Etiket: #devlet

  • Siyasetin tarihsel anlamı ve işlevi üzerine

    Merhaba,

    Bu haftaki yazımda bir miktar siyaset kavramı üzerinde durmak istiyorum. Zira, bu kavram, uzun yıllardan beri siyasal iktidarlar tarafından bir hayli kirletilmiş ve dokunanı yakıp kavuran cehennem ateşine dönüştürülmüştür. Bu yüzden geniş kitleler siyasetten soğutulmuş ve özellikle uzak durmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Oysa, siyaset her zaman toplumsal yaşamın merkezinde yer alan bir kavramdır. Siyasetle uğraşmayan kişiler, egemen siyasete boyun eğmekten kurtulamazlar; kaderlerini asla değiştiremezler. Kötü yaşam koşullarımızı değiştirmek, haklarımızı elde etmek, güzel bir gelecek yaratmak istiyorsak, siyasetin tam da göbeğinde bulunmak, egemen siyaset yöntemlerine müdahale etmek zorundayız.

    Siyasetin pek çok tanımı yapılabilir. Ama ben sadeleştirerek son derece basit bir tanımını vermek istiyorum. Siyaset karar alma süreçlerini ve mekanizmalarını etkileme mücadelesidir. Zira, yaşamımızı şekillendiren, iyi veya kötü yapan, birtakım kurullarca veya kişilerce verilen siyasal kararlardır.

    Karar alma süreçlerini ve mekanizmalarını etkilemek iki türlü olabilir: ya siyasal bir parti aracılığıyla iktidar mücadelesi sürdürerek ya da kişisel veya örgütlü olarak lobi ve savunuculuk etkinlikleri yürüterek. Siyasal partiler aracılığıyla sürdürülen siyasete ben dar anlamda; lobicilik veya savunuculuk etkinlikleri aracılığıyla sürdürülen siyasete geniş anlamda siyaset diyorum. Toplumda hiçbir şey, dar ya da geniş anlamında siyasetin dışında kalamaz. Bu yüzden falan sorun siyaset üstüdür, filan sorun siyaset dışıdır gibi söylemlerin hiçbir anlamı yoktur veya egemen siyaseti gizleme çabasından ibarettir.

    Peki, siyaset tarih sahnesine ne zaman ve nasıl çıkmıştır?

    Ne zaman ki, toprağın ekilip biçilmesi, demir balta, demir saban gibi üretim araçlarının kullanılması keşfedildi, işte o zaman tek bir bireyin ürettiği üründe, kendi karnını doyurmasının ötesinde bir fazlalık meydana geldi. O zaman savaşlarda tutsak edilip gereksiz bir boğaz oldukları için öldürülen ya da klana kandaş olarak kabul edilen kişiler, emeklerinin fazla ürünlerine el konulmak üzere köleleştirildiler. Bu uygulama yaygınlaşıp yerleşti. Giderek toplum, temel iki sınıfa bölündü: efendiler ve köleler. Başka ara sınıflar da vardı kuşkusuz; ama toplumun eksenini bu iki temel sınıf oluşturmaktaydı. Efendilerin, sık sık baş kaldıran köleleri zapt-ı rapt altında tutmaları güçleşmekte; bu yüzden onları bastırmak, boyun eğdirmek ve bir düzen içinde yönetebilmek için özel bir mekanizmaya gereksinim duyulmaktaydı. Bürokrasisi, silahlı gücü ve cezalandırma araçları olan bu mekanizma Devlet’ti. Devlet gücünü, iktidar olabilme yeteneğinden almaktaydı. İktidar olabilmekse, sadece silahlı güçle başarılamazdı. Araya dinsel inanışlar girmeli, yönetilenler yönetenlerin meşruiyetine ve adaletine inanmalıydılar. İşte egemen sınıf ideolojisi ve siyaseti böyle doğdu. Egemen sınıflar egemenliklerini, uyguladıkları bin bir siyaset biçim ve yöntemleri sayesinde sürdürebildiler. Ezilenler siyasette başarılı oldukları ölçüde haklarını ve kimi yerde iktidarı elde edebildiler.

    Devletler, ona sahip olan sınıfın niteliğine, egemenliğin kaynağına, yönetme biçim ve anlayışına göre içerik ve biçim değiştirdiler. Ayrıntıya girmeden kabataslak devlet çeşitlerini, değişik ölçülere göre şöyle özetleyebiliriz:

    Sınıfsal içeriğine göre: köleci, feodal, kapitalist, sosyalist.

    Egemenliğin kaynağına göre: monarşik, aristokratik, oligarşik, teokratik, demokratik.

    Yönetme biçimlerine göre: mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet.

    Başlangıçta sadece asayişi sağlamak için esas olarak baskı ve zora dayanan Devlet, toplumun bu biçimde yönetilememesi ve kabına sığmaması karşısında ezilenlerin isyanı ve mücadeleleri sayesinde toplumsal dengeleri ve uzlaşmaları dikkate almak zorunda kalmış; böylece bugün sık sık vurgu yaptığımız Sosyal Devlet noktasına dek evrimleşmiştir. Siyaset yaşamımıza girmekle kaderimizi biçimlendiren, mutluluğumuzu derinden etkileyen bir güç haline de dönüşmüştür. Çünkü siyaset, sadece devletin yönetilmesinden ibaret olmayıp bu sayede ekonominin, toplumsal yaşamın, eğitimin, kültürün de yönetilmesi veya yönlendirilmesi anlamına gelmektedir. Zamanla anlam genişliği kazanıp genel olarak amaca ulaştıran yol, yöntem anlamında da kullanılmaktadır.

    Bugün siyaset, aynı zamanda bilimsel bir disiplinin de adıdır. Çünkü siyasetin de nesnel olarak incelenebilecek yasallığı, yöntemi ve kuralları bulunmaktadır. Halkın yararına, bilimsel yöntem ve araçlarla sürdürülecek bir siyasetin, yaşamımızı olağan-üstü güzelleştireceği ve mutluluğumuzu sürekli kılacağı kuşku götürmez. Siyasetin, halk arasında alavere-dalavere, çirkin ayak oyunları ve sahtekarlık anlamında kullanılması, yedi bin yıldır süregelen egemen sınıf siyasetinin zihinlerimizde yarattığı bir deformasyondur. Hatta egemenler, zaman zaman siyaseti öylesine kötüler ve halk kitlelerinin ondan uzak durmasını salık verirler ki, kitleler, siyasetin yaşamlarındaki önemini kavramasınlar ve başlarına gelen kötülükleri başka güçlerden bilsinler. Oysa siyaset, ekmeğimizle, eğitimimizle, özgürlüğümüzle, onurumuzla ilgili bir şeydir. Bu yüzden devleti yönetenler, gerçekte her gün ekmeğimize, eğitimimize, özgürlüğümüze ve onurumuza ilişkin kararlar almaktadırlar. Bu kararlarla yaşam düzeyimizi ya yükseltmekte ya da bizi açlığa mahkûm etmektedir ya aydınlatmakta ya da cahil bırakmakta; ya özgür yurttaşlar olmanın hazzını yaşatmakta ya da hapislerde çürütmekte; ya insan onuruna yaraşır bir biçimde ya da başı eğik, ezik-büzük, öz-güven yoksunu bireyler olarak yaşamamıza yol açmaktadırlar. Dolayısıyla siyasetten uzak durmamız, kendi kendimizden uzak durmamız, kendi kendimize yabancılaşmamız anlamına gelmektedir.

    Antik Yunan düşünürü Aristotales, insanı çeşitli biçimlerde tanımlardı: “Alet kullanan hayvan, düşünen hayvan” vb… Düşünürün bir başka tanımı daha vardı ki, konumuzun özünü oluşturmaktadır. “Zoon politicon” yani politik hayvan derdi insan için. Bu tanıma göre politik olma özelliğini aldığımızda insandan geriye ne kalır? İşte egemenler, yüzyıllardan beri kendilerinden başka herkese politikayı yasaklayarak toplumun çoğunluğunu hayvanlaştırmak istemişler; böylece daha kolay güdebileceklerini düşünmüşlerdir. Politika yapan, yapmanın yollarını arayan insan, gerçekte hayvanlaştırılmasına karşı direnmekte; daha çok insan olmanın çabasına girmektedir. Çünkü politik insan, kendi kaderine ve geleceğine sahip çıkan, kendi haklarını bilen, içinde yaşadığı topluma karşı sorumlu, başı dik ve özgür insandır.

