Yazar: Safiye Özşener

  • Gazoz kapağı

    Ülkece öyle bir hale geldik ki, kendi yaptığı Labyrinthos’tan çıkamayan Daidalos gibiyiz.

    Verdik ya bir kere Sarı öküzü, vermelerin; “yetmez ama evet”, “anayasaya aykırı ama evet”lerle, kesilmedi ardı arkası.

    Hukuksuzluk karşısında zulme uğrayanın; diline, rengine, kimliğine bakıp ama’lı cümleler kurduk. Değmedikçe bize hukuksuzluk sustuk. Susmak da ortağıydı kötülüğün, unuttuk. Sonunda sustuğumuz her yerlerden vurulduk. Aynı zehirli ok bizi de yaraladı. Hepimizin yanından aynı karanlık göktaşı geçti.

    İnsani disiplinden kopmuşların egemenliğinde; eğitim, sağlık, bilim ve hukukun ağır yara aldığı bir yerde yaşar olduk.

    Hukuk evrensel kimliğinden çıkmış, ülke dinamikleri ile oynanıyor. Anormallik normalleştiriliyor. Suçu işleyenler değil, mağdur bırakılanlar suçlanıyor. Onurlu duruş suç, duygulu insan olmak kusur sayılıyor. Aklı çalışanlara, barıştan, adalet ve hukuktan, eşit yurttaşlıktan yana olan herkese psikolojik savaş açılmış durumda.

    Etrafımız korkunun zinciri ile çevrili, başımızın üstünde kötülüğün hançeri. Kırmak yerine zincirleri, korunaklı sığınaklara kaçıp, ölmüş toplumsal refleksle; attığı adımlarla; farklı görüş ve ideolojileri karanlığa karşı aydınlık şiarıyla buluşturan, tabanda umudu doğuran 6’lı masadan aydınlık çıkar diye bekliyoruz.

    Oysa etki, tepkiyle gelir. Bekleyişin olduğu yerde kurtarıcı gelmez.

    Nazilerin giyotinle idam ettiği Sophie Scholl’un son sözlerini hatırlayalım:

    “Haklı bir dava uğruna kendinden vazgeçmeyi göze almış neredeyse hiç kimse yokken, doğruluğun galip gelmesini nasıl bekleyebiliriz ki?

    Karşımızda eline geçirdiği dinamik argümanları bir bir harcayan, yakaladığı psikolojik üstünlüğü yanlış söylem ve hamlelerle kaybeden, yetmez gibi; bu karanlık çağdan çıkalım da “gazoz kapağını koysanız, oy vereceğiz” diyen seçmenin bilincini, masada adaylık ve koltuk tartışmaları içinde fütursuzca harcayan, yara bere içinde bekleyen halkı hala demokrasi var, güzel günler gelecek umuduyla bekleten, sığlaşmaya sıkışmış bir 6’lı masa, ana muhalefet var.

    Siyaset boşluk tanımaz. Cumhuriyet gibi Demokrasinin de içini doldurmak yerine, boşaltmakla Demokrasi getiremezsiniz. Üçüncü ittifak olan Sol İttifakla, bileşeni Hdp’yle görünmekten imtina ederseniz demokrasiden bahsedemezsiniz.

    Mahir’in dediği gibi “küçük burjuva kaypaklığı içinde bocalayanlar, bugün özgürlük için barış diyenlere anti-demokrasi ile anayasayı hiçe sayarak, hukuka aykırı burjuva kaypaklığı içinde davranmıştır.”

    Egemen karanlığın ötekileştirdiği her kesimle birlikte yürümeden, aydınlığa kavuşamazsınız.

    Demokrasileri koruyabilmek için önce var etmek lazım ve var ettiğin demokrasi sadece ve sadece bağımsız yargı ve sivil akıllarla korunabilir. Aksi, ne demokrasidir ne de halk rejimi.

    Sosyal adalet arayışlı cümle sahipleri; kirlendik, çürüdük, kokuştuk. Kültürel, sosyal, ve hatta; düş, aşk, sevda, onur, özgürlük, hak, hukuk ne varsa insana dair duygudan yana; güç, para ve ego için tükeniyor farkında mısınız?

    Bir adayda buluşup, tabanı revize etmek için daha ne olmasını bekliyorsunuz? Nedir eksik olan? Cesaret? Yoksa sorgulama yeteneği mi? Ya da gerçekleri görme yeteneksizliği mi?

    Halkı okumayı başaramayan, siyaset matematiğini çözemez.  Sadece sanmakla olası bir seçimde galip gelinmez. Zira sanmak, netlik değildir ve çoğu kez duygu hükmündedir, yanılgıya müsaittir. Nasıl ki; tüme varım salt gerçeğe götürmez ise, sanmakta daima doğruya ve gerçeğe götürmüyor.

    Sanırım 6’lı masa ve Türkiye muhalefetinin en büyük sorunu bu. Bu sefer nasıl olsa alırız.

    Elinde karşı tüm argümanları kaybetmiş ve yerine koyamamış bir muhalefet için seçim ve sonuçları hakkında netlik son derece tehlikeli olur.

    Aydınlık ve demokrasinin, parlementer sistemin yeniden inşası için ilk adımı artık atın.

    Bu halkın açlığı, demokrasiye ve hukuka. Koyun kardeşim bir “gazoz kapağı (!)” bitirin bu aday tartışmasını. Verin seçim startını. Daha da geç olmadan buluşun halkla…

  • Never again (Bir daha asla)

    Bireysel ve toplumsal acılar gece nöbetleri içinde boğuluyor, karanlık içinde oturmuş ışığı bekliyoruz.

    Ve fakat tam da burada tıkanıyoruz. Kimsenin; duymadığı, duysa kulak arkasına salladığı, görmediği, görse de kafasını çevirdiği bir karanlığın içindeyiz.

    Üzerimizde ürkek bir serçe telaşı, adı konmaz bir tedirginlik. Çünkü eksiğiz. Adalet yok. Olsaydı eğer, olur muydu bu tedirginlik.

    Adalet, hak olanın verilmesini öngören ahlaki ilke değil mi? Doğruluk, hukuku gözetme değilse, peki nedir bu Adalet? Doğada var olan bir olgu, yoksa birlikte yaşamın gereği olan beşeri karakter mi?

    Adalet her ne kadar toplumdan topluma değişiklik gösterse de, dünya ulus ve halkları için; eşitlik ilkesi ile birlikte; nasafet, orantılılık ve dürüstlük gibi temel ilkelerden de yararlanması gereken bir değer değil mi? Hani hukukun gerçekleştirmesi gereken nihai amaç?

    Güzel olan ne varsa bitmiş, güzel insanlar gitmişse bilin ki artık orada Adalette gitmiştir ve hukuk diye bir kavram da yoktur, artık sözcükler de ölüdür.

    Tıpkı coğrafyamız gibi. Oradaki Adalet hukuksuzluğu normalleştiren, karanlığı aklayan, içi boşaltılmış kavramdan başka bir şey değildir.

    Sözcükler ölmez demeyin ölür, mesela bu ülkede ADALET artık bir ölüdür.

    Eğer tüm renkler solmuş, ışık yerini karanlığa bırakmış, çokluk, teklikle yer değişmiş ve şiirler eksik, hayatlar yamalı olmuşsa, orada “Adalet” yeniden tanımlanmalı…

    Bir yerde adaletsizlik varsa adaletsizliği yaratanlar da vardır ve adaletsizlik yaratmak da sistematik bir suçtur. Bu noktada anlamamız gereken, bunları normalleştirmeye çalışanlarla mücadele etmenin ne kadar önemli olduğudur.

    Yakın tarihte izlediğim “Arjantin 1985” filminde bir replikte:

    “Beni yıldırmayı başardılar Sayın Yargıç. Neyse ki herkesi yıldıramadılar. Onlara karşı duran akrabalar, anneler, büyükanneler vardı. Bugün onlar sayesinde adalet talep ediyorum.” Diyordu haksızlığa ve işkenceye maruz kalan bir kadın.

    Gerçek hikayeden uyarlanan filmde ilkeli, cesur bir Savcı ve gençlerden oluşturduğu bir Avukat topluluğu vardı. “Bir daha asla” diyerek hukuku işletip, adalet talep ettiler. Adalete susamış halkın yüreğine su serptiler.

    Evet; “bir daha asla” yaşanmaması için; ama’sız yüzleşmeler, hesap sormalar gerekiyor. Artık, birbirimizle ayrışmak yerine oturup; yüzleşmeler nasıl olur, aydınlık yarınlar olması adına; kimler neleri göze almalı, demokratik toplum yapısı nasıl olmalı bunları konuşmalıyız. Zira Adalete açız.

    “Eğer bir ülkede adalet yozlaşırsa, o memleketin dibi oyulmuş demektir. Adaleti çökmüş bir milleti yok olmaktan hiçbir güç kurtaramaz. Kanun karşısında eşkıya İnce Memed de birdir Başvekil İsmet Paşa da…” der Yaşar Kemal

    Öncesinde hayal etmesi, sonrasında da anlaması güç bir karanlığı yaşıyoruz. Bu kadar da olmaz dediğimiz ne varsa oldu, olmaya da devam ediyor dememek için “Bir daha asla diyerek” kanun karşısında; eşitlik, hepimiz için amasız adalet, adalet için evrensel hukukun hemen şimdi işletilmesi gerek..

    Karanlık bir 20 yıl daha istemiyorsak, elimizde bir şans daha var. Hatırlamamız yetecek. Bir olabilirsek bizden daha güçlü hiçbir şey yoktur. Bu şans bize aydınlığı getirecek.

    Hadi birlikte hazırlayalım atları, gün doğumuna. Çünkü “bir daha asla”…

  • Irak yerin davulu koygun öter

    Hayatımızın tam ortasında, dizginsiz bir zulmün yanında, dizginsiz inkârlar, yalanlar fırtınası var…

    Hep böyle benzerleri seyredip seyredip, şaşılacak şekilde sonunda isyan etmeyen de bir toplum var.

    İnsanlık hakikatini ve adaleti nihayet kazandığımız, bir dengeye vardığımızı görmek için daha ne olmasına, kaç bin seneye ihtiyacımız var?

    Şunu bilmeyiz ki;

    Adalette tabiat gibidir, hiç bir şeyi ayırt etmez. Bu gün değil belki ama yarın, mutlaka bozulan terazide bozanı da tartar. Çünkü doğasında; er ya da geç hiç kimseyi ayırt etmeden hareket etmek var.

    İşte kim; bozdukları tabiat gibi, bozdukları adaleti düzeltmezse, sonunda onun kurbanı olur…

    Susmak mı? Hayır, 6 yaşında bir çocuğun, imam nikâhıyla 29 yaşında biriyle evlendirilmesi karşısında kimse “olağan hadise” “sıkıntı yok” deyip geçemez. Ki bu, buz dağının görünen yüzü, arkasında kim bilir neler var.

    Karşılıklı birbirini zehirleyen kişilerden hangisi daha fazla yalan söylüyor, ötekini daha fazla; inkâra, yalana sevk ediyor acaba? Demeden, sorgulamadan, geleni-gideni-olanı kabul kültürüyle dönüştüğümüz şey; senden olmayana susmak, görmezden gelmek, ötekileştirme tuzağıyla normal ve sağlıklı hayata karşı beslediği kinden dolayı can çekişen bir toplum.

    Oysa içinde bulunduğumuz sefalet; ne toprağın cimriliğinden ne de emeksizlikten, bu sefalet muktedirlerin adaletsizliğinden ve insanların bu adaletsizliğe susmalarından ileri geliyor.

    Sonuç: çürümüş, iskeleti yıkılmaya yüz tutmuş topluma dönüştürüyor.

    İşte bu yüzden hayatımız; gümbürtülerle, çatırtılarla sarsılıyor ve bu sarsıntı her an vahimleşiyor.

    Unutmayın, ırak yerin davulu koygun öter.

    Dizginsiz inkârlar, yalanlar fırtınası estirenlerin uzağımızda olup bitenler hakkında her zaman bildiğimizi sandığımız gibi olmadığını, bize duyurdukları gibi olmayabileceğini anlamamız için daha ne olması gerekiyor?

    Gerçeğin peşinde kamuoyu hakkı için mücadele veren basın emekçilerinin karşında değil, yanında durmak için ne bekleniyor?

    Sıkıntılardan, acılardan sonra gelecek güzel günlerin, daha güzel olacağına inanıyorsak, ilk düzeltmemiz gereken “adalet” tir.

    Eğer yarın emeğe saygı gösterilirse, servet adilce dağıtılmaya başlanırsa bir denge sağlanacaktır.

    Bunun için de; artık korkunun esaretinde susmak değil, 6 yaşında bir çocuğun/çocukların sesi olup konuşmak, koygun öten davulların değil, gerçeğin sesini duymak arkasından gitmek yetecektir.

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Du bakali n’olcek hal-i pür melalinden çıkmak gerek

    Memleketi temelinden sallayan bir ekonomik açmaz var ve 21 yıldır bu açmazın mimarlarından da hala medet umanlar.

    Aynı şekilde; muktedirlerin karşında da 21 yıldır aynı muhalefet var ve bu dipsiz karanlıktan çıkmak için yine bu muhalefetten medet umanlar var.

    Ama asıl yara, özellikle son 7-8 yılda halkın önemli bir çoğunluğunda, dut yemiş bülbül misali bir suskunluk var.

    Kendi derdini, meselelerini düşünmemesi, yapılması gerekenleri yapmaması, sorumluluk almak yerine kıyıda kenarda kalması, maruz bırakıldığı tüm kötülükler, olumsuzluklar ve çirkinlikler karşısında verilmesi gereken tepkiyi vermemesi var.

    Velhasıl yine kapıda bir seçim, yine aynı yüzler, aynı vaadlerle dolu vizyonlar ve yine “du bakali n’olcek” şimdi diye bekleyen bir toplum var.

    Oysa insan hak ve özgürlüklerini önceleyerek “yaşamın” kutsallığını düstur edinen, eşit ve hukukun üstünlüğünün var olduğu bir demokrasiyle yaşayabilelim diye, toplumsal mücadele vererek bu uğurda ceza evlerinde olanlar var ve bu insanların oralarda olmalarında hepimizin “suskunluk” suçu var.

    Ve belki de hepimizin; bir parça da olsa korkaklığının, ürkekliğinin, tehlikeden kaçmak için kaçamak yollardan gitmemizin payı var…

    Zira toplumsal desteği arkasına alamamış protesto eylemleri ve mitingler bir noktadan sonra başarıya ulaşamıyor. Ve muktedirlerin tüm aygıtlarının gücü bu evrensel hak ve hukuk mücadelesi veren insanların üzerine düşüyor.

    Toplumsa “du bakali n’olacek” modunda, sorumluluk alma aksiyonundan uzak, sadece seyre dalarak bekliyor…

    Artık; daralan sadece demokratik mücadele alanları değil, susanların haklarının mücadelesini verecek insanların büyük kısmının da özgürlüklerinden yoksun olması…

    Geçmiş dönemde okuduğum bir gazeteci, Belarus’lu müzisyen Mariya Kolesnikova’nın köşesine taşıdığı açıklamasında şöyle diyordu;

    “En çok aynı ülkeyi paylaştığım insanların özgür olmamasına ve korkmalarına üzülüyorum.”

    Ve ekliyor;

    “İnsanları hapislere tıkabilirsiniz, onlara 11 yıl ceza verebilirsiniz. Ama bütün bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Evet, iki ittifak da kapıda beliren seçim için vizyon açıklamaları yapıyor.

    Muhalefetin vizyon açıklaması her ne kadar tabanda anlaşılır bir siyaset dili olmasa da, dolu bir içeriğe sahip olduğu ortada. Ancak, halk tabanına ulaşamayan hiç bir siyasi hamle karşılık bulmaz. Susan ve maruz bırakıldıkları için hep bir kurtarıcı bekleyen halklar Özgür yarınlara ulaşamaz.

    Yine bir seçim, yine aynı aktörlerden medet ummak yerine, aktörün ta kendisinin halkın olması gerek.

    Muktedirlerin yarattığı korku ikliminden çıkabilmek için, sadece muhalefetten vizyon beklemek yerine, muhalefete seslenip; kendi derdini düşünmesi, kıyıda kenarda durmak yerine sorumluluk alması, maruz bırakıldığı tüm olumsuzluklar karşısında verilmesi gereken tepkiyi vererek “halk vizyonunu” birlikte belirlemeleri gerek.

    Tıpkı Mariya’nın söylediği gibi:

    “İnsanlar hapis edilebilir ama tüm bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Kurtarıcı ve onlardan hamle beklemek yerine halk olduğumuzu yeniden hatırlarsak; tüm baskılar, nefretler, korku duvarları, halka çarparak parçalanır, karanlık dağılır.

    Bunun için de;

    Olaylar karşısında katılımda bulunmak veya bir şeyler yapmak için harekete geçmek yerine “bakalım şimdi ne olacak?” modunda beklemekten ve sevgili Aziz Nesin’in; “du bakali n’olcek” hikayesindeki hal-i pür melalden çıkmak gerek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • 3 Aralık

    3 Aralık Benim Doğum Günüm.

    3 Aralık 2022’yi umutla bekliyorum..

    Bu hafta biraz ben, biraz da tarihte yolculuğa çıkıyorum..

    İşte buradayım. Yıldızlı bir gecenin doğurduğu şafağın sabahında “Aralık” bırakılmış bir yerinde, bir gönül yorgunluğunda belki, annemin yorgun bedeninden altı çocuktan sonra, 3 Aralık’ ta doğmuşum ben gölgeli bir yalnızlığa..

    O gün bugün sözler bile Aralık hayatımda, cümleler tamamlanmıyor. Tamamlamıyor mutluluk beni..

    Hani;

    “Ey masum gece!
    Pencere ile görmek arasında..
    Her zaman bir aralık var”

    Diyor ya Sevgili Furuğ..
    Görmüyor kimse beni.

    Hayatım ve hayallerim hep havada asılı. Tutunduğum umutlar çoktan bıraktı. Yaşamak!
    Lanetli bir yalnızlığın içinde, asil bir kıvranış benimkisi..

    Dedim kendi kendime, bu 3 Aralık nemen bir tarihtir ki bana bu denli mutsuz bir hayata yelken açtırdı.

    Merak etmeli, bakmalı, bu gün tarihte neler olmuş. Bu bedbahtlık bir bana mı nakş olmuş…

    Ölenler, doğanlar görünce baktım ki, değeri bilinmemiş çok kıymeti insanlar hep 3 Aralık mutsuzluğunda vuruşmuş…

    Geçtim dünyayı, bir bakayım ülkemde neler olmuş..

    Hemen bir kaç çarpıcı başlık çekti dikkati mi:

    Kurtuluş savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasında ve TBMM’nin uluslararası alanda imzaladığı ilk antlaşma olan Gümrü Antlaşması olmuş;

    03/12/1928 Ekmek otuz para ucuzlamış;

    03/12/1945 İstanbul’da Tan Matbaası gericilerin saldırısıyla yıkılmış;

    1942- Zonguldak’ta bir maden ocağındaki kazada 63 işçi hayatını kaybetmiş;

    1956- Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri dersleri boykot etmiş;

    03/12/1934- Dini kisvelerle ilgili yasaklar öngören “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun’; kabul edilmiş;

     1981- Bülent Ecevit, dört aylık hapis cezasını çekmek üzere Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konulmuş;

    03/12/1971- Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Mümtaz Soysal 6 yıl 8 ay hapse mahkum edilmiş;

    Ve elbette ismi trajik bir tamlama olarak kabul gören 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ilan edilmiş…

    Engel.!!

    Kalplerimizdeki atışın kusuruna bakmadan, tahammülsüzlüğümüzü görmeden, bilinçten yoksunluğumuzun farkına varmadan, duygudan, sanattan, uzak düşerek baktığımız bir dünyada bir kaç uzvunda yaralı olan insanları sarıp sarmaladığımızı zannettiğimiz gün..

    Görüyorsunuz, çokta sağlıklı geçmişe benzemiyor. Yine; ekmek davası, göçükte ölen madenciler, siyasi yasaklar, tutuklamalar ve yine gerici saldırıları görmek mümkün. 

    Ve tarih yolculuğumuzdan günümüz Türkiye siyasetine dönecek olursak..

    28 Kasım 2022, Altılı Masa “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi’ni açıkladı.

    Şimdi gözler, CHP ve Kılıçdaroğlu’nun 3 Aralık’ta yapacağı “vizyon belgesi” açıklamasında..

    CHP kulislerinden aktarılanlara göre;

    Genel Başkan Kılıçdaroğlu: “Çok güzel şeyler açıklayacağız. Bekleyin” diyerek işaret ettiği 3 Aralık’ta, ABD ve İngiltere’ye gerçekleştirdiği ziyaretlerdeki bilim, teknoloji, ekonomi ve finans çevreleriyle görüşmeleri doğrultusunda, yatırım ve istihdamın teşvik edileceği, “yüksek teknolojiye dayalı” bir kalkınma modeli açıklaması bekleniyor..

    Şüphesiz, siyaset bilimciler ve siyasi otoriteler açıklanacak vizyonu en iyi şekilde değerlendirip, yorumlayacaklardır..

    Trajik ve biraz da kendini bırakmış bir ülkede ve “3 Aralık, doğum günüm”de bana; bir bataktan çıkar gibi umudumu tazeleyecek, hayallerimi yeniden diriltecek bir ülke için ve artık gülmeyi unutmuş yorgun halkıma denizlerden taze çıkmış gülüşler getirecek bir açıklama bekliyorum..

    Bir doğum günü ve bir coğrafyanın yeniden kurtuluş günü olabilecek önemdeki açıklamanın çakışması da ayrıca ne hazin…

    Derin bir karanlıkla sınanıyoruz. 

    Bu ülke aydınlığı ve bense, ömrümden yıllarımla beraber umutlarımı da çalan, beklediğim adaleti hak ediyorum..

    Bu çakışmadan ışık belirsin istiyorum.

    Kim bilir, belki de bu 3 Aralık, hem benim için; silkelenip bedbahtlıktan kurtulmanın,  yenilerin ve yenilenmelerin olacağı, şansızlığın şansla yer değiştireceği bir gün olmakla beraber, ülkenin yeni bir kurtuluş günü için, miladi önemi olur. Kim bilir…

    Ben ki,  bir şarkıda ağlayabilenim. Kutluyorum kendi doğum günümü ve kutlamak istiyorum karanlıktan aydınlığa çıkacağımız günü..

    Kurtuluş artık uzak bir ezgi değil, bahara doğacak yakın bir şiir olmalı..

    Ama bugün benim için; yapraklar baştan başa hüzün. Ben gibi. Lanetli yalnızlığım gibi…

    Ve bir yanım yok oluş gibi, bir yanım kurtuluş bekler gibi…

    Tıpkı yurdum gibi…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • İnsan umutsuzluktan umut üretir sevgili Mabet Ağacı…

    Yoğun umutsuzluğun sarıp sarmaladığı zamanlardayız. Öyle ki, her yerde görmek mümkün tükenmişliği.

    Geçenlerde oturuyorum parkta. “Umutların öldüğüne iyice inandım”, diyerek sohbete başladı benimle ileri yaşta bir mabet ağacı…

    Yıllarca; neler gördü bu gözler, duydu kulaklar. Ne acılardan geçti bedenim, ne sancılar çekti yapraklarım da hiç umutsuzluğa kapılmadım. İnsanlık derdim. Bulur ille de bir çiçek açtıracak direnci bulur da, umudu yeniden doğurur.

    Öyle ya; Anadolu ne kırımlar geçirdi. Üstünde yaşadığım toprak, ilk kez bir zulüm görmüyorum ki. Ne kötülükleri, ne zalimleri alt etti. Eder, bunu da eder derdim. Hani büyük insanlık! Ve fakat artık benim de umudum iyice tükendi.

    Hatta geçenlerde bir Puhu Kuşu kondu sonbaharda yaprakları dökülmüş dallarıma.

