İtalya’da faşizm
Emilialı büyük toprak kontlarının asalarından
ve Romalı bankerlerin demir kasalarından
geçip
İL DUÇE’nin dazlak kafasında dank demiş
bir nuuurdur
Taranta – Babu…
Nazım Hikmet
2011 yılı yazın son, güzün ilk günleri. Pisa’dan başlayıp Floransa ve Bologna’yla devam eden turistik seyahatimizin son durağı olan Roma’da gün ışığının yavaş yavaş dünyamızı terk ettiği bir vakitte günün yorgunluğunu atmak için sandalyeleri bir meydana bakan kafeye bir miktar nefes almak için oturmuştuk. Zira Turistliğin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyordu. Kısa süre içinde bir daha gelip görebilmenin belki de mümkün olmayacağı tarihi bir şehrin tüm dokusunu bir nefeste olmasa bile bir kaç nefeste içinize çekmeye çalışıyorsunuz. Haliyle bunun için de koşturmak, koşturmak gerekiyor. Roma’daki geniş meydanları, görkemli yapıları ve üstümüze üstümüze gelen estetik harikalarını üçüncü günün sonunda iyice kanıksadığımız ve artık etrafa ve yukarıya bakmaktan yorulduğumuz için oturduğumuz sandalyelerin yönelmiş olduğu meydanın hangi meydan olduğuna dikkat etmemiştik.
Oturuşumuzun üstünden beş on dakika geçtikten sonra, neredeyse aynı masadaymışız kadar yakınımızdaki yan masada oturan İtalyan Beyefendi tüm sıcakkanlılığıyla sohbetimize karıştı. Türkçeye kulağı aşina olmalı ki, doğrudan Türkiye’nin neresinden geldiğimizi sordu. Konuştuğumuz dilin Türkçe olduğunu anlayacak kadar Türkçeye aşina olmakla beraber elbette soru cümlesi İngilizceydi. Konuşmamız da o dilde devam etti. Elbette biz Türkiyeli insanlar “hemşerim memleket neresi?” sorusuyla sohbete başlamaya alışkın olduğumuz için soruyu yadırgamadık ve söyledik nereden geldiğimizi ve sohbetin keyfine kendimizi bıraktık. Laf lafı açtı konu döndü dolaştı siyasete geldi. İşte o zaman anladık sandalyelerimizin hangi meydana baktığını: PiazzaVenezia. Bu meydanın simgesel önemi elbette sadece Antik Roma tarihinin ünlü meydanlarından birisi olmasından gelmiyordu. PalazzoVenezia adlı sarayın aynı adlı meydana bakan balkonundan geliyordu asıl güncel önemi. Bu balkon İl Duce lakaplı Faşist Lider Mussolini’nin tarihi pek çok konuşmasını çılgın ve heyecanlı kalabalıklar karşısında yaptığı ünlü balkondu. Faşizmi ilan etmesinden, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşına dâhil olduğunu ilan ettiği konuşmasına kadar pek çok konuşma yapmış İl Duce bu geniş meydana bakan balkonda. Sohbetimize bal katan İtalyan Beyefendi, “Mussolini’nin bu meydanda binlerce kişi karşısında ateşli konuşmalar yaptığını hayal edebiliyor musunuz?” diye sordu. Biz de tabi ki o zaman için “yaklaşık on yıldır her seçim sonrası buna benzer balkon konuşmaları dinlemeye alıştığımızı” belirttik. Mamafih bizim ateşli konuşmalar dinlediğimiz balkon böyle tarihi ve estetik bir sarayın değil, nevzuhur ve estetikten yoksun bir parti binasının balkonuydu, ama olsun. Nihayetinde balkon aynı amaca hizmet ediyordu. Beyefendi gülümsedi. “Alışmak en beteri, faşistlerin en iyi bildiği şey mutlak otoriteye kitleleri alıştırmaktır” dedi. Biz anlar gibi olduk. Ama sanırım bugünleri görebilmiş olsaydık İtalyan Beyefendiyi daha net anlardık.
