Yazar: Tezcan Durna

  • Özgürlük vaat edenlere koşulsuz inanmak özgürlüğün en büyük düşmanıdır

    Dünyaya elinde güç olduğu halde bu gücü kullanmaktan imtina edecek kadar güçlü kişi çok az gelmiştir, belki de hiç gelmemiştir. Şimdi bu cümleyi okuyanların aklına hemen dinleri yaymak misyonuyla dünyada yaşamış peygamberler, İnanç önderleri ve din tebliğcileri gelecektir. Bütün bu inançla ilgili liderler güçsüzlükten ve güçsüzlerden güç alarak muktedir olmuşlardır. Kendilerinin bu gücü nasıl kullandığı tartışmalı olmakla birlikte, arkalarında bıraktıkları dinin yayıcılarının genellikle gücü suiistimal ettikleri tartışmasızdır. Tarihteki savaşların ezici bir çoğunluğu, fetih adı altındaki işgallerin tümü bu güçsüzlükten devşirilen gücün araç olarak kullanıldığı dinler uğruna yapılmıştır. Mevzumuz dinler tarihi değil tabi ki; sadece geçerken hatırlatmak istedim. Mevzumuz, Tanrının sözünü aktardığını söyleyen peygamberler de dâhil, özgürlük, eşitlik, adalet vaat eden hiç kimsenin, vaat edilen şeye ulaştıktan sonra asla bunların garantörü olamayacağı. Çünkü özgürlük sadece bir kimsenin ya da bir grubun bir başka grup ya da kişiler için altın tabakta sunduğu bir ödül değildir. Hele de sunulduktan sonra, ila nihai özgürlüğe kavuşan insanların sınırsızca ve zahmetsizce kullanabileceği bir nesne hiç değildir. Hele hele, herkesin içinde sınırsızca devinebileceği bir kap hiç değildir. Özgürlüğün hem talep edenler tarafından ısrarlı şekilde arzu edilmeye, hem de herkesin hakkı olduğuna samimiyetle inanılmaya ihtiyacı vardır.

    Özgürlüğün büyümesi ve serpilmesinin en temel unsuru onun için mücadele etmek ve herkesin hakkı olduğuna içtenlikle inanmaktır. Kendiniz için mücadele ederken, özgürlüğün sadece sizin hakkınız olduğuna ve bunu kullanmak için ehil olmak gerektiğine kanaat getirdiğiniz anda, özgürlük dalından koparılarak avcunuzun içinde solup giden bir gonca güle döner. Tarih büyük özgürlük vaatleriyle kitleleri harekete geçirip, sonrasında özgürlük uğruna kitlesel kıyımlara girişen toplumsal ve politik hareketlerle ve liderlerle doludur.

    “İNSANIN ÖZGÜR OLMASI İÇİN ÖZGÜRLÜĞÜN NE OLDUĞUNU ANLAMASI GEREK”

    Özgürlük, insanın bilişsel zekâsının ve muhakeme yetisinin sonucu olarak kavranabilen bir şey diğer yandan da. Zira bir canlının, tabi ki örneğimiz açısından düşünürsek bir insanın özgür mü yoksa tutsak mı olduğunu anlayabilmesi için özgürlüğün ne menem bir şey olduğunu kavraması gerekiyor öncelikle. Ancak bu kavrayışın ardından içinde yaşadığı koşulların özgürlükle alakası olmadığına kanaat getirdikten sonra, eğer mücadele azmi ve cesareti varsa, o zaman mücadeleye girişir. Çoğu zaman her insanın bu kavrayışa sahip olması mümkün olmayabilir. Ya yaşadığı koşulların dışında bir yaşama biçiminin varlığını merak etmemekten, ya korkudan, ya cesaretsizlikten, ya da fazla kanaatkâr olmaktan dolayı yaşadığı koşulların özgür bir ortam olmadığını anlamayabilir insan. Bu eğilimleri besleyen kanaat, bilişsel önyargı, ideoloji, dogma, doksa gibi engeller insanlık tarihinin her devrinde var olmuştur. Bunların hepsi de, insanın varlığını ve özgürlük algısını bulanıklaştıran unsurlar. Adına ister din deyin, isterse ideoloji insanın ne kadar özgür olduğu hakikati ters yüz eden inanışlar tarafından sınırlanıyor. Belki de pek çok insan bu inanışlara hakikat arayışı için gidilen yolun meşakkatinden kaçınmak için eğiliyor. Çünkü insan en kolay kendini kandırabiliyor. Cesaretle korku arasında zannedilenin aksine çok ince bir çizgi var belki de. Çizginin neresinde kalmayı istediği insanı özgürlüksüz bir ortama razı eden eğilim olabiliyor. Tarihte insanın özgürleşmesi gerektiğini dile getiren aydın, filozof, peygamber gibi yol göstericiler, belki de esasen yol göstermiyorlar, aslında görülen yola çıkma konusunda cesaret veriyorlar. Ancak bu cesaret verme işi aynı zamanda cesaret verenin yolda dönüşmesine de yol açıyor. Bu dönüşüm genellikle olgunlaşma ve kendini bu yola girenlerden sadece birisi olmaya razı etme şeklinde vuku bulmuyor. Dönüşümün olumsuz örnekleri, özgürlük mücadelesi konusunun çizgisel şekilde değil de, ileri geri şekilde ilerlediğini bize en iyi şekilde anlatıyor.

    Size bu özgürlük mücadelesi yolunda gerçekleşen iki dramatik dönüşüm hikâyesinden örnek vererek ne demek istediğimi daha net anlatabileceğimi düşünüyorum. Birincisi Fransız Devrimi sırasında yıldızı parlayan Jakobenlerin efsanevi lideri Maximilien Robespierre. Diğeri Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Başkanı ve kurucu babalarından John Adams.

    DÜRÜSTLÜK TİMSALİ ROBESPİERRE

    Robespierre, Fransız Devrimi öncesinin bütün aydınlanma filozofları içinden en çok da Rousseau’nun fikirlerinden etkilenmiş taşralı bir avukattır. Kısa boyu ve silik kişiliğiyle devrimin ilk yıllarında çok da ön planda değildir. Genel Meclis’in (Etat Generaux) tamamen iktidarı ele geçirdiği süreçte ortaya çıkan fraksiyonlar içinden en radikallerinden birisi olan Jakoben Klübü’nün önde gelenleri arasındadır. Devrimin ilerleyen yıllarında, başlangıçta aynı idealle yola çıktığı başta Jirondenlerin etkili ismi olan Danton olmak üzere pek çoğu ile yolları ayrılır ve bu süreç yol ayrımıyla kalmaz, hepsi giyotine gönderilir. Robespierre’i bu süreçte halkın sevgilisi haline getiren en önemli özelliği onun dürüstlüğü ve tutarlılığıdır. Devrimin ilerleyen zamanlarında dili keskinleşen bir hatip haline gelen Robespierre kendi dürüstlüğünden o kadar emindir ki şu sözleri tüm kalbiyle dile getirir: “Rezil bir mesleği tutmakla, ya da utanç verici ilişkiler ve skandala yol açan davalarla adımı kirletmekle hiç kimse suçlayamaz beni… Yüreğime asla kötü bir duygu gelip yaklaşmadı…”[1] Robespierre’in bu sözleri sadece kendine ait bir vehimden ibaret değildir. Düşmanları bile, her türlü kişisel tutkudan uzak olduğunu belirtirler; lakabı tam da bu nedenle “satın anılamaz”dır. Gelirinin az olmasına rağmen, kazanç sağlayıcı her türlü unvan ve teklifi hiç düşünmeden reddeder. Adının kişisel çıkarını gözetiyor olduğu ithamıyla lekelenmesindense ölmeyi yeğleyecek kadar dürüst ve tutarlı biri olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur.

    TİRANLIK KORKUSUNDAN TİRAN OLMAYA GİDEN YOL

    Robespierre, 1789 Mayıs’ında Paris’e gelerek Genel Meclis’e katıldığında ılımlı liberal bir özgürlükçü profili çizer. Sorbon’dan mezun olduktan sonra başladığı yargıçlıktan idam cezasına karşı bir pasifist olduğu için istifa etmiştir. İfade özgürlüğünü ve devleti protesto hakkını hep savunmuş, köleliğe ise en başından karşıdır. Robespierre’in, “erdemli cumhuriyet” savunuculuğundan birlikte yola çıktığı devrimci arkadaşları da dâhil olmak üzere on binlerce insanı gözünü kırpmadan giyotine yollayacak kadar paranoyak bir diktatöre bu kadar kısa sürede dönüşebilmesi hala pek çok tarihçi için şaşırtıcıdır. İlginçtir ki devrimin ilk iki yılına kadar bile en korktuğu şey tiranlıktır Robespierre’in. Sırf tiranlığa yol açabileceği kaygısıyla 1791 sonbaharında devrim Fransa’sının diğer ülkelerle savaşa girmesine açıkça karşı çıkmıştır. Ona göre savaş, ülkenin başına zafer halinde bir askeri diktatör, mağlubiyet halinde ise yeniden eski krallık rejimini getirmekten başka bir şeye yaramayacak bir maceradır. Roma döneminde halkın yolsuzluk ve yoksulluğa itirazını yükselttiği her dönemde Senato’nun bir dış savaş veya gerginlik başlatmasına ve halkın da başlayan savaş ile birlikte öfkesini ve itirazlarını unutup Senato’nun arkasından onun istediği yönde gitmesine dikkat çeker konuşmalarında. Ama o günlerde savaş kararı hem halkta hem mecliste hem de Jakoben Kulübünde daha popüler desteğe sahip olduğu için engel olamamıştır.[2]

    ÖZGÜRLÜĞÜN DESPOTLUĞU

    En nihayetinde Robespierre’in muarızlarıyla mücadele süreci O’nu derin korkulara sürüklemiş, özgürlük kavramını radikalleştirerek özgürlüğü tehdit eden halkın düşmanlarına karşı terör uygulamayı meşru gören bir bakışa savurmuştur. Kuşkusuz Robespierre terör rejimini önceden planlamamıştır. Savaşın totaliter bir rejim getireceğini önceden sezmiş, ancak bu rejimin başında kendisinin olacağını ne önceden ne de diktatör haline geliş sürecinde hiçbir zaman fark edememiştir. Zira O halkın haklarını en iyi savunanın kendisi olduğunu şu sözlerle dile getirmiştir hep: “Bugüne kadar Devrim sahnesinde görünen bütün açgözlülerin şu ortak yanı vardı: Hepsi halkın haklarını ona ihtiyaçları olduğu sürece savundular. Hepsi ona en kurnaz ve en güçlüler eliyle güdülmek için yaratılmış aptal bir sürü gözü ile baktılar…”[3] Sonuçta Devrim bütün çocuklarını yediği gibi en ateşli çocuğu olan Robespierre’i de yemiştir.

    JOHN ADAMS İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLAYAN YASAYI YÜRÜRLÜĞE KOYMUŞTUR

    Gelelim John Adams örneğine. John Adams, esasında basın ve ifade özgürlüğüne inanan aydın bir karakter. Gençlik yıllarında yaptığı gazetecilik mesleğinden itibaren baskılarla, kısıtlamalarla, yasaklarla mücadele etmiş bir isim. Kimsenin karşı olmadığı, karşı olmaya cesaret edemediği dönemde köleliğe net şekilde karşı çıkanlardan birisi aynı zamanda. Sonradan ABD’nin 6. Başkanı olacak olan oğluyla beraber, ABD’nin ilk 12 başkanı arasında hayatında hiç köle sahibi olmamış tek isim de aynı zamanda. Ne var ki Adams’ın başkan olduktan sonra eleştirilmeye tahammülü kalmamış, selefi Washington gibi muhalefeti hazmedip kabullenmek yerine bastırmaya çalışmıştır. Hayatı boyunca emek verdiği siyasi kariyerinin en yanlış kararını vererek, Federalistlerin Kongre’den geçirdiği bir yasayı, hem de dramatik bir tesadüf olarak, 14 Temmuz 1798 günü, yani Fransız devriminin Bastille Kalesi Baskının dokuzuncu yıldönümünde imzalayarak yürürlüğe sokmuştur.

    YARGILANIP MAHKÛM EDİLENLER ARASINDA KONGRE ÜYESİ DE VAR

    Bu yasa uyarınca Başkanı, Bakanları, Federal hükümeti, devlet görevlilerini eleştiren herkes 2000 dolara kadar para cezası ve 2 yıla kadar hapis cezası ile yargılanmaya başlanmıştır. Kongre’nin “ifade özgürlüğünü yasaklayacak yasa yapamayacağı” hükmünü kapsayan birinci ek maddenin anayasaya girmesinin üzerinden 7 yıl bile geçmemişken, çok sayıda gazeteci, politikacı ve sıradan yurttaş, “devlet başkanına hakaret”, “devleti aşağılama”, “devlet görevlisine hakaret”, “devlete itiraz, devleti protesto” gibi demokrasi ve cumhuriyet ilkeleri ile kesinlikle bağdaşmayacak suçlamalarla gözaltına alınıp yargılanmaya başlanmıştır. Yargılanıp mahkûm edilenler arasında, Adams yönetiminin politikalarını eleştiren makale kaleme alan bir Kongre üyesi bile olmuştur. Federalistler de tıpkı Robespierre gibi, ifade, protesto ve eleştiri özgürlüğünü askıya alan bu yasanın, “özgürlüğü korumak” için gerekli olduğunu savunmuşlardır. Daha da kötüsü, yasada yer alan bir madde ile bu yasayı eleştirmek de yasanın öngördüğü “devlete karşı gelmek” suçu kapsamına alınmıştır. Böylesi bir yasanın çıkarılmasına önayak olan bir Başkan’ın bir zamanlar şöyle bir cümle kurduğunu da unutmamak gerekir: “Halkın, devlet baskısına karşı direnme ruhunu canlı tuttuğunu devlet yöneticilerine zaman zaman hatırlatmadığı hangi ülke özgürlüklerini koruyabilir ki?”[4]

    Bu her iki örnekte de görüldüğü gibi, bir zamanların özgürlük savunucuları, muktedir olduktan sonra yine özgürlüğü korumak adına, özgürlüğü boğan en önde gelen kişiler haline gelebiliyor. Özgürlüğü kısıtlamak için her zaman, her tarihsel koşulda mutlaka kolayca gerekçeler bulunabiliyor. Halkın ekmeğine göz koyanlarla mücadele etmek, hainlere haddini bildirmek, halkı kandırmak isteyen gericileri püskürtmek, ülkenin bütünlüğünü bozmak isteyen ajan-teröristlere dünyayı dar etmek. Milli çıkarlar, dini hassasiyetler, gelenekler, ahlaki değerler, aile birliği aklınıza ne gelirse özgürlüğü boğmak için kullanılabilir. Günümüz Türkiye’sini açlığın kol gezdiği halde hiç kimsenin sesini çıkaramadığı bir korkaklar ülkesi haline getiren parti aynı zamanda herkes için özgürlük ve refah vaat eden parti değil miydi? “Açız!” diye haykıran başörtülü “bacılara” güvenlik güçlerini saldırtan parti ile başörtülü olarak kamusal alanda var olabilme hakkı vaat eden yine aynı parti değil mi? Ülkeyi siyaseti imkânsız hale getiren askeri vesayetten kurtarma vaadiyle yola çıkıp, asker-polis demeden bütün kolluk kuvvetlerini tek hedefe seferber ederek kendi tek adam vesayetinin aparatları haline getiren kişi bir zamanlar yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edeceğini muştulamamış mıydı?

    Özgürlük vaadi siyasetin en kolay vaatleri arasında olmasına rağmen, hiçbir siyasetçinin muktedir olduktan sonra yerine getiremediği vaattir de aynı zamanda. Çünkü dünyada sağlam bir denge ve denetleme mekanizması ile yetkileri ve kararları sınırlanmayan herkes çok çabuk bu vaat ettiğinin tersine savrulabilir. Çünkü insan denilen canlı, en çok kendisine yabancı, en çok kendisine âşıktır. Birileri tarafından uyarılmayan herkes, bir süre sonra kendisini asla yanılmayan bir tanrı zannetmeye başlayabilir. Birileri tarafından uyarılmayan herkes dünyanın en adil, en mükemmel, en eşitlikçi insanı zannedebilir. Çünkü yetkisi sınırsız, sözü ve kararı sorgulanmayan herkes bir süre sonra değil dünyanın kendisi etrafında döndüğünü zannetmeyi, bizzat evrenin kendisinden ibaret olduğunu zannedebilir. Sınırsız güç ve yetki narsizmin gübresidir. Siyasetçi olmak bir miktar narsistik kişilik gerektirir; ancak bu narsistik kişilik mümbit bir toprağa düştüğü ve sınırsız güç ve yetki tarafından da beslendiği zaman, bu toplumun, siyasetin, özgürlüklerin ve refahın çoraklaşması anlamına gelir. Çünkü toplumun tüm refahını bu tek bir kişi sömürür ve kendi bünyesinde toplar. Toplumun refahı için, mayasında narsistik unsur olan hiçbir siyasetçinin sınırsız yetki ve gücü olmamalıdır.

    [1] Server Tanilli (2001), Fransız Devriminden Portreler, İstanbul: Adam Yayınlar, s. 30.

    [2] Cemal Tunçdemir: https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/ozgurluk-esitlik-kardeslik-ve-kahve-ifade-ozgurlugu-tarihine-bir-yolculuk-6,34972 (Erişim tarihi: 14/07/2022).

    [3] Vedat Günyol (Yay. Haz.) (1989). Devrim Yazıları, İstanbul: Belge Yayınları, s. 40.

