Yazar: Tezcan Durna

  • Zifiri karanlıkta gözlerden akamayan iki damla yaş

    Baştan uyarayım, bu yazıda bolca kişisel hikâye vardır. Ancak bütün bu kişisel hikâyeler ülkenin tarihiyle doğrudan ilişkilidir.

    İnsan denen canlı türü, yaşadığı travmaların yarattığı acıları çok iyi gömüyor. O kadar iyi gömüyor ki, travmanın acısının nereden çıktığını bile bazen fark etmekte güçlük çekiyor. Daha 13 Kasım Pazar günü İstanbul İstiklal’deki patlama olmamışken, belki de bu olaydan birkaç gün önce iki yaşındaki oğlumla akşam vakti arabayla bir yere gidiyorduk. Oğlumun nasılsa duyup müptelası olduğu ve yıllar yıllar öncesinden gelen bir şarkı boğazımın düğümlenmesine, gözlerimin nemlenmesine yol açtı. Yok yok, öyle duygusal, sakin ve içli bir şarkı değil gözlerimin nemlenmesine yol açan. Zaten öyle bir şarkıya bir çocuk neden müptela olsun değil mi? Öyle olsa bu kadar şaşkınlık geçirmezdim boğazımın düğümlenmesine. Üstelik oğlumun iptilası olmasa bin yıl geçse aklıma bile gelmeyecek bir şarkı bu. İşte bu şaşkınlıktır ki, gözlerimdeki nemin yaşlara dönüşmesine güç bela engel oldu. Elbette siz değerli okurların kıymetli vakitlerini almasına yol açacak kadar bir yazıya giriş de yapmazdım bu yaşadığımı.

    12 DEV ADAM ŞARKISI VE KUŞAKLARA ETKİSİ

    Şarkının ilk çıkış tarihini net olarak ben de anımsayamadım. Google hazretlerine sorduğum “12 dev adam şarkısı ne zaman bestelendi?” sorusuna karşılık karşıma çıkan beşinci sıradaki yazıdan öğrendim hangi tarihte bestelendiğini.[1] Karşıma çıkan yazıda, şarkının ilk radyolarda, televizyonlarda duyulduğu 2001 tarihinde yaşanan coşkuyu ve o coşkudan günümüze ne kaldığını anlatıyor yazar kısaca ve sporun her alanındaki başarılarda yaşanan düşüşün envanterini tutmaya çalışıyor. Ya da yazının meramından benim çıkardığım bu oldu. Malum yazar derdini anlatır, okuyan bu derdi bambaşka anlayabilir. Şarkı Athena Grubu’nun bestelediği “Uh ah dev adam 12 dev adam”. Şarkının ritmik yapısı, coşkusu gerçekten spora karşı ilgili ilgisiz bütün herkesi sarıp sarmalamıştı zamanında. Bu yönüyle hem konjonktürün hem de şarkının etkisiyle pek çok çocuk ve genç belki de basketbola merak salmıştı geçmiş zamanda. O zamandan bu zamana “bu merak ve ilgi patlamasıyla büyük basketbolcu yetişti mi?” derseniz, bu sorunun yanıtı maalesef bende yok. Ne var ki, şarkı 19 yıl öteden gelip hala benim iki yaşındaki oğlumun iptila derecesinde diline düşüyorsa ve dönüp dönüp bu şarkıyı istiyorsa, hala başarılı demektir. Üstelik de, şarkının klibinde geçen basketbolcuların basket atışları iki yaşında bile basketbola ilgi uyandırabiliyor. Yemek yedirme motivasyonu bile sağlıyor. “Bak oğlum yemeğini yersen, sen de o abiler gibi dev adam olup, basket atabilirsin, sana en yakın zamanda basket topu alacağım ve parktaki basket sahasında birlikte basketbol oynayacağız” cümleleri kurmaya vesile oluyorsa hala bu şarkı başarılı demektir. Bu işin sahiden de bambaşka bir boyutu. Asıl mevzumuz bir şarkının çocuklarda basket sporuna karşı uyandırdığı ilgi değil elbet. Travmadan girip buradan çıkılacağını hiç biriniz öngöremezdiniz. Yazılarım da ülke gibi sürprizlerle dolu.

    Önce şarkının bende uyandırdığı anıları paylaşayım. Dahası daha derinden düşündükçe hafızama hücum eden anılar bunlar. Çoğunu zihin silme istidadı göstermiş belli ki. 2002 yılı başları. 2001 ekonomik krizinde bir gecede iki kat değersizleşen Türk parası ve altüst olan ekonomi koşullarında Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. O tarihlerde sınavlarına girerek çaldığım her üniversite kapısı yüzüme kapanmış ve akademisyenliğe asistanlık aşamasından adım atmaktan en azından bir süreliğine umudu kesip o zamanlar revaçta olan yabanca sermayeli bir hipermarkette önce haftada iki gün, daha sonra tam zamanlıya yakın sayılabilecek bir pozisyonda kasiyerliğe başladım. Ailemin babamın sağlık masrafları nedeniyle satıp savdığımızdan arta kalan kırık dökük birkaç dönüm tarlası ve bahçesi, içinde kendin çalışıp ekip biçmediğin sürece neredeyse hiçbir getiri sağlamıyordu. Babamın benim öğrencilik dönemlerime uzanan uzun sağlık sorunları, onda değil bağ bahçede çalışmaya, gündelik hayatını idame ettirmeye bile yetecek enerji bırakmamıştı. Sonunda Kasiyerlik kariyerimin daha ilk ayı bitmeden babamı kaybettim. Bu kayıptan sonra kısa süreliğine devam edeceğimi beklediğim kasiyerlik kariyerim beklediğimden uzun sürerek neredeyse iki yılı buldu. Ne yalan söyleyeyim bu kasiyerlik süreci bana dört yıllık üniversite eğitiminden daha çok şey öğretti. Kasiyerliği bırakıp yüksek lisansa nasıl devam ettiğim konusu daha derin ve ailevi bir mesele, şimdi burada bu konuya girmeyeceğim. Benim burada anlatmaya çalıştığım şey şu: Babasını kaybetmiş, annesinden başka dayanacak hiçbir yakını olmayan, (bu olmama hali gerçek bir yokluk değil haliyle, var ama yok kabilinden bir yokluk) eğitimine kaldığı yerden devam edip akademisyen olma arzusundaki yeni yetme bir gencin umudunu yitirmeden yoluna devam etme azmi veren koşullara dikkat çekmek niyetim. Bu kişisel anlamdaki deneyimlediğim ağır koşulları ülke de paylaşıyordu kuşkusuz. Ama bu zorlukların geçici olduğunu hem ben hem de ülkece herkes biliyordu galiba.

    KASİYERLİKTEN AKADEMİYE!

    Kasiyerlik mesleğini 2001 yılının sonunda bırakıp, çok kısa bir süre içerisinde yüksek lisans tezimi yazıp savunduktan sonra, daha önce akademik kadro için çaldığım kapıları tekrardan çalmaya başladım. Sonunda oldu ve 2002 yılının sonlarına doğru, yani lisans mezuniyetimden dört buçuk yıl sonra 2017’de kapının önüne koyulduğum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin kapısından asistan olarak içeri girdim. Asistan olup hayatımın nispeten rahatladığı yıl, ülkenin uzun istikrarsız siyasal ve ekonomik iklimden kurtularak tek partili AKP iktidarına “kavuştuğu” yıl ne tesadüftür ki aynı yıla denk gelir.

    NOSTALJİK BİR ÖZLEM

    Bir süreliğine devam eden ve umut vaat eden yıllar deneyimledik bu yıldan itibaren. AKP bir süreliğine uzun yıllardır ihmal edildiği iddia edilen taşrayı ve çevreyi söylemsel olarak da olsa iktidara taşıdı. Tam iktidar olamadığını iddia ettiği yıllardaki yine AKP liderinin ayağına pranga olarak gördüğü hukuki denge ve denetleme süreçleri, işlerin nispeten yolunda gittiğine dair izlenimi güçlü tuttu. Benim şarkıyla birlikte gözlerimin nemlenmesine yol açan belki de bu nispi huzur ve istikrar yıllarına duyduğum özlemdi. Düşünün, hayatımın AKP iktidarda olduğu süresi boyunca bazıları gibi gerçek bir demokrasi ve adalet getireceğine bir saniye bile inanmadığım halde, bu yıllara bile nostaljik bir özlem duyabiliyorum. Ne hazin ve acıklı bir çelişki değil mi? İnsan yaşadığı yoksunluk ve yokluk derinleştiği zaman, bir zamanlar sahip olduğunu zannettiği şeyleri bile özler hale geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu trajedi bu özlemin kendisidir aslında.

    CELLATTAN KAÇARKEN, BAŞKA BİR CELLATA YAKALANMAK

    AKP’nin başında Ahmet Davutoğlu’nun bulunduğu yıllarda 90’lı yıllardaki “beyaz Toroslar” tehdidi girmişti hayatımıza. Beyaz Toroslar belki de hayatlarımızdan hiç çıkmamıştı. Bu tehdit, belki de Davutoğlu’nun ve AKP’nin topluma “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisiydi. Bu strateji uzunca zamandır AKP’nin ve bugünkü liderinin temel stratejisi olarak işletiliyor. Bu stratejinin yaşattığı korku, yoksunluk ve ürküntü bugün beklenmedik şekilde hala geniş kitleleri AKP’nin ve liderinin etrafında kenetlemeyi sağlıyor. Bu strateji aynı zamanda dünyadaki pek çok topluma da hâkim hale gelmiş olan ikili bir toplum olarak bölünmeyi beraberinde getirdi. Toplumun bir kısmı gerek gelecek korkusundan gerekse baskılardan korkarak, kendi celladına ram olup onun etrafında kenetleniyor. Diğer kısmı ise bu cellattan kaçarken başka cellatlara yakalanıyor. Bu cellatların illa ki bir fail ya da kurum olması gerekmiyor kuşkusuz. Bir duygu ya da davranış olabiliyor çoğu zaman. Her iki kısmın da ortaklaştığı yer acıdan kaçınmak. Byung Chul Han Paliyatif Toplum adlı kitabında günümüz modern toplumlarının temel mottosunun acıdan olabildiğince kaçmak ve acıyı göz ardı etmek olduğunu dile getirir. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    Ben de bu mottonun vazettiği olumluluk davranışından uzak olmadığımı ve bu davranışın üzerimde ne kadar ağır bir yük haline geldiğini fark ettim aslında şarkının yarattığı hüzünle birlikte. Bu yükün kendisi de aslında ağır bir travmanın göstergesi olarak okunabilir.

    DERİN TRAVMALAR VE BAŞEDEBİLMENİN YOLLARI

    Dünyada genel olarak kurulmuş hukuk sistemlerini, toplumsal mutabakatları, bölüşüm adaletini, velhasıl ortak duyu denilebilecek bütün mekanizmaları altüst edip bir kaos ortamı yaratan neoliberal politikaların şahikasını uygulayan AKP iktidarının bizi getirdiği son süreç, bir yandan yoksulluğu derinleştirirken, diğer yandan bu yoksulluktan kurtulmak için elde bulunan tüm örgütlenme mekanizmalarını yok etti. Bu yok oluş, aynı zamanda bireyleri içe kapattı. Bireyler ne mücadele edebilecek enerji ve motivasyon bulabiliyor ne de pes edip vaz geçebiliyor. Bu iki birbiriyle çelişkili davranış örüntüsü bireylerde derin travmalara yol açıyor. Bu travmaların sonuçlarının nereden ve nasıl çıkacağı hiç belli olmuyor. Zira var olan sorunların kim ya da kimlerden kaynaklandığını bilen ve çözüm yollarına dair bir fikri olan benim gibi insanlar, üstelik de bireysel kimliğini politik mücadelesi üzerine kurmuşsa, kuyruğu dik tutma kaygısıyla sürekli “acımadı ki!” diyerek muktedire nanik yapmaya çalışıyor. Bu gayret çok takdir edilesi olmakla birlikte derin yaralara da yol açıyor. Ben açıkçası, hiç hüzünlenmeye yol açmayacak bir şarkıda bile gözlerimin nemlenmesini buna yoruyorum. Karanlıklar içinde gözlerden akamayan yaşlar, belki de kendini şöyle güvenli toplum kolları bulduğu zaman sel olup çağlayacak. Toplumun güvenli kollarının varlığı da kuşkusuz hepimizin mücadele azmiyle ilişkili. Ne var ki, bu mücadele azminin daha da güçlenmesi için belki de kendimizi şöyle bir bırakıp yaşadığımız travmaları, haksızlıkları, hukuksuzlukları birileri keyiflenip güler kaygısı taşımadan (burada birileri muktedir ve aveneleri oluyor tabi ki) doyasıya bağırabilmek gerekiyor. Gerekirse ağlayarak, gerekirse hıçkırarak “beni hapse attılar, beni dövdüler, beni görevimden uzaklaştırdılar, benim hakkımı yediler, bana pusu kurdular” diyebilmek gerekiyor. Ben bu nedenle uğradığı haksızlığı her ortamda bağıra bağıra anlatabilmeyi çok kıymetli buluyorum. Birileri yattığı dört aylık hapis cezasının yarattığı mağduriyetle 20 yıllık iktidarını sürdürebiliyorsa, o birilerinin sebep olduğu haksız mahpusluklar ve mahrumiyetler nelere kadirdir bir düşünsenize.

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/01/18-yilda-dev-de-kalmadi (Erişim tarihi: 14/11/2022)

    [2] [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kültürel hegemonya tamam, sıradaki!

    Yüksek lisans tezimi yazarken, ele aldığım konu Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylık süreciyle ilgiliydi. Daha doğrusu tezimde bu adaylık sürecinin köşe yazarlarının yazılarında nasıl savunulduğu ya da daha akademik tabirle nasıl temsil  edildiğine odaklanacaktım. O tarihlerde uzun yıllara sâri Avrupa Birliği hayalinin doruk noktasını deneyimliyorduk. 1999 Aralık ayında bu hayale dair bir dönüm noktası yaşanmıştı. 10-11 Aralık tarihleri arasında Helsinki’de toplanan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylık başvurusu resmiyet kazanıp kabul edilmişti. Yani Türkiye’nin AB kapısındaki uzun süreli bekleyişinde bir büyük adım atılmış oluyordu. Aslında gidilecek daha çok uzun yol vardı, ama o  zamanki olumlu hava köşe yazılarına “sanki Türkiye’nin 200 yılı bulan Avrupalılaşma, batılılaşma, medenileşme, modernleşme”, artık adına ne derseniz deyin, yolunun sonuna gelinmiş gibi yansıdı. Tuhaf bir ülkeyiz vesselam. Bazı şeyleri  abartmakta üstümüze yok.

    Hayatlarımız ifratla tefrit arasında gidip gelmelerle geçiyor. Bir bakıyorsunuz AB adlı medeniyet treninin en heveskâr yolcu adayıyız, bir bakıyorsunuz AB ve bileşenleri en azılı düşmanlarımız. Yeri geliyor bu bileşenlerin simgelerini bıçaklamakta, yakmakta, yuhalamakta ve onlardan ölesiye nefret etmekte çok hevesliyiz. Yeri geliyor, bu birliğin bileşeni ülkelere kapağı atmak için atmadığımız takla kalmıyor. Neyse asıl mevzumuz bu değil tabi ki. Bu mevzu asıl anlatmak istediğim konuyla  bir yönüyle doğrudan, bir başka yönüyle dolaylı ilişkili. Dolaylı ilişki yazının zemininde inceden ilerleyecek tabi ki. Ben asıl mevzuya geleyim.

    Ben uzun bir akademik metin yazma konusunda ilk deneyimimi yaşarken, öncelikle köşe yazarlarının ne olduğunu anlatmaya çalışmam gerektiğine kanaat getirdim tez danışmanımla birlikte. Bu köşe yazarlarının işlevi nedir? Köşe yazarlarının  toplumsal olarak varlıklarının anlamı nedir? Köşe yazarının genel olarak modern dünyadaki ve Türkiye’deki yeri ve anlamı nedir gibi sorulara kuramsal olarak yanıtlar vermem gerekiyordu. Bu soruların yanıtları hiç de kolay değildi. Üstelik de  akademik hayatının başında bir acemi akademisyen adayı için bunu yapabilmek epey bir çetrefilliydi. Zira aslında dünyada köşe yazarı diye bir kavram pek de yaygın değildi. Gazetelerin ya da günümüzün web sitelerinin siyasi yorumcuları  vardı Batıda. Ama Türkiye’de bunun adı eskinin fıkra yazarı, günümüzün köşe yazarıydı. Köşe yazarı kavramının hem siyaset bilimi hem de sosyoloji disiplinleri açısından bir anlamı yoktu. Zira köşe yazarı yazıyla toplumsal hayata müdahil  olan, kafa emekçiliği yapan diğer pek çok meslek erbabı içinde sadece birisiydi ki bunlar da hem sosyoloji hem de siyaset bilimi açısından belirlenen genel bir kategori içerisindeki tikel bir örnekti.

    Ruslar bunlara zamanında entelijansiya demişler, Osmanlılar münevver, İranlılar rövşenfikran, batılılar entelektüel demişler. Osmanlı’nın münevver sözcüğü ile İranlıların rövşenfikran sözcüğü birbirine pek benzer. İkisi de düşün insanını  aydınlıkla, aydınlanmayla özdeşleştirirler. Tam da belki bu nedenle, her iki toplumda da aydınla yobaz arasında hep bir karşıtlık olmuştur. Birincisi aydınlanmayı ve ilerlemeyi, ikincisi muhafaza etmeyi ve gericiliği temsil etmiştir, etmeye de devam ediyor. Ne var ki batılıların entelektüel kelimesi intelect, “zekâ, akıl, idrak, müdrik” gibi anlamlara gelen kök sözcükten neşet eder. Entelektüelin aydınlıkla ve ilerlemeyle dolaylı bir anlamı vardır. Bu bağlamda, herkes zekâ sahibidir ve düşünebilir olduğu için herkes entelektüeldir aslına bakılırsa. Bu açıdan baktığımız zaman eğer herkes düşünebilir ve zekâ sahibiyse neden bazıları entelektüel payesi edinir de herkes bu payeyi kazanamaz? İşte konunun hassas noktası  burada yatar. Ben de bu noktada tıkanmış ve bu yazarların neden Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili görüşlerinin önemli de, biz sıradan fanilerin önemsiz olduğunu anlatabilmem gerekti.