    Gelecek haftaki yazımda kitleleri siyasetten caydırma yöntemleri üzerinde duracağım. Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet, tek YALAN

    İtalya’da faşizm
    Emilialı büyük toprak kontlarının asalarından
    ve Romalı bankerlerin demir kasalarından
    geçip
    İL DUÇE’nin dazlak kafasında dank demiş
    bir nuuurdur
    Taranta – Babu…

    Nazım Hikmet

    2011 yılı yazın son, güzün ilk günleri. Pisa’dan başlayıp Floransa ve Bologna’yla devam eden turistik seyahatimizin son durağı olan Roma’da gün ışığının yavaş yavaş dünyamızı terk ettiği bir vakitte günün yorgunluğunu atmak için sandalyeleri bir meydana bakan kafeye bir miktar nefes almak için oturmuştuk. Zira Turistliğin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyordu. Kısa süre içinde bir daha gelip görebilmenin belki de mümkün olmayacağı tarihi bir şehrin tüm dokusunu bir nefeste olmasa bile bir kaç nefeste içinize çekmeye çalışıyorsunuz. Haliyle bunun için de koşturmak, koşturmak gerekiyor. Roma’daki geniş meydanları, görkemli yapıları ve üstümüze üstümüze gelen estetik harikalarını üçüncü günün sonunda iyice kanıksadığımız ve artık etrafa ve yukarıya bakmaktan yorulduğumuz için oturduğumuz sandalyelerin yönelmiş olduğu meydanın hangi meydan olduğuna dikkat etmemiştik.

    Oturuşumuzun üstünden beş on dakika geçtikten sonra, neredeyse aynı masadaymışız kadar yakınımızdaki yan masada oturan İtalyan Beyefendi tüm sıcakkanlılığıyla sohbetimize karıştı. Türkçeye kulağı aşina olmalı ki, doğrudan Türkiye’nin neresinden geldiğimizi sordu. Konuştuğumuz dilin Türkçe olduğunu anlayacak kadar Türkçeye aşina olmakla beraber elbette soru cümlesi İngilizceydi. Konuşmamız da o dilde devam etti. Elbette biz Türkiyeli insanlar “hemşerim memleket neresi?” sorusuyla sohbete başlamaya alışkın olduğumuz için soruyu yadırgamadık ve söyledik nereden geldiğimizi ve sohbetin keyfine kendimizi bıraktık. Laf lafı açtı konu döndü dolaştı siyasete geldi. İşte o zaman anladık sandalyelerimizin hangi meydana baktığını: PiazzaVenezia. Bu meydanın simgesel önemi elbette sadece Antik Roma tarihinin ünlü meydanlarından birisi olmasından gelmiyordu. PalazzoVenezia adlı sarayın aynı adlı meydana bakan balkonundan geliyordu asıl güncel önemi. Bu balkon İl Duce lakaplı Faşist Lider Mussolini’nin tarihi pek çok konuşmasını çılgın ve heyecanlı kalabalıklar karşısında yaptığı ünlü balkondu. Faşizmi ilan etmesinden, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşına dâhil olduğunu ilan ettiği konuşmasına kadar pek çok konuşma yapmış İl Duce bu geniş meydana bakan balkonda. Sohbetimize bal katan İtalyan Beyefendi, “Mussolini’nin bu meydanda binlerce kişi karşısında ateşli konuşmalar yaptığını hayal edebiliyor musunuz?” diye sordu. Biz de tabi ki o zaman için “yaklaşık on yıldır her seçim sonrası buna benzer balkon konuşmaları dinlemeye alıştığımızı” belirttik. Mamafih bizim ateşli konuşmalar dinlediğimiz balkon böyle tarihi ve estetik bir sarayın değil, nevzuhur ve estetikten yoksun bir parti binasının balkonuydu, ama olsun. Nihayetinde balkon aynı amaca hizmet ediyordu. Beyefendi gülümsedi. “Alışmak en beteri, faşistlerin en iyi bildiği şey mutlak otoriteye kitleleri alıştırmaktır” dedi. Biz anlar gibi olduk. Ama sanırım bugünleri görebilmiş olsaydık İtalyan Beyefendiyi daha net anlardık.

    Her tarihsel dönemin kendine has bir ruhu var. Ancak bu ruhu toplumların içine düştüğü bunalımlar önemli ölçüde şekillendiriyor ve bu ruha karakterini veren rejimler küresel olarak yükselip yaygınlaşıyor. Faşizm Birinci Dünya Savaşının yarattığı derin yıkıntının ardından 1919’da ilk defa resmi olarak İtalya’da doğdu. Ancak temsil ettiği siyaset, dünyanın birbirinden uzak köşelerinde eş zamanlı olarak ortaya çıktı; tıpkı günümüzde muhafazakâr popülist liderlerin pıtrak gibi dünyanın dört bir yanında ortaya çıkması ve kitlelerden geniş bir teveccüh görmesi gibi. Farklı saikler ve motivasyonlarla Hindistan, Japonya, Brezilya, Almanya, Arjantin, İspanya gibi birbirinden epeyce uzak ve farklı ülkelerde, ortak bir retoriği ve argümanı paylaşarak popüler oldu faşizm: Modern bir halk egemenliği fikrine yaslanıyor olmakla birlikte, bu egemenliğin, halk adına hareket ettiği iddia edilen bir diktatöre mutlak ve sorgulama yapılmaksızın devredilmesi. Bu devir fikri ise, aşkın hakikat olarak benimsenen mitsel fikirler tarafından da meşrulaştırıldı.[1]

    MİTSEL LİDERE İNANMA ÇARESİZLİĞİ

    Faşistler halkın iradesinin diktatörde vücut bulduğu bir düzeni arzuluyorlardı. Çünkü diktatör, halkın ne istediğini halktan daha iyi bilen ve halkın iyiliğine hizmet eden birisiydi. Aslında buna inanmak, bilişsel zekâsına, rasyonel davranışına sonsuz bir güven duyulan insan öznesine ilk bakışta ters gibi görünür. Ancak kitlesel kıyımlarla, yıkıcı savaşlarla, ezici bir yoksullukla bütünlüğü ve dayanışma ruhu yok olan bir toplumun kendine ve etrafındaki hiç kimseye güveni kalmamış mensuplarının böyle bir mitsel lidere inanmaktan başka çaresi kalmayabilir. İnsan, çaresizlik anlarında tarihe ve ampirizme dayalı hakikat yerine siyasal mitlere, gerçek olmadığı ayan beyan ortada olan olaylara, düşman olarak belirlenen hedeflere atfedilen insan-lık-dışı nitelemelere inanmayı seçebilir. Bu seçim, düşünmeyi, kafa yormayı, kendini başkası yerine koymayı, dayanışma için kendi çıkarlarından ilk bakışta feragat etmeyi askıya almak anlamına gelir. Çünkü toplum, zannedildiğinden daha karmaşık ve heterojen unsurlardan oluşur. O unsurlar her ne kadar belli kriterlerle kategorize edilmiş olsa da, her kategoriye nasıl davranılması gerektiği de muğlaklığını sürdürür. Hem tek tek toplumun farklı unsurları hem de kategorilerin içine tıkıştırılmış olanların her birisi hakkında bir yargıda bulunmak zaman, emek ve hakkaniyetli bir bakış açısı gerektirir. Bunun yerine iradeyi kendisi adına mutlak şekilde adil davranacağına, kendi çıkarlarını sözde düşmanlara karşı kesin bir şekilde koruyacağına inanılan bir lidere emanet etmek daha kolay gelebilir. İradeyi teslim alan lidere bir de mistik bir güç atfettiniz mi, böylesi bir kaotik ortam içinde konforlu bir şekilde yaşayıp gidersiniz. Ta ki iradenizi emanet ettiğiniz lider ve liderin uyguladığı politikalar sizi mutlak bir açlıkla baş başa bırakana kadar.

    LİDER TEMSİL ETTİĞİ BÜTÜN SİMGELERİ BEDENİNDE TEKLEŞTİRİR

    İşte o zaman, liderin karizması sorgulanmaya, mitsel gücünden kuşku duyulmaya başlanır. İşte o zaman lider, kendi gücünü mutlak bir otoriteye dayandırmak konusunda sınır tanımamaya başlar. Böyle bir aşamada, en büyük güç ne siyasi otorite, ne askeri ne de bürokratik otoritedir. Otoritesi ve karizmasının kırılganlığı son raddeye ulaşan liderin yegâne gücü yalan söyleme tekelini elinde bulundurma imkânının sınırlarını zorlamasından kaynaklanmaya başlamıştır artık. Bu aşamada lider, temsil ettiği bütün simgeleri tekleştirir ve bedeninde cisimleştirir. Ancak liderin bedeninde cisimleşen devlet, millet, bayrak, vatan gibi bütün tekliklerin varlığı insanın bu dünyada var oluşunun temeli olan karnını doyurma konusu tehlikeye girdiği için kuşkulu hale gelir. Vatan, millet, bayrak, devlet benzeri kavramlar, bunlara inanan ve kutsiyet atfedenlere güvenli bir yaşam ve anlamlı bir gelecek sunduğu sürece bir gerçekliğe tekabül eder. Bu gerçeklik kuşkuyla karşılanmaya başlandığı anda, bu kavramlar ancak yalan tekeli sayesinde kuşkudan arındırılır. İşte tam da bu nedenle lider, tıpkı devletin hukuken şiddet tekeline sahip olmasına benzer şekilde, meşruiyetini yalan tekeline dayandırır. Bu aşamada liderden başka kimsenin yalan söyleme hakkı yoktur. Nasıl ki, devlet, hukuki zemine dayalı şiddet kullanma tekeline sahipse ve bu tekele dayanarak, bireylerin şiddet kullanmasına izin vermiyorsa, lider de hukuki zemine dayalı yalan söyleme tekelini sahiplenir ve kendisinden başka kimsenin yalan söylemesine izin vermez.

