Etiket: #Yalan

  • Retorikten Mugalataya AKP Pratikleri

    “Hayaldi, gerçek oldu, Türkiye hazır, hedef 2023”

    Bu söz AKP’nin 2011 seçim beyannamesinden.

    Kimse bu cümleyi duyduğunda her şeyin100 yıllık cumhuriyet için tarihteki en kötü noktaya gideceğini düşünmemişti; ama işte, hayaldi gerçek oldu…

    Orwell, 1984 adlı romanında şöyle yazmış: “Parti size gözünüzün gördüğünü ve kulağınızın duyduğunu inkar etmenizi söyledi. Bu onların son ve en önemli emriydi.”

    Erdoğancılığı bu sözle analiz edebiliriz.

    Öyle ki gerek Erdoğan gerekse yandaşları; Türk siyasi hayatında kendilerine kadarki tüm iktidarları aşacak bir siyasi yalanlar külliyatı oluşturdular; “Erdoğancılık” için “karşıt hakikatler” üreterek bugüne geldiler.

    Erdoğancılığın siyasi form olarak geldiği yer, popülist bir örnek olarak siyasal tarihte yer bulması.

    Yalın Alpay böylesi durumları “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatin ısrarla ve körü körüne kitleler tarafından ölümüne savunulması” olarak yorumluyor.

    Sanırım 20 yılın sonunda tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik olarak gelinen noktayı bir kesim için; Boudrillard’ın “simülakrum” evrenine benzetebiliriz.

    RETORİKLER VE MUGALATA

    Erdoğan’ın “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatler evrenine” ait temel ipuçlarını 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün; en bariz paragrafı: “PARTİMİZ, Temel hak ve özgürlükleri ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli değişikliği yapacaktır.

    Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir. Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

    Bu paragrafı okuduktan sonra, geçtim iyileştirmeyi eskisi gibi ne kaldı diye soruyor insan.

    AKP ve Erdoğan, 2002’de elini korkak alıştırmış olacak ki 2007’de şaha kalkıyor; işte birkaçı: “Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.”( bugün Boğaziçi Akademisyenleri nöbetinin 547. Günü…)

    “…kadınları ilgilendiren yasal ve idari düzenlemeler yapılırken bu örgütlerle işbirliği yapacaktır.” ( bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıktılar)

    “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Tasarısı Taslağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak hazırlanmış olup, önümüzdeki yasama döneminde öncelikle kanunlaştırılacaktır. ( sadece Onur Ayı etkinliklerine, yürüyüşlerine saldırıları, gözaltıları, yasakları düşünürseniz başka söze gerek kalmıyor)

    “Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir. Amacımız toplumumuzu suçun azaldığı, korkunun olmadığı bir barış toplumu haline getirmektir.” (Gezi, Demirtaş, Kavala, Kaftancıoğlu, Çubuk davaları güncel olanlar…)

    “Özgürlük adına güvenliği feda etmek anarşi ve kaosa, güvenlik adına özgürlüğü feda etmek ise otokratik ve diktatoryal rejimlere yol açar. Ülkemiz ve halkımız için bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçirmek önümüzdeki dönemin en temel hedefini oluşturmaya devam edecektir.” ( uzaklara gitmeyin; 2015’ten günümüze kısa bir “AKP ile özgürlükler tarihini” gözlerinizin önünden geçirin lütfen)

    “2013 yılında; Kişi başına geliri 10.000 doları (satın alma gücü paritesine göre 15.000 doları) geçmiş, Milli Geliri 800 milyar dolara ulaşmış, Enflasyonu ‘düşük tek haneye’ indirmiş, İşsizlik oranını daha da düşürmüş, İhracatı 200 milyar doları aşmış, Turizm geliri 40 milyar dolara yaklaşmış, daha güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefliyoruz. 2023 yılında satın alma paritesine göre milli hasıla büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alması ana hedefimizdir”( TÜİK ve Merkez Bankası + Berat Albayrak ve Nebati ‘yi olumlu bir cümlede kullanmak için neler vermezdik.)

    2011 beyannamesini Sedat Bozkurt’un yukarıdaki örnekleri de aldığım, bu yazıyı yazmama da vesile olan 26 Haziran’daki “ Aldatıcı Reklam: AKP Seçim Beyannameleri” adlı yazısından tek cümle ile geçeceğim izninizle: “2023 hedeflerinde 2011 beyannamesine göre kişi başı gelir 25 bin, büyüklük 2 trilyon dolar olarak yer alıyor.”

    2015’te en büyük yalan özelde Kürtlere genelde barış umudu taşıyan, huzur ve refah arayan herkese: “Çözüm Süreci, insan onurunu merkeze alan AK Parti’nin insani kalkınma ve 2023 hedeflerine ulaşmasının önemli dinamiklerinden birisidir. Çözüm süreci, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, tüm ülkemiz için aynı zamanda bir refah sürecidir. Çözüm Süreci, milletimizin ve devletimizin ayaklarına pranga vurmak isteyenlerin, maliyet ödetmek isteyenlerin, oyunlarını bozma hamlesidir. Çözüm Süreci, adaletin tesisi, kalkınmanın devamlılığı için hayata geçirilen insan hakları ve demokrasi odaklı yerli bir girişimdir. AK Parti olarak, 7 Haziran’dan sonra da ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmeyi amaçlayan ve dönemsel bir mesele olarak bakmadığımız Çözüm Sürecini kararlılıkla sürdüreceğiz.”

    Kuşkusuz en özel yalanlarını en sona sakladılar. İşte 2018:

    “Yeni dönemde Meclis daha itibarlı, Hükümet daha güçlü, bağımsız ve tarafsız yargı daha etkin olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte yürütme erkinin kendi içerisindeki fonksiyonları derli toplu ve etkili bir nitelik kazanırken, kuvvetler ayrılığı prensibi daha sağlıklı bir şekilde uygulanma zemini bulacaktır. Yürütmenin daha bütüncül bir yapıyla daha hızlı ve kaliteli hizmet vermesine dayalı yeni yönetim modelinde güçlü bir Meclis yasama faaliyetlerini daha iyi yaparak yürütme üzerindeki sorumluluklarını yerine getirirken, bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşlarımızın adil ve etkin bir şekilde adalet hizmeti alabilmesinin hukuki zeminini oluşturacaktır”

    Şu cümleleri okuduktan sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? “AK Parti, enflasyonla mücadelede çok başarılı bir sicile sahiptir. Uygulayacağımız kararlı politikalar ile enflasyonu yeniden tek haneye indireceğiz.” Bu da 2018’den…

    Binali Yıldırım Dünya Ormancılık Günü’nde 4 milyar ağaç diktik dedi ve ekledi: “İnanmayan gitsin saysın.”

    İşte AKP’nin kerameti böylesi nice cümlelerde saklıydı. Güç oldu, geç anladık çoğumuz.

    YALAN MI, İDEOLOJİK HAT MI?

    Erdoğan ve inananlarının ülkenin anayasası ve uluslararası hukukla sıklıkla ters düşmesi, temsil ettiği siyasal otoriter uç, çarpıtılmış şanlı geçmişin tekerrür edeceğine dair uydurma gelecek tahayyülü Erdoğan’ın varacağı noktayı işaret ediyor.

    Bugün hem Erdoğan’a hem de onun yalan söylemekten imtina etmeyen ekibi ve yandaşlarının yaptıklarına alaycı, küçümseyici, hafife alan açıklamalar getirmek; ilerideki tutumlarına dair hoşumuza gitmeyecek, bugün dillendirmekten çekindiğimiz şeyle yüzleşmekten bizi korumayacaktır.

    Reddettiğimiz şey, kendi hakikatimiz, kendi kaderimiz biraz da…

    Erdoğan’la mücadele, onun siyasi gündemini doğru okumaktan geçiyor.

    Ülkenin geleceği için gerçekçi ve sağlıklı politikalar geliştirmek, onu seçimde yenmek için önemli.

    Yalan; Erdoğan ve yandaşlarının sığındıkları bir şey değil, neredeyse kutsallığında tereddüt edilmeyen (“artık liderin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.” diye açıklıyor Yalın Alpay bu durumu) liderin etrafında üretilmiş “karşı hakikatin” bir siyasi gelenek olarak inşa edilmiş ve bize gelecek olarak dayatılacak olması.

    Erdoğan’ın varlığı yandaşlarında -abartılı gelebilir- dinin esaslarından birine dönüştüğünü bile göremedik. Gördüğümüzde de bir grubun hezeyanları olarak yorumladık.

    Başbakanlığın Davutoğlu’na Allah tarafından verildiğini tebliğ edenlerde, Binali Yıldırım’a oy vermeyenleri “dindar olmamak, haram-helal bilmemekle suçlayanlarda, CHP seçmenini “fetva alanına girmiyor” diye tekfir edip, HDP için “Allah partilerini ilhak eylesin. Rey verenlerin bütün ellerini iptal eylesin, kurutsun” diyenlerde Erdoğan’ı bugüne taşıyan motivasyonu görmedik.

    Uzatılabilir örneklerle; ama gerek yok, bunlar yeter…

    Federico Finchelstein, “En büyük faşist yalan, diktatörlüğün demokrasinin en hakiki biçimi olduğu fikriydi.” der ve sürdürür:

    “Diğer faşist yalanlarda olduğu gibi bunda da uydurulmuş hakikat ampirik gerçekliğin yerini aldı.

    Gerçeklik perspektifinden bakıldığında bu tür bir ideolojinin mahsulü asla doğru olamazdı.

    Bu en basit ifadeyle yanlıştı; ancak faşistler yalanlarının daha derin hakikatlerin kanıtları olduğuna inanıyorlardı.

    Gerçek delilleri reddediyorlar ve bu delillerin yerine liderlerine ve savundukları totaliter ideolojiye duydukları derin ve neredeyse dinsel bir inancı koyuyorlardı.

    Lider ve ideoloji onlar için mutlak hakikatin kanıtıydı.

    Faşistler yalanları konusunda sinik değildi; onlar gerçekten inanmak istediler ve inandılar.”

    Farkında olmadığımız ya da hafife aldığımız şey; Erdoğan ve yandaşlarının yalanlar üzerinden bize ulaştırdıkları mesajlarının içeriklerine bizim çoğu zaman ideolojik bağlamıyla bakmadığımız gerçeği.

    Biz, onların bir siyaset tarzı olarak yalanı benimsediğini düşünüyoruz ve bunu da kolay alt edilebilir, gülünç durumlar olarak yorumluyoruz. Oysa yoğunlaşmak gereken yer, bu politikalarının getireceği yıkıcı sonuçlar.

    Mitomaniye vardığını düşündüğümüz bu anormal halin faşizme giden siyasi /ideolojik yol ile açıklanıyor olmasını çoğumuz görmüyoruz.

    Erdoğan gibi liderlerin hep bir ajandaya sahip olduğu tarihsel gerçeği ve bunlara karşı etkili bir muhalefet geliştirmenin farkında mıyız, emin değilim.

    Erdoğan‘ın aleyhine olan yargı kararlarını tanımaması, lehine olanı adaletin tecellisi olarak yorumlaması; cumhur ittifakı dışındaki diğer tüm muhalefeti terörle ilişkilendirmesi, hakaretleri bize yakın gelecekte yaşayabileceğimiz bir şeyler hakkında ip uçları veriyor.

    Bu ipuçları; Erdoğan’ın popülist siyasetinde “rasyonelliğin, duygulara; çeşitliliğin, tek sesliliğe; özgürlüğün, otokrasiye sürüklendiğini” gösteriyor.

    “Kontrolü kaybetti, gideceğini gördüğü için öfkeleniyor, az kaldı, geliyor gelmekte olan”a benzer şeyler söyleyip, bütün bunlardaki ideolojik hattın altında yatan faşist hakikati görmeyen rehavete ermiş muhaliflik, popülist bir liderin evrileceği yeri de doğru teşhis edemez.

    Henüz yaftalanmayanlarımız; çok yakın bir gelecekte “halk düşmanı, vatan haini, terörist, işbirlikçi, bölücü, ajan, casus, dış mihrakların uşağı ve seçkinci” gibi sıfatlarla yaftalanabiliriz.

    Erdoğan’la Putin’i, Bolsonaro’yu, Orban’ı bugün ortaklaştıran “yalanları ve hakikatler” evreni, siyasetin bu olağan dışı halinde kafası biraz karışacak muhalefetle, onu tarihte kaldığını düşündüğümüz diktatörlük evreniyle de ortaklaştırabilir.

    Erdoğan’ın iktidarı için “muhafazakar demokrat” dediğimiz günlerden bugüne geldik, unutmayalım.

    Yine Finchelstein’dan hatırlayalım; “Hitler’i acınası, dürtüsel hareket eden bir şarlatan olarak siyasi denklemden çıkaranlar”, Hitler “yeni gerçeklikler yarattıkça dünyayı da gittikçe söylediği yalanlara benzettiğinde” ağır bedeller ödemek durumumda kalacaklarını çok geç fark ettiler.

    DEMİRTAŞ YANILIYOR

    Yeri gelmişken yazının burasında Selahattin Demirtaş’ın son yazısı üzerinden seçimlerin yapılmayacağı ya da Erdoğan’ın kazanamayacağı bir seçime girmeyeceği, aday olmayacağı düşüncesini de anlamsız buluyorum. Zira buraya kadar anlattıklarımızla bu durum çelişirdi.

    Erdoğan gibi popülizmin zirvesini yaşayan bir lider için seçimler, kendisine atfedilen tüm üstünlüğü pekiştirdiği için vazgeçilmez.

    Çünkü seçimler onun ekonomi, siyaset, kültür, sosyal bilimler, tarih vs düzlemde ortaya attığı bilgisinin teyidi ve meşruiyet zemini için çok önemli. Onu var eden şey seçimler oldu.

    Seçimden kaçmak taşıyabileceği bir yük değil. Popülist siyasetinin “son büyük savaşı olarak tahayyül ettiği karşılaşmadan” kaçmayacaktır.

    Erdoğan; seçimlerle tek gerçek temsilcisi olduğuna inandığı, ona gücünü bahşeden milletine sığındı hep.

    Hukuk tanımazlığının da, küfrünün de meşruiyetini seçimlerle temsilcisi olduğunu söylediği millete dayandırdı.

    Popülist hükümranlığının onayını milletinden seçimlerle aldı.

    Erdoğan ve etrafındakiler söylediklerinin yalan olduğunu bilse dahi 20 yıllık iktidarında imal ettiği kitlesi; Erdoğan’ın söylediklerinde kendi inançlarını, savlarını ve hayallerini gördüğü için liderlerinin sürekli tutarsızlıklarını; boşa çıkmış iç siyaset, nerdeyse gün aşırı değişen dış siyaset ve başarısız, temelsiz ekonomi yönetimi konusunda söylediklerini yalan olarak algılamıyor.

    Küçümsediğim için söylemiyorum ama; hakikatlerle değil duygusal algılarla imal edilmiş bir evrende yaşatılan bir kitle; “siyasi kararlarını akıl yürütme ile değil duygusal dolayımları aracılığıyla verdiği için” retorikten safsataya uzanan AKP’nin iktidar pratiğini yaşıyoruz.

    “Hakikatin önemsizleşmesi döneminde hiçbir konuda terazisi şaşmayan bu bilge kitlenin iradesi her şeyin üzerinde tutulur ve siyaseten yapılan her şey bu bilge kitle aracılığıyla meşrulaştırılır” ya, hep öyle yaptı Erdoğan.

    Kuşkusuz bu meşruiyet süreci de bir anda olmadı.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz seçim beyannameleri arasındaki süreçte toplumdaki rasyoneli irrasyonele dönüştürmek için epey zamanı oldu Erdoğan ve partisinin.

    Keyes’in tabiriyle “yalanlara alışan kitleler artık siyasilerin yalan söylemesini umursamayan” bir noktaya geldiler, getirildiler.

    Geçen yazımda değinmiştim: “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyordu Hannah Arendt.

    İşte Erdoğan da 20 yılda sadece yalandan mamül kendi karşıt hakikatini kurmadı; esas amacı olan “kitlelerde hakikate karşı güvensizlik yaratmak ve mümkünse ortak paydada birleşilebilecek bir hakikatin olmadığı kanaatini yerleştirmeyi” başardı.

    20 yılda “kendi kanaatlerini besleyen “gerçek halk” ve AKP arasında bir bütünleşme inşa edildi.

    Erdoğan her seferinde faşizmden farkını, iktidarını meşrulaştırma kaynağı olarak gördüğü “gerçek halk”a başvurarak oluşturdu.

    Öyle ya, ona faşist diyemiyorsak seçime izin verdiği için…

    Seçim Erdoğan’ın yaratılmış hakikatinde hala başat rol…

    Ondan vazgeçeceği zamanlarda değiliz henüz.

    Ama yalanın siyasi norm halini aldığı, Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “ne söylüyorlarsa tersini yaptıkları, ne yapıyorlarsa tersini söyledikleri”, hakikatin önemsizleştiği “pre-faşizm” dönemindeyiz.

  • Toprağa düşüyor umudun kırlangıçları…

    Sokaklar; seslerinde çelik sertliğinde zorlama bir ton, dudağı gülümsemeyi unutmuş insanlarla dolu…

    Bizi boğan bir iklimde, bir bir toprağa düşüyor umutlar, hava kırlangıç çığlıklarıyla doluyor…

    Ama hepimiz biliyoruz ki, bugünlere bir durak yolculukla gelinmedi…

    Bugün karnımızı ağrıtan, tatlı yaz meltemlerine benzer yalanları yediğimiz geçmişin bıldır ki hurmalarından…

    Bize dokunmayan bin yaşasın dediğimiz yılanların boğazımıza kadar sarmasından…

    Tabi aralarında eskinin muktedirleri de var. Hani sonradan görmüş, parayla her şeyi yapmaya mubah olduklarını ve gücü parada bulanlar…

    Zevkleri modaya bağlı, duyguları sahte, düşüncelerini başkalarından ödünç alan, sevgileri de arkadaşlıkları da yapmacık insanlar…

    Hani geçmişte yaptıkları seçimlerle, davul zurnayla karşıladıklarını felaket olduğundan bi haber olanlar…

    Kendi dertlerinin sızıları sarınca başlarını; yalanın, hilenin, ıstırabın daha demincek farkına varan, herkesten önce veryansına duranlar. Var elbette uyananlar arasında da onlar. Onların da boğazına sarılanlar…

    Ama artık fikrimizin kırlangıçları acı acı çığlık atmakta…

    Evet, bizi boğan hava değil yüreğimizi, benliğimizi, tüm vücudumuzu saran işte bu seçimler sonunda gelen keder. Açlıkla, hukuksuzlukla, her güne düşen acı çığlıklarla çağlıyor coğrafya…

    Yirmi yılda; yitirdiğimiz ruhun aynası, empati ve çarpan kalplerin ritmi, kayboldu insanlık, hırs ve çıkar savaşları arasında…

    Özellikle son altı yılda erozyona uğrattığımız vicdan ve umuttur vurulup boylu boyunca yerde yatan…

    Biliyoruz tabi, yaşamak kadar yaşatmak da hak. Bir parçacık huzur ve nefes, herkese büyük bir iyilik olacak…

    Ancak; bireysel ve toplumsal, siyasal refleksizliğimiz devam ederken, söylenenler, sadece hakiki olmayan ümit kapılarını aralamak…

    8 Haziran’da Diyarbakır’da yirmisi gazeteci, yirmi bir kişi habercilik mesleğini icra ederken gözaltına alındılar. Gören, duyan olmadı, toplu bir ses veren çıkmadı…

    Tepkisizlik, sessizlik, haklarında bilgilere erişim engeli getirdi, dosyalarına gizlilik ve gözaltı süreleri uzatıldı. Batıda aynı meslekten bir kaç kişi hariç, görmezden geldiler. O kadar yalnız bırakıldılar…

    Ana muhalefet, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları basına karşı bu baskıda sessiz kalırsa nasıl barışacaklar halkla?

    Özgür ve bağımsız basının olmadığı bir ortamda özgür ve adil yarınların geleceğini zannetmek safdillik değil de nedir?

    Bilin ki vaatlerinizde uçuşan umutlar, hakikilikten uzak, umudumuzun kırlangıçlarını toprağa düşürüyorlar. Yirmi yıldır fikirlerin kırlangıçları düşmüşken toprağa…

    Biz karanlığı yırtıp doğursak da aydınlığı, nasıl unutacağız düşenleri bu uğurda?

    Nasıl geri getireceğiz zulmün pençesinde intihara duran canları?

    Nasıl iyileştireceğiz solan hayatları, geleceği karartılan gençleri, travmaya boğulan çocukları?

    Enkaza dönmüş bir coğrafyadan pembe umutlar çıkar mı?

    Yaşadığımız son derece kötü atmosferin içinde, toplumun gerçeğinden kopuk muhalifçilik, muktedirlerin ekmeğine yağ sürmekten başka işe yarar mı?