    Yani özetle neden bu zatı şahanelerin Türkiye’nin AB aday üyeliği ile ilgili yazılarını incelemem gerekiyordu? Ya da bu yazılar bize ne söyleyecekti? Ya da neden sıradan insana değil de, bu yazarların yazılarına kulak vermeliydim? İşte bu soruların yanıtlarını ararken karşıma iki ismin ayrım ve tanımlamaları çıktı: Antonio Gramsci ve Pierre Bourdieu. Antonio Gramsci toplumsal alandaki her bireyin entelektüel kapasitesi olduğunu ileri sürerek, bazılarının entelektüel rolü  üstlenmesinin tamamen toplumsal alandaki tarihsel değişimler sırasında kurulan tarihsel bloktaki misyonuyla ilgili olduğunu düşünür. Kendisinden önce entelektüele ya da aydına yüklenen verili ilerici rolü yadsıyarak, her tarihsel dönemin geleneksel ya da organik entelektüelinin olduğunu ve bu entelektüelin kendiliğinden bir ilerici ya da gerici misyonu üstlenmediğini kabul eder. Bu anlamıyla baktığımız zaman, entelektüele yüklenen kendiliğinden olumlu tözü bir anlamda  geliştirdiği kuramsal yaklaşımla yıkar. Bu açıdan baktığımız zaman aslında Gramsci’nin ister geleneksel isterse organik her türlü entelektüel ya da aydın kategorisi, devlet ile sivil toplum arasında uzlaştırıcı işlevi görür.

    Gramsci’nin bahsettiği sivil toplum kavramına siz halk da diyebilirsiniz tabi ki. Aydın ya da entelektüel, her türlü tarihsel değişim sırasında ortaya çıkan uzlaşmazlıkları ittifak içinde olduğu sınıf lehine çözümlemeye çalışır. Burada aydın tek  başına ilerici bir rol üstlenmez. İttifak içinde olduğu sınıf ne kadar ilericiyse, ancak o bu ilerici rolü pekiştirebilir. Gramsci’nin entelektüele yüklenen tarihsel olumlu işlevi sorgulatan bu tanımlaması kafamı ve ufkumu biraz açmakla birlikte, köşe  yazarı kavramının konumunu ve işlevini tam olarak kavramamı sağlamamıştı.

    Bu noktada imdadıma Bourdieu’nun sembolik seçkin kavramı yetişti. İşte bulmuştum. Sembolik seçkin. Gramsci’nin tarif ettiği aydın ya da entelektüel kavramı en nihayetinde olumlu bir işlev üstleniyor gibi görünmese de, anlamında başlı başına  bir olumluluk vardı. Her yönüyle olumlu anlamda sıradan insandan ayrılıyordu. Benim maksadım da elbette köşe yazarını sıradan insandan ayırmaktı ki Türkiye’nin AB aday adaylığıyla ilgili yazdıklarını neden incelemem gerektiğini hem  kafamda hem de tezimde meşrulaştırabileyim. Nihayet hem olumlu olmayan, hem de sıradan insandan ayrılmasına yol açan bir kavrama ulaşmıştım. Ancak yine de hala bir olumluluk vardı: Seçkin. Nitekim tez savunmam sırasında bu  seçkin kavramındaki “olumlu” öz karşıma bir sorun olarak çıktı. Tez jürimdeki bir hocam, seçkin kavramının başındaki “sembolik” sıfatına pek itibar etmeden seçkin kavramının olumlu anlamına odaklanmıştı ve o zaman misal yazılarını  incelediğim Mehmet Barlas, Ertuğrul Özkök, Engin Ardıç gibi köşe yazarlarını ne münasebetle “seçkin” olarak nitelendirdiğimi sorgulamıştı. Hocam haklıydı belki de. Ancak Bourdieu’nun “sembolik seçkin” kavramı en nihayetinde beni bir noktada kurtarıyordu. Zira Bourdieu’nun bu sembolik seçkin kavramı içinde hem ekonomik hem de kültürel tanımlamayı barındırıyordu.

    Sembolik seçkin kültürel ve maddi sermaye itibariyle, sesi olduğu burjuva sınıfıyla sınıfsal bir yapılaşma içindeydi ve tam da 90’lı yılların bahse konu köşe yazarları her bakımdan bu tanımlamaya uyuyorlardı. Her biri, dönemin reklam gelirleri  yüksek, devletle kurdukları ihale ve çıkar ilişkileri sayesinde büyük holdingler haline gelmiş medya sahiplerinin astronomik maaşlar verdikleri ve bu maaşlarla hem maddi hem de kültürel sermaye itibariyle çıkarını savundukları medya sahipleriyle yakınsamışlardı. Misal Aydın Doğan’ın çocuklarıyla Ertuğrul Özkök’ün çocukları aynı okullarda okuyacak kadar birbirine yakın maddi ve kültürel sermayeye sahiplerdi. Bu açıdan baktığımız zaman, dönemin köşe yazarları, devletle  sınıfsal yapılaşma içinde bulundukları burjuva sınıfının dolayımı üzerinden bir aidiyet ve temsil düzeyine sahiplerdi.

    Devletin çıkarları, temsilciliğini yaptıkları sermayedarın çıkarı dolayımı üstünden savunulan bir şeydi. Yine bu açıdan baktığımız zaman, dönemin köşe yazarları herhangi bir talimata gerek kalmaksızın, içselleştirdikleri burjuva kültürel  değerlerini kendiliğinden habituslarının bir parçası haline getirebilmişlerdi. Şimdi bu kadar uzun bir girizgâhı neden yaptığımı muhtemelen okuyucu merak ediyordur. Sabırlı okuyucu eğer şu satırlara kadar yazdıklarımı okuyabilmişse, ulaşmak istediğim noktaya geldiğimi görecektir. Bir akademisyenin kişisel akademik gelişimiyle tarihsel dönüşümler her zaman birbirini takip eder. Kendi gelişim seyrini takip etmeyi ya da kendi kendini gözden geçirmeyi becerebilen akademisyen herhangi bir konuyu tanımlarken bir zamanlar kullandığı kavram setlerinin hala geçerli olup olmadığını her zaman sorgular. Ben de geçtiğimiz günlerde, ülkenin kadiri mutlak Cumhurbaşkanının televizyon kanallarından birisine çıkıp karşısına oturttuğu gazeteci/köşe yazarlarıyla hasbihal ettiği programda sarf ettiği “Abdülkadir Bey artık bunu da köşenizde yazarsınız!” talimatını duyunca, bu kişi ya da kişileri nasıl tanımlayabileceğimi düşünmeye başladım. O günden beri, bu kişileri  nasıl tanımlamak gerektiğini düşünüyorum ve ayrıca bahse konu kadiri mutlak Cumhurbaşkanının neden halkın önünde böyle bir talimat verme gereği duyduğunu anlamaya çalışıyorum. 

    Yazının girişinde bahsettiğim günlerden bu yana yirmi yılı aşkın zaman geçti. Bu yirmi yıl içinde hem toplumda hem siyasette ve hem de medyada pek çok şey değişti. Son beş yıldır ortaya çıkan değişimler ise belki de uzun yıllar içinde  gerçekleşebilecek radikal değişimler. Şimdi son beş yıldır, ülkede her türlü kararı tek bir kişi vermeye başladı. Yapılan her iş tek bir kişinin talimatı olmadan yapılamaz hale geldi. Bu tek bir kişi fiilen her türlü işe talimat verebilecek kapasiteden uzak olabilir, ancak bu durumda bu kişinin yapıp ettiklerini halka anlatan ya da bu eylemleri meşrulaştıran ister köşe yazarı isterse bakan olsun her kişi iradesinden sıyrılmak zorunda kaldı. Bu kişi ya da kişilerin iradeleri bir anlamda tek bir kişinin iradesiyle özdeş hale geldi. Burada Bourdieu’nun sembolik seçkin kavramına yeni bir boyut ekleyerek bütün tek kişiyle toplum-halk-sivil toplum arasında bağ kuran kişilere toptan “simbiyotik seçkinler” demek mümkündür artık. Simbiyotik seçkini sembolik seçkinden ayıran en temel ayrım, sembolik seçkin, siyasal, kültürel, ekonomik olmak üzere her türlü karar, eylem ve anlamı kendi iradesine dayanarak halka aktarıyormuş gibi görünürken, simbiyotik seçkin böyle bir görüntüye ihtiyaç duymaz. Böyle bir görüntü, tek adamın herkesten beklediği mutlak biatını zedeler. Simbiyotik seçkin hem habitus hem de irade olarak kendini hiçleştirmelidir ki, tek adamın kadiri mutlak pozisyonu pekişebilsin. Günümüzün siyasal ve toplumsal konjonktüründe, özellikle de Türkiye’de oluşan siyasal kültür ortamında, liderin söz ya da eylemlerinin dolayıma sokulması onun meşruiyetini zedeleyebilir. Zira günümüzün muhafazakâr popülist tek adamları, halkla dolayımsız bir ilişki içinde oldukları vehmini ne kadar yaygınlaştırabilirse o kadar meşru bir zeminde oturabildiklerine kendilerini inandırmışlardır. Halkın teveccühü de bu inançtan kaynaklanır zaten. Ne var ki, simbiyotik seçkinin dolayımsız, talimatlı uzlaştırıcı rolü, kriz anlarında sekteye uğrama riskiyle karşı karşıyadır.

    Türkiye, ekonomik kriz başta olmak üzere, her alanda derin bir kriz içindedir. Ahlaki, dini, kültürel, siyasi, hukuki, manevi pek çok krize eşlik eden giderek derinleşeceği çok açık olan ekonomik kriz, tek adamın halkla kurduğuna inandırdığı dolayımsız ilişkiyi de zedelemiştir. İşte tam da bu nedenle tek adam, gücünü ispatlamak istercesine, fütursuzca karşısına aldığı simbiyotik seçkinlere talimatlar vermekte bir beis görmemektedir. Ancak bu simbiyotik seçkinlerin tarihsel uzlaştırıcı  rolü çoktan ortadan kalkmış, birer karikatür haline gelmiştir. Tabi ki, yine de hala bir işlev gördüklerini inkâr etmemek gerekir. Tek adamdan çoktan umudu kesmiş olan geniş halk kesimleri, tek adamın karikatürleşmiş kadiri mutlak pozisyonuna gülmek yerine, simbiyoz içinde olduğu bu seçkinlere gülmektedir. Zira tarih hepimize göstermiştir ki, her türlü diktatörün kendini en güçlü zannettiği anlarda kendisine erişemeyen geniş halk kitleleri onunla özdeşleşen simgelere saldırır.

    Simbiyotik seçkinler, günümüzün tek adamıyla özdeşleşen önde gelen simgelerdir ve tek adamı halkın öfkesinden koruyan bariyer işlevi görmektedir. Bu işlevin ne kadar süreceğiyse halkın öfkesinin sınırıyla ilişkilidir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Oto sansürün dayanılmaz cazibesi

    “Çatışmayı tatsız bulmak, çıkarları bu çatışmalar tarafından tehdit edilenler için hoştur.”[1]

    Terry Eaglaton

    Dilimizde “her doğru her yerde söylenmez” diye bir söz vardır. Muhtemelen buna benzer sözler başka dil, kültür ve toplumlarda da mevcuttur. Bu sözün bir iması, her kişinin yerine ve duruma göre konuşması gerektiğidir. Her doğruyu her koşulda söylerseniz, iletişim kazalarına, hatalara, yanlışlara düşersiniz. Misal bir çocuğun aslında ebeveynlerinin öz olmadığını, kendisinin evlatlık alındığını, ebeveynlerinden önce tutup çocuğa pat diye söylerseniz, orada ya bir düşüncesizlik ya da kasıt aramanız gerekir. Bu durumda doğruyu söyleyen kişinin iyi bir iş yaptığını değil, belki de düpedüz kötülük yaptığını düşünürüz. Söylemeniz doğru bir davranış dahi olsa, sizinle bir sırrını paylaşan dostunuzun sırrını toplum içinde durup dururken ifşa etmezsiniz; ederseniz bu eylem sizi güvenilmez biri yapar. Bu ve buna benzer adabı muaşeret kuralları, insanın sosyalleşme sürecinde öğrendiği kurallardır. Doğru ya da yanlış, gerçeklerin bir şekilde duruma ve koşula göre gizlenmesi, bir anlamda insanın toplumsallaşma sürecinde taktığı maskelerin yapıtaşlarıdır.

    “SAHİ ELEŞTİRİ KİMİN İŞİNE YARAR?”

    Ne var ki, bu sözün bir de kişiler arası iletişim boyutunu aşan bir anlamı daha vardır. “Her doğru her yerde söylenmez” sözünün bu iması/anlamı, çoğu zaman ikiyüzlüce, sinik bir şekilde ötelenen bazı hakikatlerin topluluk-devlet-grup-parti gibi menfaat grupları lehine dile getirmemek gerektiği gibi bir tavsiye içerir. Yurttaşlık bağıyla bağlı olduğunuz bir devletin “yerli yersiz” bir zamanlar bir etnik gruba karşı soykırım uyguladığını dile getirirseniz, bu eylem sizi bazılarının nazarında “hain” sınıfına sokar. Ailenizin içinde bir ensest vakası yaşanmışsa, çoğu zaman sizden “aile onuru ve gururu zedelenmesin” denilerek bu vakayı dışarıya karşı gizlemeniz beklenir. Partinizin yönetimi ya da lideri siyasi olarak yanlış bir hamle yaptığı zaman ya da hukuki olmayan bir işleme pragmatik gerekçelerle ses çıkarmaktan imtina ettiği zaman, bu eylem-eylemlerin eleştirilmemesi gerekir. Eleştirinin zamanı değildir zira. Hele şu iktidar bir devrilsin, hele iktidar koltuğuna bir geçilsin, ondan sonra herkes her istediği eleştiriyi dile getirebilir. Sahiden de öyle mi olur? İktidarı ele geçiren kişi ya da partiler, ancak iktidar olduktan sonra mı eleştirilebilir? Ya da soruyu şöyle soralım: Her muktedirin, muhaliflikten kurtulduğu anda eleştiriye tahammülü devam eder mi? Soruları uzatalım: Eleştiri, eleştirilen kişi ya da grupların muarızlarının işine yarar denilerek yapılmayabilecek bir şey midir? Sahi eleştiri kimin işine yarar? Eleştirinin yol açacağı düşünülen çatışma, (dikkat ederseniz kutuplaşma ya da kavga demiyorum) her zaman kötü bir şey midir? Çatışmadan kimler rahatsız olur? Çatışmadan kaçınmak oto sansüre yol açar mı? Oto sansürün “oto”su yani sahibi kimdir? Sansür her zaman bir egemenden ya da yukarıdan doğru mu süzülüp gelir? Hangi koşullar altında insanlar kendini sansürler?

    “AMA ÇALMIŞSIN!”

    Bazı tarihsel dönemlerde, yalan, ikiyüzlülük, gerçekleri sumen altı etme, görmezden gelme, ihmal etme, çarpıtma gibi eğilimler toplumun tümüne sirayet eder. İçinde yaşadığımız dönem ve koşullarda bu tür eğilimlerin sanki iktidar ve destekçilerinin yaygın eğilimi olduğu gibi bir zanna kapılabilirsiniz. Kuşkusuz, ölçüsüz gücü elinde bulunduran muktedir ve onun koşulsuz destekçileri, yalan söyleme ve gerçekleri yamultma konusunda epeyce adım öndedir. Çünkü ölçüsüz güç insana hiçbir ölçü ve norma uymaksızın her türlü eylemi yapabilme cesareti verir. Boşuna değildir söz: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır”. Buna cesaret demek ne kadar doğru bilinmez tabi ki. Belki de daha çok fütursuzluk demek daha doğru. Milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken, kamu kaynaklarından keyfince yararlanarak zenginleşmeyi cesaretle değil, fütursuzlukla ve ölçüsüzlükle açıklamak mümkün. Hele de bu eylemin ifşa olmasından sonraki açıklamalar ve davranışlar, herhangi bir izahı imkânsız hale getiriyor. “Ama çalmışsın!” diyorsunuz, “yerli-milli” yanıtı alıyorsunuz, “ama bu hukuksuz!” diyecek oluyorsunuz, “devletin birliği ve bütünlüğü” feveranıyla karşılaşıyorsunuz.

    “AMA DEVRİ SABIK YARATMAYALIM!”

    Ancak bu tip tepkiler sadece iktidar cenahından gelmiyor. Niteliği ve yoğunluğu değişse de, iktidarın dışladığı, mağdur ettiği, kamu kaynaklarından mahrum bıraktığı, siyaset yapmayı imkânsız hale getirdiği muhalif cenahlardan da buna benzer tepkilerle karşılaşabiliyorsunuz. Misal, “yapmayın, iktidarın yaptığı gibi, gazeteciliği mutlak kuşkulu tiplere bel bağlayıp otobüsünüze bindirmeyin!” diyorsunuz, “sırası mı şimdi bu uyarının?” tepkisiyle karşılaşıyorsunuz. “Tek adam rejimini yıkıp yerine demokratik bir rejim kurabilmek için, toplumun tümünü içine alan geniş bir toplumsal mutabakata ihtiyaç var, bu nedenle ister ittifakın içinde isterse dışında olsun, bütün muhalefet partileri ile istişare ve diyalogda olmak şart” diyorsunuz, “ama onlar, terörü destekliyor, ama onlar ulusal güvenliğe tehdit, ama onlar üniter devlete karşı” gibi bildik ezberlerle karşılaşıyorsunuz. “Toplumu yoksulluğa mahkûm eden yağma düzeninin müsebbipleri ve faydalananları hukuk dairesinde her türlü yargılamaya tabi tutulacak ve haksızlıkların hesabı sorulacak” diyorsunuz, “ama devri sabık yaratmayalım, mülkiyet hakkı kutsaldır” gibi sinameki yanıtlarla karşılaşıyorsunuz. Bütün bu reaksiyonlar, bildik sağcı liberal siyasetin bildik manevralarıdır.

    “SANKİ TÜRKİYE’DEKİ DEMOKRASİNİN TEK SORUNU PARTİ KAPATMAKMIŞ GİBİ!”