Her tarihsel dönemin kendine has bir ruhu var. Ancak bu ruhu toplumların içine düştüğü bunalımlar önemli ölçüde şekillendiriyor ve bu ruha karakterini veren rejimler küresel olarak yükselip yaygınlaşıyor. Faşizm Birinci Dünya Savaşının yarattığı derin yıkıntının ardından 1919’da ilk defa resmi olarak İtalya’da doğdu. Ancak temsil ettiği siyaset, dünyanın birbirinden uzak köşelerinde eş zamanlı olarak ortaya çıktı; tıpkı günümüzde muhafazakâr popülist liderlerin pıtrak gibi dünyanın dört bir yanında ortaya çıkması ve kitlelerden geniş bir teveccüh görmesi gibi. Farklı saikler ve motivasyonlarla Hindistan, Japonya, Brezilya, Almanya, Arjantin, İspanya gibi birbirinden epeyce uzak ve farklı ülkelerde, ortak bir retoriği ve argümanı paylaşarak popüler oldu faşizm: Modern bir halk egemenliği fikrine yaslanıyor olmakla birlikte, bu egemenliğin, halk adına hareket ettiği iddia edilen bir diktatöre mutlak ve sorgulama yapılmaksızın devredilmesi. Bu devir fikri ise, aşkın hakikat olarak benimsenen mitsel fikirler tarafından da meşrulaştırıldı.[1]
MİTSEL LİDERE İNANMA ÇARESİZLİĞİ
Faşistler halkın iradesinin diktatörde vücut bulduğu bir düzeni arzuluyorlardı. Çünkü diktatör, halkın ne istediğini halktan daha iyi bilen ve halkın iyiliğine hizmet eden birisiydi. Aslında buna inanmak, bilişsel zekâsına, rasyonel davranışına sonsuz bir güven duyulan insan öznesine ilk bakışta ters gibi görünür. Ancak kitlesel kıyımlarla, yıkıcı savaşlarla, ezici bir yoksullukla bütünlüğü ve dayanışma ruhu yok olan bir toplumun kendine ve etrafındaki hiç kimseye güveni kalmamış mensuplarının böyle bir mitsel lidere inanmaktan başka çaresi kalmayabilir. İnsan, çaresizlik anlarında tarihe ve ampirizme dayalı hakikat yerine siyasal mitlere, gerçek olmadığı ayan beyan ortada olan olaylara, düşman olarak belirlenen hedeflere atfedilen insan-lık-dışı nitelemelere inanmayı seçebilir. Bu seçim, düşünmeyi, kafa yormayı, kendini başkası yerine koymayı, dayanışma için kendi çıkarlarından ilk bakışta feragat etmeyi askıya almak anlamına gelir. Çünkü toplum, zannedildiğinden daha karmaşık ve heterojen unsurlardan oluşur. O unsurlar her ne kadar belli kriterlerle kategorize edilmiş olsa da, her kategoriye nasıl davranılması gerektiği de muğlaklığını sürdürür. Hem tek tek toplumun farklı unsurları hem de kategorilerin içine tıkıştırılmış olanların her birisi hakkında bir yargıda bulunmak zaman, emek ve hakkaniyetli bir bakış açısı gerektirir. Bunun yerine iradeyi kendisi adına mutlak şekilde adil davranacağına, kendi çıkarlarını sözde düşmanlara karşı kesin bir şekilde koruyacağına inanılan bir lidere emanet etmek daha kolay gelebilir. İradeyi teslim alan lidere bir de mistik bir güç atfettiniz mi, böylesi bir kaotik ortam içinde konforlu bir şekilde yaşayıp gidersiniz. Ta ki iradenizi emanet ettiğiniz lider ve liderin uyguladığı politikalar sizi mutlak bir açlıkla baş başa bırakana kadar.
LİDER TEMSİL ETTİĞİ BÜTÜN SİMGELERİ BEDENİNDE TEKLEŞTİRİR
İşte o zaman, liderin karizması sorgulanmaya, mitsel gücünden kuşku duyulmaya başlanır. İşte o zaman lider, kendi gücünü mutlak bir otoriteye dayandırmak konusunda sınır tanımamaya başlar. Böyle bir aşamada, en büyük güç ne siyasi otorite, ne askeri ne de bürokratik otoritedir. Otoritesi ve karizmasının kırılganlığı son raddeye ulaşan liderin yegâne gücü yalan söyleme tekelini elinde bulundurma imkânının sınırlarını zorlamasından kaynaklanmaya başlamıştır artık. Bu aşamada lider, temsil ettiği bütün simgeleri tekleştirir ve bedeninde cisimleştirir. Ancak liderin bedeninde cisimleşen devlet, millet, bayrak, vatan gibi bütün tekliklerin varlığı insanın bu dünyada var oluşunun temeli olan karnını doyurma konusu tehlikeye girdiği için kuşkulu hale gelir. Vatan, millet, bayrak, devlet benzeri kavramlar, bunlara inanan ve kutsiyet atfedenlere güvenli bir yaşam ve anlamlı bir gelecek sunduğu sürece bir gerçekliğe tekabül eder. Bu gerçeklik kuşkuyla karşılanmaya başlandığı anda, bu kavramlar ancak yalan tekeli sayesinde kuşkudan arındırılır. İşte tam da bu nedenle lider, tıpkı devletin hukuken şiddet tekeline sahip olmasına benzer şekilde, meşruiyetini yalan tekeline dayandırır. Bu aşamada liderden başka kimsenin yalan söyleme hakkı yoktur. Nasıl ki, devlet, hukuki zemine dayalı şiddet kullanma tekeline sahipse ve bu tekele dayanarak, bireylerin şiddet kullanmasına izin vermiyorsa, lider de hukuki zemine dayalı yalan söyleme tekelini sahiplenir ve kendisinden başka kimsenin yalan söylemesine izin vermez.
