Etiket: #mı

  • Biri aşk mı dedi?

    Aşk güzel bir duygudur aslında. Tarifi imkânsızdır. Aşka düşen her kişi farklı farklı tarif eder hissettiklerini. Sarhoşlukla, kendini kaybetmekle, kör olmakla, midesinde kelebeklerin uçuşmasıyla tanımlayanlar vardır sıklıkla aşkı. Kendinden geçme, esrime, uçuşma, kendini akışa bırakma gibi eğilimleri körükler aşk. Âşık kişi oturduğu tahterevallinin diğer ucunda dünya dahi varsa onu bir çırpıda kaldırabileceğine inanır. O denli güçlü, o denli ağır, o denli uçuk bir duygulanma halidir. Âşık kişi, maşukun onu sevip sevmediğine aldırmadan yaşar duygularını. Aşkın karşılıklısına rastlamak enderi nadirattandır. Aynı yoğunlukta birbirine âşık iki bünyenin denk düşmesi çok zordur. Platon’un Şölen Diyalog’unda Aristofanes bu neredeyse imkânsız olan karşılaşmanın mitolojik geçmişini şöyle anlatır: Eskiden doğamız şimdi olduğundan çok farklıydı. Şimdi olduğu gibi iki cinsiyetli değil üç cinsiyetliydi insanlar. Dişi, erkek ve öteki iki cinsiyetten de pay alan üçüncü bir cins vardı. Bu cins dört elli, dört bacaklı, iki cinsel organlı, velhasıl, her iki cinsin özelliklerini birlikte barındıran hem erkek hem kadın olan varlık; adı da androjindi. Bunlar her iki cinsin özelliklerini de bünyesinde barındırdığı için mükemmel varlıklardı ve bu mükemmellikleri bir nevi başlarını döndürdüğü için tanrılara isyan ettiler. Olimpos tanrıları da bu isyanı bu cinsi ortadan ikiye bölerek cezalandırdı. Bu cezalandırmadan sonra ikiye bölünen bu varlığın iki farklı parçası birbirini özlemeye başladı…[1] Bu mesel böyle uzun uzun anlatılır. Bu meselin özü şudur: Aşk denen şey aslında öteki yarısını aramaktan ibarettir.

    AŞKIN ISTIRABINI ÇEKMEK KOLAY DEĞİLDİR

    Aşka atfedilen olağanüstü anlamlar nedeniyle aşkın ıstırabını çekmek hiç de kolay değildir. Âşık bir insanın yapabileceklerinin sınırını kestirmek hele hiç mümkün değildir. Aşk güzel şey anlaşılan, bütün güzel şeylerde olduğu gibi külfeti de bir hayli yüklü. Ülkemizi tek başına yöneten, hepimizin kaderini tek bir buyrukla belirleyen, ol deyince olduran, öl deyince öldüren, kendisine haşa bir saygısızlık yapıldığında saygısızlık yapana dünyayı dar eden, “milletine sevgi ve şefkatinden” asla kuşku duyulmayan velinimetimiz, efendimiz emekliye, dula, yetime, kimsesizlere ve ülkenin bilcümle yurttaşlarının iaşelerine zam yaptıktan sonra “biz size aşığız!” buyurdu. Kuşkusuz muhterem daha önceleri de “biz size aşığız” buyurmuşlardı. Bu aşkın nelere yol açtığını, ne bedeller ödettiğini biz maşuklar pek iyi biliyoruz. Bu aşkın ceremesini bizler hala çekmeye devam ediyoruz. Muhteremin kullandığı “biz” ifadesi her ne kadar çoğul özneye işaret etse de tek başına kendisini ima ettiği ortada, ancak muhterem tek adamın devlet yerine geçtiğini de yine hepimiz çok iyi anladık, anlamaya devam ediyoruz. Bu aşkın hem muhterem tek adamın nazarında hem de temsil ettiği hegemonik erkeklik nezdinde nasıl bedeller ödettiğini belki olaylarla ve rakamlarla anlatmak daha anlaşılır kılacaktır.

    TEK ADAMIN AŞKI BOŞANMAYI KABUL ETMEYEN EŞİN AŞKINA BENZİYOR

    Muhterem tek adamın aşkı, bugün itibariyle ülkenin büyük bir çoğunluğunu yoksulluk içerisine düşürmüştür. Bu aşk nedeniyle ülkenin kendisine hala âşık ve âşık olmayan büyük çoğunluğu ülke sınırlarının içerisine fiilen hapsolmuş durumdadır. Bu aşk boşanmak istemeyen kocanın aşkı gibi şiddetli ve ölümcül bir sona doğru ilerlemektedir. Boşanmak istemeyen eş ya da ayrılmak istemeyen sevgilinin partnerini bir eve kapatmasına benzer şekilde, ülke içine kapatılmış halde sonumuzun ne olacağını bekliyoruz.

    Muhterem tek adamın aşkı karşılık bulamadığı anda öfkeye dönüşmektedir. Tıpkı aşkına karşılık bulamayan bıçkın bir delikanlının sevgilisine zorla sahip olmasına benzer şekilde, maşukuna sahip olmaya çalışmaktadır tek adam. Her türlü zorlamayı, her türlü takibi, her türlü baskıyı uygulayarak kendisine maşukunu ram etmeye çalışmaktadır tek adam. Ancak gönlünü belki başkasına düşürmüş ya da soysuz erkeklerin aşklarından ikrah getirmiş kadının bir daha aşka tövbe etmesine benzer şekilde tek adamın âşık olduğu yurttaşlar bu aşka karşılık vermeye zorlanmaktadır. Aşkına karşılık bulamayan muhterem tek adam ısrarında ısrarcıdır. Aşkla ilgili durumlarda ısrarın ısrarı, yine ısrarı doğurur ve bu ısrar sona yaklaşıldığında mutlaka nahoş durumlar ortaya çıkarır. Kendisinden ayrılmak isteyen partnerinin söylediklerine, haykırışlarına, itirazlarına aldırmaksızın aşktan söz etmeye devam eder âşık kişi. İşte bu aşk ölümcüldür. Bu aşk güldürmez, mutlu etmez ve güvende hissettirmez. Bilakis, her an nefrete dönüşebilir, her an şiddetle sonuçlanabilir.

