Etiket: #Kılıçdaroğlu

  • Dinbazlık ve Dilbazlık Artık Çalışmıyor mu?

    Rahman Özçelik henüz 22 yaşındaydı. Bartın’da yaşamını yitiren madencilerdendi. AKP kurulurken doğmuştu, iktidarının zirvesindeyken maden politikalarıyla yarattığı bir cehennemde öldü.

    Cenaze namazında Erdoğan: “Şu anda musallada bulunan Rahman kardeşimizi Hakk’a uğurluyoruz. Rabbimize hamdolsun ki kendileri inşallah şehadet makamına ulaşmak suretiyle Rabbimizin sevgili habibine komşu oluyorlar. Tabii bu işin bir güzel yanı daha var, o da bütün aile gerek eş gerek baba, anne hepsi kendileriyle inşallah haşr-u cem olacaklar.” diyordu.

    Bir başka örnek; yine maden sahasındaki konuşmadan: “Bizim ocaklarımızın içinde Amasra Kömür İşletmeleri en ileri imkanlara sahip olmasına rağmen, birileri dalga geçebilir ama biz kader planına inanmış insanlarız. Kader planına inandığımız için bunun dünü, bugünü, yarını olmayacaktır. Bunlar her zaman olacaktır.”

    Bastığı yer dilbazlık, sıçradığı yer dinbazlık.

    (12 Eylül darbesinin hemen akabinde Evren’in açıklamalarında ekonomiye değinmesi “absürtlüğü” gibi tersten bir okumayla) Erdoğan’ın Bartın’da yaşanan felaketin ardından dile getirdiği cümleler de bunun göstergesi:

    “… Soma’da biliyorsunuz çok uzun sürdü. Ama burada 24 saati bile bulmadan hamdolsun 41 şehidimize ulaştık”.

    Bununla övünür Erdoğan.

    Beis görmez. Sıçrayıp geldiği yere tutunmak mühim. Kırıp döktükleri, yakıp yıktıkları teferruat. Şecaat arz ederken sirkatin söylemek huyudur.

    İslamcılar iki şeyde mahirdir: dinbazlık ve dilbazlık. Özellikle yirmi yıldır süren İslamcı tahakkümün ve AKP rejiminin her alanında bunu görmeniz mümkün. Dahası son zamanlarda CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun takındıkları tavır, tutumlar ve yaptıkları açıklama karşısında verilen tepkiler de bu ikilikten ayrı değil. Ancak artık bunda ne kadar başarılılar bunu düşünmek gerekir.

    Erdoğan’ın şu sözlerine bakın: “Sizlerden şu hususta vatandaşlarımızı mutlaka ikna etmenizi istiyorum; Türkiye bir süredir çok ciddi sınamalardan geçmekte midir? Evet, geçmektedir. Bu sınamaların milletimizin hayatına yansıyan olumsuzlukları var mıdır? Evet, vardır. Ülkemizin önündeki zorlukların ve insanımızın yaşadığı sorunların çözümü mümkün müdür? Evet, mümkündür. Peki, Türkiye’de bu çözümü sağlayacak tek yürütme temsilcisi biz, tek siyasi parti AK Parti, tek ittifak Cumhur İttifakı mıdır? Evet, öyledir.”

    Bu cümleler dinbazlık ve dilbazlıktan payını almış mıdır, evet.

    Ancak işe yarar mı? Sanmam…

    BAŞÖRTÜSÜ DİNBAZLIĞI: GÖLGENDE BANA DA YER VER

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüyle helalleşme temalı videosu Erdoğan’ın yukarıdaki cümlelerini getirdi peşi sıra. Ertesi gün Ömer Çelik’in Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısını işaret eden “Hak ve özgürlükler mücadelesinin öncü siyasi hareketi biziz. Mücadele ettik, bedel ödedik, geri adım atmadık. Cumhurbaşkanımızın açıklamaları, hak ve özgürlükler mücadelemizin tarihine atılmış çok güçlü bir imza olacaktır” cümleleri de aynı membadan.

    Açıklamaları ve Anayasa restini görenler -haklı bir telaşla- Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan yine tarihi bir “pas” aldığını ve fileleri yine havalandıracağını düşündüler; ancak ben onlardan değilim.

    Videoyu izlediğimde de öyle olmadığını düşünüyordum Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini dinlediğimde de.

    Yarattığı yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvetçi ağı buna engel.

    Erdoğan’ın sevdiği siyaseti yapmaya müsait havanın doğduğunu falan da düşünmüyorum. Yukarıdaki sözleri Erdoğan’ın kudretini değil acziyetini gösteriyor çünkü.

    İşsizlik, yoksulluk ve kötü ekonominin sorumlusunun yine dinbazlık ve dilbazlığa sığınarak ne kadar biçare kaldığını gösteriyor.

    Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırdığı düşünülen konuşmada, Erdoğan’ın dinbazlık konusunda yeni bir şey söylemediğini aksine bizim büyük yoksulluğumuzu dilbazlıkla örtmeye çalıştığını gösteriyor.

    Çöken kitlesine hamasetle moral aşılamaya çalıştığını gösteriyor.

    Evet, sağcılık böyledir. Dinbazdır ve dilbazdır. İkisi de eş zamanlı çalıştığında iktidar olur. Biri teklediğinde, hayat birini boşa düşürdüğünde acz içinde kıvranır.

    Erdoğan kıvranıyor.

    Erdoğan ikna edilecek; cehalet, kötü yönetim ve sermaye odaklı ekonomi tercihinin açlıkla, yoksullukla “sınadığı” vatandaşlar yarattığının idrakinde.

    Ama bir halkı tüketen ihtişamlı iktidarının tükendiğinin de idrakinde…

    O tükenirken ve tüketirken muhalif cephede de işler pek yolunda sayılmaz.

    Burada asıl seslendiğim CHP.

    Sağa cevap sağda aranıyor…

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı karşısında Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu’nu koymanın özü de bu sağcılıktan kaynaklanıyor.

    Buradan hareketle temel dayanaklarımdan biri -bütün eleştirileri de yaparak- Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki yalnızlığı üzerine…

    Bu, hem kadro hem de ideolojik formasyon açısından böyle. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun üzerine uymayan bir sağcılık ve dindarlık elbisesi giy(dir)me çabası hakim.

    Bu durum kadrolarının hem entelektüel derinliğini oluşturamamış olmasından kaynaklanıyor hem de bu yetersizlikleri, ülkeyi tekelinde gören sağcılığa, iktidar yolu sağcılıktan geçer ön kabulüne değin gidiyor.

    CHP, bu kolaycılığa yapışmış vaziyette.

