“Zehirli Yılanlar” Neden Ülkeyi Terk Etmek Yerine Direnmeyi Seçer?
Ya da Şöyle mi Sorsak: Kayyum Rektöre Boğaziçi Direnirken Diğer Üniversiteler Neden Ses Çıkarmadı?
Tezcan Durna[1]
Hayal meyal anımsadığım ve hala sebebi hikmetine nedense vakıf olamadığım bir söylenti dolaşıyordu çocukluğumun geçtiği seksenli yıllarda Antalya Aksu Öğretmen Okulu’nda okurken eğitimini yarıda bırakıp dönen kuzenimle ilgili. Eğitimini yarıda bırakıp hakkında konuşanların ifadesiyle “bir baltaya sap olamayışının” nedeni, yine hakkında konuşanların ifadesiyle “isminin üzerine kırmızı kalem yemiş olması”ydı. Kırmızı kalem dedin mi orda duracaksın işte. Kırmızı kalem, o dönem ebeveynlerinin çocuklarına en sakınılması gereken şey olarak vaaz edilirdi. Kırmızı kalemi isimlerin üzerine kimin çektiği, ne için çektiği, nasıl çektiği hep meçhul kalmakla beraber, sonucu çok netti. Kırmızı kalem hayatları karartır, baltaları sapsız bırakırdı. Kırmızı kalemi yiyen kişi bir daha iflah olmaz; alnına nakşedilen anarşik damgasıyla bir ömür damalı eşek gibi dolaşırdı toplum içinde. Gerçekten kırmızı kalemi kimin taşıdığını bilmek çoğu zaman mümkün olmazdı. Bazen bir okul müdürü, bazen bir emniyet amiri, bazen sıradan bir polis olabilirdi bu kalemi tutan ve üstünü çizeceği isim arayan kişi.
“Disipline verilmek” de o dönemlerde eğitim görmüş her öğrencinin kırmızı kalem benzeri yaygın bir korkusuydu. Akranlar arasında hep bir merak konusuydu hangi arkadaşının “disiplin kurulu üyesi” olduğu. Herkes birbirinden şüphelenir, hangi davranışının disiplin suçu oluşturacağından emin olamasa da, bu şüphe belki de samimi bir arkadaşlık kurmanın önünde hep bir engel olarak dururdu. Demem o ki, bu korkularla büyüdük, büyütüldük. Elbette Alevi olduğunu bir ihtimal saklayabilecek olanlara da aileler her zaman kendini saklamayı da önerirdi. Bu devletin/toplumun/hareketin/partinin “delisinin çok olduğunu” ailelerimiz de bilirdi hep. Tam da bu nedenle saklanarak büyüdük, büyütüldük. Özgüvenimizin yerine gelmesi belki de çok geç yaşlarda oldu bu yüzden.
BARIŞ İMZACISI OLMAK…
Yıllar geçti. Korkular hep baki kaldı. Ama bazılarımız bu korkularla yüzleşti, yüzleşmeye mecbur edildi. 2017 Ocak ayında “muhtelif terör örgütleriyle iltisaklı” olduğum iddiasıyla çalıştığım üniversiteden ihraç edildiğimde, aklıma ilk olarak yazımın başında bahsettiğim kuzenim geldi. Bahse konu kuzenim hayatta, köyde çiftçilikle uğraşıyor. Kırmızı kalem yiyerek eğitim hayatını yarıda bırakmak zorunda kalmasaydı belki de bir sürü öğrencisi olacak, bir sürü gence yol gösterecekti. Bilinmez tabi ki. Belki de kötü bir öğretmen de olabilirdi. Neyse ben kendime geri döneyim. Açıkçası, atıldığım ilk günlerde geçmişteki kırmızı kalemler, disiplin kurulları gibi konular üşüştü beynime. Mamafih ben zaten üniversite nezdinde “kırmızı kalem”i yediğimi ihraçtan kısa bir süre önce burs başvurum için verilmeyen izni sormak için görüşmeye gittiğim rektör yardımcısının önüme uzattığı üzeri sarı post itli dilekçemi görünce çoktan anlamıştım ve kendimi kırmızı kaleme çoktan hazırlamıştım. Post it üzerinde “Barış imzacısı, hakkında disiplin soruşturması var!” notu yazıyordu. İhraçtan sonra ise yine, kafamda kırmızı kalemle çizilmiş bir sürü korku dolaştı. Annem üzülecekti. Babam hayattan göçeli çok olmuştu, ama onun anısına bir borcum vardı. O hep “vatanına milletine yararlı bir evlat olmamı” isterdi. Teröristlikle iltisaklı ilan edilerek kamu görevinden ihraç edilmekle bu görevi yerine getirmekten uzaklaşmış olur muydum? Yoksa tam da “vatana millete yararlı olmak” böyle bir şey miydi? Bu sorularla yüzleşip kendinden emin olmak çok kolay olmuyor. Kendin kabul etsen, çevreni buna ikna etmen çok daha zor. Köye gittiğimde acaba herkes ne derdi? “O kadar inatla okumak istedi, sonunda bir dikiş tutturamayıp, üstelik terörist damgası yiyerek geri döndü” mü diyeceklerdi. Peki ya o kadar emek? Annemin ihraç edildiğimi duyduğunda ilk söylediği şey “Oğlum o kadar emeğin boşa mı gidecek şimdi?” oldu. Evet, emekler heba olacaktı. Olmadı neyse ki. Bu korkuyu/korkuları üzerimden atmam çok sürmedi. Ne zaman ki, bende olanı benden kimsenin alamayacağına kendimi ikna ettim, o zaman korku kalmadı ortada. Zira emekle, dişiyle tırnağıyla kazıyarak kendini yaratan, var eden insanın elinden hiçbir kudret hiçbir şeyi alamaz, onu muhtaç hale getiremezdi.
KORKULARINDAN SIYRILMAK!
Bir insan, -aslında bunu bütün canlılar için de genelleyebiliriz- ne zaman korkularından sıyrılır bilir misiniz? Artık gidecek yerinin kalmadığını, ya da kaybedecek bir şeyinin olmadığını tam olarak kavradığında. Yani kaybetme ihtimali olan şeyleri elinden alan/alacak olan grup, topluluk, iktidar gibi unsurlara karşı onlara boyun sunarak, rıza göstererek kurtaramayacağını anladığında özgürleşir. İnsan elbette her zaman bir umutla yaşar. Baskı, boyun eğdirme gibi stratejilere insanlar belki bir süre ram olabilir elinde olanların en azından bir kısmını koruyabilmek için. Ancak elindekileri aslında boyun eğdiği kişi ya da grupların alamayacağını, o sahip olduğu şeylerin kendisinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, onların bedenine kazınmış erdemler ve beceriler olduğunu anladığı anda korku ve tedirginlik ortadan kalkar. Bunu anlamak zaman alabilir. Ancak bunu anlayan insanın yapamayacağı şey yoktur dünyada. İkinci olarak boyun eğdiği varlığın kendisinden üstün ya da güçlü olmadığını anladığında da insan korkularından kurtulur. Bu noktada “bana daha fazla ne yapabilir ki?” diye düşünmeye başlar.
Şimdi size bu ülkede yaşamlarını sürdürmeyi düşünen gençler için ülkenin ne vaat ettiğine ve bu vaade kanmayıp ya da bu vaatleri “hak etmeyip!” başka ülkelerde arayış içine girenlerle ilgili birkaç olgusal veri sunacağım. Elbette bu verilerin en öne çıkanlarını sırf mevzuyu somutlaştırmak için aktaracağım. Bunların tümünü aktarmak ne gerekli ne de mümkün bu kısa yazının içinde. 2020 yılı 15-24 yaş grubunu kapsayan genç işsizlik oranı artık verilerle oynadığı gün gibi ortada olan bir devlet kurumu olan TÜİK’in verilerine göre dahi yüzde 26.1.[2] Bunların gerçek karşılığının bu oranın iki katı olduğunu aklıselim istatistikçi ve ekonomistler sıklıkla dile getiriyor. Almanya’nın Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nin 2018 ve müteakip raporlarına göre Türkiye’den Almanya’ya iltica başvurusunda bulunanların eğitim düzeyi yükseliyor.[3] Tam da bu nedenle Türkiye’den gelen iltica başvurularının kabul oranı giderek artış gösteriyor.[4] Bu satırların yazarı da, ihraç edildikten sonra Almanya’da bir üniversiteden kazandığı üç yıllık bursu pasaportunda uzun zaman tahdit olduğundan dolayı kullanamadı. Tam tahdit kaldırılıp Almanya’ya gidebilecekken, bu defa hayatın tuhaf bir cilvesi oldu ve pandemi patlak verdi. Neyse asıl mevzumuza geri dönelim.
