Etiket: #yoksulluk

  • Yoksulluk ve sakatlığın ortak toplumsal niteliği

    Bu yazımda yoksulluk ve sakatlığın ilişkilerini ve ortak niteliğini ele almak istiyorum.

    Konumuz açısından YOKSULLUK, maddi değer ve olanakların sınırlılığı nedeniyle yaşam standartları ve kalitesindeki aşırı düşüklük durumu olarak; SAKATLIK ise, bedensel veya zihinsel bakımdan olağan yaşam sürecini güçleştirecek ve ek önlemleri gerektirecek ölçüde kısmen veya tamamen, fiziksel veya işlevsel yeti kaybı olarak tanımlanacaktır.

    Bu bağlamda yoksulluk ve sakatlık durumu arasında dolayımsız bir neden-sonuç ilişkisi kurulabilir. Yoksulluk durumu, sakatlığın ortamını oluşturmakta; sakatlık ise, önemli oranda yoksulluğun tüm tanımlayıcı öğelerini yansıtmaktadır. Bir başka anlatımla yoksulluk ve sakatlık sarmalı, gerçekte, tek bir sürecin değişik evrelerini veya birbirini izleyen halkalarını meydana getirmektedir Bu durumda iki kavram öylesine iç içe geçmektedir ki. Şöyle bir denklemi formüle etmekte, bazı küçük istisnalar dışında, ciddi bir sakınca bulunmamaktadır: Yoksulluk sakatlığa yol açar; sakatlık yoksulluğu derinleştirir ve yansıtır. Bu denklemin açılımı şöyledir: Yoksulluk, sakatlığın anası, sakatlık, yoksulluğun acılı çocuğudur.

    Yoksulluk, bir çeşit sakatlıktır. Çünkü, sakatlığın bütün kurucu öğeleri, aynı zamanda, yoksulluk durumunu tanımlamaktadır.

    Sözgelişi, beslenme yetersizliği, hem yoksulluğun bir göstergesi hem sakatlığın bir nedenidir. Sağlık hizmetlerine erişebilme ve yararlanma konusundaki yetersizlik de öyledir. Sağlıklı bir mekânda ve çevrede yaşamak, sahip olunan maddi olanaklarla ilgili bir şeydir ve yoksulluk durumunun doğrudan sonucudur. Sakatlığın da nedenleri arasında yer almaktadır.

    Akraba evliliğinin bilinen iki nedeni vardır: Birincisi mal dışarı gitmesin, gelir kaynakları azalmasın kaygısıdır. İkincisi ise cehalettir. Cahil aile, akraba evliliğinden doğabilecek ağır sorunları bilmemektedir. Öte yandan, sakat doğan çocuğunu, doktora götürmek yerine, kocakarı yöntemlerine başvurmakta; sorunu çözmek yerine, daha da vahim sonuçlara yol açmaktadır.

    Yine. doğal felaketler de yoksulla varsılı farklı vurmaktadır. Sel, toprak kayması, deprem gibi doğa olaylarından yoksullarla varsılların etkilenme oranı arasında uçurumlar bulunmaktadır.

    Yerel olsun, bölgesel veya küresel olsun tüm savaşlarda, varsıllar servetlerine yeni servetler katarken, cephelerde ateş hattında, cephe gerisinde salgın hastalıklardan ve sefaletten milyon milyon ölenler ve sakat kalanlar yoksul halk kitleleridir, iş kazalarında yaşamını yitirenler yine yoksul emekçilerdir.

    Bu listeyi uzatmak kuşkusuz olanaklıdır. Sanırım, gerekli değildir. Çünkü durum, istatistik ve kanıt sunmayı gerektirmeyecek ölçüde açıktır ve yoksulluğu tanımlayan, etkileyen tüm olaylar ve süreçler, dar anlamda sakatlığın, geniş anlamda engelliliğin nedenlerini oluşturmakta, yoksullarla sakatları aynı toplumsal yazgıya hükümlü kılmaktadır. Bu saptama, yoksullukla sakatlığın ortadan kaldırılmasının koşullarının da aynı olduğu, dolayısıyla her iki sorunun da aynı toplumsal program ve toplum projesi çerçevesinde birlikte ele alınabilecekleri ve alınmaları gerektiği anlamına gelmektedir.

    Yoksulluğu ve sakatlığı sona erdirebilecek program ve projenin biçimi ulusal, içeriği toplumsal ve sınıfsaldır.

    Biçimi ulusaldır. Çünkü, tarihsel olarak aydınlanma, ilerleme ve çağdaşlaşma devinimleri, ulusal devletin oluşması sürecinde ve onun çerçevesi içerisinde mayalanmış, yayılmış ve güçlenmiştir. Bu yüzden, tarihsel olarak ileri ya da geri bütün ülkeler için demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin çerçevesi ulus-devlettir. 20. yüzyıl boyunca tüm sömürge ülkeler, emperyalist bağımlılıktan ve ortaçağ geriliğinden ulusal devletlerini kurup bağımsızlaşarak kurtulabilmişlerdir. Bugün, küreselleşme adı altında ezilen uluslara dayatılan ve postmodern bir ilerleme projesi gibi sunulan program, ulusal devletine kavuşmuş ve bu sayede çağdaşlaşma yoluna girmiş olan ulusları, devletsiz bırakma ve yeniden sömürgeleştirme, yeniden geriliğe ve gericiliğe hükümlü duruma getirme arzusundan başka bir şey değildir. Devletsiz kalmış bir ulusun, yoksulluğu ve sakatlığı ortadan kaldırma araçları ve olanağı elinden alınmış demektir.

    Yoksulluğu ve sakatlığı sona erdirme projesinin içeriği toplumsal ve sınıfsaldır. Çünkü, bugünkü adaletsiz paylaşım ilişkilerine müdahale etmeksizin, büyük bir bölümü, tekelleşmiş 5-10 bin dolayındaki büyük sermaye sahibinin elinde toplanmış bulunan ulusal varlıkları ve kaynakları, yoksunluklar içerisinde kıvranan halk kitlelerinin ve tüm ulusun hizmetine sunmaksızın, üretimi çağdaş bilim ve teknolojiye dayalı olarak artırıp hakça paylaştırmaksızın yoksulluğun ve onun acılı çocuğu olan sakatlığın üstesinden gelme olanağı bulunmamaktadır.

    Cumhuriyet Devrimimizle birlikte yürürlüğe konulan ve adı açıkça 1961 Anayasamızda anılan bu proje, Sosyal Devlettir. Ne ki, Sosyal Devlet Projesi, son altmış yıl içerisinde dünyaya ve ülkemize egemen olan liberalleşme akımları ve girişimleri karşısında ağır darbeler yemiş; özelleştirmelerle kamusal alanın daraltılmasıyla, sosyal fonların kısılmasıyla eylemli olarak yürürlükten kaldırılmıştır. Bu projenin, tarihsel deneyimler ışığında yeniden ele alınması ve uygulamaya konulması yaşamsal önemdedir.

    Ulusal ve toplumsal kurtuluş projesi, geniş halk kitlelerini uyandıracak, örgütleyecek ve seferber edecek devrimci siyasete dayanmak zorundadır.

    Yoksulluk durumu, tıpkı sakatlık durumu gibi, geri ülke koşullarında yoksulluktan ve sakatlıktan kurtulmanın yol ve yöntemlerinin geliştirilmesini ve kullanılmasını engellemektedir. Bir başka anlatımla yoksulluk ve sakatlık durumu, geri ülke koşullarında, yoksulluk ve sakatlık durumunun sürgit devamının koşullarını yaratmaktadır. Yoksul insan cahil kalmakta, cahil insan her türlü aldatmacaya ve hurafeye açık halde bulunmakta; çoğu kez kendisini yoksul bırakan koşulların yaratıcısı siyasal seçenekleri kurtarıcısı gibi görebilmekte, onları iktidara getirmekte ve bu iktidarların devamını sağlamaktadır. Böylece bir birinden çıkan ve birbirinin üzerine kapanan fasit bir daire oluşmaktadır. Egemenliklerini, yoksul halk kitlelerinin bu zaafına dayanarak sürdüren zümreler, çıkarları gereği halkın cehaletinin, boş inançlara ve hurafelere inanma eğiliminin sürmesini ve pekişmesini körüklemekte; bu amaçla çağ dışı tarikat örgütlenmelerini en ücra köşelere dek yaygınlaştırmakta; halkın beynini ve vicdanını ipotek altına almaktadırlar. İşte bu nedenlerle devrimci siyaset olmaksızın, yoksul halk kitlelerini uyandırmak, uluslar-arası mali sermayenin ve onun yerli ortağı durumundaki ayrıcalıklı egemen zümrelerin direncini kırmak ve projeyi yaşama geçirmek olanaksızdır.

    Yokluğu, yoksulluğu ve onun tüm ürünlerini ortadan kaldırmak için yürürlüğe konulmuş olan ve ilk yirmi yılında baş döndürücü ilerlemeler sağlayan Çağdaş Cumhuriyet projesi, emperyalist bağımlılığa ve ortaçağ geriliğine son veren bir devrimle kurulmuş; fakat geçen yüzyılın ortalarından itibaren galebe çalan karşı-devrim süreciyle yitirilmiştir. Onu yeniden kazanmak ve tamamlamak için devrimci siyasete gereksinmemiz vardır. Nasıl Çağdaş Cumhuriyetin kuruluşu Kuvayi Milliye mücadelesine dayanmışsa, şimdi Çağdaş Cumhuriyeti yeniden kazanmak için ikinci bir Kuvayi Milliye mücadelesi ve ruhu gerekmektedir. Yoksulluğun ve sakatlığın üstesinden gelmenin başka bir yolu bulunmamaktadır.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • ‘Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam’

    Yeni DEVA’lı eskinin AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’ün, 6 Ocak 2009’da Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında, iktidarın yaptığı yardımların oy olarak geri dönüp dönmediğinin sorusu üzerine verdiği yanıt hala aklımda: “Ne yapsalardı yani, hem kömür alıp hem de beddua mı etselerdi?” Memleketi getirdikleri bugünkü duruma bakınca insanın “keşke etselerdi” diyesi gelmiyor değil…

    Bugünlerde tüm ülkenin insanıyla, ağacıyla, hayvanıyla taşıyla toprağıyla yaşadığı çoklu krizlerin temel birkaç yönlü sebebi var. Bu krizler karşısında insanlar artık o kömürü alır ama bedduasını da eder. Ancak sanılmasın ki beddua ediyor olması AKP’ye veya direkt Erdoğan’ın şahsına oy vermeyeceği anlamına gelmiyor. Yapılan anketler, yaşanan çıkmazlar, liberal goygoylar başka fikirlere savursa da durumlar böyle gelişmeme ihtimaline gebe.

    Gramsci’nin “çelişkili bilinçlilik” olarak adlandırdığı bir durumu yaşıyoruz sanki.

    AKP neoliberalizme şahlanma yaşattı; özelleştirmeler, piyasalaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, serbestleştirme… AKP, hâkim sınıfların sermayesine sermaye kattı; ama bağımlı sınıfların sefaletine de sefalet… Sefalete, yoksulluğa, açlığa rağmen -türlü dalavere dönse de- katıldığı her seçimden de galip çıktı. Bu aradaki çelişki bir sorunsal olarak hala karşımızda.

    Richard Sennett diyor ya “genellikle, özgürlüklerini ellerinden alan karizmatik bir lidere sadakatle bağlandıklarında olduğu gibi, insanları kendi çıkarlarına karşı birleştirmesi durumu” geçerli mi acaba? Ama dediğim gibi çelişkili bilinçlilik hali tam burada işliyor.

    Zizek’e de kulak verelim: “Egemen ideolojinin işleyebilmesi için, sömürülen çoğunluğun, içinde kendi sahici özlemlerini görebileceği bir dizi özelliği de bünyesinde barındırması gerekir. Başka bir deyişle, her hegemonik evrensellik en azından iki tikel içeriği, yani hem sahici popüler içeriği hem de onun tahakküm ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış bir biçimini bünyesinde barındırmak zorundadır.” Neoliberalizmin hayata sızması da böyle oluyor; yarattığı acımasız biçimsizliği, popülizmi “ortak duyu” olarak pazarlıyor. Zira pazarlayamayacağı herhangi bir şey yok…

    Bu durum uluslararası alandan bağımsız değil. Sonuçta söz konusu olan kapitalizm ve birbirini beslemeye doymayan sağcılık. Sermayenin her türlü hegemonyasını sağlamlaştırma peşinde ve bunun için çeşit çeşit dil üretiyor. Yeni hegemonik diller kurarken veya hegemonyasını yeniden üretirken emperyalist hedeflerini ve heveslerini Türkiye gibi ülkelerde yerlileştirme projelerine de dönüştürüyor. Bu, hegemonya krizlerine cevap olabileceği gibi, kapitalizmin krizlerine de seçenek olabiliyor.

    Bu veriler ışığında bakınca dünyanın sürekli yoksullaşması ile sürekli sağcılaşması arasındaki bağı görmek mümkün. Çünkü dayatılan gerçeklik dağıtılan kömürle de ilgili; dahası onda saklı.

    Artan sağcılığın, otoriterleşmenin, büyüyen faşizmin ve yoksulluğun hala iktidar gruplarına yarıyor olmasının bu arka planına ek olarak önemli bir kaynak da muhalefet gruplarının ne yaptığıyla bağlantılı. Ülkemizde de yaratılan yıkımdan çıkmak için yaratılan yıkımın dili kullanılıyor. Bu, bu dilin toplumda da daha çok kabul görmesine yol açıyor. Normalleşiyor. İslamcıların, milliyetçilerin birbirine yedeklendiği bir kısır döngüyü tekrar inşa ediyor. Buna popülizmin, liderlik/tek adamlık heveslerinin, kendini demokrat/kapsayıcı olarak sunan irili ufaklı sağcı muhalefet partilerinin etkisi de bir hayli. Ve bu tamamen sağa çekmiş muhalefetin sessiz, amorf, tekrardan ibaret, sandığa tabi, geçersiz tutumu bizi nereye vardıracak?

    Günlerdir Macaristan dinliyor ve okuyor olmamız belki bir işe yarar.

    Orban ile Erdoğan arasında kurulan benzerlik yabana atılmamalı. Çünkü bu ülkeler özelinde bir durum olmanın yanında sistemle bağlantılı, büyüyen faşizmle, otoriterleşmeyle de ilgili bir süreç. Orban’ın partisi Fidesz’in seçim propagandası için muhalefetten 8 kat fazla para harcamış olması bile bize hem geçmişi hem yeni seçim yasasını hem yaşanabilecek ihtimalleri hatırlatmalı.

    Öncelikle merkez sağ geleneği bu kadar yerleşmişken, liderlik sevdasının da ne denli etkin olduğunu görmek gerek. Memleketin bugünkü siyaset hali, partileri değil daha çok genel başkanları büyütmek üzerine kurulu. Türk seçmeninin ezeli lider hayranlığı sendromunu büyüttü. Ülkücülük ve İslamcılık gibi ana akım sağcılıkta birinci belirleyici olan liderlik yeni dönem popülist dalgayla iyice kitleselleşip çizgisini kalınlaştırdı. 1950’lerden beri bunu okumak zor değil; Özal’la belirginleşen süreç bugün şahikada. Birçoğumuza anlamsız gelen hareketin ardında da bu isteği okumak mümkün: bakınız İmamoğlu Alpaslan Türkeş’i anıyor, bakınız Kılıçdaroğlu Ozan Arif’i anarken onu Pir Sultan ile bir görebiliyor, bakınız Akşener nasıl büyüyor…

    Burada gördükleri gerçek; Türkiye’de sağ partilerin, kendi ürettikleri arzuları, yarattıkları gerçekleri veya sermaye ilişkilerini yönlendirerek kendi iktidarını yeniden üretmeleri ve kitlelerin rızasını da sağlamaları. Liderleri ise bu yolla yaşadıkları dönemin ruhunu kişiliklerinde resmen tecessüm ettiriyor ve hatta arttık liberal kanat muhalefet liderleri de bu yolda yürüyor.

    Erdoğan’a baktığımızda toplumun belli sabit karakterlerini kendinde birleştirdiğini görürüz; baba gibi, hami bir kabadayı gibi, ağabey gibi, ağlayabilen duygusal biri gibi vs. Kitleler ona bakınca arzularının ve korkularının buluştuğunu görürler. Ama bunlar dış etkenler. Ana mesele 2001 krizidir, 2008 krizidir, sermaye ilişkileriyle bütünleşmesi, devletleşmesidir, despotik emek rejimidir, sol düşmanlığıdır, dincilik ve milliyetçilik zehridir, yerleşen faşizmdir.

    MACARİSTAS’A BAKIP NE GÖRMELİ?

    “Faşizmin bileşenleri çoktur: ekonomik ve politik kriz, proleter yenilgi, sosyal demokrasinin başarısızlığı, devrimci liderliğin yokluğu veya iktidarsızlıktır.” Bu eksiklikler lider tercihini veya parti tercihini değiştirecek güce sahipken; aksi bir yöne kartopu misali büyümeye dönüşüyor.

    2 Nisan’da Macaristan’da yapılan seçimlerde Viktor Orbán ve seçim koalisyonunun, muhalefetin kurduğu “6’lı ittifak”a 18 puan fark atarak yüzde 53’le parlamentoda mutlak çoğunluğu elde ettiğini gördük. Macaristan küresel finansal kriz sonrası yükselen yeni otoriter dalganın veya faşizmin önemli bileşenlerinden biri. Macaristan’a bakınca yenilen ittifakı görüp sadece Türkiye’deki ittifak üzerinden okumak ve hatta öncesinde o ittifakı Türkiye’deki muhalefete model sunmak liberal bir alışkanlık. Meseleyi sadece seçilen lidere indirgemek de büyük ölçüde hatalı. Evet seçilecek kişi önem taşıyor ama sağcılığı, faşizmi büyüten olguları es geçiyor. Neoliberalizmin içinde olduğu krizi ve büyüttüğü milliyetçi-muhafazakâr sağı ve onun iktidar projesini görmezden gelemeyiz. Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkelerin temel benzerliği burada; liderleri de bu sebeple benzeşiyor, muhalefetleri de.

    Çünkü muhalefetin sunduğu da farklı olmuyor.

    Evet, Macaristan’daki isim de ortağı da bize benziyor ama muhalefet de benziyor; Orban’a karşı sahici bir ekonomik alternatif sunulmuş mu, neoliberal politikalara karşı durulmuş mu, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, büyüyen açlık-işsizlik gündeme alınmış mı? Yoksa boş demokrasi söylemleriyle, olağanı kamufle etme çabasıyla yola mı düşülmüş? Macaristan’da İttifakın lideri Marki-Zay diyor ki “Yenilgimiz ülkedeki demokrasi eksikliğinin sonucudur” o zaman önce onun için mücadele etmek gerekmiyor mu? Eagleton’ın dediği gibi “faşizmin burjuva demokrasi görüntüsünün çok uzakta olmadığını hatırlatmak” gerek…

    Erdoğan ve Orban, güçlü, “milletin çıkarlarını” bilen ve koruyan, alternatifi olmayan, tek adam portresiyle benzeşiyorlar. Hatta geçmişe vurguları, özlemleri, demagojileri, hasletleri vs. de benzeşiyor. Çünkü bunlar otoriter-sağ figürler. Ve bunlar faşizmi ihya ederler.

    Eğer Türkiye’deki muhalefet rejimin dinci, milliyetçi dilini sürdürmeye devam ederse; neoliberal yıkıma make up’tan fazlasını öneremezse rejimin destekçilerinin sadakatine şaşmamalıdır.

    Biliyoruz ki, Hitler Alman kapitalizminin bir ürünüydü; Orban ve Erdoğan da bundan ayrı değil. Günümüzün sorunu da Erdoğan’ın en büyük rakibi ve düşmanı da hala yoksulluktur.

    YolTv’nin pazarda yaptığı bir röportajda bir teyze diyor ki “Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam; her şeyi tek tek alıyoruz”.

  • Oysa onlar sadece çocuk…

    Bahar dört bir yandan göz kırptı, toprak uyandı, kökler canlandı, dallar çiçeklendi, yemişe durdu. Tarlalar ekine, ekinler hasata hazırlanmaya başladı…

    Bir yanda; küresel kriz gıda sektöründe de kendisini gösterirken, ülkemizde verimli tüm tarım arazilerinin betonlara boğulma ve çiftçinin artan maliyetlerle ekin yapıp yapamayacağı sorunsalı…

    Diğer yanda; her şeye rağmen; ekilecek, biçilecek, dallardan yemişler toplanacağı gerçekliğinde, mevsimlik tarım işçileri ve sorunları…

    Hani, kamyon kasalarında seyahat eden, trajik trafik kazalarında yaşamlarını yitiren, çadırlarda geçirdikleri aylar boyunca yaşadıkları derin yoksulluk içinde yaşam mücadelesi veren işçiler…

    Hani her sene olduğu gibi bu sene de sadece hasat zamanı konuşulacak, çözüm üretilmeden mevsim geçecek, onlar derin yoksulluklarına geri dönerken, çoktan unutulmuş olacak işçiler…

    Sonra ne mi oluyor? Payelerine şu şaftı kaymış alaca dünyada, böylesi amansız bir iş için kendini tüketmek ve sonunda tüm kışa yetecek ekmek parası bile çıkaramamış olarak, çadırlardan mülkiyetsizliklerine dönmek, çetin bir 8 ayı geçirmek kalıyor…

    Ama en yaman yara, erken yaşta büyümek zorunda kalan, çalışma ve yaşam koşulları, çevre ile ilişkiler, eğitim ve sağlık sorunları açısından dezavantaj yaşayan, çocukluklarını sistemin öldürdüğü tarım işçisi çocuklar…

    Uzak yerleri bir kuyunun aynasında arayan, kalplerinde kendilerinden büyük bir çocukluk büyüten, içlerinde kırılgan çocuklar…

    Onlar her Nisan’da çıktıkları mevsimlik göç yolunda, her tutundukları dallarından, hayallerinden koparılıyorlar, bozuluyor tüm ahenk, kederden gözlerini kendilerinden bile kaçırıyorlar…

    İçimizdeki zindanı değiştirmeden sistemi değiştiremeyiz. Çok ve çocuk olan, bizim olan bu çocuklar için hepimizin savaş vermesi gerekir. Ve elbette politika, zaten bu gerekleri savunmak, halkına alabildiğine daha fazla mutluluk sağlamak zorunluluğu değil midir?

    Mademki hak ve adalet çağında sosyal ve hukuk devleti olduğumuzdan bahsediyoruz, hukuk devleti ilkelerinden olan insan hak ve hürriyeti, eşit yurttaşlığı hayata geçirmek, çocuk işçiliğini azaltmak hatta ortadan kaldırmak için, daha ne bekleniyor?

    İnsanın yapmak istemediği, yine de doğrusunun bu olduğunu düşünerek yaptığı öyle çok şey vardır ki. Ama bir de tıpkı mevsimlik tarım işçisi çocuklar gibi, mecbur bırakıldıkları için yapanlar…

    Mevcut sistemin topluma en ağır maliyeti birbirine yabancılaşma oldu. Oysa bir yerlerde bir çocukluk ölüyorsa, ağlar bütün dünya…

    Hani bu çocukları, sorunlarını, görmüyor; hani umutlarını, hayallerini öldürüyor, geleceklerini solduruyorsunuz ya. Hani gerçeği gömüyorsunuz ya, boşa.

    Gerçek, toprak altında yol alıyor.

    Bir gün, her yandan fışkıracak.

    Ama “çocuk işçiliğine ”çözüm üretilmezse, o zamana kadar toprağın üstü yaralı açılan bitkilerle dolacak…

    Çünkü gelecek umutsuz olunca, insana bugünkü hayatı da zehir oluyor. Açılmış yaralar iyileşse de, kapanmıyor…

  • Minare ve Yoksulluk Arasında

    Piyasa ve İslamcılık ikilisinin ülkeyi kasıp kavurduğu şu günlerde Marx’ın şu sözü rehber oluyor: “Hiç kuşku yok ki, her ülkenin proletaryası her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır.” Bu ifadenin bugünkü koşullar altında sadece proletaryayı hedeflemediğini; topyekûn bir halka seslenme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Sadece halka, ezilen sınıflara ekonomik bir çağrı olmayıp, yönetici sınıfı da topun ağzına koyan bir sesleniş. Bu zeminden hareketle önceki yazılarımda ortaya koyduğum “Erdoğan’ın tek rakibi yoksulluktur” olan nihai saptama beni, sermaye ve iktidar bloğu karşısında, yoksulluğu mücadeleden ayrı kurmadan anlatmaya itiyor.

    AKP iktidarında ülkenin her yerinde makbuller ve diğerleri arasındaki eşitsizlik çok hızlı büyüdü ve büyüyor. Zenginler varlıklarına varlık katarken, fakirler daha da fakirleşiyor.

    Ve kapitalizmin makinesi zenginler için işliyor. Siyasal el birilerini zengin oldukları için zenginleştirirken, fakirleri fakir oldukları için fakirleştirmeye devam ettiriyor.

    Açlık, yoksulluk, her alanda yaşanan krizler, neoliberalizmin şiddeti, gerici zihniyetlerin vesayeti bütünlüklü olarak tepemizde dikiliyor, ensemizde boza pişiriyor. Her şeyin sınıfsal olduğu gerçekliğinin içi boşaltılmadan, somut olarak belirdiği bir dönem kastettiğim. Ancak bir yanıyla da Debord’un dediği “kapitalist üretim tarzının gerçek birliğinin dayandığı sınıf ayrımını gizleyen” türden bir süreç de aynı zamanda. Bunun birçok sebebi var; İslamcı ideoloji bir cephesini tutuyor ve her şey açık seçik ortadayken bile Erdoğan rejimi bunu yok sayacak bir politika yürütüyor. Bu demek değil ki işe yarıyor veya rasyonel bir zeminde ilerliyor; aksine akıl tutulması krizleri derinleştirip bir kesimin zenginliğine zenginlik katıyor.

    Dünya Eşitsizlik Veri Tabanına göre 2021’de Rusya’da en zengin yüzde10’luk kesimin toplam yıllık gelirden aldığı pay yüzde 46,4, ABD’de yüzde 45,5 ve dünya ortalaması ise yüzde 52,2… Türkiye’ye baktığımızda yüzde 54,5 gibi bir oran söz konusu. Bu bir yanıyla ülkenin hikâyesiyken, diğer yandan küresel ekonomi gerçekliği. Oligarşi dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hüküm sürüyor. Bugün, bir avuç multi milyarder için çalışan bir ekonomi var. Ve Türkiye’de de bu bir avuç multi milyarderin bir ucu Erdoğan rejiminin sahipleri. Kılıçdaroğlu da 22 Mart günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Türkiye’deki multi milyarderlere değindi ve “Beşli çetenin hamisi ve pazarlayıcısı Recep Tayyip Erdoğan’dır.” diye de ekledi.

    Raymond Williams’a kulak verdiğimizde bunu şöyle anlatır: “… sıklıkla üstü örtülen şey, ‘politika’nın doğrudan maddi üretimidir. Hâlbuki her yönetici sınıf maddi üretimin önemlice bir kısmını bir politik düzen tesis etmeye hasreder. Kapitalist bir piyasayı idame ettiren toplumsal ve politik düzen, tıpkı onu yaratmış olan toplumsal ve politik mücadeleler gibi, zorunlu olarak maddi bir üretimdir. Şatolardan saraylara, kiliselerden hapishanelere, fabrikalardan okullara, silahlardan güdümlü basına kadar: Her yönetici sınıf, yöntemleri değişse de daima maddi yollarla, bir toplumsal ve politik düzen üretir. Bunlar hiçbir zaman üstyapıya ait faaliyetler değildir. Görünürde kendi kendine idame eden bir üretim tarzının yürütülmesini sağlamak için şart olan zorunlu maddi üretimlerdir. Bu sürecin karmaşıklığı gelişmiş kapitalist toplumlarda bilhassa çarpıcıdır; böyle toplumlarda “üretim” ile “endüstri”yi, “savunma”nın, “asayiş”in, “refah”ın, “eğlence”nin ve “kamuoyu”nun benzer biçimde maddi nitelik taşıyan üretiminden yalıtmak tamamen abestir.”

    İktisadi olan ve politik olan ayrı iki alan gibi görünse de durum böyle değil. Baktığımızda ekonomik alanın siyasi alan arasındaki ayrımın bulanıklaşması yalnızca piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda gelişiyor. Buna kapitalist sistem altında diğer birçok alan da dâhil.

    Fakat yönetici sınıfın ülkemizdeki hâlet-i ruhiyesi apaçık sınıfsal olanı ve derin yoksulluğu somutlaştırıyor. Tarımdan sağlığa inşaattan gıdaya varıncaya kadar çok boyutlu bir kriz ortamı söz konusu… İşsizlikten, iş cinayetlerinden, ekonomik nedenli intiharlardan, çocuk işçilere, mültecilere uzanan bir hat üzerinden birbirine kökten bağlı bir sistem ve sistemi lehine yaşatmak için çırpınan bir rejim karşımızdaki.

    Tabi burada belli başlı isimler ve durumlar ön plana çıkabiliyor. Son günlerde bakan Nebati bunun için biçilmiş kaftan, her yerde boy gösteriyor. Bir fecaat olan cümleleri rejimin kimin için var olduğunu, yoksulluğu zerre önemsemediğini her fırsatta yüzümüze vuruyor. İki önemli örnek var son günlerde, bakan Nebati diyor ki “Müteahhitlerin gerçekten ne kadar zarar ettiklerine yönelik olarak bir çalışma yapıyoruz. Bütçe imkânları içerisinde kim zarar görüyorsa bunlara yönelik olarak elimizden gelen desteği veririz.” Yani Nebati demek istiyor ki devlet eliyle bütün riskleri, maliyeti, zararı işçiler ve halk arasında pay ediyoruz. Elbette kârı ve kazancı patronlara (kendileri dâhil buna) bırakıyoruz. Bakan hiçbir kuşkuya yer bırakmadan sistemi net olarak ortaya koyuyor.

    Diğer taraftan -damat Albayrak’ı da hatırlatan bir biçimde- Nebati diyor ki “Bekliyorlar ki dolar kuru 20-25-30 lira olacak. Bilerek yayıyorlar. Türk lirası en düşük durumda daha ineceği yer yok, vatandaş rahat olsun.” Burada gülmek ve ağlamak arasında bir gelgit yaşansa da acı gerçeğimiz çıplak olarak karşımızda duruyor.

    “Daha büyük yalanlara zemin hazırlayan bazı büyük yalanlar” Nebati ve gibilerinin bugünlerde söyledikleri; “kayıtsız itaatimizden kaynaklanan toplu sefaletimiz” gibi bir yerde olduğumuzu hatırlatıyor.

    Uluslararası ve ulusal sermayeye “güven veren” açıklamalarıyla, adeta bir tiranlık gibi işleyen finans-kapital gerçekliği, Nebati’nin kurduğu rahatlığın çok ötesinde. Bir örnekle görelim, 2021 verilerine göre 1 milyondan fazla kişiye tüketici kredisi ve 730 bin kişiye kredi kartı borçlarını zamanında ödeyemediği için icra takibi başlatılmış. Son beş yılda icra takibine alınan 4 milyondan fazla kişi var. Öyle ki her 100 aileden 17’si icralık olmuş.

    HİKAYE BURADA BİTMİYOR, AKSİNE BU DAHA BAŞLANGIÇ…

    Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, şubat ayında tüm kamunun faiz gideri, 10 milyon asgari ücretlinin maaşını geride bırakıyor: Ocak ayında 14 milyar 231 milyon 395 bin lira olan faiz giderlerinin toplamı, şubatta 43 milyar 669 milyon 438 bin TL’ye çıkmış. BirGün’ün haberine göre, bir çeşit İslami borçlanma aracı olan “Kira sertifikası gideri”nde de büyük artış olmuş: Ocakta 540 milyon lira iken; şubatta 3 milyar 100 lira gibi bir durum söz konusu.

    Dahası yalnızca Erdoğan tarafından kullanılan, hesabı sorulamayan “örtülü ödenek” olarak adlandırılan harcama kaleminin bir ayda 3 katına çıkarak, şubatta 169 milyon lira olması. Bitmeyen “müteahhitlik gideri”, çeşitli ödemeler vs. vs… Sadece BOTAŞ’a 14 milyar 660 milyon TL borç verilmiş…

    Bizim derin yoksulluğumuzun tek muhatabı işçiler ve tabi ki halkın kendisi.

    Büyük bir mesele olarak işsizlik hayatımızın ta içindeyken, diğer taraftan çocuk işçilerin artışı da başka bir tarafı oluşturuyor. Buna mülteci/göçmen işçiler ve mülteci/göçmen çocuk işçiler dâhil oluyor. Mesela soralım Gaziantep kimin omuzlarında yükseliyor?

    Bakanlık çocuk işçi sayısını bilmiyor; TÜİK’in 700 bin çocuk işçi verisi gerçeği yansıtmıyor ve bu verilere mülteci çocuklar dâhil edilmiyor. Türkiye’deki emekçilerin hangi ulustan olursa olsun ağır yoksulluk içerisinde yaşadıkları ayan beyan bir gerçek ve bu durumun da başka gerçeklerle beraber çocuk işçiliğine neden olduğunu dile getirmekte fayda var. Artan yoksulluk çocukları da vuruyor. İSİG Meclisi’nin verilerine göre AKP’li yıllarda en az 787 çocuk işçi hayatını kaybetmiş…

    Bakan Nebati, “Bu ülkede genç olmak o kadar tatlı ki” derken neyi kastettiği İŞKUR’un Adıyaman’da açtığı 19 kişilik temizlik kadrosuna 2 bin 170 üniversite mezunu gencin, sürekli işçi alımı kapsamında açılan 53 kişilik kontenjana 25 bin kişinin başvurduğu değil elbette; biliyoruz.

    Motorlu kuryeler, metal işçileri, maden işçileri, atık kâğıt işçileri, market/mağaza işçileri, depo işçileri… uzayıp giden bir liste ve hayatın merkezinde yer alan bu işçilerin vaziyetleri çok değil birkaç ay öncesine kadar her yana yayılan grev dalgasıyla kendini gösterdi. Sistemden CEO’lar çıkınca bir kayıp yaşanmıyor, mesele işçilerin çıkması; hayat felce uğruyor.

    Ve hâlihazırda ülkeyi krizlere sokanlar, 6 haneli maaşlar alanlar; çift hanelerde seyreden işsizlik oranından ve milyonlarca işsizden habersiz gibi davranıyor.

    “Tepedekilerin işveren rolünü yerine getirerek ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu gerekçesiyle eşitsizlik daima haklı gösterilmiştir; ancak 2008 ve 2009’a gelindiğinde görüldü ki bu adamlar ekonomiyi iflasın eşiğine getirip milyonlarca dolarla sıvıştılar.” Joseph Stiglitz’i haklı çıkaracak bir noktadalar. Bir sesli komutla harekete geçen bürokratlar, bakanlar, milletvekilleri ayrıcalıklarının peşindeyken yoksulluğun panzehiri olmuyorlar.

    Yoksulluğun boyutlarını haberlerde görmek mümkün, intiharlara varan sonuçlar doğuruyor. “Aç yatıp, aç kalkıyoruz”, “Bu eve yeşillik, sebze girmiyor. Çorba, makarna, bulgur yiyoruz” diyor insanlar; temel besin maddelerine rahatça ulaşan sadece burjuvazi.

    Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü Osman Uzun, ete yapılan zammı neden yaptıklarına ilişkin açıklamasında “Bizim fiyatlar çok düşüktü, piyasanın yüzde 66 daha altında bir fiyatımız vardı; çok uzun kuyruklar oluşuyordu. Bu nedenle biz fiyatı arttırdık.” diyor… Et ve Süt Kurumu Genel Müdürünün söyledikleri insanların yoksulluklarına indirilen darbeye ek olarak yaşamlarını sürdürebilme şanslarının da, onun gibi AKP’lilerin keyfine kalmış olduğunu gösteriyor.

    HER ŞEY SERMAYE İÇİN…

    Gıdada yaşanan krizin bir boyutu da tarımın bitirilişi. Türkiye’de çiftçinin, tarım topraklarının 3,4 milyon hektarını (Belçika yüzölçümünden fazla bir alan) ekemediği belirtiliyor. Ekememesinde çeşitli sebepler bir yana bir de müteahhitlik işleri devreye giriyor. Biliyorsunuz talan edilmedik tek bir alan kalmadı. Ama mevzumuz “beşli çete” olarak anılan müteahhitler olunca iktidar gerek onları kayırmada gerek ihale şartlarını istedikleri gibi uygulamada sıraya diziliyor. Cengiz, Limak, Kalyon, Kolin ve Makyol’un aldığı kamu ihalelerinin büyük bölümü, kapalı kapılar ardında adrese teslim olarak gerçekleştirildiği belirtiliyor.

    Bunun bir ayağı da doğanın yok edilişi; örneğin Kazdağları’nın kuzey yamacı Bayramiç Barajı mutlak koruma alanıyken MTA maden sondajı yapıyor. Su kaynaklarının mutlak koruma alanlarında madencilik faaliyeti yasak ama kamu yararı gözetilmiyor. Doğanın kalıcı olarak zarar göreceği madencilik faaliyetlerinden asla vazgeçilmiyor. Milas’ta Ağaoğlu işgale hazırlanıyor; ama olsun yaşam ölebilir yeter ki oligarklar alsın yürüsün. Çünkü sermaye için her şey…

    Açıkçası boğazımıza kadar krizler içerisindeyiz; yoksulluk ve açlık diz boyu, her yer yağmalanmış; İSİG Meclisi Dergisi’nin ikinci sayısının başlığı ise çok açıklayıcı: “Kapitalizm ile insanca yaşam kavgalıdır”…

    Her akşam bakraç içinde manda yoğurdu, Medine hurması, kestane balı ve yulaf ezmesi ile beslenen Erdoğan ise bu büyük yıkımı “küçük cihad” olarak adlandırıyor: “Vatandaşlarımızın en önemli sıkıntısının, sancısının, şikâyetinin hayat pahalılığı olmaya devam ettiğini biliyoruz. İster küresel emtia fiyatlarındaki artıştan ister içimizdeki bazı kesimlerin açgözlülüğünden kaynaklansın, hayat pahalılığının önüne geçmek, vatandaşımızı enflasyona ezdirmemek boynumuzun borcudur… Evet, hayat pahalılığı vardır ama insanların düne göre biraz daha az miktarda alabiliyor olsa da istedikleri her ürüne erişimin olduğu bir ülkede yaşıyoruz” dedi. Sizlerden, küçük cihadı bitirdiğinde büyük cihada başlamayı emreden medeniyet duruşu, ‘kim var’ denildiğinde sağına ve soluna bakmadan ‘ben varım’ diyebilecek dava adamı kararlığı istiyorum.”

    İslamcıların bitmeyen “dava adamlığı” ülkeyi bu hale getirdi.

    Marx, 18 Brumaire’de diyor ki: “Seçilen Ulusal Meclis, ulusla metafizik bir ilişki içindeyken, seçilen cumhurbaşkanı, kişisel bir ilişki içindedir. Ulusal Meclis, tek tek temsilcileriyle, ulusal ruhun çok yönlülüğünü gösterse bile, ulusal ruh cumhurbaşkanında cisimleşir.”

    Ve biz biliyoruz ki milyonları aç yatıran, çocukları haklarından alıkoyan, doğayı ve sahiplerini ölüme/yok oluşa yazgılayan bu sistemin payandaları, tüm bunları unutturan ideolojik bir üçkâğıdın da bilinen adresleri.

    Evet, anlattığım şey distopyaları andırıyor. “Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşirken” “hileli zarlarla” yaratılan bu yeni dönem zenginliğin ülkedeki distopik yoksulluğa etkileri üzerinde daha ısrarla düşünmeliyiz. AKP’nin fakir ve çaresiz bıraktıklarıyla nevzuhur varlıklılar ve kudretli yaptıklarını ayıran uçurumun gittikçe derinleşmesinden daha çok endişelenmeliyiz. AKP’nin yoksullar için durumu, hayatta kalmak için gerekenleri çok bulunur ama daha az ulaşılıra, bir “Squid Game”e dönüştürmesinden daha çok korkmalıyız. Ülkedeki “AKP makbulleri” ve “terk edilmiş muhtaçlar” arasında eşitsizlik uçurumunun derinleşiyor olması uykularımızı kaçırmalı.

    Bu distopya karşısında ise çözüm olarak ütopyaları işaretleyemeyiz. Fredric Jameson 1994 tarihli “Zamanın Tohumları” kitabında şöyle diyor: “Geç kapitalizmin çöküşü yerine doğanın ve dünyanın esaslıca parçalanışını hayal etmek bize daha kolay görünür…” Bu sebeple ütopya ile hayal kırıklığı denkleşebilir.

    Bizim ihtiyacımız olan şey ise apaçık ortada ve bilimsel bir yolla…

  • Komplo teorileri gücünü nereden alıyor?

    Türkiye, zannedildiğinin aksine ataerkil bir ülke olmaktan çok, ataerkini gizil erk arzusuna payanda yapan ve bu sayede perde arkası iktidar çatışmalarını kendi erksiz erkinin aracı olarak maharetle kullanmaya çalışan ve sinik konformizmini çoğunlukla erkek çocuğunun varlığına borçlu olan anaerkine dayanır. Bu karmaşık olduğu kadar provokatif cümlenin biraz daha açılmaya ve örneklerle daha anlaşılır kılınmaya ihtiyacı olduğunun farkındayım. Türkiye’de gerçekten kadınlar baskı altında, her gün mutlaka en az bir kadın, erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitiriyor, en az bir kadın zorla istemediği bir erkekle evlendiriliyor, en az bir kadın sokakta taciz ediliyor ya da tecavüze uğruyor, en az bir kadın boşanmak istediği kocasından şiddet görüyor. Bunları sayfalar dolusu uzatmak mümkün. Ancak bütün bu cürümleri işleyen erkeklerin hepsini mutlaka bir başka kadının büyüttüğünü belki de hepimiz unutuyoruz. Muğla’da bir üniversite öğrencisi kadınla önce sevgili olup sonra da öldürüp gömen bir erkeğin cinayetine ilişkin delilleri yok etmek için anne de yardım etmedi mi?[1] Pek çok aile içi tecavüz olayında mağdur kız çocuğunu aile düzeni bozulmasın diyerek dinlemeyip olayın örtbas edilmesinde bazı anneler rol oynamıyor mu? Erkek çocuk istediği her kadınla birlikte olabilirken, kızının herhangi bir erkekle sokakta el ele tutuşması bile bazı annelerin namus kotasına takılmıyor mu? Kuşkusuz farklı düşünen ve davranan pek çok anne olsa da ben bu coğrafyanın vasatından bahsediyorum ve bu vasatın kadın ve erkek arasında kurduğu bu ikiyüzlü hiyerarşinin ülkenin siyasi ve toplumsal ilişkilerine ve siyaset yapma örüntülerine nasıl sirayet ettiğini anlatmaya çalışacağım.

    ‘HIRSIZI’ BİLİYOR AMA BAŞKALARINA YANSITIYOR

    Bahse konu bu aile ilişkilerine dair vasattan yola çıkarak, hali vakti yerinde bir ailenin yaramaz bir oğlu olduğunu varsayalım. Bu yaramaz oğlanın birçok maliyetli zaafının yanı sıra ailenin maddi varlığını fena halde tehdit eden bir kumar zaafı da olsun. Bu kumar zaafı öyle bir hal alsın ki, artık oğlan evin bütün banka hesaplarını sömürdükten sonra evdeki dipte köşede kalmış olan yükte hafif pahada ağır varlıklarını da bu zaafı uğruna harcamaya başlasın. Her ne kadar aile durumdan rahatsız olsa da, gidişatı mümkün olduğu kadar göz ardı etmeye çalışmaktadır. Büyük bir ihtimalle, böylesine bir zaaf, yıllar içerisinde ailenin geleceğinin emanet edildiği oğlanın şımartılması, onun pek çok uygunsuz başka zaafının hoş görülmesi ve çoğu zaman da pohpohlanması sonucunda kronik ve içinden çıkılmaz bir hal almıştır. İçinden çıkılmaz hale gelme sürecinde, aile içinde muhtemelen pek çok çatışma yaşanmış, ancak yaşanılan çatışmalar çözümsüz bırakılarak oluruna bırakılmıştır. Zira oğlan kıymetli, yerine başka birisinin ikame edilmesi imkânsızdır. Hele de erkinin uzantısı olarak gören anne için hayati bir yeri vardır oğlunun. Bu nedenle de, varlığını borçlu olduğu oğlunu hoş görmekten başka bir seçeneği yoktur.

    Evden yok olan yükte hafif pahada ağır nesnelere ne olduğuna dair herkes aşağı yukarı bir fikre sahip olsa da, hiç kimse gerçeği dile getirmeye cesaret edemez. Aile içinde mevzu içinden çıkılmaz bir hal aldığı anda, büyük ihtimalle kaybolan altınların, mücevheratın, kıymetli şamdanların kimler tarafından “çalındığı” dile getirilmeye çalışılacaktır. Acaba evin hizmetçileri mi? Acaba bahçıvan mı? Geçenlerde kırılan tarihi koltuğu tamire gelen tamirci de almış olabilir. İki gün önce evde verilen geniş katılımlı yemeğe ne idüğü belirsiz bir iki fotoğrafçı gelmişti; acaba onlar el çabukluğu yapmış olabilirler mi? Suçlanacak kişi sayısı o kadar çoktur ki… Say say bitmez. Ama bu kıymetli nesneleri aldığı iddia edilen kişilerin aslında asıl suçlu olmadığını içten içe aile bireylerinin hepsi bilir. Asıl müsebbip yaramaz oğlan da dinler bu spekülasyonları. Üstelik o da katılır varsayımlara. Her işaret edilen kişi için “olabilir!” der yüzsüzce. Kendisini kurtaracak her spekülasyona sarılır yüzsüzlükle çaresizlik arasında gidip gelen duygu durumuyla. Elbette kıymetli nesneler gitmiş, geri gelmesi imkânsızdır. Nereye kaybolduğuna dair yapılan tüm spekülasyonlar, durumla yüzleşmek yerine iç rahatlatmadan başka bir işe yaramaz. Çaldığı iddia edilen kişi-kişilerin varlığı, çaresizlik içindeki aileyi bir süre daha bir arada tutmayı sağlar. Nihayetinde elde avuçta bir şey kalmayınca aile dağılır. Dağılan ailenin ardından bu defa ağıt yakma sırası gelir. Böyle bir aile gerçekte ne olduğunu, neden ailenin dağıldığını, oğlanın zaaflarının önüne zamanında geçmenin mümkün olup olmadığını hiçbir zaman sormaz birbirine. Bu sorular içtenlikle sorulursa, ailenin geçmişte kalan muhayyel bütünlüğü tehlikeye girer zira. En azından geçmişte kalan o şaşalı aile bütünlüğü hayallerde var olmaya devam edecektir. O avutur herkesi ve yaşama tutunma azmi verir.

    SORUNU DOĞRU TESPİT EDİP, NEDENİNİ BAŞKA YERDE ARAMA!

    Geçtiğimiz günlerde sosyal ağlardan birisinde karşıma çıkan bir video[2] bana bunları düşündürdü. Video son zamanlarda sayısı giderek artan sıradan yurttaşlarla yapılan sokak röportajlarından birisiydi. Röportaj nispeten iyi giyimli, Türkçesi düzgün, başörtülü bir hanımefendiyle yapılıyordu. Hanımefendinin elinde tuttuğu bir paket makarna ile kaşar peynirinin neden torbada değil de elde tutulduğu pek anlaşılmıyordu. Ancak hanımefendi mütemadiyen kendisiyle röportaj yapan kişiyle “beni anlıyor musun, öyle değil mi?” gibi onay bekleyen sorularla diyalog beklentisi içindeydi. Aslında sorduğu sorulara yanıt beklemeden söylemek istediklerini söylemeye devam etmesinden de anlıyoruz ki, hanımefendinin niyeti diyalog değil, kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi misali bir monologdu. Hanımefendi, Doların şu sıralarda 14 TL olduğunu, bir yıl önce 7 TL olduğunu, hele de bir zamanlar inanmayacaksınız ama 4 TL’den alınabiliyor olduğunu hatırlatıyordu. Ardından da elindeki makarna paketini göstererek, “şu 2.95’ti, şimdi 6.95, anlıyor musun, gündem bence bu, başka bir şey istiyor musun?” şeklinde peş peşe mantıklı sorular sorarak “gündem bence bu” diyerek saptamasını pekiştiriyordu. İzleyen bir an umutlanıyordu. “Hah işte, yurttaş hayat pahalılığına odaklanmak gerektiğini ifade ediyor, geri kalan konuların önemsiz olduğunu dile getiriyor” diye düşünüp gözleri parlıyordu. Ama yok öyle yağma. Hanımefendi, bu makul cümleleri kurup makul soruları sorduktan sonra zincirlerinden bir boşanıyor, takip etmeniz imkânsız hale geliyordu. Avrupa ekonomisini Türkiye’ye getirme istikrarı diyerek başladığı büyük çözümlemeye, Mister Biden ile İngiltere bağlantısı, Bay Kemal Muharrem İnce kumpası gırla gidiyordu. “Söyle onlara ücretlerimizi de dolarla versinler” şeklinde bir dileği var ki, cümle içindeki “onların” kim olduğunu anlamak mümkün değil.

    DEVLET DE ASLINDA AİLENİN BİR PROTİPİ

    Bu videodaki özne, aslında okumuşu cahili tüm komplo teorisyenlerinin bir ortalamasını sunuyor bize. Varlığını tehdit eden, yaşam koşullarını çekilmez hale getiren bütün gerekçeleri biliyor olmasına rağmen, asıl hedefe yönelmeye cesaret edemeyip, gerçekliğin kısmiliği içinde debelenip duran bir öznellik hali. Yoksulluğuna yol açan tüm sorumluları biliyor olmasına, cebinden çekilen paranın kimlerin cebine gittiğinin gayet farkında olmasına rağmen, asıl sorumluyu dile getirmekte ve işaret etmekte cesaretsiz bir özne. Ne kadar da, evin içinde kaybolan kıymetli nesneleri kimin çaldığını biliyor olmasına rağmen, ailenin müptezel kumarbaz oğluna “sen çalıyorsun” diyemeyen yufka yürekli annenin tavrına benziyor değil mi? Yoksulluğumuzun nedeni “bizi yönetenler” demek yerine, yine malum ailenin yaramaz oğlan dışındaki bireyleri gibi hırsızları aile dışında kim varsa onlarda arama girişimi gibi. “Ağzımızın tadı bozulmasın, düzenimiz değişmesin, gerçeği dile getirirsek, aile huzurumuz bozulur” gibi kaygılarla aile içindeki ne kadar pislik varsa halının altına süpürmeye benzer bir tavır değil mi, komplo teorisyenlerinin iddiaları? Bütün hukuki kuruluşlarına, yasalarına, bürokrasisine ve modern rasyonalitesine rağmen, devlet aslında ailenin bir prototipi değil mi? Aile içindeki tüm ikiyüzlü ilişki dinamiklerini daha büyükçe bir kalabalığa teşmil ettiğiniz zaman karşınıza devlet çıkıyor. Devleti soyanları dile getirmeye cesaret edemediğinizde sorumluları hep dışarda arıyorsunuz. Aileyi dağılmanın eşiğine getiren kumarbaz oğlanı yola getiremediğinizde de hırsızları aile dışındakilerde arıyorsunuz. Bu bir çaresizlik göstergesidir aslında.

    GÜCÜNÜ ÇARESİZLİKTEN ALAN KOMPLO TEORİLERİ

    Sonuç olarak komplo teorilerinin gücünü nereden aldığına gelelim. Komplo teorileri gücünü çaresizlikten, güçsüzlükten alır. Gerçeği dile getirmeye gücü olmayanlar, kendilerine yapılan haksızlığın müsebbibini hiç olmayacak yerlerde aramaya başlarlar. Aşı karşıtından göçmen düşmanına, ırkçısından kadın düşmanına bütün kendi gibi olmayanlara karşı olanların hepsi kafalarındaki düşmanlıkları muhayyel kurgularla ete kemiğe büründürürler. Size anlattıkları komplo teorilerinde kısmi hakikatler yer alır. Ama dile getirdikleri bir hakikatin ayağı yere basarken, bir sonraki iddia dile gelen hakikati berhava eder. Gerçeğin ıstırabına katlanabilmek için belki de kendi kafasını ve tabi ki muhatabının kafasını bilerek bulandırır komplo teorisyeni. Çünkü dile getirilemeyen gerçek, bilene acı verir. Bu acıya katlanmak için yapılabilecek en iyi şey, bu gerçeği bulandırmaktır. Komplocunun bir gücü de, bildiği kısmi hakikatin dile getirilemeyişinin verdiği ıstıraptan gelir. Istırap genellikle trajediye yol açar. Trajedi bütün komplo teorisyenlerinin ana malzemesidir. Trajedi hayat ne kadar çekilmez olursa olsun, hayata tutunmayı mümkün kılar. Belki de bütün otoriter yönetimlerin kitlelerin yaşam koşullarını giderek daha fazla trajik hale getirmesinin nedeni burada saklıdır.

    [1] https://haber.sol.org.tr/haber/bassavcilik-pinar-gultekinin-katili-cemal-metin-avcinin-anne-ve-babasi-icin-de-ceza-talep (Erişim tarihi: 24/03/2022)

    [2] https://www.youtube.com/watch?v=f0ef3JV5_Go (Erişim tarihi: 24/03/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Devletin güncel durumu: Şahıs devletinin portresi

    Haftalardır yazdığım her şey siyasi ile ekonomik olanın ilişkisine dair. Kapitalizm ile devlet arasındaki karmaşık ilişkinin üzerine düşünmek, okumak, yazmak… Bazen soyuttan somuta, bazen somuttan soyuta ama hep daha karmaşık bir alana, daha bulanık bir zemine ilerliyor. Bir de Türkiye ise konuştuğumuz, her şey üç noktalı; bitmiyor.

    Ekonomik ve siyasi düzeni bir arada düşünmek ve bunların “yapısal eşleşmelerini” aramak, sorgulamak, somutlamak hem bugüne hem de gelecekte evrileceğimiz şeylere istinaden bir yol bulabilme umudu da aynı zamanda. Bu yüzden aynı temelden hareketle başka bir yazıyla ilerliyorum.

    Bob Jessop’un “devlet sisteminin kurumsal yapısıyla iktidar ilişkilerinin düzenlenişinin karıştırılmaması gerektiği” vurgusundan hareketle uluslararası siyasi sistemin ve onun hegemonyasının nasıl örgütlendiğinin, devlet sistemi ve iktidar ilişkileriyle olan çeşitli ilişki biçimlerinin; ülke içi hesaplaşmaları, ekonomik gerçeklikleri, iktidar ilişkilerini belirlemedeki etkisiyle bizim bugünlerde yaşadığımız sorunlar da aynı yere dayanıyor. Her yazıda ısrarla vurguladığım, nihai saptaması “Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluktur” ifadesi de bugünlerin gündemi olan seçim yasasının değiştirilme çabası da aynı yerden ilerliyor…

    Kadından, işçiden, 89 yaşında bir hekimden korkan “Cumhur”un iktidarı kaybetme korkusunun aklını ele geçirdiği bir evredeyiz. Cumhur İttifakı’nın son hamlesi yeni seçim yasası. Maddeleri üzerinde durmama gerek yok. Erdoğan rejimi şaşırtmadan, son hızla, İslamcılığın en belirgin haliyle kalelerini sağlamlaştırma niyetinde.

    28 Şubat deklerasyonun AKP’nin siyasal alternatifsizliğin miladı olduğunu düşündüren bir güvenle hareket eden muhalefet, MHP ve AKP’nin seçim yasası değişikliği teklifiyle karşılaştı.

    Sandık siyaseti kurgusu açısından baktığımızda, Millet İttifakı’nın süreci iktidar olma özgüveniyle okuması yanlış bir yaklaşım değil. Halka, AKP’den çok daha güçlü bir seçenek sunduklarının kanıtı olarak görüyorlar bunu.

    Oysa özellikle 2015 ve sonrası Türkiye siyasetinin bugünkü halinin kaynağı olan seçim pratiklerine baktığımızda, AKP’nin bu pratiklerinin benzerlerini yapmaya cüret edeceğinden kaçınmayacağını ve Bahçeli’nin tabiriyle “fiili durumu, yasal hale getirmekten” başka bir şey olmadığına kanaat getirebiliriz. Bir “devlet işi” daha yaratılıyor.

    Muhalefet; yeni teklifi AKP’nin iktidar kaybına bir barikat olarak görüyor. Millet İttifakı; Erdoğan’ın bu hamlesini, ittifakın halkalarını birbirinden koparmak, alternatif ortaklık zemini yaratarak ittifakı mümkünse dağıtmak; değilse yormak ve son ana kadar İslamcı seçmenin kafasını bulanıklaştırarak görünüşte seçimle iktidarda kalmayı sürdürme gayreti olarak okuyor. Bu mümkün ve doğru da; ama eksik…

    İktidarın eski pratikleri buna dair kehanete yer bırakmıyor; ama burada bizi ilgilendiren kısım, muhalefetin totalde buna vereceği reaksiyon.

    Sonucunu kestirdiği bir seçim dışında seçime girmek istemeyen iktidara karşı muhalefet; umutsuzluğu 2019’un çemberini genişleterek atacağı adımlarla yok edebilir. Muhalefetin özgüveni güzel; ama geleceği seçimle şekillendirecek anlamlı hamleleri de olmalı.

    Ama burada daha derin bir problem var; devlet ve iktidar ikilisinin iç içe bir hal aldığı gerçeği… Ve yeni teklif de bundan ayrı düşünülemez. Tıpkı Erdoğan’ın bakanlarının sözleriyle bunu ispat etmesi gibi; “siz yapın mevzuat arkadan gelir” veya “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” ifadeleri gibi… Özellikle “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” cümlesini bir “devlet tanımı” olarak okumak zor olmasa gerek.

    Genelde bütün bir sağın, ulusalcıların en övündüğü devlet geleneği sarsılıyor. Özal ve Demirel’den başlayıp, Ensar için aile bakanın “bir kere”sinden, Nebati’nin “aşarız”ına varıncaya kadar, devlet denilen şeyin artık bir çürük meyve kasasına dönmüş olduğunu görebiliyoruz.

    Kuşkusuz AKP iktidarı ile tarihin yoğun bir parçasını yaşıyoruz.

    Bu durum AKP’nin salt 20 yıllık iktidarının zamansal boyutu ile ilgili değil, gözümüzle gördüklerimizden çok, yaşattığı tahrifatla ilgili…

    İktidara geldikten bir süre sonra kendi devlet anlayışına geçişi, hükümet etme biçimi üzerinden yaşattığı zihinsel yoğunluktan söz ediyorum. Bu da devletin güncel durumunu veriyor: Erdoğan’ın “şahıs” devleti.

    Nicos Poulantzas, beş madde ile modern totalitarizmi/devletin temel özelliklerini tanımlıyor. İlk olarak yasamadan yürütmeye güç transferi ve yürütmede bu gücün biriktirilmesi özelliğini dile getiriyor. Bakınca yeni rejim -Erdoğan’ın şahıs devleti- bu özellik içinden hemen göze çarpıyor.

    İkinci özellik olarak devletin üç kuvveti – yasama, yürütme ve yargı – arasında hukuk düzeninde bir gerileme ile birlikte hızlandırılmış bir füzyon diyor. Burada 2010 ve sonrasından bugüne gelen süreç düşünülebilir;15 Temmuz ve OHAL ile ilerleyen süreç de zaten malum.

    Üçüncü özellik, siyasî partilerin temel siyasî temsil aracı ve hegemonya örgütlenmesinde öncü güçler olarak gerilemeleri durumu belirtiliyor. Bakınız “önce ittifakla mutlak iktidar, sonra yeni seçim yasasıyla iktidarda kal” mantığı işlesin istiyor.

    Dördüncü özellik, olarak devletin biçimsel örgütlenmesini çaprazlamasına kesen karmaşık ağların genişlemesi ve devletin faaliyetlerinde uygun hesap verme sorumluluğu ve şeffaflık olmaksızın kesin sonuca ulaştıran bir pay elde etmeleri dile getirilmiş. Burada, yargının sistematiğinin değişmesi, Sayıştay’ın denetim raporlarının niteliğinin her geçen yıl biraz daha azalması vb. örnekler akla geliyor.

    Son özellik olarak Poulantzas’ın, fizik güçlerin yayılması ve tanımlanmış suçların cezalandırılmasından çok muhtemel olaylara karşı yapılan polis baskınları ve gizli izleme faaliyetlerinde rollerinin giderek artması…vurgusu var. Belki de bu en tanıdık olandır. Zorun kullanımı, kadına, hekime, işçiye şiddet; herkesin terörist olarak yaftalanabileceği ihtimali veya hukuksuzluk içinde arkadan gelen mevzuatlar…

    Poulantzas’ın bu beş maddesi bize verili biçimimiz hakkında epey bilgi sunuyor. Erdoğan’ın popülist devletini, iktidardan devlete karşılıklı ilişkisini anlamak adına önemli vurgular içeriyor.

    Gelelim yeni seçim yasasına. Bu bağlamda temel bir soru beliriyor: “Kanunlar ne için çıkarılır?” Bunun cevabı elbette ülkede karşılaştıklarımız olamaz, olmamalı; ama cevabı devlet ve hegemonya ilişkisi bağlamında Gramsci veriyor. Gramsci, devleti hegemonya aygıtının bir parçası olarak görüyor ve sistemin devamlılığını sağlayan bir zemine yerleştiriyor. İşte bütün çabanın özeti burada.

    Biz; midelerine kuru ekmek giriyorlarsa aç değillerdir, diyen milletvekilleri gördük; bana ne, bana mı çalıştınız, oy vermeseydin, ben sizden oy mu istedim, diyen yöneticiler; dahası Nebati gibi, uluslararası sermayeye güven verdiğini sanan, ne bilmediğini bile bilmeyen cahil bakanlar…

    Nebati ve gibilerinin varlığı ya da konuşmaları liyakatsizliğin göstergesi gibi okunsa da esasında bizim mücadelesini verdiğimiz şeyin sadece bu kadrolar olmadığını bilmek gerekir.

    Nebati ya da gibilerin ağzından çıkana göre liyakatsizliklerini konuşmanın anlamı yok. Onun bunları söylemesi ya da varlığı; sisteme, sermayeye siyasal mekanizma olarak hizmeti ile ilgilidir. Sistemin işlemesi için gerekli iktisadi mekanizmayı kurmak göreviyle orda olduklarını bilmek gerekiyor.

    Kapitalizmin/ emperyalizmin bazen sermaye ihracının; bazen otoriter rejim teşekkülünün; bazen tıpkı şu an gibi, ülke/coğrafya pazarlarını tek elde tutmanın gayreti içinde olmak istemesini görmeliyiz. Siyasi ve iktisadi bağımlılık ilişkilerinin süreklilik içinde tutulmasını Nebati ve gibiler üzerinden okumalıyız.

    Kapitalizm tam bu sebeple belirsizlikle yoğrulmuş iktidarları sever. Hukuksuzluk ve kaosu nimet gibi sunan Nebati gibilerle yol yürür. Onun gibi bakmayan bürokratik durumu/ mevzuat engelini kaldıracağını vaat edenleri iktidara taşır ve tüm anlamsızlığına rağmen orada tutar.

    TÜSİAD’ın Nebati’yi sevmediğini düşünmek mümkün mü? Güler Sabancı, Berat Albayrak överken aklını mı kaçırmıştı? Hayır…

    Siyaset ve ekonomi ilişkisi bizde oldukça girift ve işler çığırından çıkıyor; çünkü bu girift ilişkinin iki yakası da büyük bir çöküş yaşıyor.

    Bu ülkenin en büyük sorunu yoksulluk. Yoksulluğu var eden sistemse, sürdüren de sistemin payandaları. Erdoğan’ın rejimi bunun en büyük müsebbibi; ayrıca iktidarının bu sorunu reddetmesi.

    “Biz sizin hizmetkârınız”dan başlayıp, “ilk hafta ücretsiz, ondan sonra 200 Liracık, her hizmetin de bir bedeli var” ile biten sözler 20 yıllık yönetim anlayışının özeti. 6 milyon hane yoksulluk sınırının, 11 milyon insan ise açlık sınırının altında. İşsizlik, güvencesizlik, yoksulluk, bitmek bilmeyen zamlar, açlık… Bu durum, pandemi halini aldı.

    Ve bir seçim yasası ile Erdoğan’ın tükenişine ikna olmuş gözüken muhalefete sormak lazım; Erdoğan’ı ve yarattığı garabeti, yoksulluğu, hukuksuzluğu nasıl düzelteceksiniz?

    Bakınca, sunulan bu yeni düzenleme muhalefet için sürpriz değil. Öyleyse, beklediğimiz şey, ayakları yere basan net bir karşı çıkış.

    Erdoğan’ın 17 Mart günü seçim yasasına dair yaptığı konuşmadan bazı noktalar çok enteresan: “… Sorsanız AK Parti’yi demokrat olmamakla, sadece kendi çıkarını düşünmekle suçlarlar. Ama gördüğünüz gibi biz seçim kanunundaki değişikliği çalışırken bile CHP’li milletvekillerinin yaşadığı sıkıntıları da dikkate aldık …Televizyonda paletli ambulanslarla hasta taşımasını izledik. Biz geldiğimizde ambulans var mıydı? Doğru dürüst ambulans yoktu” ve tabi ekonomik göndermelerle de konuşmayı sürdürüyor Erdoğan. Bu konuşmanın bütünlüğü bile bize Erdoğan’ın devlet portresini çıkardığı gibi, Poulantzas’ın modern totalitarizmini de yeniden hatırlatıyor.

    Peki, burada muhalefetten beklenen nedir diye düşününce cevap kesinlikle Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan sığınmacıları vatandaş yapıp oy mu kullandıracak?” sorusu olmuyor. Erdoğan’ın ve rejiminin hala ve ısrarla eski Türkiye’yi başka bir çağda gösterme çabalarını sürdürmesine bakınca; her ne pahasına, hangi yollarla, hukuksuzluklarla olursa olsun, “canı nasıl isterse” hükmüyle, cumhurbaşkanlığı forsuyla tüm devleti arkasına almasına, tüm yolları kendine bağlama arzusuna bakınca; bakanlarının niteliksizliğine, yarattıkları derin ekonomik, siyasi, hukuki krize bakınca daha kuvvetli bir geri dönüş bekleniyor.

    Erdoğan, yeni yasa teklifiyle tabela partilerinin önüne geçmeyi hedeflediklerini belirtiyor. AKP ve MHP’nin küçük siyasal partilerin ittifak omurgasından çözülüşünü hesaplayan bu kurnazlık küçük bir ayrıntı olarak görülemez. Bu kurnazlık ülkedeki demokratik yaşamın ve demokrasi idealinin toplulukları bir arada tutmaya ve bir arada hareket etmeye yönelten bakiyesini de sıfırlamaya yönelik.

    Erdoğan’ın siyasal parti ve siyasal sistemin işleyişini artık yerine getirmemek üzere kurduğu bu yeni teklif; kendi deyimiyle tabela partilerinin siyaseti manipüle etmesine engel olma değil, görece nitelikli bir siyaset mantığının muhalefet eliyle yeniden kurulacağı bir dönemi bitirmek, iktidarını sürekli kılmak amacını taşıyor; çünkü parti sisteminin zayıf olduğu yerde popülist rejiminin daha fazla güçleneceğini o da biliyor.

    Bu popülizm demokrasi, çoğulculuk söyleminden buraya geldi. Bursa milletvekili Hakan Çavuşoğlu AKP’nin alamet-i farikası olarak “ortak akla önem vermesi”dir diyor. Kimin ortak aklı acaba… Çoğunluk MHP üzerinden konuyu değerlendiriyor ancak devlet, parti devleti ve Erdoğan’ın meselesi MHP değil…

    Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, iki yıldır hazırlanan bu yasa teklifi için “Seçim yasa taslağı, darbenin seçimler yoluyla yapılması demek”tir diyor.

    Yani Eminağaoğlu’na göre demokrasi pek de bu ülkede anlaşıldığı şekilde veya iktidarın dayattığı biçimde bir şey değil. Jessop, demokratik kurumların yaratılmasının ardında demokratik pratiklere işaret ettiği kadar, bu tartışmaya bağlı öznelerin de oluşumunun gerekliliğinden bahsediyor. Muhalefet ya bu süreci var edecek ya da yeni seçim yasasıyla devam edecek.

    Bu sıralarda da A Haber, ayçiçek yağı yüklü geminin limana ulaşması “olayını” yerinde takip edip, “Son Durum” olarak izleyicileriyle paylaşıyor. Çünkü -A Haber ya da muhalefet, farkında olsa da olmasa da- bizim asıl gerçeğimiz bu.

    31 Ocak’taki “ Devletin Güncel Durumu” yazımı şu paragrafla bitirmiştim, bu yazı da öyle bitsin: “Aşina olunan bilinmez”. (https://www.medyaport.net/devletin-guncel-durumu-kilicdaroglu-nerede-duruyor-makale,33096.html) Yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi ancak mevcut halde hukuku, kanunları kendi fiili durumuyla istediği gibi eşleyen bir iktidar olarak yaşamaya devam ediyor. İlk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi. Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için hala en önemli anahtar.

  • Afyonlu rüyalar: İktidar ideolojisiyle kaynaşma hali

    Erdoğan rejimi kendini ikili bir karakter üzerinden var ediyor ve bu pratikte de karşılığını bulan bir gerçek. Bütün konuşmalarında, bütün icraatlerinde, sistemi var eden/yürüten koşulları sürdürmeye yönelik tüm uygulamalarında, o ikili yapı göze hemen çarpıyor.

    Bazıları adeta kurumsallaşmış ideolojik pratikler gibi işliyor. Bazı gözlere bir “lütuf iktidarı” gibi görünmesi de bundan. Erdoğan’ın “lütuf stratejisi“ rejimin mukavemetinin alamet-i farikası… Sanki Erdoğan’ın lütfu üzerine kurulu, sanki Erdoğan kutsal. Resmen taşıyıcı kolonlardan biri halini aldı. “Erdoğan iyi ama etrafı kötü” ezberi de buradan yürüyor; çünkü hiçbir negatif yönelimle muhatap değil. Daha doğrusu, sorumlusu o olarak görülmüyor. O hizmet gibi görünen kısmı veriyor, yükü başkasına, dahası topluma kalıyor.

    Açık açık “elektrik sayemde geldi” diyebiliyor ve bu “gerçek oluyor”; ama Isparta’nın günlerdir elektriksiz olmasına dair ondan bir şey duyamazsınız. Elektrik zammını o konuşmaz ama kilovat artışını “lütuf” gibi ondan dinlersiniz. İnsanlar yoksullukla terbiye olurken o sefaletle ilgilenmez, marketleri cezalandırmadan bahseder. Gelen zamların hayatı felç etmesiyle muhatap olmaz ama asgari ücret artışını o duyurur veya 165 milyar TL’lik sübvansiyonu çıkar o anlatır. Sınır ötesi operasyonların gerekliliğini/haklılığını anlatır ama şehit askerleri ondan duyamazsınız. Aşının ücretsiz olduğunu her fırsatta vurgular ama verilen kayıplara o karışmaz. Bakanları ondan izinsiz konuşmaz veya partisinin vekilleri, üyeleri ondan kutsalları olarak bahseder.

    Bu örnekler çoğalır gider. Mesele, bu sistemin bir karşılık buluyor olması…

    Afyonlu rüyalar…

    Ve bizatihi bu rüyalar, bu ikili karakter rejimini yaşatıyor; yaşanan, alışılmış, toplumsal pratik olarak ideolojinin ifadesi oluyor; hegemonya tesisinde iş görüyor, temel ideolojik işlevlerden biri olarak çalıştırılıyor.

    Takiyeye yarıyor, himmete yarıyor, sürekli mazlum/mağdur olmaya yarıyor, efendi kibrine yarıyor, kutsallaşmak/ kutsallaştırılmak ideolojisinin işlemesine yarıyor, dahası rejimin mukavemetine yarıyor.

    Lafı doğrudan söylemek önemli: maruz kaldığımız şey Erdoğan’ın “lütuf stratejisinin” ete kemiğe bürünmüş hali.

    Burada ideolojik olguların karmaşık ve çelişik karakter taşıyabileceğini hatırlamak gerek. Verili ideolojik güçler yanında, özgül ideolojik biçimler de bulunur. Söz konusu ikili karakter buradan okunabilir ve bu ikili yapının temel taşı dindir; din de ön ideolojik bir yeri kaplıyor.

    Birkaç gün önce şahit olduğumuz durum da buna örnek, Oya Ersoy’un konuşması. Oya Ersoy kendince haklıdır ve tartışılacak nokta Oya Ersoy’un cümleleri de değildir. Burada İslamcı olmanın refleksiyle veya “dayanılmaz hafifliğiyle” tepki gösteren, “incinen” bazı isimler var; Ahmet Davutoğlu, Hüda Kaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Cihangir İslam gibi…

    Bu isimlerin, özellikle HDP vekillerinin ‘90’lardan bu yana İslamcılığın kalelerinden oldukları gerçeği bir yana, Erdoğan ideolojisinin HDP içine de nüfuz ettiği gerçeği bir yana… Verdikleri tepkiler sadece İslamcı olmalarından değil; rejimin ideolojik biçimleriyle hemhal olmalarından.

    Gramsci, Hapishane Defterleri’nde şöyle diyor “Neden inanç birliğine ‘din’ deniliyor da ‘ideoloji’, daha açıkçası ‘politika’ denilmiyor?” Erdoğan rejimi bunun önemli örneği; ikili karakteri de buradan kökleniyor. Yaptığı her şeyi kutsanmış gösterme ve bunu sadece temsil ettiğine değil, muhalefete de yedirme… İşte ideoloji tepeden aşağıya doğru böyle toplumsallaşıyor ve yerleşiyor.

    Rejim krizlerle kuşandı ve toplumu da sardı. Bu hegemonya krizini de gözler önüne seriyor. Bu kriz/krizler “kutsanmış değerler ve kutsallık içermeyenler” arasında bölünmelerle baş gösteriyor. Tıpkı taşıdığı o ikili karakter gibi. Bu da bizi bir başka noktayla buluşturuyor, “lütfunu” kutsayan tarikatlarla/cemaatlerle, pratiğinin devamını isteyen egemen sermayeyle işbirliği. Mesele değişmiyor, söz konusu sermaye hâkimiyetlerini ideolojik olarak yeniden üretme yani “ideolojik olanın bütününü işgal etme ve antidemokratik olarak burjuva güç bloğuna dönüştürme” çabası.

    Muhalefet ise burada karşıt bir noktadan konumlanıyor gözükse de ikili karaktere teslim olmuş vaziyette. Zira sürekli “endişeli muhafazakâr” kovalayan, sürekli uyduruk mağduriyetlerle var olanları gözeten ve sadece sandığa kilitli bir muhalefet bu “kutsal” işlevi içselleştirmiş görünüyor.

    Örneğin dövize endeksli mevduat hamlesinin hemen ardından laik/sol cenahtaki insanlar arasında “bunun aslında nasa aykırı olduğunu” anlatmak için bir çaba sürüp gitti. Bu sözcüğün anlamını belki o zaman öğrenen veya gündelik yaşamında bir kez bile kullanmayan insanlardan söz ediyoruz. Söz konusu sözcükler/dinsel söylemler kim içindi, kendi tabanı mıydı hedef? Üstelik mevzunun dinsellikle uzaktan yakından ilgisi yokken böyle bir dinselleştirme kimi hedefliyordu? Yarattığı sapma çok iyi işledi, hala da işliyor. Asıl mesele hegemonyanın da böyle kuruluyor olması: sınırlarını kendi çiziyor, karşısındakini kendi içerisinden konuşturuyor, ideolojisine bu şekilde tabi kılıyor.

    Nihayetinde iktidar denen şeyin sınırları yok; sınırları belirleyen bütün mekanizmalar da işlemez hale getirildi. Bu yarattıkları rejimin hem sonucu hem de sebebi… Muhalefetin de bu değirmene su taşıdığı başka bir gerçek.

    Ana noktaya geri dönersek muhalefet boyutunun yanında; endişeli dedikleri aslında ayrıcalıklı olan kesimler de söz konusu ikili karakteri besliyor, büyütüyor. Tarikatlar ve cemaatler, ticari faaliyetleri ve ekonomik ağları ile var. 1980’lerden bu yana neoliberalizmle yaşanan bütünleşme 2000 sonrası hem onların eliyle hem AKP ağıyla İslamcıları pasifize edip, direnci kırdı. Geçen yazımda da söz ettiğim massetme siyaseti tam da burada işe yaradı. Bu durum ikili yapıyı kurdu. Yıllarca “laik sermaye İslami sermayeyi dışladı” feveranları karşılık buldu. Burada bir yönüyle cumhuriyetle bitmeyen hesaplaşması, diğer yönüyle sınıfsal karakteri/sınıfsal hesapları hala o ikili yapının ana noktalarını oluşturur. Hatırlayalım, AKP iktidara getirilirken üç büyük sermaye yapısının desteğini aldı: TÜSİAD, yeşil sermaye/MÜSİAD ve küresel sermaye. Yani yaratılmak istenen kahraman çok somut ve sınıfsal olarak var oldu, hala da oradan varlığını sürdürüyor.

    Ama “Lütuf Rejimi” sorunsuz değil, hegemonya krizde, çöküşte…

    Gramsci’nin ifadesiyle “… hegemonya siyasidir fakat her şeyden önce iktisadidir.” Yarattıkları yoksunluk ve yoksulluk o ikili yapıyı ezip geçecek. “Temsil edilenler ile temsilciler” arasındaki çatışma bütün alanlara bu yüzden yayılıyor.

    Son günlerde tanıklık ettiğimiz işçi eylemleri bunun örneği. Dün Erdoğan bu kitlelerden elbette oy alıyordu ama bugün bu kitleler dönüşüm yaşıyor ve sebebi muhalefet değil. Sebebi sandık da değil. Böyle dönüşümler bir anda gelmiyor, sınıf kendini buluyor ve önemli sebeplerinden biri Erdoğan rejimiyle yüzleşmesi, birebir yıllardır muhatabı olması, tanıması… Yıllardır sosyalistlerin Erdoğan rejiminin sınıfsal boyutunu gösterme çabası bu denli karşılık bulamamıştı kanaatimce.

    Ama muhalefet güçlendirilmiş parlamenter sistem vaadi ve çeşitli söylemlerin ötesine henüz geçmedi/geçemedi. Halbuki asıl ilgilenmesi gerektiği kitle tam da bugünkü dalgalanmayı yaratanlar veya yoksullukla, zorlukla yaşayanlar.

    Ama asıl vurgulamak istediğim muhalefetin verili rejime tutunmuş olması. Öyle ki işçilerin yarattığı dalgalanmadan bile uzak duruyor.

    Açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla, faturalarla, sağlıkla, eğitimle, adaletle veya laiklikle derdi olan, bunları muhatap alan bir muhalefete ihtiyaç var. Gerisi iktidarla ve ideolojisiyle kaynaşma hali…

    Adorno diyor ya “Sahtekâr avukatın hilesi, şişirilerek kahramanca bir kararlılığa dönüştürülmüştür.”

    Ama kaçış yok. Afyonlu rüyalar sona erecek…