    Çağdaş İngiliz düşünür Terry Eagleton son zamanlarda yazdığı bir yazısında şöyle diyor: “Oydaşma her zaman çatışmaya tercih edilmemelidir. İnsanları bir araya getirmenin, ortak noktalarımızı keşfetmenin, eski yaraları sarmanın ve kadim kavgaları çözmenin şöleninden çok söz edildi. Tek sorun, bunun Prens Charles için, ailelerini beslemek için savaşmak zorunda kalacak olan demiryolu işçileri için olduğundan çok daha kabul edilebilir olmasıdır. Siyasetin amacı, toplumdaki çatlakların üzerini örtmek değil, onların onarılabilmesi için toplumun bölünmelerini ifşa etmektir.”[2] Son zamanlarda, Ahmet Şık’ın Ruşen Çakır’a verdiği bir röportajda “AKP yetkilileri yargılanacak, belki de AKP kapatılacak seçimden sonra”[3] gibi bir cümle kurması çok tartışıldı, muhalefet cephesi de dâhil pek çok çevreden, bu cümle çok tepki gördü. Herkes, Türkiye’deki demokrasinin tek sorununun parti kapatmakmış gibi, “AKP kapatılacak” ifadesine kilitlendi. Sanki bu ülke bir partiler mezarlığı değilmiş gibi, sanki parti kapatma dışında Türkiye’nin tüm demokrasi ve insan hakları sorunları çözülmüş gibi… Evet, parti kapatmayalım, ama o partinin ülkeyi batma noktasına getiren, “yerli-milli” diye diye, ülkeyi dört bir yanından ulusal güvenlik açıklarının içine hapseden, ekonomisini, üretimini, tarımını, bütün doğal kaynaklarını tarumar eden yetkililerini, olası iktidar değişiminden sonra, kurulacak düzgün bir hukuk sisteminin içinde yargılanmasını sağlayacağını vaat etmek ve bunu bir siyasal strateji olarak sunmak neden yanlış olsun? İktidarın çıkar ve kriminal şebekesinin dışında kalmayı başarabilmiş, dahası bu şebekenin gazabına uğramış pek çok insan, uğradığı haksızlıkların sebep olanlara ödetilmesini beklemiyor mu? Bu bedelin ödetilmemesi halinde, yapanın yanına kar kaldığı bir ülkede, iktidara gelecek olan bir başka blok aynı haksızlıkları yapma konusunda cesaret bulmayacak mı? Neden kendimizi kandırıyoruz? Açık açık “yargılanacaksınız!” demek, diyebilmek bazı adı mütedeyyin olan yurttaşları neden tedirgin etsin ki? Böylesi bir tedirginliğin kendisi bizatihi, muktedirin tedirginliği değil midir? Muktedirin ekip hasat ettiği bu tedirginliğin, sıradan seçmene ait bir tedirginlik olmadığını neden kimse cesaretle dile getiremiyor? Dile getirenler, hemen neden susturuluyor?

    DEVLETİN BİRLİĞİ VE BÜTÜNLÜĞÜ SÖYLEMİ ANLAMINI YİTİRDİ

    Farkındayım, yanıttan çok soru sordum. Ancak bazı sorular, zaten içinde yanıtını gizliyor. Anlayan anlıyor, anlamayan sorulara anlamsızca bakmaya devam ediyor. Bütün bu soruların yanıtı belki de bu yazının başlığında gizli: “otosansürün dayanılmaz cazibesi”. İçine hapsolduğumuz rejim, aynı zamanda, konuşuyormuş gibi yapan ama gerçekte susan, hiç değilse içine konuşan, uzlaşıyormuş gibi görünüp, arkasını döner dönmez elindeki silahı muarızına doğrultan, uzlaşmayı teslim almak ya da teslim olmak olarak gören, çatışmayı, üstelik de varlığını ortaya koyarak çatışmayı safi kavga zanneden bir siyasi karakter yaratıp seri üretime soktu. Bu karakterin alametifarikası sansüre meydan okur gibi yaparken, otosansüre tutulması. Siyasi mücadeleyi sanki despota karşı veriyormuş gibi görünüp, despotun kurduğu tuzağa düşmek bu karakterin yaygın bir alışkanlığı haline gelmiş durumda. Bu alışkanlıktan kurtulmak, ancak siyasetin radikalleştirilmesiyle mümkün olabilir. Radikal siyaset, siyasalın içine kurulan “uzlaşma” tuzaklarını yıkıp atarak mümkün olabilir. Tarihin iddialı dönüm noktalarına vesile olan siyasi aktörler, her zaman bildik ezberleri, hapsolunan söylemleri ters yüz ederek siyaset yapmışlardır. Bu mümkün olmadığı takdirde, içine hapsolduğumuz rejim gider, karşımıza oto sansürü kendisine şiar edinmiş, çatışmadan kaçarken sinik ve muhafazakâr bir uzlaşı tuzağının içine düşmüş ve toplumu bu tuzağın içine hapseden bir başka tarihsel blokla karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Ancak bunun için belki de her şeyden önce toplumun, tarihsel ezberlere dayalı siyasal vaatlere kulaklarını tıkayıp, devletin bütünlüğü söylemine yaslanıp, toplumun bütünlüğünü ihmal eden siyasetçilere tevessül etmekten uzaklaşması gerekir. Bunun için tarihsel bir fırsatla karşı karşıyayız. Devletin birliği ve bütünlüğü söylemi belki de Türkiye tarihinde hiç bu kadar anlamını yitirmemiştir. İşte tam da bu anlam yitimi bize tarihsel bir fırsat sunuyor. Devlet ve toplumun birliğini, tam da “birlik” söylemi en anlamsız hale geldiği anda yeniden gerçek anlamına kavuşturmak için siyaseti radikalleştirmek gerekiyor. O zaman toplumun yüzeyine çıkmasına izin verilmeyen, sumen altı edilen, göz ardı edilerek ortadan kaldırılabileceği zannedilen toplumsal çatlaklar samimiyetle tamir edilebilir. Bu tarihi fırsatı iyi değerlendiremezsek, belki de hem devletin hem de toplumun birliği tamamen imkânsız hale gelecek.

    [1] https://ayrintidergi.com.tr/asirilikci-misiniz-liberaller-catismadan-cok-korkar-hale-geldi/ (Erişim tarihi: 08/09/2022).

    [2] A.g.k.

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=kZHS1HMzDQ4 (Eriim tarihi: 30/08/2022).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Sapık

    Babam hayattayken, kendi babasından aldığı elle az biraz marangozluktan anlardı. Bu becerisiyle bağda bahçede kullandığımız küreğin, odun kesmede kullandığımız baltanın sapını itinayla ayırdığı uzun ve düzgün ağaçlardan yontarak kendisi yapardı. “Yapardı” derken, kelimenin tam anlamıyla yapardı; elektrikli herhangi bir alet kullanmadan, önce keserle yontmaya başlar, sonra el rendesiyle toparlar, son olarak da el zımparasıyla “dosdoğru” bir sap çıkarırdı ortaya. Bu üç yüklemden oluşan ve bir çırpıda yazılıveren cümleyle tanımladığım olay elbette bu kadar kolay olmazdı. Düzgün bir iş çıkarabilmek için saatlerini verirdi babam. Ama sapın yapılması gereken ağaç da önemliydi. Bu nedenle her zaman depomuzda sap olmaya müsait olabilecek birkaç ağaç kıyıya köşeye sokulu olarak dururdu. Babamı kaybedeli yıllar geçmiş olmasına rağmen, doğup büyüdüğüm evin deposunda sağa sola sokulu bu neviden saplık ağaçlar görürüm. El ya da göz alışkanlığından mıdır, yoksa babamı anımsatan son anılar olması nedeniyle midir, o ağaçlara hala dokunmayız, öylece dururlar.

    SAP VE SAP’DAN DOĞAN SÖZCÜKLER

    Sapık tartışmaları yoğunlaşıp, Şarkıcı Gülşen “İmam Hatipliler sapıktır” dedi iddiasıyla gözaltına alındıktan sonra, sapık sözcüğünün kökünü merak ettim. Aslında bildiğim, ama bildiğimin farkında olmadığım bir bilgiyle karşılaştım. Dil biraz da böyle değil midir? Bildiğiniz, anlamını paylaştığınız işaretlerin/sözcüklerin ne anlattığına konuşurken pek dikkat etmezsiniz. Anlamların çoğunu sezersiniz, sezdiğiniz bu anlamlar sizin aklınıza, zihninize, belleğinize kayıtlı haldeyse bu sözcüklerden oluşan o dil sizin ana dilinizdir. Ana dilinizi düşünmeden konuşmanızın nedeni de budur zaten. Sap ve bu sözcükten türetilen sözcükler de anadili Türkçe olanların çoğu zaman üzerine düşünmeden kullandığı sözcükler arasında. Gerçekten de bu sözcüğün bu kadar verimli bir kök sözcük olduğunu bilmezdim. Sap sözcüğü öz Türkçe ve alet edevata takılan uzantı düz anlamının yanı sıra “doğru, doğrultu, dosdoğru, düz, düzgün” gibi yan anlamlarını ve bu yan anlamlardan türetilen sözcüklerin bu kök sözcükten türetildiğini pek bilmeden kullanıyoruz. Tabi ki sözcüğün kök anlamları arasında şunlar da var: “sivri, bıçak veya kılıç kabzası, delmek, sivri bir şey sokmak”. İşte bu anlamlara bir ek yapıldığı zaman “saplamak” anlamı ortaya çıkıyor. Bunu tabi ki, herhangi bir sap ihtiyacı olan alete sap takma eylemi için de kullanabilirsiniz. Misal “kesere sap takmak” yerine “keseri saplamak” da diyebilirsiniz. Bu kök sözcükten türetilen sözcüklere bir göz attığınız zaman zenginliği göreceksiniz: “Sapmak, sapa, saptırmak, sapıtmak, saplamak, saplantı, sapıntı, sapır, apır sapır”. Daha uzatmak mümkün. Ama argoya geçmiş bir anlamı da anmadan geçmemiş olayım, “Sap: cinsel açlık çeken, bekâr, eşsiz gezen”.

    ‘DOĞRU YOLDAN SAPMIŞ’

    Gelelim asıl mevzumuza… Sapık sözcüğümüz de bu kök sözcükten türetilmiş haliyle. Osmanlıcada bu sözcüğün sonuna “uk” eki getirilerek oluşturulmuş bu sözcük, “doğru yoldan sapmış, yolunu şaşırmış, yoldan uzak düşmüş” gibi anlamlara geliyor.[1] Bu anlamların hiç birisinin neredeyse cinsellikle ilgisi yok. Az önce bahsettiğim “cinsel açlık çeken” argo anlam ise sanırım yeni yeni yaygınlaşmaya başladı. Muhtemelen sözcük ilk kullanılmaya başladıktan yıllar sonra, kullanıla kullanıla cinsel içerik de kazanmış ve “uygunsuz cinsel münasebet arzulayan, cinsel konuları kafasına takmış, rahatsız edici derecede bu konularda saplantılı davranan, sürekli cinsellik düşünen” gibi anlamları da karşılamaya başlamış. Gülşen, sözcüğün bu asıl anlamını bilerek mi “İmam Hatipliler sapıktır” ya da bunu ima edecek bir cümle kurdu bilemiyoruz haliyle. Kendisinin niyetini bilemeyeceğimiz gibi, dört beş ay önce bir konserde kurduğu bir cümlenin içinden cımbızla çekilmiş bir ifadenin de kendisine isnat edilen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçuna mesnet oluşturup oluşturmayacağından da emin olamayız. Avukatı ve pek çok hukukçu bu ifadenin böyle bir suçun mesnedi olamayacağını düşünüyor. Bağlam dışı ortalara dökülen her ifadenin meram edilenin ötesinde bir anlamı kolayca kazanabildiği ve bu anlamın bir takım paralı troller marifetiyle ışık hızıyla milyonlarca insanın gözüne kolayca sokulabildiği bir çağda yaşıyoruz diğer yandan da. Ama ben meram edilen anlamın ötesinde, sapık sözcüğünün kök anlamına bakarak, Gülşen’in ifadesini doğrulamak isterim. Evet, hem de bunu altı yıl boyunca İmam Hatip Lisesi okumuş birisi olarak yazıyorum. Üstelik de hayatını bütün kategorik ayrımlarla mücadele etmeye adamış birisi olarak bunu yazıyorum. Stereotipleştirmelerin, kategorikleştirmelerin, klişelerin başlıca ayrımcılık mekanizmaları olduğunun altını çizmediğim hiçbir dersimin geçmediğini bilerek bunu yazıyorum. “Bütün kadınlar şöyledir, bütün Çorumlular böyledir, bütün Suriyeliler şu şekilde yaşar” gibi olumlu ya da olumsuz genellemeleri duyduğum anda kanın beynime sıçradığını bilenler bilir.

    Bütün hayatımı şekillendiren bu bakış açısına rağmen, iddiayla şunu yazacağım: “Şu anda muktedirin inayetiyle hak etmediği makamlarda oturan, küçük dağları ben yarattım edasıyla her türlü dünya nimetlerinin sadece kendisi için yaratıldığı zannıyla kibirden yanına yaklaşılamayan, bir değil beş maaş almasına rağmen gözü doymayan, devletin bütün ihalelerine bütün hak, hukuk, ilke ve standartları hiçe sayarak çöken, sanki dünya bizim gibi faniler için kısa değil de sonsuzmuş gibi yaşamaya devam eden bütün İmam Hatipliler sapıktır”. Dikkat ederseniz “sapık” sözcüğünün cinsellik çağrıştıran kısmına girmedim hiç. Zira bana göre, insan yaşamında en sorgulanamaz kısım cinsellikle olan ilişkisidir. Bu konuyla ilgili sorgulanabilecek tek kısım, cinsellik konusunda “sapık” olarak tanımlanabilecek eylemin kimler arasında geçtiğidir. Eğer nasıl ve ne şekil olursa olsun cinsellikle ilgili eylem eşitler arasında ve gönül rızası ile gerçekleşiyorsa hiç kimseyi ilgilendirmez ve “sapık-sapkın” olarak nitelendirilemez. Bir kişi, henüz reşit olmamış bir kişiye zorla musallat oluyorsa, birisine gönül rızası olmadığı halde ısrarla duygusal ya da cinsel ilişki talep ediyorsa ki buna “taciz ya da tecavüz” diyoruz, bu kişiye zaten “sapık” değil, tacizci ya da tecavüzcü diyoruz. İşte bu nedenle, ister eşini isterse sevgilisini aldatsın, bir kimsenin herhangi bir cinsel münasebeti, kişi kim olursa olsun hiç kimseyi ilgilendirmez. Üstelik de bu bilgi eğer gizli yolla elde edildiyse ne ahlakidir ne de bu bilginin kamusal yararı vardır.

    ‘DOĞRU YOLDAN SAPANLAR?’

    Şimdi tekrar “kimler sapıktır?”, dolayısıyla “doğru yoldan kimler sapmıştır?” sorusuna geri dönelim. Bu spekülatif iddiamın bir koşulu olduğunun farkına varmışsınızdır. Zira “sapık, ahlaksız, dönek, fırıldak, hain, şerefsiz” gibi olumsuz sıfatlar, kişi ya da toplumsal grupları rencide edebilecek ifadelerdir. Bu ifadeler, kolayca herhangi meşru zemini olmayan bir iktidarı, eylemi ya da işlemi meşrulaştırmak için kullanılan bir nevi yedek silahlardır. Muarızınız sizi eleştirdiği zaman, bu silahları ne kadar hızlı çeker ve çektiğiniz silahı muarızınıza ne kadar etkili ve tehditkâr şekilde doğrultursanız, kendi meşru olmayan eyleminiz birdenbire meşrulaşıverir ya da siz öyle zannedersiniz. Zira aslında o eylem meşrulaşmaz, siz etrafınızdaki başkalarına da bu silahı doğrultabileceğinize ne kadar geniş kitleyi inandırırsanız, ortama bir korku hâkim olmaya başlar. Bu korku meşru olmayan bir zeminin meşrulaşmasını meşrulaştırır. Bu karışık gibi görünen cümlenin daha açığı şudur: “Her tarihsel koşul, kendi hukukunu ve meşruiyetini yaratır. Her meşruiyet hukuka uygun değildir, dahası olmak zorunda da değildir”.

    Bunun tersi de mümkündür. İşe bir de olumlu tarafından bakarsanız, herhangi bir eylemi, “vatan, bayrak, millet, tüyü bitmemiş yetim hakkı” için yaptığınızı ne kadar çok inanarak ve bağırarak dile getirirseniz, etrafınıza geniş kitleleri toplayabileceğinizi düşünürsünüz. Bu strateji çoğu zaman işler de. Sizde işlediğini gören başkaları da bunu uygulamaya girişir. Bir süre sonra bu, yaygın bir meşruiyet örüntüsü haline gelir. Sonuçta insan, hemcinslerini taklit ederek öğrenen bir hayvan değil midir? Öğrenme de bir nevi taklit sürecidir. Şu anda, “dava, doğru yol, adalet” gibi kavramları siyasal araç olarak kullanarak yola çıkmış bir partinin, son düzlükte “doğru yoldan sapmayı” bizatihi “doğrultu, sap, asıl yol” haline getirdiği bir süreci yaşıyoruz. Aslında zihni, kültürel ve geleneksel örüntüleri safi pragmaya dayalı ve bu saf pragmayı “dava ve doğru yol” cilasıyla parlatabilmeyi başarabilmiş bir siyasal İslam geleneğinin bu cilasının pul pul döküldüğünü ve aslın ortaya çıktığını görüyoruz.

