Blog

  • Ankara’daki siyasi trafik ve HDP’ye dönük nezaketsizlik

    Trafik deyince hemen herkesin aklına İstanbul’daki araç trafiği gelir, fakat son dönemlerde Ankara’nın siyasi trafiği İstanbul’u sollamış gözüküyor.

    Muhalefetteki siyasi partilerin her biri bayramlaşırcasına birbirini ziyaret ediyor. Tabi ziyaret sonrası da kameraların karşısına çıkıp, ziyaretin özel bir anlam içermediğini ve tamamıyla nezaket ziyaretinde bulunduklarını belirtiyorlar.

    Bu baş döndüren ve her yönüyle ittifak kokan nezaket ziyaretlerinde hiç de ittifaktan bahsedilmiyor.

    Muhalefet cephesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP ve iktidar cephesi hariç, İyi Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrasi ve Atılım Partisi ve Demokrat Parti genel başkanlarını kendi merkezlerinde bizzat ziyaret etti.

    Pandemi mandemi dinlemeyen bu “nezaket” ya da “hayırlı olsun” ziyaretleri aynı şekilde muhalefetteki tüm partiler arasında benzer olarak bu kez de “i-adeyi ziyaret” olarak gerçekleşmektedir.

    İktidardaki Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da öyle görünüyor ki, muhalefetin bu ziyaretlerinden feyz aldı.

    O da bir dizi ziyaret başlattı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi birkaç kez ziyaret etti, aynı şekilde Bahçeli’de O’nu ziyaret etti. Parti sayıları çok sınırlı olduğu için, bu ziyaretleri de hemencecik bitiverdi.

    Bu durum Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ı yeterince tatmin etmediği için, bu kez de Erdoğan muhalefetin tarlasına dalarak, Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk’ü kendi evinde ziyaret etti.

    Fakat Erdoğan’ın bu ziyareti muhalefetin kendi arasındaki ziyaretten daha çok konuşuldu.

    Erdoğan hiç çekinmeden bunun bir ittifak ziyareti olabileceğini söyledi. Fakat muhalefet bu noktada Erdoğan kadar bile cesaret gösteremedi.

    Muhalefetin küçük-küçük ortağı Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici de bunun boyutunu biraz daha ilerleterek İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i parti genel merkezinde ziyaret etti.

    Aslında muhalefetin ziyaret turları iktidara yeni bir ilham verse de, işin özünde öyle görünüyor ki, iktidar bu görüşmelerden ürkmüş. Bu yüzden de mevcut gelişmeleri tersine çevirmek için iktidar da benzer hamleler içine girdi.

    Muharrem İnce’nin partisi henüz kurulmadığı için bugüne kadar herhangi bir görüşmede bulunmadı, O daha çok halkı ziyaretle meşgul.

    Fakat geçtiğimiz günlerde CHP’den ilk istifasını açıklarken, HDP’nin ziyaretlerine dikkat çekerek, eğer biri O’nu ziyarete gelirse aynı karede fotoğraf vermekten çekinmeyeceğinin altını kalın çizgilerle çizdi.

    Bu eleştiri oklarının yönü, doğrudan HDP ile aynı karede bulunmak istemeyen Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelikti.

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar ve yanındaki heyet, CHP Genel Merkezi’nde CHP kürsüsünde basının karşısına çıkarken, yanlarında ne Kılıçdaroğlu ne de CHP’den bir yetkili yer almıştı. Aynı durum Saadet Partisi’nde de yaşandı. İşte Muharrem İnce buna dikkat çekiyordu.

    Gazeteciler tarafından bu soru HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’a sorulunca, Sancar’ın yanıtı şu oldu: “Bu bizim isteğimiz.”

    Aslında yapılan nezaketsizliğe karşı Sancar yine de büyük bir nezaket göstermişti.

    Yaşadığımız coğrafyada en azında şöyle bir incelik var. Biri sizi ziyarete gelince, siz de onu kapıya kadar uğurlar ve açıklanacak bir şey varsa da birlikte açıklarsınız. Ancak siyasi nezaketsizlik görüldüğü kadarıyla onu da yok etmiş.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Kim Korkar Teröristlikten?

    “Zehirli Yılanlar” Neden Ülkeyi Terk Etmek Yerine Direnmeyi Seçer?
    Ya da Şöyle mi Sorsak: Kayyum Rektöre Boğaziçi Direnirken Diğer Üniversiteler Neden Ses Çıkarmadı?

    Tezcan Durna[1]

    Hayal meyal anımsadığım ve hala sebebi hikmetine nedense vakıf olamadığım bir söylenti dolaşıyordu çocukluğumun geçtiği seksenli yıllarda Antalya Aksu Öğretmen Okulu’nda okurken eğitimini yarıda bırakıp dönen kuzenimle ilgili. Eğitimini yarıda bırakıp hakkında konuşanların ifadesiyle “bir baltaya sap olamayışının” nedeni, yine hakkında konuşanların ifadesiyle “isminin üzerine kırmızı kalem yemiş olması”ydı. Kırmızı kalem dedin mi orda duracaksın işte. Kırmızı kalem, o dönem ebeveynlerinin çocuklarına en sakınılması gereken şey olarak vaaz edilirdi. Kırmızı kalemi isimlerin üzerine kimin çektiği, ne için çektiği, nasıl çektiği hep meçhul kalmakla beraber, sonucu çok netti. Kırmızı kalem hayatları karartır, baltaları sapsız bırakırdı. Kırmızı kalemi yiyen kişi bir daha iflah olmaz; alnına nakşedilen anarşik damgasıyla bir ömür damalı eşek gibi dolaşırdı toplum içinde. Gerçekten kırmızı kalemi kimin taşıdığını bilmek çoğu zaman mümkün olmazdı. Bazen bir okul müdürü, bazen bir emniyet amiri, bazen sıradan bir polis olabilirdi bu kalemi tutan ve üstünü çizeceği isim arayan kişi.

    “Disipline verilmek” de o dönemlerde eğitim görmüş her öğrencinin kırmızı kalem benzeri yaygın bir korkusuydu. Akranlar arasında hep bir merak konusuydu hangi arkadaşının “disiplin kurulu üyesi” olduğu. Herkes birbirinden şüphelenir, hangi davranışının disiplin suçu oluşturacağından emin olamasa da, bu şüphe belki de samimi bir arkadaşlık kurmanın önünde hep bir engel olarak dururdu. Demem o ki, bu korkularla büyüdük, büyütüldük. Elbette Alevi olduğunu bir ihtimal saklayabilecek olanlara da aileler her zaman kendini saklamayı da önerirdi. Bu devletin/toplumun/hareketin/partinin “delisinin çok olduğunu” ailelerimiz de bilirdi hep. Tam da bu nedenle saklanarak büyüdük, büyütüldük. Özgüvenimizin yerine gelmesi belki de çok geç yaşlarda oldu bu yüzden.

    BARIŞ İMZACISI OLMAK…

    Yıllar geçti. Korkular hep baki kaldı. Ama bazılarımız bu korkularla yüzleşti, yüzleşmeye mecbur edildi. 2017 Ocak ayında “muhtelif terör örgütleriyle iltisaklı” olduğum iddiasıyla çalıştığım üniversiteden ihraç edildiğimde, aklıma ilk olarak yazımın başında bahsettiğim kuzenim geldi. Bahse konu kuzenim hayatta, köyde çiftçilikle uğraşıyor. Kırmızı kalem yiyerek eğitim hayatını yarıda bırakmak zorunda kalmasaydı belki de bir sürü öğrencisi olacak, bir sürü gence yol gösterecekti. Bilinmez tabi ki. Belki de kötü bir öğretmen de olabilirdi. Neyse ben kendime geri döneyim. Açıkçası, atıldığım ilk günlerde geçmişteki kırmızı kalemler, disiplin kurulları gibi konular üşüştü beynime. Mamafih ben zaten üniversite nezdinde “kırmızı kalem”i yediğimi ihraçtan kısa bir süre önce burs başvurum için verilmeyen izni sormak için görüşmeye gittiğim rektör yardımcısının önüme uzattığı üzeri sarı post itli dilekçemi görünce çoktan anlamıştım ve kendimi kırmızı kaleme çoktan hazırlamıştım. Post it üzerinde “Barış imzacısı, hakkında disiplin soruşturması var!” notu yazıyordu. İhraçtan sonra ise yine, kafamda kırmızı kalemle çizilmiş bir sürü korku dolaştı. Annem üzülecekti. Babam hayattan göçeli çok olmuştu, ama onun anısına bir borcum vardı. O hep “vatanına milletine yararlı bir evlat olmamı” isterdi. Teröristlikle iltisaklı ilan edilerek kamu görevinden ihraç edilmekle bu görevi yerine getirmekten uzaklaşmış olur muydum? Yoksa tam da “vatana millete yararlı olmak” böyle bir şey miydi? Bu sorularla yüzleşip kendinden emin olmak çok kolay olmuyor. Kendin kabul etsen, çevreni buna ikna etmen çok daha zor. Köye gittiğimde acaba herkes ne derdi? “O kadar inatla okumak istedi, sonunda bir dikiş tutturamayıp, üstelik terörist damgası yiyerek geri döndü” mü diyeceklerdi. Peki ya o kadar emek? Annemin ihraç edildiğimi duyduğunda ilk söylediği şey “Oğlum o kadar emeğin boşa mı gidecek şimdi?” oldu. Evet, emekler heba olacaktı. Olmadı neyse ki. Bu korkuyu/korkuları üzerimden atmam çok sürmedi. Ne zaman ki, bende olanı benden kimsenin alamayacağına kendimi ikna ettim, o zaman korku kalmadı ortada. Zira emekle, dişiyle tırnağıyla kazıyarak kendini yaratan, var eden insanın elinden hiçbir kudret hiçbir şeyi alamaz, onu muhtaç hale getiremezdi.