    İKTİDAR AÇLIĞI İLE AŞKIN BİRLİKTELİĞİ

    Aşk bir yanıyla “hizmete girmek, her an hazır olmak, emre amade olmak anlamına gelir. Teslim olma yoluyla kontrol, abartma şeklinde yansıyan fedakârlık. Aşk, iktidar açlığının yapışık ikizidir; ayrıldıklarında ikisi de hayatta kalamaz.”[2] Muhterem tek adam maşukuna karşı bütün fedakârlıkları yerine getirdiğine inanmaktadır. Aynı fedakârlıkları haliyle maşukundan da beklemektedir. İşte bu beklenti bir süre sonra iktidar açlığına dönüşür. Aşığın aşkı maşukunun üzerinde bir tahakküm nesnesi haline gelir. Aslında bu iktidar açlığı bu durumda doyurulması imkânsız bir açlıktır. Buradaki açlıkla aşkın bir aradalığı umutsuzluğu arttırır. İktidarın yokluğu ile aşkın yokluğu birleştiği anda bu önü alınamaz bir öfke doğurur. Bu öfkeyi, hala aşk zanneden aşığın yapmayacağı şey yoktur. Yaptığı her şeyi üstelik aşkı için yaptığını düşünür. Düşündükçe planlar kurar, kurdukça bu planlara kendini inandırır. Bu inançla hem kendini hem de maşukunu yok etmeye doğru hızla ilerler.

    MUKTEDİRİN ZULMÜ AŞKINDAN NEŞET EDİYOR

    Hali hazırda tek adam, maşukunun kendisine karşı olan aşkından hala emindir. İşte bu emin olma hali nedeniyle hala aşktan söz etmektedir. Kendisini sevmeyen yurttaşları muhayyel aşkın potasında erittiği için, “biz size aşığız” derken aslında bir yanıyla herkesi kastetmektedir. İşte bu nedenle maşukunun içinde yer alan kendisini sevmeyen yurttaşlara zulmü de bu aşktan neşet etmektedir. Nasıl âşık olduğu eşinden ayrılmak istemeyen koca, eşine yaşattığı zulmü yine aşkından yapıyorsa, muhterem tek adam da kendisinden ayrılmak isteyen, kendisini sevmeyen yurttaşlara karşı uyguladığı baskıları da onlara beslediği aşkından dolayı uygulamaktadır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Bu ülkede “aşkından öldürmek” sıradan bir alışkanlıktır. Üçüncü sayfa haberleri aşkından, kıskançlığından eşini öldüren kocalarla doludur.[3] 2008 yılından beri sürekli artış gösteren kadın cinayetlerinin en başta gelen nedeni aşk ya da kıskançlıktır.[4] Aşkla kıskançlık arasında sonucu itibariyle kopmaz bir ilişki vardır. Seven erkek kıskanır, kıskanan erkeğin yapabileceklerinin sınırı yoktur; bu sınırın nerde başlayıp nerde sonlanabileceğine dair rakamlar yeterli fikir veriyor olmalı.

    Velhasıl, biri size aşktan söz ettiği zaman ilk aklınıza “midede kelebekler uçuşturan” o masum duygu gelmemeli artık. Hele de muktedirin aşkıysa söz konusu olan (ki bu muktedire bütün erkekleri dâhil etmek pekâlâ mümkündür), bu aşkın size neler yaşatabileceğini tekrar tekrar düşünmek gerekir. Yaşatılanlar yaşatılacakların teminatıdır zira. “Aşkın lezzeti, sembol gücü, ayartıcılığı, kurtarıcılığı, onun imkânsızlığıyla birlikte büyür”.[5] Aslında muktedirin iktidar istenci de imkânsız bir arzuya tekabül ettiği anda size vaat edeceği tek şey ayartıcı bir aşktan başka bir şey değildir. Açlık, sefalet, yoksulluk, haksızlık, hukuksuzluk, baskı, zulüm bunların hepsi aşkın büyüsüyle unutulacak zannedilir. En azından muktedir kendi aşkına o kadar saplantılı bir şekilde âşık kalmıştır ki, varlığının yol açtığı bütün yoklukları maşukuna vaat ettiği aşkla unutturacağını düşünür. Erkeklerin öldürdükleri bütün kadınlara “öldürülmeden önce aşığınızdan duyduğunuz son şey neydi?” diye sorma şansınız olsa muhtemelen alacağınız yanıt “ben sana aşığım” olacaktır. Zira bütün umutsuz âşıklar, aşkını öldürmeden önce son defa şansını dener ve beyhude aşkına karşılık bekler. Bu nedenle aşk aslında masum bir duygu değildir. Aynı zamanda bütün kötülüklerin ve tahakkümün bir paravanıdır.

    [1] Platon (2000). Syposion (Şölen), (Çev. Cenap Karakaya), İstanbul: Sosyal Yayınları, s. 41-46.

    [2] Zygmund Bauman (2012). Akışkan Aşk, İnsan İlişkilerinin Kırılganlığına Dair, (Çev. Işık Ergüden), İstanbul: Versus, s. 26.

    [3] A.  Nevin Yıldız (2019). “Aşkın Tekinsizliği Üzerine: Üçüncü Sayfa Haberlerinde Aşk ve Şiddet”, içinde Aşkın Halleri: Disiplinler Arası Bir İnceleme (Der. Tezcan Durna ve Nehir Durna), Ankara: um:ag Yayınları, s. 133-164.

    [4] 2008 yılında erkekler 66 kadın öldürmüş, bu sayı yıllar içerisinde düzenli şekilde artarak 2021 yılında 414’e çıkmıştır. Sayılara anitsayac.com adresinden ulaşılmıştır.

    [5] Ulrich Beck ve Elisabeth Beck-Gernsheim (2012). Aşkın Normal Kaosu, (Çev. Nafer Ermiş), Ankara: İmge, s. 12.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Canına Tak Eden Kadınlar, yanıldı mı?

    -Konuşsana kızım!
    Hakimin sesi Ankara Adliyesi’nin beşinci katındaki ağır ceza salonunda yankılandı. Sabahtan bu yana koridorlarda koşturmaktan bitap düşüp duruşma salonunda sırasını bekleyen avukatlar, bir kenarda sessizce dalıp gitmiş stajyer hakimler, kelimeleri kaçırdığından dörttür reisten azar işiten zabıt katibi, kapının tokmağını sıkı sıkıya tutmuş mübaşir…
    Sanık sandalyesinde oturan kadının sessizliği, uzun ince pencerelerden cimrice süzülen gün ışığında uyuklayan kalabalığı bir çığlık atmış gibi irkiltti. O andan itibaren siyah elbisesiyle gizlediği küçücük bedenini süzmeye başladı meraklı gözler.
    Dakikalar süren ürkütücü sessizlik mahkeme salonunu birkaç kez turlasa da kadın orada değilmişçesine suskunluğa bürünmüştü. Delici mavi gözbebekleri acıyla harelenmiş, bedeni yıkılacak gibi dizleri burkulmuş, akıp giden gözyaşları o bedene ait değilmişçesine ne bir hıçkırık ne de bir iç çekiş olmadan ardı ardına süzülmüştü.
    Salondakiler nefeslerini kesmiş, o davaya gelebilmek için hapishanedeki ranzaya çentik atan, sandalyeye oturunca da aslında suçsuz olduklarını anlatan bir sürü sanığın yanında ilk kez sessiz, çekingen, acı dolu bir kadını görmenin şaşkınlığıyla beklemişlerdi.
    Sessizliğin bu büyüleyici merakına kapılanlar arasında onca yolu tepip Sıhhiye’ye kadar gelen komşu kadınları, mahalle esnafı ve kocasının birkaç arkadaşı bile vardı. Bir de sanık sandalyesinin hemen arkasında dizilmiş, duygularını gizlemek için gözlerini yere dikmiş çocukları… Şimdi hepsi birer yetişkin olmuş, ikisi erkek dört çocuğu…
    1 yıl önce kendisini fuhuşa sürükleyen kocasını öldürmüştü Nazenin. Şimdi karar duruşmasında, ardında oturan çocuklarının olur da başına bir şey gelir diye, konuşmuyordu. Kendisi sustukça hakimin önünde bekleyen hesaplar kat be kat artıyor diye düşünüyordu.
    Öyle demişti Sincan Cezaevi’ndeki görüşmemizde. Cezasının üçüncü yılını çektiği Sincan Cezaevi Kadın Hapishanesi’nin Müdür Odası’nda bir araya gelmiştik. Kocasını neden öldürdüğünü sorduğumda, önce Müdür’ün ardından gardiyanların dışarı çıkmasını istemişti. Uzun bir sorguya tabi tutmuştu beni, ona gazeteci olduğumu anlatmıştım. Yanımda Yrd. Doç. Dr. Özlem Albayrak ve Psikolog Alp Ardıç vardı. Saatler sonunda söyleyivermişti, kocasının kendisini fuhuşa sürüklediğini. O gün çocuklarının başına bir şey gelir, onlara laf ederler diye susuverdiğini.
    “Eğer konuşsaydım, bugün çocuklarımdan ayrı kalmazdım” demişti.
    “Şimdi konuşmak istiyorum” deyip, anlatmıştı bir bir başına gelenleri. 12 yaşında evlendirilip, Ankara’ya zorla geldiğini, fabrikada çalışırken bir iş kazası sonucunda elini yitiren kocasının ona türlü işkenceler yaptığını, zorla fuhuşa sürüklediğini…
    “Bir çocuğum olmuştu. Ama diğerlerinin kimden olduğunu bile bilmiyordum…” diyordu. Gözlerinde hiç geçmeyen bir ıslaklık vardı, mavi delici gözlerindeki acı değdiği her yeri yerle bir ediyordu.
    Aynı gün bizimle görüşmeye gelen başka bir kadın ise tam 15 yıldır cezaevindeydi. Erken yaşta evlendirilen kadın, kocasının türlü eziyetlerine maruz kalmıştı. Utana sıkıla, onun dışkısını evin ortasına yapıp, zorla kendisine yedirmeye çalıştığını ima etmişti. Hem de bir iki kez değil, evli oldukları 38 yıl boyunca, defalarca. Bu şiddetten kaçmak için bir kez ikinci kattaki evinin balkonundan atlayıp topuklarının kırılmasını göze almış, birkaç kez de köy yerinde gece vakti tarlada nefesini tutup saklanmıştı:
    “Eve girmek istemezdim, korkardım, sesimi de çıkaramazdım. Geç saatlere kadar ‘tarlada çalışıyorum’ derdim de gidemezdim. Tam 38 sene o eve girmemek için ne çileler çektim. Ben evde olup da o akşam geldiğinde, hırka koluna bıçak saklayıp açardım kapıyı, bir şey yapacağımdan değil ya. Tam 38 sene ben öyle açtım kapıyı. En son günü yine dövmeye başladı. Kaçtım, kapıya kadar ulaştım. Kapıyı kilitlemiş yine anahtarı cebine koymuş, geldi arkamdan saçlarımdan tutup sürükleyince, ben de elimdeki bıçağı vurdum sonra balkondan atladım. Orada bayılmışım. Ayılınca söylediler öldüğünü.”
    Yaşlı kadın yargılandığı sırada adamın sapkınlıklarını anlatmaya utanmış, görüşmeyi yaparken bizden Yargıtay’a dilekçe yazmamızı istemişti.
    Cezaevlerinde kocalarının yaptıklarını ‘sapkın’ diye niteleyip ayrıntılarını anlatamayanlar olduğu gibi, bu yaşlı kadın gibi utana sıkıla da olsa başlarına geleni anlatanlar arasında, kocasının onu kendi yanında başka biriyle olmaya zorladığını ima eden bir kadın da vardı. Son kavgalarında kocasını öldürmüştü. Cezaevinde çalışan kadının tek tesellisi kazandığı parayla kızını üniversiteye göndermek olmuştu. O da yaşadığı sapkınlık hallerini mahkemede dile getirememiş, müebbete mahkum olmuştu.
    Ankara Sincan, Denizli Bozkurt, Adana Karataş, İstanbul Bakırköy ve Eskişehir Çifteler Kadın Cezaevlerinde kocasını öldürmüş onlarca kadınla konuştum. Hepsinin içinde tek bir şey vardı, konuşamamak… Eğer konuşsalardı cezalarında indirim yapılacağını ya da kendilerini savundukları için o erkekleri öldürdüklerinden serbest kalacaklarını düşünen onlarca kadın…
    Ben de onlara dahildim.
    Hep beraber yanılabilir miydik? Hepimiz birden aynı anda…
    Mümkün değildi ama oldu.

    Çilem Doğan: Öldürmeseydi, öldürülecekti. Ölmedi, cezalandırıldı

    Çilem Doğan davası hepimizin aynı anda nasıl da yanıldığını gösterdi.
    Kadınlar başlarına gelen türlü felaketleri anlatsa da
    Bize, sanki önceden sözleşmiş gibi hepsi tek tek ama aynı cümleyle söyledikleri gibi hakime de “Ben onu öldürmeseydim o beni öldürecekti” deseler de yargının erkekliği altında boğulacağımızı bize gösterdiler.
    Yanıldık.

  • Sporda seçim yarışı başladı ama hak, hukuk adalet var mı?

    Seçimler başladı…

    Sandıktan kimler çıkacak göreceğiz…

    İttifaklar kuruldu…

    Bu seçim cumhurbaşkanlığı, milletvekili ve yerel seçim değil…

    Spor federasyonları seçimleri…

    Siyasi seçimler gibi ittifaklar kuruluyor…

    Adayların yüzde 80’ni  işaretle aday olduğunu belirtiyor…

    Eyy adaylar…

    Neyin işaretini alıyorsunuz veya bekliyorsunuz…

    Çıkın projelerinizi anlattın, kişiliğinizi ortaya koyun seçime girin…

    Bir siyasi  partiye ve kişilere bağlı kalıp, hareket ederseniz yarın kendinizi  kurtarmanız zor olur…

    Seçimler 55 branşta yapılıyor…

    Kış Olimpiyat oyunları sonrası, bazı federasyonlarda da seçimler yapılacak…

    Seçimin ilk startı 16 Eylül’de verildi…

    4 Aralık’ta son seçim yapılacak…

    Ne yarış …

    Herkes böyle fahri bir görev için yarış yapıyor…

    Alkışlamak lazım…

    Ancak…

    Bu fahri göreve talip olanların, öncelikle birinci derece yakınları da dahil mal varlıklarını bildirmeleri gerekir…

    Yine göreve başlayacak federasyon başkanlarının devraldıkları federasyonların artı ve eksi bakiyelerini şeffaf bir biçimde kamuoyu ile açıklamaları gerekir…

    Bu seçimlerde spor teşkilatı yansız değil…

    Telefonlar durmak bilmiyor…

    Bazı başkan adaylarına ‘çekilin’ baskısı var…

    Çok itibarlı birisinin kardeşi için diğer aday çekilmek zorunda kalıyor…

    Emir büyük yerden olduğu için…

    O adayın eli kolu bağlı kalması nedeniyle, vaz geçiyor…

    Böyle bir ortamda adaletli bir seçim yapıldığı düşünülemez…

    Şu da yanlış…

    12 federasyon Danıştay kararlarına uyuyor…

    Diğerleri uymuyor…

    Danıştay yüzde 15’lik delege ve aday ücretini kaldırmıştı…

    Herkes aday olabilecekti…

    Adaylar plan ve proje yerine delege peşinde koşuyorlar…

    Böyle olunca da seçme ve seçilme hakları elinden alınıyor…

    Adaletsiz, hukuksuz, insan haklarına aykırı bir sistemle yapılan spor federasyonu seçimleri yarın yapılacak itirazlar sonucu iptal edilebilir…

    Bunun için de seçimlerin bitmesi bekleniyor…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı, seçim startı vermeden önce tüm federasyonların Danıştay kararlarına uyması konusunda uyarmalıydı…

    Kim dinliyor ki mahkeme kararlarını, sporda da mahkeme kararlarına uyulsun…

    Yarış sürüyor…

    İpi göğüsleyenleri göreceğiz…

    Böyle bir sistemde…

    Türk sporu ne kadar başarılı olacak, göreceğiz…

    Ama önce…

    Sporda da hak, hukuk, adaleti sağlayın…

    Gerisi lafı güzaf…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Spor yazarı gazeteci değil mi? Susmamalı

    Gazetecilik zor zanaattır…

    Habercilik birinci görevidir…

    Her konuda kamuoyunu doğru ve gerçekleri yazarak bilgilendirir.

    Gazeteci özgür haraket etmiyorsa gerçekleri kamuoyundan gizler. İşte o zaman gazetecilik yapmıyor demektir.

    Bir olayı tüm yönleriyle araştırıp yazmak başka, kendisine gelen istihbaratı kişi, kurum ve kuruluşa zarar verir diyerek ötelemek başka.

    Yazarken bir çok kaynağa ulaşarak yazmaya özen gösteriyorum…

    Yoksa başkası gibi hele şu kriz bitsin yazarız düşüncesine kapılmadım.

    Çünkü gazetecilik olaylara refleks göstermek ve haber beklemez kuralıyla hareket etmektir.

    Bir olay var ise enine boyuna araştırıp haber veya yorumlarıma yer veririm.

    Olaylar karşısında sessiz kalanlar, bir gün kendi seslerinin de kısılmaya çalışıldığını göreceklerdir….

    Yine ben karşı çıkarım…

    Basın hürdür, sansür edilemez diye…

    Günümüzde gerçekleri yazan az sayıda gazete ve yazar var…

    Sporda da öyle…

    Spor kulüplerinin ve federasyonların oluşumunun siyasi tercihler sonucu kurulduğunu dile getiremiyorlar…

    Öyle bir yapı oluşmuş ki…

    Federasyonların başında olanlar hiç değişmiyor…

    Olimpiyatlar sonrası yapılacak seçimlerde yine aynı kişiler aday olacak ve federasyon başkanı seçilecek…

    Başarılı olmuş, olmamış kimsenin umurunda değil…

    Şimdi basın kartları çeşitli bahanelerle iptal edilecek…

    Bir gözdağı…..

    Hangi spor yazarı ve muhabir hak verilmez diye haykıracaktır…

    Bir spor yazarı olarak Gençlik ve Spor Bakanı’nı, bağlı genel müdürlüklerini eleştirme hakkım yok mu…

    Federasyonlarda yaşanan yolsuzluk, taciz iddialarının üzerine gitmeyecek miyim…

    Kendilerine spor yazarları diyen, İstanbul’da kulüpleri çok iyi bildiklerini belirten köşe kapmış kişilere sesleniyorum…

    Emre Belezoğlu’nun Bursa’ya giderken vapurda kavga ettiğini neden yazmıyorsunuz…

    Galatasaray’da Başkan Mustafa Cengiz ile Teknik Direktör Fatih Terim arasında yaşanan olayları neden yazmıyorsunuz…

    Hasan Şaş’ın neden Fatih Terim’in yardımcılığını bıraktığını yazmıyorsunuz…

    Beşiktaş ile oynayacağı maç için bir gün önce Alanyaspor’un Nevzat Demir tesislerinde idman yaptığının etik olmadığını yazamadınız…

    TFF başta olmak üzere MHK, Disiplin, Tahkim Kurullarının neden Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaşlı olarak bilinen kişilerden oluştuğunu yazamıyorsunuz…

    İstanbul’da 29 Mayıs’ta oynanacak olan Şampiyonlar Ligi finalinin alınmasının perde arkasında Türkiye’deki ekonomik ve siyasi uygulamalar ile pandemi sürecindeki başarısızlığımızın yattığını yazamadınız…

    En önemlisi de Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş kulüplerine az dokunan muhabirlerinizin neden görevine son veriliyor, ses çıkarmıyorsunuz…

    Ve şu sloganı unutmayın diyorum…

    Susmayın, sustukça sıra size de gelir…

    Ne demişti…

    Ünlü Halk Ozanı Aşık Mahzuni Şerif 70’li yıllarda yazdığı ve başta Selda Bağcan olmak üzere çeşitli sanatçıların seslendirdiği türküsünde….

    Aman gazeteci gel bizim köye

    Bizim halları da yaz

    Şehirde ojeli parmakları yazma

    Bir de bizim köyde nasırlanmış elleri

    Yaz gazeteci yaz

    Bankada parası olan kulları yazma

    Onlara aldanıp yolundan azma

    Şehirden asfalt geçen yolları yazma

    Bir de bizim köyden eşşek geçmeyen yolları

    yaz gazeteci.”

    Sana yasa ile hak verilmiş…

    Basın kartları, yazılan haber ve yorumlara göre iptal edilecek..

    Yaz spor yazarı yaz…

    Senin de basın kartı, sürekli basın kartı sahibi olduğunu yaz…

    Spordaki yozlaşmayı yolsuzlukları yaz…

    Yazınız ki karanlıklar aydınlığa çıksın…

    Gelin bu sıra gelmeden hakkımız olan basın kartlarına da sahip çıkalım…

    Basın kartı hakkımız elimizden alındığı takdirde, yarın başka haklarımız da elimizden alınır…

    Öyle ise gerçek gazetecilik yaparak basın kartlarına sahip çıkalım…

    Spor yazarı da korkusuz olmalı, gerçekleri yazmalı…

    İşte o zaman Türk sporunda başarı gelir…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • İngiltere’nin UEFA’ya baskısı gerçekleşir mi?