LİDER YALANDAN GÜCÜNÜ ALIR
Artık burada devletle, milletle, bayrakla lider arasındaki sınırlar aşılmış, lider dünyadaki bütün sosyolojik ve politik varlıkların bir araya geldiği aşkın bir varlığa dönüşmüştür. Ancak bu aşkınlığın sözde olduğunu unutmamak gerekir. Faşizm zannedildiği gibi, sonsuz bir otorite kaynağına sahip değildir. Otoritesinin yoğunlaştığı ve sınırının aşıldığı nokta, faşizmin en kırılgan noktasıdır. O, varlığını bir süre daha kitlelerin hem otoriteden hem de otorite tarafından korkutulmuş diğerlerinden korkusuna dayandırır. İşte bu nedenle korkunun devam etmesi için yalanın tek elde toplanması gerekir. Lider, tek başına olabilecek bütün büyük yalanları özgürce söyleyebilmeli ki, liderin varlığı sorgulanmasın. Bu aşamada artık liderin yegâne otorite kaynağı, yalanları tek başına söyleyebilme gücüdür.
Finchelstein’a tekrar uzun bir alıntıyla kulak verelim: “Faşistler, hakikat arayışları sırasında metaforları gerçekliğe dönüştürme yoluna başvurdular. Deneyimlerden öğrendikleri bir dünyaya uzaktılar. İdeolojik yalanların içinde hakikate dair hiçbir iz yoktu. Ancak bu yalanları olabildiğince gerçeğe evirmeye çevirdiler. Görüp de beğenmedikleri her şey onlar için asılsızdı. Mussolini için faşizmin temel görevi demokratik sistemin yalanlarını reddetmekti. Demokrasinin yalanına, faşizmin hakikati ile karşı duruyordu. Demokratik yalanlarla faşist hakikatler arasındaki mitsel karşıtlıkta Lider Mussolini için aslolan, enkarnasyon prensibiydi.” AKP iktidarının hem meşruiyetinin, hem muktedirliğinin hem de popülerliğinin giderek daha kırılgan hale geldiği bugünlerde, bütün gücün omnipotent olduğu varsayılan bir lidere yüklenmesi ve bu liderin kendini devletin kendisi olarak ilan etmesi şaşırtıcı değildir. Bir şaşırtıcı olmayan şey de, iktidar ortağı ile birlikte hazırlanan “Dezenformasyon Yasa Teklifi”nin meclis genel kuruluna gönderilmesi ile artık şirazesinden çıkmış “camide bira içtiler ve cami yaktılar” yalanının söylenmesinin paralel zamanlarda gündeme gelmesidir. Bu manidar tesadüf bize çok şey anlatıyor. Birincisi iktidar artık “yalan söylenecekse sadece ben söylerim” diyor. İkinci olarak “benim varlığımı eleştiri, sorgulama, kuşkuya düşürme gibi yol ve yordamlarla inkâr edenleri ben bir anlamda zındık ilan edebilirim” diyor. Üçüncü olarak “çünkü benim söylediğim size yalan görünebilir, ama ben bunların yalan olduğuna dair izleri istediğim şekilde çıkaracağım bir yasayla istediğim şekilde silebilirim” diyor. Dördüncü olarak da “sizlerin gerçeğe dair dile getireceğiniz her şeyi ben böylesi bir keyfi yasayla yalan ilan edebilirim, böylece sizi yalancılıkla suçlayarak bizzat hakikate el koyabilirim, çünkü kimse benim varlığımdan ve kelamımdan sual edemez” diyor. Böylesi bir omnipotent lider profilinin gücünü yaşlı bir bedenin ölmeden önceki “son gürlüğü” gibi okumak gerekir. Yaşlı kişi gençliğinde çok cefa çekmiştir ama ölmeden önce bir huzura ve refaha kavuşmuştur. Ancak bu huzur ve refahın önce geniş halk kitleleri açısından sonra da omnipotent lider açısından bir bedeli vardır. Bu bedeli açlık, sefalet ve baskıyla geniş halk kitleleri ödüyor ve bir süre daha ödeyecek gibi görünüyor. Ancak bu ağır bedelleri ödeyen geniş halk kitleleri, ödedikleri bedelleri misliyle mutlaka hikmetinden sual olunmaz lidere de ödetecektir. Bu çok uzak değildir.
[1]FedericoFinchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 36.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın