Zehirli bir koku var havada yaşamı çürüten ve Pessoa’nın dediği gibi, içimdeki her şeyi öldüren…
Herkes her şeye sadece üzgünüm diyor, sessizlik büyütüyor…
Ama üzgünüm, çok kaçamak bir kelime…
Oysa; konuşulması gerektiği yerde susmak, katilidir kişiliğin…
Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir hani…
Ama, başarılıyor…!!
Günlerdir sanata, müziğe, insana dair iç ısıtan rüzgarlar esmiyor…
Uzaklarda bir yerlerden, kulaklarımıza hüzünlü fısıltılar doluyor…
Serçeler üzülüyor, akasyalar kokmuyor…
Yine Kürtçe ezgiler yasaklanmak isteniyor…
Oysa insan; topraklarının sarp vadisinde, güneşin yeşilinde, kendi harflerinde arar kendini…
Kahramanı olmayan masal, kokusu olmayan mevsim, olur mu?
İnsanın sözcükleri doğduğu toprakların sesidir. Diller de; kendi renginde, sözcüklerden oluşur…
Mevsimler gibi; ayrı ayrı bir koku vardır her dilde…
Hem hangimiz büyümedik ki bin bir türlü ninnilerle…
Meltemlerde tül gibi uçuşan saçlarımızla, içe değerken kızıl bir gül gibi hasretlerimiz…
Uzaktan geçerken gemiler, bazen umarsız yakarken ışıkları, hangimiz sığınmadık ki gecelere, bir ezgi eşliğinde…
Zeybekler, horonlar, şemameler, davullu, zurnalı, halaylar, olmadı mı sesimiz direnişlerde…
Merhabalar, Rojbaşlar, Kalimeralar,
doğurmadı mı “Günaydın”ı sabahlar…
Raylarda çocuklar, Suruç’ta, göçükte, solarken yaşamlar…
Farklı olsa da dillerin ezgisi, aynı acılara yanmadık mı birlikte…
Gözyaşının rengi yoktu, aynıydı acının kokusu…
Mezopotamya kadar eski bir dil Kürtçe, topraklarımızda acılı bir yerde…
Bakıyorsun; bir fırtına, kasırgaya tutuluyor, dilleri insanların boynuna kement oluyor…
Ama devam ediyor yaşam, birden bir albatros denizin üstünden geçiyor. Dil, kuytuda kocaman bir şiir oluyor…
Bir kaç genç çıkıyor; kendi masalının içinden, kendi kokusunda bir çiçek veriyor bize, sokaklara bir ezgi düşüyor, gökkuşağı oluyor…
Yaşam bu anlamını buluyor…
Ama o da ne, çıkan ses Kürtçe diye, ezgiler susturuluyor, yine anlam bir su köpüğü altında kalıyor…
Ortak yaşamı birlikte paylaştığımız insanların dilleri yasaklanıyor, sorgulayan olmuyor…
Ne diyordu Ape Musa;
Bir millet diğer milletin soluğudur…
Hiçbir renk bir diğer renkten üstün değil ki. Hiçbir kimlik bir diğer kimlikten ayrıcalıklı…
Ki müzik; teklikten, ayrışmadan uzak evrensel, yüreklere sızan ezgilerdir…
Ne olur sanki;
Kimse kimseyi dilinden dolayı yaralamasa, birlikte renkli bir çiçek bahçesi olsa…
Yarım kalmış tüm yaşamlar tamamlansa, ulaşsa sabahlara…
Ağacından dal budar gibi, bir halka yok öyle bir dil, kestim diyemezsiniz ki…
Ne olur?
Yaşamın içine; Lazca, İbranice, Çerkezce, Türkçe, Kürtçe, düşse…
Birlikte yaşayan halklar için dil; din, dil, ırk ayrımlarından uzak bir şey olmalı, sözcüklerin ötesinde bir yerde…
Dil, insanın var oluşudur…
Yaşatın tüm dünya dillerini birlikte…
İzin verin, yaşamına anlam katsın insanlar kendi dilinde…
Boğuntunun, sıkıntının içinde nefes almak istiyoruz müzikle…
Sığınmak bir gece vaktinde Türkçe bir türküye, uyumak derinliğinde…
Buluşmak bir ömür boyu Kürtçe bir şiirde, karanlığı yenmek her dilden ezgilerle…
Yaşamak istiyoruz…
Yaşamak, özgürce…
Bir yanıt yazın