    Boğaziçi 3

    KORKULARINDAN SIYRILMAK!

    Bir insan, -aslında bunu bütün canlılar için de genelleyebiliriz- ne zaman korkularından sıyrılır bilir misiniz? Artık gidecek yerinin kalmadığını, ya da kaybedecek bir şeyinin olmadığını tam olarak kavradığında. Yani kaybetme ihtimali olan şeyleri elinden alan/alacak olan grup, topluluk, iktidar gibi unsurlara karşı onlara boyun sunarak, rıza göstererek kurtaramayacağını anladığında özgürleşir. İnsan elbette her zaman bir umutla yaşar. Baskı, boyun eğdirme gibi stratejilere insanlar belki bir süre ram olabilir elinde olanların en azından bir kısmını koruyabilmek için. Ancak elindekileri aslında boyun eğdiği kişi ya da grupların alamayacağını, o sahip olduğu şeylerin kendisinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, onların bedenine kazınmış erdemler ve beceriler olduğunu anladığı anda korku ve tedirginlik ortadan kalkar. Bunu anlamak zaman alabilir. Ancak bunu anlayan insanın yapamayacağı şey yoktur dünyada. İkinci olarak boyun eğdiği varlığın kendisinden üstün ya da güçlü olmadığını anladığında da insan korkularından kurtulur. Bu noktada “bana daha fazla ne yapabilir ki?” diye düşünmeye başlar.

    Şimdi size bu ülkede yaşamlarını sürdürmeyi düşünen gençler için ülkenin ne vaat ettiğine ve bu vaade kanmayıp ya da bu vaatleri “hak etmeyip!” başka ülkelerde arayış içine girenlerle ilgili birkaç olgusal veri sunacağım. Elbette bu verilerin en öne çıkanlarını sırf mevzuyu somutlaştırmak için aktaracağım. Bunların tümünü aktarmak ne gerekli ne de mümkün bu kısa yazının içinde. 2020 yılı 15-24 yaş grubunu kapsayan genç işsizlik oranı artık verilerle oynadığı gün gibi ortada olan bir devlet kurumu olan TÜİK’in verilerine göre dahi yüzde 26.1.[2] Bunların gerçek karşılığının bu oranın iki katı olduğunu aklıselim istatistikçi ve ekonomistler sıklıkla dile getiriyor. Almanya’nın Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nin 2018 ve müteakip raporlarına göre Türkiye’den Almanya’ya iltica başvurusunda bulunanların eğitim düzeyi yükseliyor.[3] Tam da bu nedenle Türkiye’den gelen iltica başvurularının kabul oranı giderek artış gösteriyor.[4] Bu satırların yazarı da, ihraç edildikten sonra Almanya’da bir üniversiteden kazandığı üç yıllık bursu pasaportunda uzun zaman tahdit olduğundan dolayı kullanamadı. Tam tahdit kaldırılıp Almanya’ya gidebilecekken, bu defa hayatın tuhaf bir cilvesi oldu ve pandemi patlak verdi. Neyse asıl mevzumuza geri dönelim.

    ERKAN İBİŞ SEÇİLEREK GELMİŞTİ AMA…

    2021’in ilk ayı, iktidarın tek adamı, ülkeyi bir gündemle daha ortadan ikiye böldü. 12. Cumhurbaşkanı, zaten uzun zamandır KHK ile değiştirilen rektör ataması yetkisini kullanarak, köklü tarihsel, akademik ve geleneksel teamülleri olan Boğaziçi Üniversitesi’ne siyasette dikiş tutturamamış, akademik geçmişi intihallerle dolu, tek kariyeri her türlü siyasi pozisyona aday olup olup seçilememek olan, çapsızlığı paçalarından akan bir kişiyi kayyım/rektör olarak atadı. Bu atama elbette ilk değildi. 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde yayınlanan 676 Sayılı KHK ile üniversitelerde akademisyenlere kısmen tanınmış olan rektör seçme hakkı ortadan kaldırılmış ve o zamandan bu zamana Ankara ve Hacettepe gibi köklü üniversiteler de dâhil olmak üzere pek çok üniversiteye üniversite dışından rektör ataması yapılmıştı. Elbette seçilmiş rektörlerin de akademinin ocağına incir ağacı dikmek için neler yaptığını unutmamak gerekiyor. Yüzün üstünde barış imzacısı hakkında önce disiplin soruşturması açarak, bunu sonuçlandırmadan KHK listelerine Barış İmzacılarının isimlerinin eklenmesi için jurnalde bulunan Ankara Üniversitesi Rektör Eskisi Erkan İbiş, üniversitenin akademisyenlerinin çoğunluğunun oylarıyla seçilmişti. Bu seçilmiş rektöre oy veren vermeyen pek çok akademisyen, 2017’de üniversitedeki akademisyen kıyımı yaşanırken sonsuz bir kış uykusuna dalmıştı. Bu kış uykusu, ya da ölü taklidi mi desek, elbette İbiş’ten sonra atanan kayyım rektörden sonra da derinleşerek devam etti. Diğer üniversitelere hiç girmiyorum. Hiç birisinde dışardan gelen kayyım rektörlere karşı tek bir ses çıkmadı. Ta ki Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan atanan akademisyen karikatürü Melih Bulu’ya üniversite bileşenlerinin neredeyse tümünün karşı çıkmasına kadar.

    Boğaziçi 2

    PEKÇOK KAYYIM REKTÖR ATANDI, NEDEN BOĞAZİÇİ?

    Peki, daha önce o kadar üniversiteye dışarıdan kayyım rektör ataması yapılmış olmasına rağmen, neden Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan atamaya bu kadar direnç gösterildi? Aynı soruyu atamanın ve protestoların ilk günlerinde orta halli bir vakıf üniversitesinde çalışan bir meslektaşım kendisine öğrencilerinin de sorduğunu dile getiriyor. Meslektaşım bu öğrencilerin akıllarına “biz niye itiraz etmiyoruz? sorusunu sormak gelmediğine dikkat çekiyor. Bu soruyu pek çok insan sordu ve muhtelif yanıtlar verildi. Sorunun tek bir yanıtı yok elbette. Ancak işin sırrı zannımca Boğaziçi’nde verilen eğitimin niteliği ve bu üniversitenin uluslararası itibarı. Bu eğitim ve itibarın yarattığı özgüven ise bir başka neden. Son yıllarda ülkede bir yerlere gelmek için liyakatten ziyade lidere sadakatin daha önemli olduğu herkesin malumu. Bunu en iyi gençler biliyor. İyi eğitim almış, belli bir demokrasi kültürü ile yetişmiş bu gençlerden birisine kendisiyle röportaj yapan programcılardan birisi “ülkenin en yetkili kişisi size terörist diyor, gözaltına alınma tehdidi altındasınız, korkmuyor musunuz?” şeklinde bir soru soruyor. Daha yirmisine bile varmamış gencecik bir kadın “korkuyorum elbette, ama atın ölümü arpadan olsun” gibi iddialı bir yanıt veriyor.[5] Bu yanıtı tek başına özgüven ile açıklamak mümkün değil.

    Burada yeni nesil güzellemesi yapacak değilim, ancak yeni nesil AKP iktidarı döneminin özellikle son beş yılında o kadar çok korkutuldu, o kadar çok yaftalandı ve damgalandı ki, artık korku duvarını aştı. Korku insani bir zaaf. Korkmamak için ya aptal ya da dünyadan bihaber olmak gerek. Elbette gençlerin çoğu hala korkuyor. Ancak ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler, ne kadar iyi eğitim alırlarsa alsınlar, böylesi bir yönetim altında asla kendileri gibi kalarak bir yerlere gelemeyeceklerine emin olmuş durumdadırlar. Bu da aslında kaybedecek hiçbir şeylerinin olmadığını, dahası bu iktidarın yönetimi altında hiçbir şeylerinin olamayacağını bildikleri anlamına geliyor. Bunun yanı sıra aldıkları eğitimle dünyanın her yerinde yaşamlarını sürdürebileceklerini de biliyorlar. Her ne kadar yurt dışında yaşam kurma şansları taşrada okuyan diğer gençlerden daha fazla olsa da, bunu tercih etmek yerine ülkelerinde kalarak kendilerine hiçbir şey vaat edemeyen bozuk düzenin düzeltilmesinde aktif rol almak istiyorlar. Bu anlamda bu gençlerin hem olabildiğine dünya vatandaşı hem de iktidarın deyimiyle “yerli” olduklarını söylemek mümkün. İktidarı korkutan da bu gençlere içkin olan ilk bakışta paradoksal gibi görünen çelişkili kimlikleri. Bu nedenle bu gençlere ve akademisyenlere “elit, kökü dışarda, halktan kopuk” gibi sıfatlar yakıştırmaya çalıştı iktidar ve aveneleri. Ancak bu tabi ki tutmadı. Tutmamasının en önemli nedeni, onların korkularından sıyrılmış ve yaşadıklarından çok şey öğrenmiş olmalarıdır.

    ‘TOPLUMLA VAMPİR BENZERİ İLİŞKİ KURMAK!’

    AKP iktidarı, uzun zamandır Türkiye toplumu ile vampir benzeri bir ilişki kurarak varlığını sürdürüyor. Bu ifadeyi Karl Marx sermaye için kullanır. Buna göre sermaye doğayla vampir benzeri bir ilişki kurar, ihtiyaç duyduğu kanı dünyadan emen bir yaşayan ölüdür sermaye. AKP iktidarı sadece doğayı değil, güzel olan her şeyi yok ederek varlığını sürdüren bir canavara dönüşmüştür. İşleyen, umut veren, yaşayan, cıvıldayan, neşe saçan, üreten kısaca güzel olan her türlü varlığı yok ederek kendi varlığını sürdüren bir canavar gibi toplumun üstüne çökmüştür. Boğaziçi gibi hala nispeten işleyen bir kuruma bu şekilde musallat olmasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bu nedenle toplum olarak yok olmamak için bu canavarı üstümüzden en kısa zamanda atmamız şarttır. Bunun için Gezi’de tohumları atılan, Boğaziçi direnişinde meyvelerini vermeye başlayan gençlere dışardan parmak sallayarak yol göstermek yerine onların yanında hizalanmaktan başka çaremiz yoktur. Gelecek ve umut onlardadır.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    [2] https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Isgucu-Istatistikleri-Agustos-2020-33792#:~:text=15%2D24%20ya%C5%9F%20grubunu%20kapsayan,azalarak%20%31%2C1%20oldu.

    [3] https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyeden-almanyaya-iltica-ba%C5%9Fvurular%C4%B1nda-e%C4%9Fitim-d%C3%BCzeyi-y%C3%BCkseliyor/a-49985398

    [4] https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyeden-iltica-ba%C5%9Fvurular%C4%B1n%C4%B1n-kabul-oran%C4%B1-art%C4%B1yor/a-51957447

    [5] https://www.youtube.com/watch?v=qJwySEF5KDs

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Boğaziçi sürecini doğru okumak

    Kayyum rektör Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atandığından beri ülkede yeni bir toplumsal hareketlilik başladı. Boğaziçili öğretim üyeleri ve öğrencilerin haklı temele dayanan mücadelesi kamuoyunda da destek bulunca, başta iktidar kanadı olmak üzere “acaba yeni bir Haziran Direnişi (Gezi) mi geliyor?” soruları sorulmaya başladı.

    Hükümet kanadı bu soruyu sormakta ve dahası korkmakta son derece haklı. Çünkü artık sokağa yansıyan her eylem iktidarın duvarından tuğlaları birer ikişer düşürüyor.

    Bunun yanı sıra, Boğaziçi yeni bir Haziran Direnişinin niteliklerini taşıyor mu? Bence, hayır. İlk ve en önemli fark, her iki eylemin ‘hedef’ bölümünde beliriyor. Haziran direnişi hedefsizdi. Gezi parkından başlayarak, toplam bir öfkeyi açığa çıkarmıştı. Ama net ve tanımlanmış bir hedefi yoktu. Oysa Boğaziçi eylemlerinin, küçük de olsa, net bir hedefi var. Melih Bulu’nun istifası. İki eylem arasında bir diğer fark ise örgütlülük ve planlılık boyutunda. Haziran direnişleri spontan hareketler üzerine kurulmuş, örgütsüz büyük kitlesel bir hareketti. Boğaziçi eylemleri ise, yine, küçük ama organize ve örgütlü bir eylem oldu.

    Küçük’ sözcüğünü özellikle vurguladım. Çünkü bu ‘küçük’ eylem, bütün Türkiye’de karşılık buldu. Sonuçta bir üniversitedeki öğrencilerin taleplerini topyekün sahiplendik. Tıpkı avukatlarda, Soma’lı ya da Ermenekli işçilerde olduğu gibi. Ya da Antalya Korkuteli’deki Dereköylülerin kömür madeni direnişini sahiplendiğimiz gibi.

    Buradan şu sonuç çıkıyor. Artık, iktidara ve özellikle de Saray’a karşı yapılan eylemin büyüklüğü küçüklüğü ölçü olmaktan çıktı ve talep her ne olursa olsun, hepimizin talebi haline gelmeye başladı.

    Tartışmalar Boğaziçili akademisyen ve öğrencilerin eylemlerinden öte boyuta geçmiş durumda. İrili ufaklı taleplerin ülke gündemine bu kadar kolaylıkla ve destek alarak girmesinin geri planını iyi okumak gerekiyor. Bugünlere gelmemizin başlangıç noktası olarak 16 Nisan referandumunu almak gerekir. O referandum ile bu ülke ilk kez ‘başarabiliriz’ duygusunu yaşadı. AKP iktidarı döneminde ilk kez örgütlülüğün gücü bu derece hissedildi. Dikkat edin. Referandumu takip eden ilk genel seçimde Millet İttifakı, aynı zamanda kendisini ‘hayır cephesi’ olarak tanımlamıştı. Sonrasında da bu ‘hayır’ cephesi ilmek ilmek dokunarak bugünlere, Boğaziçi direnişine kadar geldi.

    Yaşanan her süreç deneyimlere bir yenisini ekledi. Referandum, 24 Haziran’a kaynaklık etti, 24 Haziran 31 Mart’a. Avukatlar, Soma’lı madencilere; Somalı madenciler, traktör eylemi yapan köylülere. Hepsi birden Boğaziçililere kaynaklık etti.

    Boğaziçi direnişi belki istenilen neticeyi veremeyebilir. Belki Melih Bulu oradan indirilemeyebilir. Böyle bile olsa, 16 Nisan ile başlayan ‘Büyük Türkiye Direnişi’ne bir tuğla daha örüldü ve iktidarın ömrü bir tuğla kadar daha kısaldı.

  • Can Suyu

    Her gün ama her gün suç işlenen bir ülkede, adalet aramak boynumuzun borcu oldu. Kadınlara, akademiye, öğrenciye, çiftçiye, işçiye uygulanan baskıyla şiddetin varyasyonlarını deneyimlemekle geçen günlerde, “Nasıl var olacağız?” arayışına da girdik. Bu sıkışmışlıkta belki de hayat kurtaran bu soruyla gelen dayanışma ruhu, kuşkusuz nefes aldırıyor.

    Kayyum rektör Melih Bulu’nun atanmasıyla Boğaziçi’nde başlayan hukuksuzluk, ağır aksak ilerleyen güven kırıntılarını da yerle bir etti. Hem de öyle ki, ‘güvenlikten sorumlu’ ama sorsan hak nedir bilmeyenler, “Biz devletiz, size ne yapacağımızı bilmiyorsunuz, bizim yüzümüzü unutmayın, sizi bitireceğiz” diyerek nefret ve işkence suçu işlerken devamında yapacaklarını da alenen ilan ediyor. Bin bir emekle, derece yaparak en saygın okullardan birine giren öğrenciler; intihal yaptığı açığa çıkan, hiçbir yerde kabul görmeyen ve istifa etme cesaretini bile gösteremeyen bir isim yüzünden haftalardır şiddete uğruyor.

    Elbette mesele Melih Bulu’nun kendisinden ibaret değil, seçilmediği ve istenmediği takdirde sırtını yasladığı otoriteye güvenerek şahsını rektör ilan eden Bulu, Boğaziçi’ni dünyada seçkin bir yere getireceğini iddia ediyor ve ezberden şaşmayarak varlığını, devletle özdeştiriyor. Peki, bunu üniversitenin içine polisleri sokarak, öğrencilerin üstünde deneyimledikleri şiddet türleriyle mi başaracak? Bu ülkenin bakanları, cumhurbaşkanı geleceği yaratması beklenen dinamik bir kesimi; “terörist”likle suçlarken, hedef gösterirken, karakolların tozunu “devletiz biz” diyenlerin ayaklarının altında yuttururken nasıl olacak bu işler? Birlik, beraberlik, tekçilik ve beklenen sonsuz biat ile devletli iktidarlarında kendilerine yer edinmeye çalışanlar; insan haklarını, geleceği, demokrasiyi, eşitliği, güvenli bir toplum olma sözünü nasıl ilerletebilir? Katliamlardan, çalınan sorulardan, sokaklarında rahatça dolaşamadığı bir karanlıktan, kâr hırsının azgın dişlilerinden sağ salim çıkıp gelen insanlar, sel oluyor be azizim.

    Toprağımıza doldurduğunuz beton, ruhumuza dayattığınız iç çekişler, omuzlardaki yük canımızı almaya yetmedi ama silkelenme cesareti verdi. Kafasını kırdığınız, dişini döktüğünüz hatta cinsel saldırıya kadar vardırdığınız güvenlik anlayışınız, otoritenizi tuzla buz ediyor.

    İstanbul’un, Ankara’nın meydanlarında kafalarını yere sürttüğünüz yüzlerce insan o meydanları özgürleştirmeyi vadeden ve kökü çok derinlerde olan bir ruhu taşıyor. O ruh ise çocuğunun iyi bir eğitim alması için merdiven silmekten canı çıkan, toprakta çalışmaktan ellerinden nasırı hiç eksik olmayan, şiddetle-mobbingle- tacizlerle cam tavanların arasında kendine yer kazıyan kadınların köklerinden filizleniyor.

    Sadece kadın cinayetlerinde şiddetle mücadele edeceğiz gibi kelimeleri yan yana getiren zihniyet, elbette gelecek sunmaz. Sadece size değil o gücü size teslim edenlere de hesap soracak olan gençler, kadınlar, emeğiyle hayatta kalanlar kendilerinden tüm çalınanları alacak. Çünkü ufkumuz koltuklarla sınırlı değil, ufkumuz uçsuz bucaksız bir hayatla dolu. Sahte olan ne varsa arınacak kampüslerden, sokaklardan, meydanlardan kafanızın içindeki en dipsiz korkulardan… Uçan kuşun hain, terörist ve bilmem ne bela olduğu tamtamlarının arasında, haklı taleplerin bu kadar sahiplenilmesi kuşkusuz can suyumuz.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Erdoğan Hep Başbakan Başbakan Hep Erdoğan

    Süleyman Demirel 1965-1993 tarihleri arasında yedi farklı hükümette toplam 10 yıl 5 ay olmak üzere başbakanlık görevinde bulundu.

    Demirel, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünden sonra 1993-2000 yılları arasında da 7 yıl Cumhurbaşkanlığı yaptı.

    Toplamda 17 yıl iktidarda kalan Süleyman Demirel için, sanatçı Fikret Kızılok seslendirdiği şarkı sözleriyle onu şöyle hicvediyordu:

    Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman”.

    Uzun süreli görevde kalma Süleyman Demirel’den bu kez de Recep Tayyip Erdoğan’a geçti.

    Erdoğan, 2003-2014 yılları arasında 11 yıl başbakanlık, 2014-2021 yılları arasında da cumhurbaşkanlığı görevinde bulundu ve aksi bir durum çıkmazsa 2023 yılına kadar da bu görevde kalacak.

    Yani bu durumda Süleyman Demirel’in rekorunu kırarak tamı tamına 20 yıl iktidarda kalmayı başaracaktır.

    Eğer 2023’ten sonra da iktidarda kalırsa, bu durumda “Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman” şarkısının günümüze uyarlanmış hali de şöyle olacaktır: “Erdoğan hep başbakan, başbakan hep Erdoğan” ya da “Erdoğan hep iktidar, iktidar hep Erdoğan”.

    Tabi Erdoğan’ın kırdığı rekor yalnız Türkiye’yle sınırlı değil. Amerika Birleşik Devletleri başkanlarına bile parmak ısırtacak düzeyde.

    Erdoğan görevde kaldığı süre içinde George W. Bush (2001-2009), Barack Obama (2009-2017), Donald Trump (2017-2021) başkan seçildi ve seçilmekle de kalmadı başkanlıkları son buldu.

    Bu dönemlerde de “Erdoğan hep iktidar, iktidar hep Erdoğan” oldu.

    Erdoğan’ın hedefinde şu an 2023 seçimleri var. Bu seçimlerde de eğer tekrardan başa gelirse, bu durumda bir değil, iki değil, üç değil tamı tamına dört Amerikan başkanını eskitmiş olacak. Yani Amerika’nın çiçeği burnunda yeni başkanı Joe Biden’ı da sollayacak gibi gözüküyor.

    Aslında akla gelen soru şu:

    Recep Tayyip Erdoğan’ın bu uzun soluklu iktidarında sadece Erdoğan’ın başarısı mı yatıyor?

    Elbetteki hayır!..

    Bu başarıda, iktidarın karşısında sözde muhalefet yapan “muhalefetsizliğin başarısı”da azımsanmayacak derecede büyüktür.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Samimiyet Testi

    Bazen karmaşık görünen soruların çözümü, zannedilenden daha basit olabilir.

    Birkaç sene önceydi, benim için önemli bir toplantıya yetişmek üzere arabama bindiğimde garaj çıkışına tanımadığım bir arabanın park etmiş olduğunu gördüm. Sık sık başıma geldiği için fazla dert etmeden ve şoförün hemen duyup geleceğini umarak kısa kısa birkaç defa kornaya bastım. Umduğum gibi olmadı.

    Beş dakika kadar kısa aralıklarla korna çalarak şoförün zihninde bir çağrışım yaratmaya çalıştım ama nafile. Arabadan inip yakın esnafı tek tek dolaşarak araç sahibini aramaya başladım. Zamanım daralıyordu, gecikeceğim kaygısıyla biraz telaşlanmaya başlamıştım. Esnaf ziyaretlerinden de sonuç alamayınca telaşım kısa sürede öfkeye dönüşmeye başladı. Arabaya dönüp bu kez kornaya uzun uzun bastım. O tanıdık öfkenin basıncını damarlarımda hissediyordum. Çıkardığım gürültü duyarsız kalınamayacak kadar çirkindi. Ama yine olmadı.

    On beş dakika geçmişti, öfkeden ve çaresizlikten kan ter içinde kalmıştım. Gecikeceğim açıktı ama artık bu bile umurumda değildi. Zihnim aracın içindeki eşyalardan erkek olduğunu düşündüğüm şoföre kilitlenmişti. Geldiğinde hiçbir şey söylemeden sadece suratının ortasına bir yumruk atıp boğazını sıkmak, karşılık verirse bir yumruk daha atıp başını arabasının kapısına vurmayı falan hayal ediyordum. Arabama girdim ve doğru zamana kadar zapt etmeye çalıştığım öfkemle beklemeye başladım.

    Beş dakika kadar sonra gençten bir adamın garaj çıkışını kapatıp beni yirmi dakikadır bekleten arabaya doğru yaklaştığını gördüm. Arabasının kapısını açarken ben de bir hışım arabamdan çıktım ve göz göze geldik. Kavga kaçınılmazdı. Durumu hemen anladı ve gözlerimin içine bakarak çok sakin ve çok içten bir şekilde “Abi ne olur kusuruma bakma, ne desen haklısın, ama gerçekten acil buraya bırakmak zorunda kaldım. Hakkını helal et.” dedi.

