Türkiye, zannedildiğinin aksine ataerkil bir ülke olmaktan çok, ataerkini gizil erk arzusuna payanda yapan ve bu sayede perde arkası iktidar çatışmalarını kendi erksiz erkinin aracı olarak maharetle kullanmaya çalışan ve sinik konformizmini çoğunlukla erkek çocuğunun varlığına borçlu olan anaerkine dayanır. Bu karmaşık olduğu kadar provokatif cümlenin biraz daha açılmaya ve örneklerle daha anlaşılır kılınmaya ihtiyacı olduğunun farkındayım. Türkiye’de gerçekten kadınlar baskı altında, her gün mutlaka en az bir kadın, erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitiriyor, en az bir kadın zorla istemediği bir erkekle evlendiriliyor, en az bir kadın sokakta taciz ediliyor ya da tecavüze uğruyor, en az bir kadın boşanmak istediği kocasından şiddet görüyor. Bunları sayfalar dolusu uzatmak mümkün. Ancak bütün bu cürümleri işleyen erkeklerin hepsini mutlaka bir başka kadının büyüttüğünü belki de hepimiz unutuyoruz. Muğla’da bir üniversite öğrencisi kadınla önce sevgili olup sonra da öldürüp gömen bir erkeğin cinayetine ilişkin delilleri yok etmek için anne de yardım etmedi mi?[1] Pek çok aile içi tecavüz olayında mağdur kız çocuğunu aile düzeni bozulmasın diyerek dinlemeyip olayın örtbas edilmesinde bazı anneler rol oynamıyor mu? Erkek çocuk istediği her kadınla birlikte olabilirken, kızının herhangi bir erkekle sokakta el ele tutuşması bile bazı annelerin namus kotasına takılmıyor mu? Kuşkusuz farklı düşünen ve davranan pek çok anne olsa da ben bu coğrafyanın vasatından bahsediyorum ve bu vasatın kadın ve erkek arasında kurduğu bu ikiyüzlü hiyerarşinin ülkenin siyasi ve toplumsal ilişkilerine ve siyaset yapma örüntülerine nasıl sirayet ettiğini anlatmaya çalışacağım.
‘HIRSIZI’ BİLİYOR AMA BAŞKALARINA YANSITIYOR
Bahse konu bu aile ilişkilerine dair vasattan yola çıkarak, hali vakti yerinde bir ailenin yaramaz bir oğlu olduğunu varsayalım. Bu yaramaz oğlanın birçok maliyetli zaafının yanı sıra ailenin maddi varlığını fena halde tehdit eden bir kumar zaafı da olsun. Bu kumar zaafı öyle bir hal alsın ki, artık oğlan evin bütün banka hesaplarını sömürdükten sonra evdeki dipte köşede kalmış olan yükte hafif pahada ağır varlıklarını da bu zaafı uğruna harcamaya başlasın. Her ne kadar aile durumdan rahatsız olsa da, gidişatı mümkün olduğu kadar göz ardı etmeye çalışmaktadır. Büyük bir ihtimalle, böylesine bir zaaf, yıllar içerisinde ailenin geleceğinin emanet edildiği oğlanın şımartılması, onun pek çok uygunsuz başka zaafının hoş görülmesi ve çoğu zaman da pohpohlanması sonucunda kronik ve içinden çıkılmaz bir hal almıştır. İçinden çıkılmaz hale gelme sürecinde, aile içinde muhtemelen pek çok çatışma yaşanmış, ancak yaşanılan çatışmalar çözümsüz bırakılarak oluruna bırakılmıştır. Zira oğlan kıymetli, yerine başka birisinin ikame edilmesi imkânsızdır. Hele de erkinin uzantısı olarak gören anne için hayati bir yeri vardır oğlunun. Bu nedenle de, varlığını borçlu olduğu oğlunu hoş görmekten başka bir seçeneği yoktur.
Evden yok olan yükte hafif pahada ağır nesnelere ne olduğuna dair herkes aşağı yukarı bir fikre sahip olsa da, hiç kimse gerçeği dile getirmeye cesaret edemez. Aile içinde mevzu içinden çıkılmaz bir hal aldığı anda, büyük ihtimalle kaybolan altınların, mücevheratın, kıymetli şamdanların kimler tarafından “çalındığı” dile getirilmeye çalışılacaktır. Acaba evin hizmetçileri mi? Acaba bahçıvan mı? Geçenlerde kırılan tarihi koltuğu tamire gelen tamirci de almış olabilir. İki gün önce evde verilen geniş katılımlı yemeğe ne idüğü belirsiz bir iki fotoğrafçı gelmişti; acaba onlar el çabukluğu yapmış olabilirler mi? Suçlanacak kişi sayısı o kadar çoktur ki… Say say bitmez. Ama bu kıymetli nesneleri aldığı iddia edilen kişilerin aslında asıl suçlu olmadığını içten içe aile bireylerinin hepsi bilir. Asıl müsebbip yaramaz oğlan da dinler bu spekülasyonları. Üstelik o da katılır varsayımlara. Her işaret edilen kişi için “olabilir!” der yüzsüzce. Kendisini kurtaracak her spekülasyona sarılır yüzsüzlükle çaresizlik arasında gidip gelen duygu durumuyla. Elbette kıymetli nesneler gitmiş, geri gelmesi imkânsızdır. Nereye kaybolduğuna dair yapılan tüm spekülasyonlar, durumla yüzleşmek yerine iç rahatlatmadan başka bir işe yaramaz. Çaldığı iddia edilen kişi-kişilerin varlığı, çaresizlik içindeki aileyi bir süre daha bir arada tutmayı sağlar. Nihayetinde elde avuçta bir şey kalmayınca aile dağılır. Dağılan ailenin ardından bu defa ağıt yakma sırası gelir. Böyle bir aile gerçekte ne olduğunu, neden ailenin dağıldığını, oğlanın zaaflarının önüne zamanında geçmenin mümkün olup olmadığını hiçbir zaman sormaz birbirine. Bu sorular içtenlikle sorulursa, ailenin geçmişte kalan muhayyel bütünlüğü tehlikeye girer zira. En azından geçmişte kalan o şaşalı aile bütünlüğü hayallerde var olmaya devam edecektir. O avutur herkesi ve yaşama tutunma azmi verir.
SORUNU DOĞRU TESPİT EDİP, NEDENİNİ BAŞKA YERDE ARAMA!
Geçtiğimiz günlerde sosyal ağlardan birisinde karşıma çıkan bir video[2] bana bunları düşündürdü. Video son zamanlarda sayısı giderek artan sıradan yurttaşlarla yapılan sokak röportajlarından birisiydi. Röportaj nispeten iyi giyimli, Türkçesi düzgün, başörtülü bir hanımefendiyle yapılıyordu. Hanımefendinin elinde tuttuğu bir paket makarna ile kaşar peynirinin neden torbada değil de elde tutulduğu pek anlaşılmıyordu. Ancak hanımefendi mütemadiyen kendisiyle röportaj yapan kişiyle “beni anlıyor musun, öyle değil mi?” gibi onay bekleyen sorularla diyalog beklentisi içindeydi. Aslında sorduğu sorulara yanıt beklemeden söylemek istediklerini söylemeye devam etmesinden de anlıyoruz ki, hanımefendinin niyeti diyalog değil, kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi misali bir monologdu. Hanımefendi, Doların şu sıralarda 14 TL olduğunu, bir yıl önce 7 TL olduğunu, hele de bir zamanlar inanmayacaksınız ama 4 TL’den alınabiliyor olduğunu hatırlatıyordu. Ardından da elindeki makarna paketini göstererek, “şu 2.95’ti, şimdi 6.95, anlıyor musun, gündem bence bu, başka bir şey istiyor musun?” şeklinde peş peşe mantıklı sorular sorarak “gündem bence bu” diyerek saptamasını pekiştiriyordu. İzleyen bir an umutlanıyordu. “Hah işte, yurttaş hayat pahalılığına odaklanmak gerektiğini ifade ediyor, geri kalan konuların önemsiz olduğunu dile getiriyor” diye düşünüp gözleri parlıyordu. Ama yok öyle yağma. Hanımefendi, bu makul cümleleri kurup makul soruları sorduktan sonra zincirlerinden bir boşanıyor, takip etmeniz imkânsız hale geliyordu. Avrupa ekonomisini Türkiye’ye getirme istikrarı diyerek başladığı büyük çözümlemeye, Mister Biden ile İngiltere bağlantısı, Bay Kemal Muharrem İnce kumpası gırla gidiyordu. “Söyle onlara ücretlerimizi de dolarla versinler” şeklinde bir dileği var ki, cümle içindeki “onların” kim olduğunu anlamak mümkün değil.
DEVLET DE ASLINDA AİLENİN BİR PROTİPİ
Bu videodaki özne, aslında okumuşu cahili tüm komplo teorisyenlerinin bir ortalamasını sunuyor bize. Varlığını tehdit eden, yaşam koşullarını çekilmez hale getiren bütün gerekçeleri biliyor olmasına rağmen, asıl hedefe yönelmeye cesaret edemeyip, gerçekliğin kısmiliği içinde debelenip duran bir öznellik hali. Yoksulluğuna yol açan tüm sorumluları biliyor olmasına, cebinden çekilen paranın kimlerin cebine gittiğinin gayet farkında olmasına rağmen, asıl sorumluyu dile getirmekte ve işaret etmekte cesaretsiz bir özne. Ne kadar da, evin içinde kaybolan kıymetli nesneleri kimin çaldığını biliyor olmasına rağmen, ailenin müptezel kumarbaz oğluna “sen çalıyorsun” diyemeyen yufka yürekli annenin tavrına benziyor değil mi? Yoksulluğumuzun nedeni “bizi yönetenler” demek yerine, yine malum ailenin yaramaz oğlan dışındaki bireyleri gibi hırsızları aile dışında kim varsa onlarda arama girişimi gibi. “Ağzımızın tadı bozulmasın, düzenimiz değişmesin, gerçeği dile getirirsek, aile huzurumuz bozulur” gibi kaygılarla aile içindeki ne kadar pislik varsa halının altına süpürmeye benzer bir tavır değil mi, komplo teorisyenlerinin iddiaları? Bütün hukuki kuruluşlarına, yasalarına, bürokrasisine ve modern rasyonalitesine rağmen, devlet aslında ailenin bir prototipi değil mi? Aile içindeki tüm ikiyüzlü ilişki dinamiklerini daha büyükçe bir kalabalığa teşmil ettiğiniz zaman karşınıza devlet çıkıyor. Devleti soyanları dile getirmeye cesaret edemediğinizde sorumluları hep dışarda arıyorsunuz. Aileyi dağılmanın eşiğine getiren kumarbaz oğlanı yola getiremediğinizde de hırsızları aile dışındakilerde arıyorsunuz. Bu bir çaresizlik göstergesidir aslında.
GÜCÜNÜ ÇARESİZLİKTEN ALAN KOMPLO TEORİLERİ
Sonuç olarak komplo teorilerinin gücünü nereden aldığına gelelim. Komplo teorileri gücünü çaresizlikten, güçsüzlükten alır. Gerçeği dile getirmeye gücü olmayanlar, kendilerine yapılan haksızlığın müsebbibini hiç olmayacak yerlerde aramaya başlarlar. Aşı karşıtından göçmen düşmanına, ırkçısından kadın düşmanına bütün kendi gibi olmayanlara karşı olanların hepsi kafalarındaki düşmanlıkları muhayyel kurgularla ete kemiğe büründürürler. Size anlattıkları komplo teorilerinde kısmi hakikatler yer alır. Ama dile getirdikleri bir hakikatin ayağı yere basarken, bir sonraki iddia dile gelen hakikati berhava eder. Gerçeğin ıstırabına katlanabilmek için belki de kendi kafasını ve tabi ki muhatabının kafasını bilerek bulandırır komplo teorisyeni. Çünkü dile getirilemeyen gerçek, bilene acı verir. Bu acıya katlanmak için yapılabilecek en iyi şey, bu gerçeği bulandırmaktır. Komplocunun bir gücü de, bildiği kısmi hakikatin dile getirilemeyişinin verdiği ıstıraptan gelir. Istırap genellikle trajediye yol açar. Trajedi bütün komplo teorisyenlerinin ana malzemesidir. Trajedi hayat ne kadar çekilmez olursa olsun, hayata tutunmayı mümkün kılar. Belki de bütün otoriter yönetimlerin kitlelerin yaşam koşullarını giderek daha fazla trajik hale getirmesinin nedeni burada saklıdır.
[1] https://haber.sol.org.tr/haber/bassavcilik-pinar-gultekinin-katili-cemal-metin-avcinin-anne-ve-babasi-icin-de-ceza-talep (Erişim tarihi: 24/03/2022)
[2] https://www.youtube.com/watch?v=f0ef3JV5_Go (Erişim tarihi: 24/03/2022)
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın