Son aylarda, acaba yıllarda mı desek, iktidar katından yayılan yalanlar silsilesini gördükçe, duydukça; bu yalanların beceriksizce telif edilmesini midem kalkarak izledikçe, Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde yaptığı yalancılıkla ilgili kadın ve erkek karşılaştırması geliyor aklıma. Dönüp izlediğimde en azından eğlenceli bir şey izlemenin verdiği gülüp eğlenme haliyle nefes alışım bir miktar yerine geliyor. Tabi ki hayat maalesef eğlenceden ibaret olmadığı için, yalanlara dişlerimi gıcırdatarak öfkelenmeye kaldığım yerden devam ediyorum.
Cem Yılmaz, isabetli bir saptamayla erkeğin zannedildiği ve iddia edildiği gibi yalancı olmadığını belirtiyor. Nedeni de erkeğin yalan söylerken yüzüne gözüne bulaştırması, yani aslında yalan söyleyemediği için sürekli yakalanmasıdır. Zira erkeğin yetiştirilme koşullarından dolayı asla yalana ihtiyacı olmamıştır. Olabildiğine şımartılmış, olabildiğine pohpohlanmış, dilediğini dilediği şekilde yapmış, bu nedenle de çoğu zaman yalana ihtiyaç duymamıştır. Örneğin bir erkek asla bir “kızla beraber olduğunu” ya da kız arkadaş edindiğini ülkenin hangi coğrafyasında olursa olsun ebeveynlerinden saklamak zorunda kalmamıştır. Aksine göğsünü gere gere pek çok taşra kasabasında ve köyünde erkek delikanlı ilk cinsel deneyimini bile böbürlenerek ve bire bin katarak anlatır. Bu doğallık içinde büyüyen erkek elbette pratik kazanmadığı için çoğu zaman eşine ya da sevgilisine ilk söylediği yalanda yakalanır. Çünkü öyle bir beceriyi pratik etmediği için kazanmamıştır. Zaten yalanı yakalandığı zaman da, kendisinin de inanmadığı, haddizatında inanmaya dahi ihtiyaç duymadığı bir başka yalana başvurur; o da yakalanırsa artık seri yalana bağlar. Bu seri yalanların neredeyse hiçbirisinin anlaşılmasının bir bedeli olmaz ona. Bedel ödetilmeye kalkışılınca nasıl deliye döndüğünü ve bedel ödetmeye kalkışan karılarına, sevgililerine neler ettiklerini çok iyi biliyoruz erkeklerin. Erkek yalan söylerken dahi “ben yalan söylüyorum” diye bağırır. Zira gerçekten bilir bu yalanın yalan olduğu anlaşıldığı zaman başına bir şey gelmeyeceğini.
Kadın öyle mi ya? Hayatta kalmak, cinselliğini keşfetmek, yaşayamasa bile cinselliğini azıcık ucundan tatmak için ne bedeller ödemek zorunda kalır? Elbette bu satırların yazarı erkek olduğu için asla bir kadın kadar iyi anlatamaz. İşin o boyutuna bu nedenle haddim olmadığı için detaylı girmeyeceğim. Sadece kadının neden iyi yalancı olabildiğini yine Cem Yılmaz’dan mülhem şekilde şöyle anlatayım: Bir erkekle duygusal ilişki kuran bir kız çocuğu bu coğrafyanın büyük kentlerinde bile bunu gizli saklı yaşamak zorundadır. Elbette böyle bir ilişkiye ihtiyacı olduğu için, bu ihtiyacını karşılarken bolca yalana ihtiyaç duyar. Yalan söylemek bir nevi onun hayatta kalmak için başvurduğu en önemli araçtır. Bu nedenle de yalan söylemekte ustalaşır, yalanı söyleyebildiği için de asla bu yalan yakalanamaz. Bu nedenle de kadınlar yalancı olarak bilinmez. Neyse bu yalan söyleme konusundaki kadın-erkek farkını daha fazla uzatmanın âlemi yok galiba. Meramım sanırım anlaşılmıştır. Şimdi geleyim Cem Yılmaz’ın bu konuyla ilgili eğlenceli saptamalarının aklıma neden getirdiğine…