    [4] Cemal Tunçdemir: https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/ifade-ozgurlugu-yok-edilmeden-kisitlanabilir-bir-sey-degil-ifade-ozgurlugunun-tarihine-bir-yolculuk-son,35459 (Erişim tarihi: 14/07/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Yozlaşma

    Bütün sözcüklerin olduğu gibi yozlaşma sözcüğünün de kullanıldığı bağlam çok önemlidir. Bu nedenle günümüzün toplumsal, politik, kültürel ve ekonomik iklimini tümden en iyi anlattığını düşündüğüm bu sözcüğün farklı kullanımları ve farklı bağlamlardaki anlamlarına odaklanmaya çalışacağım. Sözcük, Osmanlıca tereddi sözcüğünün yerine kullanılmak üzere Dil Devrimi döneminde popülerleşmiştir. Tabi ki tereddi kökünden üretilen mütereddi sözcüğü de Batı dillerinden geçen dejenere sözcüğü yerine kullanılmaktadır. Mütereddi sıfat, tereddi ise isim hali sözcüğün, elbette karşılıkları da dejenere ve dejenerasyon. Ne var ki Osmanlıcadaki tereddi sözcüğünün birincil anlamı dejenere sözcüğünün asıl anlamını karşılamaktan bir hayli uzak görünüyor. Zira yüksek bir yerden düşme, devrilme, düşerek ölme gibi anlamlara geliyor. İkincil ve günümüzdeki yozlaşma sözcüğüne yakın olan anlamı ise, “kıymet ve meziyet-i maddiye ve maneviyesinin şaşaasını kaybetme, tabiatını değiştirme”.[1] Ancak bu anlam da yozlaşma sözcüğünün tam karşılığını vermiyor. Yozlaşma herhangi bir nesne ya da canlının “meziyet-i maddiye ve maneviyesini” kaybetmesinden çok daha öte anlamlar içeriyor. İşte tam da bu nedenle yozlaşma kavramı günümüzdeki AKP iktidarının yarattığı ya da yarattığını zannettiği her şeyi anlatmak için çok isabetli bir kavram.

    YOZMAK, YOZLAŞMAK, BULUNDUĞU ALANI SÖMÜRMEK…

    Benim doğup büyüdüğüm köyde yozlaşma sözcüğü çok bilinmez. Daha çok “yozmak” diye bir sözcük bilinir ve sözcük herhangi bir canlının yeni bir canlıyı doğurma ya da başka bir canlıya evrilme sürecinin kesintiye uğraması sürecini anlatmak için kullanılır. Misal, çok kaliteli olmayan bir meyveye daha kaliteli bir meyveyi aşı yaptığınız zaman, aşı tutmazsa, buna meyve yozdu denilir. Misal kızgınlık dönemine girip, bir şekilde döllenmesini sağladığınız büyükbaş ya da küçükbaş hayvanın gebe kalmaması için hayvan yozdu dersiniz. Misal mayaladığınız herhangi bir şey istediğiniz şekilde maya tutmazsa ona yozdu dersiniz. Bu örnekleri çoğaltabilirsiniz. Yozlaşma sözcüğünün bu kullanımı bana çok anlamlı ve bir toplumun her anlamdaki değerlerinin anlamsızlaşma sürecini çok iyi anlatıyor gibi görünüyor. Bu mevzuya kafa yorarken sözcüğün kökünü merak edip etimoloji sözlüğüne baktığım zaman yaşadığım köyde kullanılan anlamın ne kadar eskiye gittiğini gördüm. 1073 tarihli Kaşgarlı Mahmut’un Divan-i Lügati’t-Türk sözlüğünde “yozamak”[2] diye bir sözcük var ve sözcüğün anlamı kısırlaşmak; yanı sıra kötüleşmek, yabanıllaşmak demek. Ama birincil anlamı kısırlaşmak. Ancak buradaki kısırlaşmayı tek başına doğuramamak, üreyememek şeklinde algılamamak gerekiyor. Her anlamdaki üretimden bahsetmemiz gerekiyor üreme kavramı için. Buradaki kısırlaşma hali, aynı zamandan üremeyen şeyin tek başına bulunduğu ortamın bütün kaynaklarını sömürmesini de beraberinde getiriyor. Yozmanın asıl vurgusu da burada yatıyor. Yani kısırlaşmak, yeni bir şey üretememek ve bulunduğu ortamın bütün kaynaklarını tek başına sömürerek semirmek ve genişlemek.

    YOZMAK, YOZLAŞMAK…

    İzin verirseniz size bu konuyu daha da netleştirmek için bir de meyve ağaçlarından örnek vereyim. Bu örnek içinde yaşadığımız “yozlaşma” sürecini anlatmak açısından daha çarpıcı bir örnek gibi geliyor bana. Çocukluğum köyde geçtiği için ve meyve ağacı dikmek, herhangi bir bitkinin büyümesine şahit olmak hayatımın belki de en tatmin edici eylemlerinden birisi olduğu için bu örnek bana epeyce anlamlı geliyor. Çünkü bir bitkinin büyümesine şahit olmak aynı zamanda yaşama dair de çok çarpıcı ibretler sunuyor insana. Bilenler bilir, meyve ağaçları, önce bir şekilde çöğür denilen dallardan üretilir. Bu üretilen dallar, biraz boy attıktan sonra kökün biraz üstünden elde etmek istediğiniz meyve ağacının bir dalına aşı yapılır. Eğer bu aşıyı yapmazsanız, çıkan daldan meyve elde edemezsiniz ya da elde edilen meyve istenilen kalitede olmaz. Bu aşı yapıldıktan sonra aşılanan kısma güç gider ve asıl meyve ağacının gövde kısmı verimli bir meyve ağacına dönüşür. Çöğür halinde kalan kısım bu ağacı toprağa bağlayan bir kök olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Ancak bu meyveler toprağa dikildikten sonra yıllar boyunca bu ağaç o çöğür kısmından filiz vermekte ısrar eder. Bunlara bizim oralarda “piç dal” denilir. Piç sıfatı cinsiyetçi bir küfür olarak görülebilir. Ancak bu deyimi köylüler doğallığı içinde kullanırlar ve bu dallara piç denilmesinin nedeni, onların değersiz olmasından kaynaklanır. Çünkü bu dallar meyve vermediği gibi asıl meyve ağacının gövdesini bir süre sonra boğar. Aynı zamanda eğer siz bu dalları düzenli olarak kesmezseniz ağacın aşılı kısmına giden güç azalır ve meyveler yeterince mineral alamaz ve zayıf düşer. İşte bu olaya da bizim oralarda yozmak denilir.

    İzin verirseniz bu noktada mevzuyu içinde yaşadığımız topluma ve toplumun içindeki genel yozmaya/yozlaşmaya geçeceğim. Yine izin verirseniz toplumu iyi, düzgün, üretken, karşılıklı yardımlaşmayı teşvik eden, adil ve hakkına hukukuna razı gelen, doğayı, hemcinslerini ve bütün canlıları fütursuzca sömürerek semirmek yerine başkalarının hakkına saygılı biçimde yaşamayı salık veren düşünce ve normlarla aşılanmış bir ağaca benzeteceğim. Bunun toplumun aşılanmış meyve gövdesi olduğunu varsayalım. Ancak toplumun bir de bütün bu fikirleri umursamayan, sadece neyin ve kimin pahasına olursa olsun hayatta kalmayı önceleyen aşılama öncesi dönemi olduğunu varsayalım. Şimdi “uzun uzun toplumlar nasıl oluştu, mülkiyet ne zaman başladı, insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nedir?” gibi sorularla meseleyi uzatmayacağım. Bütün bu sorulara verilen yanıtların hepsi varsayımsal biliyorsunuz. Verdiğim ağaç örneğindekine benzer şekilde toplumun “çöğür” hali ne zamandı, “aşılanmış” gövde hali ne zaman ortaya çıktı gibi sorular da çok anlamlı görünmüyor. Zira bunlar da varsayım. Ben sonuca bakıyorum. Ayrıca “AKP öncesi muhteşemdi, hukuk kusursuz işliyordu, siyaset de şahane demokratikti, devlet bütün yurttaşlarına anne şefkatiyle sarılıyordu” gibi güzellemeler yapsam, muhtemelen satırları okuyanlar neresiyle güleceğini şaşırır. Sedat Peker’in AKP iktidara gelmeden dört yıl öncesinde muktedir olan bir siyasetçiyle ilgili anlattığı enekdotu burada tekrar etmeye gerek yok.

    DEVLET AĞACININ ‘PİÇ’ DALLARI

    Meyve ağacı analojisine geri dönelim ve oradan doğru ilerleyelim. Devleti ve toplumu bir meyve ağacının gövdesi olarak varsayarsak, AKP iktidarı döneminde devlet ağacının aşı altından filiz veren pek çok “piç dalı” neşet etti. Elbette bu dalların neşet etmesi için ortam, koşullar ve yaklaşım müsait hale getirildi. Kurallar esnetildi, hukuk bu dalların semirmesi için uygun hale getirildi. Toplumun bütün yurttaşlarına eşit şekilde muamele etmesini gerektiren bütün kuralları hatırlı ve ayrıcalıklı kişileri koruyan bir kalkana dönüştürüldü. Bütün görece bağımsız, özerk kuruluşları kişiye bağlı hale getirildi. Yukarıda da belirttiğim gibi, kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin belki de hiçbir döneminde devletin yürütme erkini denetlemekle yetkili özerk ve bağımsız kuruluşlar gerçek anlamda bağımsız olmadı. Her zaman istisnalar kaideleri belirledi. Zannedildiğinin aksine istisnalar kaideleri bozmaz değil, bizzat belirler. Zira siz bir kurala istisna koyduğunuz anda, o kuralın ruhu ortadan kalkar ve getirilen istisna kuralın tümüne her zaman teşmil olma ihtimaliyle var olur. Bu aslolanın kural değil istisna olduğu anlamına gelir. Bu nedenle geçmişle günümüzü kıyaslarken, her zaman bir geçmiş güzellemesi yapmaktan imtina etmeye çalışırım. Ne var ki günümüzde durum tam tersine dönüştü. Bu defa kurallar istisna, istisnalar kural haline geldi. Tersinden düşünürsek bu defa da istisnanın hâkim olmasını beklersiniz değil mi? Öyle değil işte. İstisna kural olamayacak kadar ele avuca sığmaz. Siz istisnayı kural haline getirdiğiniz zaman, onu herkes arzu eder ve asıl gövdeyi istisnaya dayanan dallar boğmaya başlar.

    TOPLUMUN YAŞAM ENERJİSİNİ SÖMÜRMEK

    Bugün toplumun tümünü temsil eden meyve ağacının gövdesi, gövdenin alt kısmından neşet etmiş yozmuş dallar tarafından boğulmak üzeredir. Bu yozmuş dalları say say bitmez. Mafya, çete, tarikatlar ve cemaatler, kişisel ikbali için kamusal görevini yapmaktan imtina eden rektör, dekan, bürokrat, hâkim, savcı, polis müdürü, kısacık yaşamında kısacık bir kısmı kapsayacak olan siyasi ikbali için toplumun tümünün çıkarını yok sayan muhalefet siyasetçileri, oturduğu koltuğu dünyanın en yüksek zirvesi zanneden ve bu koltuktan inmeyi kabul etmek yerine ağacı ateşe vermeyi göze alabilen muktedirler… Bütün bunlar, ağacın asıl gövdesine giden yaşam enerjisini sömürerek semirmeye devam ediyorlar. Bu semirme o kadar yayılmış durumda ki, ağacın asıl gövdesi, yani toplum yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

    BİRAN ÖNCE YOZ DALLARDAN KURTULMAK

    Yozmanın asıl anlamının kısırlaşmak, üretememek olduğunu anımsayalım. Bütün bu yoz dalların hiçbir şekilde üretemediğini, sadece kendi varlığı için ortamın tüm kıymetli kaynaklarını sömürdüğünü düşünelim. Geriye hiçbir kaynak kalmayınca, asıl ağacın gövdesinin de ortadan kalkacağının farkında değil bu dallar. Zira semirme hırsından ve üretememe sıkıntısından dolayı sadece var kalmayı temel motivasyon olarak görüyorlar. Bir an önce bu yoz dallardan kurtulmazsak, ağaç tümden yok olacak. Ağacın üstündeki giderek daha da cılızlaşan bizim gibi meyveler ne yapabilir diye sorabilirsiniz. İşte burada analojiyi bırakarak gerçeğe dönelim. Ağacı boğan bu dallardan kurtulmak bizlerin elinde. Ağacın üstündeki cılız meyveler değiliz hiç birimiz. Gücümüz, irademiz ve yaşama azmimiz var. Bu azimle örgütlenerek bu dallardan kurtulma zamanı çoktan gelmiştir.

    [1] https://www.etimolojiturkce.com/kelime/tereddi (Erişim tarihi: 0707/2022)

    [2] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/yoz (Erişim tarihi: 07/07/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Özgür iletişim için pozitif özgürlük perspektifinden somut öneriler

    “İnsanların, kuşkulu olabilmesi olasılığı bulunan bütün konularda mutlaka serbest tartışmanın var olmasını kabul etmiş olup da belirli bir ilke veya öğretinin tartışılmasının yasak olması gerektiğini düşündükleri zaman kendilerinin yanılmazlık taslamalarını hayal etmeleri tuhaftır.”

    John Stuart Mill[1]

    Son zamanlarda konuştuğum her insan, katıldığım her toplantı ya da etkinlikte karşılaştığım her siyasetçi, içinde debelendiğimiz medya sisteminin ne kadar korkunç bir cendere haline geldiğinden dem vuruyor. Zira bu cenderenin varlığı bugün yaşadığımız ekonomiden siyasete, diplomasiden gıda sorununa kadar bütün yakıcı sorunların doğrudan ya da dolaylı müsebbibi. Çünkü özgür bir basının olmadığı yerde yapılan hatalar, yolsuzluklar, alınan keyfi kararları sorgulayabilecek bir irade de yoktur. Bu iradenin gösterilememesi, keyfi yönetimi içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağı ile baş başa bırakır. Kriz derinleşerek olağan ya da olağanüstü bir radikal kopuşla karşılaşılmadığı sürece bu fasit dairenin içinde debelenip durulur. Ne var ki bu fasit dairenin ila nihai sürdüğü hiçbir toplum tarihte görülmemiştir. Elbette bu fasit daireden çıkılacaktır.

    Fakat medyanın içinde bulunduğu bu korkunç cendere ne kadar sıkılırsa, paradoks da o kadar keskinleşiyor. Paradoksun bir ucunda kelebekler gibi uçuşan umutlar, diğer ucunda ufkumuzu karanlığa hapseden umutsuzluklar var. Her ikisi de haklı her ikisi de geçerli. Fakat altını çizmek isterim aşırı karamsarlıkla, aşırı iyimserlik siyam ikizleri gibidir. İkisi de çok çabuk birbirinin yerine geçebilir. Ayakları yere basan bir umut ve aklıselim bir bakış açısıdır bizi anlamlı bir yola sokacak olan.

    ‘ÖZGÜRLÜĞE ANCAK TALEP EDERSENİZ ULAŞIRSINIZ’

    Umudu beslemek isteyen siyasetçiler, “biz geldiğimizde her şeyi halledeceğiz, medya hiç olmadığı kadar özgür olacak” vaatlerinde bulunuyor. Sorsanız “nasıl olacak bu iş?” diye, aldığınız yanıt, “ben ya da partimiz bunun kefilidir” gibi muğlak vaatler oluyor. Ya da “biz öyle bir düzen kuracağız ki, zaten mesleğin muhataplarına sorarak sistemi oluşturacağımız için, her şeyin en iyisi olacak” deniliyor. Bunun nasıl olacağını düşünmek, üzerine kafa yormak ne kadar elzemse, bu vaatler de o kadar boş bana kalırsa. Şu anda herkes canavara o kadar odaklı ki, canavar gittikten sonra yeni bir canavarla karşılaşmamak için ne yapmak lazım kimse düşünmek istemiyor, ya da düşünmeye gerek duymuyor. Hele bir şu canavarı gönderelim gerisini sonra düşünürüz düşüncesi giderek hâkim bir davranış ve eğilim haline geliyor. Oysa mücadelenin yarısı canavardan ya da despotlardan kurtulmayı içeriyorsa, bir diğer yarısı yeni canavarların ortaya çıkmasını engelleyecek mekanizmalara kafa yormayı içermeli. Yoksa aynı kısır döngünün içinde debelenip dururuz yüzyıllar boyunca; şu zamana kadar debelendiğimiz gibi. Çünkü özgürlüğe ancak talep ederseniz ulaşırsınız. Size özgürlük vaadinde bulunan demokrasi kahramanlarına koşulsuz olarak inanmak, özgürlüğün en büyük düşmanıdır. İfade ve basın özgürlüğünün garantisi hukuki çerçevede, kamusal çıkarları önceleyen bir perspektifle ve demokratik katılımı ve özgür düşünce ortamını teşvik edecek bir yaklaşımla kuracağınız bir yapıdır. Bugünkü yazımda sözü daha fazla uzatmadan böyle bir yapının oluşturulmasına dair ilk nüveleri somut öneriler halinde sunmaya çalışacağım. Özellikle altını çizmek isterim ki bu öneriler tartışmaya açıktır ve tartışmanın başlangıç muhatapları da medya emekçileridir.

    MEDYA SAHİPLERİNİ TEK İŞİ GAZETECİLİK OLMALIDIR

    Gazetecilik mesleğini icra eden medya kuruluşlarının sahibi-sahiplerinin kesinlikle başka alanda ticari yatırımı olmamalıdır. Bu düzenlenecek bir yasayla mutlak bir şekilde yasaklanmalıdır. Mevcut medya kuruluşlarının sahiplerine en geç bir yıl içerisinde bir tercihte bulunma şansı verilmeli, ya medya sektöründeki yatırımlarından geri çekilmeleri ya da medya dışındaki faaliyet alanlarından vaz geçmeleri istenmeli. Bunu yerine getirmeyen sermaye gruplarının medya yatırımlarına devlet el koyarak yine en geç bir yıl içinde gazeteciler ve meslek kuruluşları arasında hisse temelli sahipliği teşvik edecek bir mekanizmayla faaliyetini sürdürecek hale getirilmesine aracılık edilmelidir.

    AKREDİTASYONU MESLEK ÖRGÜTLERİ YÜRÜTMELİ

    Gazetecilik meslek örgütleri ile çalışan örgütleri düzenlenecek bir yasayla mesleği yürüten kişileri akredite eden kuruluşlar olarak tanımlanmalı. Bu akreditasyon için devletin herhangi bir kuruluşunun kesinlikle herhangi bir dahli olmamalıdır. Bunun sonucu olarak var olan İletişim Başkanlığı kesinlikle kapatılmalı, yeni kurulacak güçlendirilmiş parlamenter sistem ya da adı her ne olursa içindeki yürütme erkine bağlı olarak yerine kurulacak medya işlerinden sorumlu birimle akreditasyon işinin kesinlikle ilgisi olmamalı. Bu kuruluş sadece yürütme erkinin haber medyası ile ilişkisini organize eden bir kuruluş olmakla sınırlı kalmalı.

    TRT PAYI KALDIRILMALI

    Yeni kurulacak sistemde, mevcut elektrik faturalarına bindirilen dolaylı TRT payı tamamen kaldırılmalı. Yerine herkesin doğrudan vermesi zorunlu olan bir İletişim Hakkı Vergisi getirilmelidir. Bu vergiden toplanacak kaynak kesinlikle başka hiçbir amaç için kullanılmamalı. Bu kaynağın sadece kamusal yayıncılık yapan kuruluşlara aktarılacağına dair kanunen koyulmuş bir garanti getirilmelidir. Ancak kamusal yayıncılık konusu devlet televizyonu TRT ile sınırlı tutulmamalı, kamu yararına yayıncılık gibi bir tanımlama yapılarak, başka ticari olmayan yayıncılık yapan kuruluşlara da teşmil edilmelidir. Zira kamu denilen kavram sadece devletin sahipliğinden ibaret değildir. Devlet burada bu sürecin denetim ve düzenlemesi dışında herhangi bir yayın faaliyetinin içinde olmamalıdır.

    SİYASAL ERKİN BASINI YÖNLENDİRMESİ ENGELLENMELİ

    İletişim Hakkı Vergisi ile toplanacak kaynak, tamamen şeffaf ve hesap verebilir şekilde gazetecilik ve yayıncılık yapan kuruluşlara adil bir şekilde dağıtılmalı. Bu dağıtım süreci, tıpkı uluslararası fonların organizasyonu gibi tamamen yapılan iş temelli olmalı ve bu işi yapan kuruluşlar ürettiği içerikler dışında tamamen hesap verebilir olmalıdır. İçeriklerle ilgili hukuki ve etik sorunların öncelikle meslek örgütleri bünyesinde oluşturulacak bilirkişiler tarafından incelenmeli, etik sorun varsa meslek içi kınama ve diğer mekanizmalar işletilmeli, hukuki bir boyut varsa da konu ilgili basın mahkemelerine devredilmelidir. Bunun dışında siyasal erkin yönlendirmesi ile herhangi bir müdahalenin yapılmayacağı yasa ile garanti altına alınmalıdır.

    RTÜK VE BTK’YA MESLEK VE EMEK ÖRGÜTLERİ TEMSİLCİ GÖNDERMELİ

    RTÜK ve BTK gibi düzenleyici kuruluşların kurul üyelerinin oluşturulmasında, çoğunluğu oluşturan siyasal iktidarın tasallutu ve baskısının önünün kesilebilmesi için, meslek kuruluşları ile emek örgütlerinden de kurullara üyeler gönderilmesi sağlanmalıdır. Bu kurullarda görev alan üyeler, üyelikleri devam ettiği sürece başka hiçbir kuruluşta görev üstlenememeli ve ücret alamamalıdır. Bu kurullarda denetleme mekanizmasıyla düzenleme mekanizması net bir şekilde ayrılmalı, denetleme süreci ceza şeklinde değil de teşvik şeklinde işletilmelidir. Düzenlemenin çerçevesi ise geniş tutulmalı, demokratik katılım, hak savunuculuğu, faaliyetlerini ve sorunlarını geniş kamuoyuyla paylaşabilme gibi kaygıları önceleyen bir bakış açısıyla düzenleme mantığına yaklaşılmalıdır.

    ZORUNLU HAK SAVUNUCULUĞU

    Mevcut ticari yayıncılık yapan medya kuruluşlarına, haftada belli bir süreliğine sivil toplum kuruluşlarının hak savunuculuğuyla ilgili içerikleri yayınlama zorunluluğu getirilmelidir. Bu sayede, haklarını savunmak ve sesini duyurmak konusunda zorluklar çeken toplumsal grupların seslerini geniş kamuoyuna duyurabilmesi mümkün olabilmelidir.

    İKTİDAR YALANI TEK ELDE TOPLAMAYA ÇALIŞIYOR

    Günümüzde yalan, yanlış ve uydurma haberler de neredeyse gerçek haberler kadar yaygın hale gelmiştir. Bu nedenle yalan, yanlış, uydurma ve etik dışı içeriklerin teyidi ve etik olarak değerlendirilmesi konusu en az habercilik kadar önemli hale gelmiştir. Zira internet ortamının yarattığı hız ve kolaylık sayesinde insanlar her dakika binlerce bilgi ve içeriğe erişebilir hale gelmiş, ancak hangi bilginin doğru hangisinin uydurma, hangisinin manipülasyona yol açan içerik olduğu konusunda kararsızlıklar yaşamaktadır. Bunun için iktidarın oluşturduğuna benzer “Dezenformasyon Yasası” çıkarmak sorunun çözümünü sağlamak yerine, haberleşme sürecini tamamen denetim altına almaya ve sansür ile otosansürü derinleştirmeye yaramaktadır. Zaten iktidarın meramı da yalanın denetlenmesi değil, yalanın tek elde toplanmasını sağlamaktır. Yalan, yanlış bilginin denetlenmesi özgür ve özerk denetleme ve teyit kuruluşları tarafından yapılabilir. Bunun nüveleri günümüzde oluşmaya başlamış ve ciddi bir kurumsallaşma sağlanma yolundadır. Ancak bu tür teyit ve denetleme kuruluşlarının yasal zemini henüz oluşturulmuş değildir. Bu tür kuruluşların yasal meşruiyetinin sağlanması için özgür ve özerk bir ombudsmanlık koordinasyon kurulunun oluşturulması gerekir. Bu kuruluşun üyeleri yine ilgili meslek kuruluşları arasından oluşturulmalı, bağımsız teyit ve ombudsmanlık kuruluşlarının bu koordinasyon kurulundan akreditasyon almak dışında bir yükümlülüğü olmamalıdır. Her medya kuruluşunun da bağımsız herhangi bir teyit ve ombudsmanlık kuruluşuyla anlaşma yapması ve içeriklerinin teyit ve etik değerlendirmesini yaptırma zorunluluğu getirilmelidir.

    İNTERNET ERİŞİMİ ÜCRETSİZ OLMALI

    İnternet kullanımı, dünyada haber alma, haber verme, iletişim özgürlüğü gibi kavramları mümkün kılan kamusal bir hizmet haline gelmiştir. Bu nedenle dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde şehir temelli ücretsiz internet erişimi sağlanmaya başlamıştır. Son zamanlarda bazı ülkelerde ise internete erişimin ücretsiz olması konuşuluyor. Ne var ki Türkiye dünyanın internete erişimi en pahalı olan ülkeleri arasında yer alıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman, bu pahalılık da haber alma ve iletişim özgürlüğünü kısıtlayan dolaylı bir yöntem haline gelmiş durumdadır. Diğer baskılara ek olarak bu pahalılık nedeniyle de geniş halk kitleleri her an istediği bilgilere erişme konusunda sorunlar yaşıyor. Bu da toplumda gelir adaletsizliğinin yanı sıra, sayısal bir uçurumu beraberinde getiriyor. Kuşkusuz sayısal uçurumun tek sebebi internete erişim konusundaki sorun değil. Sayısal okuryazarlık eksikliği ve bunun yol açtığı tek yönlü sayısal beslenme gibi konular da sayısal uçurumun konuları arasında. Ancak başlangıç olarak bu uçurumun derinliğini azaltma konusunda internetin ucuzlatılması, belli bir zaman sonra da tamamen ücretsiz hale getirilmesi özgür bir iletişim ortamı için mutlak bir gereklilik haline gelmiştir.

    MAHREMİYET ÖNCELENMELİ

    Uluslararası düzeyde faaliyet gösteren ve artık hem kitlesel iletişimin hem de bireysel iletişimin en önemli aktörleri haline gelen sosyal medya kuruluşları ile ilgili olarak hem kullanıcı hem üretici pozisyonundaki sıradan hesap sahiplerinin mahremiyetini ve çıkarlarını korumayı önceleyen düzenlemeler yapılmalıdır. Türkiye’de üst üste çıkarılan sosyal medya yasaları ve halen çıkarılması için ısrar edilen Dezenformasyon Yasasının asla böyle bir derdi olmamıştır. Kamuoyuna bu tür düzenlemelerin gerekliliği anlatılırken kullanıcıların mahremiyeti havuç olarak sunulmakta, ancak havucun ucuna mutlak otoriteyi daha da güçlendirecek baskı ve denetim mekanizmaları koyulmaktadır.Anahtar kelimeler:

    [1] John Stuart Mill (2005). Özgürlük Üstüne ve Seçme Yazılar, (Çev. Alime Ertan), İstanbul: Belge Yayınları, s. 35-36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Küfür

    Küfür sözcüğü günümüz Türkçesine bir galatı meşhur olarak geçmiştir. Kökü Arapça kfr sözcüğünden gelen “kufr”, dini inkâr ve reddetme anlamına gelir. Türkçeye isim fiil olarak geçen bu sözcüğün hem isim hem de sıfat işlevi gören “kâfir” sözcüğünün de kökü olduğunu unutmamak gerekir. Kâfir, “dinsiz, Allahsız, yaratanı inkâr eden” anlamı sanırım toplumumuzda en iyi bilinen sözcüktür. Ancak sanırım Müslüman olmayanları tanımlayan anlamı en yaygın olanıdır. Daha da eskiler bunun için kefere sözcüğünü de kullanırlar. Bu kâfir sözcüğü ile belki de biraz zorlasanız aynı anlama gelebilecek bir bileşik sözcük daha vardır ki, dini inkâr eden anlamı yerine ağzı bozuk, çok küfreden anlamıyla meşhurdur. Bildiniz, küfürbaz. Küfürbaz Arapça küfür ve Farsça baz sözcüklerinden oluşturulmuş, belki de uydurulmuş bir bileşik sözcüktür. Baz sözcüğü Farsçada “oynatan” anlamına gelir. Düzenbaz, hilebaz, hokkabaz, cambaz, dilbaz gibi sözcükler de aynı mantıkla oluşmuştur. Küfürbaz ise muhtemelen kumarbaz sözcüğünden ilham alınarak uydurulmuş bir sözcük; olması gereken düz anlamı “küfür oynatan” iken, ağzı bozuk, çok küfreden anlamıyla yaygın hale gelmiştir.[1] Son zamanlarda aynı Farsça sözcükle bir sözcüğün daha ortaya çıkmasına vesile olup yaygınlaştırma konusunda bir hayli gayret gösteren Tayfun Atay Hocayı anmadan geçemeyeceğim. Bilenler mutlaka bilir; evet “dinbaz”. Sanırım burada da Tayfun Hocanın meramı, dini oynatan değil de, dini her türlü çıkar ilişkilerine alet ederek, suiistimal edendir. Benim anladığım bu en azından.

    Bir sözcük üzerine böylesi etimolojik detaylarla bir yazıya giriş yapmamı yadırgayanları daha fazla merakta bırakmayayım ve gelmek istediğim yere geleyim. Egemenin müttefiki, velinimeti, koruyucu, kollayıcısı, hık deyicisi, göz bebeği MHP Liderinin bir dizi-film platformunda yayınlanan bir dizi üzerine yaptığı zehir zemberek açıklamalar üzerinden yanlış kullanılan bir sözcüğe açıklık getirmeye çalışmak niyetindeyim. Hayır dizinin sinematografik, senaryo, oyunculuk gibi boyutlarına girme niyetinde değilim. O konuyu sinema yazarları bolca tartıştı, tartışmaya da devam ediyor zaten. Benim derdim başka. Aslında MHP Liderinin küfür diye bahsettiği şeyin gerçekte halk arasında en bilinen adıyla “Sinkaf” olduğunu hatırlatmama müsaade edin. Muhtemelen bu deyimi yeni nesiller bilmiyordur. Arap alfabesindeki Sin ve Kaf harflerinin cinsel içerikli küfrü ifade eden erkek cinsel organı ile bu organın eylemini ifade eden Türkçe sözcüklerin baş harflerine gönderme yapmasıyla oluşturulmuş bir uydurma sözcük bu. Genellikle “sinkaf etmek, sinkafta bulunmak” şeklinde kullanılır. Bu sözcük genellikle küfür olarak tanımlanan kötü sözü ifade eder. Aslında bu kötü söz hakaret olarak algılanmakla birlikte, erkeğin namusunu korumakla yükümlü olduğu anne, bacı, eş gibi öznelere yönelik cinsel birleşme isteğine göndermede bulunur.

    Tabi ki namus, bu arzuyu dile getiren erkeğin karşısındaki erkeğin namusudur. Erkeğin bir şekilde her şeyinden sorumlu olduğu kadınlar, o namusun erkek adına taşıyıcısıdır sadece. Böyle mantıklı ve rasyonel olarak tanımladığıma bakmayın. Bu istek genellikle zorlama içerir ve elbette namusu korunan kadının haberi olmaksızın dile getirilir. Mevzu genellikle iki erkek arasında geçer. Arzunun nesnesi olan kadınların bu alış verişten çoğu zaman haberi olmaz. Erkeklerden bir taraf, namusundan sorumlu olduğu kadınları korurken, diğeri en azından söylemsel düzeyde o erkeğin sorumlu olduğu kadına yönelik taciz ya da tecavüz arzusunu dile getirir. Bu arzunun söylemsel düzeyde vuku bulduğuna bakmayın, bunun söylemden eyleme geçtiğini ve bu eylem neticesinde ne kadar kadının yaşamının karardığını unutmamak gerekir.

    SİNKAF’IN ŞİFRESİ

    Bu iki erkek arasındaki kadınlar üzerinden giden iktidar mücadelesi, çoğu zaman şiddetle sonuçlanır ve mevzu mahkemelik olduğu zaman, taraflar hâkime meramlarını anlatırken elbette s ve k harflerinin Türkçedeki karşılıklarını dile getirmekten imtina ederler ve devreye Arapça sin ve kaf harfleri girer. Bu bile aslında ataerkil kültürel örüntünün ne denli ikiyüzlü ve riyakâr olduğunu ortaya koyar. Hâkim gibi bir güç simgesinin karşısına çıkmadan önce karşıtının kadın yakınlarına ilişkin olarak bütün cinsel arzularını vahşice sayıp dökerek hakaret edebilen bir erkek, birden namus ve edep timsali kesilir ve öyle cinsel içerikli “edepsiz, çirkin” bir eylemi sinkaf gibi şifreli ve örtük bir sözcükle dile getirir. Burada olduğu gibi erkekliğin erkle sınandığı çoğu durum simgesel hadımlıkla sonuçlanır. Belki de bu hadımlık ya dilde telafi ediliyor ya da erki “eksik” olan kadın üzerinde sınanıyor. Kadın üzerinde sınanan her türlü erk ise, bir sınav olmaktan çıkıp bir hayat memat meselesine dönüşüyor. Elbette kadının hayat memat meselesi.

    CİNSEL İÇERİKLİ HAKARETLER

    Küfür sözcüğünün asıl düz anlamı, “örttü” anlamına gelen “kafara” sözcüğüyle bağlantılıdır. Dini inkâr etmek anlamına gelen ikincil-düz anlamı büyük ihtimalle “dinin üstünü örttü, tanrının varlığının üstünü örttü” gibi anlamların evrilmesiyle inkâr etme anlamına dönüştü. Buradaki asıl anlam gerçekten de önemli. Küfür sözcüğünün dini inkâr etmek anlamı ve bununla bağlantılı örttü anlamı yerine cinsel içerikli hakaret etme şekline dönüşmesi büyük ölçüde kültürel kodlarla ilgili. Cinsel içerikli hakaret, çoğu zaman namusla ve dolayısıyla ataerkil örüntülerle bağlantılı az önce de belirttiğim gibi. Bu bağlantının hem son zamanlardaki kadına yönelik şiddet ve katliamların artışı, hem bu tür eylemlerin cezasız kalması ve hatta teşvik edilmesi, hem de muktedirin gerçekleri ters yüz eden hamleleriyle bağlantısı olsa gerek. Hakikate el koyma arzusu ile kadın bedenine el koyma arzusu arasında ciddi bir ilişkinin olduğunu da unutmamak gerekir.

    KADIN CİNSELLİĞİNE ‘NAMUS’ VE İĞRENÇLİK’ BAKIŞI

    Muktedir, eğer ataerkil örüntülerin şekillendirdiği bir kültürel iklime dayalı hegemonya ve tahakküm ilişkisi oluşturduysa, öncelikle kadın cinselliğini namus ve iğrençlik gibi iki paradoksal sıfatla tanımlar. Sonra da bu iki sıfata dayanarak kadına hem kutsallık hem de pespayelik sıfatları yükler. Bu her iki sıfat da her koşulda işlevseldir. Kadını hem korumayı hem de denetlemeyi-baskılamayı mümkün kılan meşruiyet zeminini sunar bu birbiriyle karşıtlık ilişkisi içindeki sıfatlar. Kutsaldır, annedir, dokunulmazdır ve dolayısıyla kendisi de dokunamazdır kadının. Kadın böylece kendisine dokunulmaz olduğu kadar kendisi de iradesi ve arzusuyla başkasına dokunamaz. Korumayla, denetleme arasındaki ince ve geçişken çizginin bütün kutsal addedilen canlı ve nesnelerde nasıl ortaya çıktığının en somut örneği kadın bedenidir. Vatan, bayrak, din, namus, ahlak gibi soyut kavramlar da hem korunan hem de içerdiği anlamların her zaman denetlenmeye müsait olduğu alanlardır. İnsan denen varlık, korumaya niyetlendiği nesne ya da kavramı her zaman denetlemeye de çalışmıştır. Çocuğunuzu da korurken, aynı zamanda denetlemez misiniz? İşte küfür meselesinde de asıl niyet gerçeklerin üstünü örtme arzusudur belki de. Küfürlü dizinin, küfürlü programın denetlenme arzusu, aslında bazı gerçeklerin üstünü örtme arzusuna denk düşüyor olamaz mı? Toplumun namus anlayışını, ahlakını, edebini korumak, aynı zamanda bunların denetlenmesi ve tabi ki diğer yandan da yaşanılan toplumsal sefaletin üstünün örtülmesi anlamına gelemez mi?

    Velev ki küfür sözcüğünü asıl kök anlamıyla değil de, galatı meşhur hale gelmiş anlamıyla değerlendirelim. Bu haliyle cinsel içerikli arzuya tekabül eden küfürlerin toplumumuzda ne kadar yaygın olduğu herkesin malumudur. Misal ben askerde rütbelisinden erine kadar “AK” olarak kısaltılan küfür ifadesinin neredeyse nokta ve virgül yerine kullanıldığına şahit oldum. Muhtemelen askerliğini yapmış bütün er kişiler benimle hemfikirdir. Sanırım ailesinde ya da yakınında bu ve buna benzer cinsel içerikli ve aslen kadının bedenine yönelen irade dışı cinsel arzuyu dile getiren herhangi bir küfre şahit olmamış olan kişi neredeyse yoktur. Muktedirin kollayıcısı yerli ve milli beyefendinin bir dizide geçen belden aşağı espriler nedeniyle berhava olacağını zannettiği her ailede dizidekinin belki de daha ağırı küfürler vakayı adiyedendir. Dahası, küfrün ötesinde en acımasız, en fütursuz cinsel istismarların çoğu kutsiyet atfedilen ailenin çatısı altında gerçekleşmiyor mu? Kutsal aile içindeki en korunmasız haldeki çocuklara karşı istismarı sadece cinsel olanla sınırlasak dahi, duyduğumuz, öğrendiğimiz ensest vakaları bile aileye ne kadar güvenilebileceğine dair bize pek çok ipucu vermiyor mu?

    MHP LİDERİNİN AHLAK DERSİ!

    Bu küfür alerjisinin görünen kaynağı toplumun namus ve adabının bozulabileceği kaygısı. Namus ve adap korunurken, gördüğümüz gibi denetlenmeye de çalışılıyor. Koruma ve denetleme ikiliği yine karşımıza çıkıyor. Ancak aynı kaygının sahibinin yıllardan beri bazıları kendisini de hedef alan şu sözcükleri küfür olarak algılamaması ne hazindir: Zillet, illet, sürtük, çürük, ananı da al git, ulan ahlaksızlar, adiler, cibilliyetsizler, zürriyetsiz, tezek, çamur, mankafa, alçak, affedersin Ermeni, şerefsiz, edepsiz, yalaka, geri zekâlı, vampir, dönek, virüs, soysuz, rezil, çakal, terbiyesiz herif, İsrail dölü.[2] Kendisinin her fırsatta kendisi gibi düşünmeyenlere yönelik sarf ettiği “hain, kökü dışarda, alçak, aşağılık, şerefsiz” gibi sözlerin küfür olmadığını kim iddia edebilir? Bir sözün küfür olarak sayılabilmesi için, illa ki cinsel içerikli mi olması gerekir? Cinsel içerikli küfrün ataerkiyle cinsiyetçilikle kuşkusuz sıkı bir bağlantısı var. Yazının başından beri derdim bunu anlatmaya çalışmak. Ancak cinsellik de cinsiyetçilik de her toplumun kaçınılmaz bir yönü. İnsanlar dâhil bütün canlıların birbirlerine uzaktan bakarak ürediğini kimse iddia edemez değil mi? O zaman, cinsel içerikli hakaretlerin ya da esprilerin küfür ve dolayısıyla ahlaka aykırı sayılırken, nefret kusan sözlerin küfür sınıflamasına dâhil edilmemesinin nedeninin toplumumuzun zihin kodlarına işlemiş olan kadına yönelik kutsallaştırma ile kadın düşmanlığı arasında salınıp giden yaklaşımda gizli olduğunu düşünebiliriz. Bu düşünceyi destekleyecek pek çok olayla her gün karşılaşıyoruz. İşte MHP Liderinin bir dizi filmdeki cinsel içerikli esprilerden yola çıkarak ahlak dersi vermeye kalkışması da bu neviden bir olaydır.

    Velhasıl kutsallık atfedilen bütün kavram, nesne ve kişiler gibi, kötü söz olarak tanımlanan küfür de, egemenin elinde onu zor durumda bırakacak gerçeklerin üstünü örtmek için kullanılan bir araca dönüşüyor. Küfrü dilediği gibi, dilediği kişi ve gruplara karşı kullanabilen egemenin sığındığı son liman namus, ahlak, edep ve değerler oluyor. Aslında kendi ettiği küfürlere sağır, sanatçının bir sanat eserinde yaptığı müstehcen esprilere hassas hale gelmek, egemenin gücünün değil güçsüzlüğünün en belirgin göstergesidir. Cinsiyetçi olmayan, rafine küfürler her zaman egemenin sığınağını berhava etme ihtimali barındırır içinde. Bu tür sanat eserlerine despotun diş bilemesinin en büyük nedeni belki de budur.

    [1] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/k%C3%BCf%C3%BCr (Erişim tarihi: 22/06/2022)

    [2] https://www.youtube.com/watch?v=Zs7eeKEfnZk (Erişim tarihi: 22/02/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • RTÜK’ün yetkilerini pozitif özgürlük perspektifinden yeniden düşünmek

    Radyo Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun adlı yasanın 2011 yılında yapılan değişikliğinde Amaç başlıklı 1. Maddesinde şunlar yazıyor:

    “Bu Kanunun amacı; radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin düzenlenmesi ve denetlenmesi, ifade ve haber alma özgürlüğünün sağlanması, medya hizmet sağlayıcılarının idarî, malî ve teknik yapıları ve yükümlülükleri ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun kuruluşu, teşkilâtı, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.”[1]

    Yasaya ruhunu veren iki ifade ile karşı karşıyayız: Düzenleme ve denetleme. Yasanın bu maddesinde geçen “ifade ve haber alma özgürlüğünün sağlanması” vaadinin ne kadar yerine getirildiği ise kesinlikle herkesin malumu. Bu değişikliğin yapıldığı tarihlerde belki toplumdaki bazı kesimlerin AKP iktidarından demokrasi ve özgürlük beklentisi hala devam ediyordu. Ancak bu beyhude beklentiye girenlerin sanırım hiç birisi bugün aynı yerde değildir.

    NEGATİF ÖZGÜRLÜĞÜN SUİSTİMAL EDİLMİŞ İZLERİ

    Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) kuruluşundan beri çalışma pratiği ve mantığının temelinde nasıl bir kavrayış ve zihniyetin yattığını anlatmaya çalışacağım bu yazımda. Bu zihniyetin temelinde büyük ölçüde paternalist dünya görüşü, kısmen de negatif özgürlük anlayışının izlerini görmek mümkün. Ancak burada negatif özgürlük anlayışı bir anlamda paternalizmin suiistimal edilmiş üvey evladı muamelesi görmüştür yıllarca. Bu suiistimalin sınırları elbette günümüz muktedirinin elinde bir hayli zorlanmış durumdadır. Bunun izlerini sadece RTÜK’te değil, “bağımsız” mahkemelerde, Merkez Bankasında, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda (BTK) TÜİK’te ve daha nice kurum ve kuruluşun işleyişinde görmek mümkün. Çıkarılan Sosyal Medya Yasa-larından, son olarak düzenlenen Dezenformasyon Yasasına kadar pek çok değişiklik, liberal batı demokrasilerinden esinle hayatımıza giren negatif özgürlük düşüncesinin suistimal edilmiş izlerini taşıyor.

    Negatif özgürlüğün liberal savunucularının temel çıkış noktası, devletin denetimsiz ve mutlak gücünü sınırlayarak, bu gücün bireysel özgürlükleri kısıtlayacak biçimde kötüye kullanılmasını önlemektir. Onlar devletin temel amacının iç ve dış güvenliği sağlamak ve bireysel özgürlükleri korumak olduğunu iddia ederler. Buna göre devletin kendine toplumun refahını artırmak gibi bir hedef koyması gereksizdir. Bu yaklaşıma göre kaynakların daha adil dağıtılmasına yönelik politikalar hiçbir şekilde bireysel özgürlükleri artıramaz, tersine kısıtlar. Aynı şekilde, özgürlüklerin arttırılmasına yönelik de düzenlemeler, çoğu zaman kontrolsüz kitleler tarafından suistimal edilerek sınırlar zorlanabilir bu da kaosa yol açabilir. Sonuçta bireysel özgürlüğün politik koşulu, ekonomiye ve topluma en az müdahale eden “küçük devlet”tir.[2]

    DEVLETİN DÜZENLEME YETKİSİ NEREYE KADAR?

    1980’lerden itibaren dünyada yayılma eğilimi gösteren ve günümüz toplumlarının ve devletlerinin alametifarikası haline gelen neoliberal politikalar, bunu “deregülasyon” ve sermaye için sınırsız “serbestleşme” şeklinde sunmuştur. Devletin düzenleme yetkisi ne kadar az olursa, toplumun işleyişi o kadar sorunsuz ilerler. Sonuçta “negatif özgürlük” tasarımı, her zaman özgürlüklere yönelik kısıtlama girişiminin devletin “mutlak” gücünden geldiğini varsaymıştır. Aslında bu varsayım, bir anlamda burjuva sınıfının monarşiler karşısında verdiği mücadeleden kalan bir bakiyedir. Nihayetinde burjuva sınıfı, demokratik mücadeleyi denetimsiz ve mutlak monarşiler karşısında vermiştir. Bu nedenle özgürlük bu sınıfın nazarında “özgürlüksüz” ortamın yok edilmesi için mücadele etmektir. Özgürlüksüz ortamın yegâne müsebbibi de mutlak monarşidir. Ancak bu bakiye ilerleyen zamanlar içinde bir anlamda burjuva sınıfının evrensel mottosu haline gelmiş, burjuva sınıfı kendi özgürlüğüne kavuştuktan sonra bu mottoyu her koşulda kendi lehine yorumlamıştır.

    Kuşkusuz negatif özgürlük gereklidir, çünkü yurttaşlık haklarının güvence altına alınarak, devletin mutlak gücünü keyfi bir biçimde kullanmasının sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin önemli var oluş koşulları arasındadır. Ancak bu özgürlük tasarımı, gerçek bir özgürlüğün, daha doğrusu özgürleşmenin toplumda geniş bir imkân bulmasını sağlamaz. Burada İngilizce ifadelerle freedom’dan değil emancipation’dan bahsediyoruz. Yani özgürlük değil, özgürleşme. Zira özgürlük bir anlamda özgürlüğün olmaması haliyle tanımlanır. İşte mevzunun can alıcı noktası buradadır. Özgürlüğü kısıtlayan unsura karşı verilen sürekli bir mücadele, özgürleşmeyi yaratacak bir toplumsal ve siyasal iklimin hayal edilmesini sürekli erteler. Sürekli “şu despotu bir devirelim, şu savaşı, şu krizi bir atlatalım, şu mültecilerden bir kurtulalım, şu ulusal kurtuluş mücadelesini bir verelim, özgürlük sonraki mesele” diye diye ertelenir sürekli özgürleşme hayali. Bunun Türkiye siyasi hayatındaki billurlaşmış izdüşümünü “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünde buluruz. Vatan elden giderken, kimsenin özgürlükten bahsetmesi, ülke ekonomisi dış saldırılar altındayken hiçbir ekonomistin adil ve özgür bir toplum hayali kurması istenilmez. Böylece ömürler biter, partiler, hep vaat eder ama kimse özgürleşmeyi mümkün kılacak bir iklimin yaratılması için hayal kuramaz, kurmasına fırsat tanınmaz.

    ÖZGÜRLÜK VE SEÇME ŞANSI

    Oysa özgürlük, basit bir seçim değildir. Liberal düşüncenin negatif özgürlük tasarımına dayalı özgür seçim varsayımı, bireylerin olasılık dâhilindeki seçenekler arasından en uygununu seçebilecek bir rasyonel birey öngörür. Bu rasyonel bireyin rasyonel aklı her zaman önüne koyulan seçeneklerle sınırlı olduğu halde, seçme şansının sınırsız olduğu vehmine kapılması istenir. Bu vehim, kapitalizmin “özgür mübadele ilişkisinin” yani sermayedara emeğini satarak karşılığında hakça bir ücret aldığı vehmini sürekli besler. İşçi, emeğinin karşılığında ne almış olursa olsun, bunun bir adil mübadele ilişkisi olduğunu kabul etmesi beklenir. Buna itiraz ettiği anda, işçi bozguncudur, teröristtir, anarşisttir. Sermayedar ise, bu mübadele ilişkisinin her zaman paternalist öznesidir; çalışanın hakkını verir, çalışan buna razı gelmezse nankörlük eder. Neyse özetle negatif özgürlük tasarımı, özgürlük tahayyülünü basit bir seçime indirgeyerek her zaman kısıtlar. Mücadele her zaman bu kısıtlamanın geldiği özneye doğru yöneldiği için de sistemik sorun her zaman gözden ırak tutulur. Sistem de zaten bu şekilde yürür, doğal olan budur.

    Negatif özgürlük tasarımının yetersiz kalmasının bu bağlamda iki temel nedeninden söz edebiliriz. Birinci olarak negatif özgürlük anlayışı eylem özgürlüğünün detaylı bir analizini yapsa da, bu tarz özgürlüğü kısıtlayıcı etmenleri oldukça dar bir biçimde ele alır. Yani özgür eylemin sadece diğer kişilerin müdahaleleri tarafından kısıtlanabileceğini savunduğu için, içsel, toplumsal ve sistemsel kısıtlamaları göz ardı eder. İkinci olaraksa, negatif özgürlük anlayışının merkezi eylem özgürlüğü olduğu için, özgür insan kavramının içeriğini belirlemekte bir hayli güçlük çeker. Bunun temelinde, özgürlüğün sadece nesnel, betimleyici bir kavram olarak ele alınıp normatif ve öznel boyutlarının göz ardı edilmesi yatar.[3]

    Buradan yola çıkarak pozitif özgürlük tasarımının sınırlarından söz edebiliriz. Pozitif özgürlük tasarımı, özgürlüğün sadece birileri tarafından kısıtlanabileceği varsayımını reddeder.

    ‘DEMOKRAT’ SİYASETÇİYİ DE DESPOTLAŞTIRACAK MEDYA SİSTEMİ

    Özgürleşme arzusu olan bireyin var oluş koşullarını sadece despot bir yönetici, baskıcı bir baba, hukuk kurallarını dümdüz yorumlayan bir yasa koyucu sınırlandırmaz. İletişim, haber alma ve yayıncılık çerçevesinden baktığımız zaman, özgürlüğü kısıtlayan yegâne unsur baskıcı bir despot olamaz. Bu kısıtlama, sesi çıkmayanların, kendi dertlerini kamuoyuna etkili bir şekilde anlatma fırsatı, yetisi ve koşullarından yoksun olanların, mevcut medya yapılanması içindeki yapısal sorunlardan dolayı her geçen gün daha da suskunluğa gömülmesiyle başlar. İşte günümüzdeki baskı ve bastırılmanın şahikasına ulaştığımız bu koşulların ilk çıkış noktası burasıdır. Meramını anlatacak mecra bulamayan, derdini ifade edecek sözcükleri anlamlı ve etkili bir bütün oluşturacak şekilde peş peşe dizecek yetiden yoksun hale getirilen geniş kitleler, bir süre sonra despot tarafından gelen ifade özgürlüğünü baskılayıcı hamleleri önemsememeye başlar. Böyle bir ortamda despottan gelen bu hamlelerle mücadele etmek elbette anlamlıdır; ancak emin olun bu despot gittikten sonra gelecek başka bir “demokrat” siyasetçi bile böylesi bir medya sistemi içerisinde çabucak despotlaşma eğilimi içine girer. Mesele sadece ifade özgürlüğünü despot karşısında savunmaktan ibaret görülürse, herkesin özgürce ve kendi cümleleriyle kendi derdini geniş kamuoyuna anlatabileceği bir yapı kurmayı sürekli erteleriz. İşte bunun ertelenmemesi için olası bir rejim ve iktidar değişiminden sonra gelecek köklü revizyon sürecinde bu bakış açısını gözden kaçırmamak gerekir.

    RTÜK’ÜN MERMİSİ TÜKENMEYEN SİLAHI

    RTÜK’e bu kuramsal çerçeve içerisinde geri dönecek olursak. RTÜK kuruluşundan günümüze kadar iki temel görev üstlendi: Televizyon ve radyo yayıncılığına yönelik düzenleme ve denetleme. Düzenleme kısmı, teknik bir mesele olan frekans tahsisinden ibaret olarak görüldü. Denetlemeyi de hepimiz çok iyi biliyoruz. RTÜK’ün web sayfasına girdiğiniz zaman, “üst kurulun aldığı kararlar” başlıklı bölümde son bir ay içinde alınan kararlara baktığınız zaman neredeyse tüm kararların yayın durdurma olduğunu görürsünüz.[4] RTÜK’ün günümüzde aldığı kararları siyasi iktidarın muhaliflere karşı silah olarak kullandığını açıkça görebiliyoruz. Haber alma ve ifade özgürlüğünü boğmak için kullanılan bu silahın tükenmeyen mermisi RTÜK’ün denetleme yetkisidir. RTÜK başta da belirttiğim gibi, demokrasinin en temel unsurlarından birisi olan ifade özgürlüğünü, paternalist bir zihniyetle suiistimal ettiği negatif özgürlük tasarımıyla boğmayı temel görevi haline getirmiş durumda. Bu duruma şaşmamak gerekiyor.

