Yazar: Salih Cem

  • Siyasi partiler ne anlatıyor? (3) Akşener’in ‘makul’ arayışı

    Erken veya zamanında yapılacak ilk seçimde yeni bir döneme geçmeye hazırlanan Türkiye’de siyasetin çehresi de farklılaşmaya başladı.

    Çok partili sisteme geçiş sonrası siyasette solun ve sağın iki ana temsilcisi haline gelen Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti geleneklerinin taşıyıcıları Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan gibi siyasi tarihimizin önemli isimleri uzunca bir döneme damga vurmalarına rağmen geleceğe devamlılığı olan, güçlü, tutarlı, kurumsal bir siyasi gelenek bırakamadan bu dünyadan göçüp gittiler.

    12 Eylül 1980’e kadar bu isimlerle temsil olunan siyasal hatların darbe sonrası siyasal yaşamda çok da sadık takipçileri oluşmadı. Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi figürler 2000’li yıllara kadar siyasetin önde gelen aktörleri olsa da hiçbir zaman kendi başlarına belirgin bir siyasi pozisyonu temsil etme gücüne sahip olamadılar. Zaten arka planda siyasi varlıklarını devam ettiren Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş de bu “yeni” isimleri hiçbir zaman kendilerinin devamcısı olarak benimsemedi.

    1990’larda, neden iki rakip parti olduklarını hiçbir zaman anlayamadığım ANAP ve DYP, siyaseti domine ederken, bir yandan da “Milli Görüş” hattında, Refah Partisi’nin siyasi yükselişi ile yeni isimler parlamaya başladı. 1996’daki Susurluk kazası sonrası, Türkiye’nin en karanlık ve siyasi dejenerasyonunun zirve yaptığı dönemlerinden birinde Mehmet Ağar’dan İçişleri Bakanlığı koltuğunu devralan Meral Akşener, bu yıllarda parlayan isimlerden biriydi.

    Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’u kazandığı 1994 yerel seçimlerinde Akşener de DYP’nin Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayıydı. Bu tarihsel çakışma, aşağı yukarı aynı yaşlarda olan bu iki ismi inişli çıkışlı yollardan bugünlere kadar taşıdı.

    2020’nin Aralık ayında Ruşen Çakır’a verdiği röportajda kendini “makulün peşinde” bir siyasetçi olarak tanımlayan Meral Hanım’ın siyasi kariyerinde ilginç bir nokta dikkat çekiyor. Akşener, belirgin bir siyasi hatta yürümek yerine, sanki sürekli bir arayışın temsilciliğini yapmış gibi…

    Belediye Başkan Adayı olarak siyasete başladığı 1994 yılından sadece iki yıl sonra kendisini İçişleri Bakanlığı koltuğunda gördüğümüz Meral Hanım’ın, bilinen ve hiç saklamadığı ülkücü kimliğine rağmen Türkeş’in partisi MHP yerine, dönemin yükselen değeri DYP’yi seçmiş olması da belki yine kendine göre “makulü arayışı” nedeniyleydi.

    DYP’nin baraj altında kaldığı 2002 seçimleri öncesi partisinden ayrılarak, o sıralarda bir başka siyasi kopuşun temsilcileri Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’la AKP’nin kuruluş aşamasında bulunması da kendisinin yeni bir arayışıydı.

    Aradığını bulamayıp kısa sürede AKP’nin kuruluş sürecinden ayrılması ve dönüp dolaşıp yıllar sonra MHP kapısından içeri girmesi de bir başka arayışa işaret ediyordu.

    Ve nihayet, aday gösterilmediği Kasım 2015 seçimleri sonrası Mecliste dördüncü parti konumuna inen MHP’nin lideri Bahçeli’ye rakip olarak ortaya çıkışı, Bahçeli’nin iktidarla iş birliğine yönelen yeni siyasi pozisyonu ve partiden tasfiye edilişi sonrası kendi partisini kuran Akşener, yeni bir makulün peşine düşmüştü.

    Cumhurbaşkanı adaylığı sürecinin ardından değişen siyaset dengeleri, Akşener’in yolunu CHP lideri Kılıçdaroğlu ile kesiştirdi. Kemal Bey ile yakaladığı “ortak anlayış” bir ittifak sürecinin de başlamasını ve bugünlere kadar gelmesini sağladı. İttifakın, siyasi söylem ve ideolojik duruş bakımından belirleyen tarafı gibi görünen Akşener, partisi anketlerde henüz görünmezken dahi etkili bir varlık göstererek öne çıktı.

    CHP tarafından, tabiri caiz ise fazla çıkıntılık yapmadan, “diğerleriyle aynılaşma” olarak yorumlanan ittifak süreci, Meral Hanım için ise tam tersine, farklılıklarıyla öne çıkma, kendini gösterme, var etme süreci için inanılmaz bir kolaylaştırıcı oldu.

    Siyasi pozisyonunu bir yandan ülkücülükten transfer ettiği “yerli ve milli” olma ile “milletin derdine ortak olma” arasında merkezde bir yere oturmaya çalışan Meral Hanım, uzun bir süre bir yandan da parti içi sorunlarla uğraşarak, sıradan bir performansla ilerledi.

    Daha önce “ne deve ne kuş”* olarak tanımladığım bu dönemin ardından kimi zaman ittifak ortağı CHP’den daha net, daha cesur, daha açık bir siyaset dili oluşturmaya başladı.

    Siyasi iletişimin olmazsa olmazı, basit, samimi ve doğrudan olma ilkesini sahada büyük bir başarıyla uygulamaya başladı. Siyaset vitrinine, aslında hiç de yeni bir isim olmamasına rağmen kendini yeni, çiçeği burnunda, fark yaratan bir isim olarak konumlanmayı başardı.

    Çoğu siyasetçi için aslında hiç de gerekmemesine rağmen, yine de laf olsun diye yapılan esnaf ziyaretleri ile dikkatleri çekti. Yeni ve genç bir dil yaratarak sosyal medyayla arasını hoş tutabildi. Parti grup konuşmalarında kürsüyü “millete” bırakma fikriyle farlılık yarattı.

    Diğer yandan konuşmalarına yansıyan “kıvırmadan” konuşan üslup, dobra siyasetçi algısını pekiştirdi. Konuşmalarında Erdoğan’ın yanı sıra sıklıkla Bahçeli ve Perinçek isimlerini bir arada anarak eleştiren tek figür olarak dikkat çekmeyi başardı.