YALAN VE KOMPLO TEORİLERİYLE SİYASAL RETORİĞİ ŞEKİLLENDİRMEK…
Son zamanlarda alenen, sakınmadan, yalan olduğu ayan beyan ortada olmasına rağmen söylenen yalanlara benzer yalanlar her siyasetçinin söyleyebileceği stratejik hamleler olarak görülebilir. Kaldı ki yalan söylemek insana uzak bir eylem de değildir. Arendt, yalan söylemenin Batıda suç olduğu kanaatinin püriten ahlakı ile yaygınlaştığına dikkat çeker.[2] Kuşkusuz büyük evrensel dinlerde de yalan en büyük günahlardan sayılır. Zira “bu dinlerin tanrısı, nurun ve varoluşun suretidir ve aynı zamanda hakikatin de suretidir.”[3] Ancak hem bu dinlerin hükümleri sürerken hem de modern çağda yalan elbette insanın en hayati gerçeklerinden birisi olmuştur hep. Özellikle de yalan yabancılara karşı kullanılan bir silahtır. Düşman olarak tanımlanan ve karşısında güçlü olunması gereken diğerlerine karşı yalan söylemek, zaman zaman zorunluluk ve hatta erdem halini alabilir. Buna karşılık hakikat, erdemsizlik olarak algılanabilir.[4] AKP iktidarının temsil ettiği Siyasal İslam geleneği, yıllardan beri laik Cumhuriyet rejimi başta olmak üzere muarız olarak belirlediği pek çok kurum ve aktörle ilgili olarak yalan ve komplo teorileriyle siyasal retoriğini şekillendirmiştir. Bu açıdan, bu geleneğin derinlerinde yalan en meşru silahlar arasındadır. Kaldı ki, dönüp dönüp en olmadık sorunların dahi müsebbibi olarak tek parti iktidarının gösterilmesi, bu alttan alta süzülüp gelen yalanların nasıl işlevsel olarak kullanılabildiğini anlatır bize. Ancak eskiden kulaktan kulağa, el altından söylenen yalanların günümüzde neden fütursuzca söylenebildiğinin sırrı AKP’nin, dahası lideri Erdoğan’ın denetlenemez biçimde iktidar gücünü tek elde toplamasında saklıdır.
AKP otoriterleştikçe ergenlik çağında fütursuzca her istediğini yaşayan, ama ahlaki kurallarla karşılaştığı anda acemice yalanlara başvurarak, yalanları yakalandığında hırçınlaşan bıçkın erkeklere döndü. Kendisini terk etmek isteyen karılarını ya da sevgililerini katleden erkeklerin böylesi bir dönemde ayyuka çıkmasıyla AKP’nin otoriterleşmesi arasında bir bağ olmadığını sanırım artık kimse söyleyemez.
Yalan, skandal, sansasyon gibi sözcük ve edimler nispeten demokratik toplumlarda bir anlam bulur. Çünkü söylenen şeyin yalan olduğunu açık etmek de açık edilmesi halinde bunun bedelinin ödetilebilmesi de nispeten demokratik rejimlerde mümkündür. Otoriterleşen rejimlerde ise yalanın kendisi bizatihi otoriter yönetimin asli performansı haline gelir. Bu performans otoriter iktidarın devamı için iki yönlü bir işlev görür: Birincisi varlığını zaten her anlamda çaresiz hale gelmiş bir toplumun varlığına borçlu olan otokrat, gerçekleri eğip bükebildiğini, gerçeğe hükmedebildiğini, dilerse istediği gibi halkın gözünün içine baka baka yalan söyleyebildiğini göstermek ister ki bu da bir nevi güç göstergesidir. İkinci olarak yalana bir nevi uyuşturucu gibi bağımlı hale gelmiş kitleye zaman zaman “hakikatimsi” şeyler söyleyerek onu şaşkına çevirebilir ki bu sayede dobra, sözünün eri, gerçekleri ne pahasına olursa olsun söyleyebilen “performansı” ile yine gönüllerde taht kurabilmeyi umar. Hakkını teslim etmek gerek, bunu bir ölçüde başarır da.
YALAN GEMİSİ SU ALMAYA BAŞLAR
Elbette her iki şeyi de yapabilmenin sınırları vardır. Hakikat sonrası çağda yalan söylemek o kadar sıradanlaşmıştır ki, yalan söylemeye dair tek ehliyet sahibi otokrat değildir artık. Herkes yalan söylemektedir; üstelik de en büyük yalanlar da bu otokrata en yakınındakiler tarafından söylenmeye başlamıştır. Otokrat kendi yalanlarıyla o kadar meşguldür ve yalan söyleme ehliyetinin tek sahibi kendisi olduğu vehmine o kadar kapılmıştır ki, kendisine söylenen yalanları hiçbir şekilde fark etmez hale gelir. İşte bu, otokratın bindiği yalan gemisinin su almaya başladığı zamanlardır ve geminin su aldığını bu güç sarhoşluğu içinde hiç fark etmez. Merkez Bankası’nın para rezervinin önemli bir kısmının beceriksiz damat bakan tarafından çarçur edildiğini ancak iş işten geçtikten sonra öğrenebilir. Elbette bilinmez, bu rezervler çarçur edilirken belki de haberi vardır. Ama yalanla gerçek artık o kadar birbirine girmiştir ki, hangisinin doğru olduğunu biz fanilerin bilme şansı yoktur. Elbet bir gün öğreneceğiz.
AKP’nin yetkili-etkili isimlerinden birisi, tarihe “burundan pudra şekeri çekerek kafa bulabilen ilk insan” olarak geçen, AKP genel merkezi çalışanlarından bir gençle ilgili sosyal medyada dönen videonun troller tarafından yayıldığını iddia etmiş.[5] Bu iddia da elbette yalan türlerinden birisi olan üste çıkma ve örtmece yollarından birisidir. Keyes’e göre, “yalancılık, cinsel birleşme ve dışkılamadan daha fazla örtmeceye ilham vermiştir.”[6] Ancak insan hala dışkısını örtme konusundan vazgeçmemiş bir varlık. Tabi ki modern pek çok yöntem icat edilmiş bu örtmece için. Ancak otoriterleşen yönetimler, o kadar fütursuzlaşır ki, yalanı örtmek şöyle dursun bir cesaret göstergesi olarak bizzat kendisi sergilemeye başlar. Günümüzde bu sergileme için en ideal mecralar elbette sosyal paylaşım ağlarıdır. Son zamanlarda iktidar katından nemalanarak güçlenen ve bu gücünü görgüsüzce sergilemek arzusunu bastıramayanların “marifetlerinin” tümünün bu sosyal paylaşım ağlarında yayınlanıyor olması, yalanların gizlemek şöyle dursun açıkça sergilenmek istenmesinden kaynaklıdır. Zira özellikle de fotoğrafların paylaşıldığı sosyal ağlar, bizatihi gerçeğin değil sahtenin, hakikatin değil yalanların sergilendiği başlıca mecralar haline geldi. İktidarın gücünü yalanla sergileme arzusuna yenik düşmesi bizatihi kendi sonunu getirmeye aday görünüyor. Ancak elbette yalanlar karşısında öfkeden deliye dönen toplumsal muhalefet sadece buna bel bağlayarak beklememeli. Bunu beklersek Arendt’in işaret ettiği gibi “olgusal hakikatlerin iktidarın saldırılarını savuşturma şansı gerçekten de son derece düşüktür; her zaman için dalaverelerle sadece bir süre için değil, sonsuza dek dünyanın dışına atılma tehlikesi vardır.”[7] Elbette hiç birimizin artık olgusal hakikatlerin sonsuza kadar dünyanın dışına atılmasına tahammülümüz yok ve olmamalı.
[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni
[2] Arendt, Hannah (2017). Geçmişle Gelecek Arasında: Siyasi Düşünce Konulu Sekiz Deneme, 6. Baskı, (çev. Bahadır Sina Şener ve Onur Eylül Kara), İstanbul: İletişim.
[3] Koyre, Alexandra (2018). “Modern Yalanın Siyasal İşlevi”, içinde Yeni Türkiye Hakikatsiz Siyaset Soylu Yalan, (ed. Betül Yarar, çev. Tuncay Şur), Ankara: Dipnot, ss. 43-57.
[4] A.g.e., s. 48.
[5] https://www.gazeteduvar.com.tr/naci-bostancidan-ayvatoglu-tepkisi-kampanyalar-trollerin-isi-haber-1517501 (Erişim tarihi: 29/03/2021).
[6] Keyes, Ralph (2017). Hakikat Sonrası Çağ: Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma, (çev. Deniz Özçetin), İzmir: Deli Dolu.
[7] A.g.e., s. 313.
Bir yanıt yazın