikalarını açıklamaya çalışacaktır. Bu haliyle ilk bölüm, AKP’yi ne Yalçın Akdoğan’ın tarif ettiği şekilde “muhafazakâr demokrat” (Akdoğan, 2003), ne de Bulaç’ın merkez-çevre ilişkisi üzerinden okuyacaktır (Bulaç, 2009). Mevcut çalışmanın AKP’ye yönelik perspektifi bu iki yaklaşımdan da temelden farklıdır. Rapor, AKP’nin doğuşunu, iktidara gelişini ve iktidarda kaldığı süre zarfında uyguladığı ekonomi politikalarını, onun Türkiye burjuvazisi ile kurduğu bağda aramaktadır. 2002 yılından bu satırların yazıldığı ana kadar (Kasım 2018) hem genel olarak Türkiye burjuvazisi, hem de özel olarak İslami burjuvazi sermaye birikimini hızla artırmıştır. AKP iktidarının burjuvazinin gelişimine sunduğu katkılara ve bu katkıların yöntemlerine değinmeden önce, onun ne olduğu ya da ne olmadığının tanımını kısaca yapmak daha sağlıklı olacaktır.

    AKP’nin Türkiye burjuvazisi içinde oluşan çatlağın (Batıcı-laik burjuvazi ve İslamcı burjuvazi) ve bu çatlağın yarattığı gerilimlerin sonucu oluştuğunu ileri süren Savran, partinin hem sınıf mücadelelerinin hem de hâkim sınıflar içi bir mücadelenin neticesini temsil ettiğini vurgulamaktadır. Yazara göre AKP, ikili bir projenin temsilcisidir, burada yazara kulak verelim:

    AKP ikili bir projenin temsilcisidir. Bir yandan Türkiye sermayesinin dünya pazarlarındaki çıkarlarını geliştirmek amacıyla neoliberalizmi sonuna kadar uygulama, işçi sınıfının son yarım yüzyılda elde etmiş olduğu hakları ve mevzileri söküp alma programını benimsemiştir; bir yandan da yeni bir burjuvazinin, İslamcı burjuvazinin çıkarlarını aynı sınıfın geleneksel, Batıcı-laik kanadının yerleşik çıkarları aleyhine geliştirme amacıyla mücadele eden bir partidir. Yani AKP bir yandan bir sınıf mücadelesinin partisidir, bir yandan da hâkim sınıflar içi bir mücadelenin; burjuvazinin iç savaşının (Savran, 2016:38).

    Yukarıda alıntıladığımız yaklaşım AKP’nin burjuva sınıfıyla kurduğu ilişkiyi göstermesi bakımından da, burjuvazi içinde kendini yakın bulduğu kampı da açıklaması bakımından önemlidir. Savran’a benzer bir yaklaşım Sönmez’de de mevcuttur. Yazar, AKP’nin neoliberal, küreselleşmeci ve yeni dünya düzenci politikalarla barışık bir aktör olduğuna dikkat çekmektedir (2009:180). AKP’nin henüz kurulmadan İstanbul burjuvazisi ile kurmuş olduğu temasların önemine değinen Uzgel ise, bu partinin Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) olurunu aldığını öne sürmektedir (Uzgel, 2009:27). Yazar, AKP’nin hem genel olarak Türkiye sermayesinden aldığı desteği, hem de uluslararası aktörlerden gördüğü teveccühün ardında partinin uygulamaya koymakta taahhüt ettiği neoliberal politikaları görmektedir:

    Türkiye tarihinde ilk kez bir siyasal aktör içeride Anadolu sermayesi ve onun temsilcisi MÜSİAD’ın, TUSKON’un, Gülen ve Nakşibendi gibi cemaatlerin ve aynı zamanda TÜSİAD’ın ve liberallerin desteğini alırken ve onların çıkarlarını bir siyasal hareket içinde temsil edebilirken, dışarıda da ABD ve AB’nin ve aynı zamanda 2008’e dek yüksek düzeyde seyreden petrol fiyatlarının getirdiği birikime sahip Arap ve bazı Orta Doğu ülkelerinin desteğini sağayabildi (Uzgel, 2009:38).

    Uzgel’den aldığımız alıntı, AKP’nin iktidara yürürken ve iktidardayken kullandığı mağduriyet ve “halktan yana siyaset” söylemleriyle ne denli çelişkili olduğunu göstermektedir. Uygulamış olduğu neoliberal politikalarla AKP, genel olarak Türkiye toplumunu yoksullaştırırken, diğer yanda gütmüş olduğu ekonomi politikalarıyla burjuvazinin önünü olabildiğince açmıştır. Mine Eder’in “neoliberal derinleşme” olarak tanımladığı 2002 sonrası dönem, kamu varlıklarının yoğun bir şekilde özelleştirildiği, kentte ve köyde toprağın metalaştığı, yabancı yatırımın arttığı buna rağmen dış ticaret açığının iyiden iyiye yükseldiği, Türkiye’nin küresel meta zincirine eklemlendiği bir süreci kapsamaktadır (Eder, 2015:48).

    AKP döneminde özellikle kamu varlıklarının hızla özelleştirilmesi, Türkiye burjuvazisinin ve onun içindeki İslami burjuvazinin sermaye birikimine katkı sunarken, toplumun yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu dönemde izlenen özelleştirme politikalarının iki yönüne vurgu yapan Ertuğrul (2009: 531) özelleştirme politikasının ilk yönünün liberal icraatların AKP’nin dışarıda ve içeride kabul sağlamasına dönük olduğunu belirtirken, özelleştirme politikasının ikinci yönünün ise özelleştirmelerle ve diğer politikalarla kendine yandaş sermaye birikimini sağlamak amacını güttüğünü ileri sürer.

    Bu dönemde özellikle yasama yoluyla ekonomiye hükümet müdahalesi iktidarın ekonomi politikasının ayırt edici özelliği haline gelmiştir. Kamu İhale Kanunu’nun 2002-2013 yılları arasında 113 maddeyi kapsayacak şekilde 30 kez değiştirilmesi izlenen politikanın somut örneğidir (Buğra ve Savaşkan, 2015). Özelleştirmelerle birlikte kamu kaynaklarını özel sektöre devretme sürecinde AKP, ayrıca şu politikaları izlemiştir: 1) Ulusal düzeyde açılan büyük çaplı kamu ihaleleri. 2) Yerel yönetimleri düzeyinde yapılan (belediye hizmetleri, altyapı yatırımları, TOKİ vb.) ihaleler. 3) Kamu bankalarıyla açılan krediler. 4) Özel sektör tarafından işletilmek üzere devredilen kamu tesisleri (Tanyılmaz, 2014:160). Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası’nın (Tüm Bel-Sen) hazırlamış olduğu “16 Yıllık AKP İktidar Raporu” AKP döneminin politikalarını özetlemesi bakımından önemlidir. Bahsi geçen raporun, iktidarın ekonomi politikalarına ayrılan kısmı mevcut çalışma için de oldukça önemlidir. 16 yıllık AKP döneminin ekonomi politikaları ve sonuçları raporda şöyle özetlenmiştir:

    AKP döneminde yoğun bir özelleştirme yaşandı. 1986-2003 yılları arasında yapılan özelleştirmelerin toplam tutarı 8,2 milyar dolar civarındayken, 2003’den bugüne kadarki özelleştirmelerin tutarı 60.8 milyar dolara çıktı.(Özelleştirilen şeker fabrikaları tutarları rakama dâhil değildir.) Özelleştirmeler sonucunda, onlarca işletme kapanırken, binlerce kişi işsiz kaldı. Özelleştirilen kurumlarda taşeron uygulamaları arttı. İstisnai çalışma biçimleri olarak kabul edilen belirli süreli sözleşme ile çalışma, çağrı üzerine çalışma, kısmi zamanlı çalışma yayınlaştırılmaya ve temel çalışma türü haline getirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de özellikle son 16 yıllık süre zarfında kamuda taşeronlaştırma hız kazandı. Taşeron uygulaması ile ölümlü iş kazaları ciddi boyutlara ulaştı, sendikasızlaşma arttı. Taşeronlaştırmanın yanı sıra kamuda farklı isim ve unvanlar adı altında geçici ve güvencesiz istihdam biçimleri yaygınlaşmıştır. İstisnai çalışma biçimleri arasında yer alan sözleşmeli personel ve geçici personel (4-C) kamuda yaygınlaştırılmış, güvenceli çalışma biçimleri yok edilmeye başlandı. Kamudaki memur sayısı azalırken, sözleşmeli personel sayısı arttı. Genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinde kadrolu personel sayısı 2016 Mart ayında 2.431.574 olurken bu sayı 2017 yılının Aralık ayında 2.352.047’ye düştü. 1 yıl içinde kadrolu personel sayısı 79 bin azalırken, sözleşmeli personel sayısı 92 bin arttı.  Sözleşmeli personel sayısı 2016 yılının Mart ayında 39.557 olurken, 2017 yılının Aralık ayında 131.981 oldu (tumbelsen.org.tr, 2018).

    Raporda ayrıca AKP döneminde taşeron uygulamalarının yaygınlaştığı, emeklilik yaşını 65’e yükselten “mezarda emeklilik” yasasının geçtiği, “Özel İstihdam Büroları”nın kurulduğu, arabuluculuk dayatmasının yasallaştığı, özelleştirmeler sonucu binlerce kişinin işsiz kaldığı değinilen konular arasında yer almıştır. Tüm bu uygulamalar, 2016 yılına gelindiğinde gelir dağılımındaki eşitsizliği de arttırmıştır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2016 yılı verilerine göre, Türkiye’de en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay yüzde 47.2’ye yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20’li grubun aldığı pay yüzde 6.2 olmuştur (cumhuriyet.com.tr, 2017). AKP’nin ekonomide, tarımda, eğitimde ve toplumsal yaşamın her alanında uyguladığı neoliberal politikalar işsizliğin artmasına da neden olmuştur. Özellikle tarım politikaları ve özelleştirmelerin işsizliğin artışındaki rolüne değinen Birdal (2017), AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılının sonunda işsizlik oranının yüzde 7.96; 2003-2017 yılları arasındaki işsizlik oranının ise ortalama 10.65’e tırmandığını belirtir. Aşağıda vereceğimiz tablo AKP iktidarı ile beraber yükselme eğilimine geçen işsizlik oranını açıkça göstermektedir:

    https://www.evrensel.net/upload/detay/agustos/kose.jpg

    Tablo 1: 1989-2016 Yılları Arası İşsizlik Oranı[1]

    Tablo 1, 2000 yılında en alt seviyeye düşen işsizlik oranının AKP’nin iktidarda olduğu 2009-2010 yıllarında zirveye çıkmasını göstermesi bakımından önemlidir. İşsizliğin 2012 yılı itibariyle sürekli yükselen eğilimi de dikkatlerden kaçmamalıdır. Kanımızca bu yükselişin ardında AKP’nin uygulamaya koyduğu ve yukarıdaki raporda ayrıntıları verilen politikaları yatmaktadır. Bu veriler iktidarın politikalarının bir ucunun burjuvaziyi güçlendirirken, diğer ucunun yoksulluğu Türkiye toplumunun geneline yaydığının göstergesidir.

    AKP’nin ve onun politikalarının işçi sınıfının karşısında olduğunun bir diğer kanıtı, iktidarda olduğu sürece ertelenen grevlerdir. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) yayınladığı “AKP Döneminde Emek Raporu”na göre,[2] 2002-2018 yılları arasında 15 grev erteleme kararnamesi yayımlanmıştır. Bu kararnamelerden 7’si Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde (2016-2018) yayımlanmıştır. İktidar, 22 Kasım 2016 tarihli 678 sayılı KHK ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63’üncü maddesinde yer alan “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçesinin yanına “büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu” olduğu düşünülen grevleri de erteleme imkânına kavuşmuştur (AKP Döneminde Emek Raporu, 2018:8). Bu madde, grev yasaklarında idareye keyfilik sunmuştur. OHAL sürecinin de iktidara sağlamış olduğu kolaylıklar işçi sınıfının iktidarca en temel haklarının gasp edilmesine neden olmuştur. AKP lideri Erdoğan, OHAL’in grevleri ve genel olarak işçi hareketlerini engelleme konusundaki işlevini şöyle açıklamıştır:

    Bu ülkede OHAL ile idare edildiği dönemler bizim OHAL kararlarını uyguladığımız dönemler gibi değildi. O zaman fabrikalar sürekli greve giderdi. Tüm sanayi kesimine seslenmek isterim 7. OHAL dâhil bir fabrikada grev söz konusu mu? Şu süreç içerisinde Türkiye’de sanayi durmamıştır. Tezgâh bozulacak çünkü. Size bu tezgâhı bozdurmayız. Bay Kemal biz Cudi’den Kandil’den Tendürek’ten çıkmayacağız (evrensel.net, 2018).

    Erdoğan’ın yukarıdaki açıklaması AKP hükümetlerinin ve onun liderinin işçi sınıfı karşısındaki pozisyonunu göstermektedir. Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL, Türkiye toplumunun neredeyse tamamını baskı altına alırken işçi sınıfı da bundan nasibini almıştır. OHAL süreci bu anlamıyla AKP’nin iktidarda kalmasını sağladığı kadar, işçi sınıfının geriletilmesinde de önemli bir rol oynamıştır.

    AKP’nin iktidar olduğu 2003-2016 yılları arasında yaşanan iş cinayetleri ve bu cinayetlerdeki artış da AKP’nin sınıf siyasetinin sonuçlarından biridir. 13 yıllık süre zarfında kayıt altına alınan iş cinayetlerinin sayısı toplamda 16.984’ü bulmuştur. Aşağıdaki tablo bu dönemde yaşanan iş cinayetlerini sayı ve oranlarıyla vermektedir:

     

    İşçi Sayısı Ölüm Bildirimi Ölüm Oranı (Yüzbinde)
    2003 5.615.000 811 14,4
    2004 6.181.000 843 13,6
    2005 6.918.605 1.096 15,8
    2006 7.818.000 1.601 20,5
    2007 8.505.000 1.044 12,3
    2008 8.802.000 866 9,8
    2009 9.030.000 1.171 13,0
    2010 10.030.000 1.454 14,5
    2011 11.081.000 1.710 15,4
    2012 11.940.000 745 6,2
    2013 12.484.000 1.360 10,9
    2014 13.240.000 1.626 12,3
    2015 13.999.000 1.252 8,9
    2016 14.059.000 1.405 10,0
    Ortal 1.132 12,2
    Topl 16.984

    Tablo 2: 2003-2016 Yılları arasındaki İş Cinayetleri Sayısı ve Oranı[3]

    Yukarıdaki tablo, iş cinayetlerinin 13 yıllık süre içinde istikrarsız bir seyir izlediğini, zaman zaman azalan ölümlerin zaman zaman arttığını göstermektedir. Bu durum akıllara, iktidarın bu ölümleri engellemek adına bir adım atmadığını getirmektedir. AKP ile birlikte güvencesizleştirme, taşeronlaştırma ve sözleşmeli işçiliğin yaygınlaşması bu cinayetlerin en önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Burada da iktidarın işçinin yaşam koşulları ve hatta yaşamı karşısında takındığı tutum gözler önüne serilmektedir.

    Bütün bunlar düşünüldüğünde Türkiye burjuvazisinin AKP döneminde elde ettiği fırsatların oldukça fazla olduğu ve bunların burjuvazi tarafından kendi sınıf çıkarları lehine kullanıldığı sonucunu çıkarabiliriz. Bu dönemde, enerji dağıtım ihaleleri, eğitim ve sağlık alanında gerçekleştirilen özelleştirmelerle büyüyen firmalar hızla holdingleşmişlerdir (Buğra ve Savaşkan, 2015). AKP dönemindeki dönüşüm yukarıda değinildiği gibi sadece ekonomi ve siyaset alanlarıyla sınırlı kalmamış, eğitim, sağlık-sosyal güvenlik, ulaşım, çevre, dış politika, gündelik hayat vb. tüm parçalarında ciddi değişimler/dönüşümler meydana gelmiştir. AKP izlemiş olduğu neoliberal politikalarla eğitimde ve sağlıkta özelleştirme süreçlerini hızla işletirken kent uzamından beden siyasetine dek toplumun tüm parçaları izlenen politikalardan etkilenmiştir (Tuğal, 2011). Bu uygulamaların kamu yararından ziyade, daha çok burjuvazinin çıkarlarına olduğu su götürmez bir gerçektir. AKP’nin genel olarak Türkiye burjuvazisinin özel olarak da İslami burjuvazinin çıkarlarını temsil ettiğini iler süren Öztürk, AKP iktidarı döneminde gelişen İslami sermayenin artık Türkiye’de iktidarın önemli bir bileşeni olduğunu belirtmektedir:

    AKP muhafazakâr burjuvazinin ve özellikle de bu grubun büyük sermaye kesiminin sınıf çıkarlarını temsil etmektedir. Muhafazakâr finans kapitalin, siyasal iktidar avantajıyla birlikte, kendisini Türkiye’nin iktidar yapısında hesaba katılması gereken bir özne olarak yerleştirmiş olduğu öne sürülebilir (Öztürk, 2014:207).

    Yukarıdaki görüşler, mevcut raporun varsayımlarını güçlendirmesi bakımından oldukça önemlidir. 16 yıldır iktidarda bulunan ve AKP’de temsil edilen siyasal İslamın, İslami sermaye ve Türkiye burjuvazisi ile olan doğrudan bağı, onun sınıf siyasetini de belirleyen önemli unsurlardan biridir. 2002’den sonra hızla uygulamaya konan neoliberal politikalarla beraber eğitim, sağlık, enerji, altyapı ve ulaşım alanlarında özeleştirmeler artarken, Türkiye toplumu güvencesizleştirme ve yoksulluğa itilmiştir. Bu anlamıyla diyebiliriz ki AKP, sınıf siyasetinde burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekteyken, onun uygulamış olduğu ekonomi politikaları işçi sınıfının ve genel olarak Türkiye halkının aleyhine işlemiştir.

    2002 yılından bu yana medya alanında gerçekleşen dönüşüm de aslında toplumun diğer parçalarında yaşanan dönüşümün bir benzeridir. Bu dönemde medyanın mülkiyet ve kontrol yapısı AKP lehine baştan aşağı değiştiği gibi, ideolojik olarak da medya âdeta iktidarın propaganda aygıtına dönüşmüştür. 16 yıllık iktidarı sürecinde AKP’nin gütmüş olduğu medya politikaları 2002 yılı ve öncesindeki Türkiye anaakım medyasının aktörlerini ortadan kaldırmış, bunların yerine AKP’ye yakın aktörler anaakım medyada söz sahibi olmuşlardır. 2000’li yılların henüz başında Uzan Grubu’nun medya sektöründen tasfiyesi ile başlayan süreç, 2013’te Çukurova Grubu’nun medya şirketlerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) el koyması ile derinleşmiştir. 2018 yılında Doğan Yayın Holding’in AKP’ye yakın Demirören Grubu’na devredilmesi ile beraber Türkiye anaakım medyasında AKP yanlısı dönüşüm büyük oranda tamamlanmıştır. Çalık Grubu, Zirve Holding, Hasan Yaşildağ’ın sahibi olduğu Türk Medya, Ciner Grubu ve Demirören Grubu’nun paylaştığı anaakım medya, iktidar yanlısı yayınlarıyla dikkat çeker hale gelmiştir. Özellikle Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde medya üzerindeki iktidar baskısı daha da artmış, AKP’nin medyayı dönüştürmek üzere attığı adımlar hızlanmıştır. Gazeteciler bu süreçte sadece mesleklerini yapmaları nedeniyle tutuklanmış ve hatta hüküm giyerek ceza evlerine gönderilmişlerdir. Bu durum gazetecilik meslek ilkelerinin yine iktidar yanlısı gazeteciler tarafından sürekli çiğnendiği bir noktayı peşinden getirmiştir. Böylece AKP, 2002 yılından bu yana hem medyanın mülkiyet ve kontrol yapısını kendi lehine değiştirmiş, hem de medyayı ve gazeteciliği kamuoyunda sürekli tartışılan bir evreye sürüklemiştir.

    Yukarıda bahsedilen gelişmeler, medya yayınlarını da etkilemiştir. AKP’nin güttüğü sınıf siyaseti, medya yayınlarında kendine yer bulmuştur. 2002-2018 yılları arasında gerçekleşen iş cinayetlerinin, grevlerin ve eylemlerin, sadece AKP medyasında değil, anaakım medyada da ya görmezden gelindiği, ya da bu olayların açık ideolojik bir yaklaşım gösterilerek çarpıtıldığı bir gerçektir. Tüm bunlar göz önünde tutulursa, yani medyanın, siyasetin ve ekonomik dinamiklerin tam göbeğinde bulunduğu gerçeği,[4] medya araştırmalarının bütünlükçü bir perspektiften hareket etmesi gerekliliğini de beraberinde getirmektedir.

    Özellikle 1980’lerden itibaren hızla endüstrileşen Türkiye medyasının sınıfsal çıkarı, iş cinayetlerinin, grevlerin ve eylemlerin görmezden gelinmesine, görmezden gelinmeyecek bir noktada ise düşmanlaştırılmasına neden olmaktadır. İktidarda bulunan AKP’nin sınıf çıkarları ile endüstriyel medyanın çıkarı birleştiğinde bu durum daha da vahim hale gelmiştir. Çalışmanın sonraki başlığı, bu durumun analiz edilmesine ayrılacaktır. Böylece birinci bölümde ortaya koymaya çalıştığımız olgularla ikinci bölüm birbirini tamamlayacaktır. Medya çıktılarının ideolojik yönelimlerinin boşlukta değil; bilakis bunların hepsinin maddi temellerle ilişkisi olduğu düşünüldüğünde ikinci bölümün önemi daha da artmaktadır.

    2. Sınıf Temelli Ayrımcılığın Medyadaki Temsili

    2002 yılında iktidara gelen AKP’nin neoliberal politikaları süratle uygulamaya koyduğuna yukarıda değinmiştik. Bu dönemde özellikle özelleştirme sürecinde önemli adımlar atılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümü, özelleştirme uygulamalarına Türkiye tarihinin görmüş olduğu en büyük işçi eylemlerinden biri ile tepki veren TEKEL işçilerinin medyadaki temsili ile başlayacaktır. Aralık 2009’da başlayan eylemlerin medya temsilinin analizi, dönemin medyası hakkında da fikir verecektir.

    2.1. TEKEL Eyleminin Medyadaki Temsili

    TEKEL eylemleri, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın 2008 yılında TEKEL’in sigara ve tütün bölümü için ihale açması ve bu ihaleyi British American Tabocco’nun 1 milyar 720 milyon dolar vererek TEKEL’e ait Adana, Ballıca, Malatya, Samsun ve Tokat sigara fabrikalarının sahibi olması ile başlamıştır. Bu satış süreci, şirketin bu fabrikalarda çalışan işçileri çıkaracağını duyurması ile birlikte geniş işçi eylemlerine dönüşmüştür (tr.vikipedia.org, 2018). Türkiye medyasının ilk başlarda görmezden geldiği bu eylem, katılımın genişlemesi ve toplumun farklı kesimlerinin de eylemlere destek vermesi ile medyada kısmen de olsa temsil edilmeye başlanmıştır.

    Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesinin 15 Şubat 2008 tarihli sayısında bu eylemler, “Tekel İşçilerinden Eylem” başlığı ile verilmiştir. Haberin içeriğinde ise işçi eylemlerinden şöyle bahsedilmiştir:

    Adana’da, Tekel’in özelleştirilmesini protesto etmek amacıyla D-400 kara yolunu trafiğe kapatmak isteyen işçilere polis müdahale etti. Tekel’in özelleştirilmesine ilişkin teklif verme süresinin 18 Şubat 2008 tarihinde sona ermesi nedeniyle Adana Tekel Sigara Fabrikası önünde “iş yerini terk etmeme” eylemi yapmak amacıyla toplanan işçiler, ellerinde pankart ve dövizlerle, hükümet aleyhine slogan atarak Tekel’in özelleştirilmesini davul-zurna eşliğinde halay çekerek protesto etti (Yeni Şafak, 15 Şubat 2008).

    İşçi eylemlerinde, özellikle “hükümet aleyhine slogan” atılmasının altını çizen Yeni Şafak, eylemlerin işçilerin kaybetmek üzere olduğu özlük haklarından değil de, salt iktidar muhalifliği nedeniyle ortaya çıktığını ima etmektedir. Aynı haberde işçilerin eylem biçimi “davul zurna eşliğinde halay çekerek” sıfatıyla müstehzi bir biçimde tanımlanmıştır. Gazetenin bu yaklaşımı, TEKEL işçilerinin eylemini hafife almanın yanı sıra, AKP’nin güttüğü özelleştirme politikalarına ne denli angaje olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Çalışma hakkının gasp edilerek işsizliğe mahkûm edilen işçilerin salt AKP muhalifi olarak gösterilmesi de dikkat edilmesi gereken bir başka konudur. Böylece haber, TEKEL işçilerini “reformcu” hükümetin karşısına koyarak söylemsel alanda belirli bir toplumsal bölünme üretmektedir.

    Aynı gazetenin 9 Şubat 2010 tarihli sayısında İbrahim Kahveci’nin “TEKEL işçisi Türk’se UZEL işçisi kim?” başlıklı bir köşe yazısı yer almıştır. Köşe yazılarının, AKP yanlısı medya kuruluşları düşünüldüğünde, gazetenin temel politikasından ayrı tutulamayacağı bilinmektedir. Kahveci’nin bu yazısı bu açıdan oldukça önemlidir; çünkü yazıda dile getirilen düşünceler hem gazetenin siyasi çizgisini, hem de TEKEL eylemlerine karşı aldığı tutumu yansıtmaktadır. Bu düşüncelerin aynı zamanda dönemin AKP’sinin özelleştirme politikalarına da ne denli yakın olduğu aşağıdaki alıntıda görülecektir. Yazar, köşesinde özelleştirme politikalarını savunurken, kamu-özel ayrımının kalkmasını ve kamuda çalışanların ayrıcalıklarının sona ermesini önermiştir. Ayrıca işçi hareketini TEKEL-UZEL karşılaştırması ile bölen bir yaklaşımın da yazının geneline sirayet ettiğini belirtmekte fayda var:

    Bugünlerde herkes bir paradır isteyip duruyor. Kimse nereden ve ne karşılığı istediğini sormuyor, ama istiyor. Ben kamu işçisiyim ”haklarımdan vazgeçmem” diyor mesela bir kesim. Ne de olsa kamu kesiminde çalışmak ayrı bir ayrıcalıktır ülkemizde. Ne kriz uğrar yanınıza ne de patron korkusu. Bu ülkede sendikalar yıllarca işçilerin sırtından milyarlarca para toplayarak adeta ağalık sistemi kurmuştur. Ben doğru dürüst bir sendika görmedim ki gerçekten çalışanının menfaati için elini taşın altına koysun. Ama öyle sendikalar görüyoruz ki kendi ağalık sistemi için çalışanını sopanın altına itiyor. Ama bakın bakalım hangi işçi sendikası Uzel işçileri için bir eylem yaptı veya bir söz söyledi. Şimdi bir tarafta iki yıllık çalıştıkları parayı bile alamayan Uzel işçileri bir yerde duracak, diğer yerde ise benim üniversite mezunu çalışanımdan bile daha fazla paraya razı olmayan TEKEL işçileri için yer yerinden oynayacak. Sendikalarından medyasına kadar bu eylemin ekonomik bir yanının olmadığını veya bu eylemin hak taraflı bir eylem olamayacağını yeniden söylüyorum. Neden özel sektörde maaşını bile alamadan kovulanlara kimse bakmıyor-sesini çıkarmıyor? Neden Uzel işçileri örneği ortada iken varsa yoksa TEKEL işçileri için yanıp tutuşuluyor? Bu işte çok ama çok gariplik var (Kahveci, 2010).

    Adsız.png

    Görsel 1: Kahveci’nin 9 Şubat 2010 tarihli yazısı

    Yukarıda yaptığımız uzun alıntı ve görsel, iktidar yanlısı gazetelerin ve gazete yazarlarının TEKEL direnişine bakışını göstermesi bakımından önemlidir. Bu eylemde görüldüğü üzere, gelişmelerden sendikalar sorumlu tutulurken, işçilerin sendika “ağalığı” tarafından oyuna getirildiği dile getirilmiştir. Yazar, toplumun farklı kesimlerini bölerek (üniversite mezunu-işçi; UZEL-TEKEL vb.) iddiasını güçlendirmeye çalışmıştır. Bu ise AKP’nin 2002 yılından bu yana güttüğü “kutuplaştırma” politikasına oldukça yakın bir tutumun somutlaşmış halidir.

    AKP yanlısı bir başka gazete, Türkiye ise, 5 Şubat 2010 tarihli sayısında, AKP lideri ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın TEKEL işçilerine yönelik “Tuzağa düşmeyin” sözünü manşetten vermiştir. Haberin devamında yine Erdoğan’ın “Gündemde sizlerin de destekleriyle tutulan bu eylem, kusura bakmayın bunu böyle söyleyeceğim, bir defa haklı bir eylem değil. Haksız bir eylem ve bu eylem daha önce söylediğim gibi ideolojik bir eylemdir ve bu ideolojik eyleme alet olanlar vardır” görüşlerine yer vermiştir. Burada da eylemin gayri meşruluğunun “ideolojik” olmasından kaynaklandığı Başbakan’ın ağzından verilmiştir. Böylece bu eylem, temel demokratik haklardan ziyade, “ideoloji” tarafından veya “ideolojik sendikalar”ın yönlendirdiği “kandırılmış işçiler” tarafından gerçekleşmektedir. Kandırılma söylemi ile beraber TEKEL eylemlerinin “akıl-dışılığı” da ima edilen bir başka anlamdır.

    Erdoğan’ın yukarıdaki görüşlerinin Yeni Şafak yazarı Kahveci’nin düşünceleriyle paralel bir seyir izlediği gözlemlenmektedir. TEKEL eylemlerinin gerçekleştiği dönemde AKP’nin henüz medya ortamını tam olarak dönüştüremediği düşünüldüğünde, iktidar yanlısı gazetelerin ve gazetecilerin eylemi haberleştirmesi ya da yorumlamasının gazetecilik meslek ilkelerinden ne denli uzak olduğu görülmektedir.

    TEKEL eylemleri, iktidarın ve yandaşlarının işçi eylemlerini nasıl okuduğunu da gözler önüne sermektedir. İktidara geldiği dönemden itibaren özelleştirme ve güvencesizleştirme politikalarını hızla uygulayan AKP ve yandaş gazetelerin, işlerini kaybeden veya özelleştirmeler sonucu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerin demokratik haklarını, “işgal”, “oyuna gelme”, “sendika ağalığı”, “kandırılma” vb. tanımlamalarla haberleştirmesi, sınıf politikalarının da tezahürüdür. Bu haberler, özelleştirmeleri meşrulaştırırken, özelleştirme politikalarını eleştiren ve bu politikalar karşısında greve çıkan işçi hareketini de dışlayan/kriminalize eden bir söyleme sahiptir.

    2.2. Soma Maden Katliamının Medyada Temsili

    13 Mayıs 2014’te Türkiye, tarihinin en büyük iş ve madencilik kazasını yaşadı. Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. tarafından işletilen maden ocağında elektrik ekipmanlarındaki patlamadan kaynaklı yangın çıktı. Yangın sırasında yer altında olan 787 işçiden 301’i hayatını kaybetti.

    Kaza sonrası yapılan incelemelerde maden şirketinin maliyetleri azaltmak için alınması gereken temel önlemlerin bir kısmını ihmal ettiği, işçiler üzerindeki yüksek üretim baskısının güvenli çalışma koşullarını sekteye uğrattığı ve kazaya dair ön belirtiler ortaya çıktığı halde bunların üzerinin kapatıldığı ortaya çıktı. Kazanın meydana geldiği maden sahası, bir devlet kuruluşu olan Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) tarafından ve lisans verme yoluyla Soma Madencilik A.Ş.’ye devredildiği göz önünde tutulduğunda denetim yetki ve sorumluluğu olan TKİ’nin bu sorumluluğunu yerine getirmediği ve maden ocağında şirket tarafından uygulanan acımasız çalışma koşullarına göz yumulduğu aşikârdır. Bu göz yummanın önemli nedenlerinden biri TKİ’nin yüksek miktardaki kömür ihtiyacıydı. Dar gelirlilere yönelik kömür dağıtımı, AKP iktidarının uzun zamandır uyguladığı sosyal yardım programının bir parçasıydı ve bunun sürdürülebilmesi için kömür üretiminin yüksek olması gerekiyordu. Hükümetin bu siyasal tercihinin yarattığı baskı, TKİ’nin taşeronlar eliyle işlettiği bütün kömür madenlerinde yüksek üretim baskısı ve güvensiz çalışma koşullarına yol açıyordu.

    Soma’da felaketin boyutu ortaya çıkmaya başladığında işçiler, işçi aileleri ve genel kamuoyunda hükümete yönelik tepkiler yükselmeye başladı. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Soma’ya yaptığı ziyarette işçiler ve halk tarafından protesto edildi. Hükümetin diğer mensupları da çeşitli tepkilerle karşılaştılar. Özellikle Başbakan’ın baş danışmanlarından Yusuf Yerkel’in jandarma tarafından yere düşürülen bir işçiyi yerde tekmelemesi Türkiye’nin gündemini uzun süre meşgul etti. Yusuf Yerkel, işçiyi tekmeledikten sonra hastaneden darp raporu aldı, tekmelenen işçi hakkında soruşturma başlatıldı.

    2.2.1. Ana akım Medyada Soma

    2014 yılı, AKP iktidarının medya üzerindeki hegemonyasının gittikçe sağlamlaştığı bir döneme denk gelmektedir. Yaygın basın kuruluşlarının birçoğu iktidar politikalarıyla uyumlu bir yayın çizgisi izlemeye başlamıştı. Dolayısıyla maden kazası ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili haberler önemli ölçüde hükümetin yaklaşımını yansıtmıştır.

    Kazanın hemen ardından hükümete yakın gazetelerde kazanın nedenlerine odaklanmak yerine meseleyi kadere bağlayan, dramatik hikâyeler içeren ve hükümeti aklayan haberler ön plana çıkmıştır. Dönemin enerji bakanı Taner Yıldız, en çok bahsedilen hükümet üyesidir. Günlerce gazete ve televizyonlarda Yıldız’ın ne kadar fedakârca çalıştığı haberleştirildi. Madenci aileleri, arama kurtarma görevlileri ve ülke kamuoyu işçilerin kurtarılmasına dikkat kesilmişken Sabah gazetesi Taner Yıldız’ın iki gün aynı gömleği giydiğini, ailesiyle bile görüşemediğini haberleştirmiştir.

    C:UsersOzYandexDiskEkran görüntüleri2019-01-02_12-31-54.png

    Görsel 2: Sabah gazetesinde Taner Yıldız haberi (Sabah, 19.05.2014)

    Kazanın üzerinden birkaç gün geçip facianın boyutları ortaya çıkınca kazanın nedenleri, olası ihmaller ve siyasi iktidarın sorumluluğu kamuoyu tarafından daha fazla dile getirilmiştir. Özellikle kaza sonrası Soma’ya giden dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, madenci aileleri ve diğer vatandaşlar tarafından protesto edilince hükümete yakın medyada iktidarın sorumluluğunu örtmeye çalışan, bütün sorumluluğu maden şirketine yükleyen, hatta kazanın ardında komplo ve “dış mihrak” arayan haberler yapılmıştır.

    C:UsersOzYandexDiskKasım-Aralık 2018HG - Medyada Sınıf Raporugazeteler1.jpg

    Görsel 3: Hükümetin sorumluluğunu örtmek için yapılan haberlerden örnekler

    Yandaş basın bir taraftan madencilik şirketini hedefe oturtup tüm sorumluluğu ona yüklerken diğer taraftan da katliamın arkasında komplo ve dış mihrak aramıştır. Bu anlayışa göre Soma maden kazası, hükümeti yıpratmak isteyen karanlık güçler tarafından planlanmış ve hayata geçirilmiştir. Akit gazetesi, her zamanki antisemitist çizgisine uygun olarak kazanın arkasında İsrail’in parmağı olduğunu öne sürmüştür.

    C:UsersOzYandexDiskEkran görüntüleri2019-01-02_13-12-38.png

    Görsel 4: Akit’e göre kazanın arkasında İsrail vardır (Akit, 20.05.2014).

    İktidara yakın basının Soma’ya dair bir diğer yaklaşımı da maden katliamını kadere bağlayan, ihmalleri görmezden gelen bir yaklaşımdır. İktidara yakın birçok gazete kazada hayatını kaybedenlerden “şehit” diye bahsederek meseleyi dinsel bir çerçevede ele almayı tercih etmiştir. Bu basın organlarından Milat gazetesi, 15 Mayıs 2014’teki nüshasında bu durumu açık bir şekilde göstermiştir.

    Görsel 5: 15.05.2014 tarihli Milat gazetesinin ilk sayfası.

    Dönemin başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Yusuf Yerkel’in jandarma tarafından yere yatırılan bir Somalı’ya tekme atması o dönemde en çok konuşulan konulardan biri olmuştur. Bu görüntü kamuoyunda büyük tepkiye yol açmış, Yerkel’in görevden alınması ve yargılanması için kampanyalar başlatılmıştır. Yerkel’in olaydan sonra Ankara’ya dönerek darp raporu aldığı ortaya çıkmıştır. Yandaş basında tekme atılan işçinin değil, Yusuf Yerkel’in mağdur olduğu haberleri yapıldığı gözlemlenmiştir. Söz konusu şahsın işçi değil, ortalığı karıştırmak için Soma’ya gelen bir provokatör olduğu, hükümeti yıpratmak için bu olayı kurguladığı öne sürüldü. Akit gazetesi yazarı Hasan Karakaya 16 Mayıs 2018 tarihli köşe yazısında Yusuf Yerkel’i “Tekmelerine sağlık Yusuf” diyerek desteklemiştir:

    Son derece “sakin” ve son derece “beyefendi” bir delikanlı olan Yusuf da, eğer iddia edildiği gibi, bu provokatörü “tekmeledi” ise, gerekeni yapmıştır! Tekmelerine sağlık! (Karakaya, 2014).

    Tekmelenen kişinin Somalı olmadığı, İstanbul’dan provokasyon için özel olarak getirildiği, başbakanın konvoyuna özellikle saldırdığı vb. iddialar yandaş medya tarafından sıkça yazılmıştır. Ancak daha sonra bu şahsın 10 yıllık maden işçisi ve Somalı olduğunun ortaya çıkmıştır.

    C:UsersOzYandexDiskEkran görüntüleri2019-01-14_11-40-44.png

    Görsel 6: 15.05.2014 tarihli Star gazetesi haberi.

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi özellikle iktidara yakın basın, Soma işçi katliamında hükümetin ihmallerini gizlemeye, kamuoyu tepkisini kriminalize etmeye dönük bir habercilik yapmıştır. Kazadan sonra sorumluları protesto eden işçiler ve yerel halk provokatör olarak damgalanmış, hedef gösterilmiştir. Soma faciasının medyadaki temsili, AKP iktidarının ve ona yakın basının işçi sınıfı ve emekçiler konusundaki yaklaşımını net olarak ortaya koyan olgulardan biridir.

    2.3. Havalimanı Eylemleri

    İstanbul’da Haziran 2014’te inşaatına başlanan ve dünyanın en büyüklerinden biri olacağı söylenen İstanbul 3. Havalimanı’nda Eylül 2018’de işçi eylemleri patlak vermiştir. İnşaatın başlamasından beri meydana gelen iş cinayetlerini ve kötü çalışma koşullarını ve maaşlarının zamanında ödenmemesini protesto etmek isteyen işçiler, 14 Eylül Cuma günü inşaat sahasının bir bölümünde direnişe başladı. Eylemler kısa sürede tüm inşaat alanına yayıldı. İşçiler, iş güvenliği, maaşların ödenmesi, yemek ve yatakhanelerin temizliği gibi konuları da içeren taleplerini işverene bildirdiler ancak bu talepler resmi olarak kabul edilmedi. Bunun üzerine eylemler devam etti. Eylemlerin büyümesinin ardından inşaatı yapan şirketin talebiyle kolluk kuvvetleri devreye girdi. Eylem yapan işçilere biber gazıyla müdahale edildi, daha sonra işçilerin koğuşları basılarak 500’den fazla işçi gözaltına alındı. Bunlardan 24’ü tutuklandı (bianet.org, 2018).

    2.3.1.Havalimanı Eylemlerinin Medyadaki Temsili

    Üçüncü havalimanı projesi AKP iktidarının en önem verdiği inşaat projelerinden biridir. Oradaki eylemlerin AKP’ye ve projenin imajına yapacağı olası olumsuz etki, iktidar mensuplarını ve iktidara yakın medyayı tedirgin etti. Eylemlerin başında görmezden gelme yoluna başvuran basın, direniş büyüdüğünde onu kriminalize etmek yönünde haberler yapmaya başladı. Hükümete yönelik toplumsal tepkilerin hemen hepsinde yapıldığı gibi işçilerin tepkilerinin samimi olmadığı, bazı karanlık güçler tarafından tezgâhlanan provokasyonlar olduğu öne sürülmeye başlandı. Türkiye gazetesi, işçi eylemlerinin hükümeti devirmek için planlanan bir provokasyon olduğu iddiasını 16 Eylül 2018 tarihinde manşete taşıdı.

    Görsel 7: 16.09.2018 tarihli Türkiye gazetesinin manşeti.

    Yukarıdaki haber, AKP iktidarının “mağduriyet” söylemini de yeniden üreten bir özellik taşımaktadır. 16 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın en temel söylemlerinden birini oluşturan “mağduriyet”, gazete haberlerinin metinlerinde de sıklıkla kullanılan ideolojik bir destektir. Burada görselden de görüleceği üzere, işçi eylemlerinin 2013’te gerçekleşen Gezi Direnişiyle bağı kurulmuştur. Bu yolla Türkiye’nin önünü kesmeye çalışan “dış güçler” işaret edilmiş ve işçilerin eylemi “üst akıl” ile açıklanmıştır. Ayrıca demokratik bir eylemin “ayaklanma” olarak sunulması gazete haberlerinde mevcut bulunan iktidar söylemini de açığa çıkarmaktadır.

    Akit gazetesi köşe yazarlarından Mehtap Yılmaz, 17 Eylül 2018’de işçi eylemlerini Alman, İngiliz, Sırp ajanlarıyla irtibatlandıran; CHP, HDP, PKK ve FETÖ’nün eylemleri kışkırttığını söyleyen ve işçilere ağır hakaretler eden bir yazı kaleme almıştır. Yazının aşağıda alıntıladığımız kısmı, yandaş basının işçi düşmanlığını ortaya koymak için nadide bir örnektir:

    Bu işte bir tezeklik arayacaksın! Şayet bu itler, bitlendik falan diyorsa da üzerlerine biber gazı sıkıp, içlerindeki şeytanı çıkartacaksın! Madem kaşınıyorlar! Madem “kaşı beniii, kaşı beniii” diye debeleniyorlar! Madem bitlendik diye kuduruyorlar! Birilerinin bu itlerin kafasındaki bitleri ayıklayıp içeri tıkması lazım! Yok, benim yetkim bu itlerin bitleriyle sözcüklerle mücadele etmek! Yetkim olsa bu itlerin bitlerini tek tek ayıklar, ezerim… Bu itleri kaşındıran tahtakurularını zevkle ezerim ama yetkim yok… Devlet ne güne duruyor? Hadi bakalım! (Yılmaz, 2018).

     

    Yılmaz’ın alıntıladığımız yazısı demokratik taleplerini dile getiren işçilere yönelik AKP ve yandaş yazarlarının tepkisini göstermektedir. Gayet tehditkâr bir dille kaleme alındığı anlaşılan yazı, yaşam koşulları nedeniyle eylem koyan işçi sınıfına “it” benzetmesi yapmaktan da geri kalmamıştır. Ayrımcılığın ve nefret söyleminin birlikteliği bu örnekte yalınlaşmıştır diyebiliriz. Yazarın, devleti, eylemi şiddet kullanarak bastırmaya çağırması da tartışılmaya değer başka bir konudur. Metinde kullanılan “it”, “bit”, “debelenmek”, “ayıklama” gibi sözcükler hem yazarın, hem de çalıştığı gazetenin işçi eylemlerine bakış açısındaki ayrımcı söylemi ortaya çıkarmaktadır.

    Yalnızca Mehtap Yılmaz değil, Habertürk yazarı Fatih Altaylı da dâhil olmak üzere iktidara yakın başka köşe yazarları da işçi eylemlerinin arkasında karanlık güçlerin olduğunu ima eden yazılar kaleme aldılar. Altaylı, yaklaşık 4 yıldır devam eden havalimanı inşaatında o güne kadar dile getirilmediğini iddia ettiği taleplerin dile getirilmesini kendince “manidar” bulmaktadır:

    4 yıl üç aydır o koşullara itiraz etmeyen işçilerin, bitime 5 hafta kala, inşaatın yüzde 98’i tamamlanmışken koşulları beğenmeyip ayaklanması doğrusu bana çok mantıklı gelmiyor. “4 yıl dayandık 5 hafta daha idare ederiz” demeleri daha makul bir insan tavrıyken, coplanma, gözaltına alınma, tazminatsız kapının önüne koyulma gibi riskleri bu kadar kısa bir süre için göze almaları son derece mantıksız görünüyor. Kimse bana “Bıçak kemiğe dayanmıştır” demesin. Bıçağın geri çıkmasına bu kadar kısa zaman kala kimse kolunu kestirmez.

    4 yıldır kimsenin giremediği şantiye alanının HDP’li milletvekilleri dâhil bir sürü kişinin yol geçen hanına aniden dönmesi de mantıklı değil. 4 yıl 3 aydır tek kelime etmeyen sendikaların birdenbire aslan kesilmesi de! Yeni Havalimanı inşaatında bitime bu kadar kısa süre kala bir şeyler oluyor. Hayırdır inşallah! (Altaylı, 2018).

     

    Yukarıda görüldüğü üzere, Fatih Altaylı, eylem alanına HDP’li milletvekillerinin gitmesini de eylemlerin karanlık yönüne dair bir kanıt olarak göstermeye çalışmıştır. Burada ortaya çıkan çok katmanlı bir ayrımcılıktır. Bir yandan yasal bir siyasi partinin en doğal hakkı olan işçi yurttaşların yanında olma eylemi şaibeli hale getirilmekte, hem de söz konusu partinin işçilere gösterdiği dayanışma üzerinden işçilerin eylemi kuşkulu hale getirilmektedir. Böylece bir taşla iki kuş vurulmakta; hem işçiler hem de zaten sürekli hedef haline getirilen HDP kriminalize edilmektedir. Aynı zamanda yazarın “dört yıl boyunca kimsenin giremediği şantiye alanı” ifadesi de, yine şantiye alanının “yolgeçen hanına çevrilmiş olması” ifadesi de, şantiye alanın bu gizli ve güvenli alan olması gerektiğine dair algıyı normalleştirmektedir. Böylece şantiye alanına işçilerle dayanışma göstermek için girmenin kendisi bizatihi kuşkulu ve içinde komplo barındıran bir eylem haline getirilmektedir.

    Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından İlnur Çevik’in de yazar kadrosu arasında bulunduğu Yeni Birlik gazetesi, işçi eylemlerinin 3. Havalimanı’nı kendi havalimanlarına tehdit olarak gören ve sabote etmek isteyen bazı Avrupa ülkelerinin bir planı olduğunu iddia ederek bu iddiayı 17 Eylül 2018’de manşetine taşımıştır. Aynı gün İlnur Çevik de gazetedeki köşesinde havalimanının sabote edildiğini, HDP’li milletvekillerinin eylemlere destek vermesinin bu sabotajın kanıtlarından biri olduğunu söylüyordu.

    Her büyük projede aksamalar olur, bazı taşeronların olumsuz tutumları yüzünden işçiler sıkıntı çekebilir ama son günlerde 3. Havalimanı projesinden gelen işçi olayları, haberleri bu işlerin yine kirli eller tarafından karıştırılmaya çalışıldığını gösteriyor… Birkaç yıldır devam eden bu dev inşaatlarda bugüne kadar işçilerden ses çıkmadı da tam havalimanı açılışına günler kala mı insanların akıllarına sorunlar geldi? Bu zamanlama niye? Bir bakıyorsunuz 400 kadar aşırı solcu militan işçilerin arasına sızıyor ve yalan dolanla işçileri kışkırtıyor… Bunlara iki de HDP milletvekili katılıp işçi koğuşlarını gezip insanları eyleme teşvik ediyorlar (Çevik, 2018).

     

    Görsel 8: 17.09.2018 tarihli Yeni Birlik gazetesinin manşeti.

    Üçüncü havalimanındaki işçi eylemlerine gösterilen tepki ve haberleştirilme biçimi, iktidarın işçi sınıfı ve emekçiler konusundaki yaklaşımının sarih bir göstergesidir. Haberlerde genel olarak işçi eylemleri “sabotaj”, “kumpas”, “dış güçler”, “üst akıl”, “oyun”, “hesap” gibi somut delillerle desteklenmeyen suçlamalarla birlikte anılmıştır. Bu durum, hükümet yanlısı medyanın kurduğu ayrımcı söylemlerin, demokrasi ve demokrasi kültürü ile ne denli zıt olduğunu da göstermektedir. Zaman zaman hakarete varan köşe yazıları ise haber metinlerini tamamlayan nitelikte seyir izlemiştir. 2018’e gelindiğinde ana akım medyanın neredeyse tamamının iktidarın kontrolüne girdiği düşünüldüğünde işçilerin talepleri ve eylemlerine yönelik olumlu bakış ve haberleştirmenin epey az olduğu söylenebilir. Evrensel, BirGün, Yeni Yaşam, SoL gibi gazete ve internet sitelerinin eleştirel haberlerini saymazsak medyanın büyük bir bölümünde işçilere yönelik suçlayıcı ve düşmanlaştırıcı bir yaklaşım olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İşçi sınıfı ve bu sınıfın eylemlerine dönük ayrımcı söylem hükümet yanlısı medyanın neredeyse tamamında gözlemlenebilen bir olgu haline gelmiştir.

    SONUÇ

    Birinci bölümde verileriyle birlikte aktardığımız gibi AKP, sermaye sınıfının çıkarlarını temsil eden bir partidir. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana hem yasama tercihleri hem de uygulamalarıyla partinin bu kimliği şüphe götürmez şekilde ortaya çıkmıştır. Temmuz 2016-Temmuz 2018 arasında uygulanan OHAL’de defalarca grevler yasaklanmış, emekçilerin hak arayışları hem yasal/idari engellemeler hem de güvenlik aygıtının fiziksel şiddetiyle karşı karşıya kalmıştır. OHAL kalktıktan sonra da işçilerin durumunda iyileşme olmamış, baskılayıcı tutum devam etmiştir. AKP’nin sınıf karakteri ve işçilere yönelik politikasıyla uyumlu çizgide gazetecilik yapan iktidar yanlısı medya da işçilerin hak arayışlarını kriminalize edici bir tutum almıştır. Kısmen tarafsız sayılabilecek son ana akım medya grubu olan Doğan Medya’nın 2018’de Demirören Holding’e satılmasıyla birlikte yaygın basın-yayın organlarının çok büyük bir kısmı iktidarın kontrolüne girmiş ve iktidarın işçi siyasetiyle ilgili eleştirel haberlere yalnızca küçük ve alternatif basın mecralarında rastlanır hale gelmiştir.

    Bu raporda, 2009 TEKEL Eylemleri, 2014 Soma Maden Katliamı ve 2018 Üçüncü Havalimanı Eylemleri olmak üzere üç örnek olay üzerinden medyada ekonomik/sınıf temelli ayrımcılığı göstermeye çalıştık. AKP sözcülerinin ve iktidar yanlısı medyanın toplumun farklı kesimlerine yönelik ayrımcı ve nefret içeren söylemi, işçi sınıfının eylemlerine de yansımıştır. Burada iktidarın sınıf siyasetinin medya metinlerinde yeniden üretildiği bir durum da söz konusudur. Böyle düşünüldüğünde, iktidara göbekten bağlı bulunan medyanın çıktılarındaki ideolojik yönelimin mülkiyet ve kontrol ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceği ortaya çıkmaktadır. İlk bölümde üzerinde durduğumuz gibi, kayırmacı ekonomi politikasıyla kendine yakın sermayeyi büyüten AKP, bu yolla medyanın mülkiyetini de değiştirmiş ve bu durum haber metinlerinin ideolojisine de yansımıştır. AKP yaslandığı burjuvaziye dayanarak ne kadar işçi düşmanı bir politika izliyorsa, iktidara yakın medya da metinlerinde benzer bir düşmanlığı yeniden üretmektedir. Bütünlükçü bir yaklaşımla medya söylemleri değerlendirildiğinde, medyada ayrımcı söylemlerin siyaset, ekonomi, kültür ve ideoloji ile yakın bağı görünen bir gerçektir. Kronolojik bir bakışla medyanın nasıl tedricen iktidarın kontrolüne girdiği gözlemlenebilecekken, yapılması gereken bir başka önemli tespit, yaygın medyanın sınıf düşmanlığının zamandan bağımsız bir hakikat olduğudur.

    KAYNAKÇA

    Akdoğan Y. (2004). AK Parti ve Muhafazakâr Demokrasi. İstanbul: Alfa.

    Altaylı, F. (2018). “Bu isyan normal değil” https://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli-1001/2144005-bu-isyan-normal-degil# Erişim tarihi: 15.01.2019.

    bianet.org (2018). “3. Havalimanı İşçilerinin Eylem Kronolojisi” https://bianet.org/bianet/emek/200906-3-havalimani-iscilerinin-eylem-kronolojisi Erişim tarihi: 15.01.2019.

    Birdal, M. (2017). “AKP’nin İşsizlik karnesi” https://www.evrensel.net/yazi/79703/akpnin-issizlik-karnesi Erişim tarihi: 21.11.2018.

    Buğra, A. ve Savaşkan, O. (2015). Türkiye’de Yeni Kapitalizm. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Bulaç, A. (2009). Göçün ve Kentin Siyaseti MNP’den SP’ye Milli Görüş Partileri. İstanbul: Çıra Yayınları.

    cumhuriyet.com.tr. (2017). “Yoksul sayısı 16 milyonu aştı” http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/831626/Yoksul_sayisi_16_milyonu_asti.html Erişim tarihi: 27.11.2018.

    Çevik, İ. (2018). “^3. Havalimanı Sabote Ediliyor” https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/3-havalimani-sabote-ediliyor/ Erişim tarihi: 15.01.2019.

    Eder, M. (2015). “AKP’nin Politik Ekonomisi ve Ötesi” Yahya Madra (der.) Türkiye’de Yeni İktidar Yeni Direniş. içinde. Metis: İstanbul.

    Ertuğrul, N. İ. (2009). “AKP ve Özelleştirme” AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

    evrensel.net. (2018). “Erdoğan bir kez daha OHAL’i grev yasaklarıyla savundu” https://www.evrensel.net/haber/350813/erdogan-bir-kez-daha-ohali-grev-yasaklariyla-savundu Erişim tarihi: 12.11.2018.

    Kahveci, İ. (2010). “TEKEL işçisi Türk’se UZEL işçisi kim?” https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahimkahveci/tekel-icisi-turkse-uzel-icisi-kim-20821 Erişim tarihi: 18.11.2018.

    Karakaya, H. (2014). “Koç Ailesi’nin taşeronluğundan, Soma Holding’in sahipliğine!” https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/hasan-karakaya/koc-ailesinin-taseronlugundan-soma-holdingin-sahipligine-6076.html Erişim tarihi: 15.01.2019.

    Öztürk, Ö. (2014). “Türkiye’de İslamcı Büyük Burjuvazi” Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP. Neşecan Balkan vd. (der.) içinde. İstanbul: Yordam.

    Savran, S. (2016). “Faşizim mi Rabiizm mi?” Devrimci Marksizm. Sayı: 27.

    Sönmez, M. (2009). “2000’ler Türkiye’sinde AKP Hâkim Sınıflar ve İç Çelişkileri” AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

    Tanyılmaz, K. (2014). “Türkiye Büyük Burjuvazisinde Derin Çatlak” Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP. Neşecan Balkan vd. (der.) içinde. İstanbul: Yordam.

    tr.vikipedia.org. (2018). “TEKEL işçi eylemi” https://tr.wikipedia.org/wiki/TEKEL_i%C5%9F%C3%A7i_eylemi Erişim tarihi: 21.11.2018.

    Tuğal, C. (2011). Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

    tumbelsen.org. (2018). “AKP-MHP Rejimi, Aldıkları Erken Seçim Kararı İle Faşizmi Kalıcı Hale Getirmek İstemektedir” http://tumbelsen.org.tr/sendikamizin-hazirlamis-oldugu-16-yillik-akp-iktidar-raporu/ Erişim tarihi: 27.11.2018.

    Uzgel, İ. (2009). “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü” AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu, Uzgel, İ. ve Duru, B. (Der.), Ankara: Phoenix.

    yenişafak.com.tr. (2018). “TEKEL işçilerinden eylem” https://www.yenisafak.com/gundem/tekel-iscilerinden-eylem-99993 Erişim tarihi:12.11.2018.

    Yılmaz, M. (2018). “3. Havalimanı’ndaki tahtakuruları nereli?” https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mehtap-yilmaz/3-havalimanindaki-tahtakurulari-nereli-25803.html Erişim tarihi: 15.01.2019.

    Yazarlar Hakkında

    Celil Kaya

    1984 Siirt/Girdara doğumlu. 2009’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdi. 2011’de aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Elçin Aktoprak’la birlikte derlediği 21. Yüzyılda Milliyetçilik: Teori ve Siyaset isimli kitap 2016’da İletişim Yayınları tarafından basıldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik çalışma alanlarından bazıları şunlardır: Milliyetçilik, etnik çatışmalar, ulus inşası, diaspora. Halen Uluslararası İlişkiler alanında doktorasına devam etmektedir.

    Vahdet Mesut Ayan

    1986 Amasya/Merzifon doğumlu. 2010’da Kocaeli Üniversitesi Gazetecilik bölümünü bitirdi. 2014’te Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Gazetecilik anabilim dalında yüksek lisansını tamamladı ve Ocak 2019’da aynı üniversite ve bölümde doktora derecesini aldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik ilgi alanları şunlardır: Medyanın ekonomi politiği, medya-iktidar ilişkisi, Türkiye medyasının dönüşümü.

      1. Tablo, Murat Birdal’ın “AKP’nin işsizlik karnesi” isimli yazısından alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. https://www.evrensel.net/yazi/79703/akpnin-issizlik-karnesi Erişim tarihi: 08.11.2018.
      1. İlgili rapor için ayrıca bkz. http://disk.org.tr/wp-content/uploads/2018/05/AKP-D%C3%B6neminde-Emek-DISK-RAPORU.pdf Erisim tarihi: 24.11.2018.
      1. Tablo, DİSK’in hazırladığı “AKP Döneminde Emek Raporu”ndan elde edilmiştir.
      1. Bu konu için ayrıca bkz. Kaya, R. (2016). İktidar Yumağı. İstanbul: İmge.
  • Representation of Refugees in the Media in the AKP Era

    Representation of Refugees in the Media in the AKP Era

    Hâlâ Gazeteciyiz-Media Report-7 (October-2018)

    REPRESENTATION OF REFUGEES IN THE MEDIA IN THE AKP ERA

    Funda Cantek-Cavidan Soykan

    Introduction

    During its 17-year rule Justice and Development Party (AKP) has established its migration policy on the principle of using migrants as an item for bargaining in domestic and foreign politics despite the changes and variations in the migration policy documents and discourse. In addition, assuming the role of patronage in a geographical region inhabiting mostly Muslim and Turkish populations, and especially for suffering and oppressed peoples living there in violence, poverty and system of exploitation was part of the desire to reap benefits from the outcomes of the civil war in Syria. The migration policy wavered and swerved in line with the course of relations with western and non-western countries yet it continued to instrumentalize consistently the migration process and migrants. Migrants were sometimes embraced with a discourse of protection and brotherhood and sometimes were deemed as a burden, even criminalized. As a result, depending on the changes in the politics, the migrant body was sometimes seen as suffering and oppressed multitudes, as brothers and sisters and sometimes stigmatized as involuntary guests.

    The media has always played an important role in the process in which AKP’s migration policy was constructed, popularised and legitimized. These policies, which at first were popularised with the support of the media outlets in favour of the government, became predominant over the years when many domestic media outlets came under the dominance of the government and were purchased by pro-gov investment groups.

    This study traces such notions as movement of Turkey-bound migration, the conditions of migrants who have settled in various cities in Turkey temporarily or permanently and their relationship with the local inhabitants, Turkey’s migration policy, and incidents in which migrants were presented as victims or perpetrators by browsing the dailies Sözcü, Hürriyet and Yeni Akit from the beginning of AKP rule in 2002 up to now. One major concern has been to identify the way in which migration processes, migrants and Turkey’s migration policies have been reframed and represented in these dailies. The rationale behind the choice of these three dailies as sample is the fact that each of them appeals to distinctly different readerships. Hürriyet has been for many years a best-selling daily addressing an average and heterogeneous readership. The daily’s editorial policy has differed during different governments to a certain extent and it was sold to a pro-government investment group in the near past; nevertheless, it still remains to be a newspaper that appeals to readers from each segment of society. The daily Sözcü has an editorial policy that adopts the values and arguments of the nationalist left. The content of the news is based predominantly on anti-AKP and pro-Republican values, with People’s Republican Party (CHP) in opposition acting as the primary source of information. From the day it appeared, Yeni Akit has been known to be a supporter of the AKP, following an editorial policy that endorses the changing government policies and working to create public approval for these policies. Though the contents produced by these three different editorial policies and viewpoints may overlap now and then, their attitudes vary in response to the same issues.

    While scanning these three dailies, the priority has been given to events, decisions and agreements that have been turning points in Turkey-bound migration movements. Therefore, news contents in certain dates on which publicly influential incidents occurred were analysed.