    Farklı araştırma kuruluşları tarafından açıklanan anketlerde de yükselişe geçtiği gözlenen Meral Hanım, kısa süre önce iktidarın ittifak arasında çatlak yaratmak üzere kendilerini zorladığı konularda da etkili çıkışlar yaparak bu operasyonları boşa çıkarma becerisi gösterdi. Gara operasyonu ve İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konularındaki net çıkışları siyasi pozisyonundaki stratejik değişimin belirgin işaretleri gibiydi.

    Ne var ki Türkiye’nin konuları işsizlik, ekonomi ve esnafın sorunlarından ibaret değil.

    İktidar için Gezi direnişi ile başlayan çalkantılı süreç, toplumsal yapının ve siyasetin ihtiyaçlarını belirgin şekilde açığa çıkardı. Ülkenin ezeli demokratik sorunları her alanda giderek derinleşirken iktidarın tırmandırdığı kutuplaştırma siyasetine bu sorunları görmezden gelerek cevap vermek yeterli olmuyor.

    Nitekim muhalif olmak büyük sermayeyle de karşı karşıya gelmeyi gerektiren sendikal sorunlar, kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde yürüttüğü mücadele, Kürt sorunu ekseninde çözüm bekleyen konular gibi farklı alanlarda da net, açık ve kapsayıcı olmayı gerektiriyor.

    Meral Hanım’ın, özellikle de ittifak ortağı Kemal Bey’in sıklıkla ter döktüğü “HDP sınavından” kendisi de geçmek zorunda kaldığında, konuyu görmezden gelme politikası izlediğini görüyoruz. HDP’li belediyelere kayyum atanırken, dokunulmazlık dosyaları yağmur gibi yağarken, parti kapatma davası açılırken, Akşener, tüm olan biteni kılı kıpırdamadan izledi. Son olarak HDP Milletvekili Gergerlioğlu’na yaşatılanlarla ilgili tek bir cümle kurmamayı tercih etti.

    Oysa Selahattin Demirtaş’ın bir süre önce yeni siyaset dili kapsamında ifade ettiği “eşiyle birlikte bir sabah Meral Hanım’ın kapısını çalarak kahvaltı yapma” sözleri karşısında biraz yalpalasa da bu örtülü daveti, kendisinden beklenebilecek kadar sert bir karşılık vermeden geçiştiren de aynı Akşener’di.

    Kadına yönelik şiddet alanında sesini yükseltirken, LGBTİ bireylere yönelik hak ihlalleri veya şiddete karşı kayıtsız kalan; esnafın derdi ile hemhal olurken sendikal mücadelenin demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili kısmına mesafeli duran; Gara operasyonunda yaşananlarla ilgili hesap sorarken bir yandan Andımız konusunu birinci siyaset gündemi yapan bir Akşener…

    Geçtiğimiz hafta da 104 emekli amiralin yayınladığı bildiri konusunda yaptığı, darbeciliği çağrıştırdığı gerekçesiyle sert “zevzeklik” çıkışı ile aynı konu çerçevesinde yine sert şekilde, “siyaset yapmayı siyasetçilere bırakma” çağrısı arasındaki demokratik uçurumu görmekten uzak bir Akşener izledik.

    İçişleri Bakanlığı döneminde içinde yer aldığı siyasi organizasyondan devraldığı bagaj ve kendi ideolojik geçmişi, iktidar için Meral Hanım’ın yumuşak karnı olarak görülüyor. Bunu bilen iktidar da ısrarla aynı yerden vurmaya devam ediyor.

    Meral Hanım, kendi partisiyle birlikte kişisel becerisi, izlediği sokak siyaseti ve kendi geleneğinden olmayan seçmenlerin teveccühü ile önemli bir aşamayı geride bıraktı. Artık bundan sonrasında gerçekten nasıl ilerlemek istediğine karar verme zamanı. Kendisinin ve içinde yer aldığı ittifakın doğal sınırlarını, nereye kadar ilerleyeceğini, “tehlikeli sularda” alacağı siyasi tutum belirleyecek.

    Her şeyi” geride bırakıp Türkiye’nin demokratik çoğulcu kazanımlarını artırmak için kilit bir rol üstlenebilir ve çalışabilir; ki seçmen de yerel seçimlerde verdiği destekle “her şeyi” geride bırakmaya hazır olduğunu gösterdi. Ya da muhalefette mücadele vermek yerine, tıpkı Bahçeli gibi, iktidarı onunla iş birliği yaparak “ele geçirme” stratejisine de manevra yapabilir.

    Hangi yola yönelirse yönelsin, demokrasimizin yakıcı ve derin sorunlarını daha fazla görmezden gelerek, yok sayarak, göz yumarak daha fazla ilerlemesi, ilerlese dahi Türkiye’nin yarasına merhem olması mümkün görünmüyor. Bu, ne yapacağı belli olmayan, tekinsiz siyasetçi izlenimi, seçmende de orta vadede ikircikli bir tutuma yol açacaktır.

    Meral Hanım, artık kendi kariyeri için de belki de bu son dönemeçte arayışlarına bir son vererek geçmişin değil geleceğin değerlerini temsil etme cesareti gösterebilirse, büyük bir iş başarmış olacak.

    Ya da başaramayacak ve kendisiyle birlikte 90’lı yılların tüm siyasi figürleri için de değişim vakti iyice yaklaşacak.

    * https://medyaport.net/2021/01/18/hakikat-sonrasi-simulasyonu/

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • Siyasi partiler ne anlatıyor? (2) Kılıçdaroğlu’nun kendiyle imtihanı

    Her gün yeni bir kötü sürprizle bizleri karşılayan gündemin hızına arada sırada yazarak yetişmek mümkün değil. Bir önceki yazıda AKP’nin bir siyasi parti olmaktan çıkıp bir yörünge örgütüne dönüşmesinden, örgüt ve taban olarak yaşadığı çürümenin liderleri üzerindeki etkisinden ve kendilerini nasıl siyasetsiz bıraktığından söz etmiş, ama bu koşullar altında bile, muhalefetin içindeki durum nedeniyle, Erdoğan’ın yapılacak ilk seçimde kazanmaya en yakın isim olduğunu söylemiştim.

    O yazıdan bugüne iktidarın iki partisi topluma ve muhalefete tam saha pres uygulamaya devam ediyor. Karşılıklı kötülük değiş tokuşu yapar gibiler; al HDP’yi ver İstanbul Sözleşmesini, al Gergerlioğlu’nu ver Merkez Bankası başkanını, al Gara’yı ver Boğaziçi Üniversitesi’ni, al Korona salgınını ver seçim kanununu…

    Bu kötülük silsilesi kime ne kazandırıyor, iktidar ittifakı ortaklarından hangisi daha kazançlı çıkıyor bilmiyorum ama sonuçlarından müteselsil sorumlu oldukları, bu sorumluluğu da açık bir şevkle üstlendikleri bir dönem yaşıyoruz.

    Onların yapıp ettiklerini bir tarafa bırakıp muhalefete, muhalif ittifakın mimarı ve lokomotifi olan CHP’nin ne yaptığına odaklanmak, gerektiğinde kıyasıya eleştirmek ve değişim için iktidardan çok güçlü, nitelikli, etkili muhalefetin varlığının önem taşıdığını kendilerine hatırlatmak gerekiyor.

    *

    Hepinize iyi akşamlar. Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne bir kayyum rektör atandı.

    Hiç kimse istemiyor. Öğrencileri istemiyor. Öğretim üyeleri istemiyor, eski mezunları istemiyor. Zaten çalışacak kişi de bulamıyor. Ama gerginlik artıyor. Çocuklarımıza şiddet uygulanıyor.

    Ben bu akşam sevgili öğrencilerimize değil onların anne ve babalarına seslenmek istiyorum. Karşınızda kontrolünü kaybetmiş bir siyasi iktidar var. Gerginlikten besleniyor… ve bizler aklı selim olmak zorundayız. Sağduyulu hareket etmek zorundayız. İktidarın değirmenine su taşımamak zorundayız. Buradan siyasi iktidara açık bir çağrıda bulunuyorum. Türkiye’nin evlatlarını serbest bırakın ve yarattığınız gerginliğe son verin.”

    Bu sözler, 2 Şubat günü, akşam saatlerinde Kılıçdaroğlu’nun sosyal medya hesaplarından yayınlanan videonun deşifresi.

    Konunun nasıl geliştiğini kısaca hatırlayalım:

    2 Ocak 2021 günü Cumhurbaşkanı tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak Melih Bulu’nun atandığına ilişkin karar Resmi Gazetede yayınlandı.

    Melih Bulu’nun teamüllere aykırı şekilde Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması akademisyenler ve öğrenciler tarafından büyük tepki gördü. Hızla oluşan kamuoyu bu atamayı kabul etmeyerek Melih Bulu’nun istifasını talep etti.

    Bu talep doğrultusunda ilki 4 Ocak’ta okul önünde yüzlerce kişinin katıldığı bir protesto ile başlayıp ay sonuna kadar devam etti. Bir defasında polis “üniversitemizin karar alma mekanizmalarındaki özerkliğine, demokratik ilkelerine, düşünce özgürlüğüne ve seçim yapma iradesine yapılan müdahaleleri kabul etmiyoruz.” diyen öğrenciler içeri giremesin diye üniversitenin kapısını üç adet kelepçeyle kapattı.

    Ayın son günlerinde iktidar medyasında, öğrencilerin kurduğu protesto çadırında İslami değerlere hakaret içeren bir afiş bulunduğu iddiasıyla haberler dolaşıma girdi. İktidar kanadında dört bir yandan öğrencilere yapılacak saldırının ideolojik alt yapısı hazırlandı.

    30 Ocak günü CHP sözcüsü Faik Öztrak “İnsanlığın mukaddes değerlerine yönelik hiçbir saldırıyı ve aşağılamayı kabul edemeyiz. Bu alçak provokasyonu şiddetle kınıyoruz. Görünen ve görünmeyen sorumlulularının bir an önce ortaya çıkarılmasını bekliyoruz.” açıklamasını yaptı.

    1 Şubat günü beklenen saldırı gerçekleşti. Kampüs içinde ve dışında yüzlerce gözaltına ek olarak polisin sessizce kaldırımda yürüyen öğrencileri, “aşağı bak! aşağı bak!” diyerek darp etmesi siyasi iklimin simge görüntülerinden biri olarak arşivlere girdi.

    Bu yazı 25 Mart günü yazıldı. Melih Bulu görevinin başında.

    Peki “Evlatlara” değil -niyeyse- ailelere seslendiğini söylediği videoda (o çok sevdikleri etiketle soralım) Kılıçdaroğlu ne söyledi? Ailelere “Evladınıza sahip çıkın, olaylara karışmasın, tatsızlık çıkmasın”dan başka ne akıl verdi? Konuşmada herhangi bir sahip çıkma, güçlü bir karşı duruş, moral verici bir destek hissedebildiniz mi?

    Boğaziçili öğrenciler ve akademisyenler için konu kapanmış değil. Akademisyenler direnişlerinin 12. haftasında sırtlarını 59. defa rektörlük binasına dönerek konuyu gündemde tutmaya devam ediyor.

    Kılıçdaroğlu ise, belki sonrasında birkaç kere daha “Bulu istifa etmeli” manasına gelecek bir iki kelam etmişse de esasen konuyu kendisi ve partisi için yayınladığı video ile 2 Şubat akşamı kapatmış oldu.

    Bu videonun neden yayınladığını anlayabildiniz mi?

    *

    Boğaziçi Üniversitesi konusu sadece bir örnek elbette… Ama CHP için tüm gündemi ayrı ayrı ele almaya gerek yok, her konuda üç aşağı beş yukarı aynı davranıyor.

    Son olarak Kılıçdaroğlu, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konusunda da benzer bir video yayınlayarak, abartılı el kol hareketleriyle, bu kez kadınlara akıl vererek, ne yapmaları gerektiğini anlattı. Zaten yıllardır çok ileri bir cephede sıcak çatışmanın içinde tek başlarına varlık mücadelesi veren kadınlara…

    CHP’de bazı partililerin sahada kendini paraladığı görülüyor, bazı vekillerin kendi uzmanlıkları ile ısrarlı şekilde çabaladıkları izleniyor, genel başkanın arada bir saman alevi gibi parlayıp sönüşü görülüyor, ama bir bütün olarak CHP stratejiden yoksun, iddia içermeyen, umut taşımayan, bir ana fikre dayanmayan siyaset yapma şeklinden vazgeçemiyor.

    Önceleri stratejik disiplinden kopuk, gelişi güzel, dağınık, laf-ı güzaflara dayalı bu siyaset yapma biçiminin CHP’nin, kendini “zaten devletin ta kendisi” gibi görme zannıyla, genlerinde taşıdığı bir iş yapış şekli olduğu şeklinde bir gözlemim vardı.

    Bugün ise ülkede ağır bir ekonomik tablo altında, pek çok kesime yönelik gerçekten katlanılması çok zor, bunaltıcı bir baskı dönemi yaşanırken ve muhalif partiler için arayıp da bulunamayacak kadar çok “malzeme” varken, iktidarın tam saha presi karşısında ‘ender gelişen Osasuna atakları’ gibi arada bir de olsa etkili çıkışları olsa da koskoca bir parti nasıl bu kadar hareketsiz tutulabiliyor diye soruyorum.*

    Bu kadarının ancak özel bir çabayla olabileceğini, dünya yansa hasırı yanmazlardan oluşan, partinin siyasetinde de belirleyici olan kimi isimlerin ve parti içi imparatorluların partiyi bu noktada tutmak için gösterdiği özel çaba harcadığını düşünmeden edemiyor insan.

    Şunu da giderek daha fazla insandan duymaya başladım: “CHP neden Cumhur İttifakında değil? Çünkü kabul edilmiyor. Karşıda başka bir ittifakın başındayken AKP ve MHP’nin işlerine daha çok yarıyor.”

    Acaba sahiden de CHP ister miydi, yerli ve milli bir cephenin içinde kutsalların savaşında “kılıç” oynatmayı?

    Bu spekülatif bir yakıştırma elbette ama kritik bir gerçeğe işaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun “iktidarın değirmenine su taşımama” gerekçesiyle izlediği bu “içeriksiz siyaset” ile Türkiye’yi geleceğe taşıyabilme fırsatını teptiği gerçeğine…

    Üstelik, bir süredir siyasi kaslarını iyice ısıtmış şekilde oyuna bir an önce girmek için saha kenarında bir Meral Hanım beklerken…

    * Osasuna, İspanya futbol ligi La Liga’da ve bazen de alt liglerde, genellikle orta sıralarda mücadele eden Bask bölgesi şehirlerinden Pamplona’yı temsil eden bir futbol kulübü. 2000’li yıllarda büyük rakiplerine karşı disiplinli savunma ve arada bir atağa çıkarak gol bulmasıyla kök söktürmüştü. “Ender gelişen Osasuna ataklarından biri” deyişi bu maçları anlatan spikerlerden dilimize yadigar kaldı.

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • Siyasi Partiler Ne Anlatıyor? (1) Erdoğan’ın Özgül Ağırlığı

    Özellikle 15 Temmuz sonrası, hiçbir şey olağan şartlara geri dönememişken üzerine bir de küresel pandemi/yerel basiretsizlik şartlarında gelişen yeni bir olağan dışı dönem başladı.

    Her birimiz uzun süreli bir sosyal depresyonun içinden ya da eşiğinden yeni bir karanlığa doğru birer birer zorla itildik. Bakmayın sosyal medyada her musibette kopan şaka tufanına, biraz zorluklarla baş etme yöntemi oldu bu, yoksa kimsenin pek öyle tadı yok.

    Yerel seçimler sonrası oluşan iyimser enerjik hava hayatın akışı işinde usulca dağıldı. İnsanların bir kısmı kendinin ve toplumun sağlığını koruma kaygısı altında yaşayarak bir yıldan uzun bir zaman geçirdi; belki kendi ruh sağlıklarından olma pahasına…

    Bu şartlar altında, en geç 2023’te, bir ihtimal 2022 ortalarında yapılması beklenen seçimlere doğru siyasi partiler için zaman daralıyor.

    Mevcut siyasi partiler seçimlere nasıl hazırlanıyorlar? Neler söylüyorlar, ne anlatıyorlar? Seçim kampanyalarını son gün hazırlamayacaklarına göre, temel stratejileri ne olacak, nasıl bir iletişim dili kullanacaklar?

    Şimdilik muhalefeti bir tarafa bırakıp önce iktidarla başlayalım. Çünkü mevcut siyasi yelpazede ne olduğu ne yaptığı, ne yapacağı, en doğru tabirle sağı solu en belli olmayacak parti AKP gibi…

    Elbette “AKP diye bir parti mi kaldı; artık AKP yok, Erdoğan var” da denebilir, tümüyle haksız da olmaz. Dolayısıyla AKP’nin kurumsal söyleminin pek de önemli olmadığı, esas olarak Erdoğan’a odaklanmak gerektiği iddia edilebilir.

    Bu itiraz, olan bitenin siyasi analizi ve gelecek projeksiyonu oluşturmak bakımından anlamlı gibi görünmekle birlikte yetersiz ve eksik. Erdoğan’ın partisi üzerindeki mutlak hakimiyeti tartışmasız; fakat uzun bir süredir partili sosyolojisinin Erdoğan üzerindeki belirgin etkisini de gözlemlemek mümkün. Evet, ortada bir siyasi organizasyon olarak AK Parti kalmamış olabilir, ama AK Partililer gayet güçlü biçimde ayakta! Üstelik partisiyle olan mesafenin de etkisiyle lider ve parti arasında kimin kimi belirlediği, tartışmaya açık.

    Siyasi ve ideolojik olarak olmasa da sosyolojik kapsamıyla AK Parti, Erdoğan üzerinde önemli bir belirleyen konumunda. Cumhurbaşkanı unvanı almasından sonra kurduğu yakın çalışma ekibiyle yürütme sorumluluğunu da üzerinden atarak iyice “ferahlayan” partililer, yaşam biçimi ifşası ile biraz ANAP döneminin papatyalarını çağrıştırır hale geldiler; ama papatyalar kadar kendi içlerinde değiller, diğer herkese karşı daha hoyrat ve hegemonikler.

    Bu sosyoloji, lidere bakarak, onu taklit ederek ve onunla kazanıp ondan güç alarak oluştu. Şimdi gelinen noktada ise sadece Erdoğan’ı takip eden değil, onu da belirleyen bir yapıya evrildi.

    Artık sadece Erdoğan’sız yapamayacak olan partililer yok; aynı zamanda bu kitleye dayanmadan ayakta durmakta zorlanacak bir Erdoğan gerçeği var. Dolayısıyla bu otonom yapı öyle veya böyle daima güçlü kalmak zorunda ve kitle de bunun farkında.

    Bunda kendisinin siyasette sürekli olarak ve büyük bir beceriyle yürüttüğü ittifaklarla yol alma tercihi veya zorunluluğunun da payı var. Bugüne kadar müttefiklerine ekonomik ve siyasi alanlar açarak ve sanki kaderi onların elindeymiş duygusuyla özgüven aşılayarak yönettiği bu ittifaklar siyasetini, şimdi de MHP ve Perinçek benzeri figürlerle yürütüyor.

    İttifaklar süreci, “başkaları” olmaksızın Erdoğan’ın ideolojik, ekonomik, kültürel, siyasi alanda günden güne gerileyen bir hatta çekilmesi, bir anlamda siyasetteki özgül ağırlığını kaybetmeye başlaması sonucunu doğurdu.

    Bütün bu yapı içerisinde bir yandan seçimlere hazırlanan Erdoğan, belli bir siyasi strateji doğrultusunda hareket ettiği izlenimi vermiyor. Uzun süre boyunca partisinin yaygın, dinamik örgütsel yapısı ve sonrasında iktidar olanaklarının gücü ile genellikle seçimlere giderken en hazırlıklı taraf görünümü veren Erdoğan’ın siyasi olarak bocaladığı gözleniyor.

    Siyasal iletişimi de herhangi bir stratejik kurguyu takip etmeksizin, çok uzun süreden beri kime kızacağını şaşırmış halde öfkeli konuşmalara terk edilmiş durumda. Bu konuşmalar da artık basitçe, kendi seçmen konsolidasyonunu sağlamak üzere, kim olduğu açıkça tanımlanmamış “ötekilere” yönelen o bilindik stratejik öfkelenmelere benzemiyor.

    Doğalgaz bulunmasından, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasına, yerli milli uçak-otomobil vs. üretilmesinden, uzaya gitme hayallerine gündemde tutmaya çalıştığı hiçbir hayalin toplumsal etkisi bir haftadan uzun sürmüyor. Üstelik pek alışıldık olmayan şekilde, ötekilerin belirlediği gündeminin peşine takılıp gidiyor. Muhalefet damat nerede, diyor, Erdoğan “damat” kelimesini kullanmak mecburiyetiyle cevap yetiştirme telaşına düşüyor.

    Bu haliyle Erdoğan istisnasız her söylediğini, her yaptığını açıktan alkışlayan bir kalabalığın doluştuğu bir ittifak gemisinin dümeninde, zorunluluğun çaresizliği ile rotasız, akışına bırakılmış şekilde savruluyor izlenimi veriyor.

    Ve doğrudan kendisine bağlı koskoca bir iletişim başkanlığının kurulmuş olduğu bir dönemde fahiş iletişim hataları üst üste gelirken, bugün itibariyle AK Parti ve Erdoğan 2023’e doğru mental olarak en hazırlıksız taraf gibi duruyor.

    Fakat bütün bu çizdiğim tabloya rağmen Erdoğan 2023 seçimlerinde ipi göğüslemeye en yakın isimdir. Çünkü 2002’den beri, görüp görülebilecek en gamsız, en kuru ve en isteksiz muhalefete karşı, dünya üzerinde yönetilmesi en kolay ülkenin başında.

    Bu da bir sonraki yazının konusu olsun.

  • Samimiyet Testi

    Bazen karmaşık görünen soruların çözümü, zannedilenden daha basit olabilir.

    Birkaç sene önceydi, benim için önemli bir toplantıya yetişmek üzere arabama bindiğimde garaj çıkışına tanımadığım bir arabanın park etmiş olduğunu gördüm. Sık sık başıma geldiği için fazla dert etmeden ve şoförün hemen duyup geleceğini umarak kısa kısa birkaç defa kornaya bastım. Umduğum gibi olmadı.

    Beş dakika kadar kısa aralıklarla korna çalarak şoförün zihninde bir çağrışım yaratmaya çalıştım ama nafile. Arabadan inip yakın esnafı tek tek dolaşarak araç sahibini aramaya başladım. Zamanım daralıyordu, gecikeceğim kaygısıyla biraz telaşlanmaya başlamıştım. Esnaf ziyaretlerinden de sonuç alamayınca telaşım kısa sürede öfkeye dönüşmeye başladı. Arabaya dönüp bu kez kornaya uzun uzun bastım. O tanıdık öfkenin basıncını damarlarımda hissediyordum. Çıkardığım gürültü duyarsız kalınamayacak kadar çirkindi. Ama yine olmadı.

    On beş dakika geçmişti, öfkeden ve çaresizlikten kan ter içinde kalmıştım. Gecikeceğim açıktı ama artık bu bile umurumda değildi. Zihnim aracın içindeki eşyalardan erkek olduğunu düşündüğüm şoföre kilitlenmişti. Geldiğinde hiçbir şey söylemeden sadece suratının ortasına bir yumruk atıp boğazını sıkmak, karşılık verirse bir yumruk daha atıp başını arabasının kapısına vurmayı falan hayal ediyordum. Arabama girdim ve doğru zamana kadar zapt etmeye çalıştığım öfkemle beklemeye başladım.

    Beş dakika kadar sonra gençten bir adamın garaj çıkışını kapatıp beni yirmi dakikadır bekleten arabaya doğru yaklaştığını gördüm. Arabasının kapısını açarken ben de bir hışım arabamdan çıktım ve göz göze geldik. Kavga kaçınılmazdı. Durumu hemen anladı ve gözlerimin içine bakarak çok sakin ve çok içten bir şekilde “Abi ne olur kusuruma bakma, ne desen haklısın, ama gerçekten acil buraya bırakmak zorunda kaldım. Hakkını helal et.” dedi.

    Bendeki tüm öfke mucizevi şekilde saniyeler içinde uçup gitmişti. Hatta neredeyse “Olsun kardeşim, üzme kendini, hangimiz hata yapmıyoruz ki” diyesim geldi ama son bir çabayla, “Tamam ama bari telefonunu yazar insan,” düzeyinde yavan bir sitemle durumu geçiştirdim.

    Adamın verdiği cevabın gücü üzerine, sonrasında çok düşündüm. Evet, zaten pek kavgaya yatkın olmayan, çabuk yatışan mizacım da yardımcı olmuştu ama cümledeki esas sır başkaydı.

    İletişim kanalları hızla yenileniyor, dönüşüyor. Dünyanın her yerinden insanlar birbiriyle düşünsel temas halinde.

    Her geçen gün bu teması kolaylaştırmaya yarayan yeni uygulamalar birer “ürün” olarak sunuluyor. Büyük bir hevesle o uygulamaları kullanarak ürünlerin hem tüketicileri hem de devamlılığı sağlayarak bir anlamda üreticileri oluyoruz. Aynı zamanda bu uygulamaları kullanırken kendimiz hakkında sonsuz miktarda verinin piyasanın dolaşımına sunulmasını baştan kabul ederek bu ürünlerin hammaddesi olarak nesneleşiyoruz.

    Bu karmaşık ağ içinde birbirinden çok farklı yaşam biçimi, kültür ve aidiyetlerle iletişime geçiyoruz, etkileşimde bulunuyoruz. Bu iletişim yapısı, her şeyin kontrolümüz altında olduğunu düşündüğümüz anda dahi iş yapış ve algılama süreçlerimiz üzerinde giderek belirleyici olmaya başlıyor.

    Bazen alışılmadık, hatta yepyeni hassasiyetlerin doğurduğu sorumlulukların süzgecinden geçmek zorunda olan sözlerle, sürekli bir uyum sağlama çabasıyla hiç durmadan bilinmez bir boşluğa mesajlar bırakıyoruz. Kalabalıklar içinde kendimizi anlatmak zorunda hissediyoruz, anlaşılmak ve kabul edilmek istiyoruz.

    Kendini anlatmak kadar karşıdakini anlama çabası da tek boyutlu bir uğraş olmaktan hızla uzaklaşıyor. Milyarlarca ayrı dünya her gün her saniye kendini anlatıyor. Artık kendimizin istekleri, öncelikleri ve olagelmiş hassasiyetlerinden ibaret bir dünyanın içinde kalarak başkalarının ne dediğini anlayamıyoruz.

    Hem diğerlerini anlamak hem kendimizi anlatmak isterken bir taraftan da sistemin giderek artan biçimde bireylerin sırtına yüklediği sorumlulukların kaygıları altındayız. Çevre kirliliği, sokak hayvanları, yoksulluk, kadın cinayetleri… Her şeyde sorumluluğumuz artıyor, yüklenmekten kaçamıyoruz, çözümün parçası olmak zorundayız.

    Bir yandan geçim kaygısı, işsizlik, gençlerin okuma çabası, dünyaya entegre olma telaşı, gelecek hayalleri ve sosyal kaygılar, pandemi; diğer yandan da yerli, milli, dini, etnik vb. türlü hassasiyetler tarafından sanki sürekli itilip kakılıyoruz. Akşamları, şanslıysak, kendimizi evlerimize, sevdiklerimizin yanına zor atıyoruz.

    Çoğunluk üç aşağı beş yukarı böyle bir iklimde yaşıyor ve Türkiye’de her gün her kanalda, her mecrada onlarca siyasi yorumcu, ünvanlı akademisyen, analizci, araştırmacı, siyasetçi, parti lideri, betimlemeye çalıştığım sıradan hayatlara onların geleceği hakkında bir şeyler anlatıyor.

    Siyaset insanları, halka kendileri hakkında zaten bildiklerinden daha fazlasını söylemeyen ve muhatapları tarafından çoğu paketi bile açılmadan çöpe atılan bu konuşmalarla iletişim kurmaya çalışıyor. Siyasi söylem çöplüğüne durmadan birbirinin tekrarı sloganlar, özlü ve tumturaklı sözlerle söylev yığmaktan başka pek bir şey yapmıyorlar.

    Vitrinde şık görünmek yerine gerçekten toplumda dönüştürücü bir etki yaratmak için siyaset yapıyorsanız iletişimin gücünü ciddiye almak, ona hak ettiği değeri vermek ve ona uygun davranmak zorundasınız.

    Gerçek insanların yaşadığı gerçek dünyaya temas etmeksizin, kalabalık ekipler, büyük bütçelerle havalı binalarda bol keseden klişe kampanyalar üretmeye girişmeden önce, rasyoneli sağlam, basit ve samimi bir siyasi iletişiminiz ve buna uygun bir iletişim diliniz olmalı.

    Araçlar değişir, her dönemin ihtiyaçları farklıdır, iş yapış süreçleri yenilenir ama iletişimin özü değişmez. Sorunlar vardır ve kitleler bu sorunlara ilişkin samimiyetinizi sürekli test eder. Güçlü bir iletişim bazen sorunları çözer, bazen de sorunları doğmadan yok eder.

    Garaj önüne park eden adamın yaptığı gibi…

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • Hakikat Sonrası Simülasyonu

    Salih Cem

    Hitler’in sağ kolu Goebbels’in çok bilinen propaganda tekniklerinden miras, birkaç kelimeyle ifade edilecek kadar basitleştirilmiş özleri (sloganları) ve yüksek frekansta (sürekli tekrar) iletmeye dayanan “parlak” propaganda tekniği, savaş sonrasında da dünyanın pek çok yerindeki pazarlamacılar, reklamcılar, iletişimciler ve elbette siyasetçiler tarafından şehvetle kullanıldı.

    Kitleleri herhangi bir fikre -bir markaya ya da bir yalana- ikna etmek için adeta sihirli bir yol öneren bu teknik 2016 yılında İngiltere’de yapılan Brexit referandumu sırasında sıkça kullanılmaya başlanan “hakikat sonrası” (post-truth) kavramının da ilk tohumu olarak görülebilir.

    Trump’ın ipini salan ABD başkanlık seçimleri sonrası bir siyaset yapma yöntemi ve siyasi kültür tanımı olarak iyice benimsenen “hakikat sonrası” kavramı, gücünü siyasi argümanların herhangi bir nesnel olgusal gerçekliğe dayanma zorunluluğu olmaksızın üretilebilmesinden, tümüyle duygular ve birtakım vehimlerle büyük kitleleri kolayca harekete geçirebilme konforundan alıyor.

    Oxford Sözlüğü tarafından 2016’da yılın sözcüğü olarak da seçilen bu “kullanışlı” kavram, kısa sürede siyasi partiler ve siyaset yapıcı kurumların kullanımına özel olmakla kalmadı. Tek tek bireyler ve gruplar için de olaylara, olgulara, tanıklıklara, belgelere dayalı nesnel gerçekleri görmezden gelen veya bizatihi bağlamından saptıran bir algılama biçiminin de yaygınlaşmasına neden oldu.

    Doğrudan ve sadece öznel izlenim ve duygularla yetinen bu “basit” algılama şekli aynı zamanda siyasetin propaganda ve iletişimin de zemini haline geldi. İnternetin yaygınlaşması, sosyal medyanın gelişmesiyle “zenginleşen” siyasi iletişim enstrümanları bu doğrudan, basit, yüzeysel ve hızlı etki yaratan yeni algılama biçimini iyiden iyiye güçlendirdi.

    İnsanların birbiriyle siyasete dair herhangi bir konuyu eni konu tartışması imkansızlaşmaya başladı. Siyasi tartışma veya polemiğin doğal çıktılarından biri olması gereken “zihinsel zenginleşme”, artık üretilmeyen, üretilse bile talebi olmayan demode bir ürüne dönüştü.

    Herkesin hayatını ve geleceğini belirleyen büyük kararlar insanlara seyreltilmiş argümanlara dayanan basit sorular sorarak alınmaya başlandı. Toplumlara sadece iki seçeneğe indirgenen siyasi kararlar dayatıldı. O mu, bu mu? Şu mu, diğeri mi? Evet mi, hayır mı? Cumhur mu, millet mi?

    Nefes almak ve çalışmaktan başka hiçbir şey yapmaya fırsatı olmayan çoğunluk, bu pratik siyaset biçimini benimsedi ve kolayca ayak uydurdu.

    Türkiye’nin muhalefeti de bu basitliğe kısa sürede uyum sağladı.

    Hakikat sonrasının siyaseti hem muhalefetin kendi arasındaki hem de iktidar ile arasında olması gereken mesafeyi ortadan kaldırdı. Tanımı gereği iktidarın statükoyu, muhalefetin değişimi temsil etmesi gerekirken, Türkiye’de iktidar ve muhalefet arasındaki kavramsal (ideolojik) uzaklık fark yaratmayan mesafelere indi. Özellikle milli güvenlik alanı söz konusu olduğunda, özellikle iktidar tarafından şeytanlaştırılan bir kurumsal yapı söz konusu olduğunda… Farklı düşünse de aynı davranıyor.  Mesela, Anayasaya aykırı olduğunu biliyor ama evet diyor

    Böyle bakınca Türkiye, iktidarıyla muhalefetiyle sanki tek bir parti tarafından yönetiliyor. Tek bir parti, tek bir yaşam biçimi, tek bir anlayış…

    Bu tekliğin parçası olmaktan vazgeçmeyen muhalefet, böylece iktidarı devirip yerine geçme isteğinde yeterince inandırıcı olamıyor, samimi bulunmuyor. Yeni argüman ve söylem üretmekte, kitleler üzerinde heyecanlar, dönüştürücü bir fikir ve duygu birliği yaratmakta zorlanıyor.

    Muhalefet insanların gelecek kaygıları, duyguları, bilinçaltı korkuları ve en önemlisi umutları ile ilgilenmeden, insanların onlara ilişkin geçmiş kanaatlerini yok sayarak, iletişimin değişen yol ve yöntemlerini umursamadan oturdukları yerden ya da kürsülerden tek taraflı konuşup durmayı tercih ediyor. İnsanlara durmadan her şeyin ne kadar kötü durumda olduğunu hatırlatıyor.

    Ali Babacan ülkenin bugünkü durumdan kendine düşen payı üstlenmekten kaçınıyor.

    Ahmet Davutoğlu henüz barış akademisyenlerinden dahi özür dilemiş değil.

    Meral Akşener ne deve ne kuş misali kendine merkezde bir yer arıyor.

    Selahattin Demirtaş dört yıldır hapiste, sesi duyulmuyor.

    Temel Karamollaoğlu bir görünüp bir kayboluyor.

    Kemal Kılıçdaroğlu kararsız bir öfkeyle dertleri birtakım listelerle sıralıyor.

    Sosyal medyada sıradan insanlar gibi sızlanıp duruyorlar. Siyaseti ve iletişimi gündelik sorunların hay huyuna indirgeyip, işlerini yapmış sayıyorlar.

    Aynılaşmanın konforlu alanında, siyasi iletişim becerisinden yoksun haliyle muhalefet, hakikat sonrasının gerçeklerden yalanlar, yalanlardan gerçeklikler üretmeye dayanan bu siyasi kuraklığını besliyor.

    Ve bu haliyle muhalefet çok uzun zamandır iktidarın, muhalefetin kendisini bir siyasi iletişim enstrümanı olarak kullandığını göremiyor. Böylece bu kullanışlı haliyle muhalefet kendi kendini vuruyor.

    Oysa siyaset çoktandır partilerin ve örgütlerin tekelinden çıkmış durumda. Herkes oturduğu yerden telefonuyla siyasetin doğrudan bir parçası ve belirleyeni olabiliyor. Bu doğrudanlık başta CHP olmak üzere muhalefete sayısız olanaklar ve benzersiz fırsatlar sunuyor.

    Artık hakikat sonrasının dayattığı simülasyon siyasetinin büyüsünden sıyrılıp, hakikatlerle ilgilenmeye cesaret etmeleri gerekiyor.

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • Erdoğan’dan sonra?

    Son yirmi yıldaki büyük teknolojik dönüşüm nedeniyle iletişim sektöründe iş süreçleri, kullanılan teknikler, yöntemler, öncelikler baş döndürücü bir hızla değişse de markalar/ kimlikler için ana prensip değişmedi ve değişmeyecek: “Satış yapmak” zorundasın ve rekabet var.

    Rekabet yönetimi pazarlama iletişiminin önemli bir alt başlığıdır ve şu altın kurala dayanır: Asla rakibine benzeme! Çok benzer işler yapıyor olsan bile kendini farklılaştıracak bir yol bul, kendini anlatırken rakibinden farklılaştırarak konumlan.

    Gerçekten de bugüne kadar güçlü bir rakibe karşı ona ne kadar benzediğini anlatarak başarı kazanmış bir marka yoktur. Bu yolla ünlenebilirsiniz, bu sayede bir miktar satış da yapabilirsiniz, ama asla güçlü bir marka olamazsınız.

    Tıpkı ürünlerin konfor, kalite, ucuzluk, üstünlük, iyilik, mutluluk, güvenlik, rahatlık, gösteriş, bir yığın şey vadetmesi gibi bütün siyasi kimliklerin (partilerin) de seçmen zihninde oluşan bir karşılığı vardır. Çoğu zaman toplumsal hafızanın süzgecinden geçerek duyulan eşitlik, özgürlük, gelir artışı, cinsiyet eşitliği, iş, istihdam, güçlü ülke, büyük ordu gibi siyasi vaatler seçmenin sizi tanıması ve anlamasını sağlar.

    Siyasi partilerin kendilerini sürekli seçmenin faydasına “ürünler üretme”  sorumluluğunda görebilmesi iletişimde de gerçekçi ve sonuca dönük bir çabanın içinde olmalarını sağlayabilir.

    Temsil tabanlı her siyaset biçimi, eninde sonunda hasılatın seçim sandıklarında toplandığı bir satış süreci olarak görülebilir. Seçim varsa seçmen de var. Siyaset yapıyorsan seçmeni senin tarafında olmaya, tutumunu korumaya veya değiştirmeye ve senin için harekete geçmeye (sana oy vermeye, kampanyaya katılmaya, bağış yapmaya, sandığa gitmeye, komşusunu ikna etmeye vs.) ikna etmek zorundasın.

    İşte bu ikna süreci marka iletişiminde olduğu gibi, siyasi iletişiminin de ana konusudur. Kullanılan yol ve yöntemler farklılaşsa da temel prensipler de benzerdir: Farklı ol ve kendi farkını anlat!

    *

    2017 anayasa referandumu sonrası gelişen ittifaklar dengesi Türkiye’de siyasetin önceliği haline geldi. Bu durum siyaseti, kimsenin kendini kendi gibi gösteremediği, kendi sözünü kendi gibi söyleyemediği bir tür siyasetsizliğe sıkıştırdı.

    Asgari müşterekte buluşma ve bunlarla yetinme anlayışı siyasi yelpazedeki figürleri farklılıkların değil benzerliklerin iletişimini yapar hale getirdi. Hangi parti liderinin diğerinden hangi konuda, ne kadar farklı düşündüğü sanki giderek önemsizleşmeye başladı.

    Acaba gerçekten önemsiz mi?

    MHP ile tıpatıp aynılaşmanın Erdoğan’ı siyaset dışına itmesi gibi muhalefette -biraz HDP dışında- neredeyse tıpatıp aynı şeyleri anlatan onca parti ne kadar siyasetin içinde sayılmalı?

    İktidar tarafından yerli-milli-dini olduğu iddia edilen konularda neredeyse tam bir iş birliği halinde iken ve aynı zamanda sadece tek bir hedefe, “ilk seçimde Erdoğan’ı devirme” hedefine motive şekilde yürütüldüğü izlenimi ile siyasi nüansları görmezden gelen bu çatışmasız siyaset anlayışı ve siyasi dil, muhalefete gerçekten bir güç biriktiriyor mu?

    Acaba seçmen gerçekten kimin ne yaptığının farkında mı?

    Farklı araştırma şirketlerinin yayınladığı sonuçlar muhalefetin açık ve muhtemel ittifaklar ile bir miktar yol aldığını gösterse de henüz açık bir fark oluşmuş görünmüyor. Neden?

    İktidarın içeride ve dışarıda yaşadığı onca soruna rağmen siyasetsizliğin iletişimi neden muhalif ittifaktaki hiçbir partiye bariz bir avantaj sağlamıyor?

    Kararsız seçmenler üçüncü büyük ittifak gibi neden günden güne büyüyor?

    Daha da çoğaltılabilecek benzer sorularının gördüğüm kadarıyla temel bir yanıtı var: Çünkü muhalif ittifakın lokomotifi CHP oyunu böyle kuruyor…

    Kılıçdaroğlu, ittifaklar siyasetinde yıllardır ustalaşmış olan Erdoğan’a karşı gerçekten başarıyla yönettiği ve 2019 yerel seçimlerinde büyük bir zafer elde ettiği Millet İttifakı anlayışını kendini varlığını feda etme pahasına CHP siyasetinin ana ekseni haline getirdi.

    Ancak araştırmalardan anlaşılan o ki CHP’nin bu büyük fedası, seçmene Türkiye’nin geleceğiyle ilgili henüz pek bir şey anlatmıyor.

    İlk seçimlerde “Erdoğan devrilecek, tamam, peki sonra ne olacak?” sorusu seçmen için büyük bir önem taşıyor. Muhalefet, Millet İttifakı ile Erdoğan sonrasına ilişkin ne hayal ettiğini anlatmak zorunda.

    Erdoğansız bir gelecek hiçbir seçmen grubu için tek başına yeterli bir siyaset vaadi olamaz. Bu iktidar devrildikten sonra yerine kurulacak olan ne? Ne vadediyorsun?

    Uzun bir süredir tek yönlü ve tek taraflı iletişimle ve birbirinin aynı içeriklerle seçmene hayatlarının ne kadar da kötü olduğunu, giderek daha da kötü olabileceğini hatırlatmaktan başka bir şey söylemeyen muhalefet partileri ayrı ayrı ve güçlü bir şekilde kendilerini ortaya koymak zorunda. Erdoğansız gelecek için seçmeni samimi olarak ikna etmek ve kendi gelecek hayallerine ortak etmek zorunda.

    Muhalif ittifakın lokomotifi, gelecekteki Türkiye’yi detaylı şekilde anlatmak, sevdirmek ve Türkiye’yi geleceğe bugünden hazırlamakla yükümlü… CHP kendinden vazgeçip sadece başka partilerle “aynılaşmada” ısrar eden bir iletişimle bunu başarabilecek mi, göreceğiz.

    Öyle görünüyor ki, seçmen iki ittifak ve kararsızlar olmak üzere üç büyük dilime bölünmüş durumdayken muhalefet, ittifaklar oyununu bir süre daha bu şekilde oynayacak. Ancak bir gün iktidar değiştiğinde arkasında güçlü bir seçmen desteği olmaksızın CHP acaba herhangi bir iktidar ittifakının lokomotifi ve sonrasında lideri olabilecek mi?

    Bu soru da siyasi iletişimin bugünden nasıl kurulması gerektiğine ilişkin ipuçları içeren önemli bir soru olarak akılların bir köşesinde tutulmalı.

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.