    RTÜK’e baştan itibaren yüklenen düzenleme yetkisi güdük bir perspektifle yorumlandığı ve neredeyse sadece frekans tahsisiyle sınırlandığı için, demokratik bir toplum için pozitif özgürlüğü teşvik edecek düzenlemeler yapma görevini hiçbir zaman yerine getirmemiştir. RTÜK kamusal sorumlulukla hazırlanmış ve adına “kamu spotu” denilen içeriklerin yayınlanmasını bile yayın kuruluşlarına bir ceza olarak vermiştir yıllarca. Hâlbuki düzenleme denilen görev başka türlü de yorumlanabilirdi. Yıllardan beri, sesi çıkmayan kesimlerin, kendilerini ifade etme konusunda yeterli imkâna sahip olmayan toplumsal grupların, ticari ya da kamu fark etmeksizin bütün yayın kuruluşlarında belli aralıklarla kendilerini ifade edecek şekilde yer vermeye zorlanması da bir düzenleme görevi olarak tanımlanabilirdi. Bunun pek çok örneği mevcut dünyada. Bu ülkede gerçekten demokratik bir toplum hayal edeceksek, öncelikle insanlara meramını anlatacak koşullar yaratmalıyız.

    DEZENFORMASYON YASASI İLE GAZETECİLİK BİLE YAPILAMAZ HALE GELECEK

    Bu satırları okuyanlar, muhtemelen, “biz neler yaşıyoruz, siz neler anlatıyorsunuz?” diyerek bıyık altı gülüyorlardır. Haksız da sayılmazlar. Son çıkarılan Dezenformasyon Yasasıyla ifade özgürlüğünü geçtim, gazetecilik yapmak bile neredeyse imkânsız hale gelecek. Elbette tarihte bütün despotik yönetimler bu tür baskıları denediler. Bundan sonrakiler de deneyecekler. Ancak toplumun selameti, huzuru ve barışı için bu tür baskılara direnirken, gerçek bir özgürlük ortamını da hayal etmeyi asla ihmal etmemeliyiz. Despotlar gelirler giderler, geriye bu despotların bıraktığı yıkıntılar arasında yeni, eşitlikçi ve hakkaniyetli bir yaşam kurma hayali kuran halklar kalır. Bu hayali mümkün kılacak koşulları yaratmak içinse sadece size özgürlük vaat eden yeni siyasetçilere değil, kuracağımız özgür konuşmayı mümkün kılacak yapıya güvenebilirsiniz ancak. Böyle bir yapının kurulmadığı her toplumda en demokrat siyasetçi bile çabucak despot olma hayali kurmaya girişir. Bu hayalin panzehri, pozitif özgürlük tasarımıyla oluşturulmuş medya sistemidir.

    [1] https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.6112.pdf (Erişim tarihi: 16/06/2022)

    [2] Yıldız Silier (2003), “İki Özgürlük Anlayışı”, Felsefe Tartışmaları, Vol. 31, s. 51-68.

    [3] Silier, a.g.e.,

    [4] Detaylar için bkz: https://www.rtuk.gov.tr/ust-kurul-kararlari (Erişim tarihi: 17/06/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet, tek YALAN

    İtalya’da faşizm
    Emilialı büyük toprak kontlarının asalarından
    ve Romalı bankerlerin demir kasalarından
    geçip
    İL DUÇE’nin dazlak kafasında dank demiş
    bir nuuurdur
    Taranta – Babu…

    Nazım Hikmet

    2011 yılı yazın son, güzün ilk günleri. Pisa’dan başlayıp Floransa ve Bologna’yla devam eden turistik seyahatimizin son durağı olan Roma’da gün ışığının yavaş yavaş dünyamızı terk ettiği bir vakitte günün yorgunluğunu atmak için sandalyeleri bir meydana bakan kafeye bir miktar nefes almak için oturmuştuk. Zira Turistliğin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyordu. Kısa süre içinde bir daha gelip görebilmenin belki de mümkün olmayacağı tarihi bir şehrin tüm dokusunu bir nefeste olmasa bile bir kaç nefeste içinize çekmeye çalışıyorsunuz. Haliyle bunun için de koşturmak, koşturmak gerekiyor. Roma’daki geniş meydanları, görkemli yapıları ve üstümüze üstümüze gelen estetik harikalarını üçüncü günün sonunda iyice kanıksadığımız ve artık etrafa ve yukarıya bakmaktan yorulduğumuz için oturduğumuz sandalyelerin yönelmiş olduğu meydanın hangi meydan olduğuna dikkat etmemiştik.

    Oturuşumuzun üstünden beş on dakika geçtikten sonra, neredeyse aynı masadaymışız kadar yakınımızdaki yan masada oturan İtalyan Beyefendi tüm sıcakkanlılığıyla sohbetimize karıştı. Türkçeye kulağı aşina olmalı ki, doğrudan Türkiye’nin neresinden geldiğimizi sordu. Konuştuğumuz dilin Türkçe olduğunu anlayacak kadar Türkçeye aşina olmakla beraber elbette soru cümlesi İngilizceydi. Konuşmamız da o dilde devam etti. Elbette biz Türkiyeli insanlar “hemşerim memleket neresi?” sorusuyla sohbete başlamaya alışkın olduğumuz için soruyu yadırgamadık ve söyledik nereden geldiğimizi ve sohbetin keyfine kendimizi bıraktık. Laf lafı açtı konu döndü dolaştı siyasete geldi. İşte o zaman anladık sandalyelerimizin hangi meydana baktığını: PiazzaVenezia. Bu meydanın simgesel önemi elbette sadece Antik Roma tarihinin ünlü meydanlarından birisi olmasından gelmiyordu. PalazzoVenezia adlı sarayın aynı adlı meydana bakan balkonundan geliyordu asıl güncel önemi. Bu balkon İl Duce lakaplı Faşist Lider Mussolini’nin tarihi pek çok konuşmasını çılgın ve heyecanlı kalabalıklar karşısında yaptığı ünlü balkondu. Faşizmi ilan etmesinden, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşına dâhil olduğunu ilan ettiği konuşmasına kadar pek çok konuşma yapmış İl Duce bu geniş meydana bakan balkonda. Sohbetimize bal katan İtalyan Beyefendi, “Mussolini’nin bu meydanda binlerce kişi karşısında ateşli konuşmalar yaptığını hayal edebiliyor musunuz?” diye sordu. Biz de tabi ki o zaman için “yaklaşık on yıldır her seçim sonrası buna benzer balkon konuşmaları dinlemeye alıştığımızı” belirttik. Mamafih bizim ateşli konuşmalar dinlediğimiz balkon böyle tarihi ve estetik bir sarayın değil, nevzuhur ve estetikten yoksun bir parti binasının balkonuydu, ama olsun. Nihayetinde balkon aynı amaca hizmet ediyordu. Beyefendi gülümsedi. “Alışmak en beteri, faşistlerin en iyi bildiği şey mutlak otoriteye kitleleri alıştırmaktır” dedi. Biz anlar gibi olduk. Ama sanırım bugünleri görebilmiş olsaydık İtalyan Beyefendiyi daha net anlardık.

    Her tarihsel dönemin kendine has bir ruhu var. Ancak bu ruhu toplumların içine düştüğü bunalımlar önemli ölçüde şekillendiriyor ve bu ruha karakterini veren rejimler küresel olarak yükselip yaygınlaşıyor. Faşizm Birinci Dünya Savaşının yarattığı derin yıkıntının ardından 1919’da ilk defa resmi olarak İtalya’da doğdu. Ancak temsil ettiği siyaset, dünyanın birbirinden uzak köşelerinde eş zamanlı olarak ortaya çıktı; tıpkı günümüzde muhafazakâr popülist liderlerin pıtrak gibi dünyanın dört bir yanında ortaya çıkması ve kitlelerden geniş bir teveccüh görmesi gibi. Farklı saikler ve motivasyonlarla Hindistan, Japonya, Brezilya, Almanya, Arjantin, İspanya gibi birbirinden epeyce uzak ve farklı ülkelerde, ortak bir retoriği ve argümanı paylaşarak popüler oldu faşizm: Modern bir halk egemenliği fikrine yaslanıyor olmakla birlikte, bu egemenliğin, halk adına hareket ettiği iddia edilen bir diktatöre mutlak ve sorgulama yapılmaksızın devredilmesi. Bu devir fikri ise, aşkın hakikat olarak benimsenen mitsel fikirler tarafından da meşrulaştırıldı.[1]

    MİTSEL LİDERE İNANMA ÇARESİZLİĞİ

    Faşistler halkın iradesinin diktatörde vücut bulduğu bir düzeni arzuluyorlardı. Çünkü diktatör, halkın ne istediğini halktan daha iyi bilen ve halkın iyiliğine hizmet eden birisiydi. Aslında buna inanmak, bilişsel zekâsına, rasyonel davranışına sonsuz bir güven duyulan insan öznesine ilk bakışta ters gibi görünür. Ancak kitlesel kıyımlarla, yıkıcı savaşlarla, ezici bir yoksullukla bütünlüğü ve dayanışma ruhu yok olan bir toplumun kendine ve etrafındaki hiç kimseye güveni kalmamış mensuplarının böyle bir mitsel lidere inanmaktan başka çaresi kalmayabilir. İnsan, çaresizlik anlarında tarihe ve ampirizme dayalı hakikat yerine siyasal mitlere, gerçek olmadığı ayan beyan ortada olan olaylara, düşman olarak belirlenen hedeflere atfedilen insan-lık-dışı nitelemelere inanmayı seçebilir. Bu seçim, düşünmeyi, kafa yormayı, kendini başkası yerine koymayı, dayanışma için kendi çıkarlarından ilk bakışta feragat etmeyi askıya almak anlamına gelir. Çünkü toplum, zannedildiğinden daha karmaşık ve heterojen unsurlardan oluşur. O unsurlar her ne kadar belli kriterlerle kategorize edilmiş olsa da, her kategoriye nasıl davranılması gerektiği de muğlaklığını sürdürür. Hem tek tek toplumun farklı unsurları hem de kategorilerin içine tıkıştırılmış olanların her birisi hakkında bir yargıda bulunmak zaman, emek ve hakkaniyetli bir bakış açısı gerektirir. Bunun yerine iradeyi kendisi adına mutlak şekilde adil davranacağına, kendi çıkarlarını sözde düşmanlara karşı kesin bir şekilde koruyacağına inanılan bir lidere emanet etmek daha kolay gelebilir. İradeyi teslim alan lidere bir de mistik bir güç atfettiniz mi, böylesi bir kaotik ortam içinde konforlu bir şekilde yaşayıp gidersiniz. Ta ki iradenizi emanet ettiğiniz lider ve liderin uyguladığı politikalar sizi mutlak bir açlıkla baş başa bırakana kadar.

    LİDER TEMSİL ETTİĞİ BÜTÜN SİMGELERİ BEDENİNDE TEKLEŞTİRİR

    İşte o zaman, liderin karizması sorgulanmaya, mitsel gücünden kuşku duyulmaya başlanır. İşte o zaman lider, kendi gücünü mutlak bir otoriteye dayandırmak konusunda sınır tanımamaya başlar. Böyle bir aşamada, en büyük güç ne siyasi otorite, ne askeri ne de bürokratik otoritedir. Otoritesi ve karizmasının kırılganlığı son raddeye ulaşan liderin yegâne gücü yalan söyleme tekelini elinde bulundurma imkânının sınırlarını zorlamasından kaynaklanmaya başlamıştır artık. Bu aşamada lider, temsil ettiği bütün simgeleri tekleştirir ve bedeninde cisimleştirir. Ancak liderin bedeninde cisimleşen devlet, millet, bayrak, vatan gibi bütün tekliklerin varlığı insanın bu dünyada var oluşunun temeli olan karnını doyurma konusu tehlikeye girdiği için kuşkulu hale gelir. Vatan, millet, bayrak, devlet benzeri kavramlar, bunlara inanan ve kutsiyet atfedenlere güvenli bir yaşam ve anlamlı bir gelecek sunduğu sürece bir gerçekliğe tekabül eder. Bu gerçeklik kuşkuyla karşılanmaya başlandığı anda, bu kavramlar ancak yalan tekeli sayesinde kuşkudan arındırılır. İşte tam da bu nedenle lider, tıpkı devletin hukuken şiddet tekeline sahip olmasına benzer şekilde, meşruiyetini yalan tekeline dayandırır. Bu aşamada liderden başka kimsenin yalan söyleme hakkı yoktur. Nasıl ki, devlet, hukuki zemine dayalı şiddet kullanma tekeline sahipse ve bu tekele dayanarak, bireylerin şiddet kullanmasına izin vermiyorsa, lider de hukuki zemine dayalı yalan söyleme tekelini sahiplenir ve kendisinden başka kimsenin yalan söylemesine izin vermez.

    LİDER YALANDAN GÜCÜNÜ ALIR

    Artık burada devletle, milletle, bayrakla lider arasındaki sınırlar aşılmış, lider dünyadaki bütün sosyolojik ve politik varlıkların bir araya geldiği aşkın bir varlığa dönüşmüştür. Ancak bu aşkınlığın sözde olduğunu unutmamak gerekir. Faşizm zannedildiği gibi, sonsuz bir otorite kaynağına sahip değildir. Otoritesinin yoğunlaştığı ve sınırının aşıldığı nokta, faşizmin en kırılgan noktasıdır. O, varlığını bir süre daha kitlelerin hem otoriteden hem de otorite tarafından korkutulmuş diğerlerinden korkusuna dayandırır. İşte bu nedenle korkunun devam etmesi için yalanın tek elde toplanması gerekir. Lider, tek başına olabilecek bütün büyük yalanları özgürce söyleyebilmeli ki, liderin varlığı sorgulanmasın. Bu aşamada artık liderin yegâne otorite kaynağı, yalanları tek başına söyleyebilme gücüdür.

    Finchelstein’a tekrar uzun bir alıntıyla kulak verelim: “Faşistler, hakikat arayışları sırasında metaforları gerçekliğe dönüştürme yoluna başvurdular. Deneyimlerden öğrendikleri bir dünyaya uzaktılar. İdeolojik yalanların içinde hakikate dair hiçbir iz yoktu. Ancak bu yalanları olabildiğince gerçeğe evirmeye çevirdiler. Görüp de beğenmedikleri her şey onlar için asılsızdı. Mussolini için faşizmin temel görevi demokratik sistemin yalanlarını reddetmekti. Demokrasinin yalanına, faşizmin hakikati ile karşı duruyordu. Demokratik yalanlarla faşist hakikatler arasındaki mitsel karşıtlıkta Lider Mussolini için aslolan, enkarnasyon prensibiydi.” AKP iktidarının hem meşruiyetinin, hem muktedirliğinin hem de popülerliğinin giderek daha kırılgan hale geldiği bugünlerde, bütün gücün omnipotent olduğu varsayılan bir lidere yüklenmesi ve bu liderin kendini devletin kendisi olarak ilan etmesi şaşırtıcı değildir. Bir şaşırtıcı olmayan şey de, iktidar ortağı ile birlikte hazırlanan “Dezenformasyon Yasa Teklifi”nin meclis genel kuruluna gönderilmesi ile artık şirazesinden çıkmış “camide bira içtiler ve cami yaktılar” yalanının söylenmesinin paralel zamanlarda gündeme gelmesidir. Bu manidar tesadüf bize çok şey anlatıyor. Birincisi iktidar artık “yalan söylenecekse sadece ben söylerim” diyor. İkinci olarak “benim varlığımı eleştiri, sorgulama, kuşkuya düşürme gibi yol ve yordamlarla inkâr edenleri ben bir anlamda zındık ilan edebilirim” diyor. Üçüncü olarak “çünkü benim söylediğim size yalan görünebilir, ama ben bunların yalan olduğuna dair izleri istediğim şekilde çıkaracağım bir yasayla istediğim şekilde silebilirim” diyor. Dördüncü olarak da “sizlerin gerçeğe dair dile getireceğiniz her şeyi ben böylesi bir keyfi yasayla yalan ilan edebilirim, böylece sizi yalancılıkla suçlayarak bizzat hakikate el koyabilirim, çünkü kimse benim varlığımdan ve kelamımdan sual edemez” diyor. Böylesi bir omnipotent lider profilinin gücünü yaşlı bir bedenin ölmeden önceki “son gürlüğü” gibi okumak gerekir. Yaşlı kişi gençliğinde çok cefa çekmiştir ama ölmeden önce bir huzura ve refaha kavuşmuştur. Ancak bu huzur ve refahın önce geniş halk kitleleri açısından sonra da omnipotent lider açısından bir bedeli vardır. Bu bedeli açlık, sefalet ve baskıyla geniş halk kitleleri ödüyor ve bir süre daha ödeyecek gibi görünüyor. Ancak bu ağır bedelleri ödeyen geniş halk kitleleri, ödedikleri bedelleri misliyle mutlaka hikmetinden sual olunmaz lidere de ödetecektir. Bu çok uzak değildir.

    [1]FedericoFinchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kuru sulu fanteziler

    Sen bu dünyanın sırlarına eremezsin;

    Erenlerin dilini de söktüremezsin;

    İyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı;

    Öbür cennete ya girer ya giremezsin.

    Hayyam

    “Ne kadar büyük yalanı ne kadar sık söylersen o kadar iyidir” gibi bir söz genellikle Nasyonal Sosyalistlerin Propaganda Bakanı Goebbels’e atfedilir. Bu söz ya da ifade bir anlamda Nazizm’in propaganda mottosu olarak anlatılır. Ancak durum gerçekten böyle midir? Nasyonal Sosyalistler, gerçekten de yalanı bir propaganda aracı olarak gördüklerini açıkça kabul etmişler midir? Ya da şöyle diyelim: Goebbels acaba hayatının hiçbir döneminde halkı kandırmak için yalanlar söylediğini kabul ya da itiraf etmiş midir? Bu galatı meşhur haline gelmiş söz gerçekten de Goebbels’e ya da Nazilere mi aittir? Hiç sanmıyorum. Federico Finchelstein, ölümünden yıllar sonra bulunan Goebbels’in günlüklerinde “propagandanın özünün basitlik ve tekrar” olduğunu yazdığını, ancak kesinlikle ve hiçbir yerde halka yalan söylediğini itiraf anlamına gelecek bir ifadeye rastlanmadığını hatırlatır. Kendisi için yalandan bir suikast tezgâhlayıp, bu tezgâhı dahi günlüklerine bu olay sanki gerçekten olmuş gibi yazdığına özellikle dikkat çeker Finchelstein.[1]

    BÜLENT ARINÇ SUİKAST GİRİŞİMİNİN YALAN OLDUĞUNU BİR GÜN İTİRAF EDER Mİ?

    Buna benzer bir olay Türkiye’de Bülent Arınç vesilesiyle yaşanmadı mı? Daha sonra yalan olduğu ortaya çıkan Bülent Arınç’a suikast girişimi vesile edilerek Türkiye tarihine kumpas davaları olarak geçen davalara temel oluşturacak şekilde ordunun kozmik odası olarak nitelenen yere girilmedi mi? Şimdi sorsanız Bülent Arınç’a acaba bu suikast girişimi iddiasının yalan olduğunu kabul eder mi? Ya da bir gün Arınç anılarını yazsa, bu olayı acaba nasıl anımsar ve yazardı? Büyük ihtimalle bu olayın yalan olduğunu itiraf etmek şöyle dursun, büyük bir suikast girişiminden nasıl kurtulduğuna dair kahramanlık hikâyesi uyduracaktır. Anımsama böyle bir şey büyük ihtimalle. Yaşadığı ve deneyimlediği olayları özeleştiri süzgecinden geçirerek anlatabilmek büyük meziyet ve bu meziyete sanırım çok az insan sahip. Neyse mevzumuz anımsama ya da otobiyografi değil tabi ki.

    FAŞİSTLER HAKİKAT VE PROPAGANDA ARASINDA HİÇBİR ÇELİŞKİ GÖRMEZLER

    Mevzumuz faşist ya da otoriter yönetimlerin bize yalan görünen hakikatleri. Evet, sahiden de hakikat. Finchelstein’a tekrar kulak verelim: “Goebbels gibi faşistler için bilgi inanç meselesiydi, özellikle de lider mitine duyulan derin bir inanç meselesi. Gerçeklerin icadı ya da manipülasyonu faşizmin çok önemli bir boyutuydu. Ancak bir o kadar önemli olan, aşkın gerçeklere duyulan inançtı. Faşistler, hakikat ve propaganda arasında hiçbir çelişki görmüyorlardı.”[2] Eğer propaganda ile hakikat arasında böylesine çelişkisiz bir eşleşme olmasaydı, o kadar büyük bir kitleyi dünyanın efendisi olma hayaliyle kitlesel bir kıyıma nasıl razı edebilirsiniz? Ancak söylenen yalanlar, kitleyi çelik çekirdek haline getirecek kadar güçlü bir hakikat ambalajıyla sunulabildiği zaman böylesine büyük yalanlar söylenebiliyor. Aslında burada hakikatten ziyade bir hakikat rejiminden bahsediyoruz. Hakikat rejimi aynı zamanda biteviye yıllar boyunca söylene söylene bir yaşam biçimine, bir dünya görüşüne ve bir zihniyete dönüşüyor.

    AKP’NİN KURDUĞU HAKİKAT REJİMİ YALAN VE DESİSELERLE HAYAT BULUYOR

    Türkiye özelinde baktığımız zaman, bugün söylenmesinin üzerinden dokuz yıl geçmiş bir “camide bira içtiler” yalanı hala fütursuzca bir Cumhurbaşkanı tarafından söylenebiliyor ve bu yalana dayanarak halkın bir kısmına ağza mahalle kavgasında dahi alınsa mahkemelik olunacak ifadelerle hakaret edilebiliyorsa, bu bir yalan değil, bir dünya görüşünün, bir hayat anlayışının dışa vurumu olarak okunmalıdır. Öyle görünüyor ki bu hayat anlayışının kurduğu ve toplumun genelinin inanmadığı hakikat rejimi, sadece ve sadece yalan ve desiselerle hayat bulabiliyor. Ancak böyle olması bunun belli bir kitlenin inandığı hakikat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte tam da bu nedenle AKP rejimi, rejimin aveneleri ve rejimin lideri hiçbir zaman söylenen yalanların yalan olduğunu kabul etmedi, etmiyor. Zira karşımızda alenen söylenen yalanlar, temelde bilgiye değil inanca dayanan bir hakikat rejiminin yapı taşları. Söylenenlerin yalan olduğu kabul edildiği anda bu hakikat rejiminin büyüsü bozulacak ve derme çatma fikir ve yalan kırıntılarından oluşturulmuş bir dünya görüşü buhar olup uçacak. Ondan sonra etrafına topladığın kitleyi topla toplayabilirsen. İşte tam da bu nedenle, ne AKP lideri ne de ona inananlar ve güvenenler, asla halka yalan söylediğini kabul etmeyecektir; hele ki özeleştiri bu hakikat rejiminin kurucuları ve inananlarının geleneğinde yoktur.

    FAŞİSTLERİN HAKİKAT TASARIMI AMPİRİK DOĞRULAMAYA İHTİYAÇ DUYMAZ

    Finchelstein, dünyadaki tüm faşistlerin kutsal olandan beslenen bir hakikat tasarımına inandıklarına dikkat çekiyor. Bu hakikat tasarımı, ampirik bir doğrulamayı gerektirmez; ilahi adalet fikriyle örtüşür, yasalar ise talidir. [3] Böylesi bir adalet anlayışı ebedi hakikat kavramından destek alır. Faşistlerin bir nevi mesihsel din yorumu düşmandan beslenir, hakikat karşısında olan ve bu yüzden de ezilmesi gereken bir düşmandan…

    Türkiye’de bugün kurulmuş olan rejimin ideolojik formasyonu, farklı farklı cemaatlerin ve tarikatların ortaklaştığı ebedi hakikat mitinden oluşur. Bu hakikat mitini besleyen bütün meseller, anekdotlar ve hikâyeler bir yandan bir zamanların altın nesline ya da asrısaadete referans verirken diğer yandan dinin hüküm sürmesini engelleyen, ülkeyi ve toplumu “gâvurlaştıran” dönem ve kişilere işaret eder. Asrısaadet özlemle, asrısaadeti engelleyenler hep nefretle anılır. Bu mitik kurgunun hiçbir zaman ampirik verilerle doğrulanmasına ihtiyaç duyulmaz. Adı üstünde mit denilen şey doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir değil inanılan bir şeydir. AKP iktidara geldiğinde bu tür mitlerle yıllardan beri hayat görüşü şekillenmiş, yalan ya da yanlış olduğuna bakmaksızın kendisine anlatılan bu tür hikâyelerle kendine bir yaşam düsturu edinmiş hazır bir kemik kitleye sahipti. Bu kitle, yıllardan beri, cemaatlerin ve tarikatların anlattıkları yalan yapıtaşlarından oluşmuş hakikat rejiminin içindeki özneler olarak tanımlıydılar. Bu tanımlı özneler için, asrısaadeti tesis edecek lider nihayet gelmiş ve bu liderin etrafında kenetlenmek dini bir görevdi. Bugün AKP Liderinin anlattıklarını yıllardan beri cemaat liderlerinin anlattıklarından ve anlatmaya daha fütursuzca devam ettiklerinden ayrı düşünemezsiniz. Hatta ve hatta anlatılanların içeriğini bir yana bırakın sarkastik ve sinik üsluplar bile birebir aynıdır. “Sapkınlar, sapıklar, sürtükler, soysuzlar, ayyaşlar, kuru-sulu her türlü kafa yapıcı maddenin müptelaları” gibi ifadeleri aynı sarkastik üslupla herhangi bir cemaat liderinden de duymanız mümkündür. Cüppeli Ahmet Hocayı dinlediğiniz zaman, anlattığı en eğlenceli ve esprili mesel dahi, ilk başta sizi güldürse bile, derin anlamına erdiğiniz anda, bağrınıza diken olup saplanır. İşte bu muarızlarına diken olup saplanan her mesel, bizim için yalan ancak, lidere koşulsuz sadakat duyanlar için hakikatin ta kendisidir.

    YALANLARDAN OLUŞAN HER HAKİKAT REJİMİ BİR YAMALI BOHÇADIR

    Bir yanda açlık kol gezerken diğer yanda uzaya Türk vatandaşı gönderilmek üzere hazırlık yapıldığının bu denli fütursuzca anlatılabilmesinin nedeni, hala bu yalanlar ve mitlerden örülü hakikat rejiminin hüküm sürdüğüne inanılmasıdır. Ancak yalanlardan örülü her hakikat rejimi en nihayetinde bir yamalı bohçadır. Uzun zamandır yamalı bohçanın yalanlardan oluşan iplikleri, tel tel çözülmeye başlamıştır. Çözülen her telin orasından burasından sehven de olsa itiraflar sızmaktadır. İşte bu nedenledir ki, AKP Lideri, bir yandan “kuru ve suluya” yaptıkları zamların bir anlamda toplumun “sapkın kesimlerine” verdiği ceza olduğunu, diğer yandan da halkın aç ve sefil hale geldiğini ağzından kaçırabilmektedir. Bu nedenle AKP’nin diğer ürünler bir yana “kuru ve suluya” getirdiği insafsız zamların da, dezenformasyon yasasının da, “camide bira içtiler” yalanının da aynı şeye hizmet ettiğini düşünmek gerekir. Yalanlardan oluşan “hakikat rejimi”nin ve bu rejimin üzerine bina edilen iktidar koltuğunun da son demleridir artık. Lider bu son demlerini kendi mitik gücüne inanan kitleleri tatmin etmeye çalışarak, onları yıllardan beri yarattığı iç ve dış düşmanlardan intikam aldığına inandırma gayretiyle uzatmaya çalışmaktadır. Ancak bu beyhude bir çabadır. Ne Dezenformasyon Yasasıyla kuracağı cendere ne de intikam hayalleri geniş kitleleri, yalanlardan oluşan hakikat rejimine bağlayabilir artık.

    [1] Federico Finchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 32.

    [2] A.g.e., s. 22-23.

    [3] A.g.e., s. 57.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Zehirli kimlikler ülkesinde siyasetsiz siyaset

    12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonraki Özal’lı yıllar. Alevi kimliğinde hafiften kıpırdanmaların başladığı yıllar aynı zamanda. Benim doğup büyüdüğüm Tekke Köyü’nde bulunan Tekke’nin/Dergâhın dernekleşerek faaliyetlerine başlaması bu kıpırdanış alametleri arasında sayılabilir ki bu da aynı yıllara denk gelir. Her ne kadar bu faaliyetler aleni bir biçimde yürütülmeye başlanmış olsa da, aynı yıllarda hala Alevi olduğunun kamusal olarak bilinir olmasından korkunun devam ettiği de yıllar. Köyün sözü dinlenir, bilgisine itibar edilir ve sohbeti tatlı kişilerinden Hatıp namlı kişi aynı zamanda benim halamın eşiydi. Hatıp namı O’nun benim rahle-i tedrisinden geçtiğim köyün imamı Durali Hoca’dan önce köye fahri olarak İmamlık ve Hatiplik yapmış olmasından geliyordu. Rivayet odur ki, kendisini ilme vermiş, inanmış bir Hatip olarak devletten maaş almamış. Maaş almamasının nedeni sahiden de inanmış olmasından mı, yoksa o zamanlar devletin her köy imamına maaş bağlama kuralının olmamasından mı kaynaklıdır bilinmez ama sahiden de ilmi kuvvetliydi. En azından bana o zamanlar öyle görünürdü. Bir yandan Sünni inancının akaidine uygun olarak bir süreliğine de olsa imam ve hatiplik yapmış olsa da, Kur’an’ın lafzi/zahiri anlamından ziyade batıni[1] anlamına ermeye çalışırdı. Batın anlamına yönelik anlattığı pek çok meseli hayal meyal anımsarım ama bir şeyi hiç unutmam: Kendisini dinlerken çocuk denecek yaşta olmama rağmen, her karşılaşmamızda büyük bir ciddiyetle anlatırdı anlattıklarını. Ne var ki, her anlattığı hakikat ya da meselden sonra, mutlaka “girdiğin ortamlarda Alevi-Bektaşi olduğunu hemen açık etme, önce ortamı tart, sonra kendini açık et!” diyerek uyarırdı.

    Bu uyarıyı Hatıp Dedenin her sözüne sonsuz itimadı olan babamdan da sıklıkla duydum yıllarca. Ne var ki, coğrafya kaderdir, Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü yüzlerce yıllık bir Tekke’dir ve bu köyde doğup büyümüş olan birisinin kendisini saklamasının imkân ve ihtimali yoktur. Bu gerçeği elbette bilmez değillerdi hem babam hem de Hatıp Dede. Bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, yine de bu uyarıyı sıklıkla tekrar etmelerinin nedeni, bir farkındalığa işaret etmekti. Zira bu uyarının ardından, kendilerine bazı ortamlarda söylenen “yakışıksız”[2] lafları nasıl bertaraf ettiklerine dair gurur verici örnekler gelirdi. Bu örnekler, sıklıkla rivayete dayanırdı. İşte kimliği oluşturan, kökleştiren, kemikleştiren ve bu kimliğe “neliğini” veren diğer kimlikleri dışarı atan rivayetler bunlar. Tuhaf olan şuydu: Bir yandan içinde yaşadıkları toplumun hegemonik Sünni mezhebinin gazabından korkup, diğer yandan bu mezhebin mensupları karşısında kendi kimliklerinin göğsünü gererek savunulmasını salık veriyorlardı. Bu paradoksal gibi görünen duruma bir paradoks daha ekliyordu babam sıklıkla. Mezhebinden dolayı dışlandığı, dışlanma ihtimalini sürekli akılda tuttuğu bir ülke için bana “vatanına milletine hayırlı evlat ol”mamı salık veriyordu. Elbette bu tavsiye bana o zamanlar sıradan görünüyordu, ancak geçmişe şimdiki deneyim, bilgi ve birikimimle baktığım zaman bunun nasıl bir patalojik özne bilinci olduğunun iyice ayırdına varıyorum. Zira seni tanımayan, seni sürekli dışlayan, inancını aşağılayan Sünni inancının hâkim olduğu bir ülkeye nasıl bir fayda sağlayabilirdin? Elbette bu bir yandan da var olma ve kendin olarak var kalma savaşıydı. Aleviler-Bektaşiler yüzyıllardan beri bu toplumun içinde bu paradoksal savaşı vermeye devam ediyorlar.

    ‘POLİSE TAŞ ATAN ÇOCUKLAR’ SÖYLEMİ VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

    Bana özellikle Batı Anadolu Alevi-Bektaşilerinin yaşadığı bir paradoks daha ziyadesiyle anlaşılmaz gelmiştir hep. Bunu olabildiğince açık bir biçimde aktarabilmem için yine doğup büyüdüğüm köyümde bir yakın akrabamla aramda geçen tartışmadan örnek vermem gerekiyor. Tarihler bu defa 2000’li yılların ortaları. Sanırım 2006 yılının yaz ayları. 15 Şubat 2006’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünde Cizre’de yapılan eylemlerde çocukların polise taş atması sonucunda Türkiye ana akım medyası toplumun diline yeni bir klişe kazandırmıştı: “Polise taş atan çocuklar”.[3] Bu klişe yerli yersiz Güneydoğu’da ortaya çıkan her benzer olay için uzunca süre kullanıldı. Elbette bu klişe aynı zamanda devletin resmi ideolojisine yerleşmiş “Kürt sorunu” söylemini ve Kürt düşmanlığını da meşrulaştıran temel araçlardan birisi olarak da kullanıldı. Sanırım bu olaylarla ilgili olarak çocukların bir şekilde anlayışla karşılanması gerektiğini, çocukların bu türde çatışmalı olaylarda en masum taraf olduğunu anlatmaya çalışırken, amca diye hitap ettiğim yakın akrabamız aklımı ve vicdanımı dumur eden bir tepkiyle karşılık vermişti bu yorumuma: “Bunların üzerine çoluk çocuk demeden atom bombası atmak lazım”. Olabildiğince serinkanlı kalmaya çalışarak, bu devletin resmi ideolojisinin temel ötekilerinden birisi olarak, yıllarca ayrımcılığa uğramış, anadilinde konuşmasına izin verilmemiş bir etnik gruba yönelik bu düşmanca tavrı anlamakta güçlük çektiğimi anlatmaya çalıştım. Ama nafile, bir türlü anlatmayı başaramadım. Tartıştığım halim selim, ilk bakışta ensesine vur al ekmeğini görünümündeki kişiyi bu denli canavarca hislerle söz konusu etnik gruba çoluk çocuk demeden düşman eden nedir acaba diye kendi kendime sordum hep. Bahse konu kişinin görünürdeki savunusu “Onların” vatanı bölmek için terör eylemleri yapıyor olmasıydı. Bu nedenle, bu emellerini çocuklarına da aktardıkları için, çoluk çocuk katledilmelerinde bir beis yoktu. Kendileri (yani Aleviler ise) hep dışlandıkları halde, hiçbir zaman ayrı bir devlet kurma, yani devletin bütünlüğünü bozma girişiminde bulunmamışlardı. Ama sadakat duydukları devletin derinlerindeki güçler Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da kendi soydaşlarının katledilmesi için organizasyonlar düzenlemişler; devletin yüzeyindeki güçler ise bu katliamlara seyirci kalmışlar ne gam. Devlettir, ne yaptıysa vardır bir hikmet.

    TÜRK KİMLİĞİNİ KEMİKLEŞTİRMEK VE DÜŞMANLAŞTIRMAK…

    Etnik kökeni Türk, mezhebi Alevi-Bektaşi olan bir kişinin yaşadığı tüm ayrımcılıklara rağmen, aynı ayrımcılıkları deneyimlemiş ve deneyimlemeye devam eden farklı bir etnik kimliğe karşı hissettiği düşmanlığı bugün ancak tek bir şekilde anlamlandırabiliyorum: Toksik milliyetçilik. Milliyetçilik modern bir ideoloji. Monarşilerin bileşenleri olan farklı toplulukları millet çatısı altında birleştiren ve bu çerçevede yeni devletler oluşturan modern bir ideoloji. Bu çerçevede, topluluk onuru emperyalist güçlerin işgaliyle örselenmiş bir Türk etnik kimliğinin yeniden özgüven kazanabilmesi ve dağınık bir halklar topluluğundan homojen bir ulus yaratmak için mistik denebilecek bir tine ihtiyaç duyulmuştur. Bu mistik tini güçlendirecek, topluluğun özgüvenini yükseltecek, içinde yaşadığı coğrafyayı ve coğrafyanın mensuplarını “muasır medeniyetler seviyesine” yükseltecek olumlu özelliklerin bu topluluğa atfedilmesi de normal. Zira insan denilen canlıyı ve onun mensup olduğu topluluğu bir ideale inandırmazsanız çabucak dağılabilir. Ancak kuruluşundan günümüze oluşturulmuş bir Türk kimliğini kemikleştirebilmek ve toplum içindeki bütün sınıfsal farkları bu kimlik altında eritebilmeye çalışırken, bu kimlik toplumun bütün farklı unsurlarına yönelen düşmanlıklar tarafından da zehirlenmiştir. Bu zehri bünyesinde biriktiren Türk kimliği bugün toksik bir milliyetçilikle maluldür. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir yandan “Türk övün çalış güven” derken diğer yandan “yurtta sulh cihanda sulh” demesinin başlıca nedeni belki de, bir yandan milli onuru güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da ulusal ve uluslararası alanda düşmanlıkları azaltmaya çalışmaktı. Ancak bunun günümüzde çok da tutmadığını görüyoruz. Ulusal onur artık övünülecek bir şey kalmadığı için sadece düşmanlığa dayanır hale gelmiştir. Zira ulusu oluşturan yurttaşlar her geçen gün ülkelerinden umudunu kesmektedir.

    Türkiye toplumunun başat iki kimliğinden birisi Türklükse diğeri de Sünni Müslümanlıktır. Sünni Müslümanlık paradoksal bir biçimde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse resmi dinidir. Zira bu resmi dinin resmi tebliğcisi Anayasal olarak kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Sünni Müslümanlık, bir yandan devletin resmi anayasal kuruluşu tarafından sevk ve idare edilirken, diğer yandan bu dine mensup kitleler tarafından kimlik olarak sahiplenilmiştir. Buna kimlik dememin nedeni, dinin inanılan ve tanrıyla kul arasında vuku bulan bir şey olmaktan uzun zamandır çıkmış olmasıdır. Bütün kimlikler gibi, korku, düşmanlık ve husumet üzerinden kurulmuştur bu kimliğin temeli. Bu kimliğe göre Müslüman olmayan bütün inananlar düşmandır; en iyi ihtimalle Müslüman olarak kabul edilmeyenlerin varlığından, inanış biçiminden, örf-adetlerinden, ritüellerinden sakınılması hatta bunların yaşanmasının fiilen engellenmesi gerekir. Zira bu inanışın gereğidir. Bu Sünni Müslümanlık kimliğini artık Tanrı ve Tanrının yarattığına inanılan canlılara karşı sevgi değil, bilakis düşmanlık ve korku beslemektedir. Bu korku ve düşmanlık bu kimliği de ağır bir şekilde uzun zamandır zehirlemektedir. Bu zehrin dozunu var olan iktidar kişisel çıkarları, ikbali ve istikbalini garantiye almak için dilediği gibi ayarlamaktadır. Dilediğine zındık, dilediğine kâfir, dilediğine sapkın diyerek Sünni Müslümanlığın çerçevesini sevgi ve diğerkâmlıkla değil de, husumetle sınırlamaktadır. Bu elbette sadece bugünün iktidarının uyguladığı bir şey değildir. Ancak bugünün iktidarını öncekilerden ayıran en temel fark, Sünni Müslümanlığın “sevgi dini” olduğunu iddia eden içeriden hiçbir sesin neredeyse kalmamış olmasıdır. Eskiden “Müslümanlık sevgi dinidir” diye iddia ederek tebliğde bulunmaya kalkışabilecek istisnai cemaat ya da tarikat liderleri var olabilirken, şimdi Sünni Müslümanlığı tanımlayan çerçeveyi de iktidarın tek temsilcisi haline gelmiş olan kişi ve onun bendeleri çizmektedir. Sünni Müslümanlık, artık bu toplumu ciddi şekilde zehirleyen iki temel toksik kimlik haline gelmiştir ve bu koşullar altında toplumsal alandaki siyaset Sünni Müslümanlık ve Türklük kimlikleri tarafından ağır şekilde zehirlendiği için imkânsız hale gelmiştir. Toplum siyasetsiz siyaset yapmaya çalışan politikacıların kuyruğuna takılmış, geleceğini ve sahici hikâyelerini aramaktadır. Bu koşullar altında yeni hikâyeler bulmanın imkânı kalmamıştır.

    KILIÇDAROĞLU’NUN CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI NE ANLAMA GELİYOR?

    Bütün bu ahval ve şerait altında Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası Cumhurbaşkanı adaylığı ve olası seçilmesi, Türkiye toplumunu yıllardan beri zehirleyen, toplumun içinde farklı kimliklerin yeşermesini engelleyen, hatta dünyayla, doğayla kurduğu ilişki biçimleri ve normları nedeniyle doğanın, ekosistemin, yaşam kültürlerinin de çoraklaşmasına yol açan baskın ve zehirli Türklük ve Müslümanlık kimliğinden arınması için tarihi bir fırsattır. Bu tarihi fırsat aynı zamanda da, uzunca zamandır kimlik siyasetleri nedeniyle zedelenmiş olan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin yeniden tesis edilmesi için de kullanılabilir. Zira uzun yıllar Alevi-Kürt kimlikli bir yurttaş olarak uyruğuna anayasal olarak bağlı olduğu bir devlete hem bürokrat hem siyasetçi olarak hizmet etmiş bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olmasının kimliğinden dolayı neredeyse imkânsız olduğunu iddia etmenin ne ahlaki ne de hukuki olarak uygun olmadığını da ispat edecektir Kılıçdaroğlu’nun adaylığı. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun aday olmaması gerektiğini savunanlar memleket gerçeklerinden, ülkenin içine düşürüldüğü kutuplaşma çukurundan dem vuruyorlar. Ancak siyaset, değişim, geniş halk kitlelerine umut veren yeni hikâyeler yaratabilmek biraz da cesaret işidir. Yıllardan beri CHP ve Kılıçdaroğlu yeterince cesur davranmamakla suçlandı durdu. Bu tarihsel kırılma noktasında Kılıçdaroğlu’nun adaylığının desteklenmesi hem bir cesaret örneği, hem de meram edilen güçlendirilmiş parlamenter demokrasinin temelinde yatan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin de yeniden tahkim edilmesi için tarihsel bir fırsattır. Bazen bütün iddialar karşısında şu cesur çıkışı yapmak, içine düştüğümüz karanlığı aydınlatmak için yakılan bir ilk mum işlevi görebilir: “Velev ki Alevi’yim, velev ki Kürd’üm, velev ki Ermeni’yim, velev ki Rum’um, velev ki eşcinselim… Ben bu ülkenin hakları anayasa tarafından garanti altına alınmış eşit bir yurttaşıyım. Benim kim ya da ne olduğumdan SANA NE!”

    [1] Sünni inancının dışındaki heterodoks mezheplerin bazıları, Kur’an’ın içinde derin anlamı sakladığını düşünür. Görünürdeki, lafzi-zahiri anlamı asıl anlamı değildir. Batın (gizil) anlamı kavrayabilmek için özellikle Bektaşilikte, Melamilikte, Batınilikte aşılması gereken dört kapı vardır. Bunlar, Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapılarıdır. Konuyla ilgili başlangıç düzeyinde bilgi için bkz. İsmet Zeki Eyuboğlu (1990). Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar ve Mezhepler Tarihi, İstanbul: Der Yayınları

    [2] “Mum söndü”, “Alevinin kestiği-pişirdiği yenmez” gibi klişeler bilinen en yaygın yakışıksız yakıştırmalardır.

    [3] Konuyla ilgili olarak detaylı bir inceleme için şu kaynağa başvurulabilir: Tezcan Durna ve Çağla Kubilay (2010). “Basının Şiddeti: Siyasal Gösterilerde ‘Polise Taş Atan Çocuklar Örneği”, SBF Dergisi, 65(3).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kimlik muhasebesi – 3

    “Liberal düşünceyi niteleyen metodolojik bireycilik, kolektif kimliklerin doğasını kavramaya olanak tanımaz”[1]

    “Neoliberal öz-sömürü rejimindeyse insan öfkesini daha ziyade kendine yöneltir. İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar.”[2]

    Doksanlı yıllarda Türkiye takımları arasından özellikle Galatasaray Avrupa’da büyük başarılar gösterirken, her ergen Türk genci gibi ben de hiç yoktan takım tutmaya başlamıştım. Hiç yoktan diyorum, zira ailede futbol taraftarlığı pek yoktu. En yakınında rekabet edecek, didişecek, birbirini kızdıracak birileri olmadığı zaman takım tutmanın da bir anlamı olmadığından olacak, ben de sanırım fazla ilgi duymadım futbol taraftarlığına. Ama Galatasaray’ın başarılarının yarattığı bu çekime ben de kısa süreliğine de olsa kapılmış bulundum. Babama bu heyecanla “baba sen hangi takımı tutuyorsun?” diye sorduğum zaman aldığım “ben ekmeksporu tutuyorum, sen de ekmeksporu tut bence” yanıtı, takım tutma konusundaki tutkuma her zaman ket vurdu. Bu nedenle asla tutkulu bir taraftar olamadım, futbolda da çok becerikli olmadığım için bu sporla aramda her zaman mesafeli bir ilişki oldu. Yanlış anlaşılmasın lisede iyi bir basketbol ve iyi bir voleybol oyuncusu olarak okul takımının etkili oyuncuları arasında bir yerim hep oldu. Ancak babamın “ekmek spor” tabiri nedeniyle bu oyunları oynayan takımları da her ne kadar kendim iyi oyuncu olsam da tutkulu şekilde takip etmedim. Neyse mevzunun spor olduğu sanılmasın. Tam da tutkulu bir takım taraftarı ya da spor takipçisi olmadığım için spor konusunda yazı yazacak haddim olmadığının farkındayım. Şu anda bana Fenerbahçe’nin kalecisinin kim olduğunu sorsanız bilemeyecek kadar alakasız biriyim bu konuda.

    Bu takım tutma konusuyla ilgili olarak karşılaştığım bu heves kırıcı “ekmekspor” tabirinin sanırım biri takım tutmanın anlamsızlığına ve lüzumsuzluğuna göndermede bulunan diğeri de “ne olursa olsun bir tarafı tutma, ortalarda dolan” tavsiyesine yaslanan apolitik tavrı benimsemem gerektiğine dair emrivaki olmak üzere iki iması vardı. Aslında birinci tavsiye imanın ötesinde düpedüz emirdi. Takım tutma gibi lüzumsuz bir meşgale yerine, daha “faydalı” işlerle iştigal etmem yönünde emir gücünde tavsiyeydi bu. Bu bir yönüyle elbette anlaşılır. Takım tutma konusunda aşırıya gittiğiniz zaman, başka işlerinizi bir yana bırakıp takımınızın faaliyetlerini izlemeye zaman ayırmanız gerekiyordu. Dahası futbol taraftarlığının da bizzat apolitikliği besleyen bir yanı yok mudur? Portekiz’in uzun soluklu diktatörü Salazar’ın yönetim mottosu üç F’ye (três F) dayanmaz mı? Spor, eğlence ve dini ifade eden bu Futbol, Fado ve Fatima üçlüsü bir anlamda kitleleri apolitikleştirip dilediği ideolojiyle etkileşime sokmak için uydurulmuş ideal bir bilişsel simya değil miydi? Futbol fanatikliği apolitikliğin en bilinen özne biçimlerinden birisi değil midir? Elbette babamın bahsettiği “ekmekspor” ifadesinin, bir yandan futbol fanatikliğinin insanı gerçek ihtiyaçlarını ayırt etmekten uzaklaştırdığı gibi bir iması varken diğer yandan da kolektif bir iradeyle kendi iradesini birleştirme arzusunun beyhudeliğine de göndermede bulunuyor. Bu ise idealde saf bir bireyciliği, ideal olmayan durumlarda yani arızi ve krizli anlarda da bireyciliğin parantez içine alınıp hegemonik olanla iradesini kolayca birleştirebilmeyi, yani saf bir pragmayı vazediyor. İşte tam da bu nedenle zannedildiği gibi apolitik, politikadan uzak ya da politikasız özne değil, belki de en politik var oluşun vücut bulduğu ve sırf kendi yaşamına ve çıkarına odaklandığı için de araçsal aklın güdümünde bir Politik öznedir.

    EN YAYGIN KİMLİK

    Günümüzde apolitiklik en yaygın kimlik haline gelmiştir. Apolitiğin politik kimliği hem konforlu hem de yüzergezerdir. Konforu her tarihsel ve konjonktürel koşula uyum sağlama kapasitesinden kaynaklanır. Tam da bu uyum kapasitesini işte yüzergezerliğinden alır. Apolitiğin kimliğindeki yüzergezerlik onun konjonktürel olarak hegemonik olan başka başat kimliklere kolay lehimlenebilmesinden kaynaklanır. Aslında bu bir eklemlenmedir, ancak buradaki bu eklemlenmeyi lehimlenme olarak tanımlamak daha yerindedir. Zira eklemlenme nispi bir sabiteye ya da istikrara göndermede bulunur. Yani en azından belli tarihsel konjonktür içinde, belli bir süreliğine de olsa başka kimliklerle ortak idealde buluşabilmeye. Lehimlenme ise, apolitikliğin özünü oluşturur. Tarihsel, konjonktürel veya belli bir rasyonele dayalı bir ideal birleşimi değildir apolitikliğin hegemonik olan diğer kimliklerle lehimlenmesi. Her an, her koşulda, dakikalar içinde dahi değişebilir apolitiğin hangi kimlikle, hangi koşullarda ve hangi derinlikte lehimlenebileceği. Yüzergezerlik apolitiğe böyle esnek bir hareket alanı sunar. Bu nedenle de geniş kitleleri kendine kolayca çeker bu öznellik hali.

    APOLİTİĞİN POLİTİK ÖZNEYE DÖNÜŞMESİ

    Apolitik, ilk bakışta Türk olmayabilir, ama gerektiğinde ve egemenler Türklüğün altını kalınca çizdiği zaman en koyu Türk olup çıkar. Apolitik, karşınıza ilk çıktığında Müslüman da olmayabilir, ama egemen ve egemenin makbul dinbazlarının dindarlığa dair getirdiği tanımlar, geniş kitlelerin önünde yerli yersiz konuşularak temaşa edilmeye başlandığı zaman, din ve inanç apolitiğin hayatının vaz geçilmez unsuru haline gelebilir ve apolitik en koyu dindar olarak çıkabilir karşınıza. Apolitik erkekliğini o kadar da önemsemeyebilir genel olarak; ancak lider masaya yumruğunu vurduğu zaman, erkekliğini gösteren bütün simgesel nesneleri gözüne gözüne soktuğu zaman, apolitiğin erkekliği aklına birden düşüverir ve erkekliğini göstermeye heves edeceği ilk kişiler karısı ya da kızları olur. Apolitiğin anneliği o kadar da mühim bir şey olmayabilir sıradan gündelik hayatında, ancak egemenler, savaşa giden gencecik evlatlar patır patır ölmeye başladığında ve bu ölümlerin nedenini makul bir şekilde açıklamaktan uzak hale geldiğinde, birden bire annelere seslenir “sen ne yüce bir annesin ki eeyy Türk annesi…” diyerek. Bu sesleniş, apolitiğin anneliğini depreştirir ve evlenmeyi, standart bir aile kurmayı, çocuk doğurmayı reddeden bütün kadınlara, hemcinsine ilgi ve aşk duyan bütün erkek ve kadınlara bu annelik konumundan saydırmaya başlar. Apolitik normal koşullarda, etrafında hangi ırktan, hangi dinden hangi mezhepten kişilerin yaşadığına pek de aldırmaz. Elbette her ortalama apolitik yanında yöresinde kendine benzer tiplerin var olmasını ister o başka. Ancak misal küçük üretici bir apolitik çiftçi tarlasında, bağında bahçesinde hangi milletten işçinin çalıştığıyla pek ilgilenmez. Onun ilgilendiği, meyvelerin berelenmeden toplanabilmesi, tarlasının tek bir ot zerresi kalmadan tertemiz çapalanabilmesidir. Bu işlerin eksiksiz ve ucuz yollu yapılması halinde bu işleri kimin eksiksiz yaptığına bakmaz apolitik küçük üretici çiftçi. Onun küçük dünyasında, hayatına giren kişilerin ne ya da kimler olduğunun önemi yoktur. Ne var ki, egemenler arasından bazıları, göçmenleri işaret edip “bunlar ekmeğimizi elimizden alıyor, bunlara hastanelerde en özel muameleler yapılıyor, bunlar ırkımızı, nüfusumuzu, toplumumuzu bozuyor” demeye başladığı zaman, apolitik küçük üretici çiftçinin “Müslüman, Türk ya da vatansever, milliyetçi, yerlici, millici” olduğu aklına düşüverir. İşte bu aklına düşmeyegörsün, apolitik küçük üretici çiftçi en militan ve en yabancı düşmanı politik özneye dönüşüverir.