    AKP’s Migration Policies

    Conflicts continuing in Syria led to the biggest forced displacement and migration in the world history. Being the neighbouring country most affected by this situation along with Jordan and Lebanon, Turkey harbours 3,611,834 Syrian refugees according to the figures of the General Directorate of Migration Management of the Ministry of Interior (GIGM).[1] Today, 63% of the Syrians who have been forced to flee their country live in Turkey (UN Women, 2018: 65). According to 2017 figures obtained from United Nations High Commissioner for Refugees (UNHCR), in addition to the Syrians there are 346,800 refugees from various countries who are currently waiting for the result of their application for international protection in Turkey.[2]

    Turkey has become the country with highest number of refugees in the world with about a 4-million refugee population since 2014. The housing needs of the Syrian refugees, who entered country as of April 2011, were met partly by means of refugee camps. Adding up to 25, these camps were once criticised on grounds that they were situated close to conflict areas, they were not accessible to he inspection of human rights organizations, the inhabitants of the camps were isolated from the world for long periods which hindered refugees from integrating with the Turkish society and settled life. The camps came to the fore with incidents of maltreatment and sexual abuse targeting children and women despite the fact that they were introduced as ones with high standards by the AKP government. Recently in 2017, the staff in charge of the Nizip camp were judged and found guilty for the abuse of 40 children in the camp between 2104 and 2016, and yet the staff of Disaster and Emergency Management Agency (AFAD) were exempted from judicial process and a decision of non-prosecution was issued, the news of which appeared in the media. [3]

    Demographically speaking, about 1 million of the Syrians in Turkey are between the ages of 15 and 24 and 95% of the population live in the cities. Half of the Syrians are registered in four big cities, namely İstanbul, Şanlıurfa, Hatay and Gaziantep in order.[4] According to the report “Needs Assessment of Women and Girls Under Temporary Protection in Turkey” prepared by UN Women and Association for Solidarity with Asylum Seekers and Immigrants (ASAM) in 2018, half of the Syrian refugee population is made up of women and girls. The UN Women’s report reveals that the most significant problems for Syrian refugees in Turkey are housing and extreme poverty. Due to language barrier, refugee women suffer from the difficulty in having access to certain rights and services, while at the same time Syrian women and girls are forced by their family members and relatives to early marriages in return for accommodation. These marriages imposed because of extremely poor living conditions also become one of the biggest hurdles preventing women from continuing their education (UN Women, 2018: 62-63).

    Housing and poverty concern not only Syrian refugees but also all refugee groups in Turkey. Refugees in Turkey, who have been forced to live in the same city for years without receiving any social and legal assistance with limited freedom of travel and desperately waiting to be settled in another country, are struggling with poverty. Up until the year 2011 when the Syrian refugees began to come to the country, the problems of the refugees living in Turkey did not get much coverage except for those accidents in the Aegean Sea. In these accidents the emphasis was not on the negligence of the government but on the ruthlessness and mercilessness of refugee traffickers who were called human traffickers. Abandoning hope with the asylum system in Turkey, refugees who had to pay large sums of money to traffickers in order to reach West Europe or who had come to Turkey with sole purpose of transferring to Greece were labelled “illegal immigrant” in the headlines only after they lost their lives in these disastrous accidents.

    When the issue of immigrants and refugees in Turkey is mentioned, Syrian refugees automatically come to mind. Undoubtedly, the way refugees and foreigners in general are reframed by the media plays a big role in this. Though the information in circulation is produced by political actors, it is the media that provides the presentation and distribution of that information in a specific framework (Helbling, 2004 qtd. in PS: EUROPE, 2017:4). However, refugees who have not applied to GIGM for asylum, or have not registered in any way, whose application for international protection are considered to invalid in different ways or refugees in Turkey who do not want to demand international protection are also part of the refugee population. Here we must mention the fact that within the framework of this study we consider anybody a refugee who demanded sanctuary/asylum and is not granted the status of refugee since their application is still under consideration. The reason for this is that according to the Handbook and Guidelines on 1951 UN Convention Relating to the Legal Status of Refugees, a person is qualified as a refugee on condition that he/she meets the criteria in the Convention (UNHCR, 1992: para. 28).

    Though UNHCR records demonstrate a drop in the figures in the last few years, in order to have more accurate data one should in fact also consult the number of migrants who have been stopped and arrested on borders by the military police. Migrants who have been stopped and detained while entering or leaving the country illegally or while travelling without a permit in the country are defined as irregular migrants. Though they are presented as “illegal” and criminalized in the media, irregular migrants are people who have not committed any crimes and may need international protection. They are people who mostly risk their lives by taking recourse to traffickers in order to cross country borders since they do not have passports or visas to the country they wish to travel, which is not a problem for common citizens. The GIGM figures reveal the number of migrants “caught” while trying to cross the border illegally in 2018 to be 251,794. When we look at the countries of origin of these people, we begin to understand why they are called “illegal” too. The countries with highest number of irregular migrants in 2017 were as follows: Syria (50,217), Afghanistan (45,259), Pakistan (30,337) and Iraq (18,488).[5] Before these people’s deportation procedures are activated their protection demands (if any) ought to be considered and they ought to be informed about asylum procedures in Turkey. However, as human rights organizations frequently state, one of the biggest problems in this field in Turkey is that asylum-seekers are prevented from having access to such procedures in formal and informal ways.[6]

    The replacement of the word “illegal” by “irregular” both in political documents and the language of the media in Turkey took a long time. The term “irregular migrant” was first used in AKP era legally in Law on Foreigners and International Protection accepted within the framework of alignment with EU acquis. Nevertheless, we cannot say that the criminalizing word “illegal” in the media has disappeared.

    Turkey’s Dual Asylum System

    Today Turkey has an asylum system dual in structure. The present legal and institutional structure has been established completely in the AKP-government era. The first part of this dual structure is the temporary protection procedure designed for Syrian refugees, which is the first nationality that comes to mind when the word refugee is mentioned; the second part is the international protection (previously called asylum) procedures that were introduced with the adoption of Law on Foreigners and International Protection in 2013. The AKP had declared from the very beginning that it would adopt the open door policy for Syrian refugees. What is meant is a fundamental level protection based on the principle of non-refoulement, which is an essential principle in international migration law. Accordingly, the Syrians who came to Turkey collectively cannot be repatriated to Syria where they would have no life security; however, they cannot apply for international protection individually.

    International protection, which is an individual procedure, is applicable only to groups other than the Syrians. Asylum-seekers have the right to apply for one of the three statuses regulated under international protection: the status of “refugee” for which only asylum-seekers coming from Europe can apply, “conditional refugee” status for non-Europeans, for which almost all the asylum-seekers in Turkey can apply and “subsidiary protection” for asylum-seekers outside these two categories, who would face death penalty or maltreatment or personal life-threatening situation in the event of repatriation. As a result, asylum-seekers benefiting from both temporary protection and conditional refugee statuses face an uncertain future since Turkey does not grant any non-European person the status of “refugee” owing to the geographical restriction it preferred while becoming a party to the 1951 Convention.

    The Turks’ Perception of Refugees

    The AKP government’s migration policy for the Syrian refugees, which differed from other refugee groups, has been shaped directly in tandem with the foreign policy it has adopted. In the first place, the foreign policy pursued when Syria is concerned has never been side-unbiased. From 2011 onwards when the first insurrection against the regime was launched in Syria, the Syrian problem became one of the fundamental components in the search for an ideological hegemony and the restructuring of Kemalist nationalism and national identity project for the AKP. The Syrian policy adopted is a tool in the reshaping of national identity via the Ottoman past and Islam religion. The policy regarding Syria—considered as former Ottoman territory— and the Syrian refugees is closely linked to the AKP’s policy in terms of the domestic politics and especially Kurdish problem (Saraçoğlu, 2018: 19-21).

    From the moment the Syrians first arrived in Turkey and were housed in camps, they were treated for a long time as “our Muslim brothers” and “our guests” in line with the AKP’s policy.[7] The expectation that the Syrian regime would soon topple down was voiced by President Erdoğan in 2012: “We will enter Damascus. We will perform our prayer in the Umayyad Mosque, we will embrace our Syrian brothers”.[8] This discourse was continued by the government until October 2014 when Temporary Protection Regulations were accepted. 2015 was the year when the fact that Syrians were not temporary but permanent and they were not guests but refugees gradually began to gain acceptance (UN Women , 2018: 65; Biner & Soykan 2016). During this first four years, while the opposition criticized AKP’s Syrian policy and found faults with this discourse, it also led astray, adopted a populist approach and developed a discriminatory and sometimes even a racist discourse against the Syrians. The opposition, especially Republican People’s Party (CHP), stated that the Syrians would be repatriated at the first possible occasion as if Turkey did not have any obligation arising out of international human rights laws and as if the principle of non-refoulement and the 1951 Convention were not binding for Turkey. And the Syrian refugees, who were exposed to this discourse of two different poles have been subjected to racist attacks due to such fake news as “they receive money from the government”, “they do not pay phone bills” and “they are admitted to university without exam”. This was so much the case that it was influential on healthcare workers serving refugees and doctors were reported to speak discriminatorily of Syrian refugees with whom they found it difficult to communicate due to language barriers (Terzioğlu, 2017). The study “From Information to Perception: Perception of Asylum-Seekers, Migrants and Refugees in Turkey” carried out by the Political and Social Research Institute of Europe (PS: EUROPE) reveals the media’s discriminatory and targeting attitude as well as native population’s discriminatory approach and the hate speech it produces. The study, in reference to Blinder, claims that the media not only encourages the “marginalization” of asylum-seekers, immigrants and refugees but also provides ready justifications for their dehumanization and consequent outcomes (PS:EUROPE, 2017: 4).

    The Syrian refugees were being portrayed by the media as “people who ran away from defending their country, cowardly, lazybones doing nothing except for depending on the government allowance, producing offspring copiously and thoughtlessly, disease-spreading, depriving the Turks of their jobs, a culturally backward society ‘compared to Turks’”. Feminist forced migration studies has for long challenged increasingly exacerbating differentiations and binaries such as [good] us and [bad] them between refugees and the host communities in cases of long-term asylum, migration and war. Feminization of migration has been used for the first time in literature to criticise the disregarding of women’s existence and their treatment as dependent on men in migration and migration-related processes (Kofman, 2004). This term does not denote refugee women’s changing status/role only, it is also used to refer to changing gender roles/regimes within the family and labour market that transform themselves with migration. In migration flows men as well women can be coded as passive, unemployed and weak due to lack of work and status. Feminization of men by means of denigratory accusations such as labelling them as draft-dodgers and individuals who are incapable of defending their country is highly common in the Turkish media, especially in the nationalistic discourse (Hyndman&Giles, 2011: 363). Likewise the media depicts refugee children as beggars, ramblers involved in crime, selling paper tissues and sufferers.

    In a recent qualitative research by İstanbul Political Research Institute, most of the interviewees commuting by metrobus or living in the vicinity of metrobus lines complained that they feel estranged in their own country due to the increase in the number of refugees/foreigners. When asked their opinion on the solution to living together, half of the participants said that the Syrians ought to go back to their own country with their children (İstanpol, 2018: 7). The research verifies that a clear line of “us and them” has been drawn between two societies and the Syrians, who are defined as foreigners, have been hierarchically placed at a lower level than the Turks (İstanpol, 2018: 20). It would not be incorrect to claim that one of the reasons for these negative attitudes and preconceptions is xenophobia in Turkey. According to “Research on Dimensions of Polarization in Turkey” carried out by Bilgi University Centre for Application and Research in 2017, different party grassroots (AKP, CHP, MHP, HDP and İyi Parti), which are politically polarized in many issues, are observed to have been in agreement in only one issue, namely that the Syrians ought to go back to their country when the war is over.[9] Syrian refugees are seen as a burden especially in terms of economy and the welfare assistance and services they receive in education and health are a source of indignation in society. According to the report “Syrian Refugees in Turkey: Diminishing Urban Tensions” published in 2018 by International Crisis Group, judicial cases and social tension in which the Syrian refugees were involved in the second half of 2017 tripled compared to the same period in 2016; in these incidents at least 35 people, 24 of whom were Syrians, lost their lives. According to the report, the main reasons for the upsurge in the number of incidents were the local people’s conviction that the government prioritized the Syrians in the distribution of social welfare benefits and the authorities’ tendency to hush up the incidents between two societies rather than solve them.[10]

    Transformation of Turkey’s Migration Policy in the AKP-Government Era

    Turkey switched to a migration policy akin to those of EU countries for the first time during the AKP government. Turkey regulated all the statuses and rights of migrants (foreigners) and asylum-seekers under a single law for the first time with the law prepared between 2010 and 2012 and passed by the Parliament in 2013. Law on Foreigners and International Protection is the first asylum law of the country, functioning at same time as a means for approximation of Turkey’s migration policy with that of the EU. Turkey’s migration policy has been shaped in parallel with the process of adaptation to the EU that started in the early 2000s. The major outcomes of the reorganised migration policy are the new institutional structure organized under the name of Directorate General of Migration Management (GIGM), protection procedure applied for Syrian and asylum seekers of other nationalities, new statuses and related rights, border and deportation policies and legal regulations pertaining to naturalization.

    Despite the fact that candidacy for the EU has been a major driving force in the preparation of migration policy especially after 2005, this process had a unilateral and rectilineal progression (Paçacı-Elitok, 2018). Turkey has never been a passive receiver of EU laws and the country’s internal dynamics —social, political and historical— also played a part in the handling of this this process as a mutual bargain. In retrospect, it is not possible to claim that the migration policy adopted since the foundation of the Republic has changed, despite the change in Turkey’s attitude towards the Syrian refugees. Two constituents of this policy, the definition of “migrant” and the people who are eligible for the status of “refugee” (international protection) in this country did not undergo any change with the process of policy transfer that began with the EU candidacy. When the issue of migration is involved, Turkey still sticks, as in the early 20th century, to its reflex to create and maintain a homogenous Turkish identity, which served as a foundation to its process of constructing a nation state, and follows a migration policy, deciding who is to be admitted into the country, “Turkishness” based on Sunnite Islam. Therefore, Turkey did not abolish the geographical restriction it placed in the 1951 Convention on who is to be admitted as refugee into the country though it was one of the terms and conditions of membership. As we mentioned earlier, according to Law on Foreigners and International Protection no one from other than a member country of Council of Europe is granted the status of refugee due to this geographical restriction. Temporary protection could be issued legally in October 2014 and this three-year period proved to be full of uncertainties for both the Turkish and Syrian communities.

    The Afghans, Iraqis, Iranians, Somalians and Sudanese, who demanded protection from Turkey just like the Syrians fail to benefit from refugee protection. Both the interim protection granted in Turkey to the Syrians and international protection within the framework of the 1951 Convention are temporary in nature. In other words, unlike other foreigners (migrants), Syrian and non-Syrian refugees benefiting from both of these forms of protections cannot apply for naturalization no matter how long they have lived in Turkey. For this very reason, we may assert that Turkey’s new migration policy has not broken its ties with the past and is still under the influence of nationalism based on ethnicity and religion (Koser-Akcapar; Simsek 2018: 180). When the policy of migration during the AKP-government era is more closely perused, we can still detect a number of major periodizations.

    The first period, involving Turkey’s incorporation into EU’s common asylum and migration regime within the framework of EU Harmonization Process, begins in 2002 and continues until 2012; new migration and asylum policy was prepared in this timep, yet migration and refugees did not appear much on the government’s agenda. In this period, the most significant issue for the EU was prevention of irregular (illegal) migration flow into Greece from Turkey, which had become a transit country on the migration routes, while NGOs in Turkey were trying to make the sea disasters on the Aegean appear on the agenda. For example, in this period, which coincides with the AKP’s first term of government, the issue of migration and migrants did not appear in its election manifesto.[11] The issues of migration and migrants appeared only in reference to the Turkish citizens living abroad and their problems.

    The second period, beginning with the entry of the fist Syrian refugees into Turkey, coincides with the government’s brushing aside, in accordance with foreign policy interests, of the previously issued new migration and migrant law and the General Directorate of Migration Management (GIGM), a new institutional structure established in compliance with the ratification of this law. In this period, Prime Ministry and its subordinate body AFAD (Disaster and Emergency Management Agency) were highlighted as actors, rather than the new law approved in the Parliament in 2013 and the new migration policy tools activated thanks to his law. Influential in this was the inefficiency in the new Directorate, which was still in the phase of being established, as well as the government’s Syrian policy. In the meantime pro-government media presented the Syrians as our fellow Muslims who are in need of the Turkish hospitality so as to generate consent in domestic policy for the sake of counterbalancing the foreign policy adopted then. The biggest “refugee crisis” of all times, thus, ceased to be a part of the problem of migration and refugees and was pragmatically transformed by the AKP into a means of domestic and foreign politics (Danış, 2016: 8). This period continued with Syrians being granted temporary protection in October 2014 and GIGM taking over authority from AFAD concerning the Syrian refugees and came to an end by mid-2015. With the legal regulation of temporary protection, the term “guest” was gradually replaced by refugee.

    The third period started with “the long summer of migration” in 2015 (Kasparek; Speer, 2015) and was one in which refugees and migration as a whole were used politically as a trump in its fullest sense and turned into a matter of negotiation by the AKP. As of May 2015 Turkey left behind its renowned open policy, albeit not officially. Now Syrian refugee flows could enter Turkey only by means paying traffickers or bribing soldiers. Some Syrian refugees began to desert the camps due to future uncertainties and difficulty of accessing economic and social rights (Biner & Soykan 2016). According to the figures of International Organization for Migration approximately 1 million people entered Europe via Turkey and Greece in 2015 irregularly (IOM 2015). In mid-September a group of 3700 refugees arriving in Munich to apply for asylum in Germany were welcomed with cheers; upon this about 3000 refugees, mostly Syrian and Afghan, marched from Istanbul to Edirne in order to reach the Greek and Bulgarian border.[12] The protest, in which the slogans “Open the Borders! No More Killings in the Aegean Sea! Crossing No More!” were chanted in reference to the boat disasters in the Aegean Sea, came to an end when a representative group of Syrians came together with Prime Minister Ahmet Davutoğlu and bureaucrats from GİGM. The government, which accepted the demands of the Syrians and displayed solidarity with the group, thus, gained a political advantage over the EU in the well-known refugee bargain in 2016 (Kaşlı, 2017 qtd. in Ataç et al., 2017:13). An agreement was reached between the EU and Turkey on March 18, 2016 in Brussels with the step taken by German Chancellor Angela Merkel to stop the on-going flow of migrants in the autumn. Thus, Turkey obtained a kind of carte blanche from the EU in return for blocking migrations and detaining Syrian refugees within its borders despite its deteriorating report of domestic human rights and democracy in order to enhance its repressive policy on the dissident groups (Atac et. al, 2017: 14). In fact, this agreement shows a thitherto-unseen facade of the new migration policy prepared within the scope of EU Harmonization Process. The new migration policy that Turkey transferred from the EU was in essence nothing other than the transfer of neoliberal migration control mechanisms such as readmission agreements, expedited asylum procedure, administrative detention and deportation into Turkey as conditions for candidacy under the name of migration management. The goal was the protection of the EU’s outer borders and common domestic market against unwanted forces by means of neighbouring countries (this time against the flow of Syrian refugees). Thus, at the first stage Turkey aspired to complete this mission in return for six billion Euros and visa-free travel for its citizens in the Schengen countries on condition that it meets the necessary requirements. According to this agreement, as of March 20, 2016 all the refugees who entered Greek island by means of irregular ways would be returned to Turkey; in return for every Syrian returned to Turkey a Syrian will be resettled in the EU and Turkey will take every precaution to stop irregular migration to Europe.[13] This mission is an exact indication of the fact that Turkey has undertaken the role of border control against the Syrian refugees for the EU. The scenario was already perfected in January with the introduction of visa obligation for the Syrians coming from the third countries.[14] As part of the agreement, it is not clear whether those who reached Greece in irregular ways and returned to Turkey could access asylum mechanisms if they wished to do so. Turkey, increasing its surveillance capacity to 15,000 people in one go by means of new repatriation centres constructed with EU funds (GİGM 2018), dully performed its guarding position for the EU stronghold by arresting the refugees who attempted to flee. The Syrians were no more “our Muslim brothers” or “our guests”; they are a “migration flow” that needed to be reined back and kept inside Turkey— a “migration flow” not wished to be seen again.

    In the fourth period, which began with the 2016 agreement and continued with State of Emergency (SoE) declared in the wake of the failed coup attempt on July 15, Turkey now became an open prison for the refugees. For the Syrians Turkey became a trap with the construction of the wall along the Turkey-Syria border and the strict visa policy. Both precautions closed the door on the new potential refugees. New regulations were devised for work permit to stop irregular migration to the EU and discourage both Syrian and non-Syrian refugees from leaving Turkey in accordance with the EU agreement; however, neither the employment increased, nor the poverty decreased. Because in the face of the difficulty of obtaining work permit, quota application and the enormous informal economy, the employers did not bother to get work permit and took advantage of the refugees who they saw as cheap labour force (Bélanger & Saraçoğlu, 2018).

    During the SoE, which was declared on July 20, 2016 and lasted 2 years, critical legal regulations were issued that eliminated basic right and freedoms thanks to decree-laws. One of these was the change in Law on Foreigners and International Protection with decree-law No 676, concerning individuals with deportation decision. With this change undermining the fundamental principle of non-refoulement in the refugee law, Syrian and non Syrian refugees who demanded protection in Turkey could be repatriated to the countries where their lives would be at risk even if they were under the asylum procedures. This change has often been used as a threat by the AKP bureaucrats and politicians especially against the Syrian refugees. Authorities reminded the Syrian refugees that they could be deported any moment in many incidents which began as a judicial case but turned into a lynching campaign against the refugees due to lack of sufficient official precautions and which pitted both communities against each other. In this period the term “refugee” was immediately replaced by “impertinent foreigner”.[15] “The guests” previously claimed to be held in high esteem were easily threatened and deported when necessary![16]

    Repressive policies launched against human rights organizations in the SoE period rendered the asylum seekers and Syrian refugees, who could access protection only by means of NGOs, all the more isolated. On the other hand, in early July 2016, just before the coup attempt, President Erdoğan declared for the first time that Syrians would be naturalised.[17] Following this news, which turned out to be highly controversial before the elections, with the amendment made in the related clauses of the Citizenship Law in December the criteria for exceptional naturalization were changed in favour of those investing in Turkey and having large sums of money in Turkish banks and after the unequal implementation of these criteria about 30,000 highly educated professional Syrians were granted Turkish citizenship (Koser – Akcapar; Simsek, 2018: 180).

    The SoE period abounded in racist attacks and lynching attempts that broke out in various cities as in the previous summer months and electoral periods. In July 2017, the racist anti-refugee protest in the social media (#We do not want Syrians and #Deport Syrians) ended up with the killing of a nine-month pregnant Syrian woman and her 10-month baby after she was raped by two by her two co-workers. The Ministry of Interior had to make a statement for the first time, disclosing the rate of Syrian involvement in criminal offenses and making a call for peace between Turkish citizens and the “guest” Syrians.[18]

    As a result of the wall put up between the Syrian and Iran border and entire blocking of the passage to Greece and Bulgaria by means of barbed wire, the refugees now became a topic for domestic rather than foreign politics. Now Syria was portrayed as a safe country and voluntary returns were encouraged by local authorities following the military operations launched further into Syria. Approximately 3,000 Syrians returned to their country in the summer with bus services provided by the Municipality of Ümraniye in Istanbul.[19] When the refugees lost their value as a trump in the negotiations with the EU and were began to be treated as an economic burden, the camps were gradually closed down. As an election promise President Erdoğan announced for the first time in an election rally in Gaziantep that the camps which previously housed 260,000 of the 4 million refugees would be closed down.[20] According to an exclusive news article in daily Cumhuriyet on November 21, 2018, Ministry of Interior shot down 6 camps for “saving” purposes in 2018. About 31,000 out of 132,990 refugees affected by this decision were settled in other camps; the rest of them were provided with financial aid and left to their own devices just like the others.

    Representation of Refugees in the Media

    Representation of Migration and Refugees in Turkey Before the Arrival of Syrian Refugees

    Until the massive migration flow in 2011, the refugees arriving in Turkey were composed of Iranians, Iraqis, Afghans and Tajiks, who left their countries because of political oppression, punitive practices owing to gender identity and belief or lack of belief and conflicts in their countries and former citizens of the Soviet bloc who came for employment and education. Later followed a mass of refugees suffering from poor and unhealthy living conditions from African countries. In this period refugees could get media coverage only because of such incidents as boat disasters and migrant trafficking. As one of the unchanging principles of journalism, the poor and the citizens of the third world countries would appear in the western media only thanks to such incidents as natural disasters, massacres, stories of violence, war, cannibalism which is in contradiction with the culture and habits of the allegedly civilized world, female circumcision and ritual sacrifice.

    Turkey is not exempt from this. News stories dealing with boat disasters are the first of these kinds of incidents. We came to know the term “illegal refugee” thanks to such news. The first major boat disaster in which refugees were victimized took place in 2007 in the Seferihisar district of İzmir. This disaster in which tens of people got killed was covered in the media in a discourse that deidentified and criminalized the refugees. The news in Hürriyet, which related the incident with the headline “Illegal Boat Capsize”, criminalized the refugees by labelling them “illegal.” At first sight the word “illegal” connotes not someone who runs for their life but someone who was on the run since they have been involved in some crime. The news report referred back to the first boat disaster in the 1990s in Turkey and commented on the “illegal refugees who did not learn their lesson.” In addition, the news item did not mention human traffickers who led to the disaster and negligent state authorities; instead the victims were presented as people who did not take lesson form the past incidents and embarked upon an illegal action, all of which was written in a language that did not evoke any sense of empathy or pity in the readers.

    The language and style of the news changed from April 2011 onwards with the inflow of masses of Syrian refugees, the change in the AKP government’s migration policy and especially the labelling of the Syrian refuges with the words “brother” and “guest”. The images of the refugees in the news who fled their countries and needed the protection of Turkish citizens contributed to the positive construction of “us” since it demonstrated the Turkish citizens’ hospitality and magnanimity. [21]

    The best example of these kinds of news were those that treated Aylan Kürdi, the baby who became the centre of attention in the media all over the world, with his dead body washed ashore after the boat disaster off Bodrum in 2015. Aylan’s dead body that washed up on the beach where tourists went swimming became the symbol of tragedy of migration that affected women and children most. The day after the incident, Hürriyet criticized the callousness of the domestic tourists that went sunbathing on the very spot as if nothing had happened by printing their photos. The daily, answering the reproof that the dead body of baby was printed without blurring, made the following statement that called for pity and empathy for the refugees: “The photo showed the lifeless body of a very young child who wanted to flee war and death with his family and asked for a happy life. Everyone in our news centre who saw the photo felt a harrowing pain, was moved to tears, cursing human traffickers” (02.09.2015).

    From “Guests” to “Refugees”

    2014 was the year when granting of temporary protection to Syrian refugees was materialized. The word “temporary” is not arbitrary. In this period the term “guest” was replaced by “refugee”. In bureaucracy GIGM took over the authorities of AFAD. Though AFAD was under the strict control of the government and partisan staffing was completed, it failed to produce desired outcomes.

    The number of reactionary incidents began to increase in the cities where refugees were densely populated in this period. The sense of tension became so tangible as to get coverage in the media when the refugees who were supposed to lead an isolated life until the day they would go back to their country began to stay longer than expected and stepped out their camps, becoming visible in cities and towns. Gaziantep is one of the cities in which the native population has to live along with the refugees. In July 2014 a crowded group of men, who did not want Syrian refugees in their city, organized a protest through the social media and took to the streets. The daily Sözcü covered the incident as if it were an ordinary protest, ignoring the humanitarian aspect and massive anger that could evolve into lynching. The report was presented with the headline “Protest of ‘We Don’t Want the Syrians’” and the lead referred to “about one thousand people in the city centre who wanted the Syrians to go back to their country.” The news report did not have any information on why these refugees came there and what would happen to them if they went back to their country. What is more, the news claimed that “the Syrians lately have been involved in crimes, creating chaos.” Inclusion of an unspecified crime and chaos is a common practice in all the news that portrays a negative image of refugees (13.07.2014).

    In another news story exactly one month later, the tension in Gaziantep was covered in Sözcü with the headline “They went hunting for Syrians at night”. The phrase “hunting for Syrians” in the headline is denigratory and criminalizing. In addition, the daily presents the angry men as victorious hunters and thus encourages lynching attempt. The agitative content in the discourse of the report is also striking: “The main reason for the protest was the rise in rents and increase in unemployment”. This keeps tenants responsible for the rise in rents rather than homeowners and ignores the responsibility of employers in employment problem, thus put all the blame on the Syrians. All this contributes to the presentation of the lynching attempt as a demonstration as if it were a citizenship right and justification of this attempt.

    Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı

    Sözcü, 13.08.2014, “They went hunting for Syrians at night”

    In the rest of the news story that fleshed out the background of incident, an allusion was made to a recent incident in Gaziantep’s Ünaldı neighbourhood, where a Syrian tenant stabbed the homeowner to death. This allusion distorts the essence of an individual criminal incident and turns it into a general threat posed by all the Syrians in the city and even in the country. Here we confront the People’s Republican Party (CHP) and its inner circle, which are the daily’s source of reference, on the web page where this news report is published. Among the related links is CHP’s statement, which says “The government is responsible for these incidents” (13.08.2014).

    The same incident was also reported by Hürriyet with the headline “Syrian Tension”, which is less agitative compared to the one in Sözcü. Nevertheless, it shows all the Syrians as part of the incident on the basis of the Syrian individual who was involved in this criminal act (13.08.2014). Making generalisations and anonymizations is a common attitude in the media as far as refugees, especially the Syrians, are concerned. When a person of Syrian origin is involved in a crime, tension or illegal activity, the principle of individual criminal responsibility is violated and the crime or misconduct is attributed to the whole refugee population.

    Refugees as a means of negotiation

    As we indicated earlier, after internal tensions in the Middle East were turned into a war by means of the intervention of international powers, refugees, especially the Syrians have always been treated as a matter of negotiation among the western powers as well as between these powers and the rest of the world. 2016 was the year when these negotiations were carried out most overtly. With the agreement reached between Turkey and Germany, Turkey would receive a financial aid of 3 million Euros first and 6 million Euros later in return for housing the refugees and keeping them away from western countries and Turkey would not be given a hard time for human rights violations on condition that Turkish citizens would be granted freedom of movement in Europe.

    In the meantime, Sözcü remained loyal to its anti-AKP editorial line and raised the issue of practices that it thought were in favour of the Syrian refugees in order to criticize the government again and again. After Erdoğan announced that Syrian refugees would be granted Turkish citizenship, the daily covered the issue with the following lead: “President Erdoğan made a new statement about the Syrians, which will create a lot of controversy. He stated that vacant houses owned by TOKİ (Housing Development Administration) might be donated to the Syrians.” From the very start, the report has an agitative introduction since it expressed that this statement will lead to controversies (11.07.2016).

    Such arguments as that refugees are here to stay due to the agreement with the West, that the refugees will get their share from national income and that they will even own houses in the country where unemployment and poverty is on the rise reached a level that could easily encourage hostility and offensiveness targeting the refugees. In another news report in the same daily presented as a survey with the headline “10 Syrians make 6 citizens redundant” is an apt example for this hostility solely with its title. The lead of the report based on the data from the World Bank is as follows:

    “As the existence of the Syrian refugees in Turkey becomes something more and more permanent every day, the refugees’ impact on macroeconomic stability, notably on growth becomes more visible every day since they constitute more than 3% of the country’s overall population.”

    The rest of the news attempts to prove that the rise in the number of refugees led to an increase in inflation based on data. The news report paves the way to the perception that the refugees are an unwanted population since considerable part of their expenses is met by the government and they engender injustice in the distribution of income and welfare level. The unfavourable situations are supported by scientific data to endorse the argument in question and the image created (19.02.2016).

    It can be claimed that Sözcü publishes news articles that criminalize and render the refugees suspect, especially the Syrians at every opportunity. The news that appeared after the coup attempt on July 15 with the headline “Citizens in Konya gather in the Mevlana Square” creates the impression that people came together to protest the coup attempt and express a sense of solidarity with the government. However, further in the news report there is a subheading called “Reaction against the Syrians”, which continues as follows: “There were tensions in Konya last night between citizens who gathered after the coup attempt and the Syrian refugees.” The word “tension” is used though the reason for tension is not clarified in the news, which gives the perception that the Syrians living in Konya sided with the coup plotters. The photograph in the news shows a young Syrian being beaten by the local people, which, as a whole, makes the impression that a foreigner is being given a lesson for offending national sentiments rather than being an image of victimization (17.07.2016).

