Etiket: #faşizm

  • Retorikten Mugalataya AKP Pratikleri

    “Hayaldi, gerçek oldu, Türkiye hazır, hedef 2023”

    Bu söz AKP’nin 2011 seçim beyannamesinden.

    Kimse bu cümleyi duyduğunda her şeyin100 yıllık cumhuriyet için tarihteki en kötü noktaya gideceğini düşünmemişti; ama işte, hayaldi gerçek oldu…

    Orwell, 1984 adlı romanında şöyle yazmış: “Parti size gözünüzün gördüğünü ve kulağınızın duyduğunu inkar etmenizi söyledi. Bu onların son ve en önemli emriydi.”

    Erdoğancılığı bu sözle analiz edebiliriz.

    Öyle ki gerek Erdoğan gerekse yandaşları; Türk siyasi hayatında kendilerine kadarki tüm iktidarları aşacak bir siyasi yalanlar külliyatı oluşturdular; “Erdoğancılık” için “karşıt hakikatler” üreterek bugüne geldiler.

    Erdoğancılığın siyasi form olarak geldiği yer, popülist bir örnek olarak siyasal tarihte yer bulması.

    Yalın Alpay böylesi durumları “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatin ısrarla ve körü körüne kitleler tarafından ölümüne savunulması” olarak yorumluyor.

    Sanırım 20 yılın sonunda tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik olarak gelinen noktayı bir kesim için; Boudrillard’ın “simülakrum” evrenine benzetebiliriz.

    RETORİKLER VE MUGALATA

    Erdoğan’ın “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatler evrenine” ait temel ipuçlarını 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün; en bariz paragrafı: “PARTİMİZ, Temel hak ve özgürlükleri ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli değişikliği yapacaktır.

    Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir. Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

    Bu paragrafı okuduktan sonra, geçtim iyileştirmeyi eskisi gibi ne kaldı diye soruyor insan.

    AKP ve Erdoğan, 2002’de elini korkak alıştırmış olacak ki 2007’de şaha kalkıyor; işte birkaçı: “Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.”( bugün Boğaziçi Akademisyenleri nöbetinin 547. Günü…)

    “…kadınları ilgilendiren yasal ve idari düzenlemeler yapılırken bu örgütlerle işbirliği yapacaktır.” ( bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıktılar)

    “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Tasarısı Taslağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak hazırlanmış olup, önümüzdeki yasama döneminde öncelikle kanunlaştırılacaktır. ( sadece Onur Ayı etkinliklerine, yürüyüşlerine saldırıları, gözaltıları, yasakları düşünürseniz başka söze gerek kalmıyor)

    “Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir. Amacımız toplumumuzu suçun azaldığı, korkunun olmadığı bir barış toplumu haline getirmektir.” (Gezi, Demirtaş, Kavala, Kaftancıoğlu, Çubuk davaları güncel olanlar…)

    “Özgürlük adına güvenliği feda etmek anarşi ve kaosa, güvenlik adına özgürlüğü feda etmek ise otokratik ve diktatoryal rejimlere yol açar. Ülkemiz ve halkımız için bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçirmek önümüzdeki dönemin en temel hedefini oluşturmaya devam edecektir.” ( uzaklara gitmeyin; 2015’ten günümüze kısa bir “AKP ile özgürlükler tarihini” gözlerinizin önünden geçirin lütfen)

    “2013 yılında; Kişi başına geliri 10.000 doları (satın alma gücü paritesine göre 15.000 doları) geçmiş, Milli Geliri 800 milyar dolara ulaşmış, Enflasyonu ‘düşük tek haneye’ indirmiş, İşsizlik oranını daha da düşürmüş, İhracatı 200 milyar doları aşmış, Turizm geliri 40 milyar dolara yaklaşmış, daha güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefliyoruz. 2023 yılında satın alma paritesine göre milli hasıla büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alması ana hedefimizdir”( TÜİK ve Merkez Bankası + Berat Albayrak ve Nebati ‘yi olumlu bir cümlede kullanmak için neler vermezdik.)

    2011 beyannamesini Sedat Bozkurt’un yukarıdaki örnekleri de aldığım, bu yazıyı yazmama da vesile olan 26 Haziran’daki “ Aldatıcı Reklam: AKP Seçim Beyannameleri” adlı yazısından tek cümle ile geçeceğim izninizle: “2023 hedeflerinde 2011 beyannamesine göre kişi başı gelir 25 bin, büyüklük 2 trilyon dolar olarak yer alıyor.”

    2015’te en büyük yalan özelde Kürtlere genelde barış umudu taşıyan, huzur ve refah arayan herkese: “Çözüm Süreci, insan onurunu merkeze alan AK Parti’nin insani kalkınma ve 2023 hedeflerine ulaşmasının önemli dinamiklerinden birisidir. Çözüm süreci, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, tüm ülkemiz için aynı zamanda bir refah sürecidir. Çözüm Süreci, milletimizin ve devletimizin ayaklarına pranga vurmak isteyenlerin, maliyet ödetmek isteyenlerin, oyunlarını bozma hamlesidir. Çözüm Süreci, adaletin tesisi, kalkınmanın devamlılığı için hayata geçirilen insan hakları ve demokrasi odaklı yerli bir girişimdir. AK Parti olarak, 7 Haziran’dan sonra da ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmeyi amaçlayan ve dönemsel bir mesele olarak bakmadığımız Çözüm Sürecini kararlılıkla sürdüreceğiz.”

    Kuşkusuz en özel yalanlarını en sona sakladılar. İşte 2018:

    “Yeni dönemde Meclis daha itibarlı, Hükümet daha güçlü, bağımsız ve tarafsız yargı daha etkin olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte yürütme erkinin kendi içerisindeki fonksiyonları derli toplu ve etkili bir nitelik kazanırken, kuvvetler ayrılığı prensibi daha sağlıklı bir şekilde uygulanma zemini bulacaktır. Yürütmenin daha bütüncül bir yapıyla daha hızlı ve kaliteli hizmet vermesine dayalı yeni yönetim modelinde güçlü bir Meclis yasama faaliyetlerini daha iyi yaparak yürütme üzerindeki sorumluluklarını yerine getirirken, bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşlarımızın adil ve etkin bir şekilde adalet hizmeti alabilmesinin hukuki zeminini oluşturacaktır”

    Şu cümleleri okuduktan sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? “AK Parti, enflasyonla mücadelede çok başarılı bir sicile sahiptir. Uygulayacağımız kararlı politikalar ile enflasyonu yeniden tek haneye indireceğiz.” Bu da 2018’den…

    Binali Yıldırım Dünya Ormancılık Günü’nde 4 milyar ağaç diktik dedi ve ekledi: “İnanmayan gitsin saysın.”

    İşte AKP’nin kerameti böylesi nice cümlelerde saklıydı. Güç oldu, geç anladık çoğumuz.

    YALAN MI, İDEOLOJİK HAT MI?

    Erdoğan ve inananlarının ülkenin anayasası ve uluslararası hukukla sıklıkla ters düşmesi, temsil ettiği siyasal otoriter uç, çarpıtılmış şanlı geçmişin tekerrür edeceğine dair uydurma gelecek tahayyülü Erdoğan’ın varacağı noktayı işaret ediyor.

    Bugün hem Erdoğan’a hem de onun yalan söylemekten imtina etmeyen ekibi ve yandaşlarının yaptıklarına alaycı, küçümseyici, hafife alan açıklamalar getirmek; ilerideki tutumlarına dair hoşumuza gitmeyecek, bugün dillendirmekten çekindiğimiz şeyle yüzleşmekten bizi korumayacaktır.

    Reddettiğimiz şey, kendi hakikatimiz, kendi kaderimiz biraz da…

    Erdoğan’la mücadele, onun siyasi gündemini doğru okumaktan geçiyor.

    Ülkenin geleceği için gerçekçi ve sağlıklı politikalar geliştirmek, onu seçimde yenmek için önemli.

    Yalan; Erdoğan ve yandaşlarının sığındıkları bir şey değil, neredeyse kutsallığında tereddüt edilmeyen (“artık liderin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.” diye açıklıyor Yalın Alpay bu durumu) liderin etrafında üretilmiş “karşı hakikatin” bir siyasi gelenek olarak inşa edilmiş ve bize gelecek olarak dayatılacak olması.

    Erdoğan’ın varlığı yandaşlarında -abartılı gelebilir- dinin esaslarından birine dönüştüğünü bile göremedik. Gördüğümüzde de bir grubun hezeyanları olarak yorumladık.

    Başbakanlığın Davutoğlu’na Allah tarafından verildiğini tebliğ edenlerde, Binali Yıldırım’a oy vermeyenleri “dindar olmamak, haram-helal bilmemekle suçlayanlarda, CHP seçmenini “fetva alanına girmiyor” diye tekfir edip, HDP için “Allah partilerini ilhak eylesin. Rey verenlerin bütün ellerini iptal eylesin, kurutsun” diyenlerde Erdoğan’ı bugüne taşıyan motivasyonu görmedik.

    Uzatılabilir örneklerle; ama gerek yok, bunlar yeter…

    Federico Finchelstein, “En büyük faşist yalan, diktatörlüğün demokrasinin en hakiki biçimi olduğu fikriydi.” der ve sürdürür:

    “Diğer faşist yalanlarda olduğu gibi bunda da uydurulmuş hakikat ampirik gerçekliğin yerini aldı.

    Gerçeklik perspektifinden bakıldığında bu tür bir ideolojinin mahsulü asla doğru olamazdı.

    Bu en basit ifadeyle yanlıştı; ancak faşistler yalanlarının daha derin hakikatlerin kanıtları olduğuna inanıyorlardı.

    Gerçek delilleri reddediyorlar ve bu delillerin yerine liderlerine ve savundukları totaliter ideolojiye duydukları derin ve neredeyse dinsel bir inancı koyuyorlardı.

    Lider ve ideoloji onlar için mutlak hakikatin kanıtıydı.

    Faşistler yalanları konusunda sinik değildi; onlar gerçekten inanmak istediler ve inandılar.”

    Farkında olmadığımız ya da hafife aldığımız şey; Erdoğan ve yandaşlarının yalanlar üzerinden bize ulaştırdıkları mesajlarının içeriklerine bizim çoğu zaman ideolojik bağlamıyla bakmadığımız gerçeği.

    Biz, onların bir siyaset tarzı olarak yalanı benimsediğini düşünüyoruz ve bunu da kolay alt edilebilir, gülünç durumlar olarak yorumluyoruz. Oysa yoğunlaşmak gereken yer, bu politikalarının getireceği yıkıcı sonuçlar.

    Mitomaniye vardığını düşündüğümüz bu anormal halin faşizme giden siyasi /ideolojik yol ile açıklanıyor olmasını çoğumuz görmüyoruz.

    Erdoğan gibi liderlerin hep bir ajandaya sahip olduğu tarihsel gerçeği ve bunlara karşı etkili bir muhalefet geliştirmenin farkında mıyız, emin değilim.

    Erdoğan‘ın aleyhine olan yargı kararlarını tanımaması, lehine olanı adaletin tecellisi olarak yorumlaması; cumhur ittifakı dışındaki diğer tüm muhalefeti terörle ilişkilendirmesi, hakaretleri bize yakın gelecekte yaşayabileceğimiz bir şeyler hakkında ip uçları veriyor.

    Bu ipuçları; Erdoğan’ın popülist siyasetinde “rasyonelliğin, duygulara; çeşitliliğin, tek sesliliğe; özgürlüğün, otokrasiye sürüklendiğini” gösteriyor.

    “Kontrolü kaybetti, gideceğini gördüğü için öfkeleniyor, az kaldı, geliyor gelmekte olan”a benzer şeyler söyleyip, bütün bunlardaki ideolojik hattın altında yatan faşist hakikati görmeyen rehavete ermiş muhaliflik, popülist bir liderin evrileceği yeri de doğru teşhis edemez.

    Henüz yaftalanmayanlarımız; çok yakın bir gelecekte “halk düşmanı, vatan haini, terörist, işbirlikçi, bölücü, ajan, casus, dış mihrakların uşağı ve seçkinci” gibi sıfatlarla yaftalanabiliriz.

    Erdoğan’la Putin’i, Bolsonaro’yu, Orban’ı bugün ortaklaştıran “yalanları ve hakikatler” evreni, siyasetin bu olağan dışı halinde kafası biraz karışacak muhalefetle, onu tarihte kaldığını düşündüğümüz diktatörlük evreniyle de ortaklaştırabilir.

    Erdoğan’ın iktidarı için “muhafazakar demokrat” dediğimiz günlerden bugüne geldik, unutmayalım.

    Yine Finchelstein’dan hatırlayalım; “Hitler’i acınası, dürtüsel hareket eden bir şarlatan olarak siyasi denklemden çıkaranlar”, Hitler “yeni gerçeklikler yarattıkça dünyayı da gittikçe söylediği yalanlara benzettiğinde” ağır bedeller ödemek durumumda kalacaklarını çok geç fark ettiler.

    DEMİRTAŞ YANILIYOR

    Yeri gelmişken yazının burasında Selahattin Demirtaş’ın son yazısı üzerinden seçimlerin yapılmayacağı ya da Erdoğan’ın kazanamayacağı bir seçime girmeyeceği, aday olmayacağı düşüncesini de anlamsız buluyorum. Zira buraya kadar anlattıklarımızla bu durum çelişirdi.

    Erdoğan gibi popülizmin zirvesini yaşayan bir lider için seçimler, kendisine atfedilen tüm üstünlüğü pekiştirdiği için vazgeçilmez.

    Çünkü seçimler onun ekonomi, siyaset, kültür, sosyal bilimler, tarih vs düzlemde ortaya attığı bilgisinin teyidi ve meşruiyet zemini için çok önemli. Onu var eden şey seçimler oldu.

    Seçimden kaçmak taşıyabileceği bir yük değil. Popülist siyasetinin “son büyük savaşı olarak tahayyül ettiği karşılaşmadan” kaçmayacaktır.

    Erdoğan; seçimlerle tek gerçek temsilcisi olduğuna inandığı, ona gücünü bahşeden milletine sığındı hep.

    Hukuk tanımazlığının da, küfrünün de meşruiyetini seçimlerle temsilcisi olduğunu söylediği millete dayandırdı.

    Popülist hükümranlığının onayını milletinden seçimlerle aldı.

    Erdoğan ve etrafındakiler söylediklerinin yalan olduğunu bilse dahi 20 yıllık iktidarında imal ettiği kitlesi; Erdoğan’ın söylediklerinde kendi inançlarını, savlarını ve hayallerini gördüğü için liderlerinin sürekli tutarsızlıklarını; boşa çıkmış iç siyaset, nerdeyse gün aşırı değişen dış siyaset ve başarısız, temelsiz ekonomi yönetimi konusunda söylediklerini yalan olarak algılamıyor.