    RİYAKARLIĞI MEŞRU GÖSTEREBİLMEK İÇİN…

    Son zamanlarda ortalara dökülen “namaz kılmayanlar öldürülmeli, kız çocukları avret yerlerini gösterdiği için pedofili yaygınlaşıyor, hamile kadınlar biz erkekleri tahrik ediyor, bütün geziciler sürtüktür” gibi niyet beyanlarının daha önce hiç konuşulmuyor olduğunu mu sanıyordunuz? Emin olun, Osmanlının yıkılma sürecinden, Cumhuriyete gelene kadar bu konular bizim toplumumuzun vazgeçilmez konularıdır. Esasında yaşam konforunu doğruluğa değil de riyakârlığa borçlu olan, bu riyakârlığı meşru gösterebilmek için, bir lokmacık kız çocuklarını, yaşamını borçlu olduğu kadınları araç olarak kullanmaktan asla imtina etmeyen erkeklerin vazgeçilmez konularıdır bunlar. Çünkü böyle tipler “doğruya doğru, eğriye eğri” denilmesinin önüne geçmek için her zaman itinayla inanç ve cinselliğe odaklanırlar. Çünkü her iki alan da insanın en mahrem, sorgulanamaz ve en kırılgan alanlarıdır. Buralara burnunuzu soktuğunuz anda, insanı can evinden vurursunuz. Bu alanlara fütursuzca burnunu sokan bu tür insanlar size ağız dolusu küfredebilir, kendisinin yüzüne “yoldan sapmış-sapık” olduğu vurulduğu zaman kıyameti koparır. İşte bu nedenle doğru yoldan sapmışa, sapığa sapkına ne olduğunu hatırlatmak, onunla mücadele etmenin başlıca yollarından birisidir. Size sapık demesine fırsat vermeden, ona ne olduğunu hatırlattığınız zaman, eğer elinde güç varsa size etmediğini bırakmaz bu tipler. Gülşen’in başına geleni de böyle anlamak gerekir. Gülşen’in kurduğu cümledeki meramının ne olduğundan bağımsız olarak, bir öfkenin, bir örselenmenin reaksiyoner bir ifadesi olarak okumak gerekir ifade edilen cümleyi. Ancak Gülşen’in öfkesi geniş kitlelerde yankı bulmadığı ve bu öfke politik bir mobilizasyona dönüşmediği sürece, bu tipler “köpeksiz köyde dolaşır” gibi, fütursuzca bizim gibi sıradan fanilere ağız dolusu küfretmeye devam edecekler. Bunlara ancak geniş bir halk öfkesi haddini bildirebilir. Bu öfkenin biriktiği ve akacağı yeri bulmayı öğrenmekte olduğu görülüyor.

    [1] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/sap%C4%B1k (Erişim tarihi: 31/08/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • 700 yıllık bir çınar ağacı kurursa

    “Çalılık nerede? Gitmiş! Ve kıvrak taylarla av hayvanlarına elveda demek nedir? Yaşamın sonu ve yaşamaya çalışmanın başlangıcı…”

    Kızılderili Şefin mektubundan

    Çocukluğumun geçtiği Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü’nde otuz-otuz beş yıl önce yaklaşık beş metre derinden gürül gürül sular çıkardı. Her mahallede su kuyuları vardı. Kuyular çocukluğumun korkulu rüyası olmasına rağmen, ağzından bakmadan edemezdim. Zira benim için büyülü bir derinlikti kuyular. O üç-beş metre derinliğindeki kuyunun nasıl kazıldığı ayrı bir muamma, o kazılan kuyunun dibinde suyun nasıl var olduğu ayrı, o derinlikteki daracık kuyunun duvarlarının taşla nasıl örüldüğü ise apayrı bir muammaydı benim için. Bu muammayı çözmeye çalışırken ilk olarak bu kuyuların dibindeki sular çekildi. Yavaş yavaş bunlar kör kuyulara dönüştü. Şimdi bu kuyuların izleri bile silinmiş durumda. Ardından bazı yörelerde pat pat, bazı yörelerde ise pancar motoru diye bilinen mazotla çalışan su motorlarının beş metre civarındaki derinlikten çektiği sular tükendi. Yıllarca bu motorlarla, kuyularla ve tulumbalarla yerin çok da derin olmayan altından çıkarılan suların bu kadar hızla tükenmesi ilk zamanlar hepimizi dehşete düşürdü.

    SUSUZLUK YOKSULLAŞMAYI GETİRDİ

    Lisede okuduğum yıllarda, sulama yapmak için kullanılan bu sondaj kuyuları patır patır çökünce birden yerin otuz metre altında su arayışına girildi. İlk gençlik yıllarım dalgıç sistemiyle otuz metre derinde su arayan sondaj kazıcılarının her mevkide konuşlandığı ve hummalı bir sondaj kazım faaliyetinin devam ettiği zamanlara denk gelir. Bu susuzluk, elbette birdenbire yoksullaşmayı, üretim yapamamayı beraberinde getirdi. Bu susuzluğun sebebine dair rivayetler muhtelifti. Avlan Gölü’nün kurutulmuş olması, yörenin doğal dengesini bozmuş, yağmurlar yağmaz olmuş, bu nedenle kuraklık başlamıştı. Daha on altı on yedi yaşındayken, bahçelerimizi ve tarlalarımızı yerin otuz metre derininden traktörlerin kuyruk milleri marifetiyle çok pahalı şekilde çıkarılan suyla sulamaya çalıştığımız hala aklımdadır. Bu sulama çabası sırasında bahçelerin neredeyse her iki yüz üç yüz metrekaresinde büyük çukurlar açıldığını, bu ağzına ne versen yutacak kadar geniş ve derin çukurlara yer altından pahalı şekilde çıkarılan suların “boşuna” akmaması için etrafını çamur bentleriyle çevirmeye çalıştığımızı da hiç unutmam. Laf arasında suyun bu çukurlara “boşuna” akmaması diyorum ama aslında boşuna değildi belki de bu akış. Yer altı verdiğini geri istiyordu belki de. Birkaç defa bu derin çukurlara neredeyse ben de kapılıp gitme riskiyle karşı karşıya kalmıştım. Birkaç elma ağacımızın da gövdesinin birden bire bu çukurların içine çöktüğüne ve kaybolduğuna da şahitlik ederek korkudan kalakalmıştım.

    Bunları yaşadığımız zamanların üstünden yaklaşık otuz yıl geçti. İki üç yıl içerisinde karşılaştığımız bu radikal değişiklik, ne devletin tarım ve sulama politikasında ne de üretici köylünün alışkanlıklarında radikal bir değişime yol açtı. O zamandan bu zamana bu değişimin hızı giderek arttı. Şimdi, o zamanlarda açılan sondaj kuyularının çoğunun çöktüğünü, çökenlerin yüz yüz elli metre uzağına yenilerinin açıldığını duyuyorum, nadiren gittiğim zamanlarda da şahit oluyorum. Yeni açılan kuyulardan çıkan suların yaklaşık yüz ile yüz elli metre derinden geldiğini de söylemeden geçmeyeyim. Yer altındaki su rezervlerinin artık tamamen tükenmekte olduğunu anlamak için sanırım jeolog olmaya gerek yok.

    700 YILLIK ÇINAR GÖZ GÖRE GÖRE KURUMUŞ

    Bahsettiğim bu köy aynı zamanda eski bir Bektaşi Tekkesi. Tekkenin girişinde çocukluğumda dallarına salıncaklar kurduğumuz ulu bir çınar yaşardı. Kim bilir kimler bu ulu çınarın altında gölgelemiş, nefeslenmiştir? Bu ulu çınarın yaşının 700 olduğu tahmin ediliyor. Muhtemelen dergâhın kurulduğu tarihlerle yakın tarihlerde dikilmiş ve o günlerden günümüze hayatta kalarak gelebilmiş. Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda yaklaşık iki yıldır görmediğim bu çınarın hazin manzarasını görünce bir yandan çocukluk hatıraları canlandı gözümde, diğer yandan dehşet verici bir korku yerleşti içime. Zaten uzun zamandır, hem ülke yöneticilerinin yürüttüğü tarım politikası-politikasızlığı, aşırı doğa sömürüsü ve su kaynaklarının ölçüsüzce tüketilmesi gibi nedenlerle içine düştüğümüz açmazla ilgili olarak kaygılanıyordum. Bu kaygıyı geçen yıl yaşanan uzun süren orman yangınları, bu yıl yaşanan orman yangınlarıyla dünyanın Kuzey Yarımküresindeki olağanüstü sıcaklar ve dengesiz yağış rejimleri daha da derinleştirdi. Bütün bu kaygıların üstüne 700 yıllık ulu çınarın göz göre göre kuruduğunu ya da kurumasına kayıtsız kalınarak alenen kurutulduğunu görünce kaygılarım korkuya dönüştü.

    DÜNYA ÜZERİNDE İNSAN TÜRÜ OLMASA BİR ŞEY DEĞİŞMEZ

    Kuşkusuz dünyada buzul çağları, belli coğrafyaların çölleşmeleri, belli bölgelerinin de su altında kalması gibi değişik felaketler görüldü. Bu felaketler, bizim gibi fani canlılar için büyük olaylar olsa da, gezegenimiz için belki de sıradan olaylar. Dünyada insan türünün yaşamaması, sanırım dünya açısından çok büyük bir fark yaratmayacaktır. Dünya ile insan türü arasındaki ilişki aklıma her zaman Nazım Hikmet’in Tahir ile Zühre Meselesi adlı şiirini getirir. “Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” Yani dünyada insan türü yaşamamış ya da yaşamayacak olsa dünyanın umurunda olur mu? Muhtemelen olmazdı. Belki de içinde bulunduğumuz iklim krizi de, dünyanın yaşadığı bizden önceki iklim değişikliklerinden çok da farklı değildir. Buradaki temel fark, belki de bu değişimde insan faktörünün ciddi bir etkisinin olması. İnsan denen türün açgözlülüğünün, yaşamın sadece kendisininkinden ibaret olduğu suizannının ve bu zanna dayanarak kendisi dışındaki bütün canlıları yok etme arzusunun bu radikal değişimde büyük bir payının olduğu kesin gibi.

    İçinde doğup büyüdüğüm ve bu radikal değişimi yakından gözlemlediğim köyden bu açgözlülüğün izdüşümlerine dair birkaç örnek vereyim sizlere. Bu örnekleri verirken elbette devletin sağlıklı, anlamlı ve bilimsel verilere dayalı bir tarım politikasının olmamasının da önemli bir payının olduğunu unutmamaya çalışacağım. Ancak, insanların açgözlülüğünün, çoğa tamah etmelerinin, doğanın sanki hiç bitmeyecek bir kaynak olduğu yanlış inancının da önemli bir etkisinin olduğunu akıldan çıkarmamak gerektiğinin altını çizeyim.

    ATALIK TOHUMLAR TERKEDİLDİ

    Yıllar içerisinde fazla suya ihtiyaç duymayan atalık tohumlardan vazgeçilip, fazla ekin hasat etme hevesiyle ithal tohumlara tamah edildi. Bu yıl misal, üreticilerden aldığım bilgilere göre, buğdaylara bir ile iki defa yağmurlama sistemiyle ya da salma su yöntemiyle su verildiği halde ne ekin ne de saman açısından beklenen ve istenen randıman alınabildi. Oysa benim çocukluğumda ekilen buğdaylara hiçbir şekilde su verilmezdi, ama yine de beklenen randıman alınırdı. Bu süreç içerisinde atalık buğday tohumu kalmadı. Muhtemelen ekilmek istense de, ekosistem tarım ilaçları ve aşırı gübre kullanımı nedeniyle o kadar bozulmuş durumda ki, atalık tohum bu değişikliğe uyum sağlamakta güçlük çekebilir. Zaten, kime sorsam, atalık buğday tohumunun kendisinde olmadığını söylüyor. Bu da ayrı bir trajedi.

    DAMLAMA SULAMA YAYGINLAŞTIRILAMADI

    Yaklaşık on yıl önce uzun yıllar boyunca bir türlü bitirilemeyen Elmalı Ovası’nı sulama amacıyla kurulan Çayboğazı Sulama Barajı faaliyete geçti. Bu baraj suyundan kullanmak için tek koşul, kullanacak olanların damlama sistemi kurmasıydı. İlk kullanılmaya başlandığında pek çok üretici devlet bankalarının sağladığı uygun kredilerden yararlanarak damlama sistemleri kurdurdular. Ne var ki, bu damlama sistemlerini randımanlı kullanmak neredeyse mümkün olmadı. Çünkü bazı kullanıcılar, kaçak yollarla barajdan gelen suyu salma sulama sistemi için de kullandı. Bir iki kişi bu şekilde kullanınca ve buna gerekli yaptırımlar uygulanmayınca barajın suyu gerektiği gibi işletilemedi. Bu sulama sisteminden umudu kesen pek çok üretici tekrar yer altı sularına geri döndü. Bu dönüşle birlikte, yer altı rezervlerindeki azalmanın hızı yeniden arttı.

    YAYLA SERACILIĞI SU KAYNAKLARINI SÖMÜRÜYOR

    Köyde sera yöntemiyle aşırı su isteyen sebzecilik giderek daha da yaygınlaştı. Öyle ki, Finike ve Kumluca gibi yakın ilçelerde kış seracılığı yapan bazı üreticiler yaz üreticiliği için köyden toprak satın almaya başladı. Beş altı yıl içinde köydeki sera sayısı hızlı şekilde arttı. Bu artış suya ihtiyacı da arttırdı. Bu artışla birlikte yer altı rezervlerinin azalışı hızlandı.

    YONCA YETİŞTİRİCİLİĞİ SU KAYNAKLARINI TÜKETİYOR

    Son on yıldır seracılığın yanı sıra, özellikle elma yetiştiriciliğinden yeterli kazanç sağlayamayan pek çok üretici meyve bahçelerini sökerek yonca üreticiliğine soyundu. Elma bahçesi, ortalama yirmi ila yirmi beş gün içinde su isterken, yonca tarlaları neredeyse beş altı günde su istiyor. Yaklaşık her hafta kesilen yoncanın yerine yeni sürgünlerin çıkabilmesi için yaz boyunca mütemadiyen sulama yapmak gerekiyor. İdeal durumda yaz boyunca yaklaşık yedi sekiz defa yonca kesimi yapılabildiğini düşünürseniz bu yonca tarlalarının istediği suyu hesap edebilirsiniz. Bu yonca tarlalarının aynı zamanda ekosistemi de bozduğunu köylüler kendileri ifade ediyorlar. Domatese ve hasadı yazın yapılan meyvelere musallat olan ve köylülerin kendi aralarında “tuta” adını verdikleri bir çeşit hastalık tarzı bakterinin yaygınlaşmasıyla tarla domatesi üreticiliğinin neredeyse imkânsız hale geldiğini üreticilerin kendileri dile getiriyor.

    Yukarıda bahsettiğim örnekler daha çoğaltılabilir. Ben ne ziraat mühendisiyim ne de jeoloğum. Benim burada aktardıklarım tamamen çocukluğumdan beri süregelen kişisel tarihime dayalı gözlemlerden ibaret. Üniversite okumak için Ankara’ya yerleştiğim yıla kadar neredeyse tam zamanlı tarım üreticiliği yaptım. Yaptığım işten şikâyetim olduğu, köyden uzaklaşmayı arzu ettiğim ve çiftçilikten hazzetmediğim için ayrılmadım köyümden. Belki de hala hayatımda yaptığım en anlamlı işin çiftçilik olduğunu düşünürüm. Çünkü somut olarak bir canlının büyümesine vesile olmak, kendin dâhil birilerinin karnını doyuracak ürün yetiştirebilmek belki de hayatta en tatmin edici işlerden birisi bana kalırsa.

    “ŞEHİRLİLER BİZ ÜRETMEZSEK NASIL KARINLARINI DOYURACAKLAR?”

    700 yıllık çınar ağacının kurumuş olması, büyük bir değişimin işareti büyük ihtimalle. Çünkü böylesi bir çınar ağacının kuruması için yerin en az yüz metre altındaki su kaynaklarının tükenmiş olması gerekir. Zira çınar ağacı belli bir büyüklüğe erişince ekstra sulamaya ihtiyaç duymaz, yer altındaki su rezervleriyle beslenir. Bahse konu bu ihtimalin ne kadar güçlü olduğuna dair bilimsel araştırmalar da mevcut. Meclisin taslak iklim krizi raporuna göre Türkiye’de 2099’a kadar yaz sıcaklığındaki artış 6 dereceyi aşabilir, yağışlar yüzde 60 azalabilir.[1] Yine bir başka araştırmaya göre Antalya’da yaklaşık seksen yıl içinde gündüz saatlerinde kesinlikle dışarı çıkılamaz hale gelecek, tarımsal üretim yapmak imkânsız olacak, topraklar susuzluktan çölleşecek.[2] Açıkçası bu araştırmadan haberdar olduğum için köydeki 700 yıllık çınar ağacının kurumasının ciddiyetini daha iyi kavradığımı düşünüyorum. Bunun ciddiyetini anlatmaya çalıştığım köylülerden birisi, “biz tarımsal üretim yapamazsak, bu sadece bizim sorunumuz olmayacaktır, şehirliler biz üretmezsek nasıl karınlarını doyuracaklar?” diyerek yanıt verdi. Bu yanıt sanırım, iklim krizinin sadece üreticilerin değil tüketicilerin de sorunu olduğunu çok iyi anlatıyor. Bu sorunu hep birlikte sahiplenerek çözüm yolları bulmaya çalışmazsak, belki de sapiens türü top yekûn bir açlıkla sınanacak her şeyden önce. Dünyayı yaşanmaz hale getirmemizin dünyayı pek de ilgilendirmediğini, asıl olarak üzerinde yaşayan ve kendini canlıların en şereflisi olarak addeden insanı ilgilendirdiğini unutmamamız gerekiyor. Dünya değil, bizler yok olacağız bu gidişle. Sonuçta mutlaka dünyanın üzerinde yaşayacak başka canlılar olacaktır.

    [1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-58678549 (Erişim tarihi: 13/08/2022)

    [2] https://www.ntv.com.tr/yerel-haberler/antalya/antalyanin-iklimi-2100de-kahire-gibi-olacak,zPmmG30X00Wo3l7yU5g2Rw (Erişim tarihi: 13/08/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Alevi’nin yarası muktedirin havucu

    “Hararet nardadır, sacda değildir

    Keramet baştadır, taçta değildir

    Her ne arar isen kendinde ara

    Kudüs’te, Mekke’de hacda değildir”

    Hacı Bektaş’ı Veli

    Bir hayal edin; seküler bir cumhurbaşkanısınız ya da başkansınız. Ya da ne bileyim kadiri mutlak bir tek adamsınız. Bütün tarikatları, cemaatleri dize getirmeyi kafaya takmışsınız. Dini yasaklamaya, bütün kutsal değerleri toplumun kültürel evreninden silmeye kararlısınız. Buna benzer bir manzaranın Fransız Devrimi sırasında Jakobenlerin iktidarı döneminde hüküm sürdüğünü birazcık tarih okuyanlar bilirler. Özellikle de Jakobenlerin efsane lideri Maximilien Robespierre, bütün kiliseleri kapattırıp, Hristiyanlığın özellikle Katolik kolu olmak üzere bütün kollarını yasaklayıp yerine “Kutsal Varlık Kültü” kuruyor. Kuşkusuz bunu oluşturmasında Voltaire’in “Tanrı yoktur, ama gerekirse tanrıyı yaratıp insanlara sunmak gerekir, çünkü tanrı vicdansızların vicdanıdır” minvalindeki sözü etkili oluyor. Neyse mevzumuzun odağı Jakobenler değil tabi ki.