    Another example from Sözcü, which tries to create systematic hostility against the refugees, is the news with the title “We’ve spent 36 billion Liras for the Syrians.” The headline uses the first person plural pronoun as if to highlight the fact that the amount spent has been paid by every one of us. The figures have been rephrased as 8 times the amount of the cost of the Third Bridge on the Bosphorus in order to compensate its coldness and incomprehensibility. The general tendency in all news reports except those of economy is to avoid numbers as much as possible and instead refer to a value or figure that correspond to them. In this report, to concretize the size of the loss, the daily uses a corresponding figure, the Third Bridge, which is one of the accomplishments that the AKP is proud of. The photo accompanying the report shows a view of the Third Bridge to accentuate the magnitude of the financial loss (06.08.2016).

    Suriyelilere 36 milyar TL harcadık

    Sözcü, 06.08.2016, “We’ve spent 36 billion Liras for the Syrians.”

    The pro-gov daily Yeni Akit, on the other hand, assumed the role of appeasing the public reaction against the news that the Syrian refugees will be granted Turkish citizenship. The lead of the news titled “The underlying reason causes of granting Syrians citizenship” in Yeni Akit answers the question “What is Erdoğan’s plan?” The question makes one think that decisions concerning the migration policy are taken solely by the President. In this context, this news also contributes to the efforts of legitimizing the presidential system that the AKP was propagandizing in those days.

    Another issue foregrounded in this news report is the advantages that would be garnered by means of naturalizing the Syrians. The report does its best to convince the reader about the advantages that this move would bring in terms of fight against DAESH (just like the government, the daily too opts for this Arabic acronym for ISIS, Islamic State in Iraq and the Levant, which also reveals its ideological position) and US-Turkey relations. It is obvious that Yeni Akit seeks to endorse and legitimize the government’s move to enable Syrian refugees to remain in Turkey permanently at a time when the incidents of anger, hostility and aggression against them are on the rise (05.07.2016).

    Compared to Sözcü and Yeni Akit, the daily Hürriyet approached the issue from the viewpoint of human rights. The news report with the headline “7 Thousand Syrians are to be naturalized” by Nuray Babacan seems potentially conducive to indignation at first sight; however, in the lead the refugees are described as “about 3 million Syrians who came to Turkey after the war in Syria”. Here the reason why refugees are is explained not with the word “flee” (which has negative connotations) or “take shelter” (which makes them look incapable and helpless); instead the report adopts a relatively objective attitude that succinctly implies that asylum-seeking is a human right. News stories that appear with the name of the reporter can carry the traces of objective perspectives and backgrounds of experienced journalists (08.07.2017).

    The number of xenophobic attacks especially against Syrian refugees increased along with those perpetrated against NGOs protecting refugee rights of the Syrian refugees throughout the year 2017. Dissident media too made provocative news that could contribute to such hostile acts such as Sözcü’s news titled “The Syrians rent shops in Osmanbey”. The headline, which sounds like a crime report, highlights a transition from the of image of poor, victimized and oppressed Syrian refugee to that of a powerful and well-off tradesman who is so rich as to rent a shop in Osmanbey, one of the most prestigious and wealthiest districts of Istanbul.

    The web version of the daily has an embedded link titled “Every 10 Syrians make 6 Turks redundant”, which confirms the print version. The news in the link states that the local tradespeople are annoyed by the Syrians who rented shops in Osmanbey, “Owing to the fact that their work ethics do not overlap in terms of employing illegal Syrian workers and unfair competition.” When a helpless asylum-seeker attains a status high enough to compete with the local population of the country where he sought sanctuary is almost like the declaration of the fact that he is no more a victim. This naturally makes him liable for hostility and attacks (17.05.2017).

    Hürriyet covered the relations between refugees and the local people along with field notes and interviews during the process of assigning of AFAD (Disaster and Emergency Management Agency) to implement the migrant policies in 2013. The daily frequently revealed the sense of discontent among local people in cities such as Urfa, where refugee camps are situated. The interview with the headline “Do we have to become Syrian to get treatment?” relates the complaints of the locals, who think the Syrians are better off than themselves in terms of healthcare services and employment (22.07.2013). What is striking in the interview is that the local people direct their aggressive and discriminatory discourse against the refugees rather than criticizing the authorities and employers that allegedly favour refugees. In the same year Hürriyet featured a news article with the provoking title “Syrian voters alarm”, based on an allegation by CHP MP Birgül Ayman Güler. It is claimed that under the auspices of the AKP Syrian refugees will be inserted into the voter lists and that they will vote for the AKP. The allegation still being investigated by the CHP headquarters has been presented with a heading that suggests as if the claim have been confirmed (14.10.2013).

    The individual offenders in criminal incidents in which Syrian refugees are involved are identified wholesale as “Syrian refugees”. Thus, a negative image created by one or few individuals involved in a crime is attributed to the whole refugee community. Featuring a neighbourhood fight among youths in Sivas, the report in Sözcü displays such an attitude by saying “A tension ensued between Syrian refugees and the local residents when a Syrian family disturbed their neighbours and beat a 15-year-old child.” One party is designated as the whole refugee community while the other is defined as the local residents, that is, the real owners of that region. According to the information received from the group designated as the local residents, the Syrians crammed tens of people into the house they rented for a couple of people and exhibited immoral behaviour, wearing improper clothes and harassing women. Such vague, moralistic and at the same time agitative terms such as immoral and improper are functional in criminalizing the targeted group (24.08.2017).

    Unlike these news reports that teem with hate speech, the news report covering the case of the pregnant Emani Al Rahmun, who was murdered along with her little child after she was raped in the Kaynarca district of Sakarya in 2017, comply better with ethical criteria in terms of language and discourse. Nevertheless, it can be claimed that this aggression has been introduced as ordinary male aggression in the news that appeared in these three dailies. It is obvious that xenophobia and, as an extension of it, media contents that legitimize the attacks against minorities and defenceless aliens have a significant role in paving the way to these acts of violence. Even in this news report, the motive for this act of violence is given as the rivalry between Al Ramun’s husband and the two male murderers. The victim Emani Al Rahmun introduced as “the 9-month pregnant wife of Halid Al Rahmun, who fled the war in Syria.” The murderers, however, are specified as “the neighbours of Halid Al Rahmun, Emani’s husband.” In both statements the woman is rendered a passive the extension of the paterfamilias, which shows the traces of a sexist attitude. As mentioned in our discussion of the feminization of migration, women and children become the victims of conflicts created by men and suffer most from the traumas of migration practices in which they do not have a say. Emani Al Rahmun and her children too are such victims. However, in the news they are presented simply as individuals who are part of the family in the possession of the paterfamilias and as victims of brutal male violence (01.12.2017).

    At this point, it is necessary to dwell on the way refugee families in general and women and children refugees in particular appear in the media. The pro-govYeni Akit and the pro-opposition daily Sözcü as well as Hürriyet stress indirectly the fact that refugees are different from the native population in terms of culture, life style, family ties and social relationships even though they belong to the same religion and even the same sect as the native population. This difference implies a gap in terms of civilization and level of welfare to the favour of the native population. Objectively speaking, refugees who have had to flee their homes because of war and death with just a handful of belongings and reached a destination by means of illegal or long and arduous ways and some of whom were struggling with poverty in their home country are expected to be in destitute in many respects. The traces of this destitute are visible on their bodies too. The media provides us with images of refugees who are usually shabbily dressed, worn out, anxious and poor in the news concerning them. These images may move one’s feelings of compassion while at the same time may lead to disgust and condescension. The refugees who are implicitly or explicitly presented along with such images in the news as people “who have been dragged into a backward and barbarian ethnic or sectarian conflict” or someone from a country where people are oppressed due to their identities makes the reader feel that s/he is part of the western civilization, living in a relatively prosperous, stable country. This is plausible since the Turks are the hosts, while those who ask for their protection to save their lives are the refugees. Thus, encounters with the refugees immediately engender a hierarchy in which the citizens of the host country are placed on the highest rungs in the ladder of civilization.

    In the news we see that refugee women, as we have seen in the case of Emani Al Rahmun, are mostly dragged along by a paterfamilias (father, husband, brother or another powerful male in the family), who decides to migrate on his own, and set off for a destination decided again by him alone. As we have dwelt in the section on the feminization of migration, this is, to a great extent, the case. However, women’s victimization and secondary positions in the process of migration are reproduced in the news contents. Especially in the families migrating from the Middle East men are presented as almost without exception polygamous, women as victims of male violence and families as multi-child ones.

    Sözcü, 10.03.2018, “The Real Syrian Problem in Turkey”

    3,540, 648: The number of Syrians in Turkey

    234,529: The number of Syrians hosted in 21 camps

    3,306,119: The number of Syrians living in 81 cities

    İstanbul, Hatay, Gaziantep: The cities with highest number of Syrians

    311,000: The number of Syrian children who were born in Turkey

    1,460,000: The number of inpatient Syrians treated in hospitals

    19,020: The number of Syrians who received work permit

    30 billion dollars: The sum spent for the Syrians up to now

    1,214,000: The number of Syrians who had operations in hospitals

    55,583: The number of Syrians naturalized

    25,000: The number of Syrians naturalized aged 0-18

    The visual above appeared along with a news report based on a study focusing on the data concerning the Syrian refugees in Turkey. The family seen here in the visual is a Syrian family composed of a middle-aged man, three relatively younger women and many children. This family, representing the Syrians who made entry to Turkey, also brings to mind poverty which is common in non-western countries, polygyny which is characterized as a sign of backwardness, child brides and overpopulation.

    The news that appeared in Hürriyet (“Do not anger your husband lest he gets a new woman from Syria”) reminds the fact that polygyny that already exists in Turkey gains currency again with the coming of the Syrians (08.03.2011). Polygyny, which Syrian women took recourse to or are forced to so as to live freely in Turkey, secure themselves and their families by obtaining Turkish citizenship, has certain similarities with the experiences of women who migrated to Turkey from the Soviet Union countries in the post Cold War period. Polygyny, which used to create a lot of social unrest in those times too, is being treated critically today in the anti-AKP media outlets since a second marriage with a foreign woman can lead to the disintegration of families and victimization of the first wife. Printing a news report on this issue, Hürriyet violates the principle of objectivity by conveying the words of the Mayor of Nusaybin without quotation marks. In addition, the daily’s headline seems to be threatening the female readers or asking them to act submissively. However, it turns out in the rest of the news that these words, in fact, have been uttered by the Mayor in order to criticise the threat of polygyny that forces women into obedience and submission.

    The news report in the pro-gov daily Yeni Akit titled “Syrian refugees return home for good” is accompanied by a photograph of a burqa-clad refugee woman whose eyes are visible only. This beautiful eyed woman staring at the camera is Yeni Akit’s representation of Syrian refugees. What the daily does here is to gender the refugee and while doing this presents it orientalistically in the image of a displaced, poor yet attractive woman who takes shelter under the protection of a powerful person.

    C:UsersFundaDesktopsuriyeli-multeciler-kesin-donus-yapiyor-h1535964783-300a83.png

    Yeni Akit, 03.09.2018, “Syrian refugees return home for good”

    In 2018, the Syrians seemed to be left to their own devices because they no more served as material for domestic politics. After President Erdoğan himself announced that the camps would be closed down, sensational news concerning the problems caused by the refugees began to appear in the media. Syrian refugee crisis was once more turned into a political issue. Sözcü ranges as the daily that produces the most damaging news about the Syrians because this is one of the feasible ways of criticising the government. One of the most striking examples of these news reports is the one with the headline “The Syrian Canton … The Turks flee!” The Syrians, who are foregrounded as a people who fled their country years ago and came to Turkey and whose victimization ought to move feelings of compassion, are turned into a well-off community who drive away the native Turkish populations from their comfortable living quarters: “About 30,000 refugees began to form small cantons in the centre of Samsun. The Turks have evacuated the area. The refugees, who are mostly Syrians, started their own businesses, and have a private clinic of their own.” The news report also states that the flats left behind by the people who deserted the area are rented immediately by the Syrians. The report, which presents the Syrians as invaders, tries also to give the impression that the Syrians have formed cantons. This vague piece of information, which is reminiscent of PKK’s demands for self-rule, introduces the Syrians as if they were a population that demanded land from Turkey, founded a autonomous Syrian Republic after their demand has been met and drove the native Turks away (01.11.2018).

    FOTO:SÖZCÜ

    Sözcü, 01.11.2018, “The Syrian Canton”

    The report in Yeni Akit titled “Syrian refugees return home for good” claims that refugees in Turkey have begun to move back to their own country thanks to the success of the Afrin and Zeytin Dalı (Olive Branch) operations. The report also includes interviews with the Syrians who express their gratitude to President Erdoğan for enabling them to return their country (09.10.2018). After this report, which has the overtones of wonderful blessings, another report was printed in Yeni Akit that served to get rid of the disillusionment emerged when the expected remigration did not come true. The daily, sticking to its pro-gov editorial line, talked about the benefits that could be reaped in the foreign policy from the Syrians still hosted in Turkey. The report titled “Greece in panic! Turkey opens its doors to the refugees” introduces Greece, Turkey’s primeval enemy in the narrative of official history, as a country in distress owing to Turkey’s move. The exclamation mark in the title foregrounds the panic Greece is claimed to be suffering from. The report highlights the fact that hosting refugees cements relations with friendly nations and provides advantages over enemies (08.10.2018).

    Mehtap Yılmaz, Yeni Akit columnist, recalls the image of “the Syrian who sneaks away from his/her country”, which has been one of the arguments since the beginning of the migration flow, in her agitative article called “Why should the Syrian refugees make merry while the Turkish soldiers fight?” In the pro-gov Yeni Akit a change can be observed in parallel with the change in the government’s discourse and market fluctuations and accordingly victimized brothers are morphed ths time into a community of cowardly, reckless traitors (09.02.2018).

    On the other hand, a black propaganda is sustained against NGOs and international organizations working for refugee rights. Likewise, based on the missionary activities of Pastor Brunson, who had been detained for a long time in prison on the charge that he was involved in the failed coup attempt, it is claimed that similar activities are backed by the UN, which allegedly gains advantage from refugee associations (24.09.2018). In another news article United Nations High Commission for Refugees is claimed to “have turned a blind eye to refugees” so as to defame its financial support for LGBTIs. Likewise, refugees are referred to as people “who sought sanctuary in Turkey to protect their chastity/honour” again and separately in order to denigrate the High Commission and LGBTI communities. Here, the main objective is not to announce the fact that refugees have been deprived of the international support but to defame a community, which is at variance with the AKP’s sense of decency and does not belong to its followers, and an international organization that supports the dissident movements in Turkey.

    Conclusion

    An overall review of the way refugees is handled in the media during the AKP era suggests that the word refugee is synonymous mainly with the Syrians. In the discourse employed while referring to refugees, the image of guests and brothers has been replaced by that of unwanted, menacing aliens, asylum-seekers who appropriate the rights of the native population.

    Refugees were at first mentioned in connection with boat disasters and migrant traffickers and presented as victims; however, as they began leave their camps and mix up with the locals and got rid of the idea of temporary sojourn, they began to be seen in the public and presented in the media as disruptive political subjects, a nuisance in every facet of daily life, a mass of people destroying the order of the locals in employment and healthcare, unbalancing the existing level of welfare and becoming another party to the income sharing. Refugees, considered as a people outside the western civilization due their culture, beliefs and social relations, have been reframed with these characteristics in the media texts and the visuals that accompany them.

    Refugees are presented in the anti-AKP media as a mass of delinquent, disease-spreading people, antagonistic to the public order and instrumentalized by the AKP for the perpetuation its rule. Interestingly, they have been considered as a material to exhibit the government’s strength, bargaining power and protectionism in the pro-AKP media. The major problem concerning the representation of refugees in the media is twofold: first, there is the failure to comprehend that being a refugee is a human right; and second, the media concentrates on the problems arising out of migrant masses without considering the causes and tragic consequences of migration. Their political instrumentalization without their consent, the failure in meeting their basic human needs, not getting an affirmative response from Turkey or other countries to their demands for protection and having to lead a heimatlos life without an identity, waiting for an uncertain future… these are the issues that get a rather scanty coverage in the media.

    References

    Atac, I., Heck, G., Hess, S., Kaşlı, Z., Ratfisch, P., Soykan, C., Yılmaz, B. (2017) ‘C/ontested Borders, Turkey’s Changing Migration Regime, Editorial Introduction’ içinde Movements, 3(2): Turkey’s Changing Migration Regime and Its Global and Regional Dynamics, Transcript Publishing: 9-23.

    Bélanger, D. & Saracoglu, C (2018) ‘The governance of Syrian refugees in Turkey: The state-capital nexus and its discontents’, Mediterranean Politics, DOI: 10.1080/13629395.2018.1549785

    Biner, Ö. & Soykan, C. (2016) Suriyeli Mültecilerin Perspektifinden Türkiye’de Yaşam Mülteci-der Raporu, 18 Aralık 2018 tarihinde http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/10/SURIYELI-MULTECILERIN-PERSPEKTIFINDEN-TURKIYE-DE-YASAM.pdf adresinden erisildi.

    BM Kadin Birimi (2018) Turkiye’de Gecici Koruma Altindaki Suriyeli Kadin ve Kiz Cocuklarinin Ihtiyac Analizi Raporu, 1 Aralik 2018 tarihinde http://www2.unwomen.org//media/field%20office%20eca/attachments/publications/country/turkey/the%20needs%20assessmenttrwebcompressed.pdf?la=en&vs=3220 adresinden erisildi.

    Danis, D. (2016) ‘Turk Goc Politikasinda Yeni Bir Devir: Bir Dis Politika Enstrumani Olarak Suriyeli Multeciler’ icinde Genc, F (ed), Helsinki Yurttaslar Dernegi Saha Dergisi Sayi 2:6-12.

    Doganay U ve Coban Kenes H (2016)., “Yazili Basinda Suriyeli ‘Multeciler’: Ayrimci 177 Soylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekcelerinin Insasi”, Mulkiye Dergisi, 40 (1), 143-184.

    Erdogan, E. & Uyan-Semerci, P. (2018) Fanusta Diyaloglar: Turkiyede Kutuplasmanin Boyutlari, arastirma sunusu, Goc Calismalari Uygulama ve Arastirma Merkezi raporu 10 Aralik 2018 tarihinde https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf adresinden erisildi.

    International Organization for Migration IOM (2015) Mixed Migration Flows in the Mediterranean and Beyond. Compilation of Available Data and Information. Report-ing Period 2015. 10 Aralik 2018 tarihinde http://doe.iom.int/docs/Flows%20Compilation%202015%20Overview.pdf adresinden erisildi.

    Istanpol (2018) Bir Algi Arastirmasi: Istanbul Yolculugunda Suriyeli Hayalet Cocuklar, Istanbul Politik Arastirmalar Enstitusu Raporu, 21 Aralik 2018 tarihinde https://docs.wixstatic.com/ugd/c80586_820773b2affc4b3c83b279e95d035b81.pdf adresinden erisildi.

    Hyndman, J. & Giles, W. (2011) ‘Waiting for what? The feminization of

    asylum in protracted situations’, Gender, Place & Culture: A Journal of

    Feminist Geography, Vol. 18, No. 3, June 2011, 361–379.

    Kasparek, B. & Speer, M. (2015) ‘Of hope, Hungary and The Long Summer of Migration’ 15 Aralik 2018 tarihinde http://

    bordermonitoring.eu/ungarn/2015/09/of-hope-en/ adresinden erisildi.

    Kofman, E. (2004) ‘Global Gendered Migrations’, International Feminist Journal of Politics, 6:4 December 2004, 643–665.

    Koser-Akcapar, S. &Simsek, D. (2018) ‘The Politics of Syrian Refugees in Turkey: A Question of Inclusion and Exclusion through Citizenship’, Social Inclusion, Volume 6, Issue 1, Pages 176–187.

    Uluslararasi Kriz Grubu (2018) Turkiye’deki Suriyeli Multeciler:

    Kentsel Gerilimleri Azaltmak, Avrupa Raporu N°248, 10 Aralik 2018 tarihinde http://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/03/248-turkey-s-syrian-refugees-turkish.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR (1992) The Handbook on Procedures and Criteria for Determining Refugee Status under the 1951 Convention and its 1967 Protocol relating to the Refugees 10 Aralik 2018 tarihinde https://www.unhcr.org/4d93528a9.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR September 2018 Fact sheet 11 Aralik 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR Country Profile11 Aralik 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year adresinden erisildi.

    Pacaci – Elitok, S. (2018) Turkey’s Migration Policy Revisited: (Dis)Continuities and Peculiarities, Instituto Affari Internazionali Report, 10 Aralik 2018 tarihinde https://www.iai.it/en/pubblicazioni/turkeys-migration-policy-revisited-discontinuities-and-peculiarities adresinden erisildi.

    PS: EUROPE (2017) Bilgiden Algiya: Turkiye’deki Siginmaci, Gocmen ve Multeci Algisi Uzerine Bir Calisma, Avrupa Siyasal ve Sosyal Arastirmalar Enstitusu Raporu, 21 Aralik 2018 tarihinde http://pseurope.org/tr/wpcontent/uploads/2017/07/T%C3%BCrkiyedekiS%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1-G%C3%B6%C3%A7men-ve-M%C3%BClteciAlg%C4%B1s%C4%B1-%C3%9Czerine-Bir%C3%87al%C4%B1%C5%9Fma.pdf adresinden erisildi.

    Saracoglu, C (2018) ‘The Syrian Conflict and the Crisis of Islamist Nationalism in Turkey’, Turkish Policy Quarterly, Volume 16 Number 4: 17-26.

    Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ icinde O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91.

    Terzioglu, A. (2017) ‘The banality of evil and the normalization of the discriminatory discourses against Syrians in Turkey’, Anthropology of the Contemporary Middle East and Central Eurasia 4(2): 34–47.

    Daily News reports

    Hurriyet

    13.08.2014

    02.09.2015

    08.07.2017

    08.03.2011

    Sozcu

    13.07.2014

    13.08.2014

    11.07.2016

    19.02.2016

    06.08.2016

    17.05.2017

    01.12.2017

    10.03.2018

    01.11.2018

    Yeni Akit

    05.07.2016

    03.09.2018

    09.10.2018

    08.10.2018

    09.02.2018

    24.09.2018

      1. The figures of GIGM as of December 6, 2018. See: http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik (Date of access: December 11, 2018).

     

      1. For UNHCR figures see, see http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year (Date of access: 11 December 2018).

     

      1. See http://www.hurriyet.com.tr/gundem/afad-kampinda-iki-yilda-40-cocuk-istismari-40387923 (December 6, 2018).

     

      1. UNHCR September 2018 Fact Sheet, see http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf (Date of access: December 11, 2018).

     

      1. See http://www.goc.gov.tr/icerik3/duzensiz-goc_363_378_4710 (Date of access: 9 Aralia 2018).).

     

      1. For a detailed analysis on this issue see Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ in O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91.

     

      1. A retrospective look at AFAD’s internet page as far as 2011 will give enough evidence for the repercussions of this attitude in official documents and bureaucracy. For an example from 2014 see https://www.afad.gov.tr/tr/1681/Turkiyenin-Ortak-Vicdani-Misafirleri-Kucakliyor (Date of access: December 8, 2018).

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-onemli-mesajlar-21386210 (Date of access: December 11, 2018).

     

      1. See slide no. 65: https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf (Date of access: 10 December 2018).

     

      1. See https://www.crisisgroup.org/tr/europe-central-asia/western-europemediterranean/turkey/248-turkeys-syrian-refugees-defusing-metropolitan-tensions (Date of access: December 13, 2018).

     

      1. See https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/bitstream/handle/11543/954/200304063.pdf?sequence=1&isAllowed=y (Date of access: December 13, 2018).

     

      1. For general information and the demands of the demonstrators see

        http://gocmendayanisma.org/2015/09/20/crossing-no-more-basin-aciklamasinin-turkcesi/ (Date of access: December 14i 2018)

     

      1. See http://europa.eu/rapid/press-release_MEMO-16-963_en.htm (Date of access: December 14, 2018).

     

      1. See https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-vize-uygulamas%C4%B1na-ge%C3%A7iyor/a-18965827 (Date of access: December 14, 2018)

     

      1. See https://www.ntv.com.tr/turkiye/basbakandan-suriyelilere-uyari-suc-isleyen-disarida-kalir,8hNDlOQfnU2PAtIqkkWBFw (Date of access: December 14, 2018).

     

      1. The British daily Guardian prepared an extensive news report on this issue, while no news appeared in the Turkish press concerning this incident. See https://www.theguardian.com/global-development/2018/oct/16/syrian-refugees-deported-from-turkey-back-to-war (Date of access: December 14, 2018).

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-suriyelilere-vatandaslik-imkani-verecegiz-37304608 (Date of access: December 15, 2018).

     

      1. See https://tr.sputniknews.com/turkiye/201707051029138269-icisleri-bakanligi-suriyeliler-turkiye-suc-orani/ (Date of access: December 15, 2018).

     

      1. See http://www.milliyet.com.tr/42-suriyeli-daha-esenyurt-tan-ulkelerine-istanbul-yerelhaber-2987384/ (Date of access: December 15, 2018).

     

      1. See http://www.hurriyet.com.tr/5-multeci-kampi-kapatilacak-suriyeliler-sinira-40915006 (Date of access: December 1, 2018).

     

      1. Doğanay Ü ve Çoban Keneş H (2016)., “Yazılı Basında Syrian ‘Refugees’: Ayrımcı 177 Söylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekçelerinin İnşası”, Mülkiye Dergisi, 40 (1), 143-184.

     

  • AKP Döneminde Medyada Mülteci Temsili

    AKP Döneminde Medyada Mülteci Temsili

    Raporda; AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne dek, Türkiye’ye yönelen göç hareketliliği, geçici veya kalıcı olarak Türkiye’nin çeşitli şehirlerine yerleşen göçmenlerin durumları ve yerli nüfusla ilişkileri, Türkiye’nin göç politikası ve göçmenlerin faili veya mağduru olarak sunuldukları olaylar, durumlar Sözcü, Hürriyet ve Yeni Akit gazeteleri taranarak takip edildi. Bu gazetelerde göç süreçleri, göçmenler ve Türkiye’nin göç politikalarının nasıl çerçevelendiği, temsil edildiği tespit edilmeye çalışıldı.


    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-7 (Ekim-2018)

    AKP DÖNEMİNDE MEDYADA MÜLTECİ TEMSİLİ
    Funda Cantek-Cavidan Soykan

    Giriş

    Yaklaşık 17 yıllık iktidarı boyunca, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) göç politikası, politika belgeleri ne kadar değişirse değişsin, söylem ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, göçmenleri iç ve dış politikada pazarlık malzemesi olarak kullanmak üzerine kuruluydu. Bunun yanında, Müslüman ve Türk nüfustan oluşan bir coğrafi bölgenin, özellikle de şiddet, yoksulluk ve sömürü düzeni içinde yaşayan, mağdur ve mazlum olarak nitelenen halkların hamiliğine soyunma planının, Suriye’deki iç savaşın kazananlarından olma hedefinin bir parçasıydı. Batıyla ve batı dışı ülkelerle ilişkilerin seyrine göre, göç politikası biçim değiştiriyordu ama özünde göç süreci ve göçmenler hep araçsallaştırılıyorlardı. Göçmenler, bazen himayeci bir tavırla ve kardeşlik söylemi içinde sahipleniliyor, bazen de yük olarak görüldükleri dile getiriliyor, hatta kriminalize ediliyorlardı. Dolayısıyla göçmen kitlesi de bu politikanın seyrine göre bazen mağdur ve mazlum, bazen kardeş, bazen de zoraki misafir olarak işaretleniyordu.

    AKP’nin bu politikasının inşası, yaygınlaştırılması ve bu politikaya ilişkin rıza üretilmesi sürecinde medya hep önemli bir rol oynadı. Başlangıçta, hükümete yakın bir yayın politikası izleyen medya organlarının desteğiyle yaygınlık kazanıp onay arayan bu politikalar, ulusal düzeyde yayın yapan birçok medya organının hükümetin denetimine girmesi veya hükümete yakın sermaye grupları tarafından satın alınmasıyla yıllar içinde baskın hale geldi.

    Bu çalışmada, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne dek, Türkiye’ye yönelen göç hareketliliği, geçici veya kalıcı olarak Türkiye’nin çeşitli şehirlerine yerleşen göçmenlerin durumları ve yerli nüfusla ilişkileri, Türkiye’nin göç politikası ve göçmenlerin faili veya mağduru olarak sunuldukları olaylar, durumlar Sözcü, Hürriyet ve Yeni Akit gazeteleri taranarak takip edilmiştir. Bu gazetelerde göç süreçleri, göçmenler ve Türkiye’nin göç politikalarının nasıl çerçevelendiği, temsil edildiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Örneklem olarak bu üç gazetenin seçilmesinin nedeni, üçünün de hitap ettikleri kitlenin birbirinden büyük ölçüde farklı olmasıdır. Hürriyet, uzun yıllardır Türkiye’nin çok satan, ortalama ve heterojen bir okur kitlesine hitap eden gazetesidir. Yayın politikası farklı iktidarlar döneminde bir ölçüde farklılaşsa da, özellikle son dönemde iktidara yakın bir sermaye grubuna satılmış olsa da hala her kesimden okura hitap edebilmektedir. Sözcü, ulusal solun temel değerleri ve argümanlarını şiar edinmiş bir yayın politikasına sahiptir. İçeriğini baskın biçimde AKP karşıtlığı ve Cumhuriyet rejimi savunuculuğu üzerine kurmaktadır, muhalefet partisi CHP haber kaynakları arasında önceliklidir. Yeni Akit ise farklı bir adla çıktığı tarihten bu yana AKP destekçisi bir yayın organı olarak bilinmekte, değişen hükümet politikalarının meşruiyetini ve onay görmesini sağlamaya yönelik, taraf olduğunu açıkça belli eden bir yayıncılık yapmaktadır. Bu üç ayrı bakış açısıyla biçimlenen yayın politikalarıyla ortaya çıkan içerikler, zaman zaman çakışsalar da aynı olaylar ve durumlar karşısında farklılaşmaktadır.

    Üç gazete taranırken, 2002’den beri, Türkiye’ye yönelik göç hareketlerinde dönüm noktası sayılabilecek olaylar, kararlar ve anlaşmalar temel alınmıştır. Kitlesel düzeyde ses getiren gelişmelerin yaşandığı tarihlerdeki gazete içerikleri analiz edilmiştir.