ERKAN İBİŞ SEÇİLEREK GELMİŞTİ AMA…
2021’in ilk ayı, iktidarın tek adamı, ülkeyi bir gündemle daha ortadan ikiye böldü. 12. Cumhurbaşkanı, zaten uzun zamandır KHK ile değiştirilen rektör ataması yetkisini kullanarak, köklü tarihsel, akademik ve geleneksel teamülleri olan Boğaziçi Üniversitesi’ne siyasette dikiş tutturamamış, akademik geçmişi intihallerle dolu, tek kariyeri her türlü siyasi pozisyona aday olup olup seçilememek olan, çapsızlığı paçalarından akan bir kişiyi kayyım/rektör olarak atadı. Bu atama elbette ilk değildi. 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde yayınlanan 676 Sayılı KHK ile üniversitelerde akademisyenlere kısmen tanınmış olan rektör seçme hakkı ortadan kaldırılmış ve o zamandan bu zamana Ankara ve Hacettepe gibi köklü üniversiteler de dâhil olmak üzere pek çok üniversiteye üniversite dışından rektör ataması yapılmıştı. Elbette seçilmiş rektörlerin de akademinin ocağına incir ağacı dikmek için neler yaptığını unutmamak gerekiyor. Yüzün üstünde barış imzacısı hakkında önce disiplin soruşturması açarak, bunu sonuçlandırmadan KHK listelerine Barış İmzacılarının isimlerinin eklenmesi için jurnalde bulunan Ankara Üniversitesi Rektör Eskisi Erkan İbiş, üniversitenin akademisyenlerinin çoğunluğunun oylarıyla seçilmişti. Bu seçilmiş rektöre oy veren vermeyen pek çok akademisyen, 2017’de üniversitedeki akademisyen kıyımı yaşanırken sonsuz bir kış uykusuna dalmıştı. Bu kış uykusu, ya da ölü taklidi mi desek, elbette İbiş’ten sonra atanan kayyım rektörden sonra da derinleşerek devam etti. Diğer üniversitelere hiç girmiyorum. Hiç birisinde dışardan gelen kayyım rektörlere karşı tek bir ses çıkmadı. Ta ki Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan atanan akademisyen karikatürü Melih Bulu’ya üniversite bileşenlerinin neredeyse tümünün karşı çıkmasına kadar.
PEKÇOK KAYYIM REKTÖR ATANDI, NEDEN BOĞAZİÇİ?
Peki, daha önce o kadar üniversiteye dışarıdan kayyım rektör ataması yapılmış olmasına rağmen, neden Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan atamaya bu kadar direnç gösterildi? Aynı soruyu atamanın ve protestoların ilk günlerinde orta halli bir vakıf üniversitesinde çalışan bir meslektaşım kendisine öğrencilerinin de sorduğunu dile getiriyor. Meslektaşım bu öğrencilerin akıllarına “biz niye itiraz etmiyoruz? sorusunu sormak gelmediğine dikkat çekiyor. Bu soruyu pek çok insan sordu ve muhtelif yanıtlar verildi. Sorunun tek bir yanıtı yok elbette. Ancak işin sırrı zannımca Boğaziçi’nde verilen eğitimin niteliği ve bu üniversitenin uluslararası itibarı. Bu eğitim ve itibarın yarattığı özgüven ise bir başka neden. Son yıllarda ülkede bir yerlere gelmek için liyakatten ziyade lidere sadakatin daha önemli olduğu herkesin malumu. Bunu en iyi gençler biliyor. İyi eğitim almış, belli bir demokrasi kültürü ile yetişmiş bu gençlerden birisine kendisiyle röportaj yapan programcılardan birisi “ülkenin en yetkili kişisi size terörist diyor, gözaltına alınma tehdidi altındasınız, korkmuyor musunuz?” şeklinde bir soru soruyor. Daha yirmisine bile varmamış gencecik bir kadın “korkuyorum elbette, ama atın ölümü arpadan olsun” gibi iddialı bir yanıt veriyor.[5] Bu yanıtı tek başına özgüven ile açıklamak mümkün değil.