    “MİSAFİR UMDUĞUNU DEĞİL BULDUĞUNU YER”

    Şimdi hayalimize devam edelim: Yaklaşık bir yıl sonra artık seçimli demokrasiyi bir formaliteden ibaret görmeye başlamış olmanıza rağmen bir seçime gireceksiniz. Bu seçimde başarısız olacağınızı aşağı yukarı tahmin ediyor olmanıza rağmen kadiri mutlak konumunuza güvenerek bütün dini cemaatlere rutin ziyaretler yaparak toplumsal rızayı diri tutmaya karar vermişsiniz. Çünkü toplumun geneli yoksullukla boğuşuyor olmasına rağmen, bu yoksulluğa yol açan bütün kararlarınızdan yüzde yüz eminsiniz ve burnunuzdan kıl aldırmıyorsunuz; yani kararlarınız yanlış olsa da ona herkesin mutlak bir şekilde itaat etmesini istiyorsunuz. Ziyarete gittiğiniz cemaatlerin kendi ritüelleri, var oluş biçimleri, giyim kuşam tercihleri filan var. Bütün bu unsurlar inançlarının birer göstergesi ve gerekli koşulları. Misal İsmail Ağa Cemaatine onların gönlünü hoş etmek ya da gönül rızalarını almak için ziyarete gideceksiniz ve ziyaret sırasında diyorsunuz ki “benim karşıma sakallarınızı keserek, takım elbise giyerek ve bir masa etrafında nizami bir şekilde dizilerek çıkacaksınız. Ben sizi ziyarete ancak bu koşulla gelirim. Sonuçta siz ziyarete gidiyorsunuz ve gittiğiniz mekânın gereklerine göre değil de kendi gereklerinizi dayatarak hareket ediyorsunuz. Öyle ya ziyaret bir nevi misafirliktir ve bir ziyarette ziyaret edenin değil ziyaret edilenin koşulları esastır. Siz bir eve ziyarete gittiğiniz zaman, “ben minderde oturamam, geldiğimde bana sedir kuracaksınız ya da kenarları altın varaklı koltuk hazırlayacaksınız, ben ancak bu koşulla ziyarete gelirim” diyemezsiniz. Ancak ziyaret edilen kişi sizin hassasiyetinizi göz önünde bulundurarak ki bu hassasiyet genellikle sağlıkla ilgili ise kabul edilebilir, size özel koşullar ayarlayabilir. Aksi bir durum yoksa atasözlerine bile geçmiştir; “misafir umduğunu değil bulduğunu yer”.

    ALEVİLER TÜRK-SÜNNİ İSLAM ANLAYIŞININ YERLİ DÜŞMAN KARDEŞİ

    Ülkemizin tek adamının, her şeyin en iyisini bileninin, hikmetinden sual olunmazının, sözünün üstüne söz konulmazının son yaptığı Hüseyin Gazi Cemevi ziyaretindeki manzarayı bir de bu gözle okumak gerekiyor sanırım. Aleviler, Osmanlı’dan Cumhuriyete tevarüs eden Türk-Sünni İslam anlayışının başlıca yerli düşman kardeşi olarak Anadolu coğrafyasında yüzyıllardan beri bin bir türlü yarayla günümüze kadar gelmiş bir topluluk. Cumhuriyetin kuruluşuyla hâkim kılınmaya çalışılan laiklik anlayışının görece korunmasına sığınarak devlet zihniyetinin derinlerine kadar işlemiş Türk-Sünni anlayışının dayattığı asimilasyona direnmeye çalışan bir topluluk olarak mevcut devleti sahiplendiler ve sahiplenmeye devam ediyorlar.

    “ALEVİLER ÜLKENİN SİGORTASI MI?”

    Türk-Sünni devletin devletlileri Alevileri işlerine geldiği zaman Sünni-Alevi çatışmasının payandası olarak araçsallaştırarak hikmetinden sual olunmaz, kadiri mutlak devletin hâkimiyetini tahkim etmeye çalıştı. Maraş, Çorum, Gazi Mahallesi, Sivas’taki gibi katliamlar, bu hâkimiyetin tahkim edilmesi çabası için araç olarak kullanılan en bilinen olaylardır. Devletin görece yüzeyindeki devletlilerin bazıları ise, çoğu zaman Alevileri ülkenin sigortası olarak gördüler. Zira, onlar Sünni İslam’ın sekter yönleri ve modern dünyaya uyum sağlamadaki güçlüklerini törpüleyen ve nötralize eden bir topluluktu. Onlara atfedilen hümanist düşünce ve yaşam biçimi, Cumhuriyetin idealize ettiği muasır medeniyete de uyumluydu. Bu bakışın yarattığı nispi özgüven Alevilerin yurttaşlık bağıyla bağlı oldukları ama bir türlü Anayasal eşit yurttaşlığın gerektirdiği haklara kavuşamama halini kabul edilebilir kıldı. Yani Alevilerin bu kadar yıllık yaşadıkları ayrımcılığın kabul edilebilmesinin belki de en temel nedeni, içselleştirdikleri konjonktürel “makbul yurttaşlık” konumuydu. Alevilerin Anadolu coğrafyasında konsolide bir mezhepsel grup olarak hareket edememe ve siyasal süreçlere etkin bir şekilde müdahil olamama nedeninin de bu konjonktürel makbul yurttaşlık konumunu her daim gündemde tutma arzuları oldu. Bu arzu, Alevilerin yüz yıllardan bu yana kanayan kimlik yarasını belki de bir nevi sarma yöntemiydi. Yara, bir yandan sürekli kanarken, diğer yandan palyatif yöntemlerle sarılmaya çalışıldı. Alevilerin bu palyatif yöntemlere tevessül ve tenezzül etmesinin en önemli nedeni belki de kimliğin temel bileşeninin bu yara olmasıdır. Bazı insanlar, kavga sırasında aldığı yarayı iyileştirmek istemez. Zira o yara o kavgayı ve o kavga sırasında ortaya çıkan azim ve kararlılığı anımsatır. Bu patolojik anımsama, bir süre sonra o kişinin karakterinin temel bileşeni olur. Alevilerin yüz yıllardan beri taşıdığı yara da bir nevi Alevi kimliğinin karakteristik unsuru olmuş ve bu yara olmaksızın varlığını meşrulaştıramaz hale gelmiştir.

    “KİMLİK BİR YARADIR”

    Kimlik temelde bir yaradır; yoksulluğun, aşağılanmanın, yadırganmanın, ayrımcılığın, dışlanmışlığın, savaşların, çatışmaların açtığı yara. Bu yaranın derinliği yaşanan çatışmaların şiddetine göre şekillenir. Çatışmalar sürdükçe yara kanamaya devam eder. Siyaset artık günümüzde bu yarayı kanatacak söylemler üretmek ya da yaraya tuz basacak hareketler şeklinde ortaya çıkmaya başladı. Çoğu sağ popülist lider varlığını sürdürmek için bu yaraları kanatarak siyaset yapıyor. Muarızlarını da bu yaraları taze tutacak şekilde siyaset yapmaya zorluyor. Bugün sağ ya da sol neredeyse hiçbir siyasetçi muhafazakâr popülist liderlerin bu yaraların içine parmağını sokarak yarayı genişletmek ve derinleştirmek şeklinde yürüttüğü stratejiye kayıtsız kalamıyor. Ülkemizin başındaki tek adam, ülkeyi içine düşürdüğü çıkmazdan çıkarma konusunda toplumun hiçbir kesimine herhangi bir umut veremediği için, uzun zamandır bütün yaraları itinayla eşelemekten başka bir şey yapamamaya başladı. Kürt kimliğinin yarası eşelendi eşelendi artık dibine ulaşıldı. Muhtemelen seçim zamanına kadar eşelenmeye devam edilecek. Haklarına duyarlı kadınların yaraları her daim taze tutulmaya devam ediliyor ki, muktedirin bendesi erkekler bu konunun en mahir aktörleri arasında. Ülkenin başındaki tek adam, muktedir konumu kuşkulu hale geldikçe, kendisi de yeni yaralar/kimlikler icat etmeye devam ediyor: Doktorlar, gençler, çevreciler, avukatlar, mühendisler ve daha niceleri. Bu saydığımız özneler aslında bir kimlik olacak denli köklü bir geçmişe ve kolektif irade gösterme konusunda o kadar güçlü bir töze sahip olmasalar da, tek adam her biri için bir hikâye ve tarih uyduruyor ve karşısına savaşılacak aktörler yaratıyor. Bu aktörlerin her birisinin dışlanmışlıktan, yoksunluktan, aşağılanmadan mütevellit yaraları var. İşte tek adamın her hamlesi bu yaraları kanatmak üzerine kurulu. Belli ki bu yaraları kanatmaya devam edecek.

    BİR YANDA YARALARI KANATAN BİR YANDA YARALARI SARAN

    Diğer tarafta, tek adamın elinden rehin aldığı ülkeyi kurtarmak için ülkeyi ve toplumu parçalara bölünmüş halinden uzaklaştırmaya çalışan tarihsel bir blok oluşmuş durumda. Bu tarihsel blokun temel aktörlerinden birisi olan CHP Genel Başkanının helalleşme hamlelerinin, yaraları sarmaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bir yanda yaraları kanatıp genişleterek toplumu birbirine düşüren ve bir anlamda toplumun birliğini ve geleceğini tehdit eden bir tek adam, diğer tarafta toplumun tüm yaralarını sarmaya kararlı ve parçalanmış bir toplumu yeniden birlik haline getirmek isteyen bir blok var.

    ANAYASAL EŞİT YURTTAŞLIK TALEBİNDE ISRARCI OLMAK

    Yıllardan beri varlığını kimliğine yüklediği yaşamsal anlamla sürdüren Alevilere AKP iktidarının açılım dönemlerinde de bir yaklaşım oldu. AKP, kuşkusuz bu ilk açılım dönemlerinde sadece Alevilere yönelik değil, toplumun çoğu dışlanmış kimliklerine yönelik açılım hamleleri gerçekleştirdi. AKP’nin şimdi geldiği noktaya bakılırsa bütün bu hamlelerin, yani farklı kimliklere yönelik açılımlarının söz konusu bu kimliklerin kanayan yaralarını sarmak değil, bu yaraları kanatıp tazelemek olduğu anlaşılıyor. AKP iktidarı, özellikle neoliberal politikalara dayanan emek örgütlenmesinin gücünü tümden kırmak, sermayeye yönelik bütün politikalarına toplumsal rıza kazanmak için, başta tevekkülü esas alan Siyasal İslamcılığı mütedeyyinlik adı altında konsolide etti. Bu hamlesine eklediği bu açılımlar sayesinde, kimlikler üzerinden sürecek bir siyaseti teşvik etti. Bunu teşvik ederken, bir yandan kimliklere özgürlük vaadiyle toplumun yerleşik dayanışma kültürünü bu kimliklerin yaralarını sarıyormuş gibi yapıp kanatarak yok etti. AKP’nin bütün açılım hamlelerinin bir “havuç-sopa” ilişkisi şeklinde ilerlediğini en net şekilde göstereni Aleviler için olandır. Alevilerin devletle olan çifte duygulu ilişkisi ise bu havuç-sopa ilişkisinin sürekli tekrar edilebilmesinin en önemli nedenidir. Yıllar önceki açılım hamlelerinde ortaya çıkan bu ilişkinin bugün “kör gözün parmak” şekilde tekrar ediyor olması da bu tekrarlardan bir başkasıdır. Ancak bunun tekrar etmemesi için, Alevilerin bu tür havuçlara tevessül etmek yerine, anayasal eşit yurttaşlık talebinin tüm gerekliliklerini ısrarla talep etmeleri ve bir parçası oldukları devletin “Sünni-Türk” bir zihniyete sahip olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerekir. Anayasal eşit yurttaşlık talebinin en önemli garantisi ise laiklik ilkesidir. Alevilerin bu tür tek adamların uzattığı havuçlara tevessül etmeleri, bir yandan topluluk onurunu zedelerken diğer yandan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin en temel garantisi olan laiklik ilkesini aşındırmaktadır. Alevilerin ve tabi ki diğer inanç gruplarının onurlu varlığını sürdürebilmeleri için bu tür pragmatist hamlelere yine pragmaya dayalı reaksiyonlarla karşılık vermek yerine ilkesel davranarak laiklik ilkesine ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaları gerekir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Suskun

    Suskun, birileri tarafından susturulmuş, baskılanmış, konuşmasına ve meramını anlatmasına izin verilmemiş kişi gibi görünür. Susar, çünkü birileri ona “sen anlamazsın, sen işine bak!” demiştir. Susar, çünkü konuşursa aşağılanacağından korkar. Susar çünkü konuştuğu şeylerden ötürü işinden gücünden olacağından ürker. Susar çünkü kendisinden vazgeçmiştir ama çocuklarının geleceği vardır. Susar çünkü kıt kanaat de olsa yaşamını idame ettirme şansı varken, konuşursa ondan da olabilir. Bütün bunlar suskun için dışsal dayatmalar gibi görünebilir. Fakat gerçekten de öyle midir? Suskunluk her zaman bir dışsal baskı ile mi ortaya çıkan özne konumudur? Başkalarına yapılan haksızlığı geçtim, kendisine yapılan haksızlığa bir insan neden susar? Bir insanı açıkça kendisine yapılan haksızlığa karşı suskun kılan yegâne şey çaresizlik midir? Çaresizlik kuşkusuz önemli bir faktördür suskunlukta, ancak bir insan çaresizlik içinde debelenirken, neden derdini anlatmaktan imtina eder? Derdini anlatmanın yollarını neden ve nasıl bulamaz? Çaresizlik insanı nasıl dilsiz hale getirebilir?

    “MÜŞTERİ HER ZAMAN HAKLIDIR”

    Bu soruların yanıtını ararken, yüksek lisans okuduğum sıralarda kasiyer olarak çalıştığım bir markette yaşadığım bir deneyim aklıma geldi. Bu deneyimin izleğinde ve şu yaşa kadar karşılaştığım insan tipolojilerini de göz önünde bulundurarak farklı suskun türlerini tanımlamaya çalışacağım sizlere. Derdim kimseyi aşağılamak ya da töhmet altında bırakmak değil, oluşturmaya çalıştığım genel geçer suskun kategorileridir. Önce yaşadığım deneyimi anlatayım. Yirmili yaşlarımın başlarında yüksek lisans eğitimimin sonları, dersleri tamamladım, tez yazmaya geçtim. Bu sırada hem tezimi yazar hem de kendi kendimi geçindiririm diye düşünerek yarı zamanlı bir kasiyerlik işine başladım uluslararası bir hipermarket zincirinde. Marketin müdürü belirli aralıklarla bütün departmanların personeliyle toplantılar düzenleyip, personeli sözde motive ediyor. Müdürün motivasyondan anladığı ise, “müşteriye karşı güler yüzlü olun, kadınlar öyle kalitesiz parfüm sürerek müşterinin karşısına çıkmasın, müşteri her zaman haklıdır, müşteri ne söylerse söylesin asla sesinizi yükseltmeyin, temiz olun!” gibi tavsiyeler. Çoğunluğu kadın olan iş arkadaşlarım mecburi bir sükûnetle dinledi, bazıları müşterinin karşısına çıkmayı beklemeden ağzı kulaklarında “haklısınız Ahmet Bey!” diyerek kafa sallıyordu.

    “VERDİĞİNİZ ÜCRET YÜZ GÜLDÜRMÜYOR!”

    Benim aldığım maaş tek başıma bana yetiyordu. Ama iki çocuğu olan ve ömür boyu bu işi yaparak emekli olmayı hayal eden pek çok arkadaş için tuhaf bir ikilemdi bu belki de. Bir yandan ömürlük bir kürek mahkûmiyetine razı olmak, diğer yandan bu mahkûmiyetin görünür müsebbibine şirin gözükmek. Ben belki de bu “meslek” içinde kendini geçici-misafir olarak görmenin verdiği rahatlıkla dayanamayarak patlama gibi bir konuşma yaptım. Pek çok arkadaşın yaşadığı ikilemin arasında fışkırmaya yol arayan sorun-sorunları Ahmet Bey’in üstüne boca ettim: “Ahmet Bey, verdiğiniz ücret yüz güldürmüyor, yüzümüzün gülebilmesi için bu ay elektrik faturamı nasıl yatıracağımı düşünmemem gerek, ücretlere anlamlı bir zam yaparsanız, müşteriye gülümsemek şöyle dursun, gerekirse hoş sohbet de ederiz onlarla”. Ahmet Bey benim konuşmamı kendine güveni sonsuz her yönetici gibi derin bir sükûnetle dinledi. Yanıtını verirken de hiç acele etmedi. Zira vereceği yanıt zaten belliydi, bizim de beklediğimiz yanıt buydu: “Dışarıda bu maaşa çalışacak sürüyle kasiyer adayı var. Eğer maaşınızdan memnun değilseniz, muhasebeye uğrayıp hesabınızı kestirip istifanızı verebilirsiniz.” Bu söz çok ağırıma gitmiş olsa da, elbette istifamı veremedim. Zira bu işe fena halde ihtiyacım vardı. Kasiyerlik mesleğinin içinde kalmamı sağlayan misafirlik konforu ve tezimi yazmaya bir türlü konsantre olamamanın verdiği tedirginlikle iki yıla yakın bir süre bu işi yapmayı sürdürdüm. İşten ayrıldığım gün ile askerliğin son günü yaşadığım huzur birbirine çok benzer. Ne de olsa her ikisi de benim için zorunlu misafirlikti. Misafirliğinse kısası makbuldü.