    HER EGEMENİN ARZU ETTİĞİ POLİTİK ÖZNE: APOLİTİKLER

    Apolitiğin politik kimliği hamur kıvamındadır. Geçtiği ele göre şekil alır. Tam da bu nedenle her egemenin arzu ettiği politik öznedir apolitik. Politikaya bulaşmaz, ama her an girdiği politik kabın şeklini alarak o kabın en ufak bir deliğinden çıkarak akacak yerini hızla bulur. Politikaya bulaşmaz, ama egemenin işaret ettiği düşman politik kimliklere demediğini, etmediğini bırakmaz. Politikaya bulaşmaz, ama egemen düşman bellediği siyasi ya da sivil aktörlere eziyet ederken, kenardan izler, “nasılsa beni ilgilendiren bir durum yok, onlar da o kadar seslerini çıkarmasaymış canım, erken öten horozun başı elbette kesilir” gibi sinik yorumlar yaparaktan. Politikaya bulaşmaz, cesur politik yorumları çoğu zaman dinlemekten ya da okumaktan bile imtina eder, ama egemen “milli çıkar” diye bir olayı tanımladığı anda koşarak destek olabilir. Milli çıkar söz konusu olduğu zaman akan sular durur, “İsrafil surunu urur, mahlûkat yerinden durur”[3]; gerekirse sahte olduğuna aldırmaksızın Dolar yakar, gerekirse en halisinden portakal bıçaklayabilir. Politikaya bulaşmaz, egemenin politika uğruna muarızlarına yaptığı tüm eziyetleri değerlendirirken, egemene kızmak yerine, eziyet görenlere köpürür, hiçbir şey yapamazsa kendi kendine söylenir, kendine bilenir. Çünkü apolitik, potansiyelinde olan fakat bir türlü edimsel hale geçiremediği bütün politik faillik hayallerini içine atmak zorunda kalmıştır. Bu zorunluluk onda bir türlü başa çıkamadığı bir suçluluk duygusuna yol açar. Bu suçluluk duygusuyla başa çıkmanın en kolay yolu ise buna engel olanlarla mücadele etmek değil, onlarla mücadele edenlere düşman kesilmektir. Çünkü insan türü özgür ve mutlu olmayı çok ister, ancak bunun için mücadele etmek zordur. Bu zorlukla baş etmek için mutlu ve özgür olanların mutluluk ve özgürlüğüne haset duyar. Çoğu politik kimliğin temelinde işte bu haset yatar. Apolitik, bu hasedi içinde en çok taşıyan ve biriktiren politik öznedir. Zira apolitik, aslında kendine özgü bir var oluş halini hiç tatmamış, hep bir parazit gibi başka kimliklere tutunma deneyimiyle idare etmek durumunda kalmıştır. Bu nedenle apolitik içinde bitmez tükenmez bir haset ve hınç barındırır. İşte egemenler de apolitik kitlelerin içindeki bu hınç ve haset rezervinden en iyi şekilde yararlanmasını bilirler.

    [1]ChantalMouffe (2010). Siyasal Üzerine, (Çev. Mehmet Ratip), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 19.

    [2]Byung-Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.

    [3] Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nın Türk Köylüsü adlı bölümünden.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kimlik muhasebesi – 2

    “’Ama en kötüsü’ dedi bir diğeri, ‘dini ya da etnik resmi olarak kabul edilmemiş bir başka cemaate ait olmak istemek. Siz kendinizi ‘tanıyorsunuz’ ama yönetenler sizi ‘tanımıyor’. Bu kabul görmeyen cemaatler, listedekiler tarafından asıl tehlike olarak görülüyor’”

    Steven Lukes[1]

    Kimlik muhasebemin ikinci yazısına başka şekilde giriş yapmayı tasarlıyordum. Ülke gündemden gündeme ışık hızıyla koştuğu için tasarladığım şekilde girmek yerine gündem olan bir konuyla girmek zorunda kalıyorum yazıma. Ali Nesin, tanrı tanımaz bir babanın matematik profesörü oğlu. Ben Ali Nesin ile Şirince Matematik Köyü’nde düzenlediğimiz bir atölye çalışması sırasında karşılaşıp bir dost meclisinde sohbetine katıldım. Daha doğrusu o bizim masamıza geldi ve bizim sohbetimize katıldı. Atölye çalışmasına katılan herkes Sevan Nişanyan ile birlikte var ettikleri ve Nişanyan’ın ardından Ali Nesin’in can verdiği bu köye hayranlıkla bakıyordu. Köye 2014’ün sonbahar aylarından birisinde konuk olduk. Bu sırada köyde ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye farklı yaş aralıklarından pek çok öğrenci vardı. Ali Nesin’in etrafı gençler ve çocuklarla sarılıydı. Tıpkı babası Aziz Nesin’in arzu ettiği gibi, gençlere el veriyordu Ali Nesin. İstese Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisinde dolgun maaşla ders verebilecek ve akademik çalışmalarını özgürce sürdürebilecekken, kendini milli eğitimin eğitim sisteminin yarattığı “matematik zordur, matematik gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak?” şeklinde özetlenebilecek önyargılarını kırmaya adamıştı. Yapılan taş evler ve derslikler o kadar doğayla barışıktı ki, balkonlar ve yapılar ağaçlar kesilmeden ağacın büyüdüğü yöne doğru bükülmüştü.

    Ali Nesin kendini o kadar bu köye ve gençlere adamıştı ki, bütün kitaplarını büyük dersliğin kütüphanesine yerleştirmişti. Biz gittiğimizde Sanat Köyü ve Felsefe Köyü adıyla yeni köylerin inşaatları da devam ediyordu. Ali Nesin’le konuşurken, sıra dışı ve bu ülke için fazla liberal bir insan olduğunu çabucak anlıyordunuz. Sohbetin bir yerinde, gençlerin her ihtiyacını karşılamaya çalıştığını, bu konuda sınırının olmadığını dile getirdi. Eğer gençler arasında mescit isteyen olursa, onu da çekinmeden yapacağını dile getirdiğinde bir anlık bir sessizlik oluştu. Bu konuda ciddi olduğunu ısrarla bu cümleyi tekrar etmesinden anladık. Bizim sessizliğimiz AKP gibi siyasal İslamcı bir partinin, üniversiteler dâhil gündelik hayatın her yanını dinselleştirme arzusunun hepimizi boğmakta olmasından kaynaklıydı. Zaten AKP’nin bu arzusu ve girişimlerine bir yıl önce Gezi direnişi gibi bir girişimle tepki verilmişti. Ama AKP bu tepkiyi anlamak yerine arzusunda ısrar etmeye devam ediyordu, o zamandan bu zamana bu arzusundan bir adım geri atmadı. Zaten AKP büyük büyük camiler yapmakta, üniversitelerde alkolü yasaklayıp, taşradaki bütün kampüslere şirazesiz ölçülerde camiler inşa etmekte olduğu için Ali Nesin’in bu ifadesinin hepimize tuhaf gelmesi normaldi belki de. Ama Ali Nesin, babası gibi kendisi inançsız dahi olsa (bunu ben varsayıyorum, kendisi böyle bir şey söylemedi) bütün inançlara saygılı olmanın neden önemli olduğunu bu sıra dışı ifadesiyle dile getiriyordu. Laf olsun diye değil gerçekten de yapardı dediğini. Bu yıldan sonra her ne kadar Felsefe ve Sanat Okullarında ders vermek için gitmeyi çok arzu etsem de koşullar el vermedi bir daha gidemedim Şirince’ye. Belki de dediğini yapmış, Matematik Köyü’nde bir mescit açmıştır Ali Nesin.

    Şirince deneyiminden yaklaşık bir yıl sonra 2015’in Haziran ayında, üniversite sınavında ÖSYM Temsilcisi olarak Mardin’de görevlendirildim. Düşünün beş yılı aşkın bir süredir “terörist” olduğum gerekçesiyle Türkiye sınırları içindeki herhangi özel ya da devlet olmak üzere YÖK’ün sorumluluğundaki bir eğitim kurumunda ders veremeyen ben, ÖSYM’nin yaptığı sınavın selametinden sorumlu olarak görevlendirilebiliyordum bir zamanlar. Hayat ne tuhaf değil mi? Bu sınav için, Mardin ÖSYM Sınav Merkezi benim kontrol ve denetlemem için bana dört okul verdi. Prosedür gereği sınav başlamadan önce okullardan birisine gidiyorduk, bu okulda sınavı salimen başlattıktan sonra, sırasıyla diğer okullarda da işler yolunda mı diye kontrole devam ediyorduk. İş ciddiydi. Benim sayemde belki de birileri soruları çalıp usulsüzlük yapamıyordu. Belki de ben öyle sanıyordum. Sorular kim bilir bu tür sınavların hangi aşamasında çalınıp ilgililerine veriliyordu? Neyse asıl mevzumuz bu değil elbette. Anlatacağım konu bambaşka aslında.

    Birinci okuldaki sınav başladıktan sonra, günün biraz ilerleyen saatleri olmuş, güneş Mezopotamya Ovası’nın tepesine doğru dikilmeye başlamıştı. Tepeye dikilen güneş hem doğada hem de bende harareti arttırmıştı. Üstelik sabah nasılsa bir okuldan diğerine geçiş yaparken bir fırın, dükkân ya da ne bileyim pastaneye denk gelir açlığımı bastıracak bir şeyler bulurum diye düşünerek evine konuk olduğum Artuklu Üniversitesi’nde çalışan akademisyen arkadaşıma zahmet vermemek için kahvaltı yapmadan çıkmıştım evden. İnsan alışkın olduğu hayatın dışında bir yere gidince bildiği alışkanlıklarını devam ettirmek istiyor. Ankara’da olsam, muhtemelen yine aynı düşünceyle evden kahvaltı yapmadan çıkar, dışarıda nefsimi köreltecek bir şeyler bulurum diye umut ederdim, nitekim bulurdum da. Ama Mardin’de hem de Ramazan ayında böyle bir umudun beyhude olduğunu birinci okuldan çıkıp ikinci okulu bulmaya çalışırken karşılaştığım en az üç dükkânın açık olmasına rağmen kapılarının suratıma kapanmasıyla anladım. Üçüncüsü bir fırındı ve fırının vitrini ekmek, pasta ve bilumum hamurlu gıda doluydu. Dükkânın ya sahibi ya da çalışanı olduğunu tahmin ettiğim kişi, havanın ve fırının yarattığı çifte harareti biraz olsun azaltmak için atletle kapıda duruyordu. Ben daha bir şey alacağıma dair niyetimi dahi belli etmeden o benim niyetimi bir müneccim gibi fark etti ve bu niyeti savuşturmanın imanın şartları arasında en vazgeçilmezi olduğuna inanmış bir şekilde “dükkân kapalı” diyerek kapıyı suratıma kapatarak, içeri daldı.

    Bir yandan hararet, bir yandan açlık, bir yandan hayal kırıklığı, bir yandan da yaşadığım bu anlayışsızlığa olan öfkemle baş başa kaldım ve vücudumda kalan son enerji ve tahammülü bu öfkeyi savuşturmaya harcadığım için hem tansiyonum hem de şekerim epeyce düşmüştü. Bunu başımın dönmesi ve elimin ayağımın titremesinden anladım. Bir anlık nefes almak ve kendime gelmek için yolda gördüğüm bir yükseltiye çömeldim, sonra yoluma öfkem burnumda devam ettim. İtiraf edeyim, softalığın en şiddetlisini daha 14’ünde deneyimlemiş bir insan olarak böylesi bir yobazlığı anlamakta epeyce güçlük çektim. Şehrin yerlisi olmadığı her halinden tahmin edilebilecek bir insana hiç değilse misafirperverlik adına böylesi bir davranışın layık görülmeyebileceğini aklımdan geçiriyordum. Bu tahmin, aynı zamanda kişinin “seferi” olduğu gerçeğini de beraberinde getirmez miydi? Fırının kapısını suratıma kapatan ve vitrindeki hamurlu gıdaları benden sakınan kişi hangi inancın gereği böyle davranıyordu? Müslümanlık hani hoşgörü diniydi? Üstelik ben Müslüman olmayabilirdim. Oruç tutmuyor olmam “Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya” niyetli olduğum anlamına mı gelirdi? Belki de bir kronik rahatsızlığım vardı ve oruç tutamıyordum. Belki de o sırada bir hastalığım nedeniyle ilaç kullanmak zorundaydım ve aç karnına o ilacı almam mümkün olmadığı için fenalaşacaktım. Bunların hiç birisinin düşünülmemesi sonucunda önyargıların en kabasına layık görülerek açlıkla mecburi terbiye edilmek nasıl bir inançtır anlamakta epeyce güçlük çektim. Bu düşünceler, o gün de bugün de hala zihnimi kurcalamaya devam ediyor. Neyse merak edenler için bu mevzuyu kapatmadan belirteyim. Sonunda kapalı bir dükkânın kapısında oturan iki adamdan rica minnet dükkânın dışında kalmış meşrubat dolabında bulunan meşrubatlardan satın alıp içerek bir miktar kendime gelebildim. Elbette sıvı dışında herhangi bir katı gıdaya ulaşımım sınav görevim bitip bir market bulana kadar mümkün olmadı.

    Ali Nesin’e geri dönelim. Ali Nesin birkaç gün önce sosyal medyada bir açıklama paylaştı. Nesin Vakfı’nın hesaplarının “izinsiz bağış kampanyası düzenledikleri” gerekçesiyle bloke edildiğini ve bunun kaldırılması için kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyduklarını açıkladı. Açıklamayı ben de okudum ve açıklamada Ali Nesin’in aşırı liberalliği ve nüktedanlığına dair tüm nüvelerini ilk bakışta fark ettim. Çatalca’daki Nesin Köyü’ne komşu gelen İsmail Ağa Cemaati ile ilk karşılaşmaları ve bu karşılaşmanın kendi açısından nasıl içten ve samimi olduğunu anlatan ifadeler bazı çevreler tarafından “yobazlığı şirin göstermek” gerekçesiyle yadırgandı.

    KENDİLERİ DIŞINDA KALAN TÜM KESİMLER TERÖRİZE EDİLİYOR

    Bu yadırgamanın nasıl bir iklimin sonucu ortaya çıktığı çok açık. Yıllardır Sünni İslam’ın yaşama kültürüne dair tüm düsturları toplumun tümünün üstüne her kanaldan boca ediliyor. Yetmiyor, bütün Sünni Müslümanlar, yıllardır koyu Sünni Müslüman bir otokrat tarafından fütursuzca yönetiliyor olmamıza rağmen, hala toplumun en mağduru olmayı başarabiliyorlar. İnanca saygı, dini değerlere karşı nazik olma, oruçlular karşısında hassas davranma, nefislerini gıdıklayan her şeyden rahatsız olma gibi bin bir türlü gerekçeyle toplumun kendileri dışında kalan bütün kesimleri terörize ediliyor. Tek bir gün, bu ülkede başka bir dinden birilerinin de yaşıyor olabileceğine, bazı insanların hatta hiçbir tanrıya inanmayabileceğine, inanıyor olmasına rağmen ibadet etmeyi tercih etmeyebileceğine, ama buna rağmen iyi insan olmak için elinden geleni yapmaya çabalayan milyonlarca insanın bu toplumda yaşıyor olabileceğine dair fikirleri olmadı bu ülkenin mütedeyyin insanlarının. Ellerine geçirdikleri ölçüsüz iktidara rağmen hala nasıl en mağdur bu kişilerin olabildiğini sahiden anlamak mümkün değil. Benim bildiğim inançlı insan, nefsini gıdıklayan ortamdan kendisi uzaklaşır, bu insanlar nefislerini gıdıklayan kadınları yok etmeyi, evlere tıkmayı tercih ediyorlar. Benim bildiğim insanın en büyük savaşı nefsiyledir. Ama bu insanların en büyük savaşı kendileri gibi inanmayan, kendileri gibi yaşamayan, kendileri gibi ilişki kurmayan insanlarla. Benim bildiğim inanç Tanrıyla kul arasında bir meseledir. Ama bu insanların dini tamamen temaşadan ibaret. Benim bildiğim inanç insanın diğer varlıklara bakışını güzelleştirir. Ama benim görebildiğim kadarıyla bu insanlar kendilerine benzemeyeni geçtim, kendileri dışındaki bütün canlılara nefret ve intikam duygusuyla bakıyorlar.

    İşte böylesi bir inanç iklimi birkaç yıl içinde oluşmadı. Karşılıklı nefret ve düşmanlıkla yılların getirdiği bir iklim bu. Böylesi ölümcül kimliklere sarınmış toplumun farklı kesimlerinin tekrar birbirine karşı saygılı ve birbirinin yaşam alanlarını fethedilecek alanlar değil de, barış içinde karşılaşılabilecek alanlar olarak görebilmeleri için inatla ve ısrarla Ali Nesin gibi davranmak gerekiyor. İnançlının inançsıza inançsızın inançlıya karşı bu şekilde saygılı ve içtenlikli davranabileceği iklimin yaratılabilmesi için bu ısrar çok önemli. Ölümden sonra bir ahiretin var olduğuna inanmak ve buna yönelik olarak ibadet etmek insanı iyi insan olmaya yönlendirmeli değil mi? Öbür dünyada cennete ulaşmak arzusuyla bu dünyayı başta kendileri, sonra da kendileri dışındaki herkes için cehenneme çeviren mütedeyyin insanların, inançlarından neşet eden ölümcül kimliklerini tekrar gözden geçirmeleri gerekiyor. Son olarak Ömer Hayyam’ın yüzyıllar öncesinden gelen dizeleriyle yazıma son vereyim:

    “Kim görmüş o cenneti cehennemi?

    Kim gitmiş de getirmiş haberini?

    Kimselerin bilmediği bir dünya

    Özlenmeye korkulmaya değer mi?”

    [1] Steven Lukes (2005). Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması: Bir Düşünce Güldürüsü, (Çev. Fisun M. Demir), Ankara: Bilim ve Sanat, s. 198.

    Yazarın ‘Kimlik muhabesebesi (1)’ yazısına buradan ulaşabilirsiniz:  (https://www.medyaport.net/kimlik-muhasebesi-1-makale,33188.html

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.