    UEFA Şampiyonlar Ligi finalinin 29 Mayıs tarihinde İstanbul’da oynanacağı açıklanmıştı…

    İki İngiliz takımı Chelsa ve Manchester City karşı karşıya gelecek…

    Ancak…

    Şimdi rüzgar tersine esmeye başladı…

    Pandemi süreci her şeyi değiştireceğe benziyor…

    İngiliz hükümeti harekete geçti. Türkiye’nin seyahat konusunda kırmızı listede yer aldığını, Şampiyonlar Ligi finalini iki İngiliz takımının oynayacağını belirterek İngiltere’de oynanması için harekete geçti……

    Her iki takım taraftarlarını İstanbul’a gitmemesi konusunda da uyardı…

    Bu gerçekleşir mi…

    Bilemeyiz…

    UEFA’daki gücümüze bağlı…

    İngiltere harekete geçtiğine göre sıkıntılı bir süreç yaşayacağımız gerçek. Bu konuda Türkiye Futbol Federasyonu güvence veriyor…

    UEFA bu konuda henüz net değil…

    Türkiye’deki pandemi koşullarını yakından takip ediyor…

    İstanbul’da covid vakası fazla olduğu için, sporda öncelikle sağlık düşüncesiyle Şampiyonlar Ligi finalinin Türkiye’nin elinden alınma noktasına geldiği bir gerçek.

    Türkiye, covid konusunda süreci iyi yönetemediği için futbolda en büyük organizasyon olan Şampiyonlar Ligi finali elinden alınmak üzere…

    Avrupa futbolunun patronu da Türkiye’deki son dönemlerdeki antidemokratik uygulamaları göz önünde tutuyor…

    UEFA siyaset dışı denilse de orada koltukta oturanlar kendi ülkelerinin önerisini de dinlemek zorunda.

    Avrupa’nın hak, hukuk, adalet, basın özgürlüğü konusunda Türkiye’ye bakış açısı belli…

    Spor barış, kardeşlik, din, dil, ırk, cinsiyet gözetmediği için pandemi sürecinde atılan adımları beğenmeyen, Türk futboluna siyasetin egemen olduğunu yakinen bilen Avrupa ülkeleri, futbolda şampiyonlar liginin İstanbul’dan alınması konusunda da UEFA’ya tam destek verecektir…

    Avrupa ülkeleri özellikle İngiltere kendi ülkesinin takımlarını ve izin çıkması halinde katılacak taraftarlarının sağlığını riske atmak istemiyor…

    Gelen haberler bu doğrultuda…

    Futbolda, Avrupa futbolunun en büyük kupası olan Şampiyonlar Ligi firnaline ev sahipliği yapmak bir prestijdir…

    Bu prestij elimizden alınacak gibi görünüyor…

    Her alanda olduğu gibi Türkiye futbolda da Avrupa’da yalnızlığa itilmek isteniyor…

    Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul’dan alınması için atılan adımlar da bunun bahanesi…

    Acaba neden…?

    İşte bu sorunun yanıtı iktidarın izlediği politikalarda yatmaktadır…

    Ne diyelim…

    Pandemi bahane…

    Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul’dan alınması için yapılan çalışmalar şahane…

    İngiltere’nin UEFA’ya baskısı sonuç verdiği takdirde futbolda da yalnızlığı yaşayacağız…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Oksijen yerine yalan soluduğumuz bu devir bitecek mi?

    Tezcan Durna[1]

    Son aylarda, acaba yıllarda mı desek, iktidar katından yayılan yalanlar silsilesini gördükçe, duydukça; bu yalanların beceriksizce telif edilmesini midem kalkarak izledikçe, Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde yaptığı yalancılıkla ilgili kadın ve erkek karşılaştırması geliyor aklıma. Dönüp izlediğimde en azından eğlenceli bir şey izlemenin verdiği gülüp eğlenme haliyle nefes alışım bir miktar yerine geliyor. Tabi ki hayat maalesef eğlenceden ibaret olmadığı için, yalanlara dişlerimi gıcırdatarak öfkelenmeye kaldığım yerden devam ediyorum.

    Cem Yılmaz, isabetli bir saptamayla erkeğin zannedildiği ve iddia edildiği gibi yalancı olmadığını belirtiyor. Nedeni de erkeğin yalan söylerken yüzüne gözüne bulaştırması, yani aslında yalan söyleyemediği için sürekli yakalanmasıdır. Zira erkeğin yetiştirilme koşullarından dolayı asla yalana ihtiyacı olmamıştır. Olabildiğine şımartılmış, olabildiğine pohpohlanmış, dilediğini dilediği şekilde yapmış, bu nedenle de çoğu zaman yalana ihtiyaç duymamıştır. Örneğin bir erkek asla bir “kızla beraber olduğunu” ya da kız arkadaş edindiğini ülkenin hangi coğrafyasında olursa olsun ebeveynlerinden saklamak zorunda kalmamıştır. Aksine göğsünü gere gere pek çok taşra kasabasında ve köyünde erkek delikanlı ilk cinsel deneyimini bile böbürlenerek ve bire bin katarak anlatır. Bu doğallık içinde büyüyen erkek elbette pratik kazanmadığı için çoğu zaman eşine ya da sevgilisine ilk söylediği yalanda yakalanır. Çünkü öyle bir beceriyi pratik etmediği için kazanmamıştır. Zaten yalanı yakalandığı zaman da, kendisinin de inanmadığı, haddizatında inanmaya dahi ihtiyaç duymadığı bir başka yalana başvurur; o da yakalanırsa artık seri yalana bağlar. Bu seri yalanların neredeyse hiçbirisinin anlaşılmasının bir bedeli olmaz ona. Bedel ödetilmeye kalkışılınca nasıl deliye döndüğünü ve bedel ödetmeye kalkışan karılarına, sevgililerine neler ettiklerini çok iyi biliyoruz erkeklerin. Erkek yalan söylerken dahi “ben yalan söylüyorum” diye bağırır. Zira gerçekten bilir bu yalanın yalan olduğu anlaşıldığı zaman başına bir şey gelmeyeceğini.

    Kadın öyle mi ya? Hayatta kalmak, cinselliğini keşfetmek, yaşayamasa bile cinselliğini azıcık ucundan tatmak için ne bedeller ödemek zorunda kalır? Elbette bu satırların yazarı erkek olduğu için asla bir kadın kadar iyi anlatamaz. İşin o boyutuna bu nedenle haddim olmadığı için detaylı girmeyeceğim. Sadece kadının neden iyi yalancı olabildiğini yine Cem Yılmaz’dan mülhem şekilde şöyle anlatayım: Bir erkekle duygusal ilişki kuran bir kız çocuğu bu coğrafyanın büyük kentlerinde bile bunu gizli saklı yaşamak zorundadır. Elbette böyle bir ilişkiye ihtiyacı olduğu için, bu ihtiyacını karşılarken bolca yalana ihtiyaç duyar. Yalan söylemek bir nevi onun hayatta kalmak için başvurduğu en önemli araçtır. Bu nedenle de yalan söylemekte ustalaşır, yalanı söyleyebildiği için de asla bu yalan yakalanamaz. Bu nedenle de kadınlar yalancı olarak bilinmez. Neyse bu yalan söyleme konusundaki kadın-erkek farkını daha fazla uzatmanın âlemi yok galiba. Meramım sanırım anlaşılmıştır. Şimdi geleyim Cem Yılmaz’ın bu konuyla ilgili eğlenceli saptamalarının aklıma neden getirdiğine…

    YALAN VE KOMPLO TEORİLERİYLE SİYASAL RETORİĞİ ŞEKİLLENDİRMEK…

    Son zamanlarda alenen, sakınmadan, yalan olduğu ayan beyan ortada olmasına rağmen söylenen yalanlara benzer yalanlar her siyasetçinin söyleyebileceği stratejik hamleler olarak görülebilir. Kaldı ki yalan söylemek insana uzak bir eylem de değildir. Arendt, yalan söylemenin Batıda suç olduğu kanaatinin püriten ahlakı ile yaygınlaştığına dikkat çeker.[2] Kuşkusuz büyük evrensel dinlerde de yalan en büyük günahlardan sayılır. Zira “bu dinlerin tanrısı, nurun ve varoluşun suretidir ve aynı zamanda hakikatin de suretidir.”[3] Ancak hem bu dinlerin hükümleri sürerken hem de modern çağda yalan elbette insanın en hayati gerçeklerinden birisi olmuştur hep. Özellikle de yalan yabancılara karşı kullanılan bir silahtır. Düşman olarak tanımlanan ve karşısında güçlü olunması gereken diğerlerine karşı yalan söylemek, zaman zaman zorunluluk ve hatta erdem halini alabilir. Buna karşılık hakikat, erdemsizlik olarak algılanabilir.[4] AKP iktidarının temsil ettiği Siyasal İslam geleneği, yıllardan beri laik Cumhuriyet rejimi başta olmak üzere muarız olarak belirlediği pek çok kurum ve aktörle ilgili olarak yalan ve komplo teorileriyle siyasal retoriğini şekillendirmiştir. Bu açıdan, bu geleneğin derinlerinde yalan en meşru silahlar arasındadır. Kaldı ki, dönüp dönüp en olmadık sorunların dahi müsebbibi olarak tek parti iktidarının gösterilmesi, bu alttan alta süzülüp gelen yalanların nasıl işlevsel olarak kullanılabildiğini anlatır bize. Ancak eskiden kulaktan kulağa, el altından söylenen yalanların günümüzde neden fütursuzca söylenebildiğinin sırrı AKP’nin, dahası lideri Erdoğan’ın denetlenemez biçimde iktidar gücünü tek elde toplamasında saklıdır.

    AKP otoriterleştikçe ergenlik çağında fütursuzca her istediğini yaşayan, ama ahlaki kurallarla karşılaştığı anda acemice yalanlara başvurarak, yalanları yakalandığında hırçınlaşan bıçkın erkeklere döndü. Kendisini terk etmek isteyen karılarını ya da sevgililerini katleden erkeklerin böylesi bir dönemde ayyuka çıkmasıyla AKP’nin otoriterleşmesi arasında bir bağ olmadığını sanırım artık kimse söyleyemez.

    Yalan, skandal, sansasyon gibi sözcük ve edimler nispeten demokratik toplumlarda bir anlam bulur. Çünkü söylenen şeyin yalan olduğunu açık etmek de açık edilmesi halinde bunun bedelinin ödetilebilmesi de nispeten demokratik rejimlerde mümkündür. Otoriterleşen rejimlerde ise yalanın kendisi bizatihi otoriter yönetimin asli performansı haline gelir. Bu performans otoriter iktidarın devamı için iki yönlü bir işlev görür: Birincisi varlığını zaten her anlamda çaresiz hale gelmiş bir toplumun varlığına borçlu olan otokrat, gerçekleri eğip bükebildiğini, gerçeğe hükmedebildiğini, dilerse istediği gibi halkın gözünün içine baka baka yalan söyleyebildiğini göstermek ister ki bu da bir nevi güç göstergesidir. İkinci olarak yalana bir nevi uyuşturucu gibi bağımlı hale gelmiş kitleye zaman zaman “hakikatimsi” şeyler söyleyerek onu şaşkına çevirebilir ki bu sayede dobra, sözünün eri, gerçekleri ne pahasına olursa olsun söyleyebilen “performansı” ile yine gönüllerde taht kurabilmeyi umar. Hakkını teslim etmek gerek, bunu bir ölçüde başarır da.

    YALAN GEMİSİ SU ALMAYA BAŞLAR

    Elbette her iki şeyi de yapabilmenin sınırları vardır. Hakikat sonrası çağda yalan söylemek o kadar sıradanlaşmıştır ki, yalan söylemeye dair tek ehliyet sahibi otokrat değildir artık. Herkes yalan söylemektedir; üstelik de en büyük yalanlar da bu otokrata en yakınındakiler tarafından söylenmeye başlamıştır. Otokrat kendi yalanlarıyla o kadar meşguldür ve yalan söyleme ehliyetinin tek sahibi kendisi olduğu vehmine o kadar kapılmıştır ki, kendisine söylenen yalanları hiçbir şekilde fark etmez hale gelir. İşte bu, otokratın bindiği yalan gemisinin su almaya başladığı zamanlardır ve geminin su aldığını bu güç sarhoşluğu içinde hiç fark etmez. Merkez Bankası’nın para rezervinin önemli bir kısmının beceriksiz damat bakan tarafından çarçur edildiğini ancak iş işten geçtikten sonra öğrenebilir. Elbette bilinmez, bu rezervler çarçur edilirken belki de haberi vardır. Ama yalanla gerçek artık o kadar birbirine girmiştir ki, hangisinin doğru olduğunu biz fanilerin bilme şansı yoktur. Elbet bir gün öğreneceğiz.

     

    AKP’nin yetkili-etkili isimlerinden birisi, tarihe “burundan pudra şekeri çekerek kafa bulabilen ilk insan” olarak geçen, AKP genel merkezi çalışanlarından bir gençle ilgili sosyal medyada dönen videonun troller tarafından yayıldığını iddia etmiş.[5] Bu iddia da elbette yalan türlerinden birisi olan üste çıkma ve örtmece yollarından birisidir. Keyes’e göre, “yalancılık, cinsel birleşme ve dışkılamadan daha fazla örtmeceye ilham vermiştir.”[6] Ancak insan hala dışkısını örtme konusundan vazgeçmemiş bir varlık. Tabi ki modern pek çok yöntem icat edilmiş bu örtmece için. Ancak otoriterleşen yönetimler, o kadar fütursuzlaşır ki, yalanı örtmek şöyle dursun bir cesaret göstergesi olarak bizzat kendisi sergilemeye başlar. Günümüzde bu sergileme için en ideal mecralar elbette sosyal paylaşım ağlarıdır. Son zamanlarda iktidar katından nemalanarak güçlenen ve bu gücünü görgüsüzce sergilemek arzusunu bastıramayanların “marifetlerinin” tümünün bu sosyal paylaşım ağlarında yayınlanıyor olması, yalanların gizlemek şöyle dursun açıkça sergilenmek istenmesinden kaynaklıdır. Zira özellikle de fotoğrafların paylaşıldığı sosyal ağlar, bizatihi gerçeğin değil sahtenin, hakikatin değil yalanların sergilendiği başlıca mecralar haline geldi. İktidarın gücünü yalanla sergileme arzusuna yenik düşmesi bizatihi kendi sonunu getirmeye aday görünüyor. Ancak elbette yalanlar karşısında öfkeden deliye dönen toplumsal muhalefet sadece buna bel bağlayarak beklememeli. Bunu beklersek Arendt’in işaret ettiği gibi “olgusal hakikatlerin iktidarın saldırılarını savuşturma şansı gerçekten de son derece düşüktür; her zaman için dalaverelerle sadece bir süre için değil, sonsuza dek dünyanın dışına atılma tehlikesi vardır.”[7] Elbette hiç birimizin artık olgusal hakikatlerin sonsuza kadar dünyanın dışına atılmasına tahammülümüz yok ve olmamalı.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    [2] Arendt, Hannah (2017). Geçmişle Gelecek Arasında: Siyasi Düşünce Konulu Sekiz Deneme, 6. Baskı, (çev. Bahadır Sina Şener ve Onur Eylül Kara), İstanbul: İletişim.

    [3] Koyre, Alexandra (2018). “Modern Yalanın Siyasal İşlevi”, içinde Yeni Türkiye Hakikatsiz Siyaset Soylu Yalan, (ed. Betül Yarar, çev. Tuncay Şur), Ankara: Dipnot, ss. 43-57.

    [4] A.g.e., s. 48.

    [5] https://www.gazeteduvar.com.tr/naci-bostancidan-ayvatoglu-tepkisi-kampanyalar-trollerin-isi-haber-1517501 (Erişim tarihi: 29/03/2021).

    [6] Keyes, Ralph (2017). Hakikat Sonrası Çağ: Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma, (çev. Deniz Özçetin), İzmir: Deli Dolu.

    [7] A.g.e., s. 313.