    AKP’nin Göç Politikaları

    Suriye’de devam eden çatışmalar, dünya tarihinde görülmüş en büyük zorla yerinden etme ve mültecilik tecrübesine neden oldu. Suriye’ye komşu olması nedeniyle Ürdün ve Lübnan ile birlikte bu durumdan en çok etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye, İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) verilerine göre, 3,611,834 Suriyeli mülteciye koruma sağlamakta.[1] Suriye’deki çatışmalar nedeniyle, ülke dışına çıkmak zorunda kalmış Suriyelilerin % 63’ü bugün Türkiye’de yaşıyor (BM Kadın Birimi, 2018: 65). Suriyeli mültecilerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) 2017 yılı kayıtlarına göre, çeşitli ülkelerden 346,800 sığınmacı da halen Türkiye’de uluslararası koruma başvurusunun sonucunu bekliyor.[2]

    Türkiye yaklaşık dört milyonluk mülteci nüfusu ile 2014’ten beri dünyada en çok mülteci barındıran ülke konumunda. 2011 Nisan’dan itibaren ülkeye giriş yapan Suriyeli mültecilerin barınma ihtiyacı kısmen de olsa barınma merkezleri (kamplar) eliyle karşılanmıştı. Sayıları yirmi beşi bulan kamplar, çatışma bölgesine yakın olmaları, ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin denetimine açık olmamaları, içerisinde yaşayan mültecilerin uzun süreli dış dünyadan kopuk kalmaları ve sonucunda da Türkiye toplumu ile kaynaşıp yerleşik yaşama geçmelerine engel olmaları nedeniyle eleştirilmişti. Kamplar her ne kadar AKP iktidarı tarafından yüksek standartlara sahip, dünyaya örnek olarak tanıtılmışsa da, ilk açıldıkları yıldan itibaren dönem dönem kadın ve çocuklara yönelik cinsel taciz ve istismar haberleri ile de gündeme geldi. En son 2017 yılında Nizip kampında görevli personelin 2014 ile 2016 yılları arasında kırk çocuğu istismar ettiği, yargılanıp ceza aldığı ancak kamp sorumlusu Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) personeli hakkında yargıdan kovuşturmaya yer olmadığı kararı çıktığı haberleri basına yansımıştı. [3]

    Demografik olarak baktığımızda, ülkedeki Suriyeli mültecilerin bir milyon kadarı 15 – 24 yaş arası gruptan ve nüfusun yüzde doksan beşi şehir merkezlerinde yaşıyor. Suriyelilerin yarısı dört büyük şehirde kayıtlı. Bunlar sırasıyla İstanbul, Şanlıurfa, Hatay ve Gaziantep.[4] Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD) ile ortaklaşa hazırladığı 2018 yılına ait ‘Türkiye’de Geçici Koruma Altındaki Kadın ve Kız Çocuklarının İhtiyaç Analizi’ raporuna göre, Türkiye’deki Suriyeli mülteci nüfusunun yarısı kadın ve kız çocuklarından oluşmakta. BM Kadın Birimi’nin bahsi geçen raporu, Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki en önemli sorunlarının barınma ve aşırı yoksulluk olduğunu ortaya koyuyor. Dil engeli nedeniyle kadın mülteciler hak ve hizmetlere erişimde ciddi sıkıntılar yaşarken; erken yaşta evlilik, Suriyeli kadın ve kız çocuklarına aile ve akrabaları tarafından barınma karşılığı zorunlu bir seçenek olarak dayatılmakta. Aşırı derecede kötü yaşam koşulları nedeniyle dayatılan bu evlilikler, aynı zamanda kadınların eğitimlerine devam etmelerinin önündeki en büyük engellerden biri (BM Kadın Brimi, 2018: 62-63).

    Barınma ve yoksulluk sadece Suriyeli mültecilerin değil, Türkiye’deki bütün sığınmacı gruplarının en büyük sorunu. Hiçbir ekonomik, sosyal ve hukuki destek almadan ülke içinde dolaşım özgürlüğü kısıtlanmış olarak yıllarca aynı şehirde yaşamak zorunda olan ve başka bir ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen Türkiye’deki sığınmacılar yoksullukla mücadele ediyor. 2011 yılında Suriyeli mülteciler gelene dek, Türkiye’deki sığınmacıların yaşadığı sorunlar medyada Ege Denizi’nde meydana gelen kazalar dışında yer bulmuyordu. Kaza haberlerinde en çok öne çıkan konu ise, devletin ihmali değil de, insan kaçakçıları olarak ifade edilen göçmen kaçakçılarının insafsızlığı ve acımasızlığı oluyordu. Türkiye’deki iltica sisteminden umudu kesip, Batı Avrupa’da bir ülkeye ulaşmak için kaçakçılara yüklü miktarlar ödemek zorunda kalan veya Türkiye’ye zaten Yunanistan’a geçiş yapmak için gelen sığınmacılar ancak kazalarda hayatlarını kaybettiklerinde ‘kaçak göçmen’ olarak manşetlerde yer alıyorlardı.

    Bugün Türkiye’deki göçmen ve mültecilerden bahsettiğimizde aklımıza nedense sadece Suriyeli mülteciler gelmekte. Şüphesiz ki, bunda medyanın mülteciyi ve daha genel olarak yabancıyı nasıl çerçevelediği çok önemli bir rol oynamakta. Mülteci hakkında dolaşımda olan bilgiyi üreten siyasi aktörler ise de, bu bilginin belirli bir çerçevede sunulmasını ve bireylere ulaşmasını sağlayan medya (Helbling, 2004’ten aktaran PS:EUROPE, 2017:4). Oysa ki, GİGM’e sığınma başvurusu yapmamış, hiç bir kaydı bulunmayan veya resmi bir koruma talebinde bulunsa dahi, bu talebi çeşitli şekillerde geri çekilmiş sayılan veya Türkiye’ye gelip de, burada uluslararası koruma talep etmek istemeyen sığınmacılar da, Türkiye’deki mülteci nüfusunun bir parçası. Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, sığınma/iltica talebi olan ama bu talebi yetkili makamlar tarafından incelenip, henüz mülteci statüsü tanınmamış olan herkesi bu çalışma kapsamında mülteci olarak ifade ettiğimizi belirtmemiz gerekir. Bunun sebebi, dünyada mülteci hukukunu düzenleyen en temel belge olan 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme’nin El Kitapçığı’na göre, bir kişi Sözleşme’deki kriterleri taşıdığı takdirde mülteci olarak tanımlanır. Kişi tanınma ile mülteci olmaz; mülteci olduğu için kendisine statü tanınır (UNHCR, 1992: para. 28).

    BMMYK kayıtları son birkaç yıl için rakamlarda bir düşüş gösterse de, aslında Suriyeliler dışında Türkiye’de koruma ihtiyacı içinde olan sığınmacıların sayısı konusunda bir fikir edinebilmek için sınırlarda durdurulan ve Jandarma tarafından yakalanıp, hapsedilen göçmenlerin sayısına da bakmak gerekir. Resmi olmayan bir yoldan ülkeye giriş veya çıkış yaparken yakalanan veya ülke içinde seyahat belgesi olmadan seyahat ederken durdurulup alıkonulan göçmenler, resmi olarak düzensiz göç(men) olarak tanımlanmaktadır. Her ne kadar medyada ‘kaçak’ olarak nitelendirip kriminalize edilseler de, düzensiz göçmenler herhangi bir suç işlememiş kişilerdir ve uluslararası koruma ihtiyaçları olabilir. Onlar, normal bir vatandaş için hiç bir sorun teşkil etmeyen pasaport veya seyahat belgesi edinme veya gideceği ülkenin vizesini alma imkânı olmayan ve bu yüzden ülke sınırlarını geçebilmek için hayatlarını çoğu zaman kaçakçılara başvurarak tehlikeye atan kişilerdir. GİGM rakamlarına bakacak olursak, 2018 yılı içerisinde ‘yakalanan’ göçmen sayısı 251,794. Bu kişilerin hangi ülkelerden olduğuna baktığımızda ana-akım medya diliyle neden ‘kaçak’ olarak nitelenemeyeceklerini de anlamış oluruz. 2017 yılı verilerine göre en fazla düzensiz göçmenin geldiği ülkeler sırasıyla Suriye (50,217), Afganistan (45,259), Pakistan (30,337) ve Irak (18,488).[5] Bu kişilerin sınırdışı işlemleri başlatılmadan varsa koruma taleplerinin değerlendirilmesi ve Türkiye’deki sığınma prosedürü konusunda bilgi verilmesi gerekmektedir. Ancak insan hakları örgütlerinin sıklıkla ifade ettiği gibi, bu alanda Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri, sığınmacıların formel ve enformel yollardan prosedüre erişimlerinin engellenmesidir.[6]

    Türkiye’de hem politika belgelerinde, hem de medya dilinde ‘kaçak’ yerine ‘düzensiz’ ifadesinin kullanılmaya başlaması çok uzun bir zaman almıştır. Düzensiz göçmen ifadesi ilk kez AKP döneminde Avrupa Birliği Müktesebatı’na uyum kapsamında kabul edilen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile hukuki olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yine de medya dilinde kriminalize eden, ayrımcı kaçak ifadesinin kullanımın tamamen ortadan kalktığını söyleyemiyoruz.

    Türkiye’nin İkili Sığınma Sistemi

    Türkiye’de bugün mülteci koruması ikili bir yapıya sahip. Mevcut hukuki ve kurumsal yapı, tamamen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde inşa edilmiştir. Bu ikili yapının ilk ayağında, mülteci denilince ilk akla gelen grup olan Suriyeliler için düzenlenen geçici koruma prosedürü, diğer ayağında ise 2013 yılında kabul edilen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile işleyen uluslararası koruma (eski adıyla sığınma) prosedürü bulunmaktadır. AKP Suriyeli mülteciler için en baştan beri açık kapı politikası izleyeceğini deklare etmiştir. Bundan kastedilen uluslararası mülteci hukukundaki temel ilke geri gönderme yasağına (principle of non-refoulement) dayalı temel düzeyde bir korumadır. Buna göre, Türkiye’ye toplu olarak giriş yapıp, koruma talep eden Suriyeliler can güvenliklerinin tehlikede olacağı Suriye’ye geri gönderilemezler, ancak bireysel prosedüre başvurup, uluslararası korumadan da yararlanamazlar.

    Bireysel bir prosedür olan uluslararası koruma Suriyeliler dışındaki gruplara uygulanır. Sığınmacılar hukuki olarak uluslararası koruma adı altında düzenlenen üç farklı statüden birine başvurma hakkına sahiptirler. Bunlar sırasıyla sadece Avrupa’dan gelen sığınmacıların başvurabildikleri ‘mülteci’ statüsü; Avrupa dışından gelen, diğer bir deyişle Türkiye’deki neredeyse tüm sığınmacıların başvurduğu ‘şartlı mülteci’ statüsü ve bu iki grup dışında kalıp da, ülkesine geri gönderildiği takdirde ölüm cezası, işkence veya kötü muamele veya yaygın şiddet olayları nedeniyle şahsına yönelik ciddi hayati tehlike ile karşılaşma riski olanların başvurabildiği ‘ikincil koruma’ statüsüdür. Sonuç olarak hem geçici korumadan hem de uluslararası korumadan yararlanan mülteciler belirsiz bir gelecekle karşı karşıyadırdırlar çünkü Türkiye 1951 Sözleşmesi’ne taraf olurken seçtiği coğrafi sınırlama nedeniyle Avrupalı olmayan hiç kimseye mülteci statüsü tanımamaktadır.

    Türkiyelilerin Mülteci Algısı

    AKP iktidarının diğer mülteci gruplarından farklılaşan Suriyeli mülteciler politikası, izlediği dış politika ile doğrudan bağlantılı olmuştur. Her şeyden önce Suriye söz konusu olduğunda izlenen dış politika hiç bir zaman taraflar üstü bir çizgide olmamıştır. 2011’de Suriye’de rejime karşı isyan ilk başladığı andan itibaren, Suriye meselesi AKP için yeni ideolojik hegamonya arayışının ve Kemalist milliyetçilik ve ulusal kimlik projesinin yeniden yapılandırılmasının temel bileşenlerinden biri olmuştur. İzlenen Suriye siyaseti ulusal kimliğin Osmanlı geçmişi ve İslam dini üzerinden yeniden şekillendirilmesinde bir araçtır. Eski Osmanlı toprağı olarak görülen Suriye toprakları ve Suriyeli mültecilere karşı izlenen politika, iç politikadaki gelişmeler ve özellikle de Kürt sorunu konusunda AKP’nin izlediği siyaset ile bire bir bağlantılıdır (Saraçoğlu, 2018: 19-21).

    Suriyeliler ülkeye ilk giriş yapıp, kamplara yerleştirildikleri dönemden itibaren AKP’nin izlediği bu politka gereği oldukça uzun bir süre ‘Müslüman kardeşlerimiz’ ve ‘misafirlerimiz’ olarak anılmışlardır.[7] Suriye’de rejimin kısa sürede düşeceği beklentisi medyaya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2012’de yaptığı bir konuşmada “Şam’a gideceğiz. Emevi Camisi’nde namaz kılıp, Suriyeli kardeşlerimizle kucaklaşacağız” sözleriyle yansımıştır.[8] Bu söylem iktidar tarafından 2014 yılı Ekim ayında Geçici Koruma Yönetmeliği kabul edilene kadar sürdürülmüştür. 2015 yılı Suriyelierin aslında geçici değil kalıcı; misafir değil mülteci olduklarının hem Suriyeliler hem de Türkiye toplumu tarafından yavaş yavaş kabul edilmeye başlandığı yıldır (BM Kadın Brimi, 2018: 65; Biner & Soykan 2016). Bu ilk dört yıllık süreç boyunca iç politikada muhalefet AKP’nin Suriye siyasetini eleştirir ve bu söyleme karşı çıkarken hedef şaşırmış ve özellikle seçim dönemlerinde popülist bir yaklaşımla Suriyeli mültecilere karşı ayrımcı ve kimi zaman da ırkçı bir söylem geliştirmiştir. Sanki Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukukundan kaynaklı hiç bir yükümlülüğü yokmuş, sanki geri gönderme yasağı ve 1951 Sözleşmesi hükümleri Türkiye’yi bağlamıyormuş gibi, muhalefet partileri özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi her fırsatta Suriyelilerin geri gönderileceğini ifade etmiştir. Bu iki farklı kutuptaki söyleme maruz kalan Suriyeli mülteciler ise sosyal medya aracılığı ile yayılan “devletten maaş alıyorlar”, “telefon faturası ödemiyorlar”, “sınavsız üniversiteye gidiyorlar” gibi yalan haberler yüzünden ırkçı saldırıların hedefi olmuşlardır. Öyle ki, bu söylem mültecilere hizmet veren sağlık çalışanları üzerinde bile etkili olmuş; doktorların dil engeli nedeniyle anlaşmakta zorlandıkları Suriyeli mültecilerden ayrımcı bir dille şikâyet ettikleri aktarılmıştır (Terzioğlu, 2017). Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından yapılan Bilgiden Algıya: Türkiye’de Sığınmacı-Göçmen ve Mülteci Algısı Üzerine çalışmada yerli halkın ayrımcı tavrı ve geliştirdiği nefret söyleminin yanında medyanın ayrımcı ve hedef gösterici tavrı da ortaya konmuştur. Çalışmada Blinder’e atıfla, medyanın yalnızca ev sahibi toplum için potansiyel tehditleri vurgulayan tasvirler yoluyla göçmenlerin ve mültecilerin ‘ötekileştirilmesini’ teşvik etmekle kalmayıp, göçmenleri insani özelliklerinden ayırarak bunun sonucunda ortaya çıkabileceklere ilişkin hazır halde gerekçelendirmeler yapabileceği iddia edilmektedir (PS:EUROPE, 2017: 4).

    Suriyeli mülteciler, sürekli olarak medya tarafından “vatanını savunmaktan kaçan, korkak, devletten maaş alıp yan gelip yatan tembel, bilinçsizce çocuk sahibi olup üreyen, hastalık yayan, Türk vatandaşlarının elinden işlerini alan, kültürel olarak ‘Türklere göre’ geri bir toplum” olarak resmedilmektedir. Feminist zorunlu göç çalışmaları uzun süreli mültecilik, göç ve savaş durumlarında mülteciler ve yeni yerleşilen ülkedeki toplum arasında giderek keskinleşen buna benzer [iyi] biz ve [kötü] öteki ayrımlarına ve yaratılan ikiliklere karşı çıkmıştır. Göçün kadınlaşması (feminization of migration) literatürde ilk kez uluslararası göç ve göçe dair süreçlerde kadınların varlığının görmezden gelinmesini ve erkeğe bağımlı ele alınmalarını eleştirmek için kullanılmıştır (Kofman, 2004). Bu kavram aynı zamanda ailede ve emek piyasasında göç ile değişen cinsiyet rollerini/rejimini anlatmak için de kullanılır ve sadece kadın mültecilerin değişen rolüne/durumuna işaret etmez. Göç süreçlerinde kadınlar gibi erkekler de pasif, güçsüz, iş ve statü kaybı nedeniyle zayıf olarak kodlanabilir. Özellikle milliyetçi söylemde, aynı Türkiye medyasında olduğu gibi erkeklerin asker kaçağı, vatanını savunmaktan aciz kişiler olarak aşağılanarak kadın(sı)laştırılması çok yaygındır (Hyndman&Giles, 2011: 363). Medyada mülteci çocuklar da dilenen, sokakta başıboş dolaşıp mendil satan, suça karışmış ve mağdur olarak resmedilmektedir.

    İstanbul Politik Araştırmalar Enstitütüsü’nün yeni yayınlanan nitel bir araştırmasında, İstanbul’da metrobüs kullanan ve/veya metrobüs hattında yaşayanlarla yapılan görüşmelerde katılımcıların çoğu mültecilerin/yabancıların sayısının artması nedeniyle, artık kendilerini kendi ülkelerinde yabancı gibi hissettiklerini ifade etmişlerdir. Katılımcıların yarısı birlikte yaşama konusunda çözüm sorulduğunda, Suriyelilerin çocukları ile birlikte geri dönmeleri gerektiğini söylemektedirler. (İstanpol, 2018: 7). Araştırma iki toplum arasında katılımcılar tarafından net bir biz ve onlar ayrımının çizildiğini ve yabancı olarak tanımlanan Suriyelilerin hiyerarşik olarak Türkiyelilere göre daha aşağıda konumlandığını göstermektedir (İstanpol, 2018: 20). Bu negatif tutumun ve yargıların temel sebeplerinden birinin Türkiye’deki yabancı düşmanlığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bilgi Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından 2017 yılı içerisinde yürütülen ‘Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması’nda pek çok konuda siyasal kutuplaşma içinde olan farklı parti tabanlarının (AKP, CHP, MHP, HDP ve İyi Parti) ortaklaştıkları ve aralarındaki farkın kapandığı tek konunun Suriyelilerin savaş bittiğinde ülkelerine geri dönmeleri olduğu görülmüştür.[9] Suriyeli mülteciler özellikle ekonomi açısından bir yük olarak görülmekte ve eğitim ve sağlık gibi alanlarda onlara verilen yardım ve hizmetler toplumda öfkeye neden olmaktadır. Uluslararası Kriz Grubu’nun 2018 yılında yayınlanan ‘Türkiye’deki Suriyeli Mülteciler: Kentsel Gerilimleri Azaltmak’ raporuna göre, 2016 yılı aynı dönemine göre 2017 yılının ikinci yarısında Suriyeli mültecilerle bağlantı adli vaka ve toplumsal gerginlikler üç kat artmış; bu olaylarda 24’ü Suriyeli, en az 35 kişi hayatını kaybetmiştir. Rapora göre, olayların artmasındaki başlıca sebepler yerel halkın Suriyelilere sosyal yardım ve kamu hizmetlerine erişimde öncelik verildiğine inanması ve yetkililerin iki toplum arasında yaşanan gerilimleri çözmek yerine hasıraltı etmesidir.[10]

    AKP’li Yıllarda Türkiye’nin Göç Politikasındaki Dönüşüm

    AKP iktidarı döneminde Türkiye ilk kez Avrupa Birliği (AB) üye ülkelerinin sahip olduğuna benzer bir göç yönetimi politikasına geçiş yapmıştır. 2010 ile 2012 yılları arasında hazırlanan ve 2013 yılında Meclis’te kabul edilen bir yasa ile, Türkiye’de yaşayan tüm göçmen (yabancı) ve sığınmacıların statü ve hakları ilk kez tek bir hukuki metinde düzenlenmiştir. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK), ülkenin ilk iltica kanunu olma özelliğini taşıyıp, aynı zamanda Türkiye’nin göç politikasının Avrupa Birliği ile uyumlaştırılması işlevini de yerine getirmiştir. Türkiye’nin göç politikası, 2000’lerin başında başlayan AB Uyum Süreci ile paralel olarak yeniden şekillenmiştir. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü adıyla düzenlenen yeni kurumsal yapı, Suriyeli ve diğer sığınmacılara uygulanan koruma prosedürü, göçmenlere (yabancılara) tanınan yeni statü ve bağlı haklar, sınır ve sınırdışı politikaları ve Türk vatandaşlığına kabule dair yapılan yasal değişiklikler, bu yeniden şekillenen göç politikasının belli başlı çıktılarıdır.

    Her ne kadar AB adaylığı, göç konusunda politika oluşturmada özellikle 2005 sonrası dönemde Türkiye için temel itici güç olsa da, bu süreç kesinlikle tek taraflı ve doğrusal olarak ilerlememiştir (Paçacı-Elitok, 2018). Türkiye hiç bir zaman AB politikalarının pasif bir alıcısı olmamış; ülkenin sosyal, siyasal ve tarihsel iç dinamikleri de bu sürecin karşılıklı bir pazarlık şeklinde geçmesinde etkili olmuştur. Aslında geriye doğru baktığımızda Türkiye’nin farklılaşan Suriyeli mülteciler yaklaşımına rağmen, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana izlediği göç politikasının özünde değiştiğini söylemek mümkün değildir. Bu politikanın iki temel bileşeni olarak görebileceğimiz ‘göçmen’in tanımı ve kimlerin bu topraklarda mülteciliğe (uluslararası korumaya) kabul edileceği hususu AB adaylığı ile başlayan politika transferi sürecinde hiç bir değişikliğe uğramamıştır. Türkiye hala 20. Yüzyılın başında olduğu gibi, ulus devlet inşa sürecini dayandırdığı homojen Türk kimliği oluşturma ve koruma refleksini göç söz konusu olduğunda devam ettirmekte ve Sunni İslam’a dayalı bir ‘Türklük’ üzerinden kimin ülkeye göçmen olarak kabul edileceğine göre bir göç politikası izlemektedir. Bu yüzden de Türkiye kimin ülkeye mülteci olarak kabul edileceği konusunda, 1951 Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi sınırlamayı üyelik şartı olmasına rağmen kaldırmamıştır. Bu coğrafi sınırlama nedeniyle daha önce de ifade ettiğimiz gibi Türkiye’de Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden gelenler dışında hiç kimse YUKK’a göre mülteci statüsü alamamaktadır. Geçici koruma 2014 yılı Ekim ayında hukuki olarak düzenlenebilmiş ve üç yıllık süreç hem Türkiye toplumu hem de Suriyeliler için belirsizlik içinde geçmiştir.

    Suriyeliler gibi Türkiye’den koruma talep eden Afganlar, Iraklılar, İranlılar, Somaliler ve Sudanlılar da Türkiye’de mülteci korumasından yararlanamamaktadır. Türkiye’de hem Suriyeliler için sağlanan geçici koruma, hem de 1951 Sözleşmesi gereği tanınan uluslararası koruma geçici bir nitelik taşımaktadır. Diğer bir ifadeyle bu her iki koruma türünden yararlanan Suriyeli ve Suriyeli olmayan sığınmacılar ülkede kaç yıl yaşarsa yaşasınlar, diğer göçmenlerin (yabancıların) aksine ülkede geçirdikleri süreye bağlı olarak vatandaşlığa başvuramazlar. Tam da bu nedenle, Türkiye’nin yeni göç politikasının geçmişle bağlantısını koparmayıp, etnik ve dinsel temelli bir milliyetçiliğin etkisi altında olduğunu söyleyebiliriz (Koser – Akcapar; Simsek 2018: 180). AKP iktidarı döneminde göçe dair izlenen politikaya biraz daha yakından bakacak olursak, geçmişle bağlantıya rağmen yine de belli başlı birkaç dönemselleştirmeden söz edebiliriz.

    Bunlardan ilki 2002’den 2012 yılına kadar süren ve AB Uyum Süreci çerçevesinde AB’nin ortak göç ve iltica rejimine Türkiye’nin içerilmesi olarak tanımlayabileceğimiz, yeni bir göç ve iltica yasasının hazırlandığı ama göç ve göçmenin hükümetin çok da gündeminde olmadığı bir zaman dilimi olacaktır. Bu dönemde AB açısından en önemli konu, göç yolları üzerinde transit bir ülke haline gelen Türkiye’den Yunanistan’a düzensiz (kaçak) göçün önlenmesi iken, Türkiye’de ise Ege Denizi’nde meydana gelen kazalar sivil toplum örgütleri tarafından gündemleştirilmeye çalışılmaktaydı. AKP’nin ilk iki iktidar dönemine denk gelen bu zaman diliminde göç ve göçmenler konusu örneğin 2002 seçim beyannamesinde yer almamaktadır.[11] Göç ve göçmenler denince sadece yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları ve onların yaşadığı sorunlar gündemleştirilmiştir.

    İkinci dönem ise, 2011 yılı Nisan ayında Suriyeli mültecilerin ülkeye girmeye başlaması ile birlikte, önce hazırlanan yeni göç ve iltica yasasının ve sonra da onun kabulü ile kurulan yeni kurumsal yapı olan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün hükümet tarafından dış politika çıkarları doğrultusunda bir kenara itildiği bir zaman dilimine denk gelmektedir. Bu dönemde Meclis’te 2013 yılında kabul edilen yeni kanundan ve onunla oluşturulan yeni göç politikası araçlarından ziyade, Başbakanlık ve ona bağlı AFAD bir aktör olarak öne çıkmıştır. Bunda henüz kuruluş aşamasında olan yeni teşkilatın yetersizliği kadar, hükümetin Suriye politikası da etkili olmuştur. Hükümet yanlısı medya ise izlenen dış politikaya karşılık iç politikada rıza üretilmesi için Suriyelileri Türk misafirperverliğine muhtaç, Müslüman din kardeşlerimiz olarak kodlamıştır. Dünya tarihinin en büyük ‘mülteci krizi’ göç ve göçmen politikasının parçası olmaktan çıkıp, AKP tarafından pragmatik bir yaklaşımla iç ve dış politika aracı haline getirilmiştir (Danış, 2016: 8). Bu dönem, 2014 yılı Ekim ayında Suriyelilere geçici koruma tanınması ve Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün Suriyeli mültecilere dair AFAD’dan yetki devralmaya başlaması ile birlikte 2015 yılı ortalarına kadar sürmüştür. Geçici korumanın hukuki olarak düzenlenmesi ile birlikte misafir söylemi de yavaş yavaş yerini mülteciye bırakmaya başlamıştır.

    Üçüncü bir dönem, 2015 ‘uzun göç yazı’ ile başlayan (Kasparek; Speer, 2015) Suriyeli mültecilerin ve genel olarak göçün iç ve dış politikada AKP iktidarı tarafından tam anlamıyla bir koz olarak kullanıldığı, Suriyeli mültecilerin pazarlık konusu haline getirildiği bir dönemdir. Mayıs 2015 itibariyle Türkiye resmi olarak olmasa da, meşhur açık politikasını terk etmiştir. Suriye’den gelenler artık sınırı ancak kaçakçılara para ödeyerek ve askerlere rüşvet vererek geçer hale gelmiştir. Geleceğe dair belirsizlik ve ekonomik – sosyal haklara erişimde yaşanan sıkıntılar nedeniyle Suriyeli mültecilerden kampları terk edenler olmaktadır (Biner & Soykan 2016). Uluslararası Göç Örgütü rakamlarına göre 2015 yılında yaklaşık bir milyon kişi Türkiye ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya düzensiz yollardan geçiş yapmıştır (IOM 2015). Eylül ortası iltica talep etmek için Almanya’ya giden 3700 kişilik bir grubun Münih tren istasyonunda halk tarafından sevgi gösterileri ile karşılanması sonucu, çoğunluğu Suriyeli ve Afgan yaklaşık 3000 mülteci Yunanistan ve Bulgaristan sınırına, Edirne’ye doğru İstanbul’dan yürüyüşe geçer.[12] Ege Denizi’ndeki kazalara referansla, “Sınırları Açın! Ege’de Ölümlere Son! Crossing No More!” sloganı ile düzenlenen eylem, birkaç gün sonra Başbakan Ahmet Davutoğlu ve GİGM’den bürokratların Suriyelileri temsilen bir grup ile buluşması ile sona erer. Suriyelilerin taleplerini kabul eden ve grupla dayanışma sergileyen hükümet böylece, meşhur 2016 mülteci pazarlığı için AB’ye karşı siyasi bir koz elde etmiş olur (Kaşlı, 2017 aktaran Ataç ve diğerleri, 2017:13). Sonbahar aylarında da devam eden göçü durdurmak için Almanya Başbakanı Merkel’in attığı adımlarla, AB ile Türkiye arasında 18 Mart 2016’da Brüksel’de bir mutabakata varılır. İstenmeyen göçü durdurma ve Suriyeli mültecileri ülkede tutma karşılığı, Türkiye gerileyen insan hakları ve demokrasi karnesine rağmen, içerde muhalif kesimlere karşı izlediği baskıcı politikayı daha da arttırabilmek için AB’den bir nevi açık çek almıştır (Atac ve diğerleri, 2017: 14). Bu anlaşma aslında AB Uyum Süreci çerçevesinde oluşturulan yeni göç politikasının Türkiye’de o zamana dek görünmeyen bir yüzünü gösterir. Türkiye’nin AB’den transfer ettiği yeni göç politikası esasen göç yönetimi adı altında geri kabul anlaşmaları, hızlandırılmış iltica prosedürü, idari gözetim ve sınırdışı gibi neoliberal göç kontrolü mekanizmalarının üyelik şartı olarak Türkiye’ye transfer edilmesidir. Maksat AB’nin dış sınırlarının ve ortak iç pazarının istenmeyen göçlere karşı komşu ülkeler eliyle (bu sefer Suriyeli akınına karşı) korunmasıdır. Bunun için Türkiye ilk etapta üç, toplamda altı milyar avro ve vatandaşlarına gerekli şartları sağladığı takdirde Schengen bölgesi için vize serbestisi tanınması sözü karşılığı bu göreve talip olur. Bu anlaşmaya göre, 20 Mart 2016 tarihi itibariyle Türkiye’den Yunan adalarına düzensiz yollardan geçen tüm göçmenler Türkiye’ye iade edilecek; Yunan adalarından Türkiye’ye geri gönderilen her bir Suriyeli için Türkiye’den bir Suriyeli AB’de yerleştirilecek ve Türkiye AB’ye olan düzensiz göçü önlemek için gerekli her türlü önlemi alacaktır.[13] Bu görevler, tam da Türkiye’nin Suriyelilere karşı AB’nin sınır bekçiliğine başladığının göstergesidir. Resim Ocak ayında üçüncü ülkelerden gelecek Suriyeliler için uygulamaya konan vize zorunluğu ile zaten tamamlanmıştır.[14] Mutabakat kapsamında Türkiye’yi düzensiz yollardan terk edip de, Yunanistan’dan iade edilenlerin eğer isterlerse sığınma sistemine erişimlerinin sağlanıp sağlanmadığı belli değildir. AB fonları ile inşa edilen yeni geri gönderme merkezleri ile idari gözetim kapasitesini tek seferde on beş bin kişiye (GİGM 2018) kadar çıkaran Türkiye, kaçmaya çalışanları hapsederek AB kalesi için bekçi rolünü layıkıyla yerine getirir. Suriyeliler artık “Müslüman kardeşlerimiz, misafirlerimiz” değil; kontrol edilmesi ve Türkiye’de tutulması gereken bir nüfus, tekrar istenmeyen bir “göç akını”dır.

    Dördüncü dönem olarak tanımlayabileceğimiz 2016 Anlaşması ile başlayan ve 15 Temmuz gecesi yaşanan başarısız darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile devam eden dönemde ise Türkiye artık mülteciler için açık bir cezaevi haline gelmiştir. Türkiye – Suriye sınırına örülen duvar ve sıkı bir şekilde uygulanan vize politikası ile ülke Suriyelilerin giriş çıkışına tamamen kapalı hale gelmiştir. Her iki uygulama da yeni mültecilere yıllarca açık olan o kapıyı kapatmıştır. Hem Suriyelier, hem de Suriyeli olmayan mülteciler için AB anlaşması doğrultusunda mültecilerin Türkiye’den gitme isteklerini kırmak, AB’ye düzensiz göçün önüne geçmek için çalışma izni yönetmelikleri çıkarılır fakat istihdam artmaz, yoksulluk azalmaz. Çünkü çalışma izni almanın zor şartları, kota uygulaması ve kayıtdışı ekonominin büyüklüğü karşısında işverenler ucuz işgücü olarak gördükleri mültecileri sömürmek varken, izin alma zahmetine girmek istememektedirler (Bélanger &Saraçoğlu, 2018).

