Erken veya zamanında yapılacak ilk seçimde yeni bir döneme geçmeye hazırlanan Türkiye’de siyasetin çehresi de farklılaşmaya başladı.
Çok partili sisteme geçiş sonrası siyasette solun ve sağın iki ana temsilcisi haline gelen Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti geleneklerinin taşıyıcıları Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan gibi siyasi tarihimizin önemli isimleri uzunca bir döneme damga vurmalarına rağmen geleceğe devamlılığı olan, güçlü, tutarlı, kurumsal bir siyasi gelenek bırakamadan bu dünyadan göçüp gittiler.
12 Eylül 1980’e kadar bu isimlerle temsil olunan siyasal hatların darbe sonrası siyasal yaşamda çok da sadık takipçileri oluşmadı. Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi figürler 2000’li yıllara kadar siyasetin önde gelen aktörleri olsa da hiçbir zaman kendi başlarına belirgin bir siyasi pozisyonu temsil etme gücüne sahip olamadılar. Zaten arka planda siyasi varlıklarını devam ettiren Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş de bu “yeni” isimleri hiçbir zaman kendilerinin devamcısı olarak benimsemedi.
1990’larda, neden iki rakip parti olduklarını hiçbir zaman anlayamadığım ANAP ve DYP, siyaseti domine ederken, bir yandan da “Milli Görüş” hattında, Refah Partisi’nin siyasi yükselişi ile yeni isimler parlamaya başladı. 1996’daki Susurluk kazası sonrası, Türkiye’nin en karanlık ve siyasi dejenerasyonunun zirve yaptığı dönemlerinden birinde Mehmet Ağar’dan İçişleri Bakanlığı koltuğunu devralan Meral Akşener, bu yıllarda parlayan isimlerden biriydi.
Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’u kazandığı 1994 yerel seçimlerinde Akşener de DYP’nin Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayıydı. Bu tarihsel çakışma, aşağı yukarı aynı yaşlarda olan bu iki ismi inişli çıkışlı yollardan bugünlere kadar taşıdı.
2020’nin Aralık ayında Ruşen Çakır’a verdiği röportajda kendini “makulün peşinde” bir siyasetçi olarak tanımlayan Meral Hanım’ın siyasi kariyerinde ilginç bir nokta dikkat çekiyor. Akşener, belirgin bir siyasi hatta yürümek yerine, sanki sürekli bir arayışın temsilciliğini yapmış gibi…
Belediye Başkan Adayı olarak siyasete başladığı 1994 yılından sadece iki yıl sonra kendisini İçişleri Bakanlığı koltuğunda gördüğümüz Meral Hanım’ın, bilinen ve hiç saklamadığı ülkücü kimliğine rağmen Türkeş’in partisi MHP yerine, dönemin yükselen değeri DYP’yi seçmiş olması da belki yine kendine göre “makulü arayışı” nedeniyleydi.
DYP’nin baraj altında kaldığı 2002 seçimleri öncesi partisinden ayrılarak, o sıralarda bir başka siyasi kopuşun temsilcileri Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’la AKP’nin kuruluş aşamasında bulunması da kendisinin yeni bir arayışıydı.
Aradığını bulamayıp kısa sürede AKP’nin kuruluş sürecinden ayrılması ve dönüp dolaşıp yıllar sonra MHP kapısından içeri girmesi de bir başka arayışa işaret ediyordu.
Ve nihayet, aday gösterilmediği Kasım 2015 seçimleri sonrası Mecliste dördüncü parti konumuna inen MHP’nin lideri Bahçeli’ye rakip olarak ortaya çıkışı, Bahçeli’nin iktidarla iş birliğine yönelen yeni siyasi pozisyonu ve partiden tasfiye edilişi sonrası kendi partisini kuran Akşener, yeni bir makulün peşine düşmüştü.
Cumhurbaşkanı adaylığı sürecinin ardından değişen siyaset dengeleri, Akşener’in yolunu CHP lideri Kılıçdaroğlu ile kesiştirdi. Kemal Bey ile yakaladığı “ortak anlayış” bir ittifak sürecinin de başlamasını ve bugünlere kadar gelmesini sağladı. İttifakın, siyasi söylem ve ideolojik duruş bakımından belirleyen tarafı gibi görünen Akşener, partisi anketlerde henüz görünmezken dahi etkili bir varlık göstererek öne çıktı.
CHP tarafından, tabiri caiz ise fazla çıkıntılık yapmadan, “diğerleriyle aynılaşma” olarak yorumlanan ittifak süreci, Meral Hanım için ise tam tersine, farklılıklarıyla öne çıkma, kendini gösterme, var etme süreci için inanılmaz bir kolaylaştırıcı oldu.
Siyasi pozisyonunu bir yandan ülkücülükten transfer ettiği “yerli ve milli” olma ile “milletin derdine ortak olma” arasında merkezde bir yere oturmaya çalışan Meral Hanım, uzun bir süre bir yandan da parti içi sorunlarla uğraşarak, sıradan bir performansla ilerledi.
Daha önce “ne deve ne kuş”* olarak tanımladığım bu dönemin ardından kimi zaman ittifak ortağı CHP’den daha net, daha cesur, daha açık bir siyaset dili oluşturmaya başladı.
Siyasi iletişimin olmazsa olmazı, basit, samimi ve doğrudan olma ilkesini sahada büyük bir başarıyla uygulamaya başladı. Siyaset vitrinine, aslında hiç de yeni bir isim olmamasına rağmen kendini yeni, çiçeği burnunda, fark yaratan bir isim olarak konumlanmayı başardı.
Çoğu siyasetçi için aslında hiç de gerekmemesine rağmen, yine de laf olsun diye yapılan esnaf ziyaretleri ile dikkatleri çekti. Yeni ve genç bir dil yaratarak sosyal medyayla arasını hoş tutabildi. Parti grup konuşmalarında kürsüyü “millete” bırakma fikriyle farlılık yarattı.
Diğer yandan konuşmalarına yansıyan “kıvırmadan” konuşan üslup, dobra siyasetçi algısını pekiştirdi. Konuşmalarında Erdoğan’ın yanı sıra sıklıkla Bahçeli ve Perinçek isimlerini bir arada anarak eleştiren tek figür olarak dikkat çekmeyi başardı.
Farklı araştırma kuruluşları tarafından açıklanan anketlerde de yükselişe geçtiği gözlenen Meral Hanım, kısa süre önce iktidarın ittifak arasında çatlak yaratmak üzere kendilerini zorladığı konularda da etkili çıkışlar yaparak bu operasyonları boşa çıkarma becerisi gösterdi. Gara operasyonu ve İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konularındaki net çıkışları siyasi pozisyonundaki stratejik değişimin belirgin işaretleri gibiydi.
Ne var ki Türkiye’nin konuları işsizlik, ekonomi ve esnafın sorunlarından ibaret değil.
İktidar için Gezi direnişi ile başlayan çalkantılı süreç, toplumsal yapının ve siyasetin ihtiyaçlarını belirgin şekilde açığa çıkardı. Ülkenin ezeli demokratik sorunları her alanda giderek derinleşirken iktidarın tırmandırdığı kutuplaştırma siyasetine bu sorunları görmezden gelerek cevap vermek yeterli olmuyor.
Nitekim muhalif olmak büyük sermayeyle de karşı karşıya gelmeyi gerektiren sendikal sorunlar, kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde yürüttüğü mücadele, Kürt sorunu ekseninde çözüm bekleyen konular gibi farklı alanlarda da net, açık ve kapsayıcı olmayı gerektiriyor.
Meral Hanım’ın, özellikle de ittifak ortağı Kemal Bey’in sıklıkla ter döktüğü “HDP sınavından” kendisi de geçmek zorunda kaldığında, konuyu görmezden gelme politikası izlediğini görüyoruz. HDP’li belediyelere kayyum atanırken, dokunulmazlık dosyaları yağmur gibi yağarken, parti kapatma davası açılırken, Akşener, tüm olan biteni kılı kıpırdamadan izledi. Son olarak HDP Milletvekili Gergerlioğlu’na yaşatılanlarla ilgili tek bir cümle kurmamayı tercih etti.
Oysa Selahattin Demirtaş’ın bir süre önce yeni siyaset dili kapsamında ifade ettiği “eşiyle birlikte bir sabah Meral Hanım’ın kapısını çalarak kahvaltı yapma” sözleri karşısında biraz yalpalasa da bu örtülü daveti, kendisinden beklenebilecek kadar sert bir karşılık vermeden geçiştiren de aynı Akşener’di.
Kadına yönelik şiddet alanında sesini yükseltirken, LGBTİ bireylere yönelik hak ihlalleri veya şiddete karşı kayıtsız kalan; esnafın derdi ile hemhal olurken sendikal mücadelenin demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili kısmına mesafeli duran; Gara operasyonunda yaşananlarla ilgili hesap sorarken bir yandan Andımız konusunu birinci siyaset gündemi yapan bir Akşener…
Geçtiğimiz hafta da 104 emekli amiralin yayınladığı bildiri konusunda yaptığı, darbeciliği çağrıştırdığı gerekçesiyle sert “zevzeklik” çıkışı ile aynı konu çerçevesinde yine sert şekilde, “siyaset yapmayı siyasetçilere bırakma” çağrısı arasındaki demokratik uçurumu görmekten uzak bir Akşener izledik.
İçişleri Bakanlığı döneminde içinde yer aldığı siyasi organizasyondan devraldığı bagaj ve kendi ideolojik geçmişi, iktidar için Meral Hanım’ın yumuşak karnı olarak görülüyor. Bunu bilen iktidar da ısrarla aynı yerden vurmaya devam ediyor.
Meral Hanım, kendi partisiyle birlikte kişisel becerisi, izlediği sokak siyaseti ve kendi geleneğinden olmayan seçmenlerin teveccühü ile önemli bir aşamayı geride bıraktı. Artık bundan sonrasında gerçekten nasıl ilerlemek istediğine karar verme zamanı. Kendisinin ve içinde yer aldığı ittifakın doğal sınırlarını, nereye kadar ilerleyeceğini, “tehlikeli sularda” alacağı siyasi tutum belirleyecek.
“Her şeyi” geride bırakıp Türkiye’nin demokratik çoğulcu kazanımlarını artırmak için kilit bir rol üstlenebilir ve çalışabilir; ki seçmen de yerel seçimlerde verdiği destekle “her şeyi” geride bırakmaya hazır olduğunu gösterdi. Ya da muhalefette mücadele vermek yerine, tıpkı Bahçeli gibi, iktidarı onunla iş birliği yaparak “ele geçirme” stratejisine de manevra yapabilir.
Hangi yola yönelirse yönelsin, demokrasimizin yakıcı ve derin sorunlarını daha fazla görmezden gelerek, yok sayarak, göz yumarak daha fazla ilerlemesi, ilerlese dahi Türkiye’nin yarasına merhem olması mümkün görünmüyor. Bu, ne yapacağı belli olmayan, tekinsiz siyasetçi izlenimi, seçmende de orta vadede ikircikli bir tutuma yol açacaktır.
Meral Hanım, artık kendi kariyeri için de belki de bu son dönemeçte arayışlarına bir son vererek geçmişin değil geleceğin değerlerini temsil etme cesareti gösterebilirse, büyük bir iş başarmış olacak.
Ya da başaramayacak ve kendisiyle birlikte 90’lı yılların tüm siyasi figürleri için de değişim vakti iyice yaklaşacak.
* https://medyaport.net/2021/01/18/hakikat-sonrasi-simulasyonu/
Yazar Hakkında
Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.