    LİDER YALANDAN GÜCÜNÜ ALIR

    Artık burada devletle, milletle, bayrakla lider arasındaki sınırlar aşılmış, lider dünyadaki bütün sosyolojik ve politik varlıkların bir araya geldiği aşkın bir varlığa dönüşmüştür. Ancak bu aşkınlığın sözde olduğunu unutmamak gerekir. Faşizm zannedildiği gibi, sonsuz bir otorite kaynağına sahip değildir. Otoritesinin yoğunlaştığı ve sınırının aşıldığı nokta, faşizmin en kırılgan noktasıdır. O, varlığını bir süre daha kitlelerin hem otoriteden hem de otorite tarafından korkutulmuş diğerlerinden korkusuna dayandırır. İşte bu nedenle korkunun devam etmesi için yalanın tek elde toplanması gerekir. Lider, tek başına olabilecek bütün büyük yalanları özgürce söyleyebilmeli ki, liderin varlığı sorgulanmasın. Bu aşamada artık liderin yegâne otorite kaynağı, yalanları tek başına söyleyebilme gücüdür.

    Finchelstein’a tekrar uzun bir alıntıyla kulak verelim: “Faşistler, hakikat arayışları sırasında metaforları gerçekliğe dönüştürme yoluna başvurdular. Deneyimlerden öğrendikleri bir dünyaya uzaktılar. İdeolojik yalanların içinde hakikate dair hiçbir iz yoktu. Ancak bu yalanları olabildiğince gerçeğe evirmeye çevirdiler. Görüp de beğenmedikleri her şey onlar için asılsızdı. Mussolini için faşizmin temel görevi demokratik sistemin yalanlarını reddetmekti. Demokrasinin yalanına, faşizmin hakikati ile karşı duruyordu. Demokratik yalanlarla faşist hakikatler arasındaki mitsel karşıtlıkta Lider Mussolini için aslolan, enkarnasyon prensibiydi.” AKP iktidarının hem meşruiyetinin, hem muktedirliğinin hem de popülerliğinin giderek daha kırılgan hale geldiği bugünlerde, bütün gücün omnipotent olduğu varsayılan bir lidere yüklenmesi ve bu liderin kendini devletin kendisi olarak ilan etmesi şaşırtıcı değildir. Bir şaşırtıcı olmayan şey de, iktidar ortağı ile birlikte hazırlanan “Dezenformasyon Yasa Teklifi”nin meclis genel kuruluna gönderilmesi ile artık şirazesinden çıkmış “camide bira içtiler ve cami yaktılar” yalanının söylenmesinin paralel zamanlarda gündeme gelmesidir. Bu manidar tesadüf bize çok şey anlatıyor. Birincisi iktidar artık “yalan söylenecekse sadece ben söylerim” diyor. İkinci olarak “benim varlığımı eleştiri, sorgulama, kuşkuya düşürme gibi yol ve yordamlarla inkâr edenleri ben bir anlamda zındık ilan edebilirim” diyor. Üçüncü olarak “çünkü benim söylediğim size yalan görünebilir, ama ben bunların yalan olduğuna dair izleri istediğim şekilde çıkaracağım bir yasayla istediğim şekilde silebilirim” diyor. Dördüncü olarak da “sizlerin gerçeğe dair dile getireceğiniz her şeyi ben böylesi bir keyfi yasayla yalan ilan edebilirim, böylece sizi yalancılıkla suçlayarak bizzat hakikate el koyabilirim, çünkü kimse benim varlığımdan ve kelamımdan sual edemez” diyor. Böylesi bir omnipotent lider profilinin gücünü yaşlı bir bedenin ölmeden önceki “son gürlüğü” gibi okumak gerekir. Yaşlı kişi gençliğinde çok cefa çekmiştir ama ölmeden önce bir huzura ve refaha kavuşmuştur. Ancak bu huzur ve refahın önce geniş halk kitleleri açısından sonra da omnipotent lider açısından bir bedeli vardır. Bu bedeli açlık, sefalet ve baskıyla geniş halk kitleleri ödüyor ve bir süre daha ödeyecek gibi görünüyor. Ancak bu ağır bedelleri ödeyen geniş halk kitleleri, ödedikleri bedelleri misliyle mutlaka hikmetinden sual olunmaz lidere de ödetecektir. Bu çok uzak değildir.

    [1]FedericoFinchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Komplo teorileri gücünü nereden alıyor?

    Türkiye, zannedildiğinin aksine ataerkil bir ülke olmaktan çok, ataerkini gizil erk arzusuna payanda yapan ve bu sayede perde arkası iktidar çatışmalarını kendi erksiz erkinin aracı olarak maharetle kullanmaya çalışan ve sinik konformizmini çoğunlukla erkek çocuğunun varlığına borçlu olan anaerkine dayanır. Bu karmaşık olduğu kadar provokatif cümlenin biraz daha açılmaya ve örneklerle daha anlaşılır kılınmaya ihtiyacı olduğunun farkındayım. Türkiye’de gerçekten kadınlar baskı altında, her gün mutlaka en az bir kadın, erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitiriyor, en az bir kadın zorla istemediği bir erkekle evlendiriliyor, en az bir kadın sokakta taciz ediliyor ya da tecavüze uğruyor, en az bir kadın boşanmak istediği kocasından şiddet görüyor. Bunları sayfalar dolusu uzatmak mümkün. Ancak bütün bu cürümleri işleyen erkeklerin hepsini mutlaka bir başka kadının büyüttüğünü belki de hepimiz unutuyoruz. Muğla’da bir üniversite öğrencisi kadınla önce sevgili olup sonra da öldürüp gömen bir erkeğin cinayetine ilişkin delilleri yok etmek için anne de yardım etmedi mi?[1] Pek çok aile içi tecavüz olayında mağdur kız çocuğunu aile düzeni bozulmasın diyerek dinlemeyip olayın örtbas edilmesinde bazı anneler rol oynamıyor mu? Erkek çocuk istediği her kadınla birlikte olabilirken, kızının herhangi bir erkekle sokakta el ele tutuşması bile bazı annelerin namus kotasına takılmıyor mu? Kuşkusuz farklı düşünen ve davranan pek çok anne olsa da ben bu coğrafyanın vasatından bahsediyorum ve bu vasatın kadın ve erkek arasında kurduğu bu ikiyüzlü hiyerarşinin ülkenin siyasi ve toplumsal ilişkilerine ve siyaset yapma örüntülerine nasıl sirayet ettiğini anlatmaya çalışacağım.

    ‘HIRSIZI’ BİLİYOR AMA BAŞKALARINA YANSITIYOR

    Bahse konu bu aile ilişkilerine dair vasattan yola çıkarak, hali vakti yerinde bir ailenin yaramaz bir oğlu olduğunu varsayalım. Bu yaramaz oğlanın birçok maliyetli zaafının yanı sıra ailenin maddi varlığını fena halde tehdit eden bir kumar zaafı da olsun. Bu kumar zaafı öyle bir hal alsın ki, artık oğlan evin bütün banka hesaplarını sömürdükten sonra evdeki dipte köşede kalmış olan yükte hafif pahada ağır varlıklarını da bu zaafı uğruna harcamaya başlasın. Her ne kadar aile durumdan rahatsız olsa da, gidişatı mümkün olduğu kadar göz ardı etmeye çalışmaktadır. Büyük bir ihtimalle, böylesine bir zaaf, yıllar içerisinde ailenin geleceğinin emanet edildiği oğlanın şımartılması, onun pek çok uygunsuz başka zaafının hoş görülmesi ve çoğu zaman da pohpohlanması sonucunda kronik ve içinden çıkılmaz bir hal almıştır. İçinden çıkılmaz hale gelme sürecinde, aile içinde muhtemelen pek çok çatışma yaşanmış, ancak yaşanılan çatışmalar çözümsüz bırakılarak oluruna bırakılmıştır. Zira oğlan kıymetli, yerine başka birisinin ikame edilmesi imkânsızdır. Hele de erkinin uzantısı olarak gören anne için hayati bir yeri vardır oğlunun. Bu nedenle de, varlığını borçlu olduğu oğlunu hoş görmekten başka bir seçeneği yoktur.

    Evden yok olan yükte hafif pahada ağır nesnelere ne olduğuna dair herkes aşağı yukarı bir fikre sahip olsa da, hiç kimse gerçeği dile getirmeye cesaret edemez. Aile içinde mevzu içinden çıkılmaz bir hal aldığı anda, büyük ihtimalle kaybolan altınların, mücevheratın, kıymetli şamdanların kimler tarafından “çalındığı” dile getirilmeye çalışılacaktır. Acaba evin hizmetçileri mi? Acaba bahçıvan mı? Geçenlerde kırılan tarihi koltuğu tamire gelen tamirci de almış olabilir. İki gün önce evde verilen geniş katılımlı yemeğe ne idüğü belirsiz bir iki fotoğrafçı gelmişti; acaba onlar el çabukluğu yapmış olabilirler mi? Suçlanacak kişi sayısı o kadar çoktur ki… Say say bitmez. Ama bu kıymetli nesneleri aldığı iddia edilen kişilerin aslında asıl suçlu olmadığını içten içe aile bireylerinin hepsi bilir. Asıl müsebbip yaramaz oğlan da dinler bu spekülasyonları. Üstelik o da katılır varsayımlara. Her işaret edilen kişi için “olabilir!” der yüzsüzce. Kendisini kurtaracak her spekülasyona sarılır yüzsüzlükle çaresizlik arasında gidip gelen duygu durumuyla. Elbette kıymetli nesneler gitmiş, geri gelmesi imkânsızdır. Nereye kaybolduğuna dair yapılan tüm spekülasyonlar, durumla yüzleşmek yerine iç rahatlatmadan başka bir işe yaramaz. Çaldığı iddia edilen kişi-kişilerin varlığı, çaresizlik içindeki aileyi bir süre daha bir arada tutmayı sağlar. Nihayetinde elde avuçta bir şey kalmayınca aile dağılır. Dağılan ailenin ardından bu defa ağıt yakma sırası gelir. Böyle bir aile gerçekte ne olduğunu, neden ailenin dağıldığını, oğlanın zaaflarının önüne zamanında geçmenin mümkün olup olmadığını hiçbir zaman sormaz birbirine. Bu sorular içtenlikle sorulursa, ailenin geçmişte kalan muhayyel bütünlüğü tehlikeye girer zira. En azından geçmişte kalan o şaşalı aile bütünlüğü hayallerde var olmaya devam edecektir. O avutur herkesi ve yaşama tutunma azmi verir.

    SORUNU DOĞRU TESPİT EDİP, NEDENİNİ BAŞKA YERDE ARAMA!

    Geçtiğimiz günlerde sosyal ağlardan birisinde karşıma çıkan bir video[2] bana bunları düşündürdü. Video son zamanlarda sayısı giderek artan sıradan yurttaşlarla yapılan sokak röportajlarından birisiydi. Röportaj nispeten iyi giyimli, Türkçesi düzgün, başörtülü bir hanımefendiyle yapılıyordu. Hanımefendinin elinde tuttuğu bir paket makarna ile kaşar peynirinin neden torbada değil de elde tutulduğu pek anlaşılmıyordu. Ancak hanımefendi mütemadiyen kendisiyle röportaj yapan kişiyle “beni anlıyor musun, öyle değil mi?” gibi onay bekleyen sorularla diyalog beklentisi içindeydi. Aslında sorduğu sorulara yanıt beklemeden söylemek istediklerini söylemeye devam etmesinden de anlıyoruz ki, hanımefendinin niyeti diyalog değil, kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi misali bir monologdu. Hanımefendi, Doların şu sıralarda 14 TL olduğunu, bir yıl önce 7 TL olduğunu, hele de bir zamanlar inanmayacaksınız ama 4 TL’den alınabiliyor olduğunu hatırlatıyordu. Ardından da elindeki makarna paketini göstererek, “şu 2.95’ti, şimdi 6.95, anlıyor musun, gündem bence bu, başka bir şey istiyor musun?” şeklinde peş peşe mantıklı sorular sorarak “gündem bence bu” diyerek saptamasını pekiştiriyordu. İzleyen bir an umutlanıyordu. “Hah işte, yurttaş hayat pahalılığına odaklanmak gerektiğini ifade ediyor, geri kalan konuların önemsiz olduğunu dile getiriyor” diye düşünüp gözleri parlıyordu. Ama yok öyle yağma. Hanımefendi, bu makul cümleleri kurup makul soruları sorduktan sonra zincirlerinden bir boşanıyor, takip etmeniz imkânsız hale geliyordu. Avrupa ekonomisini Türkiye’ye getirme istikrarı diyerek başladığı büyük çözümlemeye, Mister Biden ile İngiltere bağlantısı, Bay Kemal Muharrem İnce kumpası gırla gidiyordu. “Söyle onlara ücretlerimizi de dolarla versinler” şeklinde bir dileği var ki, cümle içindeki “onların” kim olduğunu anlamak mümkün değil.

    DEVLET DE ASLINDA AİLENİN BİR PROTİPİ

    Bu videodaki özne, aslında okumuşu cahili tüm komplo teorisyenlerinin bir ortalamasını sunuyor bize. Varlığını tehdit eden, yaşam koşullarını çekilmez hale getiren bütün gerekçeleri biliyor olmasına rağmen, asıl hedefe yönelmeye cesaret edemeyip, gerçekliğin kısmiliği içinde debelenip duran bir öznellik hali. Yoksulluğuna yol açan tüm sorumluları biliyor olmasına, cebinden çekilen paranın kimlerin cebine gittiğinin gayet farkında olmasına rağmen, asıl sorumluyu dile getirmekte ve işaret etmekte cesaretsiz bir özne. Ne kadar da, evin içinde kaybolan kıymetli nesneleri kimin çaldığını biliyor olmasına rağmen, ailenin müptezel kumarbaz oğluna “sen çalıyorsun” diyemeyen yufka yürekli annenin tavrına benziyor değil mi? Yoksulluğumuzun nedeni “bizi yönetenler” demek yerine, yine malum ailenin yaramaz oğlan dışındaki bireyleri gibi hırsızları aile dışında kim varsa onlarda arama girişimi gibi. “Ağzımızın tadı bozulmasın, düzenimiz değişmesin, gerçeği dile getirirsek, aile huzurumuz bozulur” gibi kaygılarla aile içindeki ne kadar pislik varsa halının altına süpürmeye benzer bir tavır değil mi, komplo teorisyenlerinin iddiaları? Bütün hukuki kuruluşlarına, yasalarına, bürokrasisine ve modern rasyonalitesine rağmen, devlet aslında ailenin bir prototipi değil mi? Aile içindeki tüm ikiyüzlü ilişki dinamiklerini daha büyükçe bir kalabalığa teşmil ettiğiniz zaman karşınıza devlet çıkıyor. Devleti soyanları dile getirmeye cesaret edemediğinizde sorumluları hep dışarda arıyorsunuz. Aileyi dağılmanın eşiğine getiren kumarbaz oğlanı yola getiremediğinizde de hırsızları aile dışındakilerde arıyorsunuz. Bu bir çaresizlik göstergesidir aslında.

    GÜCÜNÜ ÇARESİZLİKTEN ALAN KOMPLO TEORİLERİ

    Sonuç olarak komplo teorilerinin gücünü nereden aldığına gelelim. Komplo teorileri gücünü çaresizlikten, güçsüzlükten alır. Gerçeği dile getirmeye gücü olmayanlar, kendilerine yapılan haksızlığın müsebbibini hiç olmayacak yerlerde aramaya başlarlar. Aşı karşıtından göçmen düşmanına, ırkçısından kadın düşmanına bütün kendi gibi olmayanlara karşı olanların hepsi kafalarındaki düşmanlıkları muhayyel kurgularla ete kemiğe büründürürler. Size anlattıkları komplo teorilerinde kısmi hakikatler yer alır. Ama dile getirdikleri bir hakikatin ayağı yere basarken, bir sonraki iddia dile gelen hakikati berhava eder. Gerçeğin ıstırabına katlanabilmek için belki de kendi kafasını ve tabi ki muhatabının kafasını bilerek bulandırır komplo teorisyeni. Çünkü dile getirilemeyen gerçek, bilene acı verir. Bu acıya katlanmak için yapılabilecek en iyi şey, bu gerçeği bulandırmaktır. Komplocunun bir gücü de, bildiği kısmi hakikatin dile getirilemeyişinin verdiği ıstıraptan gelir. Istırap genellikle trajediye yol açar. Trajedi bütün komplo teorisyenlerinin ana malzemesidir. Trajedi hayat ne kadar çekilmez olursa olsun, hayata tutunmayı mümkün kılar. Belki de bütün otoriter yönetimlerin kitlelerin yaşam koşullarını giderek daha fazla trajik hale getirmesinin nedeni burada saklıdır.

    [1] https://haber.sol.org.tr/haber/bassavcilik-pinar-gultekinin-katili-cemal-metin-avcinin-anne-ve-babasi-icin-de-ceza-talep (Erişim tarihi: 24/03/2022)

    [2] https://www.youtube.com/watch?v=f0ef3JV5_Go (Erişim tarihi: 24/03/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Devletin güncel durumu: Şahıs devletinin portresi

    Haftalardır yazdığım her şey siyasi ile ekonomik olanın ilişkisine dair. Kapitalizm ile devlet arasındaki karmaşık ilişkinin üzerine düşünmek, okumak, yazmak… Bazen soyuttan somuta, bazen somuttan soyuta ama hep daha karmaşık bir alana, daha bulanık bir zemine ilerliyor. Bir de Türkiye ise konuştuğumuz, her şey üç noktalı; bitmiyor.

    Ekonomik ve siyasi düzeni bir arada düşünmek ve bunların “yapısal eşleşmelerini” aramak, sorgulamak, somutlamak hem bugüne hem de gelecekte evrileceğimiz şeylere istinaden bir yol bulabilme umudu da aynı zamanda. Bu yüzden aynı temelden hareketle başka bir yazıyla ilerliyorum.

    Bob Jessop’un “devlet sisteminin kurumsal yapısıyla iktidar ilişkilerinin düzenlenişinin karıştırılmaması gerektiği” vurgusundan hareketle uluslararası siyasi sistemin ve onun hegemonyasının nasıl örgütlendiğinin, devlet sistemi ve iktidar ilişkileriyle olan çeşitli ilişki biçimlerinin; ülke içi hesaplaşmaları, ekonomik gerçeklikleri, iktidar ilişkilerini belirlemedeki etkisiyle bizim bugünlerde yaşadığımız sorunlar da aynı yere dayanıyor. Her yazıda ısrarla vurguladığım, nihai saptaması “Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluktur” ifadesi de bugünlerin gündemi olan seçim yasasının değiştirilme çabası da aynı yerden ilerliyor…

    Kadından, işçiden, 89 yaşında bir hekimden korkan “Cumhur”un iktidarı kaybetme korkusunun aklını ele geçirdiği bir evredeyiz. Cumhur İttifakı’nın son hamlesi yeni seçim yasası. Maddeleri üzerinde durmama gerek yok. Erdoğan rejimi şaşırtmadan, son hızla, İslamcılığın en belirgin haliyle kalelerini sağlamlaştırma niyetinde.

    28 Şubat deklerasyonun AKP’nin siyasal alternatifsizliğin miladı olduğunu düşündüren bir güvenle hareket eden muhalefet, MHP ve AKP’nin seçim yasası değişikliği teklifiyle karşılaştı.

    Sandık siyaseti kurgusu açısından baktığımızda, Millet İttifakı’nın süreci iktidar olma özgüveniyle okuması yanlış bir yaklaşım değil. Halka, AKP’den çok daha güçlü bir seçenek sunduklarının kanıtı olarak görüyorlar bunu.

    Oysa özellikle 2015 ve sonrası Türkiye siyasetinin bugünkü halinin kaynağı olan seçim pratiklerine baktığımızda, AKP’nin bu pratiklerinin benzerlerini yapmaya cüret edeceğinden kaçınmayacağını ve Bahçeli’nin tabiriyle “fiili durumu, yasal hale getirmekten” başka bir şey olmadığına kanaat getirebiliriz. Bir “devlet işi” daha yaratılıyor.

    Muhalefet; yeni teklifi AKP’nin iktidar kaybına bir barikat olarak görüyor. Millet İttifakı; Erdoğan’ın bu hamlesini, ittifakın halkalarını birbirinden koparmak, alternatif ortaklık zemini yaratarak ittifakı mümkünse dağıtmak; değilse yormak ve son ana kadar İslamcı seçmenin kafasını bulanıklaştırarak görünüşte seçimle iktidarda kalmayı sürdürme gayreti olarak okuyor. Bu mümkün ve doğru da; ama eksik…

    İktidarın eski pratikleri buna dair kehanete yer bırakmıyor; ama burada bizi ilgilendiren kısım, muhalefetin totalde buna vereceği reaksiyon.

    Sonucunu kestirdiği bir seçim dışında seçime girmek istemeyen iktidara karşı muhalefet; umutsuzluğu 2019’un çemberini genişleterek atacağı adımlarla yok edebilir. Muhalefetin özgüveni güzel; ama geleceği seçimle şekillendirecek anlamlı hamleleri de olmalı.

    Ama burada daha derin bir problem var; devlet ve iktidar ikilisinin iç içe bir hal aldığı gerçeği… Ve yeni teklif de bundan ayrı düşünülemez. Tıpkı Erdoğan’ın bakanlarının sözleriyle bunu ispat etmesi gibi; “siz yapın mevzuat arkadan gelir” veya “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” ifadeleri gibi… Özellikle “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” cümlesini bir “devlet tanımı” olarak okumak zor olmasa gerek.

    Genelde bütün bir sağın, ulusalcıların en övündüğü devlet geleneği sarsılıyor. Özal ve Demirel’den başlayıp, Ensar için aile bakanın “bir kere”sinden, Nebati’nin “aşarız”ına varıncaya kadar, devlet denilen şeyin artık bir çürük meyve kasasına dönmüş olduğunu görebiliyoruz.

    Kuşkusuz AKP iktidarı ile tarihin yoğun bir parçasını yaşıyoruz.

    Bu durum AKP’nin salt 20 yıllık iktidarının zamansal boyutu ile ilgili değil, gözümüzle gördüklerimizden çok, yaşattığı tahrifatla ilgili…

    İktidara geldikten bir süre sonra kendi devlet anlayışına geçişi, hükümet etme biçimi üzerinden yaşattığı zihinsel yoğunluktan söz ediyorum. Bu da devletin güncel durumunu veriyor: Erdoğan’ın “şahıs” devleti.

    Nicos Poulantzas, beş madde ile modern totalitarizmi/devletin temel özelliklerini tanımlıyor. İlk olarak yasamadan yürütmeye güç transferi ve yürütmede bu gücün biriktirilmesi özelliğini dile getiriyor. Bakınca yeni rejim -Erdoğan’ın şahıs devleti- bu özellik içinden hemen göze çarpıyor.

    İkinci özellik olarak devletin üç kuvveti – yasama, yürütme ve yargı – arasında hukuk düzeninde bir gerileme ile birlikte hızlandırılmış bir füzyon diyor. Burada 2010 ve sonrasından bugüne gelen süreç düşünülebilir;15 Temmuz ve OHAL ile ilerleyen süreç de zaten malum.

    Üçüncü özellik, siyasî partilerin temel siyasî temsil aracı ve hegemonya örgütlenmesinde öncü güçler olarak gerilemeleri durumu belirtiliyor. Bakınız “önce ittifakla mutlak iktidar, sonra yeni seçim yasasıyla iktidarda kal” mantığı işlesin istiyor.

    Dördüncü özellik, olarak devletin biçimsel örgütlenmesini çaprazlamasına kesen karmaşık ağların genişlemesi ve devletin faaliyetlerinde uygun hesap verme sorumluluğu ve şeffaflık olmaksızın kesin sonuca ulaştıran bir pay elde etmeleri dile getirilmiş. Burada, yargının sistematiğinin değişmesi, Sayıştay’ın denetim raporlarının niteliğinin her geçen yıl biraz daha azalması vb. örnekler akla geliyor.

    Son özellik olarak Poulantzas’ın, fizik güçlerin yayılması ve tanımlanmış suçların cezalandırılmasından çok muhtemel olaylara karşı yapılan polis baskınları ve gizli izleme faaliyetlerinde rollerinin giderek artması…vurgusu var. Belki de bu en tanıdık olandır. Zorun kullanımı, kadına, hekime, işçiye şiddet; herkesin terörist olarak yaftalanabileceği ihtimali veya hukuksuzluk içinde arkadan gelen mevzuatlar…

    Poulantzas’ın bu beş maddesi bize verili biçimimiz hakkında epey bilgi sunuyor. Erdoğan’ın popülist devletini, iktidardan devlete karşılıklı ilişkisini anlamak adına önemli vurgular içeriyor.

    Gelelim yeni seçim yasasına. Bu bağlamda temel bir soru beliriyor: “Kanunlar ne için çıkarılır?” Bunun cevabı elbette ülkede karşılaştıklarımız olamaz, olmamalı; ama cevabı devlet ve hegemonya ilişkisi bağlamında Gramsci veriyor. Gramsci, devleti hegemonya aygıtının bir parçası olarak görüyor ve sistemin devamlılığını sağlayan bir zemine yerleştiriyor. İşte bütün çabanın özeti burada.

    Biz; midelerine kuru ekmek giriyorlarsa aç değillerdir, diyen milletvekilleri gördük; bana ne, bana mı çalıştınız, oy vermeseydin, ben sizden oy mu istedim, diyen yöneticiler; dahası Nebati gibi, uluslararası sermayeye güven verdiğini sanan, ne bilmediğini bile bilmeyen cahil bakanlar…

    Nebati ve gibilerinin varlığı ya da konuşmaları liyakatsizliğin göstergesi gibi okunsa da esasında bizim mücadelesini verdiğimiz şeyin sadece bu kadrolar olmadığını bilmek gerekir.

    Nebati ya da gibilerin ağzından çıkana göre liyakatsizliklerini konuşmanın anlamı yok. Onun bunları söylemesi ya da varlığı; sisteme, sermayeye siyasal mekanizma olarak hizmeti ile ilgilidir. Sistemin işlemesi için gerekli iktisadi mekanizmayı kurmak göreviyle orda olduklarını bilmek gerekiyor.

    Kapitalizmin/ emperyalizmin bazen sermaye ihracının; bazen otoriter rejim teşekkülünün; bazen tıpkı şu an gibi, ülke/coğrafya pazarlarını tek elde tutmanın gayreti içinde olmak istemesini görmeliyiz. Siyasi ve iktisadi bağımlılık ilişkilerinin süreklilik içinde tutulmasını Nebati ve gibiler üzerinden okumalıyız.

    Kapitalizm tam bu sebeple belirsizlikle yoğrulmuş iktidarları sever. Hukuksuzluk ve kaosu nimet gibi sunan Nebati gibilerle yol yürür. Onun gibi bakmayan bürokratik durumu/ mevzuat engelini kaldıracağını vaat edenleri iktidara taşır ve tüm anlamsızlığına rağmen orada tutar.

    TÜSİAD’ın Nebati’yi sevmediğini düşünmek mümkün mü? Güler Sabancı, Berat Albayrak överken aklını mı kaçırmıştı? Hayır…

    Siyaset ve ekonomi ilişkisi bizde oldukça girift ve işler çığırından çıkıyor; çünkü bu girift ilişkinin iki yakası da büyük bir çöküş yaşıyor.

    Bu ülkenin en büyük sorunu yoksulluk. Yoksulluğu var eden sistemse, sürdüren de sistemin payandaları. Erdoğan’ın rejimi bunun en büyük müsebbibi; ayrıca iktidarının bu sorunu reddetmesi.

    “Biz sizin hizmetkârınız”dan başlayıp, “ilk hafta ücretsiz, ondan sonra 200 Liracık, her hizmetin de bir bedeli var” ile biten sözler 20 yıllık yönetim anlayışının özeti. 6 milyon hane yoksulluk sınırının, 11 milyon insan ise açlık sınırının altında. İşsizlik, güvencesizlik, yoksulluk, bitmek bilmeyen zamlar, açlık… Bu durum, pandemi halini aldı.

    Ve bir seçim yasası ile Erdoğan’ın tükenişine ikna olmuş gözüken muhalefete sormak lazım; Erdoğan’ı ve yarattığı garabeti, yoksulluğu, hukuksuzluğu nasıl düzelteceksiniz?

    Bakınca, sunulan bu yeni düzenleme muhalefet için sürpriz değil. Öyleyse, beklediğimiz şey, ayakları yere basan net bir karşı çıkış.

    Erdoğan’ın 17 Mart günü seçim yasasına dair yaptığı konuşmadan bazı noktalar çok enteresan: “… Sorsanız AK Parti’yi demokrat olmamakla, sadece kendi çıkarını düşünmekle suçlarlar. Ama gördüğünüz gibi biz seçim kanunundaki değişikliği çalışırken bile CHP’li milletvekillerinin yaşadığı sıkıntıları da dikkate aldık …Televizyonda paletli ambulanslarla hasta taşımasını izledik. Biz geldiğimizde ambulans var mıydı? Doğru dürüst ambulans yoktu” ve tabi ekonomik göndermelerle de konuşmayı sürdürüyor Erdoğan. Bu konuşmanın bütünlüğü bile bize Erdoğan’ın devlet portresini çıkardığı gibi, Poulantzas’ın modern totalitarizmini de yeniden hatırlatıyor.

    Peki, burada muhalefetten beklenen nedir diye düşününce cevap kesinlikle Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan sığınmacıları vatandaş yapıp oy mu kullandıracak?” sorusu olmuyor. Erdoğan’ın ve rejiminin hala ve ısrarla eski Türkiye’yi başka bir çağda gösterme çabalarını sürdürmesine bakınca; her ne pahasına, hangi yollarla, hukuksuzluklarla olursa olsun, “canı nasıl isterse” hükmüyle, cumhurbaşkanlığı forsuyla tüm devleti arkasına almasına, tüm yolları kendine bağlama arzusuna bakınca; bakanlarının niteliksizliğine, yarattıkları derin ekonomik, siyasi, hukuki krize bakınca daha kuvvetli bir geri dönüş bekleniyor.

    Erdoğan, yeni yasa teklifiyle tabela partilerinin önüne geçmeyi hedeflediklerini belirtiyor. AKP ve MHP’nin küçük siyasal partilerin ittifak omurgasından çözülüşünü hesaplayan bu kurnazlık küçük bir ayrıntı olarak görülemez. Bu kurnazlık ülkedeki demokratik yaşamın ve demokrasi idealinin toplulukları bir arada tutmaya ve bir arada hareket etmeye yönelten bakiyesini de sıfırlamaya yönelik.

    Erdoğan’ın siyasal parti ve siyasal sistemin işleyişini artık yerine getirmemek üzere kurduğu bu yeni teklif; kendi deyimiyle tabela partilerinin siyaseti manipüle etmesine engel olma değil, görece nitelikli bir siyaset mantığının muhalefet eliyle yeniden kurulacağı bir dönemi bitirmek, iktidarını sürekli kılmak amacını taşıyor; çünkü parti sisteminin zayıf olduğu yerde popülist rejiminin daha fazla güçleneceğini o da biliyor.

    Bu popülizm demokrasi, çoğulculuk söyleminden buraya geldi. Bursa milletvekili Hakan Çavuşoğlu AKP’nin alamet-i farikası olarak “ortak akla önem vermesi”dir diyor. Kimin ortak aklı acaba… Çoğunluk MHP üzerinden konuyu değerlendiriyor ancak devlet, parti devleti ve Erdoğan’ın meselesi MHP değil…

    Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, iki yıldır hazırlanan bu yasa teklifi için “Seçim yasa taslağı, darbenin seçimler yoluyla yapılması demek”tir diyor.

    Yani Eminağaoğlu’na göre demokrasi pek de bu ülkede anlaşıldığı şekilde veya iktidarın dayattığı biçimde bir şey değil. Jessop, demokratik kurumların yaratılmasının ardında demokratik pratiklere işaret ettiği kadar, bu tartışmaya bağlı öznelerin de oluşumunun gerekliliğinden bahsediyor. Muhalefet ya bu süreci var edecek ya da yeni seçim yasasıyla devam edecek.

    Bu sıralarda da A Haber, ayçiçek yağı yüklü geminin limana ulaşması “olayını” yerinde takip edip, “Son Durum” olarak izleyicileriyle paylaşıyor. Çünkü -A Haber ya da muhalefet, farkında olsa da olmasa da- bizim asıl gerçeğimiz bu.

    31 Ocak’taki “ Devletin Güncel Durumu” yazımı şu paragrafla bitirmiştim, bu yazı da öyle bitsin: “Aşina olunan bilinmez”. (https://www.medyaport.net/devletin-guncel-durumu-kilicdaroglu-nerede-duruyor-makale,33096.html) Yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi ancak mevcut halde hukuku, kanunları kendi fiili durumuyla istediği gibi eşleyen bir iktidar olarak yaşamaya devam ediyor. İlk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi. Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için hala en önemli anahtar.

  • Devletin Güncel Durumu: Kılıçdaroğlu nerede duruyor?

    Türkiye’nin uzun yıllara yayılan art zamanlı; ama son birkaç yıldır senkronik yaşadığı siyasi ve iktisadi kriz, artık oldukça şiddetli hissediliyor.

    Elbette bu krizlere ideolojik krizler de ekleniyor. Nihayetinde iktisadi, siyasi ve ideolojik krizler sistemden bağımsız yaşanmıyor.

    Sabit olan koşulu unutmadan, bunlar kapitalizmin yapısal krizinin bir uzantısı olmakla birlikte, kapitalizm içerisinde gelişen diğer kriz veya krizlerin de sonuçları.

    Bu açıdan baktığımızda iktidarın hegemonya krizi hemen göze çarpıyor.

    Dahası gördüğümüz şey tam olarak tarihsel bloğun çöküşüdür. Şekilsiz bir hal alan bu yapı, sadece egemen sınıfa cevap verme uğraşındadır.

    Burada devletin güncel durumunun ne olduğu ise basit görünen ama hayli karmaşık bir sorudur. Bir de bu soruyu cevaplamaya çalışırken rotayı ana muhalefete kırmak meseleyi biraz daha çetrefilli hale getirmeye sebep olacak; ancak tam olarak uğraşım, bu çetrefil üzerine düşünmek.

    Lenin’den hareketle söylersek devlet sorununun bu denli karmaşık, çetrefil bir hale getirilmesinin nedeni, bunun egemen sınıfların çıkarlarını başka bütün sorunlardan daha fazla ilgilendiren bir sorun olmasıdır. Devlet öğretisi, toplumsal ayrıcalıkları, sömürüyü, kapitalizmin varlığını haklı çıkarmaya yarar.

    Bizler CHP’nin devletle olan ilişkisini, CHP’nin kendisinin devleti tanımlama biçimi üzerinden okumuyoruz.

    Halbuki bu oldukça yanıltıcıdır. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana CHP, iktidarda olsun ya da olmasın kendini devlet bağlamında başka bir ilişki üzerinden var eder. Burada olumsuz bir ilişki örneği yok; aksine devlet projeleri her sınıfa/ fraksiyona göre değişebilir ve CHP’ninki de bu minvalde okunabilir.

    Hatta son zamanlarda yapılan bütün çıkışlar buna işaret ediyor.

    Ana muhalefet sadece iktidar için yarışmıyor, aynı zamanda kendi devlet projesini de gündeme getiriyor. İktidar kanalındaki devlet bürokrasisine bazı araçlarla “gözdağı” veriyor.

    Kanaatimce 26 Ocak günü CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun videolu açıklamaları, videonun içeriği, sembolik özellikleri de dikkate alındığında söz konusu bu “gözdağının” içi dolduruluyor.

    Aslında süreç yeni değil, kısacık bir dönemle ilişkilendirilmesi durumu yanlış değerlendirmeye sebep olabilir. Merkez Bankası, TÜİK ve MEB’e gidişler, bürokratlara “verilen süreler” geriye dönük bir var oluş tercihinin sadece son tezahürü olduğu kanaatindeyim.

    Burada mesele kendini daha güçlü hisseden, sağ ideolojilerle ilişkisi daha yoğunlaşmış, sermaye arasındaki çatışmada başka bir yolu temsil eden bir CHP’nin varlığı…

    Yağan kar birçok şeye sebep oldu. İmamoğlu’nun devletin olanaklarıyla izleniyor olması, bunun servis edilmesi ve ifşa/linç kültürünün parçası haline getirilmesi devlet krizini ve devlet projelerini hatırlatıyor.

    Devamında gelen 26 Ocak’taki Kılıçdaroğlu’nun videosu, İmamoğlu’nun açıklamaları, ardından Erdoğan’ın açtığı dava, Kılıçdaroğlu’nun tekrar eden konuşmaları (yazı kaleme alındığında Kılıçdaroğlu’nun yeni videosunun yeni hedefi “parti trolleriydi”) vs. devlet krizinden ve devlet projelerinden ayrı düşünülemez. “Sahiplik” ya da “hep buradayım” arasındaki bir gelgitten ötesi var burada.

    Söz konusu video için Kılıçdaroğlu halka seslenmeyi hedefliyor gibi bir yaklaşım içerisinde olsa da mevzunun halkla veya belge diye açıkladıklarıyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Keza o da tekrara düşmeyeceğini ifade ediyor.

    Dahası devlet vurgusunun çok sık yapılması, devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması, her noktada “devletin bürokratları” demesi bir tarafıyla söz konusu bürokratlarla veya devlet içindeki kişilerle/sınıflarla “uzlaşma” çağrısı gibi görünse de aslında kendi devlet projesini masaya sürmesiyle de bağlantılı.

    Ancak burada gerçek bir uzlaşma vaadi zaten olamaz, uzlaşabilir algısı yaratmak daha önemli gözüküyor.

    Çünkü biliyoruz ki uzlaşma mümkün olsa devlete gerek olmaz.

    Devlet nedir, devlet projeleri neyi belirtir, belki de biraz bunların içerisine girmek gerek. Önce devlet aygıtı ile devlet iktidarı arasındaki farkı görmek iyi olabilir.

    Devlet iktidarı en dar biçimiyle sınıfsal temsillerle daha ilgiliyken, devlet aygıtı, yine en dar biçimde, geniş bir açıdan sistemle daha ilişkilidir. Her ikisi de ekonomik, ideolojik ve hegemonik süreçlerin işleyişine dairdir.

    Engels tanımlamasıyla “devlet, … toplumun kendi kendisiyle çözümsüz bir çelişkiye düşmüşlüğünün, ortadan kaldıramayacağı giderilemez karşıtlıklara bölünmüşlüğünün kabulüdür.”

    Devlet sürekli bir olmayış ve sürekli bir oluşum halidir. Pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur. Her şey “yolunda” bile olsa yerleşmiş, somut bir birlik mümkün değildir.

    Bob Jessop’ın “Devlet Teorisi” kitabından yola çıkarsak eğer, farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açıyor ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşuyor; hakim olan proje, ki hakim sınıfın hakim fraksiyonu ile ilgilidir, baskın hale gelir ve devlet iktidarlığı ile somutlaşır. Burada ekonomik sermayeye en çok sahip olanın yanında; diğer sermaye biçimlerinin hangisinin hakim olduğu hem konjonktürle hem de ülkedeki hakim ideolojiyle yakından ilgilidir. Bu işleyiş birçok devlet projesi oluşturulmasının mümkün olduğunu da gösterir.

    Örneğin dayanaklı devlet projeleri anayasal düzleme, kurumsallaşmaya ihtiyaç duyarlar. Burada temel nokta aslında temsilden fazlasıdır.

    Sadece Jessop bağlamında değil Marx’ta, Engels’te, Lenin’de, Poulantzas’ta da devlete dair bu işleyişin izini sürmek mümkündür ve bugünü anlamlandırmak için gereklidir de.

    Erdoğan ve AKP 2002’den beri süren iktidarında bu projeden ayrıksı hareket etmemiştir. Öncelikle, kendilerine özgü olan her şeyin yanında, uluslararası bağlamdan ayrı bir ilerleme yoktur. Yani dünyada neoliberalizmin varlığı ve aşırı sağın güçlenişi Türkiye’de de kendi ve partisiyle somutlaşmıştır.

    Diğer taraftan, buna Cihan Tuğal’ın vurguladığı şekliyle “massetme siyaseti” de diyebiliriz, iktidar olma yolunda ve oldukları süre boyunca ideolojik ve siyasi açıdan bazı farklılıklara rağmen çeşitli kişi ve kurumlarla işbirliği halinde olmak, zaman zaman yan yana, zaman zaman onların üstü konumunda, bazen de tasfiyelerini sağlayarak devlet projelerini yürütmektedirler. Yani karşımızda duran “güç” şahsın “kutsallığı” değil, sınıfsal boyutudur ve bunu gökten yere çekip, başka bir proje ile karşılık verme yolunda ana muhalefet belirir.

    Tekrar videoya, Kılıçdaroğlu ve CHP’ye dönersek; siyaset etme maharetine sahip olduklarının, devlet iktidarına aday olduklarının ve kendi devlet projelerinin şimdiki projenin içinde olduğu krizi çözebilecek tek güç olduğunun beş dakikalık örneğiydi.

    Her şeyi seçime indirgeyen CHP yaklaşımı, önümüzdeki süreçte sivil toplum, siyasal toplum ve devlet denklemini nasıl kuracak göreceğiz. Ancak sistemden ve getirdiği ideolojik dönüşümlerden ayrıksı olamayacağının da altını çizmekte yarar var.

    Lenin, devlete ilişkin sorunun farklı sosyal sınıflar arasındaki bir meseleye dair olduğunu ve devlete dair bakışın da birbiriyle çarpışan görüşlere yansıdığını belirtir. Bizim şahit olduğumuz şey tam olarak budur.

    “Aşina olunan bilinmez” vurgusunu hatırlayarak, yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi; ilk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi.

    Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için en önemli anahtar.

  • Derin Devlet Deşarjı vs. Derin Deniz Deşarjı!

    Büyük tabelada neon harflerle yanar söner şekilde SEDAT PEKER yazıyor. Alt satırda devam ediyor: Her Pazar Büyük Türkiye Gazinosu’nda…

    Işıklı reklam panosundaki yazı akıyor: “Çok eğleneceğiz. Vallahi çok eğleneceğiz. Hem de çok!”

    Pandeminin kapattığı, sönükleştirdiği evlere neon neon doluyor. Pandemi yorgunu ruhlara bir çeşit eğlencelik oluyor adeta. Hani, sabah o kadar erken saatte olmasa, karşısına geçip çiğdem çitleyeceğiz, o derece.

    Teşbihte hata olmazmış… Bir süredir devam eden bu “tek kişilik mafya şov”, ülkenin önde gelen stand-up’çılarını bile gölgede bırakmış durumda handiyse… Sahnesi kuvvetli, kendi çapında mizahı var, teatral yönden zengin… Yoklama almalar, tek ayak üstünde bekletmeler, muhatabıyla konuşurken kameraya (izleyicilerine) değil de, onu konumlandırdığı yere bakmalar, simgeler/semboller, vücut dili, alıntılar, tonlamalar falan…

    Nasırına basılmış mafya lideri, bize son 30 yılın hikâyesini anlatıyor. Biraz şaşkınız.

    Oysa durum, “de te fabula narratur”1… Romalı şair Quintus Horatius’un ünlü dizesi gibi yani: “Anlatılan bizim hikâyemiz!” 30 yıldır içinde yaşadığımız, gözümüz önünde olup biterken her şey bir arpa boyu yol alamadığımız hikâyemiz. Onlarca yıllık umursamazlığımız.

    Sırları dökülmüş bir aynada kendimize bakar gibiyiz. Sırların döküldüğü yerler karanlık. Kalan kısımlardan, kendimize bakıyor, bilmediğimiz bir görüntüymüş gibi, sırların döküldüğü yerlerde ne vardı acaba, diye düşünüyoruz.

    Sonra… Sonrası Murat Sevinç’in yazdığı gibi: ‘Vay be’ diyor, ardından çay içip güne devam ediyoruz.”2

    Siyasetçisi, savcısı, muhalefeti, bir kısım medyası öyle durup bakıyoruz. Kim kimden ne bekliyor, bilmiyoruz. “Ana muhalefet” partisi, direksiyonu “edilgen muhalefet”e kıralı çok oldu. “Hesap sorulmalıdır” diyor! Siz söyleyin sevgili “ana muhaletef”; kim sorsun hesabı?

    Tüm bu vodvilin ortaya döktüklerine dair Ana Muhalefet Partisi Başkanı’nın önerisi: “İyi insanlar, sizlere sesleniyorum; bunlarla selamı, sabahı kesin!”

    Yürek dayanmaz bu naifliğe. Olur! Yalnız bir şey atlanıyor, iyi insanların onlarla selamı, sabahı yok zaten.

    Marmara Denizi’nin son 30 yılın pisliğini kusmasıyla aynı döneme denk geliyor siyasetin pisliğinin ortaya serilmesi. Ne metafor ama… Uğraşsak aynı döneme getiremezdik.

    Derin Devlet Deşarjı vs. Derin Deniz Deşarjı!

    Önder Algedik, Gazete Duvar’daki köşesinde yazdı: “Eski Marmara öldü, elimizde “bir” Marmara kalmasını istiyorsak 30 yılın yalanlarını çöpe atmamız gerekiyor.”3

    30 yılın organize işlerini bir çırpıda çöpe atmak, güzelim Marmara’yı, güzelim ülkeyi bir anda kurtarmak mümkün mü? 30 yılın pisliğini, elektrik süpürgesi mantığıyla, üstte görünenleri vakumlayarak temizlemek mümkün mü?

    Hesap sorma değil, hesabı alma zamanı aslında ama bir Latin Amerika değiliz ki, şöyle bir silkinip mevzuyu ters köşeye getirelim.

    10. epizoda gelirken hiç birimizin kılı kıpırdamıyor.

    Öyle, çay içip, çiğdem çitleyip hayatımıza devam ediyoruz.

    Müsilaja battık, nasıl, eğleniyor muyuz dostlarım?

    1 Romalı ozan Quintus Horatius Flaccus’un ünlü dizesi: “Quid rides? Mutato nomine et de te fabula narrator.” (Ne gülüyorsun? Adları değiştir, anlatılan senin hikâyendir.)

    2 https://www.diken.com.tr/yorgunluk-ve-ikrah-etmek-olagandir-herhalde/

    3 https://www.gazeteduvar.com.tr/musilajin-arkasinda-kim-var-makale-1524558

  • Devlet Bahçeli’nin Kürtçülüğe katkıları!

    Günümüzde Türk milliyetçiliğinin öncü aktörü konumunda olan MHP lideri Devlet Bahçeli’dir. Bahçeli, bu milliyetçi duruşunu her konuşmasında açık bir şekilde ortaya koyuyor. Onun açıklamalarını dinleyen her Türk milliyetçisi de ister istemez Bahçeli’nin etkisinde kalıyor.

    Kendine özgü anlatım tarzı, dikkat çekici jest ve mimikleri ve ilginç tonlamadaki vurguları, Bahçeli’nin özgün niteliklerini oluşturuyor.

    Bahçeli’nin çok ciddi duruşunun altında inanılmaz trajikomik bir matematiksel hesaplama yatmaktadır. Onun “matematik teoremleri” neredeyse çocukların bile diline pelesenk olmuş.

    Aslında amacım burada uzun uzadıya bir devlet adamı olan Devlet Bahçeli’yi anlatmak değil, bu küçük girizgâhtan sonra, Bahçeli’nin Kürtçülüğe olan katkılarından biraz söz etmek istiyorum.

    Evet, yanlış anlamadınız Bahçeli’nin Kürtçülüğe katkıları, dedim ve ondan bahsetmek istiyorum.

    Öncelikle onun, ister Meclis grup toplantılarında, isterseniz her hangi bir yerde yaptığı konuşmalarını şöyle bir aklınıza getirin.

    Tüm bu konuşmaları, ruhunda Türkçülük ateşi barındıran herkesi, güçlü bir şekilde derinden etkilemektedir. Söz konusu konuşmaları Türkçülük ruhunun kabarmasına da ciddi bir biçimde yol açmakta.

    Bahçeli’nin Türkçülüğünden hiç kimsenin şüphesi yok.

    İsterseniz bir an için şeytanın avukatlığına soyunup, Bahçeli’nin Türkçülüğündeki Kürtçülüğün nasıl açığa çıktığını ortaya koymaya çalışalım?

    Ya da şöyle bir soruyla olayı aydınlatalım; acaba Bahçeli’nin aşırı Türkçülüğü ya da Türkçülükle ilgili vurguları Kürtlerde de Kürtçülüğün kabarmasına yol açıyor mu açmıyor mu?

    Yapacağımız son derece basit, olayı biraz tersinden okumak, yani şeytanın gördüğünü de görebilmek…

    Geçmişte bu böyle miydi yoksa değil miydi?

    Açıkçası geçmişle ilgili pek bir fikrim yok. Fakat hiç şüpheniz olmasın günümüz itibarıyla diyebilirim ki, Bahçeli Türkler için ne kadar Türkçülük yapıyorsa Kürtler için de bir o kadar Kürtçülük yapıyor.

    Zira onu dinleyen her Kürt, daha çok Kürtlüğüne sarılıyor, daha çok Kürtlüğünü korumak istiyor; Türkler neye sahip ise Kürtler de aynısını, ne bir gram aşağı ne de bir gram yukarısı, tıpa tıp aynısını isteyen duyguya ve arzuya kapılıyor.

    O, Türklükten söz ederken bir Kürt de onun her söylemindeki Türk kavramı yerine Kürt kavramını ikame ederek düşünmeye başlıyor.

    Bu düşünce bir zincirleme şeklinde akıp gidiyor. Kürt olan bu kez de kendi ulus değerine yeniden bakarak, daha çok Kürtçülüğe bürünüyor.

    Onun konuşmalarını dinleyen bir Türkçü ile Kürt arasındaki yegane fark ise şudur:

    Türkçülük hissiyatı içinde olan bundan müthiş bir keyif alıyor, Kürt ise sineye çekiyor, öfkeleniyor, içi içini yiyor ve onun söylediklerini aynen, harfiyen Kürtçüleşmeye uyarlıyor ve bu yaşadığı ankisiyete durumdan bu şekilde çıkabiliyor.

    Kürt birey bunun farkında mı değil mi bilinmese de, nihayetinde aldığı şekil daha çok Kürt kimliğine sarılmak oluyor.

    Bahçeli’nin Türkçülüğü Kürtlere acı da verse, Kürtçülüğe katkı sunduğu için nihayetinde Kürtler açısından da pozitif bir karşılık buluyor. Vesselam, Bahçeli’nin söylemleri, direkt ya da endirekt Kürtçülüğün gelişmesine yol açıyor.

    Peki bunu sadece Bahçeli mi yapıyor?

    Ebetteki hayır. Kürtçülüğün gelişmesine Türkiye’deki merkez medya da ciddi bir katkı sunuyor.

    Her televizyon kanalında Kürt’ün olmadığı fakat Kürtlerin tartışıldığı programlar aynı şekilde Kürtlerde Kürtçüleşmeyi geliştiriyor.

    Bu programlardaki her analist, stratejist, akademisyen, gazeteci veya siyasetçi hiç fark etmez, başka kulvarlarda da olsalar, Bahçeli’nin yaptıklarının bir benzerini yaparak Kürtçülüğe katkı sunuyorlar.

    Bunu bilerek mi yapıyorlar yoksa bilmeden mi?

    Açıkçası bu konuda pek bir fikrim yok, fakat Kürtlerdeki Kürtçülüğün kabarmasına inanılmaz katkı sundukları noktasında da hiçbir şüphem yok.

    Son söz:

    Tabi bir de güya Kürtlerle ilgili bir şeyler söyleyip de Kürtleri kendi ulus değerlerinden uzaklaştıranlar var, bu konuya da bir başka yazıda değineceğiz.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.