    Diğer taraftan aşırı dinciliğin alternatifi dincilik, aşırı sağcılığın alternatifi sağcılık değil, eleştirileri de bazı açılardan sorunlu.

    Şöyle ki; Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları bütünüyle yersiz, boş ve öyle söylendiği gibi zamansız ve kendi tarihini, temelini dinamitleyecek türden şeyler değil.

    CHP liderinin her söylediği, yaptığı her şey tartışmaya açıktır zaten. Ancak ondan neoliberalizme savaş sözlerini sınıf esasında etmesini beklemek de temelsiz değil mi?

    Nihayetinde karşımızda bu beklentileri söylemsel düzeyde bile karşılayamayacak bir isim ve parti yok mu?

    İslamcı sermaye yerine seküler sermayeyi destekleyen bir anlayıştan bahsediyoruz… Burada ön plana çıkan burjuvazinin “kendi suretinde bir dünya var etmesi” elbette.

    Ancak bir yönüyle de Erdoğan rejimi ülkeye öyle bir yirmi yıl yaşattı ki asgari eşitlik, demokrasi, adalet ve özgürlükleri konuşan bir Kılıçdaroğlu da kimseye yetmiyor şu an; bence temel sorun biraz da bu.

    Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, güvence altına alma meselesi elbette sorunlu; takmama özgürlüğü adına bir güvence olmadan, başörtüsünü güvence meselesi yapmak nereden bakılırsa bakılsın gerici bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak bu çıkışı siyaseten olmasa da iletişim açısından yerinde bulmuştum. Çünkü kendi görünürlüğünü yeniden sağladığı bir yönü var.

    Akşener’in ve İyi Partililerin çıkışları; kendi partililerin anlamsız açıklamaları, Erdoğan’ın presi, kamuoyu şirketlerinin araştırma sonuçları, savrulan ülke gündemi altında kalan adaylığında başörtüsü açıklaması, omzundaki tozu silkip yola devam hareketiydi ve bence gündemi yeniden belirleme kudretini gösterdi.

    MEVZU SINIFSAL

    Yine de Kılıçdaroğlu’nun her çıkışı bizi bir yüzleşmeyle baş başa bırakıyor: Bizim bugün verili iktidardan kurtulmamızın şifreleri sağcılaşmakta mı; yoksa Erdoğan’ın kendine göre inşa ettiği dindarlıkta mı?

    Erdoğan rejimini kendine göre hizaya getiren bambaşka bir İslamcılık olduğunu anlamak için işaretler var.

    Şu motivasyonları görmemiz gerekiyor:

    Bu ülkede aşı karşıtı miting yapıldı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılan süreç, tarikat ve cemaatlerin baskısıyla cami minberlerinden örgütlendi. Son birkaç ayda yirmiden fazla festival, konser, sanat etkinliği iptal edildi.

    Bu ülkede LGBTİ+ karşıtı miting yapıldı, İslamcılar çalan müziği susturdu.

    Bunları yaptıran temel şey neydi? Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi; hepsi mi?

    Her seferinde sağa çekmek, kültüre, dine veya mezheplere sıkıştıran bir açıdan seslenmek en nihayetinde sınıflı toplum yapısını, yoksulluğu ve daha da büyüyen yıkıntıyı perdelemekten başka bir işe yaramıyor.

    Bunların temelinde yatan ana mevzunun ekonomi olduğunu da görmek, söylemek de gerekiyor. Ama o görev de bize düşüyor.

    Bakınız önemli bir yasa olan sansür yasası Meclis’ten geçti ve sadece 70 AKP milletvekili yetti. Yüz küsur CHP milletvekilinden sadece 40’ı oradaydı… Ama CHP tarafından güncelerce “sansüre hayır” borazanı çalındı. Ardından genel başkan bir tweet atarak özrü kabahatinden büyük bir durum yarattı ve her halükarda yasa geçecekti demeye getirdi. Bu bir teslimiyet, ikiyüzlülük değilse nedir?

    Büyük bir felaket yaşandı ve Bartın’da 41 madenci resmen katledildi. CHP ise “maden şehitleri” dedi, rahmet diledi…

    Kaldı ki CHP aylar önceki ekonomi açılımlarını da “nas”la değerlendirmişti.

    Başörtüsü çıkışı bunlardan daha ileride değil ki…

    Sürekli bir teolojik açıklamalar merakı bir yana, laiklik bu ülkede gömüleli çok oldu. Şimdi CHP’nin yaptığı bunu kanırtmak… Birçoğunda Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisini de görmüştük.

    Mesele her zaman dönüp dolaşıp içi boşalmış kavramlarla buluşuyor. Sanıyor musunuz AKP’yi iktidar yapan İslamcıların demokrasi ve insan hakları talepleriydi… Elbette ekonomik düzenin ta kendisiydi.

    Erdoğan 90’ların sonundaki yoksulluğun ve yolsuzluğun üzerinde yükseldi. Neoliberalizmin esaslarını yekpare halde iktidara taşıdı.

    İslamcılar Erdoğan’ın eliyle, AKP aracılığıyla piyasayla bütünleşti; ne adil düzen iddiası kaldı ne de Batı’nın “kötülüğü”… Özelleştirmeler çağını bütün ihtişamıyla yaşadılar, yaşattılar. Sefasını sürüyorlar.

    Ama yine her seferinde madun, mağrur oldukları şeyler buldular…

    Temel hak ve özgürlük meselesi İslamcılığın ajandasındaki bir mızrak ucu sadece.

    Onu kullanarak her şeyi aşarlar, acıtırlar, kanırtıp, kanatırlar…

    İslamcıların derdi, ne şartta olursa olsun iktidar olmak ve iktidarda kalmak. Bunun için her türlü çürümeye rağmen, dine ya da yasaya uydurma, kılıf bulma gibi işlerde ellerine su dökülmez.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaat liderleri, şirket sahibi bakanlar… bunun için en açık göstergelerdir. Yaşadığımıza yabancılaşıyoruz, halbuki her şey apaçık karşımızda. Bu da İslamcıların marifeti.

    Takiyye her zaman çalışsın isterler…

    İş cinayetlerini, yoksulluğu, yokluğu fıtrat ve kaderle açıklamak neresinden bakarsanız bakın devrime yetmiyorsa, çıldırmak için yeterlidir. Bunun bir ucunu “maden şehitleri” diyen CHP tutmaktadır. İdeolojik tuzakların bir parçasıdır; salt ve vahşi gerçeği örtmekten başka bir şey değildir.

    Tıpkı başörtüsünü sahaya sürmek gibi. Tıpkı LGBTİ+’lara yönelik insanlığa aykırı girişimleri desteklemek gibi. Tıpkı çevreyi, hayvanları… her şeyi itinayla katletmek gibi. Tıpkı kadınlar ve aile meselesini dine sıkıştırmak gibi. Tıpkı iş cinayetlerini kadere, fıtrata bağlamak gibi…

    Bu sağcılığın ta kendisi ve ekonomik düzenden de bağımsız değil. Bir ucu burjuva demokrasisinde ise, diğer ucu İslamcı yönetimlere, neo-faşizme kadar uzanan bir hat.

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, AKP’nin ve CHP’nin buradan hareketle kadınları politikaya yeniden konu etme çabası, LGBTİ+ düşmanlığı ve her seferinde İslamcıların hedefi olması… Bu, Avrupa’daki sağcılıktan da beslenen bir süreç. Orban seçim propagandasını homofobi üzerine kurdu, Ukrayna’daki neo-naziler malum, İtalya’daki seçimlerde sağ ittifak bir faşisti başbakan yaptı…İspanya’da, İsveç’te, Polonya’da durum farksız.

    Türkiye’de bu ırkçılıktan/ faşizmden ağzı sulanan Özdağ’lar var.

    Aralarında bir süreklilik ilişkisi bulunuyor ve bunu kuran ekonomik gerçeklikse, gizleyen de merkezi gerçeklikten sapma oluyor.

    Marks kapitalizm için: ”…proleteryanın kanını ve beyninin iliğini sömürüp sermayenin simya kazanına atan bir vampire dönüşmüştür.” diyor.

    Siyasetin ve mücadele pratiğinin merkezi şaşarsa bütün tuzaklar bütün sağcıların en sevdikleri olarak da devam ediyor.

    Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi, hepsi mi? Nasıl ifade ederseniz edin, yaşadığımız gerçek sağın bütün veçhelerinin insana ve onurlu yaşama düşman olduğudur. Erdoğan’da bile çalışmayan dinbazlığın Kılıçdaroğlu için geçer akçe olacağı bir hayal.

    Dilerim ki Kılıçdaroğlu bunu geç olmadan görür.

  • Zehirli kimlikler ülkesinde siyasetsiz siyaset

    12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonraki Özal’lı yıllar. Alevi kimliğinde hafiften kıpırdanmaların başladığı yıllar aynı zamanda. Benim doğup büyüdüğüm Tekke Köyü’nde bulunan Tekke’nin/Dergâhın dernekleşerek faaliyetlerine başlaması bu kıpırdanış alametleri arasında sayılabilir ki bu da aynı yıllara denk gelir. Her ne kadar bu faaliyetler aleni bir biçimde yürütülmeye başlanmış olsa da, aynı yıllarda hala Alevi olduğunun kamusal olarak bilinir olmasından korkunun devam ettiği de yıllar. Köyün sözü dinlenir, bilgisine itibar edilir ve sohbeti tatlı kişilerinden Hatıp namlı kişi aynı zamanda benim halamın eşiydi. Hatıp namı O’nun benim rahle-i tedrisinden geçtiğim köyün imamı Durali Hoca’dan önce köye fahri olarak İmamlık ve Hatiplik yapmış olmasından geliyordu. Rivayet odur ki, kendisini ilme vermiş, inanmış bir Hatip olarak devletten maaş almamış. Maaş almamasının nedeni sahiden de inanmış olmasından mı, yoksa o zamanlar devletin her köy imamına maaş bağlama kuralının olmamasından mı kaynaklıdır bilinmez ama sahiden de ilmi kuvvetliydi. En azından bana o zamanlar öyle görünürdü. Bir yandan Sünni inancının akaidine uygun olarak bir süreliğine de olsa imam ve hatiplik yapmış olsa da, Kur’an’ın lafzi/zahiri anlamından ziyade batıni[1] anlamına ermeye çalışırdı. Batın anlamına yönelik anlattığı pek çok meseli hayal meyal anımsarım ama bir şeyi hiç unutmam: Kendisini dinlerken çocuk denecek yaşta olmama rağmen, her karşılaşmamızda büyük bir ciddiyetle anlatırdı anlattıklarını. Ne var ki, her anlattığı hakikat ya da meselden sonra, mutlaka “girdiğin ortamlarda Alevi-Bektaşi olduğunu hemen açık etme, önce ortamı tart, sonra kendini açık et!” diyerek uyarırdı.

    Bu uyarıyı Hatıp Dedenin her sözüne sonsuz itimadı olan babamdan da sıklıkla duydum yıllarca. Ne var ki, coğrafya kaderdir, Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü yüzlerce yıllık bir Tekke’dir ve bu köyde doğup büyümüş olan birisinin kendisini saklamasının imkân ve ihtimali yoktur. Bu gerçeği elbette bilmez değillerdi hem babam hem de Hatıp Dede. Bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, yine de bu uyarıyı sıklıkla tekrar etmelerinin nedeni, bir farkındalığa işaret etmekti. Zira bu uyarının ardından, kendilerine bazı ortamlarda söylenen “yakışıksız”[2] lafları nasıl bertaraf ettiklerine dair gurur verici örnekler gelirdi. Bu örnekler, sıklıkla rivayete dayanırdı. İşte kimliği oluşturan, kökleştiren, kemikleştiren ve bu kimliğe “neliğini” veren diğer kimlikleri dışarı atan rivayetler bunlar. Tuhaf olan şuydu: Bir yandan içinde yaşadıkları toplumun hegemonik Sünni mezhebinin gazabından korkup, diğer yandan bu mezhebin mensupları karşısında kendi kimliklerinin göğsünü gererek savunulmasını salık veriyorlardı. Bu paradoksal gibi görünen duruma bir paradoks daha ekliyordu babam sıklıkla. Mezhebinden dolayı dışlandığı, dışlanma ihtimalini sürekli akılda tuttuğu bir ülke için bana “vatanına milletine hayırlı evlat ol”mamı salık veriyordu. Elbette bu tavsiye bana o zamanlar sıradan görünüyordu, ancak geçmişe şimdiki deneyim, bilgi ve birikimimle baktığım zaman bunun nasıl bir patalojik özne bilinci olduğunun iyice ayırdına varıyorum. Zira seni tanımayan, seni sürekli dışlayan, inancını aşağılayan Sünni inancının hâkim olduğu bir ülkeye nasıl bir fayda sağlayabilirdin? Elbette bu bir yandan da var olma ve kendin olarak var kalma savaşıydı. Aleviler-Bektaşiler yüzyıllardan beri bu toplumun içinde bu paradoksal savaşı vermeye devam ediyorlar.

    ‘POLİSE TAŞ ATAN ÇOCUKLAR’ SÖYLEMİ VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

    Bana özellikle Batı Anadolu Alevi-Bektaşilerinin yaşadığı bir paradoks daha ziyadesiyle anlaşılmaz gelmiştir hep. Bunu olabildiğince açık bir biçimde aktarabilmem için yine doğup büyüdüğüm köyümde bir yakın akrabamla aramda geçen tartışmadan örnek vermem gerekiyor. Tarihler bu defa 2000’li yılların ortaları. Sanırım 2006 yılının yaz ayları. 15 Şubat 2006’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünde Cizre’de yapılan eylemlerde çocukların polise taş atması sonucunda Türkiye ana akım medyası toplumun diline yeni bir klişe kazandırmıştı: “Polise taş atan çocuklar”.[3] Bu klişe yerli yersiz Güneydoğu’da ortaya çıkan her benzer olay için uzunca süre kullanıldı. Elbette bu klişe aynı zamanda devletin resmi ideolojisine yerleşmiş “Kürt sorunu” söylemini ve Kürt düşmanlığını da meşrulaştıran temel araçlardan birisi olarak da kullanıldı. Sanırım bu olaylarla ilgili olarak çocukların bir şekilde anlayışla karşılanması gerektiğini, çocukların bu türde çatışmalı olaylarda en masum taraf olduğunu anlatmaya çalışırken, amca diye hitap ettiğim yakın akrabamız aklımı ve vicdanımı dumur eden bir tepkiyle karşılık vermişti bu yorumuma: “Bunların üzerine çoluk çocuk demeden atom bombası atmak lazım”. Olabildiğince serinkanlı kalmaya çalışarak, bu devletin resmi ideolojisinin temel ötekilerinden birisi olarak, yıllarca ayrımcılığa uğramış, anadilinde konuşmasına izin verilmemiş bir etnik gruba yönelik bu düşmanca tavrı anlamakta güçlük çektiğimi anlatmaya çalıştım. Ama nafile, bir türlü anlatmayı başaramadım. Tartıştığım halim selim, ilk bakışta ensesine vur al ekmeğini görünümündeki kişiyi bu denli canavarca hislerle söz konusu etnik gruba çoluk çocuk demeden düşman eden nedir acaba diye kendi kendime sordum hep. Bahse konu kişinin görünürdeki savunusu “Onların” vatanı bölmek için terör eylemleri yapıyor olmasıydı. Bu nedenle, bu emellerini çocuklarına da aktardıkları için, çoluk çocuk katledilmelerinde bir beis yoktu. Kendileri (yani Aleviler ise) hep dışlandıkları halde, hiçbir zaman ayrı bir devlet kurma, yani devletin bütünlüğünü bozma girişiminde bulunmamışlardı. Ama sadakat duydukları devletin derinlerindeki güçler Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da kendi soydaşlarının katledilmesi için organizasyonlar düzenlemişler; devletin yüzeyindeki güçler ise bu katliamlara seyirci kalmışlar ne gam. Devlettir, ne yaptıysa vardır bir hikmet.

    TÜRK KİMLİĞİNİ KEMİKLEŞTİRMEK VE DÜŞMANLAŞTIRMAK…

    Etnik kökeni Türk, mezhebi Alevi-Bektaşi olan bir kişinin yaşadığı tüm ayrımcılıklara rağmen, aynı ayrımcılıkları deneyimlemiş ve deneyimlemeye devam eden farklı bir etnik kimliğe karşı hissettiği düşmanlığı bugün ancak tek bir şekilde anlamlandırabiliyorum: Toksik milliyetçilik. Milliyetçilik modern bir ideoloji. Monarşilerin bileşenleri olan farklı toplulukları millet çatısı altında birleştiren ve bu çerçevede yeni devletler oluşturan modern bir ideoloji. Bu çerçevede, topluluk onuru emperyalist güçlerin işgaliyle örselenmiş bir Türk etnik kimliğinin yeniden özgüven kazanabilmesi ve dağınık bir halklar topluluğundan homojen bir ulus yaratmak için mistik denebilecek bir tine ihtiyaç duyulmuştur. Bu mistik tini güçlendirecek, topluluğun özgüvenini yükseltecek, içinde yaşadığı coğrafyayı ve coğrafyanın mensuplarını “muasır medeniyetler seviyesine” yükseltecek olumlu özelliklerin bu topluluğa atfedilmesi de normal. Zira insan denilen canlıyı ve onun mensup olduğu topluluğu bir ideale inandırmazsanız çabucak dağılabilir. Ancak kuruluşundan günümüze oluşturulmuş bir Türk kimliğini kemikleştirebilmek ve toplum içindeki bütün sınıfsal farkları bu kimlik altında eritebilmeye çalışırken, bu kimlik toplumun bütün farklı unsurlarına yönelen düşmanlıklar tarafından da zehirlenmiştir. Bu zehri bünyesinde biriktiren Türk kimliği bugün toksik bir milliyetçilikle maluldür. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir yandan “Türk övün çalış güven” derken diğer yandan “yurtta sulh cihanda sulh” demesinin başlıca nedeni belki de, bir yandan milli onuru güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da ulusal ve uluslararası alanda düşmanlıkları azaltmaya çalışmaktı. Ancak bunun günümüzde çok da tutmadığını görüyoruz. Ulusal onur artık övünülecek bir şey kalmadığı için sadece düşmanlığa dayanır hale gelmiştir. Zira ulusu oluşturan yurttaşlar her geçen gün ülkelerinden umudunu kesmektedir.

    Türkiye toplumunun başat iki kimliğinden birisi Türklükse diğeri de Sünni Müslümanlıktır. Sünni Müslümanlık paradoksal bir biçimde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse resmi dinidir. Zira bu resmi dinin resmi tebliğcisi Anayasal olarak kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Sünni Müslümanlık, bir yandan devletin resmi anayasal kuruluşu tarafından sevk ve idare edilirken, diğer yandan bu dine mensup kitleler tarafından kimlik olarak sahiplenilmiştir. Buna kimlik dememin nedeni, dinin inanılan ve tanrıyla kul arasında vuku bulan bir şey olmaktan uzun zamandır çıkmış olmasıdır. Bütün kimlikler gibi, korku, düşmanlık ve husumet üzerinden kurulmuştur bu kimliğin temeli. Bu kimliğe göre Müslüman olmayan bütün inananlar düşmandır; en iyi ihtimalle Müslüman olarak kabul edilmeyenlerin varlığından, inanış biçiminden, örf-adetlerinden, ritüellerinden sakınılması hatta bunların yaşanmasının fiilen engellenmesi gerekir. Zira bu inanışın gereğidir. Bu Sünni Müslümanlık kimliğini artık Tanrı ve Tanrının yarattığına inanılan canlılara karşı sevgi değil, bilakis düşmanlık ve korku beslemektedir. Bu korku ve düşmanlık bu kimliği de ağır bir şekilde uzun zamandır zehirlemektedir. Bu zehrin dozunu var olan iktidar kişisel çıkarları, ikbali ve istikbalini garantiye almak için dilediği gibi ayarlamaktadır. Dilediğine zındık, dilediğine kâfir, dilediğine sapkın diyerek Sünni Müslümanlığın çerçevesini sevgi ve diğerkâmlıkla değil de, husumetle sınırlamaktadır. Bu elbette sadece bugünün iktidarının uyguladığı bir şey değildir. Ancak bugünün iktidarını öncekilerden ayıran en temel fark, Sünni Müslümanlığın “sevgi dini” olduğunu iddia eden içeriden hiçbir sesin neredeyse kalmamış olmasıdır. Eskiden “Müslümanlık sevgi dinidir” diye iddia ederek tebliğde bulunmaya kalkışabilecek istisnai cemaat ya da tarikat liderleri var olabilirken, şimdi Sünni Müslümanlığı tanımlayan çerçeveyi de iktidarın tek temsilcisi haline gelmiş olan kişi ve onun bendeleri çizmektedir. Sünni Müslümanlık, artık bu toplumu ciddi şekilde zehirleyen iki temel toksik kimlik haline gelmiştir ve bu koşullar altında toplumsal alandaki siyaset Sünni Müslümanlık ve Türklük kimlikleri tarafından ağır şekilde zehirlendiği için imkânsız hale gelmiştir. Toplum siyasetsiz siyaset yapmaya çalışan politikacıların kuyruğuna takılmış, geleceğini ve sahici hikâyelerini aramaktadır. Bu koşullar altında yeni hikâyeler bulmanın imkânı kalmamıştır.

    KILIÇDAROĞLU’NUN CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI NE ANLAMA GELİYOR?

    Bütün bu ahval ve şerait altında Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası Cumhurbaşkanı adaylığı ve olası seçilmesi, Türkiye toplumunu yıllardan beri zehirleyen, toplumun içinde farklı kimliklerin yeşermesini engelleyen, hatta dünyayla, doğayla kurduğu ilişki biçimleri ve normları nedeniyle doğanın, ekosistemin, yaşam kültürlerinin de çoraklaşmasına yol açan baskın ve zehirli Türklük ve Müslümanlık kimliğinden arınması için tarihi bir fırsattır. Bu tarihi fırsat aynı zamanda da, uzunca zamandır kimlik siyasetleri nedeniyle zedelenmiş olan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin yeniden tesis edilmesi için de kullanılabilir. Zira uzun yıllar Alevi-Kürt kimlikli bir yurttaş olarak uyruğuna anayasal olarak bağlı olduğu bir devlete hem bürokrat hem siyasetçi olarak hizmet etmiş bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olmasının kimliğinden dolayı neredeyse imkânsız olduğunu iddia etmenin ne ahlaki ne de hukuki olarak uygun olmadığını da ispat edecektir Kılıçdaroğlu’nun adaylığı. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun aday olmaması gerektiğini savunanlar memleket gerçeklerinden, ülkenin içine düşürüldüğü kutuplaşma çukurundan dem vuruyorlar. Ancak siyaset, değişim, geniş halk kitlelerine umut veren yeni hikâyeler yaratabilmek biraz da cesaret işidir. Yıllardan beri CHP ve Kılıçdaroğlu yeterince cesur davranmamakla suçlandı durdu. Bu tarihsel kırılma noktasında Kılıçdaroğlu’nun adaylığının desteklenmesi hem bir cesaret örneği, hem de meram edilen güçlendirilmiş parlamenter demokrasinin temelinde yatan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin de yeniden tahkim edilmesi için tarihsel bir fırsattır. Bazen bütün iddialar karşısında şu cesur çıkışı yapmak, içine düştüğümüz karanlığı aydınlatmak için yakılan bir ilk mum işlevi görebilir: “Velev ki Alevi’yim, velev ki Kürd’üm, velev ki Ermeni’yim, velev ki Rum’um, velev ki eşcinselim… Ben bu ülkenin hakları anayasa tarafından garanti altına alınmış eşit bir yurttaşıyım. Benim kim ya da ne olduğumdan SANA NE!”

    [1] Sünni inancının dışındaki heterodoks mezheplerin bazıları, Kur’an’ın içinde derin anlamı sakladığını düşünür. Görünürdeki, lafzi-zahiri anlamı asıl anlamı değildir. Batın (gizil) anlamı kavrayabilmek için özellikle Bektaşilikte, Melamilikte, Batınilikte aşılması gereken dört kapı vardır. Bunlar, Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapılarıdır. Konuyla ilgili başlangıç düzeyinde bilgi için bkz. İsmet Zeki Eyuboğlu (1990). Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar ve Mezhepler Tarihi, İstanbul: Der Yayınları

    [2] “Mum söndü”, “Alevinin kestiği-pişirdiği yenmez” gibi klişeler bilinen en yaygın yakışıksız yakıştırmalardır.

    [3] Konuyla ilgili olarak detaylı bir inceleme için şu kaynağa başvurulabilir: Tezcan Durna ve Çağla Kubilay (2010). “Basının Şiddeti: Siyasal Gösterilerde ‘Polise Taş Atan Çocuklar Örneği”, SBF Dergisi, 65(3).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluk…

    İdeoloji, kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkiler, gündelik yaşam, kültürel hayat… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.

    Ancak ideolojiler de krize girer. Hegemonya sarsılır. Politik güç dengeleri kaymaya başlar, belirli kırılmalar kendini gösterir.

    Üstelik hem iktidarıyla hem muhalefetiyle…

    Toplum için yıkıcı süreçlere yenileri ekleniyor ve kritik dönemeçler beliriyor. Hegemonya, ideoloji ve politik güç ilişkileri bağlamını dikkate almak bu sebepten dolayı da önemli. Ne tek başına ekonomiyi alabiliyoruz ne de siyasal öğeleri; çünkü ikisi arasındaki ilişki şu an bizim için oldukça belirleyici.

    İslamcılık söylem ve eylem düzeyinde hakim ideoloji. Muhalefet karşısına bir alternatifle çıkmaya çalışıyor veya çıktığını düşünüyor. Bu süreç başlangıçta sol/sosyalist çevre bazında gerekli desteği görmemiş olsa da bazı gerçekleri örtmemeli.

    Bu yeni hal ilk etapta AKP’nin yalpalamasına sebep olmuş görünüyor ve çeşit çeşit “saçmalama” biçimlerine dönüşüyor.

    Diğer taraftan laik bir ittifakın güçlenme ihtimali önemli.

    Tabi burada güçlenip güçlenemeyeceği belirsiz ve ittifak içerisinde yer alan İslamcılar ilk göze çarpan nokta olabilir.

    Böyle bir durumda Bennett’in sözlerini hatırlamak iyidir: “Eğer halkın bilinçliliği, büyük ölçüde yönetim yapısının tutumları belirleyen durumları nasıl etkilediğine bağlı ise, yönetimin halkın bilinçliliği ölçüsünde demokratik olabileceğini ileri sürmenin bir anlamı yoktur.”

    Zira 6 genel başkanın toplantısı ve 28 Şubat’ta açıklama yapacakları her ne ise ondan demokrasi beklemek de Millet İttifakı’nın da Kılıçdaroğlu’nun söylediği “demokrasi vaadini” ortaya koymasını beklemek de hakkımız…

    Buradan demokrasi mi, etkin bir siyasi liberalizm mi çıkacağını çok değil, bir haftaya göreceğiz.

    Ama asıl vaat edilen parlamenter sisteme dönüş gerçekleşecek, onu biliyoruz.

    İlk toplantıdan, yeni bir merkez sağ çizgisini var etme meselesi göze çarpıyor. Vardan yok etmenin mümkün olduğunu gördük de yoktan var etme gibi bir beklenti neredeyse imkânsız.

    Kurdukları stratejiden veya planlardan, solcu olarak umutlanmak çok da mümkün değil ama. Yeni bir ideolojik dönüşüm beliriyormuş gibi görünse de 2002 sonrası AKP ile demokrasinin gelmeyeceği nasıl açıktıysa; yuvarlak masadakilerin bir kısmının AKP’den olma, bir kısmının etkisinden sıyrılamayan partiler olduğu düşünüldüğünde, aynı şey Millet İttifakı’nın hegemonize etmeye çalıştığı yeni süreç için de geçerli olacaktır. Burada temayüz mücadelesi var, iktidarı parça parça elde etmeye çalışan bir hareketlenme var. Ama verili ideolojik alana bir “isyan borusu” yok.

    İsyan borusu, ancak ezilen, sömürülen, şiddete, haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayan toplumsal kesimlerin siyasal özneye dönüşmesiyle oluşacak. Demokrasi de ancak buradan çıkacak.

    Evet, belki laik bir cephe olarak güçlensinler beklentisi var ama bu taktiksel bir beklenti; nihayetinde Millet İttifakı da piyasaya tabii ve masadakilerin çoğunluğunun sebeb-i hilkati olan ideolojik akıldan ayrılamaz.

    Egemen ideoloji dünyaya kendi gözünden baktırabilme uğraşı veriyor yıllardır, hegemonyası bizde İslamcılığa hizmet etti ve alternatif olarak beliren bu 6 genel başkanın çıkışı neye hizmet edecek?

    İlk göze çarpan Erdoğan rejimini restore etmek gibi…

    Jessop’un “Hegemonya, normal olarak, hegemonik sınıfın (ve fraksiyonların) kısa-vadeli çıkarlarının feda edilmesini ve projenin ardında seferber edilen diğer toplumsal güçlere tavizler verilmesini de kapsamaktadır” sözü belki bizim için yazının bu noktasında biraz zihin açıcı olur.

    AKP’nin söylemlerindeki yalpalamasını izlemek, ideolojik varoluşuna ve var olma mücadelesine ilişkin büyük bir sergi…

    Muhalefet karşısında ve aslında en önemlisi toplumsal çözülüş, yoksulluk, yoksunluk gibi bir dizi problem karşısında ne kadar etkili olduğuna dair önemli ispatlar taşıyor.

    AKP söylemi elbette üç beş tuhaf açıklamaya indirgenemez ama o tuhaf açıklamalar genele dair önemli fikirler sunuyor. Ekonomiden, siyasete, sosyolojik saptamalardan, tarihsel çöküşe giden bir hezeyan hali var şu an.

    Bakanı ayrı, bürokratı ayrı, milletvekili ayrı, yöneticisi ayrı, yandaş medyası ayrı bir kafa karışıklığı içinde.

    Kâh elektrik faturasıyla kâh işçi eylemleriyle, kâh dış politika acziyle kimi zaman acıklı, kimi zaman komik sayılabilecek şeyler; ama nihayetinde inandıkları şeyler üzerine söylemek istediklerinden sapıyorlar veya tükenişin somutlaşmasını yaşıyorlar.

    Bu durum uzun soluklu iktidarlara özgü genel bir durum mudur; yoksa siyasal İslam’ın neoliberalizmle bütünleşik ilkel bir sürümünü mü yaşıyoruz insan sormadan edemiyor…

    Yeliz ismiyle maruf Ahmet Hamdi Çamlı’dan Süleyman Soylu’nun açıklamalarından AKP iktidarı çatırdamaya başlarken, kendi yerine bir şey koymanın telaşında bile hissetmeyen; aksine en az onlar kadar tuhaf açıklamalara sahip Erdoğan’a; masa ayaklı grup toplantısında söyledikleriyle Bahçeli’nin eşlik ettiği “biz bunları hak edecek ne yaptık” dedirten siyasal dünyamızın yeni evresi neresi, çözme telaşına düşüyoruz…

    Siste kaybolmuş bir gemiyi andıran ülkenin kaderinde kayalıklara çarpıp parçalanmak mı var göreceğiz. Dahası mürettebattan ne yaptığını bilen birileri olduğu iddiasındaki 6 genel başkanın 28 Şubat’ı da ayrı merak konusu…

    Bu yeni hal gemideki olası bir egemenlik savaşı kuşkusuz…

    Ama tüm bunlar belirirken kaçamadığımız şey ideolojik ve ekonomik gerçekler. Bir taraftan diyor ki Erdoğan “Türkiye, vatandaşları can ve mal güvenliği endişesi taşımayan huzur özlemi ve gelecek kaygısıyla yanıp tutuşmayan bir ülkedir. İstihdamı ile insanların çalışacak iş sıkıntısı çekmediği bir ülkedir”; diğer taraftan “Aynı gemide olduğumuza, ülkenin kazancından hep birlikte istifade ettiğimize göre külfetine de beraberce katlanacağız”.

    Geçen hafta Bülent Turan kriz olduğunu kabul etmişti, bu hafta da Erdoğan tarafından kabul edildi, gemi batıyor…

    Ama telaş mı, kibir mi, karşı tarafı küçültmek mi veya sahip oldukları ideolojinin doğası mı anlamak güçleşiyor veya hepsi birbirine karışıyor.

    Binali Yıldırım artan elektrik faturalarının ardında kuraklık ve doğalgaz fiyatlarının etkili olduğunu söylüyor, Çamlı zamlarda CHP’yi işaretliyor, Soylu ise tartışmayı göğe çıkarıyor ve “biz kendimiz yapmıyoruz, biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır’ı, üçleyerek söylüyor. Adeta ,“Münker ve nekir”e kafa tutuyorlar.

    Ama bu baş döndürücü tuhaflıklar, bu rejim ideologluğu gerçekliği saklayamaz. Ve halk “yine bizden kurtuluş murad ediyor” söylemi de bundan ayrı düşünülemez.

    6 genel başkanın toplantısına dair Erdoğan’ın açıklamaları sadece CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu hedefliyor veya başka bir konuda bütün okları Ekrem İmamoğlu’na döndürüyor. Bir yönüyle diğerlerini yok sayma, küçük görme tavrı diğer yönüyle söz konusu her iki CHP’li ismin rakip olma potansiyelini öne çıkıyor.

    Dönüşüm kaçınılmaz, “liderlik” değişimi yaşanacak.

    Kılıçdaroğlu’nun da şu an bir liderlik inşası içinde olduğu açık. Böyle bir inşaya dahil olma, toplantı tarihi olarak 28 Şubat seçimi, Bilkent Otel’in yer olarak belirlenişi, diğer beşi tarafından Kılıçdaroğlu’na bırakılan sağcılık ve sağın sembollerle bütünleşik siyasetinden yaratılan siyasi pozisyon vs… tipik simgesel iktidar hamleleri.

    Basit görünebilir ama sembollerin önemli noktası ideolojiye hizmet etmesi ve simgesel sistemlerin, tahakkümün ve sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesi gibi toplumsal işlevleri yerine getirmesi. Toplumsal cinsiyet kodlarından, yeme içme alışkanlıklarına kadar yaşamsal pratikler ve tüm ideolojik yükleriyle birlikte bir anlamlandırma ve yeniden üretme çabası bu yolla kurulmaya çalışılıyor.

    Büyük bir ideolojik kuşatım kıskacında, karmaşık olgular silsilesinin şekillendiği bir dönemle yüz yüzeyiz…

    Türkiye toplumunun bir bunalım sırasında ideolojik olarak ne kadar bilinçli ve tutarlı olduğuna ilişkin tartışma, siyaset erbabının ve siyasi kutupların her zaman konusu olmuştur.

    Erdoğan iktidarının 20 yıl boyunca hükümet etme sorunlarıyla her karşılaştığı durumda özellikle -2015 sonrası dikkate alındığında- somut tek bir sonuca varılır.

    “Bayrak altında toplan” olarak ifade edilebilecek, işe yarayan bir durum sürekli yaratılmış ve tüm kriz anlarında kısa ya da uzun süreli bunalım süreçlerinde bazen zor da kullanılarak bir kamuoyu oluşturulmasında kararlı davranıldığı ortaya çıkmıştır.

    Bu durum onun popülaritesinin sürekli artmasa bile diri tutulmasına katkı sunmuş, bu da iktidarının sürekliliğinin önemli bir direngi noktasını oluşturmuştur.

    Ancak bu yıkılıyor, şu an işlemiyor.

    Artık açlık ve yoksulluk adeta distopik düzeyde ve duygusal/dini karşılıkla, imgelerle ötelenemiyor, toplum bu imgeleri yıkıyor. 6 genel başkan veya diğerleri Erdoğan karşısında rakip sayılabilir ancak asıl rakibi açlık ve yoksulluktur.

    Zaten Turgut Uyar, bunu dizelerinde bahsi geçen herkesten önce var etmişti:

    “gülü çiğdemi filan bırak

    sardunyayı karidesi filan bırak

    acıyı ve ölümleri bırak

    oy pusulalarını ve seçimleri bırak

    evet

    seçimleri özellikle bırak

    çünkü açlık çoğunluktadır.”

  • Siyasi partiler ne anlatıyor? (2) Kılıçdaroğlu’nun kendiyle imtihanı

    Her gün yeni bir kötü sürprizle bizleri karşılayan gündemin hızına arada sırada yazarak yetişmek mümkün değil. Bir önceki yazıda AKP’nin bir siyasi parti olmaktan çıkıp bir yörünge örgütüne dönüşmesinden, örgüt ve taban olarak yaşadığı çürümenin liderleri üzerindeki etkisinden ve kendilerini nasıl siyasetsiz bıraktığından söz etmiş, ama bu koşullar altında bile, muhalefetin içindeki durum nedeniyle, Erdoğan’ın yapılacak ilk seçimde kazanmaya en yakın isim olduğunu söylemiştim.

    O yazıdan bugüne iktidarın iki partisi topluma ve muhalefete tam saha pres uygulamaya devam ediyor. Karşılıklı kötülük değiş tokuşu yapar gibiler; al HDP’yi ver İstanbul Sözleşmesini, al Gergerlioğlu’nu ver Merkez Bankası başkanını, al Gara’yı ver Boğaziçi Üniversitesi’ni, al Korona salgınını ver seçim kanununu…

    Bu kötülük silsilesi kime ne kazandırıyor, iktidar ittifakı ortaklarından hangisi daha kazançlı çıkıyor bilmiyorum ama sonuçlarından müteselsil sorumlu oldukları, bu sorumluluğu da açık bir şevkle üstlendikleri bir dönem yaşıyoruz.

    Onların yapıp ettiklerini bir tarafa bırakıp muhalefete, muhalif ittifakın mimarı ve lokomotifi olan CHP’nin ne yaptığına odaklanmak, gerektiğinde kıyasıya eleştirmek ve değişim için iktidardan çok güçlü, nitelikli, etkili muhalefetin varlığının önem taşıdığını kendilerine hatırlatmak gerekiyor.

    *

    “Hepinize iyi akşamlar. Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne bir kayyum rektör atandı.

    Hiç kimse istemiyor. Öğrencileri istemiyor. Öğretim üyeleri istemiyor, eski mezunları istemiyor. Zaten çalışacak kişi de bulamıyor. Ama gerginlik artıyor. Çocuklarımıza şiddet uygulanıyor.

    Ben bu akşam sevgili öğrencilerimize değil onların anne ve babalarına seslenmek istiyorum. Karşınızda kontrolünü kaybetmiş bir siyasi iktidar var. Gerginlikten besleniyor… ve bizler aklı selim olmak zorundayız. Sağduyulu hareket etmek zorundayız. İktidarın değirmenine su taşımamak zorundayız. Buradan siyasi iktidara açık bir çağrıda bulunuyorum. Türkiye’nin evlatlarını serbest bırakın ve yarattığınız gerginliğe son verin.”

    Bu sözler, 2 Şubat günü, akşam saatlerinde Kılıçdaroğlu’nun sosyal medya hesaplarından yayınlanan videonun deşifresi.

    Konunun nasıl geliştiğini kısaca hatırlayalım:

    2 Ocak 2021 günü Cumhurbaşkanı tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak Melih Bulu’nun atandığına ilişkin karar Resmi Gazetede yayınlandı.

    Melih Bulu’nun teamüllere aykırı şekilde Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması akademisyenler ve öğrenciler tarafından büyük tepki gördü. Hızla oluşan kamuoyu bu atamayı kabul etmeyerek Melih Bulu’nun istifasını talep etti.

    Bu talep doğrultusunda ilki 4 Ocak’ta okul önünde yüzlerce kişinin katıldığı bir protesto ile başlayıp ay sonuna kadar devam etti. Bir defasında polis “üniversitemizin karar alma mekanizmalarındaki özerkliğine, demokratik ilkelerine, düşünce özgürlüğüne ve seçim yapma iradesine yapılan müdahaleleri kabul etmiyoruz.” diyen öğrenciler içeri giremesin diye üniversitenin kapısını üç adet kelepçeyle kapattı.

    Ayın son günlerinde iktidar medyasında, öğrencilerin kurduğu protesto çadırında İslami değerlere hakaret içeren bir afiş bulunduğu iddiasıyla haberler dolaşıma girdi. İktidar kanadında dört bir yandan öğrencilere yapılacak saldırının ideolojik alt yapısı hazırlandı.

    30 Ocak günü CHP sözcüsü Faik Öztrak “İnsanlığın mukaddes değerlerine yönelik hiçbir saldırıyı ve aşağılamayı kabul edemeyiz. Bu alçak provokasyonu şiddetle kınıyoruz. Görünen ve görünmeyen sorumlulularının bir an önce ortaya çıkarılmasını bekliyoruz.” açıklamasını yaptı.

    1 Şubat günü beklenen saldırı gerçekleşti. Kampüs içinde ve dışında yüzlerce gözaltına ek olarak polisin sessizce kaldırımda yürüyen öğrencileri, “aşağı bak! aşağı bak!” diyerek darp etmesi siyasi iklimin simge görüntülerinden biri olarak arşivlere girdi.

    Bu yazı 25 Mart günü yazıldı. Melih Bulu görevinin başında.

    Peki “Evlatlara” değil -niyeyse- ailelere seslendiğini söylediği videoda (o çok sevdikleri etiketle soralım) Kılıçdaroğlu ne söyledi? Ailelere “Evladınıza sahip çıkın, olaylara karışmasın, tatsızlık çıkmasın”dan başka ne akıl verdi? Konuşmada herhangi bir sahip çıkma, güçlü bir karşı duruş, moral verici bir destek hissedebildiniz mi?

    Boğaziçili öğrenciler ve akademisyenler için konu kapanmış değil. Akademisyenler direnişlerinin 12. haftasında sırtlarını 59. defa rektörlük binasına dönerek konuyu gündemde tutmaya devam ediyor.

    Kılıçdaroğlu ise, belki sonrasında birkaç kere daha “Bulu istifa etmeli” manasına gelecek bir iki kelam etmişse de esasen konuyu kendisi ve partisi için yayınladığı video ile 2 Şubat akşamı kapatmış oldu.

    Bu videonun neden yayınladığını anlayabildiniz mi?

    *

    Boğaziçi Üniversitesi konusu sadece bir örnek elbette… Ama CHP için tüm gündemi ayrı ayrı ele almaya gerek yok, her konuda üç aşağı beş yukarı aynı davranıyor.

    Son olarak Kılıçdaroğlu, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konusunda da benzer bir video yayınlayarak, abartılı el kol hareketleriyle, bu kez kadınlara akıl vererek, ne yapmaları gerektiğini anlattı. Zaten yıllardır çok ileri bir cephede sıcak çatışmanın içinde tek başlarına varlık mücadelesi veren kadınlara…

    CHP’de bazı partililerin sahada kendini paraladığı görülüyor, bazı vekillerin kendi uzmanlıkları ile ısrarlı şekilde çabaladıkları izleniyor, genel başkanın arada bir saman alevi gibi parlayıp sönüşü görülüyor, ama bir bütün olarak CHP stratejiden yoksun, iddia içermeyen, umut taşımayan, bir ana fikre dayanmayan siyaset yapma şeklinden vazgeçemiyor.

    Önceleri stratejik disiplinden kopuk, gelişi güzel, dağınık, laf-ı güzaflara dayalı bu siyaset yapma biçiminin CHP’nin, kendini “zaten devletin ta kendisi” gibi görme zannıyla, genlerinde taşıdığı bir iş yapış şekli olduğu şeklinde bir gözlemim vardı.

    Bugün ise ülkede ağır bir ekonomik tablo altında, pek çok kesime yönelik gerçekten katlanılması çok zor, bunaltıcı bir baskı dönemi yaşanırken ve muhalif partiler için arayıp da bulunamayacak kadar çok “malzeme” varken, iktidarın tam saha presi karşısında ‘ender gelişen Osasuna atakları’ gibi arada bir de olsa etkili çıkışları olsa da koskoca bir parti nasıl bu kadar hareketsiz tutulabiliyor diye soruyorum.*

    Bu kadarının ancak özel bir çabayla olabileceğini, dünya yansa hasırı yanmazlardan oluşan, partinin siyasetinde de belirleyici olan kimi isimlerin ve parti içi imparatorluların partiyi bu noktada tutmak için gösterdiği özel çaba harcadığını düşünmeden edemiyor insan.

    Şunu da giderek daha fazla insandan duymaya başladım: “CHP neden Cumhur İttifakında değil? Çünkü kabul edilmiyor. Karşıda başka bir ittifakın başındayken AKP ve MHP’nin işlerine daha çok yarıyor.”

    Acaba sahiden de CHP ister miydi, yerli ve milli bir cephenin içinde kutsalların savaşında “kılıç” oynatmayı?

    Bu spekülatif bir yakıştırma elbette ama kritik bir gerçeğe işaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun “iktidarın değirmenine su taşımama” gerekçesiyle izlediği bu “içeriksiz siyaset” ile Türkiye’yi geleceğe taşıyabilme fırsatını teptiği gerçeğine…

    Üstelik, bir süredir siyasi kaslarını iyice ısıtmış şekilde oyuna bir an önce girmek için saha kenarında bir Meral Hanım beklerken…

    * Osasuna, İspanya futbol ligi La Liga’da ve bazen de alt liglerde, genellikle orta sıralarda mücadele eden Bask bölgesi şehirlerinden Pamplona’yı temsil eden bir futbol kulübü. 2000’li yıllarda büyük rakiplerine karşı disiplinli savunma ve arada bir atağa çıkarak gol bulmasıyla kök söktürmüştü. “Ender gelişen Osasuna ataklarından biri” deyişi bu maçları anlatan spikerlerden dilimize yadigar kaldı.

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.