    Görmüyor musunuz? Kan sızıyor bir halkın dinmeyen uğultusundan…

    Halkı umutlarla avutmayın, gerçeklerle sarsın. Bir bahar daha görecek mecali kalmadı bu halkın…

    Deyin; her şey çok güzel olmayacak. Ama el ele verirsek, karanlık aydınlığa çıkacak. İşte o zaman filizler yeniden sürgüye duracak ve geride bıraktıklarımıza, yüreklerimizde hep bir kırlangıç çığlığı olacak…

    Hesap da sorulacak. Hak da alınacak…

    Ancak beklemeyin halklarla barışmadan güneşin kendi başına yeniden doğmasını…

    Fikirleriniz olsun, fikirleriniz çözüme, yeni bir baharı sürgüye dursun. Zira umutsuzluk çığlık atarken beynimizde, toprağa düşüyor umudun kırlangıçları bu refleksizliğinizle…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet, tek YALAN

    İtalya’da faşizm
    Emilialı büyük toprak kontlarının asalarından
    ve Romalı bankerlerin demir kasalarından
    geçip
    İL DUÇE’nin dazlak kafasında dank demiş
    bir nuuurdur
    Taranta – Babu…

    Nazım Hikmet

    2011 yılı yazın son, güzün ilk günleri. Pisa’dan başlayıp Floransa ve Bologna’yla devam eden turistik seyahatimizin son durağı olan Roma’da gün ışığının yavaş yavaş dünyamızı terk ettiği bir vakitte günün yorgunluğunu atmak için sandalyeleri bir meydana bakan kafeye bir miktar nefes almak için oturmuştuk. Zira Turistliğin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyordu. Kısa süre içinde bir daha gelip görebilmenin belki de mümkün olmayacağı tarihi bir şehrin tüm dokusunu bir nefeste olmasa bile bir kaç nefeste içinize çekmeye çalışıyorsunuz. Haliyle bunun için de koşturmak, koşturmak gerekiyor. Roma’daki geniş meydanları, görkemli yapıları ve üstümüze üstümüze gelen estetik harikalarını üçüncü günün sonunda iyice kanıksadığımız ve artık etrafa ve yukarıya bakmaktan yorulduğumuz için oturduğumuz sandalyelerin yönelmiş olduğu meydanın hangi meydan olduğuna dikkat etmemiştik.

    Oturuşumuzun üstünden beş on dakika geçtikten sonra, neredeyse aynı masadaymışız kadar yakınımızdaki yan masada oturan İtalyan Beyefendi tüm sıcakkanlılığıyla sohbetimize karıştı. Türkçeye kulağı aşina olmalı ki, doğrudan Türkiye’nin neresinden geldiğimizi sordu. Konuştuğumuz dilin Türkçe olduğunu anlayacak kadar Türkçeye aşina olmakla beraber elbette soru cümlesi İngilizceydi. Konuşmamız da o dilde devam etti. Elbette biz Türkiyeli insanlar “hemşerim memleket neresi?” sorusuyla sohbete başlamaya alışkın olduğumuz için soruyu yadırgamadık ve söyledik nereden geldiğimizi ve sohbetin keyfine kendimizi bıraktık. Laf lafı açtı konu döndü dolaştı siyasete geldi. İşte o zaman anladık sandalyelerimizin hangi meydana baktığını: PiazzaVenezia. Bu meydanın simgesel önemi elbette sadece Antik Roma tarihinin ünlü meydanlarından birisi olmasından gelmiyordu. PalazzoVenezia adlı sarayın aynı adlı meydana bakan balkonundan geliyordu asıl güncel önemi. Bu balkon İl Duce lakaplı Faşist Lider Mussolini’nin tarihi pek çok konuşmasını çılgın ve heyecanlı kalabalıklar karşısında yaptığı ünlü balkondu. Faşizmi ilan etmesinden, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşına dâhil olduğunu ilan ettiği konuşmasına kadar pek çok konuşma yapmış İl Duce bu geniş meydana bakan balkonda. Sohbetimize bal katan İtalyan Beyefendi, “Mussolini’nin bu meydanda binlerce kişi karşısında ateşli konuşmalar yaptığını hayal edebiliyor musunuz?” diye sordu. Biz de tabi ki o zaman için “yaklaşık on yıldır her seçim sonrası buna benzer balkon konuşmaları dinlemeye alıştığımızı” belirttik. Mamafih bizim ateşli konuşmalar dinlediğimiz balkon böyle tarihi ve estetik bir sarayın değil, nevzuhur ve estetikten yoksun bir parti binasının balkonuydu, ama olsun. Nihayetinde balkon aynı amaca hizmet ediyordu. Beyefendi gülümsedi. “Alışmak en beteri, faşistlerin en iyi bildiği şey mutlak otoriteye kitleleri alıştırmaktır” dedi. Biz anlar gibi olduk. Ama sanırım bugünleri görebilmiş olsaydık İtalyan Beyefendiyi daha net anlardık.

    Her tarihsel dönemin kendine has bir ruhu var. Ancak bu ruhu toplumların içine düştüğü bunalımlar önemli ölçüde şekillendiriyor ve bu ruha karakterini veren rejimler küresel olarak yükselip yaygınlaşıyor. Faşizm Birinci Dünya Savaşının yarattığı derin yıkıntının ardından 1919’da ilk defa resmi olarak İtalya’da doğdu. Ancak temsil ettiği siyaset, dünyanın birbirinden uzak köşelerinde eş zamanlı olarak ortaya çıktı; tıpkı günümüzde muhafazakâr popülist liderlerin pıtrak gibi dünyanın dört bir yanında ortaya çıkması ve kitlelerden geniş bir teveccüh görmesi gibi. Farklı saikler ve motivasyonlarla Hindistan, Japonya, Brezilya, Almanya, Arjantin, İspanya gibi birbirinden epeyce uzak ve farklı ülkelerde, ortak bir retoriği ve argümanı paylaşarak popüler oldu faşizm: Modern bir halk egemenliği fikrine yaslanıyor olmakla birlikte, bu egemenliğin, halk adına hareket ettiği iddia edilen bir diktatöre mutlak ve sorgulama yapılmaksızın devredilmesi. Bu devir fikri ise, aşkın hakikat olarak benimsenen mitsel fikirler tarafından da meşrulaştırıldı.[1]

    MİTSEL LİDERE İNANMA ÇARESİZLİĞİ

    Faşistler halkın iradesinin diktatörde vücut bulduğu bir düzeni arzuluyorlardı. Çünkü diktatör, halkın ne istediğini halktan daha iyi bilen ve halkın iyiliğine hizmet eden birisiydi. Aslında buna inanmak, bilişsel zekâsına, rasyonel davranışına sonsuz bir güven duyulan insan öznesine ilk bakışta ters gibi görünür. Ancak kitlesel kıyımlarla, yıkıcı savaşlarla, ezici bir yoksullukla bütünlüğü ve dayanışma ruhu yok olan bir toplumun kendine ve etrafındaki hiç kimseye güveni kalmamış mensuplarının böyle bir mitsel lidere inanmaktan başka çaresi kalmayabilir. İnsan, çaresizlik anlarında tarihe ve ampirizme dayalı hakikat yerine siyasal mitlere, gerçek olmadığı ayan beyan ortada olan olaylara, düşman olarak belirlenen hedeflere atfedilen insan-lık-dışı nitelemelere inanmayı seçebilir. Bu seçim, düşünmeyi, kafa yormayı, kendini başkası yerine koymayı, dayanışma için kendi çıkarlarından ilk bakışta feragat etmeyi askıya almak anlamına gelir. Çünkü toplum, zannedildiğinden daha karmaşık ve heterojen unsurlardan oluşur. O unsurlar her ne kadar belli kriterlerle kategorize edilmiş olsa da, her kategoriye nasıl davranılması gerektiği de muğlaklığını sürdürür. Hem tek tek toplumun farklı unsurları hem de kategorilerin içine tıkıştırılmış olanların her birisi hakkında bir yargıda bulunmak zaman, emek ve hakkaniyetli bir bakış açısı gerektirir. Bunun yerine iradeyi kendisi adına mutlak şekilde adil davranacağına, kendi çıkarlarını sözde düşmanlara karşı kesin bir şekilde koruyacağına inanılan bir lidere emanet etmek daha kolay gelebilir. İradeyi teslim alan lidere bir de mistik bir güç atfettiniz mi, böylesi bir kaotik ortam içinde konforlu bir şekilde yaşayıp gidersiniz. Ta ki iradenizi emanet ettiğiniz lider ve liderin uyguladığı politikalar sizi mutlak bir açlıkla baş başa bırakana kadar.

    LİDER TEMSİL ETTİĞİ BÜTÜN SİMGELERİ BEDENİNDE TEKLEŞTİRİR

    İşte o zaman, liderin karizması sorgulanmaya, mitsel gücünden kuşku duyulmaya başlanır. İşte o zaman lider, kendi gücünü mutlak bir otoriteye dayandırmak konusunda sınır tanımamaya başlar. Böyle bir aşamada, en büyük güç ne siyasi otorite, ne askeri ne de bürokratik otoritedir. Otoritesi ve karizmasının kırılganlığı son raddeye ulaşan liderin yegâne gücü yalan söyleme tekelini elinde bulundurma imkânının sınırlarını zorlamasından kaynaklanmaya başlamıştır artık. Bu aşamada lider, temsil ettiği bütün simgeleri tekleştirir ve bedeninde cisimleştirir. Ancak liderin bedeninde cisimleşen devlet, millet, bayrak, vatan gibi bütün tekliklerin varlığı insanın bu dünyada var oluşunun temeli olan karnını doyurma konusu tehlikeye girdiği için kuşkulu hale gelir. Vatan, millet, bayrak, devlet benzeri kavramlar, bunlara inanan ve kutsiyet atfedenlere güvenli bir yaşam ve anlamlı bir gelecek sunduğu sürece bir gerçekliğe tekabül eder. Bu gerçeklik kuşkuyla karşılanmaya başlandığı anda, bu kavramlar ancak yalan tekeli sayesinde kuşkudan arındırılır. İşte tam da bu nedenle lider, tıpkı devletin hukuken şiddet tekeline sahip olmasına benzer şekilde, meşruiyetini yalan tekeline dayandırır. Bu aşamada liderden başka kimsenin yalan söyleme hakkı yoktur. Nasıl ki, devlet, hukuki zemine dayalı şiddet kullanma tekeline sahipse ve bu tekele dayanarak, bireylerin şiddet kullanmasına izin vermiyorsa, lider de hukuki zemine dayalı yalan söyleme tekelini sahiplenir ve kendisinden başka kimsenin yalan söylemesine izin vermez.

    LİDER YALANDAN GÜCÜNÜ ALIR

    Artık burada devletle, milletle, bayrakla lider arasındaki sınırlar aşılmış, lider dünyadaki bütün sosyolojik ve politik varlıkların bir araya geldiği aşkın bir varlığa dönüşmüştür. Ancak bu aşkınlığın sözde olduğunu unutmamak gerekir. Faşizm zannedildiği gibi, sonsuz bir otorite kaynağına sahip değildir. Otoritesinin yoğunlaştığı ve sınırının aşıldığı nokta, faşizmin en kırılgan noktasıdır. O, varlığını bir süre daha kitlelerin hem otoriteden hem de otorite tarafından korkutulmuş diğerlerinden korkusuna dayandırır. İşte bu nedenle korkunun devam etmesi için yalanın tek elde toplanması gerekir. Lider, tek başına olabilecek bütün büyük yalanları özgürce söyleyebilmeli ki, liderin varlığı sorgulanmasın. Bu aşamada artık liderin yegâne otorite kaynağı, yalanları tek başına söyleyebilme gücüdür.

    Finchelstein’a tekrar uzun bir alıntıyla kulak verelim: “Faşistler, hakikat arayışları sırasında metaforları gerçekliğe dönüştürme yoluna başvurdular. Deneyimlerden öğrendikleri bir dünyaya uzaktılar. İdeolojik yalanların içinde hakikate dair hiçbir iz yoktu. Ancak bu yalanları olabildiğince gerçeğe evirmeye çevirdiler. Görüp de beğenmedikleri her şey onlar için asılsızdı. Mussolini için faşizmin temel görevi demokratik sistemin yalanlarını reddetmekti. Demokrasinin yalanına, faşizmin hakikati ile karşı duruyordu. Demokratik yalanlarla faşist hakikatler arasındaki mitsel karşıtlıkta Lider Mussolini için aslolan, enkarnasyon prensibiydi.” AKP iktidarının hem meşruiyetinin, hem muktedirliğinin hem de popülerliğinin giderek daha kırılgan hale geldiği bugünlerde, bütün gücün omnipotent olduğu varsayılan bir lidere yüklenmesi ve bu liderin kendini devletin kendisi olarak ilan etmesi şaşırtıcı değildir. Bir şaşırtıcı olmayan şey de, iktidar ortağı ile birlikte hazırlanan “Dezenformasyon Yasa Teklifi”nin meclis genel kuruluna gönderilmesi ile artık şirazesinden çıkmış “camide bira içtiler ve cami yaktılar” yalanının söylenmesinin paralel zamanlarda gündeme gelmesidir. Bu manidar tesadüf bize çok şey anlatıyor. Birincisi iktidar artık “yalan söylenecekse sadece ben söylerim” diyor. İkinci olarak “benim varlığımı eleştiri, sorgulama, kuşkuya düşürme gibi yol ve yordamlarla inkâr edenleri ben bir anlamda zındık ilan edebilirim” diyor. Üçüncü olarak “çünkü benim söylediğim size yalan görünebilir, ama ben bunların yalan olduğuna dair izleri istediğim şekilde çıkaracağım bir yasayla istediğim şekilde silebilirim” diyor. Dördüncü olarak da “sizlerin gerçeğe dair dile getireceğiniz her şeyi ben böylesi bir keyfi yasayla yalan ilan edebilirim, böylece sizi yalancılıkla suçlayarak bizzat hakikate el koyabilirim, çünkü kimse benim varlığımdan ve kelamımdan sual edemez” diyor. Böylesi bir omnipotent lider profilinin gücünü yaşlı bir bedenin ölmeden önceki “son gürlüğü” gibi okumak gerekir. Yaşlı kişi gençliğinde çok cefa çekmiştir ama ölmeden önce bir huzura ve refaha kavuşmuştur. Ancak bu huzur ve refahın önce geniş halk kitleleri açısından sonra da omnipotent lider açısından bir bedeli vardır. Bu bedeli açlık, sefalet ve baskıyla geniş halk kitleleri ödüyor ve bir süre daha ödeyecek gibi görünüyor. Ancak bu ağır bedelleri ödeyen geniş halk kitleleri, ödedikleri bedelleri misliyle mutlaka hikmetinden sual olunmaz lidere de ödetecektir. Bu çok uzak değildir.

    [1]FedericoFinchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kuru sulu fanteziler

    Sen bu dünyanın sırlarına eremezsin;

    Erenlerin dilini de söktüremezsin;

    İyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı;

    Öbür cennete ya girer ya giremezsin.

    Hayyam

    “Ne kadar büyük yalanı ne kadar sık söylersen o kadar iyidir” gibi bir söz genellikle Nasyonal Sosyalistlerin Propaganda Bakanı Goebbels’e atfedilir. Bu söz ya da ifade bir anlamda Nazizm’in propaganda mottosu olarak anlatılır. Ancak durum gerçekten böyle midir? Nasyonal Sosyalistler, gerçekten de yalanı bir propaganda aracı olarak gördüklerini açıkça kabul etmişler midir? Ya da şöyle diyelim: Goebbels acaba hayatının hiçbir döneminde halkı kandırmak için yalanlar söylediğini kabul ya da itiraf etmiş midir? Bu galatı meşhur haline gelmiş söz gerçekten de Goebbels’e ya da Nazilere mi aittir? Hiç sanmıyorum. Federico Finchelstein, ölümünden yıllar sonra bulunan Goebbels’in günlüklerinde “propagandanın özünün basitlik ve tekrar” olduğunu yazdığını, ancak kesinlikle ve hiçbir yerde halka yalan söylediğini itiraf anlamına gelecek bir ifadeye rastlanmadığını hatırlatır. Kendisi için yalandan bir suikast tezgâhlayıp, bu tezgâhı dahi günlüklerine bu olay sanki gerçekten olmuş gibi yazdığına özellikle dikkat çeker Finchelstein.[1]

    BÜLENT ARINÇ SUİKAST GİRİŞİMİNİN YALAN OLDUĞUNU BİR GÜN İTİRAF EDER Mİ?

    Buna benzer bir olay Türkiye’de Bülent Arınç vesilesiyle yaşanmadı mı? Daha sonra yalan olduğu ortaya çıkan Bülent Arınç’a suikast girişimi vesile edilerek Türkiye tarihine kumpas davaları olarak geçen davalara temel oluşturacak şekilde ordunun kozmik odası olarak nitelenen yere girilmedi mi? Şimdi sorsanız Bülent Arınç’a acaba bu suikast girişimi iddiasının yalan olduğunu kabul eder mi? Ya da bir gün Arınç anılarını yazsa, bu olayı acaba nasıl anımsar ve yazardı? Büyük ihtimalle bu olayın yalan olduğunu itiraf etmek şöyle dursun, büyük bir suikast girişiminden nasıl kurtulduğuna dair kahramanlık hikâyesi uyduracaktır. Anımsama böyle bir şey büyük ihtimalle. Yaşadığı ve deneyimlediği olayları özeleştiri süzgecinden geçirerek anlatabilmek büyük meziyet ve bu meziyete sanırım çok az insan sahip. Neyse mevzumuz anımsama ya da otobiyografi değil tabi ki.

    FAŞİSTLER HAKİKAT VE PROPAGANDA ARASINDA HİÇBİR ÇELİŞKİ GÖRMEZLER

    Mevzumuz faşist ya da otoriter yönetimlerin bize yalan görünen hakikatleri. Evet, sahiden de hakikat. Finchelstein’a tekrar kulak verelim: “Goebbels gibi faşistler için bilgi inanç meselesiydi, özellikle de lider mitine duyulan derin bir inanç meselesi. Gerçeklerin icadı ya da manipülasyonu faşizmin çok önemli bir boyutuydu. Ancak bir o kadar önemli olan, aşkın gerçeklere duyulan inançtı. Faşistler, hakikat ve propaganda arasında hiçbir çelişki görmüyorlardı.”[2] Eğer propaganda ile hakikat arasında böylesine çelişkisiz bir eşleşme olmasaydı, o kadar büyük bir kitleyi dünyanın efendisi olma hayaliyle kitlesel bir kıyıma nasıl razı edebilirsiniz? Ancak söylenen yalanlar, kitleyi çelik çekirdek haline getirecek kadar güçlü bir hakikat ambalajıyla sunulabildiği zaman böylesine büyük yalanlar söylenebiliyor. Aslında burada hakikatten ziyade bir hakikat rejiminden bahsediyoruz. Hakikat rejimi aynı zamanda biteviye yıllar boyunca söylene söylene bir yaşam biçimine, bir dünya görüşüne ve bir zihniyete dönüşüyor.

    AKP’NİN KURDUĞU HAKİKAT REJİMİ YALAN VE DESİSELERLE HAYAT BULUYOR

    Türkiye özelinde baktığımız zaman, bugün söylenmesinin üzerinden dokuz yıl geçmiş bir “camide bira içtiler” yalanı hala fütursuzca bir Cumhurbaşkanı tarafından söylenebiliyor ve bu yalana dayanarak halkın bir kısmına ağza mahalle kavgasında dahi alınsa mahkemelik olunacak ifadelerle hakaret edilebiliyorsa, bu bir yalan değil, bir dünya görüşünün, bir hayat anlayışının dışa vurumu olarak okunmalıdır. Öyle görünüyor ki bu hayat anlayışının kurduğu ve toplumun genelinin inanmadığı hakikat rejimi, sadece ve sadece yalan ve desiselerle hayat bulabiliyor. Ancak böyle olması bunun belli bir kitlenin inandığı hakikat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte tam da bu nedenle AKP rejimi, rejimin aveneleri ve rejimin lideri hiçbir zaman söylenen yalanların yalan olduğunu kabul etmedi, etmiyor. Zira karşımızda alenen söylenen yalanlar, temelde bilgiye değil inanca dayanan bir hakikat rejiminin yapı taşları. Söylenenlerin yalan olduğu kabul edildiği anda bu hakikat rejiminin büyüsü bozulacak ve derme çatma fikir ve yalan kırıntılarından oluşturulmuş bir dünya görüşü buhar olup uçacak. Ondan sonra etrafına topladığın kitleyi topla toplayabilirsen. İşte tam da bu nedenle, ne AKP lideri ne de ona inananlar ve güvenenler, asla halka yalan söylediğini kabul etmeyecektir; hele ki özeleştiri bu hakikat rejiminin kurucuları ve inananlarının geleneğinde yoktur.

