Her gün yeni bir kötü sürprizle bizleri karşılayan gündemin hızına arada sırada yazarak yetişmek mümkün değil. Bir önceki yazıda AKP’nin bir siyasi parti olmaktan çıkıp bir yörünge örgütüne dönüşmesinden, örgüt ve taban olarak yaşadığı çürümenin liderleri üzerindeki etkisinden ve kendilerini nasıl siyasetsiz bıraktığından söz etmiş, ama bu koşullar altında bile, muhalefetin içindeki durum nedeniyle, Erdoğan’ın yapılacak ilk seçimde kazanmaya en yakın isim olduğunu söylemiştim.
O yazıdan bugüne iktidarın iki partisi topluma ve muhalefete tam saha pres uygulamaya devam ediyor. Karşılıklı kötülük değiş tokuşu yapar gibiler; al HDP’yi ver İstanbul Sözleşmesini, al Gergerlioğlu’nu ver Merkez Bankası başkanını, al Gara’yı ver Boğaziçi Üniversitesi’ni, al Korona salgınını ver seçim kanununu…
Bu kötülük silsilesi kime ne kazandırıyor, iktidar ittifakı ortaklarından hangisi daha kazançlı çıkıyor bilmiyorum ama sonuçlarından müteselsil sorumlu oldukları, bu sorumluluğu da açık bir şevkle üstlendikleri bir dönem yaşıyoruz.
Onların yapıp ettiklerini bir tarafa bırakıp muhalefete, muhalif ittifakın mimarı ve lokomotifi olan CHP’nin ne yaptığına odaklanmak, gerektiğinde kıyasıya eleştirmek ve değişim için iktidardan çok güçlü, nitelikli, etkili muhalefetin varlığının önem taşıdığını kendilerine hatırlatmak gerekiyor.
*
“Hepinize iyi akşamlar. Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne bir kayyum rektör atandı.
Hiç kimse istemiyor. Öğrencileri istemiyor. Öğretim üyeleri istemiyor, eski mezunları istemiyor. Zaten çalışacak kişi de bulamıyor. Ama gerginlik artıyor. Çocuklarımıza şiddet uygulanıyor.
Ben bu akşam sevgili öğrencilerimize değil onların anne ve babalarına seslenmek istiyorum. Karşınızda kontrolünü kaybetmiş bir siyasi iktidar var. Gerginlikten besleniyor… ve bizler aklı selim olmak zorundayız. Sağduyulu hareket etmek zorundayız. İktidarın değirmenine su taşımamak zorundayız. Buradan siyasi iktidara açık bir çağrıda bulunuyorum. Türkiye’nin evlatlarını serbest bırakın ve yarattığınız gerginliğe son verin.”
Bu sözler, 2 Şubat günü, akşam saatlerinde Kılıçdaroğlu’nun sosyal medya hesaplarından yayınlanan videonun deşifresi.
Konunun nasıl geliştiğini kısaca hatırlayalım:
2 Ocak 2021 günü Cumhurbaşkanı tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak Melih Bulu’nun atandığına ilişkin karar Resmi Gazetede yayınlandı.
Melih Bulu’nun teamüllere aykırı şekilde Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması akademisyenler ve öğrenciler tarafından büyük tepki gördü. Hızla oluşan kamuoyu bu atamayı kabul etmeyerek Melih Bulu’nun istifasını talep etti.
Bu talep doğrultusunda ilki 4 Ocak’ta okul önünde yüzlerce kişinin katıldığı bir protesto ile başlayıp ay sonuna kadar devam etti. Bir defasında polis “üniversitemizin karar alma mekanizmalarındaki özerkliğine, demokratik ilkelerine, düşünce özgürlüğüne ve seçim yapma iradesine yapılan müdahaleleri kabul etmiyoruz.” diyen öğrenciler içeri giremesin diye üniversitenin kapısını üç adet kelepçeyle kapattı.
Ayın son günlerinde iktidar medyasında, öğrencilerin kurduğu protesto çadırında İslami değerlere hakaret içeren bir afiş bulunduğu iddiasıyla haberler dolaşıma girdi. İktidar kanadında dört bir yandan öğrencilere yapılacak saldırının ideolojik alt yapısı hazırlandı.
30 Ocak günü CHP sözcüsü Faik Öztrak “İnsanlığın mukaddes değerlerine yönelik hiçbir saldırıyı ve aşağılamayı kabul edemeyiz. Bu alçak provokasyonu şiddetle kınıyoruz. Görünen ve görünmeyen sorumlulularının bir an önce ortaya çıkarılmasını bekliyoruz.” açıklamasını yaptı.
1 Şubat günü beklenen saldırı gerçekleşti. Kampüs içinde ve dışında yüzlerce gözaltına ek olarak polisin sessizce kaldırımda yürüyen öğrencileri, “aşağı bak! aşağı bak!” diyerek darp etmesi siyasi iklimin simge görüntülerinden biri olarak arşivlere girdi.
Bu yazı 25 Mart günü yazıldı. Melih Bulu görevinin başında.
Peki “Evlatlara” değil -niyeyse- ailelere seslendiğini söylediği videoda (o çok sevdikleri etiketle soralım) Kılıçdaroğlu ne söyledi? Ailelere “Evladınıza sahip çıkın, olaylara karışmasın, tatsızlık çıkmasın”dan başka ne akıl verdi? Konuşmada herhangi bir sahip çıkma, güçlü bir karşı duruş, moral verici bir destek hissedebildiniz mi?
Boğaziçili öğrenciler ve akademisyenler için konu kapanmış değil. Akademisyenler direnişlerinin 12. haftasında sırtlarını 59. defa rektörlük binasına dönerek konuyu gündemde tutmaya devam ediyor.
Kılıçdaroğlu ise, belki sonrasında birkaç kere daha “Bulu istifa etmeli” manasına gelecek bir iki kelam etmişse de esasen konuyu kendisi ve partisi için yayınladığı video ile 2 Şubat akşamı kapatmış oldu.
Bu videonun neden yayınladığını anlayabildiniz mi?
*
Boğaziçi Üniversitesi konusu sadece bir örnek elbette… Ama CHP için tüm gündemi ayrı ayrı ele almaya gerek yok, her konuda üç aşağı beş yukarı aynı davranıyor.
Son olarak Kılıçdaroğlu, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konusunda da benzer bir video yayınlayarak, abartılı el kol hareketleriyle, bu kez kadınlara akıl vererek, ne yapmaları gerektiğini anlattı. Zaten yıllardır çok ileri bir cephede sıcak çatışmanın içinde tek başlarına varlık mücadelesi veren kadınlara…
CHP’de bazı partililerin sahada kendini paraladığı görülüyor, bazı vekillerin kendi uzmanlıkları ile ısrarlı şekilde çabaladıkları izleniyor, genel başkanın arada bir saman alevi gibi parlayıp sönüşü görülüyor, ama bir bütün olarak CHP stratejiden yoksun, iddia içermeyen, umut taşımayan, bir ana fikre dayanmayan siyaset yapma şeklinden vazgeçemiyor.
Önceleri stratejik disiplinden kopuk, gelişi güzel, dağınık, laf-ı güzaflara dayalı bu siyaset yapma biçiminin CHP’nin, kendini “zaten devletin ta kendisi” gibi görme zannıyla, genlerinde taşıdığı bir iş yapış şekli olduğu şeklinde bir gözlemim vardı.
Bugün ise ülkede ağır bir ekonomik tablo altında, pek çok kesime yönelik gerçekten katlanılması çok zor, bunaltıcı bir baskı dönemi yaşanırken ve muhalif partiler için arayıp da bulunamayacak kadar çok “malzeme” varken, iktidarın tam saha presi karşısında ‘ender gelişen Osasuna atakları’ gibi arada bir de olsa etkili çıkışları olsa da koskoca bir parti nasıl bu kadar hareketsiz tutulabiliyor diye soruyorum.*
Bu kadarının ancak özel bir çabayla olabileceğini, dünya yansa hasırı yanmazlardan oluşan, partinin siyasetinde de belirleyici olan kimi isimlerin ve parti içi imparatorluların partiyi bu noktada tutmak için gösterdiği özel çaba harcadığını düşünmeden edemiyor insan.
Şunu da giderek daha fazla insandan duymaya başladım: “CHP neden Cumhur İttifakında değil? Çünkü kabul edilmiyor. Karşıda başka bir ittifakın başındayken AKP ve MHP’nin işlerine daha çok yarıyor.”
Acaba sahiden de CHP ister miydi, yerli ve milli bir cephenin içinde kutsalların savaşında “kılıç” oynatmayı?
Bu spekülatif bir yakıştırma elbette ama kritik bir gerçeğe işaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun “iktidarın değirmenine su taşımama” gerekçesiyle izlediği bu “içeriksiz siyaset” ile Türkiye’yi geleceğe taşıyabilme fırsatını teptiği gerçeğine…
Üstelik, bir süredir siyasi kaslarını iyice ısıtmış şekilde oyuna bir an önce girmek için saha kenarında bir Meral Hanım beklerken…
* Osasuna, İspanya futbol ligi La Liga’da ve bazen de alt liglerde, genellikle orta sıralarda mücadele eden Bask bölgesi şehirlerinden Pamplona’yı temsil eden bir futbol kulübü. 2000’li yıllarda büyük rakiplerine karşı disiplinli savunma ve arada bir atağa çıkarak gol bulmasıyla kök söktürmüştü. “Ender gelişen Osasuna ataklarından biri” deyişi bu maçları anlatan spikerlerden dilimize yadigar kaldı.
Yazar Hakkında
Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.
Bir yanıt yazın