    Vedaya geldim. Bu coğrafya, tıpkı senin yapraksız bedenine döndü dedi. İnsanlar da her şeyini dökmüşler, ağaçlar gibi; inandıkları bir şey kalmamış, üstelik umutları da. Tükenmişler, hepsi birer sonbahar şimdi.

    Ben baharsız, ağaçsız yapamam. Hem göğün altında yaşayan ölüye dönen insanları gördükçe, ölürüm kahrımdan. Sokaklarında; çocuk cıvıltılarının, insan kahkahalarının, umudun olduğu yerlere gidiyorum…

    Yanılıyorsun dedim. İnsanlar değerlerini özler, insanca yaşamayı ister. Onca acıyı, zulmü, savaşı, yaşayıp da yeniden hep yaratmadılar mı ışığı?

    Kal, dedim. Bunu da atlatırlar, onarılır tüketilen her şey. Aydınlığın, yine iyiliğin, güzelliğin türküsünü hep birlikte söylerler. Dinlerler dallarımda senin ezgilerini, gövdelerimizin altında sevinçle raks ederler.

    Ahhh! Mabet ağacı dedi, kokunu sevmiyorlar diye kesip durmaktalar seni. Bilseler; bin bir derde devan var, kesmezler. Ama bilmiyorlar, insanlar bilmeyi istemiyorlar, sorup sorgulamıyorlar.

    Bak etrafına; artık kaldı mı Ağın ağacı, su püreni. Açıyor mu Panpal, yoğurt çiçeği? Bittiler, Tarla kuşları da gitti. Hem zaten niçin gitmesinler? Tarlalar kaldı mı ki? Kırlangıçlar da terk etti. Bir Hüzün savar kuşları direniyor. Hüznü dağıtmalıyız diyor. Bir de Bilge baykuşlar, insanları uyandırmaya çalışıyorlar.

    İnanmıyorum artık. Zehirli sarmaşıklar sardı her yanı, insanlar; bilinci, iyiliği yitirdiler.

    Haklısın dedim Puhu Kuşuna. Anlatmaya devam etti Mabet ağacı; bilinç olmayınca insanlık ölür. Ölmüş bilinç, insanlık da ölüyor.

    Daha ben cevap veremeden Mabet’e, bizi dinlemiş Bilge baykuş, girdi söze:

    “Eğer yarınlara dair bir ışık göremiyorsak, belki de karanlık gözlerimizdedir. Işığı yakalamak için kendimizden başlamak gerekir” dedi.

    Hani, Nazım’ın dizelerinde ki gibi:

    “Ben yanmasam,

    Sen yanmasan,

    Biz yanmasak,

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”

    Bin bir yönden ışık olalım. Umutlarını dahi tüketmiş bu İnsanlığı uyandıralım. Hem, şunun şurasında ne kaldı bahara, üç, beş ay daha dayanın.

    Siz yenilendikçe, baharda dallarınız yeşillendikçe, dayanamaz insanlar bir ışıkla bilinçlenir, bir umut çiçeğiyle aydınlanıverir…

    Gitmeyin, kalın. Bu topraklar zehirli sarmaşıkların değil, sizin.

    Ne diyordu sevgili Yaşar Kemal:

    “Benim kitaplarım; yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir.”

    Evet, insanlık kayıp ama ölmedi. Bir şey oldu, zehirli sarmaşık dalları arasında sıkıştı kaldı. Kuşlar bir gagaladı mı, sökülür sarmaşıklar, insanlık yeniden ortaya çıkar.

    İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir. Yeter ki ekilsin umut, bilinçlendirir. Giden kuşlar yine gelir.

    Düşündüm, Bilge Baykuş haklı. Şimdi gitmek, umutsuzluk zamanı değil. Bu ölü toprağını üzerimizden atmalı.

    Hiç insan umutsuz yaşar mı? Yaşamaz. İnsan isterse eğer, umutsuzluktan umut da üretir sevgili Mabet Ağacı.

    Hadi, şimdi; bahara yeniden doğabilmek için bilinçlendirelim insanlığı, sandıklardan çıksın diye aydınlık, toprağa tohum olma zamanı.

    Hadi halkım sıra sende, umudu büyütmek için, tükenmişliği silkele…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Allah’ın Askerleri

    Çocuk işçiliği sorunu, geçmişten bugüne süregelen tüm dünyanın temel sorunlarından birisi.

    Her ne kadar Birleşmiş Milletler (BM), 2025 yılına kadar dünyada her türlü çocuk işçiliğini bitirme hedefi belirlemiş olsa da, çözüm kapsamında yeterli adımlar atılmış değil.

    Bu minvalde görev; mevsimlik tarım başta olmak üzere tüm çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi için; kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, sivil toplum örgütlerine düşüyor.

    Elbette gerçeğin ve kamunun sesi olan basına ve emekçilerine de…

    Yazdık, yazıyoruz ve hep yazacağız, ama biliyoruz ki izlenen bir TV dizisi karakteri kadar konuşulmayacaklar…

    Hani mevsimlik tarım işçisi çocuklar, hani araba kasalarında seyahat ederken trajik kazalarda yaşamlarını yitiren, çadırlarda yaşadıkları derin yoksulluk içinde yaşam mücadelesi verenler.

    Hani, 8 ayı karın tokluğuna geçirebilmek için şaftı kaymış bu alaca dünyada 4 ay boyunca, zamanı olmayan işlerde, çocuk yaşlarda ekmek parası için kendini tüketenler.

    Hani, erken yaşta büyümek zorunda kalan, eğitim ve sağlık sorunları açısından dezavantajlar yaşayan işçi çocuklar.

    Hani, sistemin bizleri birbirine yabancılaştırdığı, hallerini görmediğimiz. Hani, ya bir ölüm olursa veyahut her sene olduğu gibi sadece hasat zamanı konuşulan, çözüm üretilmeden, derin yoksulluklarına geri dönenen unutulmuş çocuklar.

    Okunmayacak, duyulmayacak, konuşulmayacaklar…

    Bizler, Mevsimlik Tarımda Çocuk İşçiliğini Azaltmak İçin Eğitime Erişim ve İletişim Biriminin kurulması gerektiği konusunda konulan model önerilerini konuşurken; Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile A-101 zincir marketleri arasında “sektör çalışanlarının mesleki eğitim merkezleri (MESEM) aracılığıyla eğitim öğretim sürecine dâhil olması ile mesleki eğitim ve istihdam süreçlerini yaşama geçirmek” amacıyla protokol imzalandı.

    Protokole göre; öğrenciler haftanın büyük bölümünü A-101, bir gününü ise okulda geçirecekler.

    Böylece; iş gücü piyasasına, azaltılması, hatta ortadan kaldırılması gerekirken çok sayıda çocuk işçi daha ekleneceği görülüyor.

    Bu sırada artan çocuk işçilikte, çalıştığı fabrikada paketleme makinesine kıyafetini kaptıran 14 yaşındaki Dicle Nur Selçuk gibi çocuklar can vermeye devam ediyor…

    İnsan hak ve hürriyeti gibi eşit yurttaşlıkta hukuk devleti ilkelerindendir.

    Mademki sosyal ve hukuk devleti olduğumuzdan bahsediyoruz, her çocuk gibi eşit yaşam koşulları ve eğitim hakları için çocuk işçiliğini ortadan kaldırmak, geleceğe umutsuz baktıkları yetmez gibi bugünkü hayatı da zehir olan bu çocuklar için daha neyi bekliyoruz?

    Evet, yine birkaç ay sonra bahar göz kırpacak, dallar yeşillenip, toprak ürüne duracak. Ürünler hasata hazırlanacak. Ahvalleri görülmeyen bu çocuklar yine tarlalarda işçi olacaklar.

    Örselenecek, yaralanacak hatta ölecekler…

    Her ölüm gibi birkaç gün konuşulacak, sonra unutulacaklar…

    Oysa bir yerlerde bir çocukluk ölüyorsa, ağlar bütün dünya…

    Ve en acısı ülkemin çocukları için sorunlar bununla da bitmiyor. Sokaklar çocuk doğurmaz ama adları “sokak çocuğu”na çıkanlar var ki, onlar da bambaşka bir yara…

    Hani korktuğumuz, görmezden geldiğimiz, unuttuğumuz, bir anda büyümüş, çocuk olamamış çocuklar.

    Sur diplerinde yatan, açlıkla, soğukla boğuşan, yaşama tutunmaya çalışanlar…

    Yara çok derin…

    Sevgili Yaşar Kemal’in 8 çocukla yaptığı röportajlarından derlediği “Allah’ın Askerleri”ndeki bir çocuğun;

    “Polis amcalar her şeyi sormuşlardı da, düşleri sormayı akıl etmemişlerdi.” ifadesindeki kadar derin.

    Ve hikâyedeki bir çocuğun kendilerinin Allah’tan başka kimselerinin olmadığını düşünmesi, bir diğerinin Yaşar Kemal’in kitabın ismini de buradan verdiği “biz Allah’ın askerleriyiz” demesi kadar düşündürücü…

    Ve konuşulup, duyulmadığı, çözüm üretilmediği her gün de bu çocukların hayatları Dante’nin cehennemine dönmeye devam edecek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Kendi kör noktalarımızdan çıkıp, hatalarımızı görme zamanı

    Ülkenin dinamik toplumuyla neden anlamlı bir iletişim kuramıyoruz?

    Neden herkes kendi yaptığını tek doğru sanıyor? Ve neden herkes kendi kör noktasındaki hataların ayrımına varamıyor?

    Toplum neden hala; kapalı-açık tartışması üzerinden ayrıştırılıyor?

    Neden ortada olmayan bir sorun on yıllardır böyle sürüp gidiyor?

    Geçmiş siyasi tarihleri incelersek, göreceğiz ki ortak akıl geleneği olan demokrasiden kopmuş; popülist, otoriter, tekli yönetim anlayışlarının trajik zafiyetler göstermesi şaşılacak bir durum değildir…

    Zira tekli sistemler; kurumsal kapasiteleri zorlarlar. Medya ile iyi ilişkiler kuramayan otoriter yönetimler çareyi medyayı yasaklarla çembere almakta bulurlar.

    Baskı ve zorlamalar onları uluslararası siyasi ve diplomatik arenada da gaf yapmaya iter ve yalnızlaşırlar.

    Her başarısızlıklarının var olan güçlerini kaybetme riski taşıdığını bilir ve erklerinin devamına önlem olarak; gerilim siyaseti yürütür, üstelik bunun zaman ve dozunu bazen kaçırır aleyhlerine dönmesine neden olurlar.

    İşte böyle zamanlarda ellerinde kalan tek argüman kutuplaştırmadır, tam gaz ona tutunurlar…

    Karşı siyaset yapan muhalefet için baktığımız zaman; her ne kadar içtenlik dolu olsa da, karşının elindeki argümanla mücadele çokta anlam içermediği gibi, beraberinde psikolojik üstünlüğün kaybına neden olur.

    Tıpkı, CHP’nin ortada olmayan “türban sorununu” gündeme taşıması gibi..

    Bu yüzden, bu minvalde öngörüsüz çıkışlar; popülist yöntemlerle kutuplaştırma dili ve otoriter siyasetin kişi hak ve özgürlükleri üzerinde yaşattığı tehdidin kaldırılması, yeniden parlamenter sistemin ve demokrasinin inşası için görev üstlenmiş muhalif siyasiler için şaşırtıcıdır.

    Birbirinden farklı siyasi kimlik çeşitliliğine ve bir araya gelmeleri çokta kolay olmayan kesimleri ortak davranmaya iten ve karşıtları birleştiren altılı masanın, ellerindeki en büyük dinamikleri;

    Bir kenara bırakılmış liyakat, kurumsal yapıların yıpratılmış kapasiteleri, ekonomideki çalkantılar üzerine ve tüm bunlara çözüm arayışlarını sunmak olmalı…

    Ülke 7-8 ay içinde gireceği kader seçimine; düşünme biçimini değiştirmiş ve hiç bir şeyin kolay olmayacağının farkındalığına varan, var olan sorunları çözecek ve yönetecek yeni alternatifler üreten, kutuplaştırma dili ile siyaset yapanların eline kendi argümanlarını tekrar vererek karşılarındakilerin ittifaklarını kolaylaştırmayan bir muhalefetle girebilmek için acilen; iktidar argüman ve siyasileriyle değil, bir şeyleri değiştirmek ve yeni bir şeyleri hayata geçirmek için iktidar perspektifi ortaya koymak zorundadır…

    Zira 6’lı Masa; siyasi kimlik çeşitliliğine, ittifak mecburiyetine herkesin ikna olmuş görünmesine ve başarıyı yakalayacak çoğunluğa yakın olmasına rağmen, henüz tüm endişeleri toplum hafızasından silmiş değil.

    Sadece muhafazakar ya da seküler yaşam tarzını benimsemiş insanlar üzerinden siyasetle de sileceğe benzemiyor…

    Oysa siyasi kulislerden, masalardan, meclis kürsülerinden tabana inmeyi başarsalar, ülkenin her kesimiyle, dinamik toplumuyla anlamlı bir iletişimi de başaracaklar…

    Ülke kaderini değiştirecek seçime aylar kala, artık herkes kendi kör noktasından çıkıp, hatalarını görmek zorunda.

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • ‘Kırk katır mı, kırk satır mı?’

    Doğrudur. Politikada eğer ağzınızdan çıkanları hesap edemiyorsanız, çuvallamaya başlamışsınız demektir.

    Ve hele aydınlığa bu kadar aç olduğumuz süreçte bu çıkışlar, bel bağlanan muhalefettense şüphesiz daha risklidir. Fakat eleştiri ve özeleştiri mekanizması da son derece ince nüanslar içerir…

    Karşıdakini yerle yeksan eden, iradesini zedeleyen eleştiri kültürünü düstur edinenler, yaşadıkları coğrafya iklimini unutup, bu yok etme üzerine inşa edilen kültürün günü saati geldiğinde topluma da dokunmayacağını mı sanıyorlar?

    Ne oldu?

    Son bir ayda, muhalefet içinde kendisine biçilen misyonla değil, kendi kendine biçtiği misyonla davrananların yaptığı bir kaç sağlıksız tutumsal çıkış yüzünden, “geliyor gelmekte olan” derken, oluyor olacak denilerek yine yeniden bir “hızlandırılmış” seçim yaşayıp oldubittiye mi geleceğiz?

    Bu toplumun kodları “sağ çeker” diyerek yine mi kabul edeceğiz?

    Son yerel seçimlerde oy veren, ısrarlı dirence sahip milyonların anlamlı olduğu kadar değerli kazanımlarını silip unutacak mıyız?

    Son derece daraltılmış meşru alanda, tüm olanakları kendilerine kullanan muktedirlere karşı verilen mücadeleleri “değersiz” görüp çöpe mi atacağız?

    Sol ve sosyal demokrasiyi ilke edinmiş, tüm çabalarını “insan hak ve özgürlüklerini” sahiplenmeye adamış, bu uğurda; baskılar, gözaltılar, tutuklamalar arasında “ateş çemberi” içine hapsedilmiş ama yine de dirençten düşmemiş bu insanların bedel ödeyerek elde ettiklerinin üzerine çizgi mi çekeceğiz?

    Farklı sınıflardan, katmanlardan insanların gücüyle birleştirilerek kazanılanları yakacak mıyız?

    Başka insanların hayatları ve yaşamın adilce devamı için; kaygı duyan, eşitlikçi, insandan yana olanların emeklerini muhafaza etmeyecek miyiz?

    Korkunun, yasakların, sert bir otokratlığın hakim olduğu atmosferde, hukuksuzluğun ve karanlığın içinde adeta distopyayı yaşarken ve tekliğin gücüyle; yaratılan ve yaşatılan bunca baskıya rağmen, hemen yanı başımızda belirmiş ışığı, eleştiri adı altında sürekli kendimizden olana vurarak elimizin tersiyle itecek miyiz?

    Tüm ülke kaynaklarını tek elde toplayıp, erklerinin devamı için kullananlara ve uluslararası yaşanan “Pandemi” gibi şiddetli soruna rağmen, ortaya koydukları sinerji ve enerjiyle toplumun yaralarına dokunup, saranların başarılarını görmeyecek miyiz?

    Ve son bir yılda asla bir araya gelmez, getirilemez denilenleri bir araya getirmekle kalmayıp, halk tabanında umut yeşertip, güven tazeleyenleri bir çırpıda silkeleyecek miyiz?

    Eleştirelim, eleştirelim ama 6’lı masanın en büyük ayağı ve ülkenin ana muhalefet partisi olan CHP’nin damarlarına nüfuz edecek kadar bıçağı batırmayalım. Zifiri bir karanlıktan araladıkları ışığın kapısını kapatmayalım…

    Her bir şeyi unutsanız da; büyük çoğunluğu yoksulluk içinde kıvranırken, doymak bilmez bir avuç insanın tüm kaynakları sömürmesine izin verilen yerde ne huzur ne de mutluluk olur…

    Ve unutmayın ki gücü elinde bulunduranlar ne kadar haksız olursalar olsunlar, onları haklı gösterecek bir yargıç bulurlar…

    Ama yine unutmayalım ki, her ne kadar küresel ortamlarda seçimler büyük dönüşümler getirmese de, anlamlı bir ışığı beraberinde getirir. Biraz nefes almak hepimizin hakkı değil midir?

    İşte tam da bu noktada vazgeçmeyelim. Zira, toplumsal haklılıktan ve toplum yargıcından daha büyük bir güç yoktur…

    Evet, doğrudur; Hak edilmemiş devasa yüklerimiz var ama pes etmeyelim…

    Ki zaten popülist, aşırı sağ ve otoriter tutumlar “demokrasiyi” riske attığında, muhalif siyasetçiler farklılıkları bir kenara bırakıp geniş bir koalisyon oluşturmak zorundadır..

    Şimdi; asla bir araya gelmez denilenleri bir araya getirerek, farklılıkları “aydınlık” yarınlar için bir masada toplayanları bu kadar kolay harcamayalım…

    Zira sondan bir önceki duraktayız ve içinde bulunduğumuz süreç “kırk katır mı, kırk satır mı?” çıkmazının içine hapsolmuşken, hiç birimizin ufukta beliren ışığı harcama lüksü yok.

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Öksüz oğlan misali, kendi göbeğini kendin keseceksin…

    Ufukta seçim var, kış gelmiş kapıya, vatandaşın evinde ateş var. Ama memlekette başka bir ahval.

    İktidar şeker pembeden bir perde çekmiş, dersin her şey şen şakrak yerinde.

    Muhalefet desen, onlarda esen hava bambaşka. Yanaşan, sağdan sağa yanaşıyor, her şey sağdan sağdan yürüyor. Kendi hesap kitaplarını tutarken, vatandaşa havada uçuşan vaatler düşüyor…

    Tabii bir de gerçeğin peşinde koşuşturup konuşan Sosyalistler de var, ama sesini çıkarana sopa iniyor.

    Sosyalistler demişken, sosyal demokrasiye bel bağladıklarını ilk fark edenler muhafazakarlar oldular, tez elden önlem aldılar.

    Baktılar ki; hak, hukuk diyen adalet, eşitlik, sermaye emek sömürücüsüdür deyip SOSYAL DEVLET isteyenleri susturamayacaklar hak, hukuk’a kendileri soyunarak Sosyal Demokrat oldular (!). Sonunda onu da kendilerine benzettiler, kuruttular…

    Öyle ya; sosyal demokratlar geldikleri yönün “sol” olduğunu unutmuş da; “yanılıyorsunuz, aslında biz de sağ’dan gelmiştik, o yolda yürümeyi en iyi biz biliriz yarışında.”

    Memleket 21 yılda; sağdan soldan sonunda buluştu muhafazakarlıkta…

    Halk bu yol ortasında savruldu durdu. En nihayetinde yaşamayı unuttu. Doyuracağız; sağı yukarıyı diye diye, görse de kendi halini derdine ağlamayı unuttu…

    Başladı ağlanacak haline gülmeye. Vatandaş necedir diye bakmayanlar, vay efendim; bu halkın hali de ne, her şeyle alay mı edilir böyle diye boza yine pişti halkın ensesinde…

    Velhasıl; “oui”demesini bilenin Fransızca, “yes” demesini bilenin İngilizce’ yi biliyor sanıldığı dönemlerden, eline güç alan herkesin; ekonomist, ziraatçı, maden mühendisi, doktor, hatta talimatla; savcı, hakim, bazen bazılarına avukat, sonunda aile planlamacısı olanların dönemine evrildik…

    Memlekette ortada duran değneğin elle tutulur yanı kalmadı. Bir değnek ki, neresini tutsan kir elinde bitecek…

    Yaşarken ölmüşüz ağlayanımız yok, oturup da hale gülen çok.

    Byron : “Herhangi bir şeye gülüyorsam, ağlamadığım içindir” diyor ya; nasıl ağlayacaksın yasak, o da yasak. Ekonomi kötü, açız demek yasak. Oturup varken haline şükretmek, ne öyle yolsuzluk var, yoksulluk var deyip de kafa tutmak…

    Ne yapsın haline yanıp da ağlayamayan halk, içinde zehir tutacak değil ya elbette ahvaline gülecek…

    Bizim kuşak çocuklukta büyüklerden illa ki dinlemiştir; bir insan öldü mü hemen anlamaz öldüğünü. Mezar açılır, kefen sarılır, gömülünce toprağa duaları yapılır, biter görev, el ayak çekilir, işte o vakit ölen kişi başını kaldırdı mı tahtaya çarpı verir ve vayy ölen benmişim der.

    Çocukken duydukların olsa da saçma sapan dinlersin. Sonra büyürsün, okur öğrenir, aklı başa devşirirsin. Ama yine de birçokları o çocukluk martavallarından kurtulamazlar.

    Hah işte, geçmişin martavallarından kurtulamayan bazıları, 2000’lerde yeni bir martavala inandılar. Da, yaşayıp görüp anladılar. Aklı başa devşirdiler devşirmesine de, martavallar öylesine sarmış ki memleketi, şimdi ne etsek de kurtulsak diye ver yansındalar…

    Eeeee, el değirmenini yel değirmeni sanarsan böyle martavalları yaşatır, sonrası kurtulamazsın…

    Geçerler seninle dalga; ekonomi şahta, insan hakları, hukuk doğru yolda derler de kızamazsın, bir kızdın mıydı vah ki vah haline, yasak koyar, suç uydurur ceza verirler, üstüne varırlar ifrit olan yine sen olursun…

    Sahi biz yaşarken öldüğümüzü anlamak için daha ne olması gerekiyor, üstümüze toprak atılması mı?

    Şimdi, olur olmadık her şeye hepimizin ağzından mizah dökülüyorsa, hesap soramıyor, ağlayamıyor olmamızdan. Yutmamız istenen acı o kadar büyük ki yutamayıp tükürmek istememiz, tükürmek için de hicve sığınmamız bundan…

    İleri çağdaşlık düzeyi ve medeniyete ulaşmak için elimizde ne kadar değerli, liyakat sahibi varsa kaptırıyoruz. Doktor kalmadı, kalmadı mühendis. Gençler bir bir gidiyor gelişmiş ülkelere…

    Peki, kim çıkaracak bu ülkeyi karanlıktan aydınlığa? Kim düzeltecek bayır aşağı gidişi?

    Mevcut siyaset mi? Mevcut siyasiler mi? Derman diye tutunduğumuz, sağdan daha sağa yaslanan muhalefet mi?

    Ekonomi, eğitim çöktü, insanlık çürüdü memlekette, söylenecek sözler tükendi…

    Ah vatandaş, iş yine sende. Gayrı korku dağlarını aşacak, susmayacak, konuşacaksın. Öksüz oğlan misali, kendi göbeğini kendin keseceksin.

    Sana ulaşması gereken muhalifler masa başından gelemiyorsa, sen onlara varacaksın…

    Diyeceksin ki; ya hep birlikte gülmeye (!) devam edeceğiz halimize, ya da; böyle gelen böyle gitmiyor, açın da gözlerinizi görün artık. Daha da geç olmadan, düşmeden biz teneşire kalkın ayağa diye haykıracaksın.

    Sende kardeşim, bu iş de sende, kendi göbeğini kendin keseceksin…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.