    FAŞİSTLERİN HAKİKAT TASARIMI AMPİRİK DOĞRULAMAYA İHTİYAÇ DUYMAZ

    Finchelstein, dünyadaki tüm faşistlerin kutsal olandan beslenen bir hakikat tasarımına inandıklarına dikkat çekiyor. Bu hakikat tasarımı, ampirik bir doğrulamayı gerektirmez; ilahi adalet fikriyle örtüşür, yasalar ise talidir. [3] Böylesi bir adalet anlayışı ebedi hakikat kavramından destek alır. Faşistlerin bir nevi mesihsel din yorumu düşmandan beslenir, hakikat karşısında olan ve bu yüzden de ezilmesi gereken bir düşmandan…

    Türkiye’de bugün kurulmuş olan rejimin ideolojik formasyonu, farklı farklı cemaatlerin ve tarikatların ortaklaştığı ebedi hakikat mitinden oluşur. Bu hakikat mitini besleyen bütün meseller, anekdotlar ve hikâyeler bir yandan bir zamanların altın nesline ya da asrısaadete referans verirken diğer yandan dinin hüküm sürmesini engelleyen, ülkeyi ve toplumu “gâvurlaştıran” dönem ve kişilere işaret eder. Asrısaadet özlemle, asrısaadeti engelleyenler hep nefretle anılır. Bu mitik kurgunun hiçbir zaman ampirik verilerle doğrulanmasına ihtiyaç duyulmaz. Adı üstünde mit denilen şey doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir değil inanılan bir şeydir. AKP iktidara geldiğinde bu tür mitlerle yıllardan beri hayat görüşü şekillenmiş, yalan ya da yanlış olduğuna bakmaksızın kendisine anlatılan bu tür hikâyelerle kendine bir yaşam düsturu edinmiş hazır bir kemik kitleye sahipti. Bu kitle, yıllardan beri, cemaatlerin ve tarikatların anlattıkları yalan yapıtaşlarından oluşmuş hakikat rejiminin içindeki özneler olarak tanımlıydılar. Bu tanımlı özneler için, asrısaadeti tesis edecek lider nihayet gelmiş ve bu liderin etrafında kenetlenmek dini bir görevdi. Bugün AKP Liderinin anlattıklarını yıllardan beri cemaat liderlerinin anlattıklarından ve anlatmaya daha fütursuzca devam ettiklerinden ayrı düşünemezsiniz. Hatta ve hatta anlatılanların içeriğini bir yana bırakın sarkastik ve sinik üsluplar bile birebir aynıdır. “Sapkınlar, sapıklar, sürtükler, soysuzlar, ayyaşlar, kuru-sulu her türlü kafa yapıcı maddenin müptelaları” gibi ifadeleri aynı sarkastik üslupla herhangi bir cemaat liderinden de duymanız mümkündür. Cüppeli Ahmet Hocayı dinlediğiniz zaman, anlattığı en eğlenceli ve esprili mesel dahi, ilk başta sizi güldürse bile, derin anlamına erdiğiniz anda, bağrınıza diken olup saplanır. İşte bu muarızlarına diken olup saplanan her mesel, bizim için yalan ancak, lidere koşulsuz sadakat duyanlar için hakikatin ta kendisidir.

    YALANLARDAN OLUŞAN HER HAKİKAT REJİMİ BİR YAMALI BOHÇADIR

    Bir yanda açlık kol gezerken diğer yanda uzaya Türk vatandaşı gönderilmek üzere hazırlık yapıldığının bu denli fütursuzca anlatılabilmesinin nedeni, hala bu yalanlar ve mitlerden örülü hakikat rejiminin hüküm sürdüğüne inanılmasıdır. Ancak yalanlardan örülü her hakikat rejimi en nihayetinde bir yamalı bohçadır. Uzun zamandır yamalı bohçanın yalanlardan oluşan iplikleri, tel tel çözülmeye başlamıştır. Çözülen her telin orasından burasından sehven de olsa itiraflar sızmaktadır. İşte bu nedenledir ki, AKP Lideri, bir yandan “kuru ve suluya” yaptıkları zamların bir anlamda toplumun “sapkın kesimlerine” verdiği ceza olduğunu, diğer yandan da halkın aç ve sefil hale geldiğini ağzından kaçırabilmektedir. Bu nedenle AKP’nin diğer ürünler bir yana “kuru ve suluya” getirdiği insafsız zamların da, dezenformasyon yasasının da, “camide bira içtiler” yalanının da aynı şeye hizmet ettiğini düşünmek gerekir. Yalanlardan oluşan “hakikat rejimi”nin ve bu rejimin üzerine bina edilen iktidar koltuğunun da son demleridir artık. Lider bu son demlerini kendi mitik gücüne inanan kitleleri tatmin etmeye çalışarak, onları yıllardan beri yarattığı iç ve dış düşmanlardan intikam aldığına inandırma gayretiyle uzatmaya çalışmaktadır. Ancak bu beyhude bir çabadır. Ne Dezenformasyon Yasasıyla kuracağı cendere ne de intikam hayalleri geniş kitleleri, yalanlardan oluşan hakikat rejimine bağlayabilir artık.

    [1] Federico Finchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 32.

    [2] A.g.e., s. 22-23.

    [3] A.g.e., s. 57.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Yasak ve yalan kaleleri halkın nefretini engelleyebilir mi?

    Herkesin bildiğini sandığımız şeyleri sahiden de herkes biliyor mu? Ya da soruya şöyle bir soru daha ilave edelim: Herkes kendisine ulaşan bilgilerle bilgiyi veren kaynağın beklediği tepkiyi gösteriyor mu? Sınırsız iletişim ortamı ve üzerimize üzerimize gelen bilgi sağanağı pek çoğumuzu herkesin her şeyi biliyor olduğu vehmine kaptırıyor. Bu vehim aynı zamanda herkesin sahip olduğu bilgilerle hemen harekete geçeceği gibi bir vehmi beraberinde getiriyor. Galiba bu da bir zamanlar kitle iletişim araçlarına atfedilen sihirli mermi misyonunun bir getirisi. Bir zamanlar kitle iletişim araçları üzerine yapılan araştırmalar ve bu araştırmalar doğrultusunda geliştirilen kuramlara göre, kitle iletişim araçlarından izleyici-okuyucuya giden mesaj onlarda hemen bir reaksiyona yol açıyordu. Yani mesaj izleyiciyi bir anlamda sihirli bir mermi gibi vuruyor ve o da hemen tepki veriyordu. Kamuoyunun gücüne olabildiğince güvenildiği ve verilen mesajların anlamlı bir kamusal duyarlılık doğuracağına inanıldığı günler tabi ki. Aynı zamanda sömürücülerin kitlesel hareketlerden ölesiye korktuğu ve bu korkuyla kitleleri harekete geçirecek herhangi bir hakikat kırıntısının dahi varlığına pek de tahammül edilmediği yıllar. Kitle iletişim araçlarına atfedilen misyon doğrultusunda hem kitleler açısından hem de sömürücüler açısından korkmayı gerektiren pek çok olay ortaya çıktı. Farklı tarihlerde kitleleri milyonlarca insanın ölümüne yol açan, inanılmaz trajedilerin kaynaklığını yapan korkunç bir savaşa ikna etmek için de kullanıldı kitle iletişim araçları, kitleleri sömürücülere karşı örgütlemek için de.

    KÖŞE BAŞLARINI TUTMUŞ İBRİKÇİLER

    Aslında kitlelerle ilgili bu paradoksal algıda çok büyük bir değişikliğin olmadığı ortada. Hala despotik liderler, bir yandan kitlelerin tepkisinden ve isyanından ölesiye korkuyorlar; bu korkuyu gerçeğe dönüştürecek herhangi bir hareketin ortaya çıkmasını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunun için herkesin her şeyi biliyor olabileceği varsayımından hareketle, bilgi kaynaklarını sınırsızca denetlemeye çalışıyorlar. Denetim için başına çöreklendikleri devletin her türlü güç ve denetim aygıtını kullanmaktan geri durmuyorlar. Halkın vergileriyle toplanan devletin parasal kaynaklarını da bilgi diye yutturmaya çalıştıkları manipülatif kanaatlerin yayılmasını sağlamak için hem medya sermayedarlarının önüne seriyorlar hem de medya kuruluşlarının köşe başlarını tutmuş ibrikçilerin üstüne boca ediyorlar. İbrikçiler, yapmaları istenen işin ne kadar beyhude bir iş olduğunu bildikleri için, sürekli yaptıkları işin önemini hatırlatma gayreti içine girerek yerlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Yazdıkları her yazının, paylaştıkları her kulis bilgisinin, “tuvaletten çıkan her kişiye doğru ibriği gösterme gayretkeşliğinden” daha anlamlı olmadığının o kadar farkında ki bu ibrikçiler, kurdukları her cümlede bu farkındalığın izlerini görmek mümkün. Ne var ki, en azından Türkiye ve Türkiye gibi tek adam rejimlerinin hâkim olduğu ülkelerde medya sermayedarlarının da bir anlamı kalmamış durumda. Ellerinde bulundurdukları korkunç sermayelere rağmen istihdam ettikleri ibrikçilerin etkisinden daha fazla bir etkilerinin olmadığının gayet farkındalar bunlar. Tam da bu nedenle, sahip oldukları medya kuruluşlarının itibarı, yapılan işin ehemmiyeti ve saygınlığı ile toplumun ve yurttaşların selameti umurlarında değil. Umursadıkları tek şey üzerinde oturdukları ve nereye dönerlerse dönsünler arkalarında kalan mabatlarını korumak.

    HERKESİN HERŞEYİ BİLDİĞİ DÜŞÜNCESİ BİR VEHİM Mİ?

    Başta da belirttiğim gibi hepimiz herkesin her şeyi bildiği gibi bir vehim içindeyiz ve bu vehmin kaynağı aslında hepimizin sahip olduğunu var saydığımız bilgi kaynakları. Bu bilgi kaynakları elbette televizyonlar, gazeteler, sosyal medya araçları, internet gibi mecralar. Bu bilgi kaynakları bizlere pek çok bilginin yanı sıra yalan ve sınırlı çerçevelere hapsedilmiş hakikat kırıntıları da ulaştırıyor. Bu araçların bilgiyi taşımak için kullandığı sözcükler de birer araç ve bu araç her zaman gerçeğin belirli bir perspektifle muhatabına ulaşmasını sağlıyor. Siz kitlelere “halk kuru ekmekle karnını doyurabiliyor” diye bir bilgi veriyorsunuz, despotun ibrikçileri oradan çıkıp “kuru ekmek bulabiliyorsa karnı aç değildir insanların” diyerek sizin verdiğiniz bilgiyi kendince düzeltiyor.[1] Bu düzeltmeler, despot ve ibrikçilerinin halkın tepkisinden ne kadar korktuğunun belirtisi aynı zamanda.

    “EN İYİ KALE HALKIN SEVGİSİDİR”

    Size aynı tarihlerde iki farklı Cumhuriyetle yönetilen devlette özgürce yazabilme şansına erişmiş olan iki farklı düşünürden peş peşe alıntı sunacağım. Birincisi Floransa Cumhuriyeti’nde yaşamış, ancak Floransa’yı Medici ailesi ele geçirip Cumhuriyeti yıktıktan sonra uzun süre hapsedilmiş, hatta kemikleri kırılacak kadar işkenceye maruz kalmış olan Nicolo Machiavelli’dir. Bu düşünürden yapacağım alıntı bu hapis hayatından sonra yazdığı Hükümdar kitabından. Bu kitap her ne kadar modern pragmatik siyasetçinin başucu kitabı olarak bilinse de, içinde hükümdara yönelik sağduyulu tavsiyeler barındırır. Machiavelli’nin iflah olmaz bir Cumhuriyetçi olduğunu gösteren asıl kitabı ise Söylevler’dir. Machiavelli’ye göre “iyi insanlar, iyi yasalar ve iyi eğitim topluma nitelik kazandıracak üç şeydi. Bunların hepsi, eleştirinin ve ifadenin özgür olduğu bir iklimde olabilir şeylerdi. Sadece gerçek bir cumhuriyette fikri salim ve güven ortamı oluşurdu. Şehirleri belli birinin iyiliği değil, ortak iyilik büyütür. Bu ortak iyilik, cumhuriyetten başka bir yerde daha iyi bir şekilde ortaya çıkamaz” diyordu.[2]

    “Kaleler, yerine ve zamanına göre yararlı da olabilirler, zararlı da. Bir işinizde yararlı olur, öbür işinizde zararlı olurlar. Bu işe şöyle bakmak gerekir: hükümdar düşmanlardan çok kendi uyruğundan korkuyorsa kale yaptırması yararlıdır. Ama uyruğundan çok dış düşmanlardan çekiniyorsa kale yapımına önem vermesi gerekmez… En iyi kale halkın sevgisidir. Eğer halk sizden nefret ediyorsa birçok kaleniz de olsa kendinizi güvencede sayamazsınız… Bütün bunları dikkate alarak kale yaptıranları da yaptırmayanları da öveceğim. Ama kalelerine güvenerek halkın nefretini önemsemeyenleri ayıplayacağım.”[3]

    “TEK BİR ADAM KİBİRLENEBİLSİN DİYE…”

    Bir diğer alıntı ise yine aynı tarihlerin bir diğer müreffeh Cumhuriyeti olan Hollanda’da mukim Benedictus Spinoza’dan. Hem içine doğduğu Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş, hem de kitapları pek çok Protestan ve Katolik Kilisesi tarafından yasaklanmış bir Allahsız Spinoza. Diğer pek çok düşünür ve filozof gibi çalışmalarını özgürlükçü Hollanda Cumhuriyetinde sürdürmüş ve dönemin monarşileri için Teolojik Politik İnceleme başlıklı kitabında şöyle yazıyor:

    “Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar. Onlar böylece, sanki kurtuluşları için savaşıyormuşçasına, köleleşmek için savaşırlar. Tek bir adam kibirlenebilsin diye karılarını ve canlarını vermeyi bir utanç değil de, en büyük onur sayarlar. Ama tersine özgür bir devlette, bundan daha uğursuz bir şey ne hayal edilebilir ne de denenebilir. Çünkü her insanın özgür yargısının önyargıların boyunduruğu altına alınması ya da herhangi bir biçimde baskıya uğratılması, ortak özgürlüğe bütünüyle aykırıdır…”[4]

    YALAN VE YASAK KALELERİNİN YIKILMASI YAKINDIR

    Günümüzün hükümdarları olarak görebileceğimiz muhafazakâr despot liderler, kendilerini korumaya alabilmek için odalarının sayısını saymakta güçlük çektiğimiz kale gibi saraylar yaptırıyorlar, yüzlerce koruma ve uçsuz bucaksız konvoylarla dolaşıyorlar. Ancak kendilerini asıl koruduğunu düşündükleri yalan ve yasak kaleleri. Bu yalan ve yasak kalelerinin içine, gerçeklerin öğrenileceği medya kuruluşlarını hapsetmeye çalışıyorlar. Misal Türkiye’de RTÜK marifetiyle, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) eliyle ve sayısız pek çok kurum ve mahkeme kanalıyla pek çok olayla ilgili haberlerin yasaklanması sağlanıyor. Bu yasaklar, medya kuruluşlarından halka ulaşan bilgilerle halkın bilgilenerek hemen harekete geçeceği vehmiyle koyuluyor. Kuşkusuz bunda bir doğruluk payı var. Özgür bir ülkede, özgür bir iletişimin olduğu ortamda, gerçeklerin halka ulaştırılmasının mümkün olduğu bir iklimde bir despot fütursuzca hareket edemez. Bu fütursuzluk ancak baskıcı bir ortamda mümkün olabilir. Ne var ki, medya kuruluşlarından ulaşan bilgilerden daha etkili bir bilgi vardır. İnsanların bedenine kazınan ve yaşayarak öğrenilen bilgi. Siz açlıktan yürümeye takati kalmamış birisine istediğiniz kadar “aç değilsin” ya da “sen açsın!” deyin. Birbirini olumsuzlayan bu her iki bilginin de açlığı iliklerine kadar hisseden birisinin nazarında hiçbir anlamı yoktur. Siz istediğiniz kadar açlığın toplumun geniş kesimleri içinde kol gezdiği bilgisini yasaklamaya çalışın. Bu bilginin yasaklanması, açlıktan nefesi kokan geniş halk kitlelerinin bu bilgiden yoksun kalmasına mı yol açacak sanıyorsunuz? Tıpkı orta çağdaki kalelerin hükümdarların kendi uyruklarına karşı yapılmış olmasına benzer biçimde, yalan ve yasak kaleleri de günümüzde despotların yönettiklerini iddia ettikleri halklarına karşı kuruluyor. Ancak yine Machiavelli’nin de altını çizdiği gibi en büyük kale halkın sevgisidir. Bu sevgiyi nefrete döndüren ise yokluk, yoksulluk, açlık ve adaletsizliktir. Halkın sevgisi nefrete döndüğü anda despotu koruyabilecek kadar yüksek duvarlı bir kale daha yapılmamıştır. Despotun yalan ve yasaklardan oluşan günümüz kaleleri ise ancak kendi avenelerini içinde barındırabileceği sefahat konaklarıdır. Bu konakların da yıkılması yakındır.

    [1] https://www.youtube.com/watch?v=3C7nQ089_rg (Erişim tarihi: 14/04/2022).

    [2] https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/ozgurluk-ve-toplumlarin-yukselisi-ifade-ozgurlugunun-tarihine-bir-yolculuk-2,32631 (Erişim tarihi: 14/04/2022).

    [3] Nicolo Machiavelli (1994). Hükümdar, (Çev. Selahattin Bağdatlı), İstanbul: Sosyal Yayınları, s. 105.

    [4] Benedictus Spinoza (2016). Teolojik-Politik İnceleme, (Çev. Cemal Bali Akal), Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s. 45.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Oksijen yerine yalan soluduğumuz bu devir bitecek mi?

    Tezcan Durna[1]

    Son aylarda, acaba yıllarda mı desek, iktidar katından yayılan yalanlar silsilesini gördükçe, duydukça; bu yalanların beceriksizce telif edilmesini midem kalkarak izledikçe, Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde yaptığı yalancılıkla ilgili kadın ve erkek karşılaştırması geliyor aklıma. Dönüp izlediğimde en azından eğlenceli bir şey izlemenin verdiği gülüp eğlenme haliyle nefes alışım bir miktar yerine geliyor. Tabi ki hayat maalesef eğlenceden ibaret olmadığı için, yalanlara dişlerimi gıcırdatarak öfkelenmeye kaldığım yerden devam ediyorum.

    Cem Yılmaz, isabetli bir saptamayla erkeğin zannedildiği ve iddia edildiği gibi yalancı olmadığını belirtiyor. Nedeni de erkeğin yalan söylerken yüzüne gözüne bulaştırması, yani aslında yalan söyleyemediği için sürekli yakalanmasıdır. Zira erkeğin yetiştirilme koşullarından dolayı asla yalana ihtiyacı olmamıştır. Olabildiğine şımartılmış, olabildiğine pohpohlanmış, dilediğini dilediği şekilde yapmış, bu nedenle de çoğu zaman yalana ihtiyaç duymamıştır. Örneğin bir erkek asla bir “kızla beraber olduğunu” ya da kız arkadaş edindiğini ülkenin hangi coğrafyasında olursa olsun ebeveynlerinden saklamak zorunda kalmamıştır. Aksine göğsünü gere gere pek çok taşra kasabasında ve köyünde erkek delikanlı ilk cinsel deneyimini bile böbürlenerek ve bire bin katarak anlatır. Bu doğallık içinde büyüyen erkek elbette pratik kazanmadığı için çoğu zaman eşine ya da sevgilisine ilk söylediği yalanda yakalanır. Çünkü öyle bir beceriyi pratik etmediği için kazanmamıştır. Zaten yalanı yakalandığı zaman da, kendisinin de inanmadığı, haddizatında inanmaya dahi ihtiyaç duymadığı bir başka yalana başvurur; o da yakalanırsa artık seri yalana bağlar. Bu seri yalanların neredeyse hiçbirisinin anlaşılmasının bir bedeli olmaz ona. Bedel ödetilmeye kalkışılınca nasıl deliye döndüğünü ve bedel ödetmeye kalkışan karılarına, sevgililerine neler ettiklerini çok iyi biliyoruz erkeklerin. Erkek yalan söylerken dahi “ben yalan söylüyorum” diye bağırır. Zira gerçekten bilir bu yalanın yalan olduğu anlaşıldığı zaman başına bir şey gelmeyeceğini.

    Kadın öyle mi ya? Hayatta kalmak, cinselliğini keşfetmek, yaşayamasa bile cinselliğini azıcık ucundan tatmak için ne bedeller ödemek zorunda kalır? Elbette bu satırların yazarı erkek olduğu için asla bir kadın kadar iyi anlatamaz. İşin o boyutuna bu nedenle haddim olmadığı için detaylı girmeyeceğim. Sadece kadının neden iyi yalancı olabildiğini yine Cem Yılmaz’dan mülhem şekilde şöyle anlatayım: Bir erkekle duygusal ilişki kuran bir kız çocuğu bu coğrafyanın büyük kentlerinde bile bunu gizli saklı yaşamak zorundadır. Elbette böyle bir ilişkiye ihtiyacı olduğu için, bu ihtiyacını karşılarken bolca yalana ihtiyaç duyar. Yalan söylemek bir nevi onun hayatta kalmak için başvurduğu en önemli araçtır. Bu nedenle de yalan söylemekte ustalaşır, yalanı söyleyebildiği için de asla bu yalan yakalanamaz. Bu nedenle de kadınlar yalancı olarak bilinmez. Neyse bu yalan söyleme konusundaki kadın-erkek farkını daha fazla uzatmanın âlemi yok galiba. Meramım sanırım anlaşılmıştır. Şimdi geleyim Cem Yılmaz’ın bu konuyla ilgili eğlenceli saptamalarının aklıma neden getirdiğine…

    YALAN VE KOMPLO TEORİLERİYLE SİYASAL RETORİĞİ ŞEKİLLENDİRMEK…

    Son zamanlarda alenen, sakınmadan, yalan olduğu ayan beyan ortada olmasına rağmen söylenen yalanlara benzer yalanlar her siyasetçinin söyleyebileceği stratejik hamleler olarak görülebilir. Kaldı ki yalan söylemek insana uzak bir eylem de değildir. Arendt, yalan söylemenin Batıda suç olduğu kanaatinin püriten ahlakı ile yaygınlaştığına dikkat çeker.[2] Kuşkusuz büyük evrensel dinlerde de yalan en büyük günahlardan sayılır. Zira “bu dinlerin tanrısı, nurun ve varoluşun suretidir ve aynı zamanda hakikatin de suretidir.”[3] Ancak hem bu dinlerin hükümleri sürerken hem de modern çağda yalan elbette insanın en hayati gerçeklerinden birisi olmuştur hep. Özellikle de yalan yabancılara karşı kullanılan bir silahtır. Düşman olarak tanımlanan ve karşısında güçlü olunması gereken diğerlerine karşı yalan söylemek, zaman zaman zorunluluk ve hatta erdem halini alabilir. Buna karşılık hakikat, erdemsizlik olarak algılanabilir.[4] AKP iktidarının temsil ettiği Siyasal İslam geleneği, yıllardan beri laik Cumhuriyet rejimi başta olmak üzere muarız olarak belirlediği pek çok kurum ve aktörle ilgili olarak yalan ve komplo teorileriyle siyasal retoriğini şekillendirmiştir. Bu açıdan, bu geleneğin derinlerinde yalan en meşru silahlar arasındadır. Kaldı ki, dönüp dönüp en olmadık sorunların dahi müsebbibi olarak tek parti iktidarının gösterilmesi, bu alttan alta süzülüp gelen yalanların nasıl işlevsel olarak kullanılabildiğini anlatır bize. Ancak eskiden kulaktan kulağa, el altından söylenen yalanların günümüzde neden fütursuzca söylenebildiğinin sırrı AKP’nin, dahası lideri Erdoğan’ın denetlenemez biçimde iktidar gücünü tek elde toplamasında saklıdır.

    AKP otoriterleştikçe ergenlik çağında fütursuzca her istediğini yaşayan, ama ahlaki kurallarla karşılaştığı anda acemice yalanlara başvurarak, yalanları yakalandığında hırçınlaşan bıçkın erkeklere döndü. Kendisini terk etmek isteyen karılarını ya da sevgililerini katleden erkeklerin böylesi bir dönemde ayyuka çıkmasıyla AKP’nin otoriterleşmesi arasında bir bağ olmadığını sanırım artık kimse söyleyemez.

    Yalan, skandal, sansasyon gibi sözcük ve edimler nispeten demokratik toplumlarda bir anlam bulur. Çünkü söylenen şeyin yalan olduğunu açık etmek de açık edilmesi halinde bunun bedelinin ödetilebilmesi de nispeten demokratik rejimlerde mümkündür. Otoriterleşen rejimlerde ise yalanın kendisi bizatihi otoriter yönetimin asli performansı haline gelir. Bu performans otoriter iktidarın devamı için iki yönlü bir işlev görür: Birincisi varlığını zaten her anlamda çaresiz hale gelmiş bir toplumun varlığına borçlu olan otokrat, gerçekleri eğip bükebildiğini, gerçeğe hükmedebildiğini, dilerse istediği gibi halkın gözünün içine baka baka yalan söyleyebildiğini göstermek ister ki bu da bir nevi güç göstergesidir. İkinci olarak yalana bir nevi uyuşturucu gibi bağımlı hale gelmiş kitleye zaman zaman “hakikatimsi” şeyler söyleyerek onu şaşkına çevirebilir ki bu sayede dobra, sözünün eri, gerçekleri ne pahasına olursa olsun söyleyebilen “performansı” ile yine gönüllerde taht kurabilmeyi umar. Hakkını teslim etmek gerek, bunu bir ölçüde başarır da.

    YALAN GEMİSİ SU ALMAYA BAŞLAR

    Elbette her iki şeyi de yapabilmenin sınırları vardır. Hakikat sonrası çağda yalan söylemek o kadar sıradanlaşmıştır ki, yalan söylemeye dair tek ehliyet sahibi otokrat değildir artık. Herkes yalan söylemektedir; üstelik de en büyük yalanlar da bu otokrata en yakınındakiler tarafından söylenmeye başlamıştır. Otokrat kendi yalanlarıyla o kadar meşguldür ve yalan söyleme ehliyetinin tek sahibi kendisi olduğu vehmine o kadar kapılmıştır ki, kendisine söylenen yalanları hiçbir şekilde fark etmez hale gelir. İşte bu, otokratın bindiği yalan gemisinin su almaya başladığı zamanlardır ve geminin su aldığını bu güç sarhoşluğu içinde hiç fark etmez. Merkez Bankası’nın para rezervinin önemli bir kısmının beceriksiz damat bakan tarafından çarçur edildiğini ancak iş işten geçtikten sonra öğrenebilir. Elbette bilinmez, bu rezervler çarçur edilirken belki de haberi vardır. Ama yalanla gerçek artık o kadar birbirine girmiştir ki, hangisinin doğru olduğunu biz fanilerin bilme şansı yoktur. Elbet bir gün öğreneceğiz.

     

    AKP’nin yetkili-etkili isimlerinden birisi, tarihe “burundan pudra şekeri çekerek kafa bulabilen ilk insan” olarak geçen, AKP genel merkezi çalışanlarından bir gençle ilgili sosyal medyada dönen videonun troller tarafından yayıldığını iddia etmiş.[5] Bu iddia da elbette yalan türlerinden birisi olan üste çıkma ve örtmece yollarından birisidir. Keyes’e göre, “yalancılık, cinsel birleşme ve dışkılamadan daha fazla örtmeceye ilham vermiştir.”[6] Ancak insan hala dışkısını örtme konusundan vazgeçmemiş bir varlık. Tabi ki modern pek çok yöntem icat edilmiş bu örtmece için. Ancak otoriterleşen yönetimler, o kadar fütursuzlaşır ki, yalanı örtmek şöyle dursun bir cesaret göstergesi olarak bizzat kendisi sergilemeye başlar. Günümüzde bu sergileme için en ideal mecralar elbette sosyal paylaşım ağlarıdır. Son zamanlarda iktidar katından nemalanarak güçlenen ve bu gücünü görgüsüzce sergilemek arzusunu bastıramayanların “marifetlerinin” tümünün bu sosyal paylaşım ağlarında yayınlanıyor olması, yalanların gizlemek şöyle dursun açıkça sergilenmek istenmesinden kaynaklıdır. Zira özellikle de fotoğrafların paylaşıldığı sosyal ağlar, bizatihi gerçeğin değil sahtenin, hakikatin değil yalanların sergilendiği başlıca mecralar haline geldi. İktidarın gücünü yalanla sergileme arzusuna yenik düşmesi bizatihi kendi sonunu getirmeye aday görünüyor. Ancak elbette yalanlar karşısında öfkeden deliye dönen toplumsal muhalefet sadece buna bel bağlayarak beklememeli. Bunu beklersek Arendt’in işaret ettiği gibi “olgusal hakikatlerin iktidarın saldırılarını savuşturma şansı gerçekten de son derece düşüktür; her zaman için dalaverelerle sadece bir süre için değil, sonsuza dek dünyanın dışına atılma tehlikesi vardır.”[7] Elbette hiç birimizin artık olgusal hakikatlerin sonsuza kadar dünyanın dışına atılmasına tahammülümüz yok ve olmamalı.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    [2] Arendt, Hannah (2017). Geçmişle Gelecek Arasında: Siyasi Düşünce Konulu Sekiz Deneme, 6. Baskı, (çev. Bahadır Sina Şener ve Onur Eylül Kara), İstanbul: İletişim.

    [3] Koyre, Alexandra (2018). “Modern Yalanın Siyasal İşlevi”, içinde Yeni Türkiye Hakikatsiz Siyaset Soylu Yalan, (ed. Betül Yarar, çev. Tuncay Şur), Ankara: Dipnot, ss. 43-57.

    [4] A.g.e., s. 48.

    [5] https://www.gazeteduvar.com.tr/naci-bostancidan-ayvatoglu-tepkisi-kampanyalar-trollerin-isi-haber-1517501 (Erişim tarihi: 29/03/2021).

    [6] Keyes, Ralph (2017). Hakikat Sonrası Çağ: Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma, (çev. Deniz Özçetin), İzmir: Deli Dolu.

    [7] A.g.e., s. 313.

  • Yalan endüstrisi ve bilişsel önyargılarımız

    Tezcan Durna[1]

    Bir insanı yalan söylemekten ne alıkoyar? Ya da soruyu tersinden soralım: Bir insanı illa ki yalan söylemeye ne teşvik eder? Sorunun muhatabını değiştirerek tekrar soralım: İnsanlar siyasilerin ya da yalan söyleyenlerin yalan olduğu apaçık olan sözlerine neden inanırlar? Bu sorulara kolayca yanıt vermek çok zor. Yalan, hakikat, kanı, doksa gibi pek çok kavramlarla uzun yıllardır pek çok felsefi ekolün tartışma alanına giriyor bu soruların yanıtları. Bu soruların yanıtları üzerine ancak bir tartışma/spekülasyon yürütülebilir belki de. Buna geçmeden önce birkaç örnekle başlayalım.

    Orson Welles’in, Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) adlı radyo oyunu ABD’de ilk defa 1938 yılı Cadılar Bayramı sabahında radyoda oynandığında, kısa bir süre içinde ülke çapında bir paniğe yol açtı. Oyun New Jersey’nin Marslılar tarafından işgal edildiğine dair bir sahte habere dayanıyordu ve oyun 40 yıl önce yazılmış bir romandan uyarlamaydı. Bu sahte habere dayalı radyo oyununu gerçek sanan bazı dinleyiciler, polis ve basın bürolarını ile gazetecileri harekete geçirerek ulusal bir histerinin ateşleyicisi oldular. Temsil ve gerçek arasındaki incecik çizginin nasıl bir histeri yaratabileceğine dair belki de ilk örneklerden birisidir bu olay ve iletişim tarihinin travmatik/dramatik ve bir o kadar parodik bir örneği olarak akıllara kazınmıştır.[2]

    Sahte ya da kasıtlı yalan haberlerin yol açtığı bazı histeriler ise ağır trajedilere yol açmıştır. 1955 yılının Eylül ayında Demokrat Parti yanlısı Mithat Perin’in sahibi olduğu İstanbul Ekspres Gazetesi’nde Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi yayınlanır. Kıbrıs Türk’tür Derneği üyeleri tarafından hızlıca İstanbul’da dağıtılan gazetedeki haber kısa süre içinde İstanbul’da gayrı Müslim yurttaşlara yönelik bir pogroma yol açar. Saldırılar sonucunda farklı kaynaklara göre 11 ila 15 arasında kişi hayatını kaybetmiş, 30 ila 300 kişi yaralanmış, 400’e yakın kadın tecavüze uğramış, ağırlıklı kısmı Rumlara ait olmak üzere, neredeyse hepsi gayrimüslim azınlıkların olan pek çok mabet, konut, iş yeri ve fabrika tahrip edilmiştir. Dönemin gazetelerine göre “asıl suçlu Türkleri provoke eden Rumlardır”. Ancak yağmalanan işyerleri, konut ve mabetler arasında Ermeni ve Musevi yurttaşlarınkilerin de olması bunun sadece Rumlara yönelik bir misilleme olmadığını göstermektedir.[3] Türkiye tarihine kara bir leke olarak geçen bu olay elbette ne ilk ne de sondur; yalanların yarattığı hınç ve öfke ilerleyen yıllarda daha pek çok linçi beraberinde getirecektir. Bu linç girişimlerinin tetiklenmesinde Türkiye basınının en azından belli bir kısmı önemli roller üstlenmiştir

    İNSANIN BİLİŞSEL YETİLERİNİN SINIRI!

    John Tomlinson, Kültürel Emperyalizm adlı çalışmasında sinemanın ürettiği temsillerin izleyende yarattığı gerçeklik hissine verilen aşırı reaksiyona bir örnek verir. Bir Afrikalı yerli kabilesine sokak sinemasında bir savaş filmi gösterilir. İzleyenler beyaz perdede bir film izlediklerini biliyorlardır elbette. Ancak filmin bir sekansında savaşan taraflardan bir grup atlı ekrana doğru hücuma geçer. İzleyiciler, bu hücumun beyaz perdede bir gölge olduğunu bir an unutup gerçek zannederek sinema perdesine aniden saldırır. Ellerine ne geçirdilerse perdeye fırlatan izleyicilerin gerçeklik algısı, perdedeki gölgelerin üzerlerine geldiğini düşündürtür. [4] Aslında insan denen fani yaratığın bilişsel yetilerinin ne kadar da sınırlı olduğunu çok iyi gösteren örneklerden birisidir bu olay. Elbette Tomlinson bu olayı çalışmasında kültürel emperyalizm kavramına Ortodoks yaklaşımın yersiz olduğunu ispatlamak için örnek olarak verir. Bu başka bir tartışmanın konusu.

    1976 yapımı Sydney Lumet’nin yönettiği bol Oscar’lı Şebeke (Network) filmi, liberal demokrasilerin dördüncü kuvveti sayılan medyaya, özelde de televizyona ağır bir taşlama örneği olarak sinema tarihi içindeki müstesna yerini almıştır. Gerçekte olmayan UBS adlı bir ulusal televizyon kanalında ana haber sunuculuğu yapan Howard Beale, reyting kaybettiği için işten atılacağını öğrenir. Yıllarını bu işe vermiş olan Beale işinden kolayca vazgeçecek gibi değildir. Haber müdüründen izleyicileriyle vedalaşmak için son defa ekrana çıkma talebinde bulunur. Bu veda konuşmasında gece bir rüya gördüğünü ve rüyada bir sesin kendisine gerçekleri söyleteceğini bildirdiğini anlatır. Gaipten gelen sesin kendisini neden seçtiğini de merak eden Beale, sesin kendisine “Sen televizyondasın ve 40 milyon Amerikalıya sesleniyorsun, bu belki de bir zaman sonra 50 milyon olacak” dediğini aktarır. Beale’in delirdiğini düşünen haber müdürü bu yayından sonra kendisini tamamen yayından alacağını belirtir; ancak nihayet bu gerçeklerin halka anlatılmasına aracılık edeceğini iddia eden yarı deli adam, kısa bir süre içinde söz konusu televizyon kanalının bir süreliğine de olsa en çok izlenen ve kitleleri harekete geçirme kabiliyeti olan bir fenomene dönüşür. Aklıselimi temsil eden haber müdürünün yerini kısa süre içinde aklını reytingle bozmuş olan başka bir müdür alır, işler çığırından çıkar. Elbette filmin tümünü burada anlatacak değilim, izlemeyenler için spoiler olmasın. Film, ticari televizyon kanallarının reyting kaygısının hakikati eğip bükme konusunda ne kadar etkili olduğunu net ve ironik biçimde anlatan çarpıcı bir örnektir. Bu parodinin Türkiye’de özel televizyon kanallarının ilk açıldığı yıllarda nasıl gerçek hayatımızın bir parçası olduğunu ülkecek deneyimledik, bugünlerde bunu farklı şekillerde deneyimliyoruz.

    TRUMP’IN YALANLARI VE GÜNAHKÂR ABD MEDYASI…

    ABD’nin önceki dönem Başkanı Donald Trump, tarihe belki de en kısa sürede en çok yalan söyleyen ABD Başkanı olarak geçti. 2017’de yemin ederek resmen başkan olduktan sonra Reagen’dan sonra en büyük seçim zaferini kazandığı, ABD tarihinin en kalabalık katılımlı yemin töreninde yemin ettiği gibi kısmen beyaz sayılabilecek yalanlar da dâhil kısa süre içinde yüzlerce yalan söyledi malum şahsiyet.[5] İşin garip tarafı bu yalanlar, ABD’de hem gazeteler hem de teyit kuruluşları tarafından ifşa edildi. Ancak yalan olduğu apaçık olan bu iddialara ABD nüfusunun en az yarısı inanmaya devam etti. Zira Donald Trump, bu yalanları söylerken aynı zamanda, kendisini istemeyen müesses nizamın temsilcilerine ve büyük medya kuruluşlarına karşı mücadele verdiğini de iddia ediyordu. ABD ana akım medyası, kuşkusuz hiç de masum değildi. Chomsky ve Herman “Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği”[6] adlı çalışmalarında ABD ana akım medyasının nasıl ABD hegemonyasının propaganda aracı işlevi gördüğünü detaylarıyla anlatmışlardı. Hâlbuki biz ABD medyasının “düzgün işleyen” ABD demokrasisinin dördüncü gücü olduğunu zannediyorduk. Yani ABD halkı aslında Trump’un yalanlarıyla günahkâr ABD medyasının propagandist yaklaşımı arasında bir seçim yapmaya zorlanıyordu. Tabi ki bir kısmı bir “şeytana” diğer kısmı başka “şeytana” inanmayı seçiyordu.

    Günümüzde Türkiye’yi tek başına yöneten kişinin genel başkanı olduğu AKP, 3 Kasım 2002’de iktidara gelmeden önce, devletin o dönem muktedirlerinin borazanlığını üstlenmiş olan Türkiye ana akım medyasının üç “şeytan” unsurundan (sol, Kürtler ve İslamcılar) birisinin temsilcisi olarak dışlandı, görmezden gelindi ve tehlikeli görüldü. Günümüzün tek adamı, tıpkı Trump gibi Türkiye’deki medyanın da içinde yer aldığı pek çok statüko odağına karşı cengaverce mücadele yaptığını iddia ederek çıktı halkın karşısına. Yalan da değildi. Türkiye ana akım medyası belki de tarihinin hiçbir döneminde gerçek anlamda hakikatin peşinde samimiyetle gitmedi. Her zaman güç odaklarıyla kurulan çıkar ilişkileri, ilke ve gazetecilik etiğinin önünde tutuldu. Başta partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’nin bütün unsurları uzunca zamandır, yalan söyleme konusunda hiçbir şekilde elini korkak alıştırmıyor. Her söylenen yalan bu yalanlara inanmayanlar tarafından “yok artık yalanın bu kadarına kim inanır?” şaşkınlığıyla karşılanıyor. Ancak bu yalanların hala alıcısı var ki söylenmeye devam ediliyor. Aslında Türkiye ana akım medyası, özel televizyonlar zamanından bu yana güvenilmeyen kuruluşlar arasında ön sırada yer alıyor. ABD’deki durumdan farklı olarak, Türkiye’de ana akım medya tamamen ele geçirilmiş olduğu için, Erdoğan’ın mücadele ettiğini iddia edecek statüko odağı da pek kalmamıştır. Bu nedenle, Erdoğan ve etrafındakilerin mücadeleleri statüko yerine bizzat halkın kendisiyle olmaya başlamış durumdadır. Söylenen yalanların fütursuzluğu bu mücadelenin seyrinin nereye doğru evrildiğini çok iyi gösteriyor.

    İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği, Türkiye’nin çok partili hayata geçtiğinin de açıklandığı yıl doğan annem, çocukluğunda evlerindeki radyodan gelen seslerin nereden geldiğini bir türlü anlayamadıklarını, çocuk aklıyla transistörlü radyonun dönüp dönüp arkasında insan aradıklarını anlatırdı. O zamanlar radyonun içinden gelen seslerin sahiplerini arayan annem, bugünlerde pandemi nedeniyle bir araya gelemediğimiz için bizlerle ve yurtdışındaki torunuyla cep telefonuyla görüntülü olarak konuşuyor ve bunu artık hiç yadırgamıyor.

    YALANLARA İNANMA EĞİLİMİ VE İNSANIN ‘BİLİŞSEL ÖNYARGILARI’

    Bilişsel becerilerin koşullar ve zaman içinde nasıl da geliştiğine bir örnek olarak gösterecek değilim bunu tek başına. Bu ve diğer örnekler, insanın gerçekliğe dair algısının sınırlarının ne kadar kaygan olduğunu anlamak açısından bize önemli ipuçları veriyor. Aslında yalanlara inanma eğiliminde sanırım insanın “bilişsel önyargıları”[7] önemli bir faktör olarak duruyor. Bilişsel önyargıları besleyen en önemli şey ise kendi üstüne kapaklanan ve fetişleştirdiğimiz kanaatlerimiz. Kanaatlerimizi hakikat mertebesine yükselten şey samimi bir diyaloga girmek yerine bütün diyalog kanallarının kapatılması gibi görünüyor. Günümüz yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı ve giderek daha çok yükselen yankı odalarının duvarları, diyalog yerine kendi kanaatlerimize gömülerek varlığımızı daha çok yüceltmemize yol açıyor. Hâlbuki geçmişte yaşanan linçlere yol açan yalanların hızlıca kitleleri etkilemesi de günümüzde sosyal ağlarda yalan haberlerin troller tarafından hızla dolaşıma sokularak hakikat algımızı dumura uğratması da diyalog kapılarının kapalı olmasının sonucu. Muhteris ve yalana bağımlı otoriter liderlerin etkisinden kurtulmanın en iyi yolu yalanlara inanmaya teşne olanlarla bu yalanları sorgulayanlar arasındaki diyalog kanallarını açmaya çalışmaktır. Belki de önümüzdeki yılların toplumlarında en önemli ve acil ihtiyaç bu olacak gibi görünüyor. Bu ihtiyacı karşılamak için ise, gerçekleri anlatacak iletişim kanallarını kendilerini yalan söyleme ayrıcalığı ile geniş halk kitlelerinden ayıran insanların elinden almak öncelikli görev olarak duruyor.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    [2] https://www.smithsonianmag.com/history/infamous-war-worlds-radio-broadcast-was-magnificent-fluke-180955180/#h2FAexeJmuCHJfSt.99 (Erişim Tarihi: 22/02/2021)

    [3] Dilek Güven (2005), Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

    [4] John Tomlinson (1999), Kültürel Emperyalizm, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    [5] Lee Mcintyre (2019), Hakikat Sonrası, İstanbul: Tellekt Yayınları.

    [6] Noam Chomsky ve Edward S. Herman (2012), Rızanın İmalatı, İstanbul: BGST Yayınları.

    [7] Nathan H. Lents (2020), İnsanın Kusurları: İşe Yaramaz Kemiklerden Bozuk Genlere, Arızalarımıza Genel Bir Bakış, İstanbul: Metis Yayınları.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.