    Bendeki tüm öfke mucizevi şekilde saniyeler içinde uçup gitmişti. Hatta neredeyse “Olsun kardeşim, üzme kendini, hangimiz hata yapmıyoruz ki” diyesim geldi ama son bir çabayla, “Tamam ama bari telefonunu yazar insan,” düzeyinde yavan bir sitemle durumu geçiştirdim.

    Adamın verdiği cevabın gücü üzerine, sonrasında çok düşündüm. Evet, zaten pek kavgaya yatkın olmayan, çabuk yatışan mizacım da yardımcı olmuştu ama cümledeki esas sır başkaydı.

    İletişim kanalları hızla yenileniyor, dönüşüyor. Dünyanın her yerinden insanlar birbiriyle düşünsel temas halinde.

    Her geçen gün bu teması kolaylaştırmaya yarayan yeni uygulamalar birer “ürün” olarak sunuluyor. Büyük bir hevesle o uygulamaları kullanarak ürünlerin hem tüketicileri hem de devamlılığı sağlayarak bir anlamda üreticileri oluyoruz. Aynı zamanda bu uygulamaları kullanırken kendimiz hakkında sonsuz miktarda verinin piyasanın dolaşımına sunulmasını baştan kabul ederek bu ürünlerin hammaddesi olarak nesneleşiyoruz.

    Bu karmaşık ağ içinde birbirinden çok farklı yaşam biçimi, kültür ve aidiyetlerle iletişime geçiyoruz, etkileşimde bulunuyoruz. Bu iletişim yapısı, her şeyin kontrolümüz altında olduğunu düşündüğümüz anda dahi iş yapış ve algılama süreçlerimiz üzerinde giderek belirleyici olmaya başlıyor.

    Bazen alışılmadık, hatta yepyeni hassasiyetlerin doğurduğu sorumlulukların süzgecinden geçmek zorunda olan sözlerle, sürekli bir uyum sağlama çabasıyla hiç durmadan bilinmez bir boşluğa mesajlar bırakıyoruz. Kalabalıklar içinde kendimizi anlatmak zorunda hissediyoruz, anlaşılmak ve kabul edilmek istiyoruz.

    Kendini anlatmak kadar karşıdakini anlama çabası da tek boyutlu bir uğraş olmaktan hızla uzaklaşıyor. Milyarlarca ayrı dünya her gün her saniye kendini anlatıyor. Artık kendimizin istekleri, öncelikleri ve olagelmiş hassasiyetlerinden ibaret bir dünyanın içinde kalarak başkalarının ne dediğini anlayamıyoruz.

    Hem diğerlerini anlamak hem kendimizi anlatmak isterken bir taraftan da sistemin giderek artan biçimde bireylerin sırtına yüklediği sorumlulukların kaygıları altındayız. Çevre kirliliği, sokak hayvanları, yoksulluk, kadın cinayetleri… Her şeyde sorumluluğumuz artıyor, yüklenmekten kaçamıyoruz, çözümün parçası olmak zorundayız.

    Bir yandan geçim kaygısı, işsizlik, gençlerin okuma çabası, dünyaya entegre olma telaşı, gelecek hayalleri ve sosyal kaygılar, pandemi; diğer yandan da yerli, milli, dini, etnik vb. türlü hassasiyetler tarafından sanki sürekli itilip kakılıyoruz. Akşamları, şanslıysak, kendimizi evlerimize, sevdiklerimizin yanına zor atıyoruz.

    Çoğunluk üç aşağı beş yukarı böyle bir iklimde yaşıyor ve Türkiye’de her gün her kanalda, her mecrada onlarca siyasi yorumcu, ünvanlı akademisyen, analizci, araştırmacı, siyasetçi, parti lideri, betimlemeye çalıştığım sıradan hayatlara onların geleceği hakkında bir şeyler anlatıyor.

    Siyaset insanları, halka kendileri hakkında zaten bildiklerinden daha fazlasını söylemeyen ve muhatapları tarafından çoğu paketi bile açılmadan çöpe atılan bu konuşmalarla iletişim kurmaya çalışıyor. Siyasi söylem çöplüğüne durmadan birbirinin tekrarı sloganlar, özlü ve tumturaklı sözlerle söylev yığmaktan başka pek bir şey yapmıyorlar.

    Vitrinde şık görünmek yerine gerçekten toplumda dönüştürücü bir etki yaratmak için siyaset yapıyorsanız iletişimin gücünü ciddiye almak, ona hak ettiği değeri vermek ve ona uygun davranmak zorundasınız.

    Gerçek insanların yaşadığı gerçek dünyaya temas etmeksizin, kalabalık ekipler, büyük bütçelerle havalı binalarda bol keseden klişe kampanyalar üretmeye girişmeden önce, rasyoneli sağlam, basit ve samimi bir siyasi iletişiminiz ve buna uygun bir iletişim diliniz olmalı.

    Araçlar değişir, her dönemin ihtiyaçları farklıdır, iş yapış süreçleri yenilenir ama iletişimin özü değişmez. Sorunlar vardır ve kitleler bu sorunlara ilişkin samimiyetinizi sürekli test eder. Güçlü bir iletişim bazen sorunları çözer, bazen de sorunları doğmadan yok eder.

    Garaj önüne park eden adamın yaptığı gibi…

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • DSÖ’den gazetecilere ‘aşı tereddüdü’ ile mücadele çağrısı

    Mutlu Sereli Kaan

    COVID-19 pandemisinin en ağır etkilediği meslek gruplarından biri de  gazeteciler oldu kuşkusuz. Gazeteciler, sahada çalışırken karşı karşıya oldukları COVID-19 riski kadar, her dönemde olduğu gibi, bu dönemde de yazdıkları haberler ya da sosyal medya paylaşımları nedeniyle çoğunlukla hedefteler.

    Öte yandan, dönemin “yalnız pandemiye değil, ‘infodemi’ye karşı savaşıldığı” şeklinde gündemimize yerleşen mottosu,  gazetecilerin mesleki etik yükümlülüklerinin ve toplumsal sorumluluklarının ağırlığını da iyice görünür kılıyor. Özellikle aşı konusunda insanların kafasının bir hayli karışık olduğu bu dönemde, bilginin doğru aktarımı son derece büyük önem taşıyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), geçtiğimiz ay yayımladığı bir belgede[1], bu dönemi “benzeri görülmemiş bir bilimsel yayıncılık dönemi” olarak nitelerken, özellikle bilimsel gelişmeler ve aşı konusunda vatandaşları bilgilendirmenin hayati önem taşıdığına dikkat çekti ve gazetecileri özellikle aşı tereddüdü ile mücadeleye çağırdı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) de, 18 Ocak 2021 tarihinde açıklanan COVID-19 Pandemisi 10. Ay Değerlendirme Raporu’nda belgenin Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Bulaşıcı Hastalıklar Çalışma Grubu tarafından güncellenmiş Türkçe çevirisine yer verdi.[2]

    Şu anda çeşitli deneme aşamalarında olan ve bazıları ön onay aşamasına gelen veya acil kullanım için yetkilendirilen 100’den fazla aşı olduğunu anımsatan WHO, doğru bilimsel raporlamanın hiç bu kadar önemli olmadığını kaydetti. “COVID-19 Aşıları Hakkında Profesyonel Habercilik İçin İpuçları” başlığını taşıyan belgede, özellikle aşılar ile ilgili bilimsel çalışmalar haberleştirilirken dikkat edilmesi gereken temel unsurlar hatırlatıldı.

    COVID-19 aşıları ile ilgili haberlerin hâlihazırda aşı yaptırmayı düşünen kişiler için son derece önem taşıdığına yer verilen belgede, “Pandemi sürecinde yanlış bilgilerin son derece yaygın olması nedeniyle okuyucuların tüm aşıların önemi hakkında bilgilendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Tarih boyunca salgınları sone erdirmede aşıların etkinliği hakkındaki gerçekler ve rakamlar aktarılarak aşı tereddüdü ile mücadele edilmelidir” ifadelerine yer verildi. TTB’nin raporunda, buna ek olarak hâlihazırda COVID-19 salgınının kontrol edilip önlenebilmesi için aşılar kadar etkili ve güvenli başka bir tıbbi araç olmadığı da hatırlatıldı.

    Belgede ayrıca güvenilir haber kaynağının önemine dikkat çekildi. Uzman değerlendirmelerine başvurmak için mutlaka ülkenin bilim medya merkezlerine danışılması gerektiğine yer verilen belgede, habere konu olan araştırmaya katkı veren kişi ve kurumların da mutlaka incelenmesi gerektiği vurgulandı.

    Haberleştirilen çalışmanın sadece başlık ve özetine bağlı kalınmaması, verilere otomatik olarak güvenilmemesi ve bu bağlamda haberi hazırlayan gazetecinin çalışmaya ilişkin eleştirel okumasının altı çizildi. Okuyucuların konunun ayrıntılarıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşabilmesi açısından, çalışmanın kaynaklarının belirtilmesi, bilimsel terimlerin açıklanması, açık ve net bir dil kullanılması, yan etkilerin belirtilmesi ve uygun görsellerin kullanılması da belgede önerilenler arasında yer aldı.

    Tüm bunlar, “konunun uzmanları dururken astrologlara danışmayın, tabip odalarının disiplin kurullarınca cezalandırılmış isimlerin medyatik olmak için yaptıkları açıklamalara itibar etmeyin, komplo teorilerinin komplo teorisi olduğunu unutmayın” diye de okunabilir!

    Aşı karşıtlığı propagandası yapmak için tuğla kadar kitap yazılan bir yerde, bu belgeye dikkat çekmemek olmazdı.

    [1]  https://www.who.int/news-room/feature-stories/detail/tips-for-professional-reporting-on-covid-19-vaccines

    [2]  https://www.ttb.org.tr/kutuphane/covid19-rapor_10.pdf

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • Tedipten Tedhişe Devletlilerin Eleştiri ile İmtihanı

    Devlet terörü diye bir şey var mıdır? Bu soruya yanıt vermeden önce, devletin sahibi olduğunu düşünenlerin terör anlayışını anlamaya çalışalım. Son yıllarda ülke yurttaşlarının en az yüzde ellisi terörist ya da terörle bağlantılı olduğu iddia edilen bazı örgütlerle iltisaklı olmakla ilan edilip duruyor. İki genel seçimde de antidemokratik yüzde on seçim barajını aşarak meclise hatırı sayılır sayıda milletvekili sokarak, artık “marjinal” olmadığını ispatlayan bir partinin neredeyse tüm vekil ve yetkilileri iktidarın nazarında alenen terörist. Yine aynı partinin ezici çoğunlukla seçilmiş belediye başkanları terörist olduğu gerekçesiyle görevden alındı ve yerlerine “yerli-milli” kayyumlar atandı. Aynı partinin yöneticilerinin çoğu hapiste, iki eski eş başkanı da uzun zamandır hukuksuz bir şekilde hapiste tutuluyor. Eş başkanlarından birisi hakkında Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi defaatle “tahliye edilmeli” kararı vermiş olmasına rağmen, hala hapiste tutulmaya devam ediliyor. Ülkenin ana muhalefet partisinin İstanbul İl Başkanı, Cumhurbaşkanı tarafından kamuya açık bir konuşmada yasadışı bir örgütün militanı, yani yine terörist olmakla suçlanıyor. Yine ülkenin ana muhalefet partisi lideri, Cumhurbaşkanı ve iktidarın müttefiki partinin genel başkanı tarafından “ülke için güvenlik sorunu” olarak tanımlanıyor. Ülkede yasal yollarla habercilik yapan, ülkenin hukuk kurallarına uygun şekilde faaliyet yürüten basın-yayın organları yine iktidarın en makbul basın-yayın organlarından birisi olan Yeni Akit tarafından “İhanet Ağının Yandaş Medyası”2 olarak tanımlanıp hedef gösteriliyor.

    KAMU GÖREVLİLERİNİN 125 BİNDEN FAZLASI TERÖRİST İLAN EDİLDİ

    Ülkenin kamu görevlilerinin 125 binden fazlası “terörist” olmakla itham edilerek adları OHAL dönemi KHK listelerine eklenmek suretiyle kamu görevinden ihraç edildi. Bu yurttaşların hak arayışları yine KHK ile kurulan bir OHAL Komisyonu marifetiyle engellenmeye devam ediyor. OHAL Komisyonu, kuruluşunun üstünden dört yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen, hala terörist olmakla itham edilen büyük bir çoğunluğun başvurusunu reddetti, önemlice kısmı hakkında da hala olumlu ya da olumsuz bir karar vermedi.3 Barış İmzacılarının neredeyse tümü haklarında açılan ceza davalarından beraat almış olmalarına ve AYM tarafından açılan bu davaların “hak ihlaline yol açtığı” kararı verilmiş olmasına rağmen, ihraç edilen hiçbir Barış Akademisyeni hakkında göreve iade kararı verilmedi. İade kararını geçtim hiç birisi hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir karar açıklanmadı. Yani söz konusu Barış Akademisyenleri en üst mahkemeden yerele kadar bütün mahkemelerin verdiği kararlara rağmen, KHK ile kurulmuş OHAL Komisyonunun nazarında hala “terörist”.4 Ülkede ekonomik kriz olduğunu ve ekonominin iyi yönetilmediğini belirten ekonomistler külliyen terörist! Ülkenin doğal kaynaklarının altın ve maden şirketleri ile HES inşaatları tarafından katledildiğini düşünen ve buna karşı çıkan doğa aktivistleri terörist. Ülkenin sağlıklı bir tarım politikasının olmadığı ve bu nedenle tarım üreticilerinin zor durumda olduğunu belirtenler terörist. Covid-19 pandemisi sürecinin iyi ve şeffaf yönetilmediğini iddia ederek yerinde önerilerde bulunan ve her an işbirliğine açık olduğunu dile getiren Türk Tabipleri Birliği yöneticileri terörist! Hak ihlallerini takip eden, ülkede demokratik ve hakça yaşam talebinde bulunan sivil toplum örgütleri terörist! Çember her geçen gün daralıyor. Terörist olmayan tek bir kişi kalmayıncaya kadar bu liste uzayıp gidebilir.

    Şimdi yazının başındaki soruyu tekrar soralım. Devlet terörü diye bir şey var mıdır? Eğer kendini devletin sahibi zannedenlerin çıkarı halkın ezici çoğunluğunun çıkarından üstün hale gelirse, bizatihi devletin kendisi açıkça bir terör aygıtına dönüşür. Bu tarihte hep böyle olmuştur. Devletliler, kendilerini eleştiren herkesi terörist ilan etmeye başladığında, devlet yasal varlığından sıyrılıp yurttaşlar üzerinde terör estiren bir makine haline gelir. Devlete tanınan yasal şiddet tekeli, yurttaşların çoğunluğu üzerinde ölçüsüz bir baskı aracına dönüşürse ve bu baskı aracını kendilerini devlet ilan eden kişiler, kendi çıkarlarını korumak için kullanırsa artık devlet, devlet olmaktan çıkar; devlete tanınan şiddet tekelinin hukuki zemini de ortadan kalkar.

    ‘DEVLET TERÖRÜNÜNÜN ALENİ HALİ’

    Bu açıdan bakıldığı zaman, iktidarın içinden çıkmış bir yasal partinin genel başkan yardımcısının hedef gösterildikten sonra alenen dövülmesi, yine iktidarın ortaklarından birisinin içinden ayrılmış bir partiyi destekleyen köşe yazarı ve gazetecilere dayak atılması, basit bir şiddet olayı olarak değerlendirilemez. Bu artık yıllardan beri süregiden devlet terörünün iyice aleni hale geldiğinin göstergesidir.

    Türkiye Cumhuriyeti devletinin devletlilerinin, kuruluşundan bu yana eleştiri ile başı pek hoş olmadı. Devleti yönetenlerin icraatlarının eleştirilmesi her zaman bizatihi devletin eleştirisi olarak değerlendirildi. Devletin başına geçen her kişi kendisini hep devletli olarak gördü ve devletin eleştirilmezlik zırhına büründü. Bu nedenle devletin başındakilerle başlarda işbirliği içinde olan ve devlete destek ve önerilerini sunan her aydın, entelektüel, köşe yazarı, gazeteci devletlilerin icraatlarını eleştirdiği anda tedip ya da tedhiş edildi. Devletin tedip için de tedhiş için de elinde her zaman pek çok seçeneği oldu. Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Atatürk ile Anadolu’ya geçerek kurduğu Yeni Gün Haber Ajansı ile milli mücadeleye destek veren Yunus Nadi Abalıoğlu’nun ilerleyen yıllarda kurduğu ve yeni kurulan rejimin ismiyle müsemma Cumhuriyet Gazetesi bile tek parti iktidarının sonlarına doğru defalarca kapatılmıştır. Gazeteyi bu dönemde kapatan Milli Şef İsmet İnönü’dür ve gazetenin başyazarı ve yöneticisi oğul Nadir Nadi, kapatılan gazetenin açıldığını dönemin Basın Yayın Umum Müdürü Selim Sarper’den öğrendiğinde hissettiklerini şu satırlarla dile getirir anılarında:

    Bir suç işlemişim de affa uğramışım gibi teşekkür ederek, Sarper’in ellerine sa­rıldığımı şimdi buraya yazarken içimde hafif bir utanma duygusu ile George Orwel’in ‘Big Brother’ını hatırlıyorum. Suçum yoktu, kimseye borçlu değildim. Olsa olsa onlar benden, daha doğrusu babamdan özür dilemeli idiler. Ne anlamı vardı eğilip bükülmelerin? Baskı altında insan demek parça parça yitirebiliyor kişiliğini…”5

    Burada Cumhuriyet Gazetesi İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’yı desteklemekle suçlandığı için kapatılmıştır; ancak sebebi ne olursa olsun gazete kapatmak, tedipten tedhişe giden en bilinen yollardan birisi olarak kısa Cumhuriyet tarihi boyunca hep uygulanmıştır.

    GAZETECİLER ÜZERİNDE BASKILAR HEP VARDI

    Gazeteciler üstündeki baskı, sindirme, korkutmanın tedhişe varan örnekleri de azımsanmayacak kadar çoktur Türkiye tarihinde. Tan Gazetesi ve Matbaasına yapılan saldırı, gazetenin sahibi Zekeriya Sertel ve eşi Sabiha Sertel’i ülkeden kaçmak zorunda bırakmıştır. Karı koca gazeteciler, ömürlerini tıpkı Nazım Hikmet gibi ülkelerine hasret içinde yurtdışında sürgünde tüketmişlerdir.6 Zekeriya Sertel’in Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucuları arasında yer aldığını ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Basın Yayın Umum Müdürlüğü de yaptığını unutmamak gerekir. Ülke tarihinde rejimin/düzenin içiyle dışında, dostuyla düşmanı olmak arasında incecik bir çizginin olduğunu ne kadar da iyi anlatır bu savruluş. Kendi partisinin içinden çıktığı İyi Parti’yi destekleyen Yeni Çağ Gazetesi yazarlarıyla yine AKP’nin içinden çıkan Gelecek Partisi’ni destekleyen Karar Gazetesi’nin yazarlarının MHP Genel Başkanı Bahçeli tarafından alenen tehdit edilmesi ve hedef gösterilmesi de bu nevidendir.7 Karar Gazetesi’nin yazarlarından Akif Beki’nin bugünün her söylediğinin hikmetinden sual edilemeyen Cumhurbaşkanının zamanında basın sözcülüğünü yaptığını da unutmayalım. Yine aynı gazetenin neredeyse bütün yazarlarının zamanında AKP iktidarının her icraatına alkış tuttuğunu; bu icraatları eleştiren herkesi en azından demokrat olmamakla suçladıklarını da akıldan çıkarmayalım.

    Tedipten tedhişe ve en nihayetinde katle giden yolda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde pek çok gazeteci yaşamını vermiştir. Ocak ayı Metin Göktepe, Hrant Dink ve en nihayet Uğur Mumcu’nun katlinin yaşandığı ay olarak gazeteci suikastları için önemli bir ay olarak duruyor karşımızda. Üç gazetecinin sevenlerinin yıllar geçtikçe eksilmemesi umut verse de, gazetecilik mesleğinin icra edilmesi giderek daha da zorlaşmaktadır.

    Gazetecilik Bölümünü kazandığımı babama sevinerek haber verdiğimde dört yıl önce Çetin Emeç, bir yıl önce Uğur Mumcu katledilmişti. Babam bir yandan sevinmiş, diğer yandan “iyi halt ettin” dercesine bir yüz ifadesiyle “oğlum bu ülkede gazetecileri öldürüyorlar” demişti yüzünün diğer yarısına bin hüzün kondurarak. Bu nedenle üniversitede okuduğum yıllarda hep öğrenci eylemlerine katıldığımda sakladım O’ndan. Hem üzmek istemediğim hem de tartışmamak için. Biliyordum ki babam, bir yandan Uğur Mumcu ve benzer şekilde katledilen gazetecilerin doğruları söylediği için öldürüldüğünün farkındaydı. Tam da bu nedenle hem bu gazetecileri seviyor hem de oğlunun böyle bir akıbete uğramasından korkuyordu. Zira yurttaşı olduğu devleti tanıyordu. Yurttaşı olduğu devletin içindeki çıkar odaklarının acıması olmadığının da farkındaydı. Ancak farkında olmadığı bir şey vardı. Devlet denilen şey aslında kendisiydi. Kendini devlet sanan devletlilerin perde arkasından süregiden çıkar ilişkilerinin devlet çıkarı olarak tarif edildiğinin farkındaydı, ama başka türlü bir devlet de görmediği için bu devlete itaat etmeyi de vazife ya da mecburiyet olarak görüyordu. Benim babam, ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıydı. Bu ortalama yurttaşın aynı zamanda bir sağduyusunun da olduğunu unutmaması gerekir bugünün devletlilerinin. Kendilerinden başka herkesi terörist, hain, kökü dışarda işbirlikçi ilan ettikleri sürece, devletli pozisyonlarına itaat edecek yurttaş kalmayacaktır. Kanunla sınırlandırılmamış devlet, yurttaşlarına refah değil ancak terör sunabilir. Yaşadığımız dönemin devletinin alametifarikası budur. Ancak bu devlet elbette böyle gitmez.

    1 um:ag Genel Yayın Yönetmeni.

    2 https://www.yeniakit.com.tr/haber/iste-ihanet-aginin-yandas-medyasi-1504333.html

    3 Bu bilgiler OHAL Komisyonu’nun kendi raporundan alınmıştır. Bilgi için: https://ohalkomisyonu.tccb.gov.tr/ (Erişim tarihi: 26/01/2021).

    4 Barış için Akademisyenlerin bu süreçte yaşadığı hak ihlalleri ile ilgili ayrıntılı raporlara şu linkten ulaşılabilir: https://barisicinakademisyenler.net/node/4

    5 Nadir Nadi (1972), 27 Mayıs’tan 12 Mart’a, İstanbul: Sinan Yayınları, s. 138-139.

    6 Her iki gazetecinin onurlu yaşamlarını ölçülü bir trajedi diliyle anlattıkları anılarını sırasıyla şu kitaplardan okuyabilirsiniz:

    Sabiha Sertel, (1987), Roman Gibi: Demokrasi Mücadelesinde Bir Kadın, İstanbul: Belge Yayınları.

    Zekeriya Sertel, (2001), Hatırladıklarım, Beşinci Baskı, İstanbul: Remzi Yayınları.

    7 https://www.karar.com/bahceli-karar-yazarlarini-hedef-aldi-1601979 (Erişim tarihi: 25/01/2021)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Televizyon dünyasının pandemi sınavı

    2020 yılı tüm dünya için sıra dışı bir zaman oldu. Sinema ve televizyon dünyasının da bundan etkilenmemesi beklenemezdi.

    Mart ayında pandemi gündemin birinci maddesi olduğu andan itibaren sektör de hemen yeni duruma adapte olmayı denedi. Bir yandan #evdekal çağrıları giderek artıyordu ama setler durmadan devam etti. Sine-Sen ve Oyuncular Sendikası’nın başını çektiği kurumlar #setlerdursun çağrısına başladılar ama setler bir süre daha direndi. Pozitif vaka haberleri gelmeye başlayıncaya kadar devam etti bu durum. Bazı yapım şirketleri düzenli testler yaparak, ekiplere maske dağıtarak dirense de bir süre sonra bütün setler durduruldu. Türkiye sinema ve televizyon sektörü tüm dünyadan daha fazla direndi diyebiliriz.

    İkinci aşama, evden çıkmadan dizi ve program yapma denemeleri oldu. Bu girişimler seyirci tarafından çok ilgi görmeyince kısa zamanda vazgeçildi.

    Herkes evde kalınca en çok izlenen programlar haberler oldu bir süre. Pandemi büyük bir belirsizlik ve korku yaratmıştı çünkü. Zamanla her şeye alışıldığı gibi buna da alışılmaya başlandı. Setler durana kadar çekilmiş bölümler yayınlandı ve hızla tükendi. TV kanalları eski dizileri ve programları tekrar yayına sürdüler. Kimi seyirci nostalji olarak izledi programları. Bir süre sonra sıkılmaya başladılar. O dönemde tek yeni içerik Survivor’dı ve çok yüksek reyting aldı.

    ÇARE DİJİTAL Mİ?

    Televizyon içerikleri seyirci için yeterli gelmeyince çare dijital platformlar olmaya başladı. Daha önceden bu platformların izleyicisi olanlar içerikleri hızla tükettiler. Ama bu özel dönem, yeni bir izleyici kitlesi daha kazandırdı. Aslında seyirci geçişkenliğinin çok yüksek olduğu bir süreç yaşamış olduk. Ana akım kanalları ve televizyon dizileri tercih etmeyip çareyi dijital platformlarda arayan kitle o içerikler tükenince televizyonla yeniden bağ kurmaya başladı. Televizyon izleyicileri de dijital dünya ile tanıştı. İki ayrı dünyanın da kendini yeniden tanımlamasına yol açtı bu durum.

    140 – 160 dakikalara kadar uzayan televizyon dizilerinin seyircisi 25 – 45 dakikalık dizilerle tanıştı. Farklı türler ve anlatım biçimlerini önce zorunlu olarak izlediler daha sonra sevmeye başladılar. Yıllardır kendine çeki düzen vermeli, zamana ayak uydurmalı diye tartıştığımız televizyon dünyası acı gerçekle pandemi sayesinde yüzleşmeye başladı.

    Aslında Nisan – Mayıs aylarında herkesin evde olduğu dönemde sektörün geleceği üzerine yoğun konuşmalar, kafa yormalar gerçekleşti. Gelecek sezonla ilgili tahminler ve ön görüler tartışılsa da televizyon kanalları yarım kalan işlerle devam kararı aldı ve yeni durum için bir vizyon geliştirmemeyi tercih etti.

    Fakat onların yapmadığını seyirci yaptı ve çok garanti gibi görülen birçok dizi hızlı bir şekilde reytinglere yenildi.

    Normal şartlarda izlenme ihtimalinin çok düşük olacağını tahmin ettiğimiz bazı diziler şaşırtıcı reytingler aldılar. Başrolünde bir psikiyatristin olduğu ve terapi öykülerini anlatan ‘Kırmızı Oda’ tüm ezberleri bozdu. Bir psikiyatrist ve hastasının küçük bir odada dakikalarca yaptığı sohbetlerin bu kadar reyting alması gerçekten de çok yeni bir durumdu. Yalılar, lüks arabalar, gerçekçi olmayan aşk hikayeleri tercih ettiği varsayılan seyirci kitlesinin psikiyatri kliniğinde geçen öyküleri ilgiyle izlemesi sektörün karar alıcılarını afallattı.

    Diğer bir örnek de TRT’deki ‘Masumlar Apartmanı’ dizisi oldu. Yine aynı psikiyatristin terapi deneyimlerinden yola çıkan psikolojik dizi, reytinglerde en üst sırada yer aldı.

    Aslına bakarsanız sektörün karar alıcılarında “Psikolojik diziler de tutuyormuş”un üzerinde bir analiz yapıldığını göremedik ne yazık ki. Televizyon dünyası hala yeni duruma adapte olmak yerine geçici çözümlerle olağanüstü hali geçiştirmeye çalışıyor.

    Sinema sektörü ise tahmin olarak sinema salonlarının birkaç yıl boyunca çalışamayacağı ve tek mecranın dijital platformlar olduğu konusunda neredeyse uzlaştı. Gişe beklentisi olan sinema filmleri çekimlerini ve çekilmiş olanlar da vizyon tarihlerini ertelediler. Bazıları ise sinemalara çıkmak yerine filmlerini dijital platformlarda yayınlamayı tercih ettiler.

    Dijital platformlar için verimli bir yıldı diyebiliriz. Dünya dijital hayata hızlı geçiş yaparken aksi düşünülemezdi zaten. Var olanlar abone sayılarını arttırdılar. Yeni yılın ilk günüyle birlikte Exxen ve Gain adlı iki yeni platform daha yayına başladı.

    Bir yapımcı için televizyon dizisi dijital platformdan daha avantajlıdır. Hem bütçeler daha yüksektir hem de 100 bölüm yayın hedefi ile yola çıkar. Üstelik son yıllarda asıl gelirin yurt dışı satışları olduğu düşünülürse dijital platform hiç avantajlı değil.

    Ama bu süreçle birlikte televizyonun büyük oyuncuları da dijital diziler yapmayı tercih ettiler. Entegrasyonu hızlandırmış oldu.

    Bana kalırsa hala bizi bekleyen büyük değişimin farkında değil karar alıcılar. Her dönemde olduğu gibi kazananlar değişim istemez ve muhafazakarlaşır. Ama değişime direnmeleri mümkün değil.

    Büyük değişimin 2022 yılında daha görünür olacağını düşünüyorum. O değişimin galipleri bu yıl atılacak adımlarla belli olacak. Kazananlarla kaybedenler yer değiştirecek…

  • Adalet Sırası Kadınlara Ne Zaman Gelecek?

    Burcu Yıldırım

    Yıllardır içimizi rahatlatacak haberlere hasretiz. Çok görmüş geçirmiş sayılmam ama rüzgar gibi değişen gündemlerin arasında 18 yıldır AKP iktidarında şahit olmadığımız kalmadı. Demokrasi vaadiyle, Nazım şiirleriyle, kadınların yüceliğiyle, Erdal Eren’in ardından dökülen göz yaşlarından bugüne sıçrayıp geldik. Şimdilerde; aynı mahalleden olmayan başörtülü kadınlar, “vitrin mankeni”, 17’sinde çocuklar terörist, hakkını arayan kadınlar, “provakatör” …. Kara liste uzayıp gidiyor.

    Aslında düşmanlık ve düşman yaratma seviciliği uzak olmadığımız bir konu. AKP iktidarını doğuran koşullar da vakti zamanında, Türkiye’nin üç tarafının denizlerle ama dört tarafının da düşmanlarla çevrili olduğunu beynimize kazıyıp durdu. Velhasıl düşman hiç bitmedi. Sorumluluk almaya, hesap vermeye gelince, korkunç düşmanlar kapatıldığı çekmeceden hızlıca çıkarıldı. Bugünse “düşman” olmayan kim kaldı diye sorarsınız, yanıtı yok. Yarına bekletilenin sırası geliyor. Cezaevleri doluyor, kürsülerden hedefe kilitleniliyor ve bağımsız yargımız, şafak vakti evler basılmazsa mesaisine başlıyor.

    Bütün bu yaratılmaya çalışılan akıl bulanıklığı arasından ise kadınlar, en haklı talepleriyle sıyrılmayı başarıyor. Çünkü yaşamak duygusu ağır basıyor. Adalet gibi güçlü bir kelime ile yola düşen kadınlar; işte, sokakta, evde, kampüste başının örtüsünden saçının rengine, yedisinden yetmişine bütün kız kardeşlerini yola döküyor. Bundan sebep; OHAL koşullarında bile meclisin kapısına dayanan, evlerine kapatılmaya çalışıldıkça kabuklarına sığmayan kadınları görüyoruz. Bu, taşan gücün etki alanı o kadar çok ki, bir de bakıyorsun ki talimat olmadan hukuk kuralları işlemeye başlamış.

    Tam da bu noktada Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün, “Siparişle tutuklama olmaz” çıkışına ses olalım. Kadınların ne sipariş verecek durumu ne de güveneceği bir yargı alanı kaldı. Kime seslenelim? 17 yaşındaki yeğenine tecavüz ettiği DNA raporlarıyla kanıtlanmış olmasına rağmen cezaevinden tahliye edilen, o da yetmeyip davul ve zurnayla karşılanan Osman Çur’un, tutuklu yargılanması için illa bir bakanın hedef göstermesi ya da cumhurbaşkanına hakaret etmesi mi gerekiyor? Kahvaltıya erken çağırdı bahanesiyle çocuğu ve eşini kaynar suyla yakan Ali Ay’ın tutuklanması için kadınların yeri göğü inletmesi mi gerekiyor? Ya ölmemek için öldüren kadınlar? Ya da sesini hiç duyamadıklarımız, katledildikleri ile kalanlar… Bunların hakkını kim verecek, kim savunacak? Kanunları beğeniyoruz sayın bakan ama kanunların uygulanmasını bir türlü istemeyenleri beğenmiyoruz ve doğal olarak gönlümüz razı olmuyor. Hukuk devletinde adalet sırası beklemekten çok yorulduk.

    Yazar Hakkında

    Burcu Yıldırım, Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.