    İKİ YILLIK SUSKUNLUĞUN İÇ HESAPLAŞMASI

    Şimdi bu kısa suskunluk deneyiminden sonra önce kendi suskunluğumun asıl nedenine sonra da bu suskunluğa nasıl ve hangi psikolojiyle katlandığımı anlatarak diğer suskun kategorilerine yumuşak bir geçiş yapayım. Bu işe başladığımda uzun yıllar boyunca sağlık sorunları nedeniyle hastaneden bir türlü çıkamayan babamı son yaşadığı kalp krizi nedeniyle kaybettik. Son demlerinde sağlığı ve psikolojisi iyice bozulmuş olmasına ve köyde bağ bahçe işlerini yapabilmekten bir hayli uzak hale gelmesine rağmen varlığı bile güven veriyormuş babamın, bunu kaybedince anladım. Bu kaybın üzerine, bu misafir kasiyerlik işine bir süre devam etmek zorunda kaldım. Kendimi şöyle avutuyordum. Bu misafirlik bir gün bitecek ve ben asıl yapmak istediğim işe döneceğim. Bu misafirlik bir geçici uğrak, buradan bir gün kurtulacağım. Bu süre içinde kendimi avuturken, neredeyse bütün insanlardan (tabi ki bu bağlamda müşterilerden) nefret etme noktasına geldim. Belki de kendimi işten attırmak için olur olmaz müşteriye kafa tutuyordum. O zamanlar kredi kartlarıyla yapılan ödemeler karşılığında imza alınır, üstüne bir de kredi kartı, ödemeyi yapan kişiye mi ait diye kimlik kartıyla teyit edilirdi. Üstelik market yönetimi sadece nüfus cüzdanlarını geçerli kimlik olarak kabul etmemizi emretmişti. Yaptığım işin yarattığı memnuniyetsizlik ve nefretin yol açtığı sıkışmayı, nüfus cüzdanı dışında kimlik gösteren bürokrat, asker gibi kişileri zor durumda bırakarak telafi etmeye çalışıyordum belki de. Hiç unutmam, eski Bakanlardan ve Tansu Çiller’in de sağ kolu olarak bilinen Esat Kıratlıoğlu’nu tanıdığım halde, kimliğini göstermedi diye evine kadar kimlik getirmeye göndermiştim. İşte, çaresizlik ve hınç insana olmadık şeyler yaptırabiliyor. Muktedire karşı gelişen suskunluk, yerine göre çaptan düşmüş ve belki de acz içindeki eski muktedirlere karşı kendince intikam alma duygusuyla telafi edilebiliyor. Ettiğim kavgalar, alttan almamalar bini aştığı zaman ilgili kasa şefi uyarıyor, sonrası devam ediyordu. İşte bu iki yıla yakın suskunluğun kısa iç hesaplaşması.

    “İÇİNE KONUŞAN SUSKUN”

    Nihayet şimdi suskun türlerine gelelim. Benim en ilgimi çeken suskun türlerinden birisi içine konuşan suskunlardır. Bu suskun türünün söyleyeceği çok şey vardır, her zaman derdi vardır, dertlerini gözlerinden okursunuz, ama bu suskun türü sadece içine konuşur. Aslında halinden memnun olmamasına rağmen, halinden memnun rolü yaparak hayatına devam eden bu suskun türünün içine konuştuğu her cümle yüreğine ok olup batar. Bu suskun türü, içinde bulunduğu koşulların müsebbibinin kim ya da kimler olduğunun içten içe farkındadır. Ancak kendini susmaya mahkûm ettiği ve dışa konuşmanın hiçbir yararının olmadığını bildiği için yoksulluğunun, yoksunluğunun tek müsebbibinin kendisi olduğuna ikna olmaya çalışır. Her içine konuşması bu ikna sürecinin bir parçasıdır. Walter Benjamin kapitalizmi modern bir Tanrı olarak görür ama bu tanrı günahtan arındırmak yerine sürekli günah yükleyen bir kültürün ilk örneğidir. Arınma imkânı olmayınca özgür olamama hali sürekli yenilenir. Bu suçluluk bilincinin kendisinden arınmak mümkün olmadığı için, bunu yüklenen içe konuşan suskun, bunun evrensel bir kült olduğuna kendini ikna etmeye çabalar sürekli.[1] Tam da bu nedenle derdini sürekli bir nevi ummana döker. Başını eğer, vazifesini sükûnetle yapmaya devam eder.

    ETRAFINA SÖYLENİP ASIL MUHATABA SUSAN SUSKUNLAR

    Etrafına söylenip, konunun asıl muhatabına asla ses edemeyen suskunlarsa en rahatsız ediciler arasındadır. Bu suskun türü enteresandır. Aslında bu, çok konuşur. Ama konuştuğunun hiçbir hükmü yoktur. Suya yazılan yazılar gibi, etkisi saniyeler içinde geçer gider. Ama etrafında, yanında yöresinde kim varsa onları konuşarak bunaltır da bunaltır. “Benim” der, “ne mecburiyetim var” der, “bana versinler bakalım, hak ettiğim ücreti, nasıl canla başla çalışıyorum” der. Ama bu demeler hiçbir zaman asıl muhatabına ulaşmadığı için, ömür biter bu suskunun konuşması bitmez. Ölesiye konuşur, ama sadece konuşur. Bu suskunun konuşması konuşmamasından daha iyidir aslında. Bir sussa gerçekten konuşmaya başlayacaktır, ama susamaz bir türlü bu suskun. İşten kaçar, iş arkadaşlarını zor durumda bırakır, “bana hak ettiğim ücreti vermiyorlarsa, ben de o kadarlık çalışırım” diyerek hayatını sadece söylenerek geçirir. Ne söylenerek hak ettiğini düşündüğü ücrete kavuşur ne de söylenmekten vazgeçer. Ömrü böyle geçip gider bu suskun türünün.

    “BANA NE”Cİ SUSKUN

    Bir diğer suskun türü ise “bana ne!” sözünü yaşam mottosu haline getirmiş olanıdır. Yaşam nehrinin kıyısından yaprak misali akıp gider bu suskun. “Sen ne düşünüyorsun bu konuda?” diye kendisine sorulduğu zaman, “bana ne, ben karışmam elin işine” der. Hâlbuki elin işi dediği şey, onun hakkıdır, hukukudur. Ona verilene razı olur, gerisine karışmaz. Kendi hayatının da içinde olduğu genel bir hayatı kıyısından sadece izler bu suskun tipi. Bu suskun tipi, ancak birileri somut olarak elini onun cebine soktuğu zaman durumun farkına varır. Bu onun soyutlama düzeyinin kıtlığından kaynaklanır. Bir toplum içinde yaşadığının farkındadır, ama güçlüye karşı konuşabilmenin içinde yaşadığı topluma ve tabi ki kendisine karşı bir sorumluluk olduğunu anlamaktan uzaktır. Bu suskun tipi, sadece gördüğüne ve hatta göz hizasındaki gördüğüne itibar eder. Birileri ona “bak Kuran kurslarında çocuklara tecavüz ediliyormuş, sen ne diyorsun bu duruma?” diye sorsa, ya “benim çocuğum değil ki, bana ne” der ya da “Kuran hocası hiç öyle bir şey yapar mı, sen yanlış duymuşsundur” şeklinde yanıt verir. Bu suskun tipi, hegemonik olana en hızlı uyum sağlama yeteneğiyle meşhurdur çünkü. Dönemin ruhu, Kuran Kurslarına itibar ediyorsa, bu kurslarda asla yanlış şeylerin yapıldığını düşünmez. Çünkü “bana ne” dediği anda dünyadaki bütün sorunları çözülmüş bilir bu suskun tipi.

    KONFOR DÜŞKÜNÜ SUSKUN TİPİ

    Hem bedensel hem de bilişsel konforuna en düşkün suskun tipi ise “nasılsa biri çıkar yapacak” diyendir. Bu suskun tipiyle sürekli etrafına söylenen suskun tipi arasında esaslı benzerlikler vardır. Fakat bu tip, biraz farklı bir kategoridedir. Zira bu tip sadece söylenmez, kimliği belirsiz birilerine yapılması gereken bir işi ya da çözülmesi gereken bir sorunu, ya da hallolması gereken bir siyasal çatışmayı delege eder sürekli. Lafını her zaman ortaya koyar, mutlaka bu laftan nasibini alacak birileri çıkacaktır nasılsa. Deniz kıyısında çöpler görür, “bu ne pislik kardeşim, bu memleket adam olmaz, neden atarsınız bu tertemiz kumsala bu pisliği” diyerek makul ve mantıklı serzenişlerde bulunur. Ama asla bu çöplerden tek bir tanesini almak için kılını kıpırdatmaz. Nasılsa birileri temizleyecektir; hiç değilse, bu iş belediyenin görevi değil midir? Bu çöplerden kurtulmak için kılını kıpırdatmadığı gibi bir yandan söylenirken, diğer yandan içtiği sigaranın izmaritini usulca kumun altına gömebilir bu tip. Bu suskun tipolojisinin kumun altına izmarit gömme eylemi ile bilişsel konforu arasında ciddi benzerlikler vardır. Kumun altına gömdüğü izmaritin orada kaybolacağını düşünmekle, yapılması gereken işin kendi sorumluk alanında olabileceğine dair algısını bastırması aynı dinamikten neşet eder. İkisi de bastırma üzerine kuruludur. Sorumluluğun bastırılması ve izmaritin kumun altına gömülmesi bu kişinin temel karakterini oluşturur.

    PASİF NİHİLİST SUSKUN

    Daha çok suskun tipolojisi vardır hayatta. Ancak son tipolojiye de değinerek yazımı sonlandırayım en iyisi. “Hayatta hiçbir şey değişmez zaten” diyen pasif nihilist suskun tipi en yaygınıdır bunların arasında. Bir yandan hayatta anlam arayışında sınırsız bir skalaya sahiptir bu suskun tipi, diğer yandan her şeyin insan iradesi dışında geliştiğini besleyen “pasif bir nihilizme” saplanmış haldedir. Saplandığı özne konumunun pasif nihilist bir konum olduğunu asla kabul etmez, ama insanın yapabileceklerinin sınırlı olduğu perspektifini de sürekli etrafına dikte etmeye çalışır. Üstelik bunu, kendisini en bilinçli, en bilgili ve her şeyin en farkında olan birey olarak yapar. Özne konumuna dair bu paradoksun asla farkında olmadığı için bu suskun tipiyle konuşmak, onun konuştuğunu tam olarak anlamak asla mümkün olmaz. Dünyayı birkaç aile yönetiyordur, Yahudiler dünyadaki bütün siyasi ve ekonomik süreçleri kontrol ediyordur, zaten Kovid-19 pandemisi de bir komplodan ibarettir, Kovid-19 aşısı dünya nüfusunun kontrol altına alınması için geliştirilmiştir. Bu tevatürlerden oluşan hakikat rejiminin içinde tıpkı labirentin içine hapsolmuş deney faresi gibi dönüp durur bu suskun tipi. Bu hakikat rejimine aykırı herhangi bir cümle duyduğu anda bedenine elektrik verilmiş gibi titrer ve labirentin içine canhıraş geri döner. Bu suskun tipi, yine paradoksal biçimde o kadar çok konuşmasına rağmen, en suskunları arasındadır. Zira konuştuklarının iler tutar bir yanı yoktur.

    İşte despotlar, diktatörler, tek adamlar bu suskun tipolojilerinin susmaları sayesinde gemilerini yüzdürebilen kaptanlardır. Tam da bu nedenle aklıselim laflar eden, cepheden kendisine eleştiri getiren, gerçekleri sağlam olgulara dayalı bir şekilde anlatabilen konuşanlara ve yazanlara tahammülü yoktur tek adamların. Yine bu nedenle suskunluğu teşvik etmek için, sürüyü sürekli alarm durumunda tutması gerektiğini bilir. Ama bundan kurtulmanın yolu vardır elbette. Birbirini samimiyetle dinleyip, derdini anlamaya çalışmak suskunluğun panzehridir. Bu panzehre en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda olduğumuzu unutmamamız gerekir.

    [1] Byung Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizmin Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan).İstanbul: Metis, s. 17.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Üniversiteler çoraklaşırken rektör egoları semiriyor

    Doksanlı yılların ortaları, tam da bu zamanlar. Üniversite sınavlarının kısaltılmış adları o zamanlar ÖSS ve ÖYS idi. ÖYS’ye girerken aynı zamanda tercihleri de yapıyordunuz. Şimdi olduğu gibi puanınızı aldıktan sonra üniversitelerin, tercih etmeyi düşündüğünüz bölümlerini ziyaret ederek, ilgili kişilerden bilgiler almak mümkün değildi. Hele de şimdi olduğu gibi her mahallede özel üniversite, pardon “vakıf üniversitesi” yoktu. Hele hele bu mahallelerdeki özel üniversitelerin müşteri, yine pardon, öğrenci toplamak için tanıtım günleri hiç yoktu. Sınava girerken yaptığınız tercihlerden birisi, sınavda göstereceğiniz performans sonucunda değiştirilemez bir şekilde karşınıza sürprizli olarak çıkardı. Neyse şimdi uzattıkça mesele çetrefilleşecek, okuyucu bu mahrumiyet durumuna “ah nerde o eski günler ya da üniversiteler” dercesine nostaljik bir özlem duyduğumu zannedecek. Hiç öyle bir özlem duymuyorum kuşkusuz.

    NİTELİĞİ KUŞKULU ÜNİVERSİTELERİN BAŞINDAKİ REKTÖRLER

    Bizim zamanımızda da dershaneler vardı, sanki okullarda eğitim verilmiyormuş gibi dershaneye gitmeden üniversite kazanmak neredeyse imkânsızdı. Tercihlerinizi yine bir rehber öğretmenle yapardınız. Ancak gerçekten de şimdi olduğu kadar uzun uzun tanıtım günleri yapılmazdı üniversitelerle ilgili olarak, üniversitelere belirli liselerden geziler düzenlenmezdi. Her şey sürprizliydi. Bütün sürprizler gibi bu işin de iyi yanı kadar kötü yanı da vardı. Kazandığınız bölümün bulunduğu kampüsü ilk gördüğünüzde sürprizin içeriği belli olurdu. Benim esas anlatmak istediğim, niye bu sürprizli durumun ortadan kalktığı değil; zira bu sınava taşradan giren pek çok genç için sürprizli durum devam ediyor. Web sitelerinden bile olsa gitmek istediği üniversiteyi görmeden, bilmeden tercih etmek zorunda kalan pek çok genç var bu coğrafyada hala. Anlatmak istediğim konu, bu kadar çok üniversite içinde ve bu kadar cilalı tanıtımlar sonucunda girildiği zaman nitelikli bir akademik eğitim almanın mümkün olup olmadığı ve bu niteliği kuşkulu üniversitelerin başlarına getirilen rektörlerin bu nitelik sorununu ne kadar dert edindiği. Baştan belirtmek isterim ki, nitelik sadece niteliği kuşkulu çok yayının yapılmasından ibaret değil. Pek çok parametrenin devrede olması gerekiyor. Hele de son yıllarda yazılan tezlerin pek çoğu özgünlük sorunu yaşarken, daha da çoğunun intihalden mustarip olduğu ortadayken. Tam da bu nedenle üniversitelerin varlığı ve meşruiyetinin ciddi şekilde sorgulanmaya başlamasıyla akademik araştırma bir yana, yazma ve yayınlama konusu hala nitelik değerlendirmesi açısından önemli olmakla birlikte başka kriterler de ön plana çıkıyor.

    “MEZUN OLDUĞUNUZ ÜNİVERSİTE İLE İÇİNDE YAŞADIĞINIZ ZAMANIN ÜNİVERSİTESİ AYNI ADI TAŞIMIYOR”

    Benim üniversite sınavına girerken hayalimdeki üniversite Amerikan filmlerinde ve dizilerinde gördüklerimden ibaretti. Üniversiteye gelene kadar küçük bir köyde büyümüş birisi olarak tek bir üniversite kampüsünü mavi camın haricinde görmemiştim. Ne var ki çok kısa bir süre içerisinde kendi kendime hazırlandığım, o zamanların olmazsa olmazı dershaneye gidemeden ve herhangi bir rehber öğretmenin kılavuzluğu olmadan kazanabildiğim iletişim fakültesi bir kampüs içinde değildi. Fakülte spor salonundan kütüphanesine, kafeteryasından geniş konferans salonuna kadar pek çok olanağa sahip bir kampüsün içinde olmadığı için dersleri astığımız zamanlar ya fakültenin yakınındaki kahvehaneye ya da pastaneye takılırdık. Mezun olduğum fakültenin bağlı olduğu üniversitenin adı bile değiştirildi şimdi. Biliyorsunuz 2018 yılında çıkan bir yasayla bazı “hantal” üniversitelerden birer üniversite daha türetildi ve benim mezun olduğum fakülte de bu yeni türetilen üniversitelerden birisine bağlandı. Ne şahane değil mi? Mezun olduğunuz üniversite ile içinde yaşadığınız zamanın üniversitesi aynı adı taşımıyor. Ne talih ama.

    “KURDUĞUMUZ ASİSTAN GİRİŞİMİ ÖRGÜTLENMESİ SAYESİNDE REKTÖRE HESAP SORABİLDİK”

    Lisans eğitimini tamamladıktan sonra yüksek lisansa başladığım fakülte ise bir kampüsün içindeydi. Mütevazı, üniversitenin farklı semtlere dağılmış diğer kampüslerinden daha küçük ama eğitimin dışında öğrencinin vakit geçirebileceği farklı yaşam alanları vardı kampüsün. Spor salonu, her fakülteye ait nispeten zengin denilebilecek kütüphaneleri, kantinleri, yemekhaneleri ve bir de restoranı vardı. Üstelik inanabiliyor musunuz, bu restoranda alkol de satılıyordu. Asistan olduktan sonra bu restoranda hocalarımızla birlikte kurduğumuz çilingir sofraları unutulmaz. Kampüsün her fakültesinin farklı bahar şenliği organizasyonu vardı. Benim çalıştığım fakültenin panayırı eğlenceli olurdu. Bütün fakültelerin birlikte düzenlediği konserlere kimler gelmedi ki? Düşünün Kardeş Türküler grubunu dinledik bu kampüste, üstelik de soğuk biralarımızı keyifle yudumlarken, üstelik de kimse kimseye sataşmadan. Bu kampüste asistanların özlük haklarını savunmak için Asistan Girişimi diye bir örgütlenme de oluşturduk. Bu örgütün gücüyle dönemin rektörüne asistanların neden kalıcı değil de geçici 50-d maddesiyle istihdam edildiğinin hesabını sorduk. Rektör bey, gönül indirip avenesiyle gelerek kampüsün en büyük konferans salonunda sorularımızı dinlemek zorunda kaldı. Rektör beyefendinin laf kalabalığına daha fazla dayanamayarak, avenesiyle baş başa bırakıp salonu hep birlikte terk ettik. Misal ben derslerime farklı tarihlerde hem Muharrem Sarıkaya’yı hem de Agos yazarlarını çağırabilmiştim. Yine bir dersimde öğrencilerim “medyada LGBTI+ temsilinde sorunlar” başlığıyla yaptıkları sunuşlarına bir trans yurttaş davet edebilmişlerdi. Hoca olarak hayatımın en öğretici derslerinden birisi oldu bu ders misal. Düşünün daha yedi yıl önce, yani 2015 tarihinde Madunların Medyası başlıklı bir konferans düzenlemiş ve bu konferansa Alevi, Çerkez, Laz, Rum, Ermeni, LGBT+ Süryani, işçi medyasından temsilciler çağırarak konuşmalarını sağlamıştık. Ne günlermiş ama. Çatışmalara yol açsa da, öğrenciler kendi siyasi görüşlerini anlatabilecekleri stantlar kurabilir, etkinlikler düzenleyebilirdi bu kampüste. Muhtemelen şimdi çatışmasız, süt liman bir ortam hâkimdir. Ne de olsa üniversitede özgürlük, tartışma, çatışma yerine suskun ve süt dökmüş kedi görünümlü öğrenciler olmalı değil mi? Neyse ki beklenen olmuyor ve hala düşünen, sorgulayan ve özgürlük talep eden öğrenciler var. Son izlediğim mezuniyet töreni videosu içime umut doldurdu.

    “19 YIL ZAMAN GEÇİRDİĞİM KAMPÜS ŞİMDİ KALEKOLA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

    Öğrencilik zamanlarımı da sayarsak 19 yıl girip çıktığım, hoşça vakit geçirdiğim, akademik hayatımın en önemli adımlarını atladığım kampüsün şu anda ne halde olduğunu pek bilemiyorum. Zira bu kampüsten 2017 yılında kovuldum. Benimle birlikte yaklaşık yüz meslektaşım da kapı dışarı edildi. Tam bizler kovulurken kampüs bir kalekola[1] dönüştürüldü. Ben öğrenciliğe başladığımda kampüsün tek bir giriş kapısı yoktu. Muhtelif yerlerinden, gerekirse duvarların üstünden de atlayarak girilebilirdi kampüse. Kampüs kentin içinde olduğu için, etraftaki esnafla, semt halkıyla etkileşimi daha güçlüydü kampüs bileşenlerinin. Yıllar içinde kampüsün diğer kapıları kapatıldı, duvarların boyu yükseldi. Tek bir giriş kapısından turnikeyle girilebilir hale getirildi. Üstelik de dinozor aşkıyla meşhur, metazori müstafi belediye başkanının kentin bütün giriş noktalarına yaptırdığı kapılara benzer bir kapı yapıldı kampüsün girişine. Ne de olsa büyüklük ve şatafat her şeydi günümüz Türkiye’sinde. Fakülteden ve kampüsten kovulduktan sonra bir daha tek başına buraya giremedim. Bir iki defalık mecburi girişimi fakültede kalan bazı meslektaşlarımın refakatiyle gerçekleştirebildim. Kelimenin tam anlamıyla bir hapishaneye girer gibi hissettim kendimi giriş yaparken. Bilemiyorum, halen bu kampüste çalışmaya devam eden meslektaşlarım kendilerini nasıl hissediyorlar.

    “EĞİTİM İLK DEFA KULLANILMASINA RAĞMEN İLK YAĞMURDA ŞAKIR ŞAKIR AKAN BİNALAR GİBİ DÖKÜLÜYOR”

    Meslek hayatım boyunca ÖSYM temsilcisi olarak, konferansa katılmak ya da çalışan meslektaşlarımı ziyaret gibi muhtelif gerekçelerle Anadolu’nun en ücra köşesindekilerle birlikte büyük ve köklü üniversitelerin kampüslerini de gördüm. AKP iktidarı zamanında çoğaltılmasıyla övünülen taşra üniversitelerine her gittiğimde karşılaştığım en belirgin manzara yoksunluktu. Yoksunluk, yoksulluğa benzemez. Yoksul, yoksulluğunu kabul etmiş ve ona göre bir yaşam standardı belirlemiştir. Yoksun ise, neyin ne kadarını hak ettiğini bilir ama çaresizdir. Zira hak ettiğini düşündüğü şeylere sahip olamama hali bir yandan hınçlandırır onu, diğer yandan kanaatkâr hale getirir. Bu iki birbiriyle çelişik duygu ve davranış, bir süre sonra bu yoksunluğu yaşayan kişilerin ayrılmaz bir karakteri haline gelir. Bu karakterin, içinde çalıştığı mekânın duvarlarına bile yansıdığını düşünün. Düşünün bir üniversitede çalışıyorsunuz, kampüse içinde çalıştığınız fakülte ya da bölüm binalarından sonra yapılan neredeyse ilk bina şatafatlı bir cami. Bir kütüphane kurulmuş, ama kütüphanenin içi neredeyse bomboş. Kocaman binasının suntalam kitap raflarına seyrekçe serpiştirilmiş kitaplar, bankolarına kondurulmuş tek tük kütüphane görevlileri ve sanki sırf masa doldursun diye oturtulmuş birkaç öğrenciyi saymazsak dört duvardan ibaret bir kütüphane. Belki beş yüz kişilik camiyi ise hiç söylemeye gerek yok. Vakit namazlarında bir saf bile doldurmak mümkün değil. İbadetin de eğitimin de TOKİ tarafından kondurulmuş sakil binalardan ibaret olduğu zannedilen bir üniversite kampüsü. Bu TOKİ yapıları, kuşkusuz üniversiteyi algılama sınırlarını da şekillendiriyor. Yayınlar, TOKİ binaları gibi tek tip, araştırmalar TOKİ mutfakları gibi birbirinin tıpa tıp aynısı. Eğitimse ilk defa kullanılmasına rağmen ilk yağmurda şakır şakır akan binalar gibi dökülüyor. Kontenjanlar şişkin, akademik kadro olabildiğince zayıf. Bu nedenle bu her bakımdan zayıf kadronun üstüne haftalık 40 saate varan birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan konu başlıklarında ders yükü. Düşünün lisans eğitiminin ilk yılında okuduğu “Hukukun Temel Kavramları” dersini saymazsak, hukukla hiçbir alakası olmayan hocaya Anayasa dersi verdiriyorsunuz. Hoca “ben bu dersi nasıl vereyim, alanım değil?” diyerek itiraz ettiği zaman, “biz her dersi bildiğimizden mi anlatıyoruz, okuyup anlatırsın” şeklinde yanıt alıyor.

    “BİZLER BATMAKTA OLAN GEMİDEN ATILARAK BATMASI ENGELLENEBİLECEK GEMİNİN FAZLALIKLARIYDIK”

    AKP döneminde kurulan bu yoksun üniversite ortamı, son on yıldır AKP öncesindeki nispeten düzgün denebilecek diğer üniversitelere de teşmil edildi. Eski ve köklü üniversitelerin kadroları belki eksik değil, ama üniversite ortamındaki akademik özgürlük, cesaret, umut ve yaşama enerjisi neredeyse tükenme noktasında. Üniversitelerdeki neredeyse bütün bahar şenliği etkinlikleri uzun zamandır ya yasaklanıyor ya da sansürlenerek izin veriliyor. Öğrencilerin protesto hakları işgüzar rektör ve dekanlar tarafından engelleniyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezuniyet törenindeki fakülte dekanının konuşma yapan öğrenci karşısındaki aczi unutulur gibi değil. ODTÜ Rektörü’nün mezuniyet törenini Devrim Stadyumunda değil de her bölümün kendi içinde yapması talimatına direniş devam ediyor. Bütün bu rektörlerin, bu özgürlükleri kısıtlama girişimlerinin görünürdeki gerekçeleri, üniversitenin selametini korumak muhtemelen. Zira bizler ihraç edilirken, yanımıza bile yaklaşamayan solcu meslektaşlarımız da aynı gerekçeye sığınmışlardı: Fakültenin geleceğini ve selametini korumak. Bizler batmakta olan gemiden atılarak batması engellenebilecek geminin fazlalıklarıydık. Atıldık ve fakülteler kurtuldu! Sahiden de kurtuldu mu fakülteler?

    2016’dan bu yana üniversitelerin akademik nitelikleri daha mı arttı? Akademik özgürlükler daha mı genişledi? Sahiden de bu rektörler liyakatlerinden dolayı mı rektör atanıyorlar? Cumhurbaşkanının eski AKP’li Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu için söylediği “Onlar o makamlara kendi layık oldukları için gelmediler. O makamlara getirildiler. Eğer onlara bakanlık verildiyse, başbakanlık verildiyse, hepsi, onlara bir irade o makamları verdi. Onlar bunun kıymetini bilemedi.”[2] sözleri mevcut rektörler için de geçerli değil mi? Bu rektörler, o makamları hak ettikleri için değil, bir irade onları oraya oturttuğu için orada değiller mi? Ne var ki bu liyakatsizlik üniversitelerdeki niteliksizliği de besliyor ve üniversitelerdeki çoraklaşma giderek çölleşmeye doğru gidiyor. Liyakatsiz rektörlerin kırılgan egoları şiştikçe, üniversitelerdeki niteliksizlik daha da artacak. Bugün üniversite okumaya başlayacak öğrencilerin belki de eğitim öğretimden daha fazla, üniversitelerde sosyal yaşamı besleyen olanakları talep etmeleri gerekecek. Bunun için de var olana kanaat etmek yerine, olması gerekeni arzu etmeleri gerekiyor. Çünkü üniversiteler artık çoktan birer eğitim kurumu olmaktan çıktı. Eğitim almak isteyenler için pandemi sürecinde pek çok olanak doğdu. Üniversite asıl olarak özgür düşüncenin, sanatın, kültürün ve sosyal etkileşimin yeri haline gelmiş durumda. Belki de hep öyle olmalıydı, öyleydi belki de. Bunun farkına varılmadığı sürece, üniversitelerde “dostlar alışverişte görsün” babında doldur-boşalt tarzı bilim ve eğitim devam eder gider ve bununla da hiçbir yere varılamaz. Bugünün atanmış rektörlerinin böylesi bir bakış açısına sahip olmadığı ise ortada. Onlar sahiplerinin talimatlarını yerine getiren kukla olmaktan öte bir misyona sahip değiller.

    [1] AKP döneminde TOKİ tarafından sınır boylarına yaptırılan yüksek güvenlikli karakollara verilen isim.

    [2] https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/erdogandan-babacan-ve-davutoglu-itirafi-o-makamlara-layik-olduklari-icin-gelmediler-1962040 (Erişim tarihi: 01/08/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Şeffaflığın despotluğu

    “Kamusal alanın ortadan kaybolması, içine mahrem ve özel meselelerin döküldüğü bir boşluk yaratır. Kamusal alanın yerini kişinin yayımlanması alır.” Byung Chul Han-Şeffaflık Toplumu

    Doksanlı yıllarda özel televizyon kanalları TRT’nin eski tip protokol haberciliği mantığını yerinden etmeye başlamış ve bir yandan haber dilinin magazinleşerek sulandırılması diğer yandan da şoke edici, skandala dayalı gizli kamera haberciliği ortalığı kasıp kavuruyordu. Uğur Dündar’ın Arena’sı, Fatma Girik’in Söz Fato’dası bu tip gizli kamera haberciliğinin en ses getirenleri arasındaydı. Üniversite’nin ikinci sınıfındayken sınıf arkadaşlarımdan birisi, o zamanlar Uğur Dündar’ın yardımcısı olan Tuncay Özkan’ın yanında önce stajyer olarak başlayıp, sonrasında kalıcı olarak çalışmaya devam etmişti. Ayda yılda bir okula uğradığı günlerde, okul kantininde yarı uykulu halde sohbetlerimize katılırdı bu arkadaşımız. Uyanık olabildiği anlardan birisinde uykulu halinin neden kaynaklandığını sorduğumuzda “sabaha kadar falancanın evinin kapısında nöbet tuttuk, evine giren çıkan metresini çekmeye çalıştık” şeklinde yanıt vermişti. O zamanlardan bu yana böylesi bir gizli kamera haberciliğinin gazetecilik olup olmadığı konusunu sorgularım. Teması ister etik olsun isterse başka bir şey verdiğim her gazetecilik veya iletişim dersinde de bu tarz gazeteciliğin etik olup olmadığına dair sorularla karşılaşırım. Bu gazetecilik mi, bu yapılan işin kamusal yararı nedir, bu yapılan işin insanın mahremiyet hakkına ne gibi zararları dokunur, söz konusu olan siyasetçi ya da diktatör dahi olsa özel hayatı gizli kamera ile gözetlenmeyi hak eder mi? Bu soruların yanıtını vermek kolay değil elbette, ancak bir yerden de başlamak gerekir.

    GİZLİ KAMERA ÇEKİMLERİ VE GAZETEMSİ VESİKALAR

    Bu gizli kamera mevzusu kuşkusuz yeni değil. Modern parlamenter demokrasinin kamuoyu kavramı ile sınanmaya başladığı zamandan bu yana toplumun gözü önündeki siyasetçi ve karar alıcı kişilerin özel yaşamı ile yakından ilgilenmek yaygın bir alışkanlık. Robert Fulford Anlatının Gücü adlı kitabında Londra Daily Courant’ın 5 Şubat 1731 tarihli baskısına göz gezdirirken, dış haberlerin çoğunlukla Roma’daki kardinallerin ailevi skandallarından ve Viyana’daki imparator etrafında dönen siyasi hesaplardan ibaret olduğunu fark ettiğinden bahseder. Gazetelerin ilk nüvelerinin çoğunun kimi zaman küfürbaz bir dille yazılmış fakat genellikle aydınlatıcı skandallarla dolu dağınık broşürler, aylık ve haftalık yayınlar şeklinde ortaya çıktığına dikkat çeken yazar, bu günümüz gazetelerine ilham kaynağı olan gazetemsi vesikalarda, kralın cinsel yaşamından tutun da, yeme içme alışkanlığının korkunçluğuna kadar pek çok dedikoduya rastlamanın mümkün olduğunu anlatır.[1]

    Aslında gazeteciliğin en temelde bir dedikodu mesleği olduğunu da çok net anlatır bu örnekler. Günümüzde de çok fazla bir şey değişmemiştir. Gazeteciler temelde, birisine ya da birilerine dair gizli ya da açık bilgiyi başkalarına aktarır. En temelde bir arkadaşınızın cinsel tercihini değiştirdiğini duyduğunuzda içinizde bu bilgiyi ilk fırsatta en yakın ortak tanıdığınıza aktarmak için dayanılmaz bir istek duyarsınız. Bir gazeteci de, geniş bir halk kesiminin tanıdığı birisiyle ilgili olarak buna benzer bir bilgiyi ilk öğrendiğinde bu bilgiyle kamuoyunu buluşturmayı şevkle arzular. Üstelik de bu şevki içinde taşıyan gazeteci “iyi gazeteci” olarak takdir edilir. Türkiye basın tarihinden de bir örnek vererek mevzunun Türkiye açısından da ne kadar eski olduğuna dikkat çekmiş olalım. Celalettin Çetin Demokrat Parti dönemindeki mesleki deneyimlerini de aktardığı anılarında, gittiği basın toplantısı ve kokteyllerde, ünlü kişilerin uygunsuz fotoğraflarını çekip, sonradan o kişilere fotoğrafını göstererek onlardan para sızdıran genç foto muhabirlerinden bahseder. Bunlar gazeteciler arasında “albümcüler” diye anılır. Bu dönemin deneyimli gazetecileriyse, zaten sadece gazeteci değil, aynı zamanda muharrir ve çoğu zaman da ya gazete sahibi ya da milletvekilidir.[2]

    GİZLİ KAMERA OPERASYONCULUĞU NEDEN KÖTÜ OLSUN!

    Şimdi hem eski hem de yakın tarihten verdiğim bu örnekler, okuyucunun kafasında şunlara benzer soruları sormak için haklı gerekçeler uyandırmış olabilir: “Zaten tarihte de bunun örnekleri varmış, o zaman günümüzde de giderek yaygınlaşma istidadı gösteren bu gizli kamera haberciliği ya da operasyonculuğu neden kötü bir şey olsun? Geniş halk kitlelerinin tanıdığı kişilerin kapalı kapılar ardında ne işler karıştırdığını bilmek hepimizin hakkı değil mi? Bize namustan bahseden, yatıp kalkıp ahlaktan, edepten, hayâdan dem vuran bir siyasetçinin özel yaşamı tabi ki geneli ilgilendirmez mi? Bir zamanlar gizli kamera ile mahremi dışında bir kadınla uygunsuz şekilde görüntüleri ortaya çıkan bir muhalefet liderinin bu görüntülerinin özel değil genel ahlakı ilgilendirdiğini yine dönemin başbakanı ilan etmemiş miydi? Bu nedenle misal bunu söyleyen kişinin buna benzer gizli kamera görüntüleri ortaya çıksa, geniş halk kitlelerinin bu görüntüleri öğrenmesinin sağlanması bir gazetecilik faaliyeti olarak görülmeyecek mi?” Sorular daha çok uzatılabilir. Soruların haklılığını teslim etmemek elde değil. Ne var ki mesele de o kadar basit değil.

    KAMUSAL ALANIN ORTADAN KAYBOLMASI…

    Geçmişteki kötü örnekler ve gazeteciliğin esasen bir dedikodu mesleği olduğu gerçeği, günümüzdeki cinsel içerikli ifşaatların sağlıklı bir kamuoyu yarattığı ya da yaratabileceğine dair umut vermiyor. Örnekler ve bu örneklerin doğurduğu kamuoyu tepkisi ile sonuçlar buna en büyük delil olarak duruyor. Herhangi bir siyasetçinin cinsel içerikli videolarının kamuoyunun “beğenisine sunulması” toplumumuzu daha demokratik ve katılımcı hale getirmedi zira. Bunun yanı sıra günümüzün yeni iletişim teknolojileri meseleye birkaç boyut daha eklemiş durumda. Birincisi geçmişte erişilmesi neredeyse imkânsız olan pek çok siyasetçi ya da ünlüye bir tuş kadar uzakta olmamız nedeniyle bir teklifsizlik toplumunun giderek şeffaflık konusunu fetişleştirmiş olması. Bu şeffaflık konusu, giderek sağlıklı bir kamusal alanın oluşmasını imkânsız hale getirdi. Başlangıçta herkesin her dilediğini internette paylaşabiliyor olması ve herkesin kolayca erişilebilir olması demokratik kültürü ve özgürlükçü bir kamusal alanı mümkün kılacakmış gibi görünmesine rağmen durumun hiç de öyle olmadığı giderek daha iyi anlaşılıyor. Byung Chul Han’a göre “teklifsizliğin despotluğu her şeyi psikolojikleştirir ve kişiselleştirir. Siyaset de bunun dışında değildir. Bu da siyasetçileri değerlendirirken eylemlerine bakılmamasına yol açar. Genel ilgi daha ziyade kişiye yöneliktir ve bu da siyasetçileri sahneleme baskısı altında bırakır. Kamusal alanın ortadan kaybolması, içine mahrem ve özel meselelerin döküldüğü bir boşluk yaratır. Kamusal alanın yerini kişinin yayımlanması alır. Böylece kamusal alan bir teşhir mekânı haline gelir. Ortak eylemin alanı olmaktan giderek uzaklaşır.”[3]

    KAMUSAL DUYARLILIĞI KAŞIYAN ÖRNEKLER!

    Bu saptamaların somut örneklerle sağlamasını yapacak olursak. Misal geçtiğimiz günlerde bazı kendini dindar, muhafazakâr, yerli-milli olarak tanıtan, yani personasına bu nitelemeleri yapıştıran birkaç gazetecinin uygunsuz görüntülerinin bir suç örgütü lideri tarafından ifşa edilmesi, kamuoyunu daha demokratik hale getirdi mi? Bu görüntüleri izleyenlerde bu gazetecinin/gazetecilerin şevkle ve iştiyakla desteklediği iktidara karşı nasıl bir direnme azmi ortaya çıktı? Pek çok buna benzer görüntüyü özellikle hiçbir zaman izlemedim, izlemeyi de düşünmedim. Bahse konu görüntülerin erkek erkeğe cinsi münasebet içerdiğini anlatımlardan biliyorum. Misal bu görüntülerin dolaşıma girmesine aracı olanların çoğu aynı zamanda eşcinselliği lanetlemese bile en hafif deyimle yadırganması için kamusal duyarlılığı kaşıdı. Bu görüntülerin dolaşıma girmesinden önce, pek çok insanın nazarında eşcinsellik belki de varoluşsal bir hak iken, mevcut iktidara karşı oluşan mevzinin karşı tarafa dönük kriminal bir göstergesi haline geldi. Bu açıdan baktığımız zaman, bu tür özel hayatı hedef alan, gizli kamera ifşaatlarının sağlıklı bir kamusal ahlakın ortaya çıkmasını sekteye uğratan, dahası demokratik müzakere kültürünü tahrip eden bir işlevinin olduğunu kabul etmek gerekiyor.

    PİRUS ZAFERİ ETKİSİ

    Özetle bu ve buna benzer görüntülerin kişilerin en mahrem hallerine karşı bir saldırı olduğunu unutmamak gerekiyor. Yanı sıra bu tür görüntüler aynı zamanda, o kişinin sadece cinsel yaşamına odaklanarak, diğer eylemlerini; yani siyasal hatalarını, idari kusurlarını, toplumsal adalette yarattıkları tahribatı görünmez hale getiriyor. Misal görüntüleri ifşa olan Cem Küçük’ün Barış İmzacıları için sarf ettiği “ağaç kabukları yesinler, bunları sivil ölü haline getirmek gerek” gibi sözlerinin bedelini ödetmek dururken, kiminle ve hangi cinsle münasebete girdiği beni asla ilgilendirmiyor. Çünkü bu nefret dolu sözlerin bedeli, onun cinsel tercihinin ifşasıyla ödenemez. Bu tür eylemlere karşı toplumun genelinin bir hassasiyeti olabilir ve görüntüleri yayınlanan kişilerin muarızları kolay yoldan kişiyi itibarsızlaştırarak siyasi kazanç elde etmek isteyebilirler. Ancak bu siyasi kazanç çoğu zaman bir “Pirus Zaferi” etkisi yaratabiliyor. Zira siz bir siyasetçi olarak muarızınızı itibarsızlaştırırken, kendi itibarınızdan da pek çok şey kaybediyorsunuz. Çaptan düşmüş bir organize suç örgütü liderinin böyle bir ifşaatla yeniden kendine yeni bir mevzi ve kariyer planlamak istemesi “doğal” karşılanabilir. Zira böyle figürlerin varlık nedeni bu tür görüntüler olabilir ve bunların itibarları ancak böyle kirli yollarla sağlanır. Ayrıca toplum da, bu tür ifşaatlar yüzünden kamusal müzakere geleneğinden ve cinsellik dışındaki ahlaki değerlerden pek çok şey kaybediyor. Hiç kimsenin özel yaşamı pirüpak değil kuşkusuz. Siyasetçiden ahlak, sadakat, “sağlıklı-tutarlı” cinsel yaşam bekleyen pek çok kişinin öncelikle kendisine dönüp bakması gerekmez mi? Bu tür görüntüler aynı zamanda da esasında hiç de bu konularda masum olmayan geniş bir yurttaş kitlesinin bu sayede kendisini temize çıkarmasına vesile oluyor ve böylece ikiyüzlü bir ahlak anlayışının giderek daha da kökleşmesine yol açıyor olamaz mı? Bu ve buna benzer soruları kendimize sorarak bir ahlaki yordam bulmamız mümkün olabilir. Zira tartışmalı konularda ahlaki ve etik bir zemin bulabilmenin başlıca yolu, kendimize samimi ve acıtıcı sorular yöneltebilmektir. Bir gazetecinin böyle çetrefilli bir konuda ahlaki bir yordam ararken kendisine bu ve buna benzer sorular sorarak başlaması en iyisidir.

    [1] Robert Fulford (2014). Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikayecilik, (Çev. Ezgi Kardelen), İstanbul: Kolektif, s. 74-75.

    [2] Celalettin Çetin (1991). İşte Babıali (Çuvaldızı Kendimize), İstanbul: Cem Yayınları, s. 23.

    [3] Byung Chul Han (2017). Şeffaflık Toplumu, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 54.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Acısız hayatlar

    “Acı artık ilaçlarla mücadele etmeyi gerektiren anlamsız bir kötülüktür.”

    Byung Chul Han-Palyatif Toplum

    “Yaşarsın karıcığım,

    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;

    yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı

    en fazla bir yıl sürer

    yirminci asırlarda

    ölüm acısı.”

    Nazım Hikmet Ran

    Acı zannedildiği gibi kaçılması, kaçınılması gereken bir duygu mudur? Çalışan elleriniz, yürüyen ayaklarınız su toplayıp patladığı zaman acır; acır ama bu acıya bir süre katlanırsanız o patlayan yerler kabuk tutup nasırlaşır ve patlamadan önceki halinden daha mukavemetli hale gelir. Bir kaybın acısını doyasıya yaşamazsanız, bir gün mutlaka hiç ummadığınız bir yerden patlak verir. Bu nedenle aklıselim psikologlar kayıp yaşayanlara sağlıklı bir yas süreci önerirler. Ağlamak zannedildiği gibi bir güçsüzlük göstergesi değildir bu nedenle. Şairin dediği gibi “Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle / Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı”.[1] Bahsettiğim şey elbette acıdan zevk almak değil, Hasan Hüseyin’in şiirinde belirttiği gibi “acıyı bal eylemek” ve başkalarının acısına ortak olabilmek için acıyla pişmek. İdeal durumda Mevlana’nın da dediği gibi “hamdım, piştim, yandım” diyebilmek. Elbette her insan pişebilir ama yanmak her canlının harcı değil. En azından hamlıktan, olmamışlıktan kurtulmak için “acıdan kaçmak mı, acıyla hemhal olmak mı gerek?” sorusunu düşünmek gerek.

    Bu satırları yazmaya karar vermeden çok önceden beridir çocukluğum ve ilk gençlik yıllarımdan hafızama yerleşmiş birkaç sekans belirir hep. Bu sekanslar her gözümün önüne geldiğinde acı konusunu düşünürüm. İlk sekans, babamın büyük oğlunu 18 yaşındayken talihsiz bir kazada kaybetmesinin ardından çektiği acıların simgesi niteliğinde. Belli aralıklarla evin herhangi bir odasına girip yastık kullanmaksızın, kilimin üzerinde kapaklanmış şekilde saatlerce yatışı gözümün önünden hiç gitmez. Bir zaman bu halin depresyon belirtisi olduğuna kanaat getirmiştim hatırladıkça. Elbette olan biteni en net haliyle anımsamam mümkün olmadığı için, babamın bu halden nasıl kurtulduğunu, kurtulmak için herhangi bir ruh hekimine gidip gitmediğini bilemiyorum. Şimdiki algımlaysa bunun bir acı ve yas süreci olduğuna kanaat getiriyorum. Babamın büyük oğlunu kaybından dolayı yaşadığı sadece bir evlat acısı değildi. Köy yerinde ağır bağ-bahçe işleri belli bir yaştan sonra fiili olarak büyük oğula devredilir. Babam büyük oğlunu kaybettiğinde ki ben bu kayıp sırasında daha üç yaşındaymışım, aynı zamanda bir nevi emeklilik hakkını da kaybetmişti. Bir yandan evladın kaybının acısı, diğer yandan ailenin geçiminin ağır yükü, şimdi iyice anlıyorum yaşadığı acının tarifsizliğini. İkinci sekans ise yine sanırım bu kaybın acısıyla da ilgili olan babamın ağlama seanslarıydı. Musa Eroğlu’nun türkülerini çok seven babam, bu türküleri açıp enikonu ağlardı. Neye ağladığını, ne için üzüldüğünü bilmezdim hiç. Bildiğim sadece kendi deyimiyle “yaşadığı müddetçe başında ottan gayrısının bitmiş olmasıydı, o da ölünce bitecekti”, nitekim bitti. Şimdi babamın başından geçenleri tek tek saymak değil niyetim. Saymaya kalksam muhtemelen bu satırlar kâfi gelmez. Herkesin hayatı roman tadındadır mutlaka ama gerçekten de, şimdi düşününce roman gibi bir hayat yaşamış bir adam babam. Her baba kadar kusurlu, her baba kadar melekti ama burada benim anlatmaya çalıştığım şey, acıyı da yaşamayı bilen adamdı. Güldü mü ağız dolusu, ağladı mı “erkekler ağlamaz” sözüne inat ölçüsüz ağlardı. Acısını bastırmak, belli etmemek, paylaşmamak diye bir şey bilmezdi. Acısını bize yüklemek değildi niyeti belki, olduğu gibi yaşadığı için bizler de ortak olurduk onun acısına, olması gerektiği gibi.

    GÜNÜMÜZ TOPLUMU VE ACIYI BASTIRMA

    Şimdi durduk yerde neden acıdan söz etme ihtiyacı hissettiğimi merak ediyordur okuyucu. Daha fazla merakta bırakmayayım. Uzun zamandır konu üzerine düşünürken, karşıma yakın zamanda günümüz toplumlarına dair sıra dışı analizleriyle ışık tutan Byung Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabı çıktı. Chul Han’ın kitabının alt başlığı ise Günümüzde Acı. Günümüz toplumlarının acıyı ilaç, sosyal medya temaşası, mutlu olma zorunluluğu gibi pek çok farklı mekanizmayla bastıran bir palyatif toplum haline geldiğini dile getiriyor. Burada palyatif ifadesi tam da tıptan alınmıştır; geçici, anlık ve semptomları ortadan kaldırmaktan başka bir işe yaramayan tedavi yöntemidir. Hatta tedavi bile değildir, asıl tedaviye hazırlayan geçici pansumandır. Kuşkusuz tıbbi olarak bunun bir anlamı vardır ve çoğunlukla da acil durumlar için yerine getirilir. Ancak Chul Han’ın günümüz toplumlarının acıyı dindirmek için kullandığı palyatif kavramı, geçici bir pansuman olmaktan çıkıp bizzat tedavinin kendisi haline gelmiştir. “Başın mı ağrıdı al ağrı kesiciyi, nedenine takılma!” “Herhangi bir şeyden dolayı acıya mı garkoldun, üstünde durma, hayat devam ediyor, gereksiz yere yasla oyalanma!” Çünkü Chul Han’a göre acı ve benzeri olumsuzluklar günümüz neoliberal öznesini verimlilikten alıkoyan istenmeyen unsurlardır. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    İKTİDARIN ‘MUTLU OL’ MOTTOSU

    Günümüzde iktidarın yeni mottosu “mutlu ol”dur. Herkes mutluluğunu paylaşır; lokantada yemek yerken, çocuğunun doğum günü partisinde çılgınlar gibi eğlenirken, sevgilisiyle el ele dolaşırken. Instagram hesaplarında saçı başı dağınık tek bir anneyi göremezsiniz. Hepsi az sonra podyuma çıkacak mankenler gibi en şık elbiselerini giymiş, saçını başını yapmış ya da yaptırmış halde çıkar Instagram sahnesine. Bu sahnede tek bir sümüklü çocuğa rastlamanız mümkün değildir. Zira günümüz iktidarı ağlamaktan sümüğü akmış bir çocuğu göstermek yerine, en cici elbiselerini giymiş çocuğu paylaşmayı salık verir. Hatta sosyal ağlarda paylaşma konusundan bağımsız olarak da bir çocuğun sümüğünün akmasına kata tahammülü yoktur günümüz “mutlu ol!” toplumunun. İşte tam da bu nedenle bir arkadaşımızın derdini uzun uzun dinlemek zül gelmeye başlamıştır. Dertleşmek zaman kaybı, dedikodu ve goygoy mutluluk kaynağıdır. Birine dert yanmaya başladığınız anda, gözlerdeki tedirginlik dert yanma uzadıkça dehşete dönüşür. Oysa gittiğiniz bir tatili, geçirdiğiniz mutlu anları ağzınızdan bal damlarcasına anlatırsınız ve dinleyen de anlattıklarınızı içer gibi dinler.

    Öyle görünüyor ki “mutluluğun olumluluğu acının olumsuzluğunu yerinden eder.” Zira mutluluk günümüzde birileri ile birlikte olunan bir şey olmaktan çıkmıştır. Mutluluk herkesin kendi başına uğraşması gereken kişiye özel bir şey haline gelmiştir. Eziyet de, acı da keza kişinin kendi başarısızlığının sonucudur. Chul Han, tam da acının yadsınması ve mutluluğun dayatılması nedeniyle günümüzde “devrimin yerini depresyonun aldığını” düşünür. Çünkü kendi ruhumuzu ilaçlarla, terapi seanslarıyla, yaşam koçlarının optimizasyon formülleriyle tedavi etmeye uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle uğraşırken bunun sorumlusunun içinde yaşadığımız haksızlıklarla dolu toplum değil de bizatihi kendimiz olduğunu düşünürüz. Oysa devrimin mayası kolektif şekilde hissedilen acıdır. Neoliberal performans toplumunun mutluluk dispozitifi bu acıyı daha doğmadan boğar ve anlamsızlaştırır. İşte bu nedenle kimsenin kimseyle acısını paylaşmaması, bu kolektif iradeyi güçsüz hale getirir. İnsanların birbiriyle acısını, derdini ya da yoksunluğunu paylaşmaktan imtina etmesi, ortaya çıkacak kolektif acı hissini yok ettiği için, devrimci bir çıkış deneyimlemek imkânsız hale gelir. Palyatif toplumun alametifarikası, acıdan sakınmak, mutlu olmaya mecbur olmaktır. Çünkü palyatif toplumun müsekkin bağımlısı bireyleri, varlıklarını sadece mutlu olarak ya da kendisini mutluluk temaşasının bir üyesi yaparak anlamlı kılabilirler.

    ‘PAYLATİF TOPLUM’ ELEŞTİRİLMEKTEN KAÇINIR!

    Palyatif toplum, içinde yaşayan üyeleri tarafından eleştirilmeyen, eleştirilmekten her zaman kaçabilen bir toplumdur. Çünkü ilaçlar, medya ve sosyal medya yoluyla oluşan acıya duyarsız hal, kronik sorunlara kalıcı çözümler bulmak yerine, sürekli geçici pansumanlar önerilmesi sayesinde palyatif toplumu eleştiriye karşı bağışık hale getirir. Sosyal ağlardaki kampanyalar, hashtagler, bilgisayar oyunları, like’lar, repostlar bir nevi anestezik etki yapar; bilgilenme ve düşünmeyi engeller ve hakikate ulaşmayı imkânsız hale getirir. Chul Han bu bağlamda Adorno’nun Negatif Diyalektik’te sarf ettiği şu cümlelere dikkat çeker: “Istıraba ses verme ihtiyacı, bütün hakikatlerin ön koşuludur. Çünkü ıstırap öznenin omuzlarına binen nesnelliktir; öznenin en öznel unsuru olarak deneyimlediği ifadesi, nesnellik üzerinden dolayımlanmıştır.[3]”

    Çekilen acıların ilaçlar tarafından baskılanması, acının ve ıstırabın utanılması gereken bir şey haline gelmesine yol açmıştır. İşte bu nedenle kimse yarasını göstermek istemez palyatif toplumda. Oysa gizlenen yara içe kanamaya devam eder. İşte bu nedenle palyatif toplumun mutluluk oyuncusu bireyleri, içe kanayan yarasına odaklandığı ve bunu paylaşmayı zül saydığı için, içinde yaşadığı toplumun nesnel gerçekliğini kavramaktan ve harekete geçmekten bir hayli uzaktır. Bunun yerine yaşadığı toplumsal sorunları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri, haksızlıkları, açlığı, yokluğu ve yoksunluğu ya kendinden ya da karşısına çıkan konuyla belki de en alakasız kişi ya da kişilerden bilir. İşte bu yüzdendir hastanede yakınını tedavi ettiremeyen ya da kaybeden hasta yakınlarının sistemin kalbini hedef almak yerine, karşısına ilk çıkan emekçi doktora saldırması. Çünkü bu hasta yakını, aynı zamanda ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu da çoktan unutmuştur. Zira palyatif toplumun acıdan uzak bireyleri için hayatta kalmak da tek motto haline getirilmiştir. Palyatif toplum, iyi hayat kaygısından ziyade ne pahasına olursa olsun hayatta kalmayı da dayatır bizlere. Oysa yine Chul Han’a göre “hayatta kalma histerisinin hâkim olduğu toplum bir ‘ölememişler’ toplumudur. Ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüyüzdür”[4] artık. Bir noktada artık karar verme zamanı gelmiştir. Acıya duyarsız ve ölemeyen zombiler mi olacağız, acısını onuruyla çeken ve bu acıyı bal eyleyerek eyleme dönüştüren bir toplumun bireyleri mi olacağız?

     [1] Ataol Behramoğlu: Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var.

    [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    [3] A.g.e., s. 23.

    [4] A.g.e.. s 27.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.