    20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen ve iki yıl süren OHAL boyunca kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile temel hak ve özgürlükleri gerileten ciddi yasal değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan biri de, YUKK’ta 676 sayılı KHK ile yapılan, hakkında sınırdışı kararı alınacaklara dair değişikliktir. Mülteci hukukunun temel ilkesi olan geri gönderme yasağının altını oyan bu değişiklik ile Türkiye’den koruma talebinde bulunmuş Suriyeli ve Suriyeli olmayan mülteciler sığınma prosedürüne dahil olsalar da, yaşamlarının tehdit altında olabileceği ülkelere geri gönderilebilecektir. Bu değişiklik özellikle Suriyeli mültecilere karşı AKP’li bürokrat ve siyasetçiler tarafından sık sık tehdit amaçlı kullanılır. Adli bir vaka olarak başlayıp devletin yeterli önlemi almaması sonucu mültecilere yönelik linç girişimine dönüşen ve her iki toplumu karşı karşıya getiren pek çok olayda yetkililer, Suriyeli mültecilere her an kendilerini sınırdışı edebileceklerini hatırlatırlar. Bu dönemde mülteci ifadesi yerini hemen haddini aşan yabancıya bırakıverir.[15] Daha önce el üstünde tutulduğu söylenen misafirler artık hem tehdit edilmekte hem de gerektiğinde sınırdışı edilmektedirler![16]

    OHAL döneminde insan hakları örgütlerine karşı izlenen baskıcı politikalar, ancak sivil toplum desteği ile korumaya erişebilen sığınmacıları ve Suriyeli mültecileri daha da yalnızlaştırır. Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez 2016 yılı Temmuz başında darbe girişimi öncesi Kilis’te Suriyelilere Türk vatandaşlığı tanınacağını duyurmuştur.[17] Seçimler öncesi büyük tartışmalara yol açan bu haber sonrası, Vatandaşlık Kanunu’nun ilgili hükümlerinde Aralık ayında yapılan değişiklik ile istisnai yoldan Türk vatandaşı olmanın şartları ülkede yatırım yapanlar ve bankada yüksek miktarda parası olanlar lehine değiştirilmiş; iyi eğitimli ve meslek sahibi Suriyeliler için bu hükümler eşitsiz bir şekilde uygulanmış ve yaklaşık 30,000 Suriyeliye Türk vatandaşlığı kazandırılmıştır (Koser – Akcapar; Simsek, 2018: 180).

    OHAL dönemi de önceki yılların yaz ayları ve seçim dönemlerinde olduğu gibi Suriyeli mültecilere karşı çeşitli şehirlerde patlak veren ırkçı saldırılar ve linç girişimleri ile geçmiştir. 2017 yılı Temmuz ayında sosyal medyada başlayan mülteci karşıtı ırkçı eylem (#Suriyeli istemiyoruz ve #Suriyelier sınırdışı edilsin) dokuz aylık hamile Suriyeli bir kadının, eşinin işyerinden iki arkadaşı tarafından tecavüz edilip on aylık bebeği ile birlikte öldürülmesi ile son bulmuştur. İç İşleri Bakanlığı ilk kez bir açıklama yaparak, Suriyelilerin suça karışma oranlarını açıklayıp, Türk vatandaşları ile Suriyeli ‘misafirler’ arasında barış çağrısı yapmak durumunda kalmıştır.[18]

    Suriye ve İran sınırlarına örülen duvarlar, Yunanistan ve Bulgaristan’a geçişin tellerle tamamen kapatılması sonucu mülteciler, artık dış politikadan çok bir iç politika malzemesi haline gelmiştir. Suriye içine düzenlenen operasyonlar ile ülkenin güvenli resmedildiği ve gönüllü geri dönüşlerin yerel yönetimler eliyle teşvik edildiği bir dönem başlamıştır. İstanbul’da Ümraniye belediyesi’nin düzenlediği otobüs seferleri ile yaz ayları itibariyle yaklaşık 3000 Suriyeli ülkesine kesin dönüş yapmıştır.[19] Mültecilerin AB için pazarlık değerini kaybetmesi ve ekonomi için yük olarak görülmesi sonucu kamplar da kapatılmaya başlanmıştır. Daha önce dört milyon mültecinin yaklaşık 260.000 kadarına evsahipliği yapan kampların kapatılacağı, bir seçim vaadi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ilk kez 24 Haziran 2018 seçimleri öncesi Gaziantep’teki bir miting sırasında duyurulmuştur.[20] 21 Kasım 2018 tarihli Cumhuriyet’in özel haberine göre ise, İç İşleri Bakanlığı ‘tasarruf’ gerekçesi ile 2018 yılı içerisinde altı kampı kapatmıştır. Durumdan etkilenen 132.990 mültecinin ancak 31.000 kadarı diğer kamplara yerleştirilmiş; kalanı ise nakdi yardımlardan yararlandırılarak aynı büyük çoğunluk gibi kendi imkanları ile yaşamaya bırakılmıştır.

    Medyada Mültecilerin Temsili

    Suriyeli Mültecilerden Önce Türkiye’de Göç ve Göçmen Temsili

    2011’deki büyük göç hareketliliğine kadar, Türkiye’ye gelen göçmenler politik baskılar, cinsiyet kimliğine ve inanca/inançsızlığa yönelik cezalandırma pratikleri ve çatışmalar sebebiyle ülkelerini terk eden İranlılar, Iraklılar, Afganlar, Tacikler ile istihdam ve eğitim için gelen eski Sovyet bloku ülkelerinin vatandaşlarından oluşuyordu. Daha sonra bunlara Afrika ülkelerindeki yoksulluk ve sağlıksız yaşam şartlarından muzdarip bir göçmen kitlesi eklendi. Bu dönemde göçmenler medyada çoğunlukla tekne faciası ve göçmen kaçakçılığı gibi olaylar sebebiyle yer alabiliyorlardı. Gazeteciliğin değişmez kurallarından biri olarak, yoksullar ve üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşları ancak olumsuz bir olayla (doğa olaylarının yarattığı felaketler, katliamlar, şiddet hikayeleri, savaş, medeni sayılan dünyanın kültürü ve alışkanlıklarına ters düşen yamyamlık, kadın sünneti, kurban törenleri gibi) konu olabiliyorlardı batılı ülkelerin medyasına.

    Türkiye’de de durum farklı değildi. Tekne faciası haberleri, göçmenler denince ilk akla gelen olaylardandı. Bu haberlerle hayatımıza “kaçak göçmen” kavramı girmişti. Göçmenlerin mağduru oldukları ilk büyük çaplı tekne faciası 2007’de, İzmir’in Seferihisar ilçesinde yaşanmıştı. Onlarca göçmenin öldüğü bu facia medyada göçmenleri kimliksizleştiren ve kriminalize eden bir söylemle yer buluyordu. Hürriyet’in haberinde “Kaçak teknesi battı” başlığıyla aktarılan olay, zorunlu göçün mağdurlarını “kaçak” diye tanımlayarak kriminalize ediyordu. İlk bakışta kaçak, can güvenliği nedeniyle kaçmak zorunda kalan kişiyi değil, suça karıştığı, illegalitenin içinde yer aldığı için kaçan kişiyi çağrıştırıyordu. Haberin arka plan bilgisinde ise 90’lı yıllarda Türkiye’de yaşanan ilk tekne kazasına gönderme yapılarak, “ilk faciadan ders almayan kaçaklar”ın başlarına gelenler özetleniyordu. Ayrıca, tekne kazasına sebep olan insan tacirlerinden, bu konuda gerekli önlemi almayan devlet görevlilerinden söz edilmiyor, geçmişten ders almayan ve yasadışı bir eyleme giriştikleri vurgulanan mağdurlar, okurda herhangi bir empati veya acıma hissi yaratmayacak mesafeli bir dille sunuluyorlardı.

    2011 Nisan ayından itibaren kitlesel Suriyeli göçünün başlamasıyla, AKP Hükümeti’nin göç politikalarının değişmesiyle ve özellikle Suriyeli mültecilerin “kardeş” ve “misafir” olarak tarif edilmesiyle haber dili ve tarzı da değişime uğradı. Haberlerde yer alan Türk vatandaşlarının hamiliğine muhtaç, ülkelerindeki zulümden kaçan mülteciler imgesi, vatandaşın misafirperverliğini ve alicenaplığını da göstermesi açısından “biz”in olumlu inşasına katkıda bulunuyordu. [21]

    Bu tür haberlere en iyi örnekler, 2015’te Bodrum açıklarındaki tekne faciasında kıyıya vuran cesediyle dünya basınının gündemine giren Aylan Kürdi bebeği konu edenlerdi. Aylan’ın denize giren turistlerin yanı başındaki sahile vuran cansız bedeni tüm dünyada mülteciliğin neden olduğu ve en çok kadınlarla çocukların etkilendikleri dramın sembolü olmuştu. Hürriyet Gazetesi, olayın ertesi günü, kaza esnasında hiç bir şey olmamış gibi, denize girip güneşlenmeye devam eden yerli turistlerin fotoğraflarına yer vererek vurdumduymazlığı eleştirmişti. Bebeğin cansız bedenini filtresiz kullanmasına yöneltilen eleştirileri yanıtlarken de, mültecilere karşı merhamet ve empati hislerini çağıran bir açıklama yayınlamıştı: “Fotoğrafta ailesiyle savaştan ölümden kaçıp mutlu bir hayata kavuşmak isteyen küçücük bir çocuğun cansız bedeni görülüyordu. Haber merkezimizde fotoğrafı gören herkesin yüreği yandı, gözleri doldu, insan kaçakçılarına lanet etti.” (02.09.2015)

    Misafir’den Mülteci’ye Dönüş

    2014 yılı, Suriyeli mültecilere geçici koruma uygulamasının hayata geçirildiği yıldır. Geçiçilik fiilinin kullanımı tesadüfi değildir. Bu dönemde misafir söylemi yerini mülteci adlandırmasına bırakır. Bürokratik bağlamda ise GİGM, AFAD’dan yetkileri devralır. Hükümet’in daha sıkı denetiminde olan, kadrolaşma süreçleri tamamlanan AFAD, uygulamada istenileni verememiştir.

    Mültecilerin yoğun olarak bulunduğu şehirlerde tepkisel eylemler bu dönemde artmaya başlar. Kamplarda izole edilecekleri ve zamanı gelince oralardan çıkıp ülkelerine dönecekleri varsayılan mültecilerin kalış süreleri uzadıkça ve kamplardan çıkıp yerleşim yerlerinde görünür olmaya başladıkça huzursuzluk, medyada sık sık yer bulacak kadar elle tutulur hale gelmeye başlar. Gaziantep mültecilerle yerli halkın iç içe yaşamak zorunda kaldığı şehirlerden biridir. 2014’ün Temmuz ayında, Suriyeli mültecilerin şehirlerinde ikamet etmelerini istemeyen kalabalık bir erkek grubu sosyal medyadan örgütlenerek sokağa dökülür. Sözcü bu haberi herhangi bir olay, herhangi bir protesto eylemi gibi verir. Konunun insani boyutunu ve lince yönelmeye teşne kitlesel öfkeyi görmezden gelir. “ ‘Suriyelileri İstemiyoruz’ eylemi” başlığıyla duyurulan haberin spotunda, “kent merkezinde kalan Suriyelilerin ülkelerine dönmelerini isteyen yaklaşık bin kişi”den bahsedilmektedir. Haberde bu kişilerin neden oraya geldikleri ve ülkelerine dönmeleri durumunda başlarına gelebileceklerin neler olduğuna dair bir enformasyona rastlanmamaktadır. Üstelik haberin ayrıntısında, “son günlerde Suriyelilerin suç işleyip huzursuzluğa yol açtıkları”nın ileri sürüldüğüne yer verilmiştir. Muğlak bir suç ve huzursuzluk pratiğinin habere konu edilmesi mültecilere ilişkin olumsuz bir imaj çizen tüm haberlerde karşılaşılan bir tavırdır. (13.07.2014)

    Tam bir ay sonraki bir başka haberde, “Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı” başlığıyla yine Gaziantep’teki gerginlik konu edilmektedir Sözcü’de. Haber başlığındaki “Suriyeli avı” ifadesi aşağılayıcı ve kriminalize edicidir. Ayrıca gazete, habere eşlik eden fotoğrafta görülen öfkeli erkekleri muzaffer birer avcı gibi gösterip linç girişimini cesaretlendirmektedir. Haber içeriğindeki ajitatif söylem de dikkat çekicidir. “Protesto gösterilerinin temel sebebinin Suriyelilerin gelişi ile birlikte artan kira fiyatları ve işsizlik” olarak gösterilmesi, kira artışlarından evsahiplerinin değil de kiracıların sorumlu tutulması ve istihdam süreçlerinde işverenden kaynaklı sorunların görülmemesi, tüm sorumluluğun Suriyeli mültecilere yüklenmesini beraberinde getirmektedir. Bu da linç girişiminin bir vatandaşlık hakkı imiş gibi protesto gösterisi olarak sunulmasına ve bu girişimin meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.

    Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı

    Sözcü, 13.08.2014, “Gece Sokakta Suriyeli Avına Çıkıldı”

    Haberin arka plan bilgisinde, yine Gaziantep’in Ünaldı Mahallesinde yakın geçmişte yaşanan, Suriyeli bir kiracının evsahibini bıçaklayarak öldürmesi olayı hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatma, olayı münferit bir suç hikayesi olmaktan çıkararak, şehirdeki, hatta ülkedeki Suriyelilerin yarattıkları tehdide dönüştürmektedir. Gazetenin temel referans kaynağı olan CHP ve yakın çevresi, bu haber gazetenin internet sayfasında verilirken de karşımıza çıkmaktadır. Haberle ilgili linklerden biri olarak, CHP tarafından yapılan “Gaziantep’teki olayların sorumlusu hükümet” açıklaması verilmektedir. (13.08.2014)

    Aynı olay Hürriyet’te “Suriyeli gerginliği” başlığıyla verilmektedir. Bu başlık Sözcü’nünkine kıyasla daha az ajitatiftir. Ama öte yandan, polisiye olaya karışan Suriye uyruklu kişiden yola çıkarak, tüm bir Suriyeli mülteci topluluğunu olayın tarafı olarak göstermektedir. (13.08.2014) Mülteciler, özellikle de Suriyeli mülteciler söz konusu olduğunda genelleme yapma, anonimleştirme medyada çok yaygın bir tutumdur. Suriye uyruklu bir kişi suça, gerginliğe, yasadışı faaliyetlere karıştığında, suçun şahsiliği ilkesi ihlal edilerek suç ya da olumsuzluk tüm bir mülteci kitlesine atfedilmektedir.

    Pazarlık aracı olarak mülteciler

    Başta da belirttiğimiz gibi, mülteciler, Ortadoğu’daki iç karışıklıkların uluslararası güçlerin müdahalesiyle bir savaşa dönüşmesiyle birlikte de özellikle Suriyeli mülteciler hep batılı güçlerin kendi aralarında ve bu güçler ile dünyanın geri kalanı arasında pazarlık malzemesi oldular. 2016 yılı bu pazarlıkların en açık biçimde yapıldığı yıldır. Almanya ile Türkiye arasında varılan bır mutabakat ile Türkiye’nin mültecileri barındırması, bir anlamda Batılı ülkelerden uzak tutması karşılığında, önce üç ardından altı milyon avro yardım alması ve Türk vatandaşlarına Avrupa’da serbest dolaşımı vaadi karşılığında Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin üzerine gidilmeyecektir.

    Bu gelişmeler olurken Sözcü, AKP karşıtı yayın politikasını sürdürmekte, hükümeti eleştirmek için Suriyeli mültecilere yönelik kayırmacı olduğunu düşündüğü uygulamaları sık sık gündeme getirmektedir. Erdoğan’ın Suriyeli mültecilere vatandaşlık verileceği ile ilgili açıklamasının ardından yapılan haberin spotunda, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriyeliler ile ilgili tartışma yaratacak yeni bir açıklama yaptı. Erdoğan, TOKİ’nin elinde bulunan boş evlerin Suriyelilere verilebileceğini açıkladı” denmektedir. Daha baştan açıklamanın tartışma yaratacağı beyan edilerek habere ajitatif bir giriş yapılmaktadır. (11.07.2016)

    Batı ile varılan uzlaşının mültecileri kalıcı hale getirdiği, milli gelirin paylaşımına ortak olacakları gibi, işsizliğin ve yoksulluğun giderek arttığı ülkede bedelsiz ev sahibi bile olacaklarına ilişkin söylem, mültecilere yönelik düşmanlığı ve saldırganlığı besleyebilecek bir seviyeye varmıştır. Aynı gazetenin birkaç ay önceki haberinde bir araştırma-inceleme haberi olarak sunulan “10 Suriyeli 6 Türk vatandaşını işsiz bırakıyor!” başlıklı haber, daha başlığıyla, başlıkta kullanılan ünlem işaretiyle bu düşmanlığa iyi bir örnektir. Dünya Bankası verilerine dayanılarak yapılan haberin spotunda:

    “Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki mevcudiyeti her geçen gün daha kalıcı hale gelirken, ülke nüfusunun yüzde 3’ünü aşmaları nedeniyle mültecilerin makro dengeler üzerindeki etkileri de başta büyümede olmak üzere her geçen gün daha da belirginleşiyor” denmektedir.

    Haber içeriğinde de mülteci sayısındaki artışın enflasyondaki yükselişe sebep olduğu, verilere dayanılarak kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Yıllık harcamalarının büyük bir kısmının da devlet tarafından yapıldığı eklenerek mültecilerin istenmeyen, gelir dağılımında ve refah seviyesinde adaletsizlik yaratan bir topluluk olarak algılanmasına zemin hazırlanmaktadır. Mülteci girişinin yarattığı olumsuzluklar, sayısal verilerle de desteklenerek bilimsel bilgi, geliştirilen argümana ve yaratılan imaja destek olarak kullanılmaktadır. (19.02.2016)

    Sözcü’nün, fırsat buldukça mültecileri, özellikle de Suriyeli mültecileri kriminalize eden veya şüpheli duruma düşüren haberler hazırladığını söyleyebiliriz. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından “Konya’da vatandaşlar Mevlana Meydanı’nda buluştu” başlıklı haber, ilk bakışta darbeye karşı bir protesto ve dayanışma etkinliğininin haberi imiş gibi algılanmaktadır. Ancak haberin ilerleyen kısımlarında, “Suriyelilere Tepki” ara başlığıyla: “Konya’da dün gece gerçekleşen darbe girişiminin ardından bugün yine kent merkezinde toplanan vatandaşlarla Suriyeli mülteciler arasında gerginlik yaşandı” denmektedir. Gerginliğin sebebi açık biçimde aktarılmadan çatışma fiili kullanılarak yapılan haber, Konya’da yaşayan Suriyelilerin darbecilerin safında yer alıyormuş gibi algılanmasına sebep olabilecektir. Habere eşlik eden fotoğrafta, yerli halk tarafından dövülen bir Suriyeli gencin yer alması, ilk bakışta mağduriyet algısı yaratabilecekken, haberin bütünü içinde, milli duyguları rencide eden bir yabancıya verilen ders gibi algılanabilecektir. (17.07.2016)

    Sözcü’nün sistematik olarak yaratmaya çalıştığı mülteci düşmanlığına bir başka örnek, “Suriyelilere 36 milyar TL harcadık” başlıklı olandır. Haber başlığı, harcanan paranın hepimizin cebinden çıktığına işaret eder biçimde birinci çoğul şahıs zamiri ile oluşturulmuştur. Rakamın soğukluğu ve anlaşılmazlığını aşmak için ise bu meblağın 8 adet üçüncü köprünün maliyeti tutarında olduğu belirtilmiştir. Ekonomi haberleri dışındaki haber türlerinde yaygın eğilim, rakamların mümkün olduğunca az kullanılması, onlara karşılık gelen değerin söz konusu edilmesidir. Bu haberde de kaybın büyüklüğünü göstermesi açısından, AKP Hükümeti’nin en çok övündüğü icraatlarından biri olan 3. Köprü sembolü kullanılmıştır. Habere eşlik eden fotoğrafta da üçüncü köprüden bir görünümle, kaybın büyüklüğünün altı çizilmiştir. (06.08.2016)

    Suriyelilere 36 milyar TL harcadık

    Sözcü, 06.08.2016, “Suriyelilere 36 Milyar TL Harcadık”

    Suriyeli mültecilere vatandaşlık verilmesi kararının yarattığı tepkiyi yatıştırmaya çalışmak ise iktidar yanlısı Yeni Akit gazetesine düşmüştür. Yeni Akit, “Suriyelilere vatandaşlık verilmesinin ardındaki plan” başlıklı haberin spotunda, “Erdoğan’ın planı ne?” sorusuna yer vermektedir. Bu soru, mülteci politikası konusundaki kararları Cumhurbaşkanı’nın tek başına aldığını düşündürmektedir. Bu bağlamda, o dönemde henüz AKP tarafından propagandası yapılan başkanlık sistemini meşrulaştırmaya yönelik bir işlevi de vardır bu haberin.

    Haberin içeriğinde öne çıkan bir başka unsur, Suriyelilere vatandaşlık verilerek elde edilecek avantajlardır. Okur, bu kararın DAEŞ’le mücadelede (gazete İŞİD terör örgütüne iktidar kanadı gibi DAEŞ demeyi tercih ederek ideolojik pozisyonunu da belirlemektedir) ve ABD ile ilişkilerde Türkiye’ye avantaj sağlayacağına ikna edilmeye çalışılmaktadır. Tam da Suriyeli mültecilere yönelik öfke, düşmanlık ve saldırganlık yükselmişken, Türkiye’de kalıcı olmalarını sağlamaya yönelik bir hükümet hamlesine meşruiyet zemini arandığı ortadadır. (05.07.2016)

    Hürriyet, diğer iki gazeteye kıyasla, konuya insan hakları açısından yaklaşmaktadır. Nuray Babacan imzalı haberin başlığı, “7 bin Suriyeliye vatandaşlık geliyor” ilk bakışta infial yaratma potansiyeli taşısa da haberin spotunda mülteciler, “Suriye’deki savaşın ardından Türkiye’ye gelen 3 milyona yakın Suriyeli” olarak nitelenmektedirler. Mültecilerin burada bulunma nedenlerini “kaçma” gibi olumsuz bir fiille, “sığınma” gibi aciz gösteren bir başka fiille tarif etmekten kaçınıp, mülteciliğin bir insan hakkı olduğunu düşündüren ve durumu görece nesnel biçimde özetleyen bir yaklaşımdır bu. İmzalı haberler, deneyimli muhabirlerin mesafeli bakışlarının ve birikimlerinin izini taşıyabilmektedir. (08.07.2017)

    2017 yılı boyunca, mültecilerin haklarını koruyan sivil toplum kuruluşlarına yönelik saldırıların da etkisiyle, özellikle Suriyeli mültecilere yönelik yabancı düşmanlığı artmıştır. Muhalif basın da bu düşmanlığı besleyecek provokatif haberler yapmaktadır. Sözcü’nün “Suriyeliler Osmanbey’de dükkan kiralıyor” başlıklı haberi buna iyi bir örnektir. Adeta bir ihbar gibi olan başlık, yoksul, mağdur ve mazlum Suriyeli mülteci imgesinden, İstanbul’un şık ve zengin muhitlerinden biri olan Osmanbey’de dükkan kiralayabilecek kudrette, palazlanmış bir tüccar imgesine geçişe vurgu yapmaktadır.

    Gazetenin aynı günkü internet nüshasında bu habere gömülü olan linkte, “10 Suriyeli 6 Türk vatandaşını işsiz bırakıyor” başlıklı bir başka haber vardır ki, bu haberi destekler niteliktedir. Osmanbey’de dükkan kiralayan Suriyelilerin yerli esnafa rahatsızlık yaşattığı belirtilmektedir. Bunun sebebi de “kaçak Suriyeli işçi çalıştırmak ve haksız rekabet yaratmaktan dolayı iş kültürlerinin uymaması” olarak gösterilmektedir. Yabancının, özellikle de yardıma muhtaç olarak sığındığı bir ülkede yerli nüfusla rekabet edebilecek düzeye gelmesi, artık mağduriyetinin ortadan kalktığının ilanı gibidir. Bu da, onu düşmanlığa ve saldırıya açık hale getirmektedir. (17.05.2017)

    Hürriyet gazetesi, 2013’te mülteci politikalarını hayata geçirmek için AFAD’ın görevlendirilmesi sürecinde, mültecilerle yerli halkın ilişkilerini, saha notları ve röportajlar eşliğinde ele almıştır. Mülteci kamplarının bulunduğu Urfa gibi şehirlerde yerli halkla yapılan röportajlarda ortaya çıkan memnuniyetsizlik gazetede sıklıkla yer bulur. “Tedavi için Suriyeli mi olalım?” gibi bir başlıkla verilen röportajda, sağlık hizmetleri, istihdam gibi konularda Suriyeli mültecileri kendilerinden daha avantajlı gören halkın şikayetleri yer almaktadır (22.07.2013). Röportajda, mültecilere himayeci davranan devlet kurumlarını, işverenleri eleştirmek yerine, ayrımcı söylemin mültecilerin kendilerine yönelmesi dikkat çekicidir. Aynı yıl yine Hürriyet’te, “Suriyeli seçmen alarmı” başlıklı haber, galeyana getirici bir başlıkla, CHP milletvekili Birgül Ayman Güler’in bir iddiasını konu etmektedir. Bu iddiaya göre, Suriyeli mülteciler, AKP’nin himayesinde seçmen listelerine yazdırılacak ve AKP için oy kullanacaklardır. Henüz CHP örgütü tarafından da araştırılan bu iddia, sanki kesinleşmiş gibi bir başlıkla sunulmaktadır (14.10.2013)

    Suriyeli mülteciler ile ilgili, polisiye olayları konu alan haberlerde, suçun faili “Suriyeli mülteciler” olarak genellenmektedir. Böylece göçmen topluluğu içinden suça karışmış bir veya birkaç kişinin yol açtığı olumsuz imge, tüm göçmen grubuna atfedilmektedir. Sivas’ta gençler arasında yaşanan bir mahalle kavgasını haberleştiren Sözcü, “Sivas’ta oturdukları evde çevreyi rahatsız ettikleri ve 15 yaşındaki bir çocuğu dövdükleri ileri sürülen Suriyeli mülteciler ile mahalle sakinleri arasında gerginlik yaşandığını” dile getirirken, böyle bir yaklaşım sergilemektedir. Taraflardan biri tüm bir göçmen kitlesi iken, diğeri “mahalle sakinleri”, yani o bölgenin gerçek sahipleri olarak sunulmaktadır. Mahalle sakinleri olarak adlandırılan grubun ağzından aktarılan bilgilere göre, Suriyeliler birkaç kişi için tuttukları evlerde onlarca kişi olarak yaşamakta, adaba aykırı davranışlar sergilemekte, uygunsuz kıyafetlerle dolaşıp kadınları rahatsız etmektedirler. Adaba aykırılık, uygunsuzluk gibi muğlak, ahlakçı ve aynı zamanda ajite edici kavramlar hedef kitleyi kriminalize etmekte çok işlevseldirler. (24.08.2017)

    Tüm bu nefret söylemiyle bezeli haberlerin arasında, Temmuz 2017’de, Sakarya’nın Kaynarca ilçesinde tecavüze uğradıktan sonra, kendisi ve küçük oğlu öldürülen hamile Emani Al Rahmun’la ilgili haberler dil ve söylem bakımından etik kriterlere daha uygundur. Ancak, bu konuda her üç gazetede yer alan haberlerde de bu tür bir saldırganlığın sıradan erkek şiddeti olarak sunulduğunu söyleyebiliriz. Yabancı düşmanlığı ve bunun bir uzantısı olarak, o topraklarda azınlıkta ve korunaksız kalan yabancıya yönelik saldırıların gerekçelendirilerek mazur gösterilmesine hizmet eden medya içeriklerinin bu şiddete zemin hazırlamakta önemli rolü olduğu ortadadır. Bu haberde bile şiddet eyleminin sebebi Al Rahmun’un eşi ve katil iki erkek arasındaki rekabet olarak gösterilmiştir. Olayın mağduru olan Emani Al Rahmun, Sözcü gazetesinin haberinde “Suriye’de yaşanan iç savaştan kaçarak gelen Halid Al Rahmun’un 9 aylık hamile eşi” olarak sunulmaktadır. Katiller ise “kadının eşi Halid Al Rahmun’un komşusu” olarak kimliklendirilmektedirler. Her iki ifadede de kadını edilgenleştiren, aile reisinin bir uzantısı olarak kabul eden cinsiyetçi tavrın izleri görülmektedir. Göçün kadınlaşması tartışmalarında sözünü ettiğimiz üzere, kadın ve çocuklar, erkeklerin faili oldukları çatışmaların mağduru olmakta, söz sahibi olamadıkları göç pratiklerinin travmalarını en çok onlar yaşamaktadırlar. Emani Al Rahmun ve çocukları da bu mağdurlardandırlar. Oysa haber içeriklerinde sadece aile reisinin sahip olduğu ailenin bir parçası ve vahşi bir erkek şiddetinin kurbanı olarak gösterilmektedirler. (01.12.2017)

    Yeri gelmişken, genelde mülteci ailelerin, özelde de kadın ve çocuk mültecilerin medyada nasıl yer aldıklarından bahsetmek gerekir. Hem iktidara yakın Yeni Akit’te, hem muhalefet partisine yakın Sözcü’de, hem de Hürriyet’te mültecilerin, büyük bir kısmı yerli halkla aynı dine ve hatta mezhebe mensup olsalar da, kültür, yaşam tarzı, aile ilişkileri ve sosyal ilişkiler bakımından yerli halktan farklı oldukları dolaylı yollardan vurgulanmaktadır. Bu farklılık, yerli halk lehine bir medeniyet ve refah düzeyi farkı olarak gösterilir. Nesnel bir yaklaşımla değerlendirilecek olursa, savaştan, ölümden kaçan, evlerini terk etmek zorunda kalan ve yanlarına sınırlı sayıda eşya alabilen, bazen yasadışı yollarla, bazen de uzun ve yorucu yolculukların sonunda bir menzile ulaşabilen, önemli bir kısmı da kendi ülkesinde yoksullukla mücadele eden mültecilerin birçok bakımdan mahrumiyet içinde olmaları beklenmelidir. Bu mahrumiyetin izlerini de bedenlerinde taşımaktadırlar. Medyada mülteci haberlerine eşlik eden fotoğraflarda genellikle hırpani görünümlü, yorgun, endişeli ve yoksul insanlar yer almaktadır. Bu fotoğraflar bakanı merhamete davet edebileceği gibi, bir tiksinti ve küçümseme hissi de yaratabilir. Haberlerde, doğrudan veya dolaylı ifadelerle, görsel malzemelerle “geri kalmış ve barbarca bir etnik savaşın ya da mezhep çatışmasının içine sürüklenmiş” ya da kimliğinden dolayı vatandaşına zulmeden ülkelerden gelen insanlar olarak gösterilen mülteciler, okuru batı medeniyetinin bir parçası ve görece müreffeh, istikrarlı bir ülkenin vatandaşı olduğuna inandırabilir. Çünkü, ev sahibi Türklerdir, canını kurtarmak ve geleceğini inşa etmek için onlardan himaye bekleyerek sığınan mültecilerdir. Böylesi haberler aracılığıyla mülteciler ile karşılaşma anında bir hiyerarşi oluşur. Bu hiyerarşi medeniyet sıralamasında himayeci ülke vatandaşını üst sıralara yerleştirir.

    Haber üretim sürecinde mülteci kadınlar, Emani Al Rahmun örneğinde de sözünü ettiğimiz gibi, çoğu zaman göç kararını tek başına alan aile reisinin (baba, eş, erkek kardeş veya ailedeki bir başka sözü geçen erkek) ardına takılıp, yine onun tarafından belirlenen bir ülkeye doğru yola çıkan kadınlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Göçün kadınlaşması bahsinde söz ettiğimiz gibi, bu büyük ölçüde doğrudur. Ancak, kadınların göç sürecindeki bu mağduriyetleri ve ikincil konumları, haber içeriklerinde yeniden üretilmektedir. Özellikle Ortadoğu coğrafyasından göç eden ailelerde erkeklerin neredeyse tümü çokeşli, kadınlar erkek şiddetinin mağduru, aileler çok çocuklu olarak sunulmaktadırlar.

    Sözcü, 10.03.2018, “İşte Türkiye’deki Suriyeli Gerçeği”

    Yukarıdaki görsel Türkiye’deki Suriyeli mültecilere ilişkin sayısal verileri bir araştırmaya dayanarak aktaran habere eşlik etmektedir. Burada gördüğümüz Suriyeli aile, orta yaşlı bir erkek ve görece genç üç kadın ile çok sayıda çocuktan müteşekkildir. Türkiye’ye giriş yapan Suriyelileri temsil eden bu aile, batı dışı ülkelerde yaygın olan yoksullukla birlikte, geri kalmışlık emaresi olarak nitelenen kumalık sistemi, çocuk gelinlik ve aşırı nüfus artışını da çağrıştırmaktadır.

    Hürriyet’te yer alan “Kocanı sakın kızdırma Suriye’den kadın alır” başlıklı haber, Türkiye’de zaten var olan kumalık kurumunun Suriyelilerle birlikte yeniden gündeme geldiğini hatırlatmaktadır. (08.03.2011) Suriyeli kadınların, Türkiye’de rahatsız edilmeden yaşayabilmek, ailelerini ve kendilerini vatandaşlık hakkı elde ederek güvenceye almak amacıyla başvurdukları veya buna zorlandıkları kumalık, Soğuk Savaş sonrası dönemde eski Sovyet coğrafyasından Türkiye’ye göçen kadınların deneyimledikleri durumla benzerlik taşımaktadır. O dönem de infial yaratan yabancı kadınla ikinci evlilik ailelerin dağılmasına sebep olabilmesi ve nikahlı eşi mağdur etmesi dolayısıyla, AKP’ye yakın olmayan basın organlarında eleştiri konusu edilmektedir. Hürriyet, bu türden bir haberi, Nusaybin Belediye Başkanı’nın sözlerini tırnak içine almadan vererek nesnellik ilkesini ihlal etmektedir. Bunun yanında, bu başlıkla haberini, kadın okuru tehdit eder, kadını itaate davet eder bir yaklaşımla oluşturmuş görünmektedir. Oysa haberin gövdesinde, belediye başkanının bu sözü, kadını itaate davet eden kuma tehdidini eleştirmek için söylediği ortaya çıkmaktadır.

    Iktidar yanlısı yayın yapan Yeni Akit’in “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor” haberine eşlik eden fotoğraf ise çarşaflı ve sadece gözleri görünen bir mülteci kadını göstermektedir okura. Doğrudan kameraya bakan bu güzel gözlü kadın, Yeni Akit’in Suriyeli mülteci temsilidir. Gazetenin yaptığı, mülteciyi cinsiyetlendirmek, bunu yaparken de oryantalist bir yaklaşımla, güçlü olanın himayesine giren, yersiz-yurtsuz, zayıf fakat arzu uyandırabilecek bir kadın olarak sunmaktır.

    C:UsersFundaDesktopsuriyeli-multeciler-kesin-donus-yapiyor-h1535964783-300a83.png

    Yeni Akit, 03.09.2018, “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor”

    2018’e gelindiğinde, Suriyelilerin iç politika malzemesi olarak değeri kalmadığı için kaderlerine terk edilmiş görünmektedirler. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan kampların kapatılacağını açıkladıktan sonra, ülkedeki Suriyeli nüfusun yarattığı düşünülen sorunlar haberlerde abartılarak aktarılmaya başlanır. Suriyeli mülteci krizi bir kez daha siyasallaşmıştır. Sözcü, son dönemde, hükümeti de eleştirmenin bir yolu olduğu için yine Suriyeliler hakkında en olumsuz haberleri yapan gazetedir. Bunlardan en çarpıcısı, “Suriyeliler Kantonu… Türkler kaçıyor!” başlıklı olandır. Yıllar önce ülkelerinden kaçarak Türkiye’ye geldikleri vurgulanan ve yaşadıkları zulmün merhamet uyandırması beklenen Suriyeliler, bu kez yerlileri kendi yaşam alanlarından kaçıran, konforlu bir hayat yaşayan topluluğa dönüşmüştür. “Samsun’da yaşayan yaklaşık 30 bin mülteci kent merkezinde küçük kantonlar oluşturmaya başladı. Türkler de bölgeyi terk etti. Kendilerine ait işyeri açan çoğunluğu Suriyeli mülteciler için özel poliklinik bile var” cümlelerinin yer aldığı haberde, kaçan yerlilerden boşalan daireleri hemen Suriyelilerin tuttukları belirtilmektedir. Haberde işgalci gibi gösterilen Suriyeliler kantonlar oluşturmuş gibi bir algı yaratılmaya da çalışılmaktadır. PKK’nın özerklik talepleri ile özdeşleştirilebilecek bu muğlak enformasyon, Suriyelileri adeta Türkiye’den toprak talebinde bulunan, bu talebi yerine getirilen ve burada özerk birer Suriye Cumhuriyeti kurup, şehrin yerlilerini bertaraf eden bir kitle gibi sunmaktadır. (01.11.2018)

    FOTO:SÖZCÜ

    Sözcü, 01.11.2018, “Suriyeliler Kantonu”

    Yeni Akit’te yer alan “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor” haberinde ise Afrin ve Zeytin Dalı operasyonlarının başarısının etkisiyle, Türkiye’deki mültecilerin ülkelerine kesin dönüş yaptıkları iddia edilmektedir. Haberde, ülkelerine dönebildikleri için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a minnettarlık duyan Suriyelilerle röportajlara yer verilmiştir. (09.10.2018) Bir müjde gibi verilen bu haberden kısa süre sonra, beklenen kitlesel tersine göçün gerçekleşmemesinin yarattığı hayal kırıklığını ortadan kaldırmaya yönelik bir başka haber yer alır Yeni Akit’te. Gazete her zamanki hükümet yanlısı politikasını izleyerek, Suriyelilerin hala Türkiye’de kalmalarının dış politikada sağladığı avantajlardan bahsetmektedir. “Yunanistan panikte! Türkiye mültecilere kapılarını açtı” başlıklı haberinde, resmi tarih anlatısı içinde kadim bir düşman olarak yer alan Yunanistan, Türkiye’nin hamlesiyle zor duruma düşmüş olarak gösterilmektedir. Başlıkta, mültecilerle ilgili gelişmeden önce, bunun Yunanistan’da yarattığı düşünülen panikten bahsedilmesi ve kullanılan ünlem işareti bunun göstergesidir. Hala mültecilerin barındırılıyor olmasının dost ülkelerle ilişkileri güçlendiren, düşmanlara karşı ise avantaj sağlayan tarafı tekrar öne çıkarılmaktadır. (08.10.2018)

    Yeni Akit yazarlarından Mehtap Yılmaz ise mülteci akınının ilk yıllarından beri tartışma konusu edilen “vatanını düşmana terk edip kaçan Suriyeli” imgesini, “Suriyeli mülteciler keyif çatarken neden Mehmetçik savaşıyor?” başlıklı ajitatif yazısında geri çağırmaktadır. İktidar destekçisi Yeni Akit’te, iktidarın söylemindeki ve siyasasındaki değişime paralel bir dönüşüm gözlenmekte, mağdur misafir kardeşler, korkak, vatan haini ve ehl-i keyf bir topluluğa dönüştürülmektedir. (09.02.2018)

    Bir yandan da, mülteci haklarıyla ilgilenen sivil toplum örgütlerine ve uluslararası örgütlere ilişkin kara propaganda sürmektedir. Başarısız darbe girişimine karıştığı iddiasıyla uzun süre cezaevinde tutulan Rahip Brunson’ın misyonerlik faaliyetlerinden yola çıkılarak, benzeri faaliyetlerin Birleşmiş Milletler’den destek gördüğü ve mülteci dernekleri üzerinden kazanç sağladığı iddia edilmektedir. (24.09.2018) Başka bir haberde de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin LGBTİ’lere verdiği finansal desteği olumsuzlamak için kurumun “mültecilere kör kaldığı” iddia edilmektedir. Komiserlik ve LGBTİ toplulukları hakkında olumsuz bir algı yaratabilmek için ise mülteciler yeniden ve münferit bir örnek olarak, “ırzını ve hayatını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan” kişiler olarak sunulmaktadırlar. Burada asıl amacın mağdur mültecilerin uluslararası destekten yoksun kaldıklarının duyurulması değil, AKP’nin ahlak anlayışına ters düşen ve hedef kitlesine dahil olmayan bir topluluk ile Türkiye’deki muhalif hareketleri destekleyen uluslararası bir kurumun karalanmasıdır.

    Sonuç

    AKP döneminde mülteci meselesinin medyada temsiline genel olarak baktığımızda, mülteci denince akla gelenin Suriyeliler olduğunu görürüz. Mülteciler söz konusu olduğunda misafir ve kardeş söyleminden sığınmacı ve giderek istenmeyen, yerli halkın haklarını gasp eden tehlikeli yabancı söylemine geçilir.

    Başlangıçta, deniz kazası, göçmen kaçakçılığı gibi felaketlerle anılan ve kurban olarak gösterilen mülteciler, kamplarda izole edildikleri dönem bitip, yerli halkın arasına karıştıktıktan ve geçicilik mentalitesinden giderek uzaklaşıldıktan sonra medyada istihdam süreçlerinde, sağlıkta, politik özne olarak ve gündelik hayatın her alanında yerli halkın huzurunu bozan, refah düzeyini düşüren, gelir paylaşımına ortak olan bir kitle olarak görülmeye, gösterilmeye başlanmıştır. Mensup oldukları kültür, inançları ve sosyal ilişkileri ile batı medeniyetinin dışında bir halk olarak görülen mülteciler, medya metinlerinde ve onlara eşlik eden görsel malzemelerde bu yönleriyle çerçevelenmişlerdir.

    AKP karşıtı medyada suça eğilimli, hastalık yayan, kamu düzenini bozan ve AKP’nin iktidarını güçlendirmek için araçsallaştırdığı bir kitle olarak sunulmuşlardır. Ilginç bir biçimde, AKP yanlısı medyada da iktidarın kudretini, pazarlık gücünü ve himayeciliğini sergilemek için malzeme olarak kullanılmışlardır. Mültecilerin medyada temsilindeki en büyük sorun, sığınmanın bir insan hakkı olarak görülmemesi, göçün nedenlerine ve yarattığı trajik sonuçlara odaklanmadan, göçmen kitlesinin yarattığı sorunlara ağırlık verilmesidir. Kendi istekleri dışında siyasetin aracı haline getirilmeleri, temel insani ihtiyaçlarının karşılanmaması, Türkiye ve benzer ülkelerin koruma taleplerine olumlu karşılık vermemesi, vatansız, kimliksiz ve geleceği belirsiz şekilde yaşamalarına yönelik medya içeriklerine çok kısıtlı olarak rastlanılmaktadır.

    Kaynakça

    Atac, I., Heck, G., Hess, S., Kaşlı, Z., Ratfisch, P., Soykan, C., Yılmaz, B. (2017) ‘C/ontested Borders, Turkey’s Changing Migration Regime, Editorial Introduction’ içinde Movements, 3(2): Turkey’s Changing Migration Regime and Its Global and Regional Dynamics, Transcript Publishing: 9-23.

    Bélanger, D. & Saracoglu, C (2018) ‘The governance of Syrian refugees in Turkey: The state-capital nexus and its discontents’, Mediterranean Politics, DOI: 10.1080/13629395.2018.1549785

    Biner, Ö. & Soykan, C. (2016) Suriyeli Mültecilerin Perspektifinden Türkiye’de Yaşam Mülteci-der Raporu, 18 Aralık 2018 tarihinde http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/10/SURIYELI-MULTECILERIN-PERSPEKTIFINDEN-TURKIYE-DE-YASAM.pdf adresinden erisildi.

    BM Kadin Birimi (2018) Turkiye’de Gecici Koruma Altindaki Suriyeli Kadin ve Kiz Cocuklarinin Ihtiyac Analizi Raporu, 1 Aralik 2018 tarihinde http://www2.unwomen.org//media/field%20office%20eca/attachments/publications/country/turkey/the%20needs%20assessmenttrwebcompressed.pdf?la=en&vs=3220 adresinden erisildi.

    Danis, D. (2016) ‘Turk Goc Politikasinda Yeni Bir Devir: Bir Dis Politika Enstrumani Olarak Suriyeli Multeciler’ icinde Genc, F (ed), Helsinki Yurttaslar Dernegi Saha Dergisi Sayi 2:6-12.

    Doganay U ve Coban Kenes H (2016)., “Yazili Basinda Suriyeli ‘Multeciler’: Ayrimci 177 Soylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekcelerinin Insasi”, Mulkiye Dergisi, 40 (1), 143-184.

    Erdogan, E. & Uyan-Semerci, P. (2018) Fanusta Diyaloglar: Turkiyede Kutuplasmanin Boyutlari, arastirma sunusu, Goc Calismalari Uygulama ve Arastirma Merkezi raporu 10 Aralik 2018 tarihinde https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf adresinden erisildi.

    International Organization for Migration IOM (2015) Mixed Migration Flows in the Mediterranean and Beyond. Compilation of Available Data and Information. Report-ing Period 2015. 10 Aralik 2018 tarihinde http://doe.iom.int/docs/Flows%20Compilation%202015%20Overview.pdf adresinden erisildi.

    Istanpol (2018) Bir Algi Arastirmasi: Istanbul Yolculugunda Suriyeli Hayalet Cocuklar, Istanbul Politik Arastirmalar Enstitusu Raporu, 21 Aralik 2018 tarihinde https://docs.wixstatic.com/ugd/c80586_820773b2affc4b3c83b279e95d035b81.pdf adresinden erisildi.

    Hyndman, J. & Giles, W. (2011) ‘Waiting for what? The feminization of

    asylum in protracted situations’, Gender, Place & Culture: A Journal of

    Feminist Geography, Vol. 18, No. 3, June 2011, 361–379.

    Kasparek, B. & Speer, M. (2015) ‘Of hope, Hungary and The Long Summer of Migration’ 15 Aralik 2018 tarihinde http://

    bordermonitoring.eu/ungarn/2015/09/of-hope-en/ adresinden erisildi.

    Kofman, E. (2004) ‘Global Gendered Migrations’, International Feminist Journal of Politics, 6:4 December 2004, 643–665.

    Koser-Akcapar, S. &Simsek, D. (2018) ‘The Politics of Syrian Refugees in Turkey: A Question of Inclusion and Exclusion through Citizenship’, Social Inclusion, Volume 6, Issue 1, Pages 176–187.

    Uluslararasi Kriz Grubu (2018) Turkiye’deki Suriyeli Multeciler:

    Kentsel Gerilimleri Azaltmak, Avrupa Raporu N°248, 10 Aralik 2018 tarihinde http://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/03/248-turkey-s-syrian-refugees-turkish.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR (1992) The Handbook on Procedures and Criteria for Determining Refugee Status under the 1951 Convention and its 1967 Protocol relating to the Refugees 10 Aralik 2018 tarihinde https://www.unhcr.org/4d93528a9.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR September 2018 Fact sheet 11 Aralik 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf adresinden erisildi.

    UNHCR Country Profile11 Aralik 2018 tarihinde http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year adresinden erisildi.

    Pacaci – Elitok, S. (2018) Turkey’s Migration Policy Revisited: (Dis)Continuities and Peculiarities, Instituto Affari Internazionali Report, 10 Aralik 2018 tarihinde https://www.iai.it/en/pubblicazioni/turkeys-migration-policy-revisited-discontinuities-and-peculiarities adresinden erisildi.

    PS: EUROPE (2017) Bilgiden Algiya: Turkiye’deki Siginmaci, Gocmen ve Multeci Algisi Uzerine Bir Calisma, Avrupa Siyasal ve Sosyal Arastirmalar Enstitusu Raporu, 21 Aralik 2018 tarihinde http://pseurope.org/tr/wpcontent/uploads/2017/07/T%C3%BCrkiyedekiS%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1-G%C3%B6%C3%A7men-ve-M%C3%BClteciAlg%C4%B1s%C4%B1-%C3%9Czerine-Bir%C3%87al%C4%B1%C5%9Fma.pdf adresinden erisildi.

    Saracoglu, C (2018) ‘The Syrian Conflict and the Crisis of Islamist Nationalism in Turkey’, Turkish Policy Quarterly, Volume 16 Number 4: 17-26.

    Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ icinde O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91.

    Terzioglu, A. (2017) ‘The banality of evil and the normalization of the discriminatory discourses against Syrians in Turkey’, Anthropology of the Contemporary Middle East and Central Eurasia 4(2): 34–47.

    Gazete haberleri

    Hurriyet

    13.08.2014

    02.09.2015

    08.07.2017

    08.03.2011

    Sozcu

    13.07.2014

    13.08.2014

    11.07.2016

    19.02.2016

    06.08.2016

    17.05.2017

    01.12.2017

    10.03.2018

    01.11.2018

    Yeni Akit

    05.07.2016

    03.09.2018

    09.10.2018

    08.10.2018

    09.02.2018

    24.09.2018

      1. GİGM verilerine göre 6 Aralık 2018 itibariyle rakam. Bkz: http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018).

     

      1. BMMYK verilerine göre, bkz: http://reporting.unhcr.org/node/2544?y=2017#year (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018).

     

      1. Bkz: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/afad-kampinda-iki-yilda-40-cocuk-istismari-40387923 (6 Aralık 2018).

     

      1. UNHCR September 2018 Fact Sheet, bkz: http://reporting.unhcr.org/sites/default/files/UNHCR%20Turkey%20Fact%20Sheet%20-%20September%202018.pdf (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018).

     

      1. Bkz: http://www.goc.gov.tr/icerik3/duzensiz-goc_363_378_4710 (Son erişim tarihi: 9 Aralık 2018).).

     

      1. Bu konuda ayrıntılı bir analiz için bkz: Soykan, C. (2017) ‘Access to International Protection – Border Issues in Turkey’ içinde O’Sullivan, M. &Stevens, D. (ed) States, the Law and Access to Refugee Protection Fortresses and Fairness, Hart Publishing: 69-91.

     

      1. Bunun resmi evraklara, bürokrasiye yansıması için AFAD’ın internet sitesini 2011’e kadar geriye doğru incelemek yeterli olacaktır. 2014 yılından bir örnek için bkz: https://www.afad.gov.tr/tr/1681/Turkiyenin-Ortak-Vicdani-Misafirleri-Kucakliyor (Son erişim tarihi: 8 Aralık 2018).

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-onemli-mesajlar-21386210 (Son erişim tarihi: 11 Aralık 2018).

     

      1. Bkz 65. nolu slayt: https://goc.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/02/05/bilgi-goc-merkezi-kutuplasmanin-boyutlari-2017-sunum.pdf (Son erişim tarihi: 10 Aralık 2018).

     

      1. Bkz: https://www.crisisgroup.org/tr/europe-central-asia/western-europemediterranean/turkey/248-turkeys-syrian-refugees-defusing-metropolitan-tensions (Son erişim tarihi: 13 Aralık 2018).

     

      1. Bkz: https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/bitstream/handle/11543/954/200304063.pdf?sequence=1&isAllowed=y (Son erişim tarihi: 13 Aralık 2018).

     

      1. Bilgi ve eylem yapan grubun talepleri için bkz: http://gocmendayanisma.org/2015/09/20/crossing-no-more-basin-aciklamasinin-turkcesi/ (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018)

     

      1. Bkz: http://europa.eu/rapid/press-release_MEMO-16-963_en.htm (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018).

     

      1. Bkz: https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-vize-uygulamas%C4%B1na-ge%C3%A7iyor/a-18965827 (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018)

     

      1. Bkz: https://www.ntv.com.tr/turkiye/basbakandan-suriyelilere-uyari-suc-isleyen-disarida-kalir,8hNDlOQfnU2PAtIqkkWBFw (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018).

     

      1. Bu konu Türkiye’de basında haber yapılmazken, İngiliz Guardian gazetesi oldukça ayrıntılı bir haber hazırlamıştır. Bkz: https://www.theguardian.com/global-development/2018/oct/16/syrian-refugees-deported-from-turkey-back-to-war (Son erişim tarihi: 14 Aralık 2018).

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-suriyelilere-vatandaslik-imkani-verecegiz-37304608 (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018).

     

      1. Bkz: https://tr.sputniknews.com/turkiye/201707051029138269-icisleri-bakanligi-suriyeliler-turkiye-suc-orani/ (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018).

     

      1. Bkz: http://www.milliyet.com.tr/42-suriyeli-daha-esenyurt-tan-ulkelerine-istanbul-yerelhaber-2987384/ (Son erişim tarihi: 15 Aralık 2018).

     

      1. Bkz: http://www.hurriyet.com.tr/5-multeci-kampi-kapatilacak-suriyeliler-sinira-40915006 (Son erişim tarihi: 1 Aralık 2018).

     

      1. Doğanay Ü ve Çoban Keneş H (2016)., “Yazılı Basında Suriyeli ‘Mülteciler’: Ayrımcı 177 Söylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekçelerinin İnşası”, Mülkiye Dergisi, 40 (1), 143-184.

     

    FUNDA CANTEK 1970 Ankara doğumlu. A.Ü. İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra bir süre basın sektöründe çalıştı. 1994 yılında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi SBE, Gazetecilik ABD’nda tamamladı. 2010 yılından 2017 yılına kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde görev yaptı. Başlıca ilgi alanları, gazetecilik uygulamaları, iletişim sosyolojisi, kent sosyolojisi, basın tarihi, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve sözlü tarih çalışmalarıdır. Doktora tezi, “Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara” adıyla İletişim Yayınevi tarafından 2003 yılında basıldı. 2006 yılında, yine aynı yayınevinden “Sanki Viran Ankara” adlı derleme kitabı yayınlandı. 2012 yılında ise “Cumhuriyet’in Ütopyası: Ankara” adlı derleme kitabı, Ankara Üniversitesi Yayınevi tarafından yayınlandı. 2014 yılında, Kenarın Kitabı adlı derleme kitabı, 2017’de İcad Edilmiş Şehir: Ankara adlı derleme kitabı ve son olarak da Aynanın Önünde, Cımbızın Ucunda: Kuaför Kitabı adlı derleme kitabı İletişim Yayınları tarafından yayınlandı.

    CAVİDAN SOYKAN 1981 yılında İzmir’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiller Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden lisans, ardından aynı üniversitenin Siyaset Bilimi Programı’ndan yüksek lisans derecesini aldı. 2005 yılında Ankara Üniversitesi SBF İnsan Hakları bilim dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2015 yılında İngiltere Essex Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Türkiye’nin sığınma sistemi üzerine yazdığı teziyle doktora derecesini aldı. Türkiye’nin göç politikaları, göçmen ve mülteci hakları, sığınmaya erişim ve sınır üzerine yayınlanmış çalışmaları bulunmaktadır. 7 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 686 Sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiştir. Halen aynı konularda çalışmaya ve yazmaya devam etmektedir.

  • Kasım 2018 Medya Gözlem Raporu

    HÂLÂ GAZETECİYİZ

    KASIM 2018 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Merve Diltemiz Mol, Selma Koçak

    Giriş:

    2018 yılının Kasım ayı da basın ve ifade özgürlüğü açısından olumlu ifade edilebilecek gelişmelerin yaşanmadığı bilakis baskının ve engellemelerin arttığı bir dönem oldu. Medyada yaşanan hak ihlallerini düzenli olarak raporlayan ve Kasım ayı raporunu ABD Başkanı Donald Trump’ın Saray’dan kovduğu CNN Muhabiri Jim Acosta’ya[1] ithaf eden Barış Yarkadaş, Kasım ayında medyaya uygulanan baskının dozunun giderek arttığına dikkati çekti.[2] Gerçeğin peşine düşmenin giderek daha ağır bedeller ödenmesini gerektirdiğini vurgulayan Yarkadaş, dünyanın her yerinde “Devleti yönetenler, gerçeğin kendilerine hatırlatılması ve halka anlatılmasından nefret ediyorlar.” ifadelerini kullandı.[3]

    Kasım ayında basın ve ifade özgürlüğü açısından yaşanan en önemli gelişme, YAYSAT’ın kapatılması oldu.[4] Kasım ayı sonunda YAYSAT’ın faaliyetlerini durdurması sayesinde Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın ağabeyi Serhat Albayrak’ın sahibi olduğu Turkuaz Medya’nın dağıtım ağı Turkuaz Dağıtım, artık hiçbir alternatifi olmadan basılı yayınları dağıtımını yapabilecek duruma geldi.[5] Oldukça pahalı ve zor bir iş olan dağıtımın tekelleşmesi, küçük yayın gruplarının, özellikle muhalif basının halka ulaşmasını zorlaştıracak, birçoğunun direnemeyerek kapanmasının önünü açacak gibi görünüyor ve yayın dünyasında endişe uyandırıyor zira YAYSAT’ta 324 kişi çalışıyordu.[6] Anka Haber Ajansı’nın kapanması, Vatan gazetesinin yayın hayatından çekilmesi ve RTÜK’ün çok sayıda radyonun ve televizyonun lisansını iptal etmesi medyadaki işsizlik krizini derinleştirecek gibi görünüyor.

    Ağustos ayında kâğıt fiyatlarının ani yükselişi, Eylül ve Ekim aylarında pek çok basın kuruluşunun kapanmasına, küçülmesine neden olmuştu. CHP Milletvekili Utku Çakırözer, döviz kurunun yükselişi ve yerli üretimin olmaması nedeniyle yaşanan kâğıt krizinin önlenmesi ve gazetecilerin sorunlarının çözülmesi için 29 Kasım tarihinde kâğıt üretimin bir devlet politikası haline gelmesini öneren bir Meclis Araştırması verdi. Yayıncıların içinde bulundukları duruma karşı önlem alınmazsa kitap gazete ve dergi okumanın lükse dönüşeceğini, çok sesli medyanın ve halkın haber alma hakkının tamamen ortadan kalkacağını vurgulayan Çakırözer, kâğıt teminin bir devlet politikası haline gelmesi gerektiğini ifade etti.[7] Herhangi bir önlem alınmadığı sürece kâğıt krizi, ifade özgürlüğünün önünde bir engel oluşturmaya devam edecek gibi görünüyor. Kasım ayında da mizah dergisi Naber, formatını ve içeriğini güncellemek zorunda kalmasını okuyucularıyla şöyle paylaştı: “Nerde o eski kağıt kalitesi yüksek, 64 sayfalı, edebiyattan şiire dolu dolu içerikli cayır cayır dergi nerde bu cücük… Ama neylersiniz ki ekonomik kriz belimizi büktü, kağıt fiyatlarının aşırı artması sonucu böyle bir dergi çıkarmak zorunda kaldık.”[8] 19 Kasım 2018 tarihinde Türkiye Gazeteciler Sendikası, hükümete gazetelerin doların insafına terk edilmemesi gerektiği çağrısını yineledi.[9]

    Kasım ayındaki bir diğer dikkat çekici olay da 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yayın hayatına devam eden Karar gazetesinin internet sitesinden “Kamuoyuna ve okurlarımıza zaruri bir açıklama” başlığıyla yayınladığı duyuru oldu. Yayın hayatına başladıkları günden bu yana sistematik baskılarla mücadele etmek zorunda kaldıkları ifade edilen açıklamada, Karar gazetesine yönelik bir ilan ambargosu uygulandığına, kamu kuruluşlarının ve özel sektörün gazeteye ilan vermemesi yönünde uyarıldığına dikkat çekildi. Uygulanan bu ambargo nedeniyle sürekli tasarruf önlemlerine başvurulduğu, Karar gazetesinin son derece zor ekonomik koşullarda yayın hayatına devam ettiği kamuoyuyla paylaşıldı.[10]

    Dolayısıyla basın özgürlüğüne tehdit ve müdahalelerin Kasım ayında da devam ettiğini görüyoruz. Kasım ayında da gazeteciler ve medya çalışanları; adli soruşturma, gözaltı, tutuklama ve fiziksel saldırılarla karşı karşıya kaldılar.

    Bu raporda Kasım 2018 tarihinde medyaya yönelik uygulanan baskıları ve cezalandırmaları; basın ve ifade özgürlüğü ve hak ihlalleri kapsamında değerlendirmeye ve bir ölçüde anlamlandırmaya yardımcı olacak niceliksel verileri kaydetmek amaçlanıyor.

    Aşağıda yer verdiğimiz istatistikler, Kasım ayında yaşanan hak ihlallerini kayıt altına almak için çeşitli -açık- kaynaklardan derlenerek düzenlendi. Önceki raporlarda da yer alan ve OHAL ilanından bu yana gözaltına alınan, yargılanan ve tutuklanan gazetecilerin kaydını tutan veriler Kasım ayı dâhil edilerek güncellendi.

    İşten Çıkarma: 78

    Kasım ayında Turkuvaz Medya’nın işten çıkarmaları sonlanmadığı gibi Vatan gazetesinin ve Anka Haber Ajansı’nın da kapanması ve pek çok radyo televizyonun yayın lisansının RTÜK tarafından iptal edilmesi sonucu 39 gazeteci ve medya çalışanı daha işini kaybetti. İşten çıkarmaların önümüzdeki dönemde de artarak sürmesi bekleniyor.

    2 Kasım tarihinde dokuz8HABER muhabiri Şafak Timur Twitter hesabından Ahmet Kural’ın Sıla’ya şiddet uygulaması nedeniyle Yapı Kredi Bankası tarafından Kural’la iş ilişkilerinin bitirildiğine dair açıklamayı “…darısı dokuz8HABER’in başına” ifadesiyle paylaştı.[11] Bunun üzerine 9 Kasım tarihinde gazeteciler Eda Narin, İrem Afşin, Emek Kılınç ile Mehmet Şafak Sarı “şiddet failini koruma, sigortasız çalıştırma ve emek sömürüsü” gerekçeleriyle istifa ettiklerini duyurdu.[12]

    6 Kasım tarihinde Hürriyet yazarı Ayşe Baykal, yazılarını sonlandırdığını duyurdu. Baykal, yaptığı yazılı açıklamada son zamanlarda anlamlandıramadığı bir sansürle karşı karşıya olduğunu ifade etti.[13]

    8 Kasım tarihinde Turkuvaz Medya Grubu’ndan internet sorumlusu Cüneyt Türkmen, A Haber görsel yönetmeni Mehmet Ali Esirgeç, Esquire yazı işleri müdürü Seda Karan, Takvim yazı işleri editörü Hilal Bayraktar, A Haber muhabiri Aysu Mola, Sabah eklerinde muhabir olan Nebahat Koç, dergiler foto muhabiri Tamer Turan ve spor yazarı Metin Tekin’in işlerine son verildi.[14]

    10 Kasım tarihinde dokuz8HABER muhabirleri Ali Haydar Çelebi, Ceylan Sağlam, Haydar Koçak ve Sezgin Kartal ortak bir açıklama ile işten ayrıldıklarını duyurdu. Yaşamın her alanında hak savunuculuğu yaptıklarını, söz konusu kadın ve emek olduğunda daha dikkatli ve özenle yaklaşmayı esas edindiklerini belirttikleri açıklamada “Hiç kimsenin niyetlerini sorgulamadan, kadının beyanını ve işçilerin hakları için taleplerini esas kabul edip, kurumun yaşanan olaylara geliştirdiği tepki ve aldığı önlemleri referans alıyoruz. dokuz8HABER’i daha dikkatli davranmaya davet ediyoruz.”[15] ifadelerini kullandılar.

    12 Kasım tarihinde Almanya merkezli Artı Gerçek haber sitesi, yaklaşık 6 aydır Ankara muhabiri olarak çalışan, aynı zamanda TGS Ankara Yöneticisi olan Esra Koçak Mayda’nın işine son verdi. Esra Mayda’ya, ‘verimli çalışmadığı’ ve beklenen ‘kulis haberciliği’ni yapmadığı gerekçesiyle işten çıkarıldığını bildirdiler.[16]

    14 Kasım tarihinde Sabah’ta uzun yıllardır görev yapan yazı işleri editörleri Bülent Değerli ile Şirzat Bilallar ve Almanya editörü Altan Gökmen’in gazeteyle ilişiği kesildi.[17]

    15 Kasım tarihinde Turkuvaz Medya Grubu bünyesindeki Yeni Asır’da köşe yazarı Erkin Usman, yurt haberlerden Erdal Çarboğa ve Ali Filizkan, magazin sorumlusu Kahraman Durak ve editör Hürol Dağdelen ile iki spor muhabiri ve iki operatör işten çıkarıldı.[18]

    16 Kasım tarihinde Cosmopolitan Türkiye Genel Yayın Yönetmeni Özlem Kotan, Sabah Ekler Genel Yayın Yönetmeni Şengül Balıksırtı, köşe yazarı Ayşe Özyılmazel, Fotomaç Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Muhammet Şahintaş, Fotomaç istihbarat şefi Yılmaz Şenol, Günaydın eki muhabiri Oğuzhan Toracı,[19] Sabah Ankara yargı muhabiri Ersan Atar ve gece sorumlusunun işine son verildi.[20]

    24 Kasım tarihinde Doğuş Medya Grubu, Şubat 2018’de göreve getirilen Yönetim Kurulu Başkanı Aclan Acar ile yollarını ayırdı.[21]

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 3269

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 57

    1 Kasım’da Yürüyüş dergisi ve derginin yayına hazırlandığı Ozan Yayıncılık’ın İstanbul Gazi Mahallesi’nde bulunan ofisini polisin basması sonucu Fırat Kaya İstanbul’da[22]; yine 1 Kasım’da gazeteci Şule Çizmeci FETÖ operasyonu kapsamında Datça’da;[23] 4 Kasım’da TÜYAP Kitap Fuarı’nda anarşist gazete Meydan’ı dağıtmak isteyen 5 kişi İstanbul’da; 10 Kasım tarihinde Mezopotamya Ajansı muhabiri Deniz Nazlım düzenlenen operasyon kapsamında Ankara’da[24], 13 Kasım’da Sendika.org yöneticisi Ali Ergin Demirhan Diyarbakır’da[25]; 14 Kasım’da Yeni Demokrasi gazetesi çalışanı Ertan Çıta İstanbul’da[26]; 16 Kasım’da Anadolu Kültür Derneği’ne yapılan operasyonlar sonucunda Bianet’in kurucusu Çiğdem Mater İstanbul’da[27]; 21 Kasım’da TRT Genel Müdürlüğü önünde UNESCO Dünya Televizyon Günü nedeniyle gerçekleştirmek istediği basın açıklamasına polis müdahalesi sonrası Haber-Sen Genel Sekreteri Burak Ustaoğlu Ankara’da[28];24 Kasım’da Özgürlükçü Demokrasi gazetesi çalışanı Zinet Aşan gazete dağıtımı sırasında Mersin’de[29]; haber takibi yapan Evrensel muhabiri Serhat Buğdaycı Adıyaman’da[30]; yine 24 Kasım’da Van merkezli bir soruşturma kapsamında gazeteci Suat Karagöz ev baskınıyla İstanbul’da; Yeni Yaşam gazetesi çalışanı Murad Karakaş ev baskınıyla Adana’da; Yeni Yaşam gazetesi dağıtımcısı Şükran Erdem, Mizgin Fendik, Naci Erdem, Özkan Akyürek ve Ferhat Duman’ın da aralarında bulunduğu toplam 42 kişi yine ev baskını sonucu Van’da[31] gözaltına alındılar.

    Erkek: 51

    Kadın: 5

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 516

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Soruşturma Açılan Gazeteci Sayısı9

    2 Kasım’da Fox TV sunucusu İsmail Küçükkaya hakkında “kamu görevlisine alenen hakaret” ve “Türkiye Cumhuriyeti kurum ve organlarını alenen aşağılamak” suçlarından 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.[32]

    Birgün gazetesi Ankara Büro muhabirlerinden Nurcan Gökdemir’in, “Albayrak nereye o oraya” başlıklı AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’a ilişkin haberlerine, “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten soruşturma açıldı.[33]

    3 Kasım’da, 10 Ekim Ankara Katliamı’na dair ihmalleri haberleştiren Evrensel gazetesi Ankara muhabirleri Cem Gurbetoğlu ve Tamer Arda Erşin ile gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat’a; Cumhuriyet gazetesi muhabiri Kemal Göktaş ve dönemin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a 3’er yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.[34]

    5 Kasım tarihinde Eski Başbakan Binali Yıldırım ve oğulları, Cumhuriyet eski finans editörü ve muhabiri Pelin Ünker’e, “Paradise Papers” haberleri nedeniyle “kamu görevlisine hakaret” suçundan dava açtı.[35]

    22 Kasım’da Gençlik ve Spor Bakanlığı, Anayurt gazetesi muhabiri Tamer Arda Erşin’in, “Ankara’nın göbeğinde cemaat mi yetiştirilecek?” başlıklı röportajına dava açtı.[36]

    Hâkim Karşısına Çıkan Gazeteci Sayısı: 105

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 15

    6 Kasım tarihinde, Evrensel’de yayınlanan, “Kirpi üreten medya patronu” başlıklı yazı nedeniyle açılan davada, Evrensel gazetesinin patron Ethem Sancak ve şirketi BMC Otomobil için toplamda 8 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti.[37]

    Gazeteci Hüsnü Mahalli hakkında sosyal medya paylaşımlarında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 8 Kasım 2018 tarihinde görüldü. Mahkeme Hüsnü Mahalli’yi ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ suçundan 2 yıl 5 ay 5 gün ve ‘kamu görevlilerine hakaret’ suçlarından 1 yıl 8 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırdı.[38]

    8 Kasım’da karikatürist Sefer Selvi ile Evrensel gazetesi eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Çağrı Sarı gazetede yayınlanan “Paradise Papers” konulu karikatür nedeniyle açılan tazminat davasında toplam 10 bin TL manevi tazminat cezası ile cezalandırdı.[39]

    9 Kasım’da gazeteci Sedat Sur, Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne atanan kayyım ile ilgili haberleri nedeniyle 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırdı.[40]

    14 Kasım’da Zaman gazetesi eski başyazarı Ali Ünal’ı “örgüt kurmak ve yönetmek” suçundan 19 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırdı.[41]

    21 Kasım’da Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan, Kürtçe yayın yapan Azadiya Welat gazetesinin eski Yazı İşleri Müdürü İsmail Çoban, “zincirleme örgüt propagandası yapma” suçundan 5 yıl hapis ile cezalandırdı.[42]

    22 Kasım’da Birgün gazetesi imtiyaz sahibi İbrahim Aydın, gazetede yayımlanan bir yazıda “cumhurbaşkanına hakaret edildiği” iddiasıyla açılan davanın karar duruşmasında 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.[43]

    29 Kasım’da kapatılan Özgür Gündem gazetesi ile dayanışmak amacıyla başlatılan “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına 16 Ocak 2018’de katılan gazeteci Ayşe Düzkan, Hüseyin Aykol, Mehmet Ali Çelebi, Hüseyin Bektaş ve Ragıp Duran’ın yargılandığı davada; gazeteci Hüseyin Aykol’a “Örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla 3 yıl 9 ay, Hüseyin Bektaş, Mehmet Ali Çelebi, Ayşe Düzkan ve Ragıp Duran’a ise ayrı ayrı birer yıl 6’şar ay hapis cezası verildi.[44]

    30 Kasım’da kapatılan Özgür Gündem gazetesinin Eş Genel Yayın Yönetmeni Eren Keskin ve Yazı İşleri Müdürü Reyhan Çapan’a, yargılandıkları davadan 100 bin lira para cezası verildi.[45]

    Tahliye: 6

    Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’na yönelik soruşturma kapsamında 2017 yılının Kasım ayında tutuklanan gazeteci Behram Kılıç, 1 Kasım 2018 günü çıkarıldığı mahkemece cezaevinden tahliye edildi.[46]

    8 Kasım’da Sözcü gazetesi muhabiri Gökmen Ulu, yurt dışına çıkış yasağı konularak tahliye edildi.[47]

    9 Kasım’da örgüt üyeliği ile suçlanan ve 7 aydır tutuklu olan Dersim-Munzur Radyo Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Çağrı yargılandığı davanın ilk duruşmasında tahliye edildi.[48]

    14 Kasım’da Atılım gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Bakır, Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonuna ilişkin açıklamaları gerekçesiyle tutuklu yargılandığı davanın görülen duruşmasının sonunda adli kontrol şartıyla tahliye edildi.[49]

    20 Kasım’da tutuklu Haber-Sen Yöneticisi ve TRT Başkameramanı Binali Erdoğan, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla yargılandığı davada tahliye edildi.[50]

    21 Kasım’da KHK ile kapatılan Dicle Medya Haber Ajansı muhabiri Selman Keleş, ilk duruşmasında serbest bırakıldı.[51]

    Tutuklama: 5

    7 Kasım’da Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı üyesi ve çalışanı kişilere yönelik operasyon kapsamında gözaltına alınan gazeteci Behram Kılıç tutuklandı.[52]

    9 Kasım’da gazeteci ve sanatçı Atilla Taş tutuklandı.[53]

    17 Kasım’da Umut gazetesi editörü Özgür Sazlık, hakkında açılan bir soruşturma kapsamında tutuklandı.[54]

    22 Kasım’da gazeteci Murat Aksoy yeniden tutuklandı.[55]

    30 Kasım tarihinde Halkın Günlüğü gazetesinin eski Yazı İşleri Müdürü Serdar Kaya, tutuklandı.[56]

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı: 214

    Öldürülme, Fiziksel Şiddet, Tehdit ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler:

    2 Ekim tarihinde Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda öldürülen gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın cesedinin nerede olduğu sorusu Kasım ayı boyunca yanıtlanmadı. 1 Kasım’da Adalet Bakanı Abdülhanmit Gül, konunun aydınlatılması için Suudi yetkililerden iş birliği beklendiğini ifade etti.[57]

    1 Kasım 2018 tarihinde Yürüyüş dergisi ve derginin yayına hazırlandığı Ozan Yayıncılık’ın İstanbul Gazi Mahallesi’nde bulunan ofisi polis tarafından basıldı.[58]

    2 Kasım tarihinde Ulusal ve Aydınlık’ın Mersin Temsilcisi gazeteci Yusuf Çelik, Erdemli’de takip ettiği bir haber sırasında hem sözlü hem de fiziki saldırıya uğradı.[59]

    2 Kasım 2018 tarihinde basında yer alan haberlerden, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Suriye’deki Girê Spî (Tel Abyad) kentine yönelik top atışları nedeniyle gazeteciler Hawar Haber Ajansı muhabirleri Gülistan Mihemed ve İbrahim Ehmed’in yaralandığı öğrenildi.[60]

    7 Kasım’da İstanbul Eminönü’nde bulunan tarihi Eirene Kulesi’ndeki tahribatı görüntülemek isteyen DHA’nın insansız hava aracına ateş açıldı.[61]

    8 Kasım’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde Belediye Başkanı Resul Yılmaz’ın basın açıklamasında gazetecilerle arasında gerginlik yaşandı. Başkanı Yılmaz’ın “Bağırma lan” diye bağırması üzerine gazeteciler basın açıklamasını yarıda bırakarak makam odasını terk etti.[62]

    20 Kasım’da Gazeteci Ali Tarakçı’yı, İstanbul Esenyurt’ta trafikte tartıştığı bir kişi bacağından tabancayla vurdu.[63]

    21 Kasım’da Dünya Televizyon Gününde Ankara’da TRT önünde basın açıklaması yapmak isteyen Haber-Sen üyelerini engelleyen polis, Yol TV’nin yayınını da kesti. Yol TV muhabiri Özge Uyanık, polis tarafından darp edildi.[64]

    23 Kasım’da Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan HaberTürk editörü Oğuz Usluer’in saçları zorla kesildi.[65]

    Erişim Engelleri: 29

    Hürriyet Gazetesi Okur temsilcisi Faruk Bildirici’nin her hafta köşe yazılarında yer verdiği “Haftanın Engellenenleri”[66] bölümündeki verilere göre Kasım ayı içerisinde ayı en az 28 habere erişim engeli getirildi. 28 Kasım tarihinde Kocaeli Valiliği, Kuzey Marmara Otoyolu kapsamında inşaatı devam eden viyadüğün çökmesiyle ilgili haberlere yayın yasağı getirildiğini duyurdu. Kasım ayı içerisinde erişim engeli getirilen haber sayısı en az 29’a çıktı.[67] Kocaeli Valiliği’nin bir işçinin ölümüyle sonuçlanan habere yayın yasağına karşı Türkiye Gazeteciler Sendikası “Yayın yasaklarını kabul etmiyoruz” başlıklı bir açıklama yayınladı. Açıklamada “Böylesi üzücü bir olayın hemen arkasından daha işçiler enkazın altından çıkarılmamışken yayın yasağı getirilmesi, hele de bunun gazetecilik mesleğinin aşağılanarak yapılmasını reddediyoruz. Hâkimlerin, savcıların görevi gazeteciye nasıl haber yapacağını öğretmek değil bu iş cinayetini aydınlatmaktır. Gazeteciler söz konusu insan hayatı ve kamu çıkarı olduğu sürece yayın yasaklarına uymayacak gerçekleri halk ile buluşturacaktır.”[68] ifadeleri kullanıldı.

    Gazete ve Haber Ajanslarına Yönelik Baskılar

    1 Kasım tarihinde Vatan gazetesi, “Grubumuzun yeniden yapılandırma çalışmalarına istinaden 16 yıldır yayın hayatına devam eden Vatan gazetesi 1 Kasım 2018 tarihi itibarıyla artık Milliyet’in hafta sonu eki olarak okuyucusuyla buluşacaktır. Vatan’ın e-gazete uygulaması da devam edecektir. Gazete Vatan.com ise dijital ortamda yayınını sürdürecektir.”[69] açıklamasıyla yayın hayatından çekildi.

    Gazeteci Ece Sevim Öztürk hakkında 15 Temmuz Darbe Girişimi ile ilgili yaptığı haberler gerekçe gösterilerek açılan davanın görülmesine 1 Kasım 2018 tarihinde devam edildi. Savunmaların ardından mahkeme Ece Sevim Öztürk’ün tutukluluk halinin devamına karar verdi ve duruşmayı 11 Aralık 2018 tarihine erteledi.[70]

    Gazeteci ve foto-muhabir Çağdaş Erdoğan açılan davanın görülmesine 2 Kasım 2018 tarihinde devam edildi. İddianamede Çağdaş Erdoğan’ın ‘örgüt üyesi olmak’ ve ‘örgüt propagandası yapmak’ iddialarıyla cezalandırılması isteniyor. Savunmaların ardından mahkeme, duruşmayı 26 Mart 2018 tarihine erteledi.[71]

    Aralarında Demokratik Bölgeler Partisi ve HDP üyelerinin de bulunduğu 8’i tutuklu 21 kişi hakkında açılan davanın görülmesine 2 Kasım 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme aralarında gazeteci Haydar Ergül’ün e bulunduğu 8 kişinin tutukluluk halinin devamına karar verdi ve duruşmayı 18 Ocak 2019 tarihine erteledi.[72]

    4 Kasım’da Radyo Televizyon Üst Kurulu; Radyo Aktif, Işık FM, Rd Tek, Çorlu FM, Rd Ender, Enerji FM, Radyo Şeker, Samsun Klas FM, Körfez FM, Radyo Kocaeli Demokrat, Radyo 45, Mega FM, Radyo Eylül, Radyo Doğuş, Sevgi TV, Radyo Srt FM ve Zile Radyo Güneş’in yayın haklarını iptal etti.[73]

    6 Kasım’da 1972 yılından bu yana aralıksız yayın yapan ANKA Haber Ajansı kapandı.[74] Gazeteci Altan Öymen’in kurucusu olduğu ANKA, birçok el değiştirmenin ardından son olarak Ataşehir Belediye Başkan Yardımcısı Kalender Özdemir’e satılmıştı.[75]

    Sözcü gazetesi imtiyaz sahibi Burak Akbay, www.sozcu.com.tr sitesi Haber Müdürü Mediha Olgun, Mali İşler Müdürü Yonca Yücekaleli ve İzmir muhabiri Gökmen Ulu hakkında açılan davanın görülmesine 7 Kasım 2018 tarihinde devam edildi. Savunmaların ardından mahkeme Mediha Olgun ve Gökmen Ulu hakkındaki yurt dışı yasağının kaldırılması talebinin reddine karar verdi ve duruşmayı 12 Mart 2019 tarihine erteledi.[76]

    Gazeteci Kibriye Evren hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame kabul edildi. İddianamede Kibriye Evren’in ‘örgüt üyesi olma’ ve ‘örgüt propagandası yapma’ suçlarından cezalandırılması isteniyor.[77]

    16 Kasım’da gazeteci Barış Yarkadaş, Osman Gökçek ile ilgili emniyete ifade verdi.[78]

    Halkın Nabzı gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Artı Gerçek yazarı İshak Karakaş’ın da aralarında bulunduğu 10 kişi hakkında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e yönelik askeri operasyonuna ilişkin sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek açılan davanın görülmesine 20 Kasım 2018 tarihinde devam edildi, duruşma 17 Ocak 2019 tarihine ertelendi.[79]

    Mezopotamya Ajansı muhabiri Ahmet Kanbal hakkında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e yönelik askeri operasyonu ile ilgili haberi ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek açılan davanın görülmesine 20 Kasım 2018 tarihinde başlandı. Savunmaların ardından mahkeme duruşmayı 26 Şubat 2019 tarihine erteledi.[80]

    Aralarında Etkin Haber Ajansı muhabiri Adil Demirci, Ezilenlerin Sosyalist Partisi üyesi Mesut Çeki ve Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu merkez yönetim kurulu üyesi Özge Doğan’ın da bulunduğu 12’si tutuklu 23 kişi hakkında açılan davanın görülmesine 20 Kasım 2018 tarihinde devam edildi. Aralarında gazeteci Adil Demir’in de olduğu 6 kişinin tutukluluk halinin devamına karar verilen duruşma, 14 Şubat 2019 tarihine ertelendi.[81]

    Evrensel gazetesi yazarı Yusuf Karataş hakkında DTK bünyesindeki faaliyetleri gerekçe gösterilerek açılan davanın görülmesine 21 Kasım 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme savunmaların ardından Yusuf Karataş hakkındaki adli kontrol şartının kaldırılması talebinin kabulüne ve yurt dışı yasağının kaldırılması talebinin reddine karar verdi ve duruşmayı ileri bir tarihe erteledi.[82]

    Aralarında gazeteciler Sibel Hürtaş, Hayri Demir, Özgürlükçü Demokrasi gazetesi çalışanı Barış Ceyhan ile İnsan Hakları Derneği MYK üyesi Nuray Çevirmen’in de olduğu 11 kişi hakkında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e yönelik askeri harekâtı ile ilgili sosyal medya paylaşımları ve yaptıkları haberler gerekçe gösterilerek açılan davanın görülmesine 22 Kasım 2018 tarihinde devam edildi, duruşma 22 Ocak 2019 tarihine erteledi.[83]

    Cumhuriyet gazetesi muhabiri Pelin Ünker hakkında ‘Paradise Papers’ belgelerine ilişkin haberleri nedeniyle, Berat Albayrak ve Serhat Albayrak’ın şikâyeti açılan davanın görülmesine 22 Kasım 2018 tarihinde devam edildi. Duruşma, 21 Şubat 2019 tarihine erteledi.[84]

    22 Kasım tarihinde Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Özgür Düşünce gazetesinin eski muhabiri Cihan Acar ile avukat Veysel Ok’un “Devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlamasıyla yargılandıkları davanın görülmesine devam edildi.[85]

    Yine 22 Kasım’da gazeteci-yazar Perihan Mağden ve gazeteci İnan Ketenciler’in “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yargılandıkları davanın görülmesine devam edildi.[86]

    23 Kasım’da yüzde 98 engelli olmasına rağmen yaklaşık 6 ay cezaevinde tutulan gazeteci Metin Duran, tutuksuz yargılandığı iki ayrı dava kapsamında Mardin Adliyesi’nde hâkim karşısına çıktı.[87]

    26 Kasım tarihinde “Sözünü Esirgemeden” programında sunuculuk yapan Bahadır Kurbanoğlu Twitter hesabından İslamcı ve muhafazakâr yayın politikasına sahip olan Hilal TV’nin ekonomik koşullar nedeniyle canlı yayınlarını durduğunu paylaştı.[88]

    KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı muhabiri Şerife Oruç hakkında ‘örgüt üyesi olmak’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine 27 Kasım 2018 tarihinde devam edildi, dava 26 Şubat 2019 tarihine erteledi.[89]

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesine destek için “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeliği” kampanyasına katıldıkları gerekçesiyle yönetmen Veysi Altay ve Hüseyin Sözügen hakkında açılan davanın görülmesine 29 Kasım 2018 tarihinde devam edildi. Mahkeme duruşmayı 16 Mayıs 2019 tarihine erteledi.[90]

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    [1] 17 Ocak 2018 tarihinde Beyaz Saray’da Trump’a “bok çukuru ülkeler” konusunda soru sormaya çalışan muhabir, Trump tarafından kovulmuştu: https://www.evrensel.net/haber/343555/trump-cnn-muhabirini-oval-ofisten-kovdu Erişim Tarihi: 25 Ekim 2018.

    [2] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [3] https://www.toplumsal.com.tr/medya/medyaya-baskinin-dozu-artiyor-h38490.html Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [4] https://dagmedya.net/2018/12/06/yaysat-faaliyetlerine-son-verdi/ Erişim Tarihi: 5 Kasım 2018.

    [5] http://haber.sol.org.tr/medya/demiroren-yaysati-kapatiyor-gazete-dagitimi-tek-elde-toplanacak-tek-adres-damadin-agabeyi Erişim Tarihi: 3 Kasım 2018.

    [6] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [7] https://www.gercekgundem.com/medya/53471/chp-kagit-devlet-politikasi-olmali Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [8] “Editör’den: Göklerde Şahin Gibiydik”, içinde Naber, 2018 / 01 Sayı. 08 s. 3.

    [9] https://tgs.org.tr/gazeteler-dolarin-insafina-terk-edildi/ Erişim Tarihi: 22 Kasım 2018.

    [10] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201811121036098124-karar-gazetesi-ambargo-baski-aciklamasi/ Erişim Tarihi: 15 Kasım 2018.

    [11] https://twitter.com/safaktimur Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [12] https://t24.com.tr/haber/siddet-failini-koruma-ve-emek-somurusu-iddialariyla-gundeme-gelen-dokuz8haberde-neler-oluyor,744346 Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [13] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [14] https://www.evrensel.net/haber/365501/turkuvaz-medyada-isten-atma Erişim Tarihi: 15 Kasım 2018.

    [15] http://www.diken.com.tr/siddet-ve-hak-gaspi-suclamalari-yanitlar-dokuz8haberde-ne-oluyor/ Erişim Tarihi:

    [16] https://www.gazetefersude.com/sendika-yoneticisi-gazeteci-habere-giderken-isten-cikartildi-28155.html Erişim Tarihi: 15 Kasım 2018.

    [17] Erişim Tarihi: 15 Kasım 2018.

    [18] http://www.medyaspot.com/haber/Tenkisat-dalgasi-Yeni-Asir-i-da-Vurdu/218543 Erişim Tarihi: 16 Kasım 2018.

    [19] http://sendika62.org/2018/11/turkuvaz-medyada-isten-cikarmalar-suruyor-518227/  Erişim Tarihi: 17 Kasım 2018.

    [20] http://sendika63.org/2018/11/turkuvaz-medyada-isten-cikarmalar-suruyor-518227/ Erişim Tarihi: 17 Kasım 2018.

    [21] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/11/24/dogus-medyada-ayrilik/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [22] https://tihv.org.tr/02-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [23] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/11/01/gazeteci-sule-cizmeci-gozaltina-alindi/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [24] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [25] http://t24.com.tr/haber/gazeteci-ali-ergin-demirhan-serbest-birakildi,747314 Erişim Tarihi: 20 Kasım 2018.

    [26] https://tihv.org.tr/16-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 20 Kasım 2018.

    [27] https://www.kulturservisi.com/p/kultur-insanlarina-gozalti/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [28] https://www.evrensel.net/haber/366504/trt-onunde-basin-aciklamasi-da-cekim-de-yasak Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [29] http://gazetekarinca.com/2017/12/basin-raporu-kasimda-uc-gazeteci-tutuklandi-32-gazeteciye-dava-acildi/ Erişim Tarihi: 1 Aralık 2018.

    [30] http://gazetekarinca.com/2017/11/adiyamanda-tutun-protestosuna-polis-mudahalesi-cok-sayida-gozalti-yaralilar-var/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [31] https://tihv.org.tr/24-26-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [32] http://www.diken.com.tr/bakan-kayanin-esinden-bylock-cikti-diyen-gazeteci-kucukkayaya-hapis-istemi/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [33] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [34] http://gazetekarinca.com/2017/11/10-ekim-katliamindaki-ihmallerin-haberini-yapan-gazetecilere-dava/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [35] http://www.pressforfreedom.org/wp-content/uploads/2018/12/oib_kasim_2018_rapor.pdf Erisim Tarihi: 14 Aralik 2018.

    [36] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [37] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [38] https://tihv.org.tr/09-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 13 Kasım 2018.

    [39] https://tihv.org.tr/09-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 13 Kasım 2018.

    [40] https://tihv.org.tr/10-12-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 13 Kasım 2018.

    [41] https://tihv.org.tr/15-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 20 Kasım 2018.

    [42] https://tihv.org.tr/22-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 25 Kasım 2018.

    [43] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [44] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [45] http://gazetekarinca.com/2017/11/eren-keskin-ve-reyhan-capana-100-bin-tl-ceza/ Erişim Tarihi: 1 Aralık 2018.

    [46] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [47] http://gazetekarinca.com/2017/12/basin-raporu-kasimda-uc-gazeteci-tutuklandi-32-gazeteciye-dava-acildi/ Erişim Tarihi:  1 Aralık 2018.

    [48] http://gazetekarinca.com/2017/12/basin-raporu-kasimda-uc-gazeteci-tutuklandi-32-gazeteciye-dava-acildi/ Erişim Tarihi: 5 Aralık 2018.

    [49] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [50] https://www.evrensel.net/haber/338526/haber-sen-yoneticisi-binali-erdogan-serbest-birakildi Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [51] http://gazetekarinca.com/2017/11/8-aydir-tutukluydu-gazeteci-selman-keles-tahliye-edildi/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [52] http://gazetekarinca.com/2017/12/basin-raporu-kasimda-uc-gazeteci-tutuklandi-32-gazeteciye-dava-acildi/ Erişim Tarihi: 5 Aralık 2018.

    [53] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 1 Aralık 2018.

    [54] http://gazetekarinca.com/2017/12/basin-raporu-kasimda-uc-gazeteci-tutuklandi-32-gazeteciye-dava-acildi/ Erişim Tarihi: 5 Aralık 2018.

    [55] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201811221036278334-murat-aksoy-tutuklama/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [56] http://gazetekarinca.com/2017/12/basin-raporu-kasimda-uc-gazeteci-tutuklandi-32-gazeteciye-dava-acildi/ Erişim Tarihi: 5 Aralık 2018.

    [57] https://bianet.org/bianet/insan-haklari/202239-suudi-yetkililer-sorulara-yanit-vermediler Erişim Tarihi: 5 Kasım 2018.

    [58] https://tihv.org.tr/02-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [59] http://www.pressforfreedom.org/wp-content/uploads/2018/12/oib_kasim_2018_rapor.pdf Erisim Tarihi: 14 Aralik 2018.

    [60] https://tihv.org.tr/03-05-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [61] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [62] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [63] http://gazetekarinca.com/2017/11/gazeteci-ali-tarakciya-silahli-saldiri/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [64] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişm Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [65] http://gazetekarinca.com/2017/11/ohalde-cezaevleri-silivride-tutuklu-gazetecinin-saclari-zorla-kesildi/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [66] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/yetersiz-bilgi-41008550 Erişim Tarihi: 5 Kasım 2018, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/ama-ne-son-dakika-41015977 Erişim Tarihi: 12 Kasım 2018, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/medyaya-yeni-kaynak-41023315 Erişim Tarihi: 19 Kasım 2018, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/faruk-bildirici/gazetecilerin-en-meraki-41030853 26 Kasım 2018 Erişim Tarihi: 26 Kasım 2018.

    [67] https://tihv.org.tr/30-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 3 Aralık 2018.

    [68] https://tgs.org.tr/yayin-yasaklarini-kabul-etmiyoruz/ Erişim Tarihi: 1 Aralık 2018.

    [69] https://www.sde.org.tr/degerlendirme/haftanin-medya-ve-sivil-toplum-degerlendirmesi-1-9-kasim-2018-haberi-8207 Erişim Tarihi: 15 Kasım 2018.

    [70] https://tihv.org.tr/02-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [71] https://tihv.org.tr/03-05-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [72] https://tihv.org.tr/03-05-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [73] http://gazetekarinca.com/2017/11/rtuk-17-medya-kurulusunun-yayin-haklarini-iptal-etti/ Erişim Tarihi: 10 Kasım 2018.

    [74] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [75] https://www.sde.org.tr/degerlendirme/haftanin-medya-ve-sivil-toplum-degerlendirmesi-1-9-kasim-2018-haberi-8207 Erişim Tarihi: 15 Kasım 2018.

    [76] https://tihv.org.tr/08-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 13 Kasım 2018.

    [77] https://tihv.org.tr/15-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 20 Kasım 2018.

    [78] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [79] https://tihv.org.tr/21-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 24 Kasım 2018.

    [80] https://tihv.org.tr/21-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 24 Kasım 2018.

    [81] https://tihv.org.tr/21-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 24 Kasım 2018.

    [82] https://tihv.org.tr/22-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 25 Kasım 2018.

    [83] https://tihv.org.tr/23-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 25 Kasım 2018.

    [84] https://tihv.org.tr/23-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 25 Kasım 2018.

    [85] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [86] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [87] https://www.gercekgundem.com/medya/53426/medyaya-baskinin-dozu-artiyor Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [88] https://twitter.com/bahadirkurbano/status/1067096163940294657 Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [89] https://tihv.org.tr/28-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 30 Kasım 2018.

    [90] https://tihv.org.tr/30-kasim-2018-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim Tarihi: 3 Aralık 2018.