Burada yeni nesil güzellemesi yapacak değilim, ancak yeni nesil AKP iktidarı döneminin özellikle son beş yılında o kadar çok korkutuldu, o kadar çok yaftalandı ve damgalandı ki, artık korku duvarını aştı. Korku insani bir zaaf. Korkmamak için ya aptal ya da dünyadan bihaber olmak gerek. Elbette gençlerin çoğu hala korkuyor. Ancak ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler, ne kadar iyi eğitim alırlarsa alsınlar, böylesi bir yönetim altında asla kendileri gibi kalarak bir yerlere gelemeyeceklerine emin olmuş durumdadırlar. Bu da aslında kaybedecek hiçbir şeylerinin olmadığını, dahası bu iktidarın yönetimi altında hiçbir şeylerinin olamayacağını bildikleri anlamına geliyor. Bunun yanı sıra aldıkları eğitimle dünyanın her yerinde yaşamlarını sürdürebileceklerini de biliyorlar. Her ne kadar yurt dışında yaşam kurma şansları taşrada okuyan diğer gençlerden daha fazla olsa da, bunu tercih etmek yerine ülkelerinde kalarak kendilerine hiçbir şey vaat edemeyen bozuk düzenin düzeltilmesinde aktif rol almak istiyorlar. Bu anlamda bu gençlerin hem olabildiğine dünya vatandaşı hem de iktidarın deyimiyle “yerli” olduklarını söylemek mümkün. İktidarı korkutan da bu gençlere içkin olan ilk bakışta paradoksal gibi görünen çelişkili kimlikleri. Bu nedenle bu gençlere ve akademisyenlere “elit, kökü dışarda, halktan kopuk” gibi sıfatlar yakıştırmaya çalıştı iktidar ve aveneleri. Ancak bu tabi ki tutmadı. Tutmamasının en önemli nedeni, onların korkularından sıyrılmış ve yaşadıklarından çok şey öğrenmiş olmalarıdır.
‘TOPLUMLA VAMPİR BENZERİ İLİŞKİ KURMAK!’
AKP iktidarı, uzun zamandır Türkiye toplumu ile vampir benzeri bir ilişki kurarak varlığını sürdürüyor. Bu ifadeyi Karl Marx sermaye için kullanır. Buna göre sermaye doğayla vampir benzeri bir ilişki kurar, ihtiyaç duyduğu kanı dünyadan emen bir yaşayan ölüdür sermaye. AKP iktidarı sadece doğayı değil, güzel olan her şeyi yok ederek varlığını sürdüren bir canavara dönüşmüştür. İşleyen, umut veren, yaşayan, cıvıldayan, neşe saçan, üreten kısaca güzel olan her türlü varlığı yok ederek kendi varlığını sürdüren bir canavar gibi toplumun üstüne çökmüştür. Boğaziçi gibi hala nispeten işleyen bir kuruma bu şekilde musallat olmasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bu nedenle toplum olarak yok olmamak için bu canavarı üstümüzden en kısa zamanda atmamız şarttır. Bunun için Gezi’de tohumları atılan, Boğaziçi direnişinde meyvelerini vermeye başlayan gençlere dışardan parmak sallayarak yol göstermek yerine onların yanında hizalanmaktan başka çaremiz yoktur. Gelecek ve umut onlardadır.
[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni
[2] https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Isgucu-Istatistikleri-Agustos-2020-33792#:~:text=15%2D24%20ya%C5%9F%20grubunu%20kapsayan,azalarak%20%31%2C1%20oldu.
[3] https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyeden-almanyaya-iltica-ba%C5%9Fvurular%C4%B1nda-e%C4%9Fitim-d%C3%BCzeyi-y%C3%BCkseliyor/a-49985398
[4] https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyeden-iltica-ba%C5%9Fvurular%C4%B1n%C4%B1n-kabul-oran%C4%B1-art%C4%B1yor/a-51957447
[5] https://www.youtube.com/watch?v=qJwySEF5KDs
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın