Etiket: #Bu

  • Uğur daha ne yapsın, bu uğursuz dönemde

    Hani Nazım’ın Varna’dan oğlu Memet’e seslendiği gibi bağırsam, karşıdan, karşı yakadan sesimi duyacak Uğur. Ama O’nun sesini duyan yok ne yazık ki…

    Uğur’un köyü, köyümün tam karşısındaki dağların tepesinde.  İçinde her türlü yabani hayvanın bulunduğu, ceylanların koşuşturduğu; karaçam, meşe, ardıç, ıhlamur, kızılçam ağaçlarının arasında yemyeşil bir orman köyü…

    Zordur dağ köyünde yaşamak. Hele de kışın…

    Uğur’un ailesi de çocuklarının kendileri gibi zorluk içinde yaşamasına gönlü razı olmamış, “okusun da kurtulsun” istemiş. Uğur da öğretmenlik hayalini gerçekleştirmek için üniversitede sosyal bilgiler okumuş.

    Sonrası malum, peş peşe KPSS’ye girmiş, bir gün atanırım umuduyla. Sözleşmeli öğretmenliğe başlamış, aldığı üç kuruş yetmemiş. Ataması yapılmayan 700 bin gencin bir çoğu gibi umudunu yitirmeye başlayınca köyüne geri dönmüş.

    “Hiç olmazsa ailemle birlikte tarlalarımızı eker, hayvancılık yapar, geçinir gideriz” diye düşünmüş.

    Dedik ya bu uğursuz dönem diye…

    Meğer Kanadalı bir şirket gelmiş, bütün tarlaları satın almaya başlamış, satmak istemeyenleri korkutmuş. Altın varmış toprağın altında.

    Bazıları sevinmiş, “topraklarımız değerleniyor, hem belki madende iş de verirler…”

    Uğur anlatmaya çalışmış dili döndüğünce.

    Yakında bu ağaçların hepsi kesilecek, bu topraklarda bir daha hiçbir şey yetişmeyecek. Ortada köy de kalmayacak. Altını ayrıştırmak için siyanür kullanılacak, hava da su da kirlenecek.

    Uğur’un sesini duyan birkaç siyasetçi gelmiş köye… Bir iki açıklama o kadar…

    Çok güçlüymüş şirket. Birçok yerde daha altın madeni işletiyormuş.

    Arkasında da devlet varmış.

    Çevredekiler gibi Örencik’te de çoğu köylü satmış tarlalarını. Uğur’un ailesiyle birlikte köyüne, toprağına, hayatına, yaban hayatına sahip çıkmak isteyen bir avuç köylü dava açmış, adaleti aramak için.

    Derken, Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün önce, 28 Ekim’de yayımlanmış Resmi Gazete’de ‘Acele Kamulaştırma Kararı’…

    Yani Cumhurbaşkanı imzasıyla, topraklarını satmayan köylülerin topraklarına şirket adına el konulmuş, kamu adına…

    Madenin ruhsat alanı 21 bin 850 dönüm. İlk aşamada 6 bin 680 dönümlük alanda çalışmalar başlayacak. Binlerce ağaç kesilecek, binlerce ton dinamit patlatılacak, binlerce ton siyanür, sülfürik asit kullanılacak.

    Sondaj çalışmalarına da çoktan başlamış şirket. Hani, Uşak’ta Kışladağ ve İzmir’de Efem Çukuru siyanürlü madenlerini işleten, Samsun’un Şahin Dağlarını, Erbaa ve Niksar’ın yaylalarına göz diken şirket…

    Hemen 50-60 kilometre ileride, Sındırgı yolu üzerindeki tepeleri yok eden şirket…

    “Bana ne Uğur’dan, bana ne Eğrigöz Dağı’ndan, Örencik köyünden” diyorsanız ben de hiç tanışmadım Uğur’la. Köyümün tam karşısındaki dağda olsa da ben de görmedim Örencik köyünü…

    Çok uzak sorunlarmış gibi geliyorsa da büyük kentlerde yaşayanlara…

    Üzgünüm, tehlike giderek yaklaşıyor.

    Bu dağlar bölgeden geçen Simav ve Emet çaylarını besliyor. Bu iki çay Bursa’ya kadar, Susurluk Ovası’nı ve Mustafa Kemal Paşa’nın bereketli ovalarını sulayarak Karacabey’den Marmara’ya dökülüyor. Buralarda açılacak bir siyanürlü maden, sizleri besleyen ovaları, Marmara Denizi’ni de etkiliyor.

    Bütün bunları boş verip, ”altın  ekonomimizi canlandıracak” diye düşünüyorsanız, çok uluslu şirketlerin çıkardıkları madenlerden kazandığının ne kadarını o ülkede bırakmak zorunda olduğuna bakın.

    Daha iki gün önce pahalılığa, zamlara karşı sokağa dökülen Kazakistan’da ne kazandığına, orada ne bıraktığına bakın;

    Bir de sokağa çıkmayı aklından bile geçirmeyenlerin 15 Temmuz görüntüleriyle tehdit ve teşvik edildiği Türkiye’ye…

    Geçecek elbet bu uğursuz dönem…

  • Bu bir Ağrı-Mollakara ‘manipülasyon’ yazısıdır: Söylenenler ve unutulanlar

    Geçtiğimiz hafta ortasında yani 10 Haziran Perşembe günü iki bakan temel attı. Siyanürlü altın lobisinin sözcüsü Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank ile her açıklamasında farklı bir rezerv tahmini yapan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez Ağrı’da Mollakara Altın Madeni Tesisleri’nin temelini attılar…

    Yine aynı yalanlar, yine aynı masallarla: “Çil çil altınlar… Milyar milyar dolarlar” dediler…“İstihdam, gelişme, zenginlik” dediler… Hakaretler ettiler: Yağmacı-talancı siyanürlü zehir merkezlerine karşı çıkanların, “Taşeronluk yapan manipülasyoncular” olduklarını söylediler.

    20 yılda samanın bile ithal edildiği bir ülke yaratan bir yönetimin bakanları “Yatırım düşmanı, üretim cahili yöneticiler, Türkiye’yi ithalata mahkum ettiler” dediler. Altın madeni sözcülerinin sık sık kullandığı, “Maden hayattır, gerisi laftır” nakaratını tekrarladılar.

    Her zaman olduğu gibi bas-bağımsız medyamız görevini layıkiyle yerine getirdi: Külçe külçe altın fotoğraflarıyla manşetlerini attılar:

    “AĞRI’DA 20 TONLUK ALTIN REZERVİ BULDUK!

    GAZDAN VE PETROLDEN SONRA ALTIN MÜJDESİ!”

    Bu millet sevinmeyip de ne yapsın. Zil takıp oynasın! Bunu istiyorlar. Bu havayı yaratıyorlar. Ama unuttukları bazı detaylar vardı. Onlar açısından bir önemi yok ama Ağrı’da, Van’da, Diyadin’de ve Mollakara’da yaşayan vatandaşlar açısından önemi olabilir… Biz de bir “manipülasyoncu” olarak bunları anlatalım dedik:

    Mollakara’da yığın liçi metoduyla üretim yapılacak. Yani açık alanlarda milyonlarca ton taş-toprak kayanın üzerine binlerce ton siyanür basılacak. Mesela bir ton dore altın elde etmek için beş milyon ton taş-toprak ve kayanın siyanürle zehirleneceğini söylemeyi unuttular… Bir ton dore altın yani ham altın elde etmek için tam bin ton siyanür kullanacaklarını söylemeyi unuttular… Elbette sadece siyanür değil tam 36 çeşit zehirli kimyasalın tesis dedikleri açık hava kimyasal fabrikasında her gün binlerce ton taş-toprak-kayanın üzerine boca edeceklerini söylemeyi unuttular…

    Bir gram ham altın elde etmek için 4 ton suyu zehirleyeceklerini söylemeyi unuttular…Altın madenciliğinde çok büyük oranlarda su kullanıldığını, çalıştıkları bölgedeki su kaynaklarını acımasızca tükettiğini söylemeyi unuttular… Eğer varsa ormanları yok ettiklerini, dağları-tepeleri yüz binlerce ton dinamitle dümdüz ettiklerini de söylemeyi unuttular…

    Üstelik bütün bunları dünyada “koronavirüs”, “küresel ısınma” gibi felaketler yaşanırken ve tüm dünyada bilim insanları, “Sularınızı, ormanlarınızı, topraklarınızı koruyun” diye bas bas bağırırken yapacaklar.

    Bölgede varsa eğer orman, bitki örtüsü, doğal yaşam gibi şeylerin büyük zarar göreceğini, hayvancılığın yapılamayacak hale geleceğini söylemeyi unuttular… Kullanılan ağır kimyasallar, ortaya çıkacak ağır metaller ve yüksek basınçla çalışan kazanlar nedeniyle ortaya çıkacak kimyasal reaksiyonların sonucunda havanın zehirleneceğini söylemeyi unuttular… Bütün bu söylenenlere inanmayan varsa bir zahmet Erzincan-İliç’deki Çöpler Altın Madeni denilen yere gidip bakmalarını söylemeyi de unuttular…

    Altın Madeni dedikleri yağma-talan sisteminin zararları görülmeye başlanınca; toprakları-suları-havaları zehirlenen insanlar tepkilerini ortaya koyunca, “Teröristlikle, vandallıkla” suçlayacaklarını, suçlamanın da ötesinde gerekirse coplayacaklarını söylemeyi unuttular.

    Bugün iki bakanın istihdam, yatırım masallarını anlatarak alayla valayla temel attıkları yer, Fırat Irmağı’nın doğuş noktası. Yani Mollakara’nın tam içinden Fırat Irmağı’nın ana kolu olan Murat Irmağı geçiyor. Murat demek Fırat demek. Fırat demek Türkiye demek, Ortadoğu demek. Fırat’ın, Murat’ın kenarındaki dağları yok ederseniz su kaynaklarını yok edersiniz. Bu bölgeyi zehirlerseniz Fırat’ı zehirlersiniz. Bu kadar basit. Ağrı’da, Van’da, Erzincan’da dağları parçalar ve toprağı zehirlerseniz ne su, ne tarım, ne hayvancılık ne de arıcılık ya da başka bir şey kalır. Yaşam biter. Peki işleri bitince ne olacak, Sayın Bakan onu da unutmamış, bir cümleyle özetlemiş: “Tesisin ekonomik ömrünü tamamlamasından sonra arazinin doğaya kazandırılmasıyla ilgili çalışmalar firma tarafından yerine getirilecek.” Bu kadar. Hep öyle yaparlar zaten.

    İstediklerini alırlar, gerisi onların sorunu değildir. Birileri zehirlenmiş, toprakları gitmiş, suları yok olmuş, insanlar kanserden kırılıyormuş duymazlar, görmezler. Ya da yine muhalefeti suçlarlar kim bilir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, “Müsilajın sorumlusu CHP’dir” dedi ya.

    Sen 20 yıl ülkeyi yönet sonra ortaya çıkan felaketlerden muhalefeti sorumlu tut.

    Bu ülke hiç olmadığı kadar ağır tehdit altında. İktidar tehlikeli bir oyun oynuyor. Uluslararası kartellere ve emperyalistlere, “Ben işinizi görürüm, projelerinizi ben uygularım” mesajları veriyor. Türkiye’nin madencilik yapıyoruz denilerek parçalanmasının ve zehirlenmesinin açıklaması budur.

    Bugün Türkiye’yi betona boğanlar, Türkiye’nin denizlerini müsilaja teslim edenler şimdi çok daha tehlikeli bir yanlışta ısrar ediyor. Türkiye uluslararası kartellerle işbirliği halinde maden batağına sokuluyor. Müsilaj felaketi karşısında, “3-5 yıla eski haline getireceğiz” diyorlar. Peki yıktığınız dağları, kestiğiniz ormanları, parçaladığınız meraları, zehirlediğiniz ırmakları kaç yılda eski haline getireceksiniz? Bunu düşünen var mı? Siyanürle, sülfürik asitle, ağır metallerle zehirlenen topraklar 300-500 yıldan önce eski haline getirilemiyor. Bu durumda ne yapacaksınız Sayın Enerji Bakanı? Sayın Sanayi Bakanı? Ve elbette Sayın Çevre Bakanı? Bu iş müsilajı temizlemeye de benzemez.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Oksijen yerine yalan soluduğumuz bu devir bitecek mi?

    Tezcan Durna[1]

    Son aylarda, acaba yıllarda mı desek, iktidar katından yayılan yalanlar silsilesini gördükçe, duydukça; bu yalanların beceriksizce telif edilmesini midem kalkarak izledikçe, Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde yaptığı yalancılıkla ilgili kadın ve erkek karşılaştırması geliyor aklıma. Dönüp izlediğimde en azından eğlenceli bir şey izlemenin verdiği gülüp eğlenme haliyle nefes alışım bir miktar yerine geliyor. Tabi ki hayat maalesef eğlenceden ibaret olmadığı için, yalanlara dişlerimi gıcırdatarak öfkelenmeye kaldığım yerden devam ediyorum.

    Cem Yılmaz, isabetli bir saptamayla erkeğin zannedildiği ve iddia edildiği gibi yalancı olmadığını belirtiyor. Nedeni de erkeğin yalan söylerken yüzüne gözüne bulaştırması, yani aslında yalan söyleyemediği için sürekli yakalanmasıdır. Zira erkeğin yetiştirilme koşullarından dolayı asla yalana ihtiyacı olmamıştır. Olabildiğine şımartılmış, olabildiğine pohpohlanmış, dilediğini dilediği şekilde yapmış, bu nedenle de çoğu zaman yalana ihtiyaç duymamıştır. Örneğin bir erkek asla bir “kızla beraber olduğunu” ya da kız arkadaş edindiğini ülkenin hangi coğrafyasında olursa olsun ebeveynlerinden saklamak zorunda kalmamıştır. Aksine göğsünü gere gere pek çok taşra kasabasında ve köyünde erkek delikanlı ilk cinsel deneyimini bile böbürlenerek ve bire bin katarak anlatır. Bu doğallık içinde büyüyen erkek elbette pratik kazanmadığı için çoğu zaman eşine ya da sevgilisine ilk söylediği yalanda yakalanır. Çünkü öyle bir beceriyi pratik etmediği için kazanmamıştır. Zaten yalanı yakalandığı zaman da, kendisinin de inanmadığı, haddizatında inanmaya dahi ihtiyaç duymadığı bir başka yalana başvurur; o da yakalanırsa artık seri yalana bağlar. Bu seri yalanların neredeyse hiçbirisinin anlaşılmasının bir bedeli olmaz ona. Bedel ödetilmeye kalkışılınca nasıl deliye döndüğünü ve bedel ödetmeye kalkışan karılarına, sevgililerine neler ettiklerini çok iyi biliyoruz erkeklerin. Erkek yalan söylerken dahi “ben yalan söylüyorum” diye bağırır. Zira gerçekten bilir bu yalanın yalan olduğu anlaşıldığı zaman başına bir şey gelmeyeceğini.

    Kadın öyle mi ya? Hayatta kalmak, cinselliğini keşfetmek, yaşayamasa bile cinselliğini azıcık ucundan tatmak için ne bedeller ödemek zorunda kalır? Elbette bu satırların yazarı erkek olduğu için asla bir kadın kadar iyi anlatamaz. İşin o boyutuna bu nedenle haddim olmadığı için detaylı girmeyeceğim. Sadece kadının neden iyi yalancı olabildiğini yine Cem Yılmaz’dan mülhem şekilde şöyle anlatayım: Bir erkekle duygusal ilişki kuran bir kız çocuğu bu coğrafyanın büyük kentlerinde bile bunu gizli saklı yaşamak zorundadır. Elbette böyle bir ilişkiye ihtiyacı olduğu için, bu ihtiyacını karşılarken bolca yalana ihtiyaç duyar. Yalan söylemek bir nevi onun hayatta kalmak için başvurduğu en önemli araçtır. Bu nedenle de yalan söylemekte ustalaşır, yalanı söyleyebildiği için de asla bu yalan yakalanamaz. Bu nedenle de kadınlar yalancı olarak bilinmez. Neyse bu yalan söyleme konusundaki kadın-erkek farkını daha fazla uzatmanın âlemi yok galiba. Meramım sanırım anlaşılmıştır. Şimdi geleyim Cem Yılmaz’ın bu konuyla ilgili eğlenceli saptamalarının aklıma neden getirdiğine…

    YALAN VE KOMPLO TEORİLERİYLE SİYASAL RETORİĞİ ŞEKİLLENDİRMEK…

    Son zamanlarda alenen, sakınmadan, yalan olduğu ayan beyan ortada olmasına rağmen söylenen yalanlara benzer yalanlar her siyasetçinin söyleyebileceği stratejik hamleler olarak görülebilir. Kaldı ki yalan söylemek insana uzak bir eylem de değildir. Arendt, yalan söylemenin Batıda suç olduğu kanaatinin püriten ahlakı ile yaygınlaştığına dikkat çeker.[2] Kuşkusuz büyük evrensel dinlerde de yalan en büyük günahlardan sayılır. Zira “bu dinlerin tanrısı, nurun ve varoluşun suretidir ve aynı zamanda hakikatin de suretidir.”[3] Ancak hem bu dinlerin hükümleri sürerken hem de modern çağda yalan elbette insanın en hayati gerçeklerinden birisi olmuştur hep. Özellikle de yalan yabancılara karşı kullanılan bir silahtır. Düşman olarak tanımlanan ve karşısında güçlü olunması gereken diğerlerine karşı yalan söylemek, zaman zaman zorunluluk ve hatta erdem halini alabilir. Buna karşılık hakikat, erdemsizlik olarak algılanabilir.[4] AKP iktidarının temsil ettiği Siyasal İslam geleneği, yıllardan beri laik Cumhuriyet rejimi başta olmak üzere muarız olarak belirlediği pek çok kurum ve aktörle ilgili olarak yalan ve komplo teorileriyle siyasal retoriğini şekillendirmiştir. Bu açıdan, bu geleneğin derinlerinde yalan en meşru silahlar arasındadır. Kaldı ki, dönüp dönüp en olmadık sorunların dahi müsebbibi olarak tek parti iktidarının gösterilmesi, bu alttan alta süzülüp gelen yalanların nasıl işlevsel olarak kullanılabildiğini anlatır bize. Ancak eskiden kulaktan kulağa, el altından söylenen yalanların günümüzde neden fütursuzca söylenebildiğinin sırrı AKP’nin, dahası lideri Erdoğan’ın denetlenemez biçimde iktidar gücünü tek elde toplamasında saklıdır.

    AKP otoriterleştikçe ergenlik çağında fütursuzca her istediğini yaşayan, ama ahlaki kurallarla karşılaştığı anda acemice yalanlara başvurarak, yalanları yakalandığında hırçınlaşan bıçkın erkeklere döndü. Kendisini terk etmek isteyen karılarını ya da sevgililerini katleden erkeklerin böylesi bir dönemde ayyuka çıkmasıyla AKP’nin otoriterleşmesi arasında bir bağ olmadığını sanırım artık kimse söyleyemez.

    Yalan, skandal, sansasyon gibi sözcük ve edimler nispeten demokratik toplumlarda bir anlam bulur. Çünkü söylenen şeyin yalan olduğunu açık etmek de açık edilmesi halinde bunun bedelinin ödetilebilmesi de nispeten demokratik rejimlerde mümkündür. Otoriterleşen rejimlerde ise yalanın kendisi bizatihi otoriter yönetimin asli performansı haline gelir. Bu performans otoriter iktidarın devamı için iki yönlü bir işlev görür: Birincisi varlığını zaten her anlamda çaresiz hale gelmiş bir toplumun varlığına borçlu olan otokrat, gerçekleri eğip bükebildiğini, gerçeğe hükmedebildiğini, dilerse istediği gibi halkın gözünün içine baka baka yalan söyleyebildiğini göstermek ister ki bu da bir nevi güç göstergesidir. İkinci olarak yalana bir nevi uyuşturucu gibi bağımlı hale gelmiş kitleye zaman zaman “hakikatimsi” şeyler söyleyerek onu şaşkına çevirebilir ki bu sayede dobra, sözünün eri, gerçekleri ne pahasına olursa olsun söyleyebilen “performansı” ile yine gönüllerde taht kurabilmeyi umar. Hakkını teslim etmek gerek, bunu bir ölçüde başarır da.

    YALAN GEMİSİ SU ALMAYA BAŞLAR

    Elbette her iki şeyi de yapabilmenin sınırları vardır. Hakikat sonrası çağda yalan söylemek o kadar sıradanlaşmıştır ki, yalan söylemeye dair tek ehliyet sahibi otokrat değildir artık. Herkes yalan söylemektedir; üstelik de en büyük yalanlar da bu otokrata en yakınındakiler tarafından söylenmeye başlamıştır. Otokrat kendi yalanlarıyla o kadar meşguldür ve yalan söyleme ehliyetinin tek sahibi kendisi olduğu vehmine o kadar kapılmıştır ki, kendisine söylenen yalanları hiçbir şekilde fark etmez hale gelir. İşte bu, otokratın bindiği yalan gemisinin su almaya başladığı zamanlardır ve geminin su aldığını bu güç sarhoşluğu içinde hiç fark etmez. Merkez Bankası’nın para rezervinin önemli bir kısmının beceriksiz damat bakan tarafından çarçur edildiğini ancak iş işten geçtikten sonra öğrenebilir. Elbette bilinmez, bu rezervler çarçur edilirken belki de haberi vardır. Ama yalanla gerçek artık o kadar birbirine girmiştir ki, hangisinin doğru olduğunu biz fanilerin bilme şansı yoktur. Elbet bir gün öğreneceğiz.

     

    AKP’nin yetkili-etkili isimlerinden birisi, tarihe “burundan pudra şekeri çekerek kafa bulabilen ilk insan” olarak geçen, AKP genel merkezi çalışanlarından bir gençle ilgili sosyal medyada dönen videonun troller tarafından yayıldığını iddia etmiş.[5] Bu iddia da elbette yalan türlerinden birisi olan üste çıkma ve örtmece yollarından birisidir. Keyes’e göre, “yalancılık, cinsel birleşme ve dışkılamadan daha fazla örtmeceye ilham vermiştir.”[6] Ancak insan hala dışkısını örtme konusundan vazgeçmemiş bir varlık. Tabi ki modern pek çok yöntem icat edilmiş bu örtmece için. Ancak otoriterleşen yönetimler, o kadar fütursuzlaşır ki, yalanı örtmek şöyle dursun bir cesaret göstergesi olarak bizzat kendisi sergilemeye başlar. Günümüzde bu sergileme için en ideal mecralar elbette sosyal paylaşım ağlarıdır. Son zamanlarda iktidar katından nemalanarak güçlenen ve bu gücünü görgüsüzce sergilemek arzusunu bastıramayanların “marifetlerinin” tümünün bu sosyal paylaşım ağlarında yayınlanıyor olması, yalanların gizlemek şöyle dursun açıkça sergilenmek istenmesinden kaynaklıdır. Zira özellikle de fotoğrafların paylaşıldığı sosyal ağlar, bizatihi gerçeğin değil sahtenin, hakikatin değil yalanların sergilendiği başlıca mecralar haline geldi. İktidarın gücünü yalanla sergileme arzusuna yenik düşmesi bizatihi kendi sonunu getirmeye aday görünüyor. Ancak elbette yalanlar karşısında öfkeden deliye dönen toplumsal muhalefet sadece buna bel bağlayarak beklememeli. Bunu beklersek Arendt’in işaret ettiği gibi “olgusal hakikatlerin iktidarın saldırılarını savuşturma şansı gerçekten de son derece düşüktür; her zaman için dalaverelerle sadece bir süre için değil, sonsuza dek dünyanın dışına atılma tehlikesi vardır.”[7] Elbette hiç birimizin artık olgusal hakikatlerin sonsuza kadar dünyanın dışına atılmasına tahammülümüz yok ve olmamalı.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    [2] Arendt, Hannah (2017). Geçmişle Gelecek Arasında: Siyasi Düşünce Konulu Sekiz Deneme, 6. Baskı, (çev. Bahadır Sina Şener ve Onur Eylül Kara), İstanbul: İletişim.

    [3] Koyre, Alexandra (2018). “Modern Yalanın Siyasal İşlevi”, içinde Yeni Türkiye Hakikatsiz Siyaset Soylu Yalan, (ed. Betül Yarar, çev. Tuncay Şur), Ankara: Dipnot, ss. 43-57.

    [4] A.g.e., s. 48.

    [5] https://www.gazeteduvar.com.tr/naci-bostancidan-ayvatoglu-tepkisi-kampanyalar-trollerin-isi-haber-1517501 (Erişim tarihi: 29/03/2021).

    [6] Keyes, Ralph (2017). Hakikat Sonrası Çağ: Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma, (çev. Deniz Özçetin), İzmir: Deli Dolu.

    [7] A.g.e., s. 313.