Etiket: #hakikat

  • Retorikten Mugalataya AKP Pratikleri

    “Hayaldi, gerçek oldu, Türkiye hazır, hedef 2023”

    Bu söz AKP’nin 2011 seçim beyannamesinden.

    Kimse bu cümleyi duyduğunda her şeyin100 yıllık cumhuriyet için tarihteki en kötü noktaya gideceğini düşünmemişti; ama işte, hayaldi gerçek oldu…

    Orwell, 1984 adlı romanında şöyle yazmış: “Parti size gözünüzün gördüğünü ve kulağınızın duyduğunu inkar etmenizi söyledi. Bu onların son ve en önemli emriydi.”

    Erdoğancılığı bu sözle analiz edebiliriz.

    Öyle ki gerek Erdoğan gerekse yandaşları; Türk siyasi hayatında kendilerine kadarki tüm iktidarları aşacak bir siyasi yalanlar külliyatı oluşturdular; “Erdoğancılık” için “karşıt hakikatler” üreterek bugüne geldiler.

    Erdoğancılığın siyasi form olarak geldiği yer, popülist bir örnek olarak siyasal tarihte yer bulması.

    Yalın Alpay böylesi durumları “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatin ısrarla ve körü körüne kitleler tarafından ölümüne savunulması” olarak yorumluyor.

    Sanırım 20 yılın sonunda tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik olarak gelinen noktayı bir kesim için; Boudrillard’ın “simülakrum” evrenine benzetebiliriz.

    RETORİKLER VE MUGALATA

    Erdoğan’ın “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatler evrenine” ait temel ipuçlarını 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün; en bariz paragrafı: “PARTİMİZ, Temel hak ve özgürlükleri ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli değişikliği yapacaktır.

    Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir. Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

    Bu paragrafı okuduktan sonra, geçtim iyileştirmeyi eskisi gibi ne kaldı diye soruyor insan.

    AKP ve Erdoğan, 2002’de elini korkak alıştırmış olacak ki 2007’de şaha kalkıyor; işte birkaçı: “Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.”( bugün Boğaziçi Akademisyenleri nöbetinin 547. Günü…)

    “…kadınları ilgilendiren yasal ve idari düzenlemeler yapılırken bu örgütlerle işbirliği yapacaktır.” ( bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıktılar)

    “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Tasarısı Taslağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak hazırlanmış olup, önümüzdeki yasama döneminde öncelikle kanunlaştırılacaktır. ( sadece Onur Ayı etkinliklerine, yürüyüşlerine saldırıları, gözaltıları, yasakları düşünürseniz başka söze gerek kalmıyor)

    “Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir. Amacımız toplumumuzu suçun azaldığı, korkunun olmadığı bir barış toplumu haline getirmektir.” (Gezi, Demirtaş, Kavala, Kaftancıoğlu, Çubuk davaları güncel olanlar…)

    “Özgürlük adına güvenliği feda etmek anarşi ve kaosa, güvenlik adına özgürlüğü feda etmek ise otokratik ve diktatoryal rejimlere yol açar. Ülkemiz ve halkımız için bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçirmek önümüzdeki dönemin en temel hedefini oluşturmaya devam edecektir.” ( uzaklara gitmeyin; 2015’ten günümüze kısa bir “AKP ile özgürlükler tarihini” gözlerinizin önünden geçirin lütfen)

    “2013 yılında; Kişi başına geliri 10.000 doları (satın alma gücü paritesine göre 15.000 doları) geçmiş, Milli Geliri 800 milyar dolara ulaşmış, Enflasyonu ‘düşük tek haneye’ indirmiş, İşsizlik oranını daha da düşürmüş, İhracatı 200 milyar doları aşmış, Turizm geliri 40 milyar dolara yaklaşmış, daha güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefliyoruz. 2023 yılında satın alma paritesine göre milli hasıla büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alması ana hedefimizdir”( TÜİK ve Merkez Bankası + Berat Albayrak ve Nebati ‘yi olumlu bir cümlede kullanmak için neler vermezdik.)

    2011 beyannamesini Sedat Bozkurt’un yukarıdaki örnekleri de aldığım, bu yazıyı yazmama da vesile olan 26 Haziran’daki “ Aldatıcı Reklam: AKP Seçim Beyannameleri” adlı yazısından tek cümle ile geçeceğim izninizle: “2023 hedeflerinde 2011 beyannamesine göre kişi başı gelir 25 bin, büyüklük 2 trilyon dolar olarak yer alıyor.”

    2015’te en büyük yalan özelde Kürtlere genelde barış umudu taşıyan, huzur ve refah arayan herkese: “Çözüm Süreci, insan onurunu merkeze alan AK Parti’nin insani kalkınma ve 2023 hedeflerine ulaşmasının önemli dinamiklerinden birisidir. Çözüm süreci, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, tüm ülkemiz için aynı zamanda bir refah sürecidir. Çözüm Süreci, milletimizin ve devletimizin ayaklarına pranga vurmak isteyenlerin, maliyet ödetmek isteyenlerin, oyunlarını bozma hamlesidir. Çözüm Süreci, adaletin tesisi, kalkınmanın devamlılığı için hayata geçirilen insan hakları ve demokrasi odaklı yerli bir girişimdir. AK Parti olarak, 7 Haziran’dan sonra da ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmeyi amaçlayan ve dönemsel bir mesele olarak bakmadığımız Çözüm Sürecini kararlılıkla sürdüreceğiz.”

    Kuşkusuz en özel yalanlarını en sona sakladılar. İşte 2018:

    “Yeni dönemde Meclis daha itibarlı, Hükümet daha güçlü, bağımsız ve tarafsız yargı daha etkin olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte yürütme erkinin kendi içerisindeki fonksiyonları derli toplu ve etkili bir nitelik kazanırken, kuvvetler ayrılığı prensibi daha sağlıklı bir şekilde uygulanma zemini bulacaktır. Yürütmenin daha bütüncül bir yapıyla daha hızlı ve kaliteli hizmet vermesine dayalı yeni yönetim modelinde güçlü bir Meclis yasama faaliyetlerini daha iyi yaparak yürütme üzerindeki sorumluluklarını yerine getirirken, bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşlarımızın adil ve etkin bir şekilde adalet hizmeti alabilmesinin hukuki zeminini oluşturacaktır”

    Şu cümleleri okuduktan sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? “AK Parti, enflasyonla mücadelede çok başarılı bir sicile sahiptir. Uygulayacağımız kararlı politikalar ile enflasyonu yeniden tek haneye indireceğiz.” Bu da 2018’den…

    Binali Yıldırım Dünya Ormancılık Günü’nde 4 milyar ağaç diktik dedi ve ekledi: “İnanmayan gitsin saysın.”

    İşte AKP’nin kerameti böylesi nice cümlelerde saklıydı. Güç oldu, geç anladık çoğumuz.

    YALAN MI, İDEOLOJİK HAT MI?

    Erdoğan ve inananlarının ülkenin anayasası ve uluslararası hukukla sıklıkla ters düşmesi, temsil ettiği siyasal otoriter uç, çarpıtılmış şanlı geçmişin tekerrür edeceğine dair uydurma gelecek tahayyülü Erdoğan’ın varacağı noktayı işaret ediyor.

    Bugün hem Erdoğan’a hem de onun yalan söylemekten imtina etmeyen ekibi ve yandaşlarının yaptıklarına alaycı, küçümseyici, hafife alan açıklamalar getirmek; ilerideki tutumlarına dair hoşumuza gitmeyecek, bugün dillendirmekten çekindiğimiz şeyle yüzleşmekten bizi korumayacaktır.

    Reddettiğimiz şey, kendi hakikatimiz, kendi kaderimiz biraz da…

    Erdoğan’la mücadele, onun siyasi gündemini doğru okumaktan geçiyor.

    Ülkenin geleceği için gerçekçi ve sağlıklı politikalar geliştirmek, onu seçimde yenmek için önemli.

    Yalan; Erdoğan ve yandaşlarının sığındıkları bir şey değil, neredeyse kutsallığında tereddüt edilmeyen (“artık liderin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.” diye açıklıyor Yalın Alpay bu durumu) liderin etrafında üretilmiş “karşı hakikatin” bir siyasi gelenek olarak inşa edilmiş ve bize gelecek olarak dayatılacak olması.

    Erdoğan’ın varlığı yandaşlarında -abartılı gelebilir- dinin esaslarından birine dönüştüğünü bile göremedik. Gördüğümüzde de bir grubun hezeyanları olarak yorumladık.

    Başbakanlığın Davutoğlu’na Allah tarafından verildiğini tebliğ edenlerde, Binali Yıldırım’a oy vermeyenleri “dindar olmamak, haram-helal bilmemekle suçlayanlarda, CHP seçmenini “fetva alanına girmiyor” diye tekfir edip, HDP için “Allah partilerini ilhak eylesin. Rey verenlerin bütün ellerini iptal eylesin, kurutsun” diyenlerde Erdoğan’ı bugüne taşıyan motivasyonu görmedik.

    Uzatılabilir örneklerle; ama gerek yok, bunlar yeter…

    Federico Finchelstein, “En büyük faşist yalan, diktatörlüğün demokrasinin en hakiki biçimi olduğu fikriydi.” der ve sürdürür:

    “Diğer faşist yalanlarda olduğu gibi bunda da uydurulmuş hakikat ampirik gerçekliğin yerini aldı.

    Gerçeklik perspektifinden bakıldığında bu tür bir ideolojinin mahsulü asla doğru olamazdı.

    Bu en basit ifadeyle yanlıştı; ancak faşistler yalanlarının daha derin hakikatlerin kanıtları olduğuna inanıyorlardı.

    Gerçek delilleri reddediyorlar ve bu delillerin yerine liderlerine ve savundukları totaliter ideolojiye duydukları derin ve neredeyse dinsel bir inancı koyuyorlardı.

    Lider ve ideoloji onlar için mutlak hakikatin kanıtıydı.

    Faşistler yalanları konusunda sinik değildi; onlar gerçekten inanmak istediler ve inandılar.”

    Farkında olmadığımız ya da hafife aldığımız şey; Erdoğan ve yandaşlarının yalanlar üzerinden bize ulaştırdıkları mesajlarının içeriklerine bizim çoğu zaman ideolojik bağlamıyla bakmadığımız gerçeği.

    Biz, onların bir siyaset tarzı olarak yalanı benimsediğini düşünüyoruz ve bunu da kolay alt edilebilir, gülünç durumlar olarak yorumluyoruz. Oysa yoğunlaşmak gereken yer, bu politikalarının getireceği yıkıcı sonuçlar.

    Mitomaniye vardığını düşündüğümüz bu anormal halin faşizme giden siyasi /ideolojik yol ile açıklanıyor olmasını çoğumuz görmüyoruz.

    Erdoğan gibi liderlerin hep bir ajandaya sahip olduğu tarihsel gerçeği ve bunlara karşı etkili bir muhalefet geliştirmenin farkında mıyız, emin değilim.

    Erdoğan‘ın aleyhine olan yargı kararlarını tanımaması, lehine olanı adaletin tecellisi olarak yorumlaması; cumhur ittifakı dışındaki diğer tüm muhalefeti terörle ilişkilendirmesi, hakaretleri bize yakın gelecekte yaşayabileceğimiz bir şeyler hakkında ip uçları veriyor.

    Bu ipuçları; Erdoğan’ın popülist siyasetinde “rasyonelliğin, duygulara; çeşitliliğin, tek sesliliğe; özgürlüğün, otokrasiye sürüklendiğini” gösteriyor.

    “Kontrolü kaybetti, gideceğini gördüğü için öfkeleniyor, az kaldı, geliyor gelmekte olan”a benzer şeyler söyleyip, bütün bunlardaki ideolojik hattın altında yatan faşist hakikati görmeyen rehavete ermiş muhaliflik, popülist bir liderin evrileceği yeri de doğru teşhis edemez.

    Henüz yaftalanmayanlarımız; çok yakın bir gelecekte “halk düşmanı, vatan haini, terörist, işbirlikçi, bölücü, ajan, casus, dış mihrakların uşağı ve seçkinci” gibi sıfatlarla yaftalanabiliriz.

    Erdoğan’la Putin’i, Bolsonaro’yu, Orban’ı bugün ortaklaştıran “yalanları ve hakikatler” evreni, siyasetin bu olağan dışı halinde kafası biraz karışacak muhalefetle, onu tarihte kaldığını düşündüğümüz diktatörlük evreniyle de ortaklaştırabilir.

    Erdoğan’ın iktidarı için “muhafazakar demokrat” dediğimiz günlerden bugüne geldik, unutmayalım.

    Yine Finchelstein’dan hatırlayalım; “Hitler’i acınası, dürtüsel hareket eden bir şarlatan olarak siyasi denklemden çıkaranlar”, Hitler “yeni gerçeklikler yarattıkça dünyayı da gittikçe söylediği yalanlara benzettiğinde” ağır bedeller ödemek durumumda kalacaklarını çok geç fark ettiler.

    DEMİRTAŞ YANILIYOR

    Yeri gelmişken yazının burasında Selahattin Demirtaş’ın son yazısı üzerinden seçimlerin yapılmayacağı ya da Erdoğan’ın kazanamayacağı bir seçime girmeyeceği, aday olmayacağı düşüncesini de anlamsız buluyorum. Zira buraya kadar anlattıklarımızla bu durum çelişirdi.

    Erdoğan gibi popülizmin zirvesini yaşayan bir lider için seçimler, kendisine atfedilen tüm üstünlüğü pekiştirdiği için vazgeçilmez.

    Çünkü seçimler onun ekonomi, siyaset, kültür, sosyal bilimler, tarih vs düzlemde ortaya attığı bilgisinin teyidi ve meşruiyet zemini için çok önemli. Onu var eden şey seçimler oldu.

    Seçimden kaçmak taşıyabileceği bir yük değil. Popülist siyasetinin “son büyük savaşı olarak tahayyül ettiği karşılaşmadan” kaçmayacaktır.

    Erdoğan; seçimlerle tek gerçek temsilcisi olduğuna inandığı, ona gücünü bahşeden milletine sığındı hep.

    Hukuk tanımazlığının da, küfrünün de meşruiyetini seçimlerle temsilcisi olduğunu söylediği millete dayandırdı.

    Popülist hükümranlığının onayını milletinden seçimlerle aldı.

    Erdoğan ve etrafındakiler söylediklerinin yalan olduğunu bilse dahi 20 yıllık iktidarında imal ettiği kitlesi; Erdoğan’ın söylediklerinde kendi inançlarını, savlarını ve hayallerini gördüğü için liderlerinin sürekli tutarsızlıklarını; boşa çıkmış iç siyaset, nerdeyse gün aşırı değişen dış siyaset ve başarısız, temelsiz ekonomi yönetimi konusunda söylediklerini yalan olarak algılamıyor.

    Küçümsediğim için söylemiyorum ama; hakikatlerle değil duygusal algılarla imal edilmiş bir evrende yaşatılan bir kitle; “siyasi kararlarını akıl yürütme ile değil duygusal dolayımları aracılığıyla verdiği için” retorikten safsataya uzanan AKP’nin iktidar pratiğini yaşıyoruz.

    “Hakikatin önemsizleşmesi döneminde hiçbir konuda terazisi şaşmayan bu bilge kitlenin iradesi her şeyin üzerinde tutulur ve siyaseten yapılan her şey bu bilge kitle aracılığıyla meşrulaştırılır” ya, hep öyle yaptı Erdoğan.

    Kuşkusuz bu meşruiyet süreci de bir anda olmadı.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz seçim beyannameleri arasındaki süreçte toplumdaki rasyoneli irrasyonele dönüştürmek için epey zamanı oldu Erdoğan ve partisinin.

    Keyes’in tabiriyle “yalanlara alışan kitleler artık siyasilerin yalan söylemesini umursamayan” bir noktaya geldiler, getirildiler.

    Geçen yazımda değinmiştim: “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyordu Hannah Arendt.

    İşte Erdoğan da 20 yılda sadece yalandan mamül kendi karşıt hakikatini kurmadı; esas amacı olan “kitlelerde hakikate karşı güvensizlik yaratmak ve mümkünse ortak paydada birleşilebilecek bir hakikatin olmadığı kanaatini yerleştirmeyi” başardı.

    20 yılda “kendi kanaatlerini besleyen “gerçek halk” ve AKP arasında bir bütünleşme inşa edildi.

    Erdoğan her seferinde faşizmden farkını, iktidarını meşrulaştırma kaynağı olarak gördüğü “gerçek halk”a başvurarak oluşturdu.

    Öyle ya, ona faşist diyemiyorsak seçime izin verdiği için…

    Seçim Erdoğan’ın yaratılmış hakikatinde hala başat rol…

    Ondan vazgeçeceği zamanlarda değiliz henüz.

    Ama yalanın siyasi norm halini aldığı, Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “ne söylüyorlarsa tersini yaptıkları, ne yapıyorlarsa tersini söyledikleri”, hakikatin önemsizleştiği “pre-faşizm” dönemindeyiz.

  • Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet, tek YALAN

    İtalya’da faşizm
    Emilialı büyük toprak kontlarının asalarından
    ve Romalı bankerlerin demir kasalarından
    geçip
    İL DUÇE’nin dazlak kafasında dank demiş
    bir nuuurdur
    Taranta – Babu…

    Nazım Hikmet

    2011 yılı yazın son, güzün ilk günleri. Pisa’dan başlayıp Floransa ve Bologna’yla devam eden turistik seyahatimizin son durağı olan Roma’da gün ışığının yavaş yavaş dünyamızı terk ettiği bir vakitte günün yorgunluğunu atmak için sandalyeleri bir meydana bakan kafeye bir miktar nefes almak için oturmuştuk. Zira Turistliğin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyordu. Kısa süre içinde bir daha gelip görebilmenin belki de mümkün olmayacağı tarihi bir şehrin tüm dokusunu bir nefeste olmasa bile bir kaç nefeste içinize çekmeye çalışıyorsunuz. Haliyle bunun için de koşturmak, koşturmak gerekiyor. Roma’daki geniş meydanları, görkemli yapıları ve üstümüze üstümüze gelen estetik harikalarını üçüncü günün sonunda iyice kanıksadığımız ve artık etrafa ve yukarıya bakmaktan yorulduğumuz için oturduğumuz sandalyelerin yönelmiş olduğu meydanın hangi meydan olduğuna dikkat etmemiştik.

    Oturuşumuzun üstünden beş on dakika geçtikten sonra, neredeyse aynı masadaymışız kadar yakınımızdaki yan masada oturan İtalyan Beyefendi tüm sıcakkanlılığıyla sohbetimize karıştı. Türkçeye kulağı aşina olmalı ki, doğrudan Türkiye’nin neresinden geldiğimizi sordu. Konuştuğumuz dilin Türkçe olduğunu anlayacak kadar Türkçeye aşina olmakla beraber elbette soru cümlesi İngilizceydi. Konuşmamız da o dilde devam etti. Elbette biz Türkiyeli insanlar “hemşerim memleket neresi?” sorusuyla sohbete başlamaya alışkın olduğumuz için soruyu yadırgamadık ve söyledik nereden geldiğimizi ve sohbetin keyfine kendimizi bıraktık. Laf lafı açtı konu döndü dolaştı siyasete geldi. İşte o zaman anladık sandalyelerimizin hangi meydana baktığını: PiazzaVenezia. Bu meydanın simgesel önemi elbette sadece Antik Roma tarihinin ünlü meydanlarından birisi olmasından gelmiyordu. PalazzoVenezia adlı sarayın aynı adlı meydana bakan balkonundan geliyordu asıl güncel önemi. Bu balkon İl Duce lakaplı Faşist Lider Mussolini’nin tarihi pek çok konuşmasını çılgın ve heyecanlı kalabalıklar karşısında yaptığı ünlü balkondu. Faşizmi ilan etmesinden, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşına dâhil olduğunu ilan ettiği konuşmasına kadar pek çok konuşma yapmış İl Duce bu geniş meydana bakan balkonda. Sohbetimize bal katan İtalyan Beyefendi, “Mussolini’nin bu meydanda binlerce kişi karşısında ateşli konuşmalar yaptığını hayal edebiliyor musunuz?” diye sordu. Biz de tabi ki o zaman için “yaklaşık on yıldır her seçim sonrası buna benzer balkon konuşmaları dinlemeye alıştığımızı” belirttik. Mamafih bizim ateşli konuşmalar dinlediğimiz balkon böyle tarihi ve estetik bir sarayın değil, nevzuhur ve estetikten yoksun bir parti binasının balkonuydu, ama olsun. Nihayetinde balkon aynı amaca hizmet ediyordu. Beyefendi gülümsedi. “Alışmak en beteri, faşistlerin en iyi bildiği şey mutlak otoriteye kitleleri alıştırmaktır” dedi. Biz anlar gibi olduk. Ama sanırım bugünleri görebilmiş olsaydık İtalyan Beyefendiyi daha net anlardık.

    Her tarihsel dönemin kendine has bir ruhu var. Ancak bu ruhu toplumların içine düştüğü bunalımlar önemli ölçüde şekillendiriyor ve bu ruha karakterini veren rejimler küresel olarak yükselip yaygınlaşıyor. Faşizm Birinci Dünya Savaşının yarattığı derin yıkıntının ardından 1919’da ilk defa resmi olarak İtalya’da doğdu. Ancak temsil ettiği siyaset, dünyanın birbirinden uzak köşelerinde eş zamanlı olarak ortaya çıktı; tıpkı günümüzde muhafazakâr popülist liderlerin pıtrak gibi dünyanın dört bir yanında ortaya çıkması ve kitlelerden geniş bir teveccüh görmesi gibi. Farklı saikler ve motivasyonlarla Hindistan, Japonya, Brezilya, Almanya, Arjantin, İspanya gibi birbirinden epeyce uzak ve farklı ülkelerde, ortak bir retoriği ve argümanı paylaşarak popüler oldu faşizm: Modern bir halk egemenliği fikrine yaslanıyor olmakla birlikte, bu egemenliğin, halk adına hareket ettiği iddia edilen bir diktatöre mutlak ve sorgulama yapılmaksızın devredilmesi. Bu devir fikri ise, aşkın hakikat olarak benimsenen mitsel fikirler tarafından da meşrulaştırıldı.[1]

    MİTSEL LİDERE İNANMA ÇARESİZLİĞİ

    Faşistler halkın iradesinin diktatörde vücut bulduğu bir düzeni arzuluyorlardı. Çünkü diktatör, halkın ne istediğini halktan daha iyi bilen ve halkın iyiliğine hizmet eden birisiydi. Aslında buna inanmak, bilişsel zekâsına, rasyonel davranışına sonsuz bir güven duyulan insan öznesine ilk bakışta ters gibi görünür. Ancak kitlesel kıyımlarla, yıkıcı savaşlarla, ezici bir yoksullukla bütünlüğü ve dayanışma ruhu yok olan bir toplumun kendine ve etrafındaki hiç kimseye güveni kalmamış mensuplarının böyle bir mitsel lidere inanmaktan başka çaresi kalmayabilir. İnsan, çaresizlik anlarında tarihe ve ampirizme dayalı hakikat yerine siyasal mitlere, gerçek olmadığı ayan beyan ortada olan olaylara, düşman olarak belirlenen hedeflere atfedilen insan-lık-dışı nitelemelere inanmayı seçebilir. Bu seçim, düşünmeyi, kafa yormayı, kendini başkası yerine koymayı, dayanışma için kendi çıkarlarından ilk bakışta feragat etmeyi askıya almak anlamına gelir. Çünkü toplum, zannedildiğinden daha karmaşık ve heterojen unsurlardan oluşur. O unsurlar her ne kadar belli kriterlerle kategorize edilmiş olsa da, her kategoriye nasıl davranılması gerektiği de muğlaklığını sürdürür. Hem tek tek toplumun farklı unsurları hem de kategorilerin içine tıkıştırılmış olanların her birisi hakkında bir yargıda bulunmak zaman, emek ve hakkaniyetli bir bakış açısı gerektirir. Bunun yerine iradeyi kendisi adına mutlak şekilde adil davranacağına, kendi çıkarlarını sözde düşmanlara karşı kesin bir şekilde koruyacağına inanılan bir lidere emanet etmek daha kolay gelebilir. İradeyi teslim alan lidere bir de mistik bir güç atfettiniz mi, böylesi bir kaotik ortam içinde konforlu bir şekilde yaşayıp gidersiniz. Ta ki iradenizi emanet ettiğiniz lider ve liderin uyguladığı politikalar sizi mutlak bir açlıkla baş başa bırakana kadar.

    LİDER TEMSİL ETTİĞİ BÜTÜN SİMGELERİ BEDENİNDE TEKLEŞTİRİR

    İşte o zaman, liderin karizması sorgulanmaya, mitsel gücünden kuşku duyulmaya başlanır. İşte o zaman lider, kendi gücünü mutlak bir otoriteye dayandırmak konusunda sınır tanımamaya başlar. Böyle bir aşamada, en büyük güç ne siyasi otorite, ne askeri ne de bürokratik otoritedir. Otoritesi ve karizmasının kırılganlığı son raddeye ulaşan liderin yegâne gücü yalan söyleme tekelini elinde bulundurma imkânının sınırlarını zorlamasından kaynaklanmaya başlamıştır artık. Bu aşamada lider, temsil ettiği bütün simgeleri tekleştirir ve bedeninde cisimleştirir. Ancak liderin bedeninde cisimleşen devlet, millet, bayrak, vatan gibi bütün tekliklerin varlığı insanın bu dünyada var oluşunun temeli olan karnını doyurma konusu tehlikeye girdiği için kuşkulu hale gelir. Vatan, millet, bayrak, devlet benzeri kavramlar, bunlara inanan ve kutsiyet atfedenlere güvenli bir yaşam ve anlamlı bir gelecek sunduğu sürece bir gerçekliğe tekabül eder. Bu gerçeklik kuşkuyla karşılanmaya başlandığı anda, bu kavramlar ancak yalan tekeli sayesinde kuşkudan arındırılır. İşte tam da bu nedenle lider, tıpkı devletin hukuken şiddet tekeline sahip olmasına benzer şekilde, meşruiyetini yalan tekeline dayandırır. Bu aşamada liderden başka kimsenin yalan söyleme hakkı yoktur. Nasıl ki, devlet, hukuki zemine dayalı şiddet kullanma tekeline sahipse ve bu tekele dayanarak, bireylerin şiddet kullanmasına izin vermiyorsa, lider de hukuki zemine dayalı yalan söyleme tekelini sahiplenir ve kendisinden başka kimsenin yalan söylemesine izin vermez.

    LİDER YALANDAN GÜCÜNÜ ALIR

    Artık burada devletle, milletle, bayrakla lider arasındaki sınırlar aşılmış, lider dünyadaki bütün sosyolojik ve politik varlıkların bir araya geldiği aşkın bir varlığa dönüşmüştür. Ancak bu aşkınlığın sözde olduğunu unutmamak gerekir. Faşizm zannedildiği gibi, sonsuz bir otorite kaynağına sahip değildir. Otoritesinin yoğunlaştığı ve sınırının aşıldığı nokta, faşizmin en kırılgan noktasıdır. O, varlığını bir süre daha kitlelerin hem otoriteden hem de otorite tarafından korkutulmuş diğerlerinden korkusuna dayandırır. İşte bu nedenle korkunun devam etmesi için yalanın tek elde toplanması gerekir. Lider, tek başına olabilecek bütün büyük yalanları özgürce söyleyebilmeli ki, liderin varlığı sorgulanmasın. Bu aşamada artık liderin yegâne otorite kaynağı, yalanları tek başına söyleyebilme gücüdür.

    Finchelstein’a tekrar uzun bir alıntıyla kulak verelim: “Faşistler, hakikat arayışları sırasında metaforları gerçekliğe dönüştürme yoluna başvurdular. Deneyimlerden öğrendikleri bir dünyaya uzaktılar. İdeolojik yalanların içinde hakikate dair hiçbir iz yoktu. Ancak bu yalanları olabildiğince gerçeğe evirmeye çevirdiler. Görüp de beğenmedikleri her şey onlar için asılsızdı. Mussolini için faşizmin temel görevi demokratik sistemin yalanlarını reddetmekti. Demokrasinin yalanına, faşizmin hakikati ile karşı duruyordu. Demokratik yalanlarla faşist hakikatler arasındaki mitsel karşıtlıkta Lider Mussolini için aslolan, enkarnasyon prensibiydi.” AKP iktidarının hem meşruiyetinin, hem muktedirliğinin hem de popülerliğinin giderek daha kırılgan hale geldiği bugünlerde, bütün gücün omnipotent olduğu varsayılan bir lidere yüklenmesi ve bu liderin kendini devletin kendisi olarak ilan etmesi şaşırtıcı değildir. Bir şaşırtıcı olmayan şey de, iktidar ortağı ile birlikte hazırlanan “Dezenformasyon Yasa Teklifi”nin meclis genel kuruluna gönderilmesi ile artık şirazesinden çıkmış “camide bira içtiler ve cami yaktılar” yalanının söylenmesinin paralel zamanlarda gündeme gelmesidir. Bu manidar tesadüf bize çok şey anlatıyor. Birincisi iktidar artık “yalan söylenecekse sadece ben söylerim” diyor. İkinci olarak “benim varlığımı eleştiri, sorgulama, kuşkuya düşürme gibi yol ve yordamlarla inkâr edenleri ben bir anlamda zındık ilan edebilirim” diyor. Üçüncü olarak “çünkü benim söylediğim size yalan görünebilir, ama ben bunların yalan olduğuna dair izleri istediğim şekilde çıkaracağım bir yasayla istediğim şekilde silebilirim” diyor. Dördüncü olarak da “sizlerin gerçeğe dair dile getireceğiniz her şeyi ben böylesi bir keyfi yasayla yalan ilan edebilirim, böylece sizi yalancılıkla suçlayarak bizzat hakikate el koyabilirim, çünkü kimse benim varlığımdan ve kelamımdan sual edemez” diyor. Böylesi bir omnipotent lider profilinin gücünü yaşlı bir bedenin ölmeden önceki “son gürlüğü” gibi okumak gerekir. Yaşlı kişi gençliğinde çok cefa çekmiştir ama ölmeden önce bir huzura ve refaha kavuşmuştur. Ancak bu huzur ve refahın önce geniş halk kitleleri açısından sonra da omnipotent lider açısından bir bedeli vardır. Bu bedeli açlık, sefalet ve baskıyla geniş halk kitleleri ödüyor ve bir süre daha ödeyecek gibi görünüyor. Ancak bu ağır bedelleri ödeyen geniş halk kitleleri, ödedikleri bedelleri misliyle mutlaka hikmetinden sual olunmaz lidere de ödetecektir. Bu çok uzak değildir.

    [1]FedericoFinchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Hakikat Sonrası Simülasyonu

    Salih Cem

    Hitler’in sağ kolu Goebbels’in çok bilinen propaganda tekniklerinden miras, birkaç kelimeyle ifade edilecek kadar basitleştirilmiş özleri (sloganları) ve yüksek frekansta (sürekli tekrar) iletmeye dayanan “parlak” propaganda tekniği, savaş sonrasında da dünyanın pek çok yerindeki pazarlamacılar, reklamcılar, iletişimciler ve elbette siyasetçiler tarafından şehvetle kullanıldı.

    Kitleleri herhangi bir fikre -bir markaya ya da bir yalana- ikna etmek için adeta sihirli bir yol öneren bu teknik 2016 yılında İngiltere’de yapılan Brexit referandumu sırasında sıkça kullanılmaya başlanan “hakikat sonrası” (post-truth) kavramının da ilk tohumu olarak görülebilir.

    Trump’ın ipini salan ABD başkanlık seçimleri sonrası bir siyaset yapma yöntemi ve siyasi kültür tanımı olarak iyice benimsenen “hakikat sonrası” kavramı, gücünü siyasi argümanların herhangi bir nesnel olgusal gerçekliğe dayanma zorunluluğu olmaksızın üretilebilmesinden, tümüyle duygular ve birtakım vehimlerle büyük kitleleri kolayca harekete geçirebilme konforundan alıyor.

    Oxford Sözlüğü tarafından 2016’da yılın sözcüğü olarak da seçilen bu “kullanışlı” kavram, kısa sürede siyasi partiler ve siyaset yapıcı kurumların kullanımına özel olmakla kalmadı. Tek tek bireyler ve gruplar için de olaylara, olgulara, tanıklıklara, belgelere dayalı nesnel gerçekleri görmezden gelen veya bizatihi bağlamından saptıran bir algılama biçiminin de yaygınlaşmasına neden oldu.

    Doğrudan ve sadece öznel izlenim ve duygularla yetinen bu “basit” algılama şekli aynı zamanda siyasetin propaganda ve iletişimin de zemini haline geldi. İnternetin yaygınlaşması, sosyal medyanın gelişmesiyle “zenginleşen” siyasi iletişim enstrümanları bu doğrudan, basit, yüzeysel ve hızlı etki yaratan yeni algılama biçimini iyiden iyiye güçlendirdi.

    İnsanların birbiriyle siyasete dair herhangi bir konuyu eni konu tartışması imkansızlaşmaya başladı. Siyasi tartışma veya polemiğin doğal çıktılarından biri olması gereken “zihinsel zenginleşme”, artık üretilmeyen, üretilse bile talebi olmayan demode bir ürüne dönüştü.

    Herkesin hayatını ve geleceğini belirleyen büyük kararlar insanlara seyreltilmiş argümanlara dayanan basit sorular sorarak alınmaya başlandı. Toplumlara sadece iki seçeneğe indirgenen siyasi kararlar dayatıldı. O mu, bu mu? Şu mu, diğeri mi? Evet mi, hayır mı? Cumhur mu, millet mi?

    Nefes almak ve çalışmaktan başka hiçbir şey yapmaya fırsatı olmayan çoğunluk, bu pratik siyaset biçimini benimsedi ve kolayca ayak uydurdu.

    Türkiye’nin muhalefeti de bu basitliğe kısa sürede uyum sağladı.

    Hakikat sonrasının siyaseti hem muhalefetin kendi arasındaki hem de iktidar ile arasında olması gereken mesafeyi ortadan kaldırdı. Tanımı gereği iktidarın statükoyu, muhalefetin değişimi temsil etmesi gerekirken, Türkiye’de iktidar ve muhalefet arasındaki kavramsal (ideolojik) uzaklık fark yaratmayan mesafelere indi. Özellikle milli güvenlik alanı söz konusu olduğunda, özellikle iktidar tarafından şeytanlaştırılan bir kurumsal yapı söz konusu olduğunda… Farklı düşünse de aynı davranıyor.  Mesela, Anayasaya aykırı olduğunu biliyor ama evet diyor

    Böyle bakınca Türkiye, iktidarıyla muhalefetiyle sanki tek bir parti tarafından yönetiliyor. Tek bir parti, tek bir yaşam biçimi, tek bir anlayış…

    Bu tekliğin parçası olmaktan vazgeçmeyen muhalefet, böylece iktidarı devirip yerine geçme isteğinde yeterince inandırıcı olamıyor, samimi bulunmuyor. Yeni argüman ve söylem üretmekte, kitleler üzerinde heyecanlar, dönüştürücü bir fikir ve duygu birliği yaratmakta zorlanıyor.

    Muhalefet insanların gelecek kaygıları, duyguları, bilinçaltı korkuları ve en önemlisi umutları ile ilgilenmeden, insanların onlara ilişkin geçmiş kanaatlerini yok sayarak, iletişimin değişen yol ve yöntemlerini umursamadan oturdukları yerden ya da kürsülerden tek taraflı konuşup durmayı tercih ediyor. İnsanlara durmadan her şeyin ne kadar kötü durumda olduğunu hatırlatıyor.

    Ali Babacan ülkenin bugünkü durumdan kendine düşen payı üstlenmekten kaçınıyor.

    Ahmet Davutoğlu henüz barış akademisyenlerinden dahi özür dilemiş değil.

    Meral Akşener ne deve ne kuş misali kendine merkezde bir yer arıyor.

    Selahattin Demirtaş dört yıldır hapiste, sesi duyulmuyor.

    Temel Karamollaoğlu bir görünüp bir kayboluyor.

    Kemal Kılıçdaroğlu kararsız bir öfkeyle dertleri birtakım listelerle sıralıyor.

    Sosyal medyada sıradan insanlar gibi sızlanıp duruyorlar. Siyaseti ve iletişimi gündelik sorunların hay huyuna indirgeyip, işlerini yapmış sayıyorlar.

    Aynılaşmanın konforlu alanında, siyasi iletişim becerisinden yoksun haliyle muhalefet, hakikat sonrasının gerçeklerden yalanlar, yalanlardan gerçeklikler üretmeye dayanan bu siyasi kuraklığını besliyor.

    Ve bu haliyle muhalefet çok uzun zamandır iktidarın, muhalefetin kendisini bir siyasi iletişim enstrümanı olarak kullandığını göremiyor. Böylece bu kullanışlı haliyle muhalefet kendi kendini vuruyor.

    Oysa siyaset çoktandır partilerin ve örgütlerin tekelinden çıkmış durumda. Herkes oturduğu yerden telefonuyla siyasetin doğrudan bir parçası ve belirleyeni olabiliyor. Bu doğrudanlık başta CHP olmak üzere muhalefete sayısız olanaklar ve benzersiz fırsatlar sunuyor.

    Artık hakikat sonrasının dayattığı simülasyon siyasetinin büyüsünden sıyrılıp, hakikatlerle ilgilenmeye cesaret etmeleri gerekiyor.

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.