    Küçümsediğim için söylemiyorum ama; hakikatlerle değil duygusal algılarla imal edilmiş bir evrende yaşatılan bir kitle; “siyasi kararlarını akıl yürütme ile değil duygusal dolayımları aracılığıyla verdiği için” retorikten safsataya uzanan AKP’nin iktidar pratiğini yaşıyoruz.

    “Hakikatin önemsizleşmesi döneminde hiçbir konuda terazisi şaşmayan bu bilge kitlenin iradesi her şeyin üzerinde tutulur ve siyaseten yapılan her şey bu bilge kitle aracılığıyla meşrulaştırılır” ya, hep öyle yaptı Erdoğan.

    Kuşkusuz bu meşruiyet süreci de bir anda olmadı.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz seçim beyannameleri arasındaki süreçte toplumdaki rasyoneli irrasyonele dönüştürmek için epey zamanı oldu Erdoğan ve partisinin.

    Keyes’in tabiriyle “yalanlara alışan kitleler artık siyasilerin yalan söylemesini umursamayan” bir noktaya geldiler, getirildiler.

    Geçen yazımda değinmiştim: “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyordu Hannah Arendt.

    İşte Erdoğan da 20 yılda sadece yalandan mamül kendi karşıt hakikatini kurmadı; esas amacı olan “kitlelerde hakikate karşı güvensizlik yaratmak ve mümkünse ortak paydada birleşilebilecek bir hakikatin olmadığı kanaatini yerleştirmeyi” başardı.

    20 yılda “kendi kanaatlerini besleyen “gerçek halk” ve AKP arasında bir bütünleşme inşa edildi.

    Erdoğan her seferinde faşizmden farkını, iktidarını meşrulaştırma kaynağı olarak gördüğü “gerçek halk”a başvurarak oluşturdu.

    Öyle ya, ona faşist diyemiyorsak seçime izin verdiği için…

    Seçim Erdoğan’ın yaratılmış hakikatinde hala başat rol…

    Ondan vazgeçeceği zamanlarda değiliz henüz.

    Ama yalanın siyasi norm halini aldığı, Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “ne söylüyorlarsa tersini yaptıkları, ne yapıyorlarsa tersini söyledikleri”, hakikatin önemsizleştiği “pre-faşizm” dönemindeyiz.

  • Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet, tek YALAN

    İtalya’da faşizm
    Emilialı büyük toprak kontlarının asalarından
    ve Romalı bankerlerin demir kasalarından
    geçip
    İL DUÇE’nin dazlak kafasında dank demiş
    bir nuuurdur
    Taranta – Babu…

    Nazım Hikmet

    2011 yılı yazın son, güzün ilk günleri. Pisa’dan başlayıp Floransa ve Bologna’yla devam eden turistik seyahatimizin son durağı olan Roma’da gün ışığının yavaş yavaş dünyamızı terk ettiği bir vakitte günün yorgunluğunu atmak için sandalyeleri bir meydana bakan kafeye bir miktar nefes almak için oturmuştuk. Zira Turistliğin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyordu. Kısa süre içinde bir daha gelip görebilmenin belki de mümkün olmayacağı tarihi bir şehrin tüm dokusunu bir nefeste olmasa bile bir kaç nefeste içinize çekmeye çalışıyorsunuz. Haliyle bunun için de koşturmak, koşturmak gerekiyor. Roma’daki geniş meydanları, görkemli yapıları ve üstümüze üstümüze gelen estetik harikalarını üçüncü günün sonunda iyice kanıksadığımız ve artık etrafa ve yukarıya bakmaktan yorulduğumuz için oturduğumuz sandalyelerin yönelmiş olduğu meydanın hangi meydan olduğuna dikkat etmemiştik.

    Oturuşumuzun üstünden beş on dakika geçtikten sonra, neredeyse aynı masadaymışız kadar yakınımızdaki yan masada oturan İtalyan Beyefendi tüm sıcakkanlılığıyla sohbetimize karıştı. Türkçeye kulağı aşina olmalı ki, doğrudan Türkiye’nin neresinden geldiğimizi sordu. Konuştuğumuz dilin Türkçe olduğunu anlayacak kadar Türkçeye aşina olmakla beraber elbette soru cümlesi İngilizceydi. Konuşmamız da o dilde devam etti. Elbette biz Türkiyeli insanlar “hemşerim memleket neresi?” sorusuyla sohbete başlamaya alışkın olduğumuz için soruyu yadırgamadık ve söyledik nereden geldiğimizi ve sohbetin keyfine kendimizi bıraktık. Laf lafı açtı konu döndü dolaştı siyasete geldi. İşte o zaman anladık sandalyelerimizin hangi meydana baktığını: PiazzaVenezia. Bu meydanın simgesel önemi elbette sadece Antik Roma tarihinin ünlü meydanlarından birisi olmasından gelmiyordu. PalazzoVenezia adlı sarayın aynı adlı meydana bakan balkonundan geliyordu asıl güncel önemi. Bu balkon İl Duce lakaplı Faşist Lider Mussolini’nin tarihi pek çok konuşmasını çılgın ve heyecanlı kalabalıklar karşısında yaptığı ünlü balkondu. Faşizmi ilan etmesinden, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşına dâhil olduğunu ilan ettiği konuşmasına kadar pek çok konuşma yapmış İl Duce bu geniş meydana bakan balkonda. Sohbetimize bal katan İtalyan Beyefendi, “Mussolini’nin bu meydanda binlerce kişi karşısında ateşli konuşmalar yaptığını hayal edebiliyor musunuz?” diye sordu. Biz de tabi ki o zaman için “yaklaşık on yıldır her seçim sonrası buna benzer balkon konuşmaları dinlemeye alıştığımızı” belirttik. Mamafih bizim ateşli konuşmalar dinlediğimiz balkon böyle tarihi ve estetik bir sarayın değil, nevzuhur ve estetikten yoksun bir parti binasının balkonuydu, ama olsun. Nihayetinde balkon aynı amaca hizmet ediyordu. Beyefendi gülümsedi. “Alışmak en beteri, faşistlerin en iyi bildiği şey mutlak otoriteye kitleleri alıştırmaktır” dedi. Biz anlar gibi olduk. Ama sanırım bugünleri görebilmiş olsaydık İtalyan Beyefendiyi daha net anlardık.

    Her tarihsel dönemin kendine has bir ruhu var. Ancak bu ruhu toplumların içine düştüğü bunalımlar önemli ölçüde şekillendiriyor ve bu ruha karakterini veren rejimler küresel olarak yükselip yaygınlaşıyor. Faşizm Birinci Dünya Savaşının yarattığı derin yıkıntının ardından 1919’da ilk defa resmi olarak İtalya’da doğdu. Ancak temsil ettiği siyaset, dünyanın birbirinden uzak köşelerinde eş zamanlı olarak ortaya çıktı; tıpkı günümüzde muhafazakâr popülist liderlerin pıtrak gibi dünyanın dört bir yanında ortaya çıkması ve kitlelerden geniş bir teveccüh görmesi gibi. Farklı saikler ve motivasyonlarla Hindistan, Japonya, Brezilya, Almanya, Arjantin, İspanya gibi birbirinden epeyce uzak ve farklı ülkelerde, ortak bir retoriği ve argümanı paylaşarak popüler oldu faşizm: Modern bir halk egemenliği fikrine yaslanıyor olmakla birlikte, bu egemenliğin, halk adına hareket ettiği iddia edilen bir diktatöre mutlak ve sorgulama yapılmaksızın devredilmesi. Bu devir fikri ise, aşkın hakikat olarak benimsenen mitsel fikirler tarafından da meşrulaştırıldı.[1]

    MİTSEL LİDERE İNANMA ÇARESİZLİĞİ

    Faşistler halkın iradesinin diktatörde vücut bulduğu bir düzeni arzuluyorlardı. Çünkü diktatör, halkın ne istediğini halktan daha iyi bilen ve halkın iyiliğine hizmet eden birisiydi. Aslında buna inanmak, bilişsel zekâsına, rasyonel davranışına sonsuz bir güven duyulan insan öznesine ilk bakışta ters gibi görünür. Ancak kitlesel kıyımlarla, yıkıcı savaşlarla, ezici bir yoksullukla bütünlüğü ve dayanışma ruhu yok olan bir toplumun kendine ve etrafındaki hiç kimseye güveni kalmamış mensuplarının böyle bir mitsel lidere inanmaktan başka çaresi kalmayabilir. İnsan, çaresizlik anlarında tarihe ve ampirizme dayalı hakikat yerine siyasal mitlere, gerçek olmadığı ayan beyan ortada olan olaylara, düşman olarak belirlenen hedeflere atfedilen insan-lık-dışı nitelemelere inanmayı seçebilir. Bu seçim, düşünmeyi, kafa yormayı, kendini başkası yerine koymayı, dayanışma için kendi çıkarlarından ilk bakışta feragat etmeyi askıya almak anlamına gelir. Çünkü toplum, zannedildiğinden daha karmaşık ve heterojen unsurlardan oluşur. O unsurlar her ne kadar belli kriterlerle kategorize edilmiş olsa da, her kategoriye nasıl davranılması gerektiği de muğlaklığını sürdürür. Hem tek tek toplumun farklı unsurları hem de kategorilerin içine tıkıştırılmış olanların her birisi hakkında bir yargıda bulunmak zaman, emek ve hakkaniyetli bir bakış açısı gerektirir. Bunun yerine iradeyi kendisi adına mutlak şekilde adil davranacağına, kendi çıkarlarını sözde düşmanlara karşı kesin bir şekilde koruyacağına inanılan bir lidere emanet etmek daha kolay gelebilir. İradeyi teslim alan lidere bir de mistik bir güç atfettiniz mi, böylesi bir kaotik ortam içinde konforlu bir şekilde yaşayıp gidersiniz. Ta ki iradenizi emanet ettiğiniz lider ve liderin uyguladığı politikalar sizi mutlak bir açlıkla baş başa bırakana kadar.

    LİDER TEMSİL ETTİĞİ BÜTÜN SİMGELERİ BEDENİNDE TEKLEŞTİRİR

    İşte o zaman, liderin karizması sorgulanmaya, mitsel gücünden kuşku duyulmaya başlanır. İşte o zaman lider, kendi gücünü mutlak bir otoriteye dayandırmak konusunda sınır tanımamaya başlar. Böyle bir aşamada, en büyük güç ne siyasi otorite, ne askeri ne de bürokratik otoritedir. Otoritesi ve karizmasının kırılganlığı son raddeye ulaşan liderin yegâne gücü yalan söyleme tekelini elinde bulundurma imkânının sınırlarını zorlamasından kaynaklanmaya başlamıştır artık. Bu aşamada lider, temsil ettiği bütün simgeleri tekleştirir ve bedeninde cisimleştirir. Ancak liderin bedeninde cisimleşen devlet, millet, bayrak, vatan gibi bütün tekliklerin varlığı insanın bu dünyada var oluşunun temeli olan karnını doyurma konusu tehlikeye girdiği için kuşkulu hale gelir. Vatan, millet, bayrak, devlet benzeri kavramlar, bunlara inanan ve kutsiyet atfedenlere güvenli bir yaşam ve anlamlı bir gelecek sunduğu sürece bir gerçekliğe tekabül eder. Bu gerçeklik kuşkuyla karşılanmaya başlandığı anda, bu kavramlar ancak yalan tekeli sayesinde kuşkudan arındırılır. İşte tam da bu nedenle lider, tıpkı devletin hukuken şiddet tekeline sahip olmasına benzer şekilde, meşruiyetini yalan tekeline dayandırır. Bu aşamada liderden başka kimsenin yalan söyleme hakkı yoktur. Nasıl ki, devlet, hukuki zemine dayalı şiddet kullanma tekeline sahipse ve bu tekele dayanarak, bireylerin şiddet kullanmasına izin vermiyorsa, lider de hukuki zemine dayalı yalan söyleme tekelini sahiplenir ve kendisinden başka kimsenin yalan söylemesine izin vermez.

    LİDER YALANDAN GÜCÜNÜ ALIR

    Artık burada devletle, milletle, bayrakla lider arasındaki sınırlar aşılmış, lider dünyadaki bütün sosyolojik ve politik varlıkların bir araya geldiği aşkın bir varlığa dönüşmüştür. Ancak bu aşkınlığın sözde olduğunu unutmamak gerekir. Faşizm zannedildiği gibi, sonsuz bir otorite kaynağına sahip değildir. Otoritesinin yoğunlaştığı ve sınırının aşıldığı nokta, faşizmin en kırılgan noktasıdır. O, varlığını bir süre daha kitlelerin hem otoriteden hem de otorite tarafından korkutulmuş diğerlerinden korkusuna dayandırır. İşte bu nedenle korkunun devam etmesi için yalanın tek elde toplanması gerekir. Lider, tek başına olabilecek bütün büyük yalanları özgürce söyleyebilmeli ki, liderin varlığı sorgulanmasın. Bu aşamada artık liderin yegâne otorite kaynağı, yalanları tek başına söyleyebilme gücüdür.

    Finchelstein’a tekrar uzun bir alıntıyla kulak verelim: “Faşistler, hakikat arayışları sırasında metaforları gerçekliğe dönüştürme yoluna başvurdular. Deneyimlerden öğrendikleri bir dünyaya uzaktılar. İdeolojik yalanların içinde hakikate dair hiçbir iz yoktu. Ancak bu yalanları olabildiğince gerçeğe evirmeye çevirdiler. Görüp de beğenmedikleri her şey onlar için asılsızdı. Mussolini için faşizmin temel görevi demokratik sistemin yalanlarını reddetmekti. Demokrasinin yalanına, faşizmin hakikati ile karşı duruyordu. Demokratik yalanlarla faşist hakikatler arasındaki mitsel karşıtlıkta Lider Mussolini için aslolan, enkarnasyon prensibiydi.” AKP iktidarının hem meşruiyetinin, hem muktedirliğinin hem de popülerliğinin giderek daha kırılgan hale geldiği bugünlerde, bütün gücün omnipotent olduğu varsayılan bir lidere yüklenmesi ve bu liderin kendini devletin kendisi olarak ilan etmesi şaşırtıcı değildir. Bir şaşırtıcı olmayan şey de, iktidar ortağı ile birlikte hazırlanan “Dezenformasyon Yasa Teklifi”nin meclis genel kuruluna gönderilmesi ile artık şirazesinden çıkmış “camide bira içtiler ve cami yaktılar” yalanının söylenmesinin paralel zamanlarda gündeme gelmesidir. Bu manidar tesadüf bize çok şey anlatıyor. Birincisi iktidar artık “yalan söylenecekse sadece ben söylerim” diyor. İkinci olarak “benim varlığımı eleştiri, sorgulama, kuşkuya düşürme gibi yol ve yordamlarla inkâr edenleri ben bir anlamda zındık ilan edebilirim” diyor. Üçüncü olarak “çünkü benim söylediğim size yalan görünebilir, ama ben bunların yalan olduğuna dair izleri istediğim şekilde çıkaracağım bir yasayla istediğim şekilde silebilirim” diyor. Dördüncü olarak da “sizlerin gerçeğe dair dile getireceğiniz her şeyi ben böylesi bir keyfi yasayla yalan ilan edebilirim, böylece sizi yalancılıkla suçlayarak bizzat hakikate el koyabilirim, çünkü kimse benim varlığımdan ve kelamımdan sual edemez” diyor. Böylesi bir omnipotent lider profilinin gücünü yaşlı bir bedenin ölmeden önceki “son gürlüğü” gibi okumak gerekir. Yaşlı kişi gençliğinde çok cefa çekmiştir ama ölmeden önce bir huzura ve refaha kavuşmuştur. Ancak bu huzur ve refahın önce geniş halk kitleleri açısından sonra da omnipotent lider açısından bir bedeli vardır. Bu bedeli açlık, sefalet ve baskıyla geniş halk kitleleri ödüyor ve bir süre daha ödeyecek gibi görünüyor. Ancak bu ağır bedelleri ödeyen geniş halk kitleleri, ödedikleri bedelleri misliyle mutlaka hikmetinden sual olunmaz lidere de ödetecektir. Bu çok uzak değildir.

    [1]FedericoFinchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kuru sulu fanteziler

    Sen bu dünyanın sırlarına eremezsin;

    Erenlerin dilini de söktüremezsin;

    İyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı;

    Öbür cennete ya girer ya giremezsin.

    Hayyam

    “Ne kadar büyük yalanı ne kadar sık söylersen o kadar iyidir” gibi bir söz genellikle Nasyonal Sosyalistlerin Propaganda Bakanı Goebbels’e atfedilir. Bu söz ya da ifade bir anlamda Nazizm’in propaganda mottosu olarak anlatılır. Ancak durum gerçekten böyle midir? Nasyonal Sosyalistler, gerçekten de yalanı bir propaganda aracı olarak gördüklerini açıkça kabul etmişler midir? Ya da şöyle diyelim: Goebbels acaba hayatının hiçbir döneminde halkı kandırmak için yalanlar söylediğini kabul ya da itiraf etmiş midir? Bu galatı meşhur haline gelmiş söz gerçekten de Goebbels’e ya da Nazilere mi aittir? Hiç sanmıyorum. Federico Finchelstein, ölümünden yıllar sonra bulunan Goebbels’in günlüklerinde “propagandanın özünün basitlik ve tekrar” olduğunu yazdığını, ancak kesinlikle ve hiçbir yerde halka yalan söylediğini itiraf anlamına gelecek bir ifadeye rastlanmadığını hatırlatır. Kendisi için yalandan bir suikast tezgâhlayıp, bu tezgâhı dahi günlüklerine bu olay sanki gerçekten olmuş gibi yazdığına özellikle dikkat çeker Finchelstein.[1]

    BÜLENT ARINÇ SUİKAST GİRİŞİMİNİN YALAN OLDUĞUNU BİR GÜN İTİRAF EDER Mİ?

    Buna benzer bir olay Türkiye’de Bülent Arınç vesilesiyle yaşanmadı mı? Daha sonra yalan olduğu ortaya çıkan Bülent Arınç’a suikast girişimi vesile edilerek Türkiye tarihine kumpas davaları olarak geçen davalara temel oluşturacak şekilde ordunun kozmik odası olarak nitelenen yere girilmedi mi? Şimdi sorsanız Bülent Arınç’a acaba bu suikast girişimi iddiasının yalan olduğunu kabul eder mi? Ya da bir gün Arınç anılarını yazsa, bu olayı acaba nasıl anımsar ve yazardı? Büyük ihtimalle bu olayın yalan olduğunu itiraf etmek şöyle dursun, büyük bir suikast girişiminden nasıl kurtulduğuna dair kahramanlık hikâyesi uyduracaktır. Anımsama böyle bir şey büyük ihtimalle. Yaşadığı ve deneyimlediği olayları özeleştiri süzgecinden geçirerek anlatabilmek büyük meziyet ve bu meziyete sanırım çok az insan sahip. Neyse mevzumuz anımsama ya da otobiyografi değil tabi ki.

    FAŞİSTLER HAKİKAT VE PROPAGANDA ARASINDA HİÇBİR ÇELİŞKİ GÖRMEZLER

    Mevzumuz faşist ya da otoriter yönetimlerin bize yalan görünen hakikatleri. Evet, sahiden de hakikat. Finchelstein’a tekrar kulak verelim: “Goebbels gibi faşistler için bilgi inanç meselesiydi, özellikle de lider mitine duyulan derin bir inanç meselesi. Gerçeklerin icadı ya da manipülasyonu faşizmin çok önemli bir boyutuydu. Ancak bir o kadar önemli olan, aşkın gerçeklere duyulan inançtı. Faşistler, hakikat ve propaganda arasında hiçbir çelişki görmüyorlardı.”[2] Eğer propaganda ile hakikat arasında böylesine çelişkisiz bir eşleşme olmasaydı, o kadar büyük bir kitleyi dünyanın efendisi olma hayaliyle kitlesel bir kıyıma nasıl razı edebilirsiniz? Ancak söylenen yalanlar, kitleyi çelik çekirdek haline getirecek kadar güçlü bir hakikat ambalajıyla sunulabildiği zaman böylesine büyük yalanlar söylenebiliyor. Aslında burada hakikatten ziyade bir hakikat rejiminden bahsediyoruz. Hakikat rejimi aynı zamanda biteviye yıllar boyunca söylene söylene bir yaşam biçimine, bir dünya görüşüne ve bir zihniyete dönüşüyor.

    AKP’NİN KURDUĞU HAKİKAT REJİMİ YALAN VE DESİSELERLE HAYAT BULUYOR

    Türkiye özelinde baktığımız zaman, bugün söylenmesinin üzerinden dokuz yıl geçmiş bir “camide bira içtiler” yalanı hala fütursuzca bir Cumhurbaşkanı tarafından söylenebiliyor ve bu yalana dayanarak halkın bir kısmına ağza mahalle kavgasında dahi alınsa mahkemelik olunacak ifadelerle hakaret edilebiliyorsa, bu bir yalan değil, bir dünya görüşünün, bir hayat anlayışının dışa vurumu olarak okunmalıdır. Öyle görünüyor ki bu hayat anlayışının kurduğu ve toplumun genelinin inanmadığı hakikat rejimi, sadece ve sadece yalan ve desiselerle hayat bulabiliyor. Ancak böyle olması bunun belli bir kitlenin inandığı hakikat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte tam da bu nedenle AKP rejimi, rejimin aveneleri ve rejimin lideri hiçbir zaman söylenen yalanların yalan olduğunu kabul etmedi, etmiyor. Zira karşımızda alenen söylenen yalanlar, temelde bilgiye değil inanca dayanan bir hakikat rejiminin yapı taşları. Söylenenlerin yalan olduğu kabul edildiği anda bu hakikat rejiminin büyüsü bozulacak ve derme çatma fikir ve yalan kırıntılarından oluşturulmuş bir dünya görüşü buhar olup uçacak. Ondan sonra etrafına topladığın kitleyi topla toplayabilirsen. İşte tam da bu nedenle, ne AKP lideri ne de ona inananlar ve güvenenler, asla halka yalan söylediğini kabul etmeyecektir; hele ki özeleştiri bu hakikat rejiminin kurucuları ve inananlarının geleneğinde yoktur.

    FAŞİSTLERİN HAKİKAT TASARIMI AMPİRİK DOĞRULAMAYA İHTİYAÇ DUYMAZ

    Finchelstein, dünyadaki tüm faşistlerin kutsal olandan beslenen bir hakikat tasarımına inandıklarına dikkat çekiyor. Bu hakikat tasarımı, ampirik bir doğrulamayı gerektirmez; ilahi adalet fikriyle örtüşür, yasalar ise talidir. [3] Böylesi bir adalet anlayışı ebedi hakikat kavramından destek alır. Faşistlerin bir nevi mesihsel din yorumu düşmandan beslenir, hakikat karşısında olan ve bu yüzden de ezilmesi gereken bir düşmandan…

    Türkiye’de bugün kurulmuş olan rejimin ideolojik formasyonu, farklı farklı cemaatlerin ve tarikatların ortaklaştığı ebedi hakikat mitinden oluşur. Bu hakikat mitini besleyen bütün meseller, anekdotlar ve hikâyeler bir yandan bir zamanların altın nesline ya da asrısaadete referans verirken diğer yandan dinin hüküm sürmesini engelleyen, ülkeyi ve toplumu “gâvurlaştıran” dönem ve kişilere işaret eder. Asrısaadet özlemle, asrısaadeti engelleyenler hep nefretle anılır. Bu mitik kurgunun hiçbir zaman ampirik verilerle doğrulanmasına ihtiyaç duyulmaz. Adı üstünde mit denilen şey doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir değil inanılan bir şeydir. AKP iktidara geldiğinde bu tür mitlerle yıllardan beri hayat görüşü şekillenmiş, yalan ya da yanlış olduğuna bakmaksızın kendisine anlatılan bu tür hikâyelerle kendine bir yaşam düsturu edinmiş hazır bir kemik kitleye sahipti. Bu kitle, yıllardan beri, cemaatlerin ve tarikatların anlattıkları yalan yapıtaşlarından oluşmuş hakikat rejiminin içindeki özneler olarak tanımlıydılar. Bu tanımlı özneler için, asrısaadeti tesis edecek lider nihayet gelmiş ve bu liderin etrafında kenetlenmek dini bir görevdi. Bugün AKP Liderinin anlattıklarını yıllardan beri cemaat liderlerinin anlattıklarından ve anlatmaya daha fütursuzca devam ettiklerinden ayrı düşünemezsiniz. Hatta ve hatta anlatılanların içeriğini bir yana bırakın sarkastik ve sinik üsluplar bile birebir aynıdır. “Sapkınlar, sapıklar, sürtükler, soysuzlar, ayyaşlar, kuru-sulu her türlü kafa yapıcı maddenin müptelaları” gibi ifadeleri aynı sarkastik üslupla herhangi bir cemaat liderinden de duymanız mümkündür. Cüppeli Ahmet Hocayı dinlediğiniz zaman, anlattığı en eğlenceli ve esprili mesel dahi, ilk başta sizi güldürse bile, derin anlamına erdiğiniz anda, bağrınıza diken olup saplanır. İşte bu muarızlarına diken olup saplanan her mesel, bizim için yalan ancak, lidere koşulsuz sadakat duyanlar için hakikatin ta kendisidir.

    YALANLARDAN OLUŞAN HER HAKİKAT REJİMİ BİR YAMALI BOHÇADIR

    Bir yanda açlık kol gezerken diğer yanda uzaya Türk vatandaşı gönderilmek üzere hazırlık yapıldığının bu denli fütursuzca anlatılabilmesinin nedeni, hala bu yalanlar ve mitlerden örülü hakikat rejiminin hüküm sürdüğüne inanılmasıdır. Ancak yalanlardan örülü her hakikat rejimi en nihayetinde bir yamalı bohçadır. Uzun zamandır yamalı bohçanın yalanlardan oluşan iplikleri, tel tel çözülmeye başlamıştır. Çözülen her telin orasından burasından sehven de olsa itiraflar sızmaktadır. İşte bu nedenledir ki, AKP Lideri, bir yandan “kuru ve suluya” yaptıkları zamların bir anlamda toplumun “sapkın kesimlerine” verdiği ceza olduğunu, diğer yandan da halkın aç ve sefil hale geldiğini ağzından kaçırabilmektedir. Bu nedenle AKP’nin diğer ürünler bir yana “kuru ve suluya” getirdiği insafsız zamların da, dezenformasyon yasasının da, “camide bira içtiler” yalanının da aynı şeye hizmet ettiğini düşünmek gerekir. Yalanlardan oluşan “hakikat rejimi”nin ve bu rejimin üzerine bina edilen iktidar koltuğunun da son demleridir artık. Lider bu son demlerini kendi mitik gücüne inanan kitleleri tatmin etmeye çalışarak, onları yıllardan beri yarattığı iç ve dış düşmanlardan intikam aldığına inandırma gayretiyle uzatmaya çalışmaktadır. Ancak bu beyhude bir çabadır. Ne Dezenformasyon Yasasıyla kuracağı cendere ne de intikam hayalleri geniş kitleleri, yalanlardan oluşan hakikat rejimine bağlayabilir artık.

    [1] Federico Finchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 32.

    [2] A.g.e., s. 22-23.

    [3] A.g.e., s. 57.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Riya bütün çektiğimiz: Vol 2

    Stavros Stavrides’in güzel bir ifadesi var “müşterek dünyalar çitlerden taşabilir” diye. Stavrides; ‘tahakkümün normalleştirme süreci aracılığıyla inşa ettiği toplumsal dünyalarda farklı grupların kendilerine yer bulabilecği’ kabulü ile söylüyor bunu.

    Aslında ne süreç böyle ilerliyor ne de gerçeklik. Kapitalizm, toplumsal yaşamın bütün yönlerini saran bir gerçeklik ve bu gerçekliğin sürdürülebilmesinde bu müştereklik çeşitli dışsal ve içsel algılar yaratıyor; tabi ideolojinin etkinliğini unutmadan.

    İdeoloji, “müşterek dünyalara” ve kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkilere, gündelik yaşama, kültürel hayata, ortak kimliklere, ortak alışkanlıklara… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.

    Bugünlerde seyrettiğimiz savaş da faşist bir ideolojinin peşinde, o müşterek dünyaları yıkmanın, faşizmi kurumsallaştırmanın derdinde. Gözlerimizin önünde yeni bir faşizm dalgası yayılıyor ve buradaki büyük riyakârlığı görmemek için de kör olmak gerekiyor.

    İki hafta önce savaşa dair yapılan riyakârlıkları ele aldığım yazının ikinci parçası olarak düşünüyorum bu yazıyı. ( https://www.medyaport.net/riya-butun-cektigimiz-riya-kahir-riya-zindan-makale,33125.html ) Buradaki ana tema ise mültecilik, faşizm ve kapitalizm üçgeni. Yazıya toplum olmaktan ve toplum oluşturmaktan girişimin sebebi de bu. Sistemin topluma yaptığı şeyi görmek için şu günlerde yaşananlar ne yazık ki “iyi” bir örnek.

    Yazıyı sürdürürken bazı temel kabullerle ilerleyelim. Öncelikle savaş kötüdür; Ukrayna’da da olsa Suriye’de de olsa savaş çok kötüdür. Savaşı çıkaranlar değil, savaşla ilişiği olmayan insanlar, hayvanlar, doğa öder bedellerini. Bu sebeple Ukraynalı mülteci de mültecidir, Afganlı, Suriyeli mülteci de. “İyi” mülteci, “kötü” mülteci ayrımı yapamazsınız, yapmamalısınız. Unutmayalım savaşı çıkaranlar, çıkmasını sağlayanlar, sistemin yılmaz bekçileri; bedelini savaştığı topraklardaki canlılara ödettiği kadar, savaşmadığı topraktakilere de yükler. Bunu Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya olanlardan sonra hep birlikte gördük ve adres Batı olduğunda da görüyoruz. Daha da çok göreceğiz. Ancak gördüğümüz şey sadece bir trajedi olarak düşünülmemeli. Sosyalistler/ Marksistler savaşları sadece insani trajedi olarak ele almazlar. Her olguya gerçekliğin her yönünü ele alarak yaklaşırlar; yaratılan illüzyonu tek boyuttan irdelemezler ve temelinde savaşları çıkaran esas sebebin sınıflı toplum yapısı olduğunu bilirler. Bu yüzden temel hedef kapitalizmin kendisi olmak zorunda…

    Günlerdir Avrupa’nın faşizme olan özlemini izliyoruz. Evet, faşizm kapitalizmin has evladıdır. Kapitalizmin her krizinde, her çıkmazında imdadına faşizm yetişir.

    Faşizmle zaten ilkesel olarak hiçbir alıp veremediği olmayan bir Avrupa var bu kez karşımızda. Bugün deli saçmasına varan, gündelik yaşamda gündelik faşizmler üretmeye vardıran birtakım uygulamalarla ve diskurlarla karşı karşıyayız. Bu durum Avrupa’nın riyakârlığını ayan beyan gösterdiği gibi, böyle bir riyakârlığı saklama gereği duymadıklarını da gözler önüne serdi.

    Bütün Batı medyası ve Batılı ülkelerin yöneticileri Ukrayna’daki neo-nazilerin varlığını bililtizam ısrarla geçiştiriyor. Küçük, önemsiz bir ayrıntı gibi bahsediyor; öyle görünmesini istiyor. Hatta Hitler’de övecek yan bulanlar da ortaya çıkıyor. Bir neo-nazi tiradı izliyoruz. “Medeni” Batı’nın “civic values” sahibi Hitler’i varmış… bu korkunç manzarayı bir şeylerin arkasına saklama gereği de duymuyorlar. Batı’da oluşan histerik ortamın altında yatan açık faşist reaksiyonerlik veya yedekte tutulan ve tehlike anında salınan canavar gibi.

    TV kanallarında, gazetecilerin söylemlerinde, yöneticilerin demeçlerinde, Bulgaristan’dan İngiltere’ye dek mülteci ayrımı ve faşizm pratikleri iç içe gelişiyor. Burada ırkçı uygulamalar da hem Ruslara hem de mültecilere yönelik uygulanıyor.

    Yaşanılan bir dizi “manyaklık” –diyeceğim– var ortada. Manyaklık deyince herhangi bir ideolojiden uzak sanılmasın veya sisteme hizmet etmediği düşünülmesin; aksine gündelik faşizmler dediğim şeyin merkezi haline geldi bunlar. Örneğin TikTok ve Netflix Rusya’daki hizmetlerini askıya aldı. Facebook ve Twitter çeşitli erişim engelleri getiriyor. Facebook ve Instagram, Ruslara yönelik şiddet çağrılarına geçici olarak izin vereceğini açıkladı.

    NATO’nun/ABD’nin tercihleri söz konusu olunca suç da suç olmaktan çıkabiliyor. Bu konuya dair Reuters ve BBC haberlerine göre, “Vladimir Putin’e ölüm”, “Lukaşenko’ya ölüm” demek artık ihlal değil. Bu geçici kural değişimi, Ermenistan, Azerbaycan, Estonya, Gürcistan, Macaristan, Litvanya, Letonya, Polonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’da geçerli olacak. Neden bu ülkeler? El-cevap; hepsi eski Sovyet ülkeleri… Sosyal medya platformlarının kapitalist sistemin, ABD’nin/NATO’nun ideolojik aygıtları gibi çalıştığı, işlev gördüğü açık…

    Diğer taraftan; Rus sporculara, sanatçılara, öğrencilere ayrımcılık ve ırkçılığın diz boyu olduğunu görüyorsunuz. Rus edebiyatına ve sanatına saldırılıyor. Rus kedisine, Rus köpeğine yasak getiriliyor. Rus pasaportlular için çeşitli işletmelerin “gelmesinler” mesajı yayılıyor, ilanlar veriliyor. Rusların hesaplarına konulan engeller yanında, Rus haber sitelerine de sansür uygulanıyor. Ruslara yönelik şiddet çağrılarına izin veriliyor. Yalan haberler dört bir yanda… Görünen şey basit aptallaşmalar değil; düpedüz faşizm yaşanıyor.

    Münih’te özel bir hastane, ‘belirsiz bir süre boyunca Rusya ve Belarus vatandaşlarını tedavi etmeyeceğini duyurdu. Sonra Almanya’da Rus okulunu kundaklama girişimi diye bir haber geldi. Neyse ki sadece hasar oluşmuş. Almanya savaş suçlusu olduğunu dahi unutabilir ancak biz unutmayalım o geçmişi, faşizmin beşiği/belleği ve ana kaynağı olduğu hallerini. Eco’nun “kök-faşizm” dediği musibetin ta kendisi olduğu günleri. Şimdiki ana arter olarak Ukrayna’nın seçildiğini, Doğu Avrupa’da “nazi voltranı”nın yıllardır beslendiğini; Ukrayna’da neo-naziliğin yerel bir olgudan ibaret olmadığını, NATO ekseninin ideolojik manivelası olduğunu…

    Yalan haber üretme işi de faşizmi besliyor. Ukrayna tarafından Rusya’nın hastane bombaladığı iddia ediliyor, görüntüler her yerde yayınlanıyor, ardından Rusya bununla ilgili kendi açıklamalarını yapıyor, yalan olduğu ortaya çıkıyor.

    Delilik hali her şeye sirayet ediyor. Bir bakıyorsunuz, Rusya’ya “tepki koyma” yarışında sahneyi Pink Floyd alıyor. 1987’den sonraki eserleri ve David Gilmour’un tüm solo kayıtları Rusya ve Beyaz Rusya’daki tüm dijital müzik sağlayıcılarından kaldırılıyor. Aklı başında sandığınız bazı ünlü isimler, durdukları yerden bir deliliğin paydaşı oluyor. Ancak bu ortak delilik hali, hem faşizme hem Avrupa’ya hem ABD’ye yarıyor.

    Tüm bunlarla Avrupalıların politik bilinçaltına, II. Dünya Savaşı öncesinde Yahudilerle ilgili ne ekilmiş ise bugün de Ruslarla ilgili yapılanlarda benzerlik bulmak mümkün. Dahası Sovyetler zamanı da işin içine dâhil edilmeye çalışılıyor. Her gün sıradan Ruslara karşı, hatta ölüsüne ve hayvanına karşı yeni bir yaptırım haberi geliyor. Dünya kamuoyu da bu korkunç günleri sadece izliyor.

    Bu işin başka bir yönü de mülteciler. Mülteci olmak elbette çok kötü ve hepimiz mülteci olabilecek bir noktadayız. Ama dünyada bazıları daha çok mülteci iken bazıları ölümü hak eden mülteci oluyor.

    Bakın İngiltere Prensi William: “Afrika ve Asya’da kan ve savaş görmek oldukça normal. Ama Avrupa’da değil. Böyle şeyler Avrupa’ya çok yabancı kavramlar. Ukrayna’ya giden gönüllülerin arkasındayız” diyebiliyor. Utanmadan, sıkılmadan, kibirle söylüyor. Afrika’dakiler ve Asya’dakiler ölebilir diyor. Avrupalı faşist riyakârlık, tam bir İngiliz riyakârlığı…

    Yıllarca kan kustu o topraklar, sömürgeliğin ve emperyalizmin uygulama merkezi oldular. Son yıllarda en iyi bildiğimiz yer oldu Suriye. 12 milyondan fazla Suriyeli mülteciye sebep oldular. Ama Ukraynalı mülteci; mavi gözlü, sarı saçlı ve Avrupalı…

    Batı’nın Afgan mülteciler, Suriyeliler, Kuzey Afrikalı mülteciler için ördüğü duvarlar, çektiği, dikenli teller, inşa ettiği toplama kampları; Ukraynalılar için düşünülmedi. Batı’nın bu konudaki ikiyüzlülüğüne değinmeden geçmemek gerekir bu savaşı konuşurken.

    Afrikalı, Asyalı mültecilere gereksiz insanlar muamelesi yapan Batı, Ukraynalılar için hazır bir ruh haliyle her türlü imkânı seferber edebiliyor. Afrikalı ve Asyalı mültecilere “lüzumsuz fazlalıklar” gözüyle bakanlar, yanlış hesaplanmış askeri girişimlerinin sonrasında Ortadoğu’yu derin bir çözümsüzlükle baş başa bırakıp, halklarını ucuz emek deposuna dönüştürürken Ukraynalılara içlerinden bir dünya inşa edebiliyorlar. Bu kötü mü? Değil elbette; ama Asyalılar ve Afrikalılar için nasırlaşan ahlakları, vicdani körlükleri, sınırlarda takılan çelmeleri var.

    Hatta görüyoruz Ukraynalılar –ne güzel ki– hayvanlarını da götürmeye çalışıyorlar. Görüntüler sık sık veriliyor sosyal medyada, haber kanallarında. Ancak düşünüyorum da Suriye’de hiç kedi, köpek yok muydu? Başka canlı yaşamı veya tarihi eserleri veya kültürel varlıkları…?

    Biliyorsunuzdur Ukraynalı bebekler için bir rehabilitasyon merkezi ayarlandı. Bu da çok iyi bir şey; ama Aylan bebeğin cansız bedeninin Bodrum’da sahile vurduğunu, Ege Denizi’nin bir mezarlık olduğunu anımsayınca tüm bunlar riyakârlığın dik alası gibi geliyor.

    Boğularak ölen çocuklar, açlıktan ölen çocuklar, donarak ölen çocuklar, yaşamak için savaş veren ama görünmeyen çocuklar…

    Yunan sınırında, Polonya sınırında, Belçika sınırında… donarak yok olanlar, ateş açılanlar, işkence görenler, açlıktan kırılanlar… kimdi bunlar? Yeryüzünün lanetlileri mi?

    Ukraynalılar için Michel Agier’in deyimiyle, “temiz sağlıklı ve görünür dünya” kurulurken, diğer yanda kalıntı “artıklar”ın karanlık, hastalıklı ve görünmez dünyası… Asyalı ve Kuzey Afrikalı mülteciler için “her türden istenmeyen nüfusu koymak için kullanılan” kamplar…

    Amerikan CBS kanalı, Kiev’i diğer savaş bölgelerinin aksine “nispeten medeni, nispeten Avrupalı” bir şehir olarak nitelendiriliyor. Yine Batı medyasında “Netflix seyreden orta sınıf Ukraynalıların farklı olduğu” yolunda yorumlar yapılıyor. “Burası on yıllardır kaosla yaşayan Irak veya Afganistan değil. Burası böyle şeyleri görmeyi hiç ummadığınız medeni Avrupalılara has bir kent.” diyen gazeteciler üşüşüyor. O kaosu var edenin Batı olduğu, kapitalizm olduğu gerçeğinden sanki bihaberler… düpedüz geri zekalılar mı; yoksa bu bir çeşit ideoloji mi? Gerçi ikisi de fark etmiyor; çünkü faşizm aptallaştırır…

    Macar kameraman Petra Laszlo’nun, 8 Eylül 2015’te kucağında çocuğu olan bir mülteciye çelme takışını hatırlayın… Başbakanının açıklamalarını… “Bütün teröristler göçmendir” dediğini…Orban’ın faşizmi bugün Avrupa’yı mayalıyor.

    Rus ordusu Ukrayna yerine Avrupa şehirlerini bombalasaydı durumun nasıl olacağına dair tuhaf videolar hazırlanıyor. Oysa Suriye’ye, Afganistan’a, Libya’ya… bombalar düşebilir. Hatta şehirleri, insanları, hayvanları, doğası haritadan silinebilir. Yeter ki Avrupalılar yaşasın!

    Avrupa milyonlarca Ukraynalıyı ağırlamaya hazırlanıyor; hazırlansın… AB ülkeleri, şimdiden bu kişilere geçici oturum, çalışma izni, sosyal yardımlar vs. planlıyor; planlasın… Bunlar kat’a bir eleştiri konusu değil. Mesele ikiyüzlü tavırlar, faşizmi yayma, onaylama… Mesele kapitalizm için katli vacipler belirlemeleri, mesele mülteci olmalarına sebep oldukları ülkelerin insanlarını ölüme yakıştırmaları… Avrupa’nın Ukraynalılar için kurdukları mülteci duyarlığı, onların Asyalı ve Kuzey Afrikalı mültecilerin on yıllardır göçünün sebebi olduklarından ve onları sınır boylarında, denizlerde ölüme terk etmelerinden duydukları nadim tövbekarlıklarından değil, Ukraynalıları kendilerinden, uygar dünyanın bir parçası olarak görmelerinin aymazlığı…

    Kendisini Avrupalı gören Bulgaristan Başbakanı Kiril Petkov Ukraynalı mültecileri “eğitimli, vasıflı ve akıllı” olarak niteliyor, “Burada alışık olduğumuz ve ne yapacağımızı bilmediğimiz geçmişi belirsiz insanların yer aldığı mülteci dalgası yok.” diyerek ülkesinin de, faşizmin de fikrini özetliyor.

    Ama durun. Ukraynalı mültecilere gösterdikleri hoşgörü de zaman zaman tıkanıyor, niye mi; çünkü faşistler, ırkçılar… Bakınız Ukrayna’daki yabancı öğrencilere, özellikle Afrika kökenli olanlara yaptıkları şeye. Beyaz ten, mavi göz, sarı saç istiyorlar. Sarışınlar sorgusuz alırken, diğerlerinden “evrak” talep ediyorlar. Trenlere, otobüslere binmeye çalıştıklarında “Afrikalılar binemez” diyorlar. Sınır kapılarında öncelik “beyazların” diyerek onları günlerce bekletiyorlar. “Renkli insanlar insin” diye sesleniyorlar. Sınır kapılarında “beyazlar” buraya “diğerleri” şuraya diyerek iki ayrı sıra yapıyorlar.

    Eric Hobsbawm “yabancı düşmanlığı ve ırkçılık, tedavi değil semptomdur” diyor. Faşizm “tedavi edilebilir” bir hastalık değildir, bilinçli bir tercihtir; ancak yapılan ırkçılığın, faşizmin ayak sesleri olduğunu, Hobsbawm’ın cümlesi üzerinden okuyabiliriz.

    Yani meselemiz çok açık. Teorik / kuramsal mülahazalar yetmez, yetmiyor da… Aklın ve yaşamın pratik düşmanlarıyla da savaşmalıyız.

    Görüyoruz ki Rosa haklı çıkıyor; “ya sosyalizm ya barbarlık.”