Yazar: Safiye Özşener

  • Akılsız dostun iyiliğinden bile korkmalı…

    “Bir toplum yıkılmaya yüz tutarken önce o toplumdaki adalet kurumu çöker. Bu, artık o toplumun yaşayamayacağına işarettir” der sevgili Yaşar Kemal.

    Ve ekler Furuğ;

    “Güvercinler gibi bağırıyoruz adalet için ve karanlıkta ışığı bekliyoruz”

    Devam eder Karamazov; “Herkes, her şeyden sorumludur” der.

    Evet, hepimiz sorumluyuz. Siyaset bir seçimse iktidarı, muhalefeti belirlerken iradesini koyan halksa, bugünkü gidişatta hepimizin payı var demektir…

    Halk iradesiyle varlık bulanların yaşattıkları; yoksulluğa, haksızlığa, hukuksuzluğa dur diyemezsen, payına adaletsizlik düşer.

    “Ölümü” kutsayanlara karşı, “Yaşamı” savunmazsan, seçiminle varlık bulanlar, buldukları varlığın gücüyle ölümü sana “kader” sayar…

    Hani bu noktada toplumsal belleği aramıyor da değiliz. Ama o da ne, belleğimiz çoktan akmış, bir su köpüğü altında kalmış.

    Zira Soma Avukatları “adalet” diye çırpınırken, kanatlarından vurulup kafese konuldu, Bartın olana kadar toplum belleği çoktan unutmuştu…

    Belleklerimiz; yaşandıkça yeni acılar tekrar hatırlayacak, sonra ağdalı bir kanıksayışla yine derin bir uykuya dalacak.

    Hele bir de nur topu gibi “Dezenformasyon” yasamız oldu ki, hesap sormak için kim haykıracak…

    Oysa muhalefet var ve muhalefet toplum hafızasını diri tutmak için var.

    Peki, öyle mi oluyor? Hayır. Hatta öyle ki mücadele şekilleri, muktedirleri daha da besliyor…

    Yo hayır, şüphesiz yapmaya çalıştıkları her şey iyi niyetli adımlar…

    Ki, bizlerde; Ana muhalefetin helalleşme çıkışını anlamlı bularak, samimiyetinden de şüphe duymadığımız gibi türban çıkışından da şüphe duymadık. Ve fakat ortada böyle bir sorun yokken “Ne gerek vardı?” sorusunu sormadan da geçemezdik.

    Zira; halk pahalılık altında eziliyor, coğrafya hukuksuzluk kanaması geçiriyorken, üstelik sansür yasasıyla sosyal medyanın sesi kesilmek istenmesi gibi hayati bir sorunun ortasındayken, olmayan bir sorunu yeniden gündeme getirmek; hangi akılla, hangi siyasi hamle ile açıklanabilirdi ki…

    La Fonten, bilindik fablı, “Yaşlı Adam ve Ayı” da, “Akılsız dost, akıllı düşmandan tehlikelidir”i bize şöyle gösterir:

    “Köprüyle ikiye ayrılan büyük bir orman varmış. Bir tarafta ininde yalnız yaşayan bir ayı varmış çok sıkılıyormuş. ‘Ahhh ne olurdu bir arkadaşım olsaydı, avladıklarımı birlikte yeseydik’ der dururmuş.

    Ormanın diğer yanında da kulübede yalnız yaşayan yaşlı bir adam varmış. Çiçekleri, meyveleri, bahçesi varmış ama onlar konuşmuyormuş. O da ‘ahhh ne olurdu, bir dostum olsaydı da birlikte yemiş yiyip, sohbet etseydik’ deyip dururmuş.

    Olacak bu ya, o gün ikisi de ormanda yürürken köprüde karşılaşmışlar. Yaşlı adam korkmuş ama belli etmemiş.

    Ayı, belki arkadaş olur diye hemen ‘ho ho merhaba’ demiş. Yaşlı adam da ‘merhaba’ demiş.

    Ayı ‘yalnızlıktan sıkıldım. Her gün avlanıyorum. Benimle ormana gelsene. Birlikte yeriz, dost olur gül gibi yaşarız’ demiş.

    Yaşlı adam; ‘yo asıl sen benim kulübeme gel. Konuşacak kimse yok, bahçem var, içinde türlü türlü yemişlerim var. Birlikte yer, dost olur gül gibi geçiniriz’ demiş.

    Ayı daveti kabul etmiş o günden sonra ikisi sıkı fıkı dost olmuş.

    Görev bölümü yapmışlar. Adam bahçede çalışacak. Ayı’da avlanacakmış. Ama ayının bir görevi daha varmış. Dostu uykuya dalınca onu rahatsız edecek her şeyden korumak.

    Günlerden bir gün dostu uyurken sineğin biri kafasına konmuş. Ayı kovuyor ama sinek dönüp dolaşıp yine geliyormuş. Dostunun rahatsız edilmesine çok kızan ayı, koca bir taşı fırlattığı gibi sineği öldürmüş. Ama dostunu da…”

    Eeee, akılsız dostun iyiliğinden bile korkmalı…

    “Dezenformasyon Yasası” görüşüleceği sırada, gündemi olmayan bir türban sorununa indirgemek de sonucu düşünülmeden atılan bir hamleydi.

    Sonuç; eli kolu bağlayacak yasa geçti. Zaten korku ikliminde yaşayan; görmez, duymaz, söylemezler, kalan hafızalarını da silip, iyice susacaklar…

    Aynılarla aynı mücadeleden vazgeçmez, kazada yiten canların hakkını aramak yerine, muktedir diliyle “ölümü” kutsarsanız, bu iyi niyetinizden kafamıza daha çokkk taş gelecek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Çeşmede merkep var mı, yok mu? Mesele bu…

    Kimsenin birbirine güvenmediği, herkesin umudu kestiği, hangi dalı tutsak elimizde kaldığı bir memleket ahvalindeyiz…

    Dert ki; derya deniz, yakınmayan yok ama sorumluluğa gelince alan yok.

    Önümüzde, üstelik seçim sathındayken, özünde gerçekleri karartma olan “sansür yasası” var, bir avuç insandan başka mücadele veren yok.

    Herkes laf kumkuması. İş ciddiye binip eyleme, tepkiye gelince bir uyuşukluk, ses çıkaran yok.

    Arada yazılarımda da kullandığım kıssadan bir hisse:

    Masal bu ya:

    Köyün birinde akıllı olduğu kadar namuslu bir adam varmış. Öylesine iyi, dürüstmüş ki, şeytan yıllarca uğraşmış da yolundan çıkaramamış, çok sinirlenmiş. “Şuna öyle bir oyun yapayım ki anlasın şeytanlığımı demiş. Köyün su içmek için kullandığı tek çeşmesi varmış. Şeytan çeşmenin içine girmiş, adamın gelmesini beklemiş. Adam da her gün camiye giderken çeşmede abdest alırmış. O gün yine gelmiş, musluğu çevirdiğinde ne görsün? Şeytan koca kulaklı bir merkep şeklinde nanik yapıyor.

    Adam bağırmış: “Çeşmede merkep var.”

    Köylüler toplanmış. Şeytan onlara görünmüyor ya, ortada merkep yok. Olay bir kaç gün tekrar edince sonunda adamı akıl hastanesine kaldırmışlar. Bir zaman sonra doktorlar iyileşti mi diye adamı çeşmeye götürmüş, şeytan yine orada, nanik yapıyor. Adam da doğrucu ya.

    “Vallahi de çeşmede merkep var” diyor.

    Tekrar hastaneye götürüyorlar.

    Aradan yıllar geçiyor. Bakıyor ki ömrü akıl hastanesinde geçecek, üstelik köyde de olmadık olaylar oluyor, çıkmış doktorların karşısına, “ben iyileştim” demiş.

    Getirmişler çeşme başına, şeytan yine kahkahalarla nanik yapıyor.

    “Yok” demiş, “Hiç çeşmede merkep olur mu?”

    Doktorlar da artık iyi oldu diye bırakmışlar.

    Şeytan, bu sefer de “Nasıl beni inkâr edersin?” diye arkasından öfkeyle bağırmış. Adam dönmüş, “Sen ordasın, bu gerçeği ikimiz de biliyoruz, ama doğruyu söylersem bana ‘deli’ diyorlar, onların istediğini söylersem ‘akıllı’. Bu yalancı dünya da böyle. Hadi bana “eyvallah” demiş yürümüş. Akıllandığı için köylülerin, ailesinin alkışlarıyla karşılanmış…

    Evet, mesele tam da bu sanırım. Sonunda kıssadan hissedeki gibi pes edip; yalanı, büyüyen ‘karanlığı’ kabul etmek mi lazım, yoksa bildiğimiz yolda “deli” olmayı göze alıp, dikenli olsa da yol ‘aydınlık’ için yürümek mi?

    Memleket; bin bir dertle yaralı, herkesi uyku tutmaz günler bekliyor, kara kış geldi çattı…

    Ülkede son yıllarda; bir yanda doğruculuğun faturasını en ağır biçimde ödeyen, işini, ailesini, güvenip dost sandıklarını, sevgiyle zülfünü zülfüne bağladıklarını kaybedenler…

    Yalan söylemeyip yalana çarpan, aldatmayıp aldatılan, kandırmayıp kandırılan, yine de; gerçeğin dilinden vazgeçmeden, çıkar için topaç gibi dönmeden, acı çekmeyi göze alanlar var.

    Doğruluğun kaybedip, sahtekarlığın kazandığı bu yangın çağında, iyi mi, kötü mü ediyorlar bilinmez sevgili okurlar ama hala omurgalılar var…

    Ki, bu haklı öfkeyle bedel ödemekten korkmayanlara bırakın toplumsal ses vermeyi, yaratılan korku iklimi, sertleşen muktedirler, daralan sivil alan mücadelesi içinde sırt döndü en yakınları, kalmadı kırılmayan kanatları…

    Son yirmi yılda kötücül kuşlara kaptırmadığımız değerimiz kalmadı.

    Bir de tepkisiz olanlar var.

    Doğa talan edilirken, yanından geçip giden, zaman geçtikçe büyüyen kötülüğe susan, sevgiler, değerler alınıp satılırken gözünü kapatan, çocuk tacizlerine lal, kadınlar öldürülürken ‘ama’lı cümleler kuran, hayvanlar katledilirken çığlıklarına kulak tıkayanlar…

    Hatta görüp, duyup da aman; duyup da ne yapacağım, karışmıyorum etliye karışmıyor kimse sütlüme, bunları ben yaşamıyorum ya diyen bananeciler var…

    İşte bunlar; her olanı normalmiş gibi kanıksayarak kötülüğü git gide beslediler, doğrunun yalanla, güzelliklerin kötülüklerle yer değiştirmesine göz yumdular. Fakat zaman hızlı olduğu kadar acımasızdı. İşler öyle bir terse döndü ki dertler bana ne diyenlerin evini de sardı…

    Velhasıl toplum, hakikatleri görüp de bilmesine rağmen susanlarla doldu…

    Yetmez gibi; yaratılmak istenen algının sesi olup, arada ses çıkaranlar, duyulmasını istediklerini duyuranlar var. Mesela: Konya’da bir aile katledildi, yaşanan katliamlara ‘münferit’ diyenlerin sesi olup, üstelik bunlar akıllı (!) da oldular.

    Halbuki hiç bir şey münferit değildi. Her şey örgütlü kötülüğün diliydi. Tüm bunlar; sorunlara, sorumlu hep başka argümanları gösterenlerin, toplumsal çözümsüzlük karşındaki acizliğinin ürünüyken, gösterilene inanmak bu kişiler için kolay olan oldu.

    Oysa insan, kendisinin delisi olmayı göze alıp, çıplak gerçeği görmeli…

    Ülkede gelir dağılımındaki adaletsizlikle halk her geçen gün yoksullaşıyor. İşsizlik ve bunların sonucu olan açlığın sorunsal sebebi olarak; mağdur edilmiş başka insanları, göçmenler gösterilip toplumsal öfke, hukuksuzlukla mücadeleye değil sınıfsal çatışmaya aktarılıyor.

    Tüm bunlar planlı kötülüğün ürünü. Zira sorun; ne halkların ana dilini özgürce konuşmak istemesi, ne eşit yaşamak isteyen; Kürtler, Alevilerin ne de topraklarına zorla girilip, savaş çıkaranların elinden çocuğunu ‘yaşamak’ için getiren ‘mülteci’ olmak zorunda kalanlarındır.

    Sorun; biten parlamenter sistemle gelen tekçilik, sorun muhalefetsizlik, halka inemeyen siyasiler, tıkanmış siyasettir…

    Sorun; satılmış tank paletler, fabrikalar, hasta garantili hastane, geçiş garantili yollar. En önemlisi hukuktur. Zira hukukun olmadığı ülke; ne ekonomik ne de bilimsel, kültürel bir kalkınma hamlesi yapamaz…

    Öyle bir iklim yaratıldı; ya bedel ödemeyi göze alan, gördüğünü inatla söyleyenlerden olacaksın, ya kaybeden olmamak için görmeyip, istenildiği gibi akıllı (!) olacaksın…

    Sonunda dert gelip de kendi kapısını çalana kadar, hakikatleri görüp de bilmesine rağmen susan velhasıl ‘akıllı’ (!) olduk. Olduk da; kendimizi artık, akıllı görünmenin de kurtaramayacağı yerde, sondan bir önceki durakta bulduk…

    Yolsuzluk ve yoksullukla alev alev yanan bir yerdeyiz. Unutmayın; ne iktidar, ne muhalefet, ne mevcut siyaset. Çözüm, sizsiniz…

    Ya yine; “Yok, hiç çeşmede merkep olur mu?” diyecek, akıllı görünmeye devamla yangının evimizin sofasına kadar girmesini izleyeceğiz, ya bu karanlıktan çıkış mümkün diyecek, “çeşmede merkep var” diyecek, koşullar ne olursa olsun gerçeği dile getirenlerle yan yana duracağız, kazanmak için tek yol olan elimizdeki hakikatlere sahip çıkıp, birbirimize tutunacağız…

    Seçim sizin. Siz, HALKSINIZ…

    Hülasa; bir karar vermek için, son duraktayız…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Yara derin, yara büyük, deldi geçti sızlıyor kemik…

    Değişir sistemler, çöker saltanatlar, hükümetler de gider.

    Gider elbet, gider de ya peki; suyun çürüdüğü, tuzun koktuğu bir coğrafya nasıl onarılacak, nasıl değişecek bozulan insanla?

    Yara derin, yara büyük, deldi geçti sızlıyor kemik..

    Semirtilmiş erkekliğin katlettiği kadın cinayetleri durmuyor. Kartopu oynadı diye insan öldürülüyor…

    Yetmiyor…

    Kopya çekerken yakalayan eğitimciyi öldürenler, istediği raporu yazmadı diye sağlık emekçisini darp edenler, besleniyor hukuksuzluktan, semiriyor cezasızlıktan bitmiyor…

    Emeksizce para kazanan kültürsüz erkeklerin, hudutsuz bir şımarıklık ve hadsizlikle kendilerine her şeyi hak gördükleri eğlence anlayışı içinde pırlanta gibi bir can, bir müzisyen istedikleri parçayı bilmediği için söyleyemeyince canice katlediliyor…

    Yılların nefret dili, kindarlık söylemlerinin kodlandığı insanlarla aynı toplumda yaşarken, bu şiddet sarmalının ucu nerelere varacak kimse bilmiyor…

    Ama durmuyor..

    TV’ler de; zorbalık, mafyatik güzellemeler, kılıçlar, kafa kesmelerle toplum kodlarını; sevgiden, vicdandan, merhametten bir habere evrilten, ölümü kutsayıp yaşamı savunmaktan uzak diziler de bitmiyor…

    Günler ağır, günler sisli, kötülüğün zirve yaptığı çağda, coğrafya adeta can çekişiyor.

    Şiddeti semirten, kültürel ve siyasi anlayış içinde hayatta kalmaya çalışırken, toplum bir de ekonomik krizle boğuşuyor…

    Sevginin ezgisini ıslıklarla söylemek varken, ölüm vadisine dönen coğrafyada artık kimse kendini güvende hissetmiyor…

    Karanlığın en derinin içinde, hani zifiri karanlıkta çırpınıyor…

    Neyi yazalım. Hangi birine yanalım…

    Evsizlere, sokaktaki canlara mı? Ellerinden gelecekleri kayan gençlere mi?

    Mevsimlik tarım işçileri, çocuk işçiliğine mi? Her gün yasaklanan festivaller, konserlerle yaralanan sanata mı?

    Arkasında “Adalet Mülkün Temelidir” yazan ama mülkün bir diğer temelinin aile olduğunu unutan hukukun, hukuksuzluklarıyla parçalanan ailelere mi?

    Tüm bunları yazıyor, gerçeği kamuoyuna duyuruyor diye cezalandırılan Basın Emekçilerini mi?

    Yetmez gibi, Basına uygulanmak üzere çıkarılmak istenen Sansür Yasasına mı?

    Neye yanalım, hangi birini yazalım?

    Başımız üstündeki gök bulanık, günler koyu bir lacivert karanlık…

    Bir şey yapmalı. Yapmalı artık bir şey. Büyütmeli mesela öfkeyi, bu böyle gitmez, gitmeyecek demeli.

    İktidara, muhalefete, siyasiye, siyasete, STK’lara, aktivistlere…

    Korunaklı yerlerinde, susarak tepkisiz oturan tuzu kurulara…

    Dokunur bu sistem size de, bu zalim kötülüğün dokunacağı kimse kalmadığında…

    Ya şimdi, hemen bugün, yan yana durursunuz bu halkla ya da kötülüğü daha da büyütürsünüz tepkisiz suskunluğunuzla…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Kadınlar yürüyor, Leylak moru, gülkurusu dağlara doğru…

    İran’da; eşit, özgür ve insanca yaşam için mücadele veren kadınlara selamla…

    Başımızı iki dizimiz arasına alıp da üzgün olduğumuz günlerden geçiyoruz…

    Ve artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz…

    Müziğe nefret kusan, sanata düşman bu insanlar arasında “kadın” bedenlerimizle yaşamak için direniyoruz…

    Oysa diyorum kuşları, yıldızları, ayı göğsünde barındıran gökyüzü ne dehşetli büyük, ne kadar da sonsuz…

    Asya’dan Avrupa’ya, Ekvatora, hepimiz yaşıyoruz aynı göğün altında. Ama bulutlar salkım salkım, kan Ortadoğu’da yağıyor kadınların başına…

    Ve evet biliyoruz ki; artık Ortadoğu’da “kadın” olarak, Ortadoğu’da “insan” olarak yaşamak zor. Bıçak uçlu insan hafızaların arasında çok ağır bir yük…

    Birlikte üşüdüğümüz insanlarla birlikte yanıyoruz, bizi yaşatmak değil öldürmek isteyenlerin dünyasında…

    Çünkü anlamıyorlar kadın “korunması gereken” değil, dünyaya karşı duruşuyla, duygu ve düşünceleriyle var olan, her biri kendi hayatının öznesi olan bireydir. Dayatılan öğretilerden kurtulmak, kargaşalara cevap aramak isteyen onurlu birer birey…

    Yüz yıldır alacakaranlıkta arıyoruz, koşuyoruz ardından.

    Ve kadın/erkek olmanın değil, insan olmanın bilinciyle haykırıyoruz.

    “Kadın” “erkek” değil “insan” diyeceğiz, insan…

    Hepimiz biliyoruz ki, sorunun temelinde “erk zihniyet” var ve “kadın” özgürleşirse kesilir beslendikleri muhafazakâr damar…

    Onlar hayatın şiirinde birer ortak özne olmak istemiyorlar. Onlar; biat ettirecekleri, sırtından beslenip güçlenecekleri, kendi erklerinin devamı için; sanattan, sokaktan, hayatın ortasından, yaşamın odağından koparılmış, eşitsizliğe boyun eğecek, evlere hapsolmuş kadınlar istiyorlar…

    Oysa kadın; tıpkı sizler gibi üreten ve düşünendir. Üstelik bin bir çiçekli bahçe gibi renklidir. Yaşamın ritmidir. Ve saçları kadınların ut tellerinde ahenk bulan notalar gibi, kadın bedenin de vücut bulan ezgilerdir…

    Evet, doğrudur. Başımızı iki dizimiz arasına alıp da üzgün olduğumuz günlerdeyiz ve artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz…

    Ama pes etmiyor, doğamızdan vazgeçmiyoruz…

    İran’da direniyor gericiliğe kadınlar, direnecek birlikte bütün halklar…

    Şimdi siz, evet bayım siz, bu üzgün ve kederli yorgunlukta demlenmiş kadınların dirençleri karşısında şaşıracaksınız…

    Siz, mollalar, kadını kapılar ve bezden örtü arkasına hapseden yobazlar, kadınların haklı isyanında boğulacaksınız…

    Artık üfürdüğünüz rüzgâr, direniş rüzgârlarıyla yer değiştirdi…

    Gün akşama evrilince çiçekli entarisini toplayıp oturan kadınlar, dökecek artık etekteki taşları yamaçtan aşağı…

    Değecek, değecek eli dünyaya, yükselen faşizme ve sağa. Çünkü kadınlar yürüyor dağlara doğru özlemlerle, acılarla …

    Değecek saçları sırtlanlara, değecek yobazlara…

    Özgürleşecek kadınlar, yeniden doğacak güneş Ortadoğu’da, Leylak moru, gülkurusu dağlarda…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Evet, sözüm size ey muhalif siyaset…

    Ülkece kısır bir döngüde geriye geriye savruluyoruz…

    Toplum, mücadele dinamiklerinden kopmuş, rüzgâr nereye esecek diye bekleyen ürkek serçe kuşlarına dönmüş…

    Elbette hak etmediğimiz şeyler yaşadık, ondandır bu yorgunluk ve fakat bu coğrafyada hakkın verilmediğini, alındığını da unutmuş…

    Önümüzdeki günler siyasi arenada, elindeki erki kaybetmek istemeyenlerin sonbahar rüzgârlarından daha sert eseceği zamanlara gebe…

    Siyaset ayağının muhalif kanadıysa, muktedirlerin aradığı o kötülük gücünü istemeden de olsa canlı tutuyor. Zira bir yangını söndürmek isteyen rüzgar onun yayılmasına da neden olabiliyor…

    Muhafazakâr kanadı; aman ürkütmeyelim, aman incitmeyelim diye diye sekülerlere karşı oluşturulan hukuksuzluğu büyütüp, muhafazakârları daha da güçlendirdikleri aşikâr. Son LGBT karşıtı yürüyüş insan hakları ihlali olmanın yanında, ciddi toplumsal nefret barındırıyor içinde…

    Eğer bu gitgide büyüyen nefret ve kötülük sarmalını durduramazsak, bugün hayal dahi edilemez olan yarın kaçınılmaz olacak…

    Muktedirlerin kendisi gibi düşünmediği toplumun diğer tüm kesimleri son derece ağır tehditler altında yaşamaya zorlanacak…

    Büyüklerimizden öğrendiğimiz;

    Karadutun lekesi yine kendi yaprağıyla çıkartılır, donmuş bir kişi yine karla ovunca kendine getirilir, ele yapışan hamur yine unla giderilir… Velhasıl, sorun nereden geldiyse çözümü de oradan gelir…

    Evet, sözüm size Ey muhalif siyaset, düşüncelerimi filtresiz yazacağım…

    Ez cümlesi; muhalefet, aman muhafazakârları küstürmeyelim diye kendi tabanını sert rüzgârların önüne atacağına, muktedirlerin ortalığa saçılmış; haksızlığını, hukuksuzluğunu, yolsuzluklarını her gün gözler önüne sermeli…

    Muhafazakâr seçmene, bugün içinde yaşadıkları ekonomik krizin nedeninin, parlamenter sistemin yok sayılıp, teklikle yönetilmesinden kaynaklandığını göstermeli…

    Son derece ağır; nefret ve ayrımcılık içeren hukuksuzca yapılan LGBT karşıtı yürüyüşe tepkisiz bir suskunlukla kendi tabanında ciddi yaralar alacağını, toplumun yüzde 52’sini oluşturan diğer kesimlerin güven endeksini kaybedeceğini görmeli…

    Muhafazakâr kesimle; aramızda tartışma çıkmasın, kırılmasın, kaybetmeyelim diye gereken tepkiyi vermezseniz, her yaşanan olayda biraz daha güven yitirir, biraz daha değersizleşir, sonunda toplum nezdinde öz saygınız da kaybedilir…

    Bu tutumdan en kısa zamanda sıyrılmalı…

    Bırakın bazı kavgalar çıksın, hatta bazen bazı kalpler de kırılsın, hiç bir zaman yanınızda olmayanlar içir, acaba olurlar mı mantığıyla daha da yıpranmayın, size inanan, gönül veren halkı daha da yıpratmayın. Bırakın bazıları kaybedilsin. Bu, yaşamın kendini yenilemesi için kaçınılmaz bir yoldur…

    Bugünkü muktedirlerden kurtulmanın da…

    Vazgeçin artık; o seçmen alınır, bu seçmen kırılır, beriki küser, ayrılır. Yürüyün karanlığın üstüne, inin şehirlerin alacasına, arkanızda halkınız karıncalar ordusuyla…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Mavi Düşler Ülkesi, Van

    Bu hafta sonu, henüz taze çıkan “Diyalektiğin Kanatsız Kuşu” öykü kitabımın lansmanı için, doğup büyüdüğüm topraklar olan Mezopotamya’dan, Doğu Anadolu’nun, Serhat’ın, kadim kenti Van’daydım…

    Bir coğrafyanın kültürünün, tarihinin ve zaman zaman içimize, çocukluğumuza yaptığımız yolcukla kendimizle yüzleşmeleri kalemimden damıtarak yazdığım öykülerimde geçen Van’ı yaralanmış, yıpratılmış buldum…

    Urartulara ev sahipliği yapmış doğa ve tarih cenneti Van, coğrafi erozyonla birlikte sosyo-ekonomik bir çıkmazın içinde sıkışıp kalmış…

    Ağır pandemi koşullarında, şehrin en önemli geçim kaynağı olan İran gümrük kapısının da uzun süre kapalı kalmasıyla ciddi yaralar alan şehir, iyileşme sürecinde de yalnız bırakılmış…

    Esnafı, tüccarı, taciri kendi yaralarını kısıtlı imkanlarla kendileri sarmaya çalışıyor…

    Özellikle hava yolu ile ulaşımda da büyük sıkıntılar yaşayan kent, adeta cezalandırılırcasına yalnızlaştırılmış…

    Oysa tam bir yeryüzü cenneti olan mavi düşler ülkesi Van, ulusal ve uluslararası turizm kenti…

    Mend-i Mahi Çayı’ndan Akdamar Adası’na, toprak damlı Van Evleri’nden Süphan Dağı’na, Şamran Kanalından, Artos’lardan Hoşap kalesine, çavuş tepeden çarparak adasına, Van kalesine, binbir zenginliğe sahip…

    Elma bahçeleri, İn köy, Muradiye çağlayanlarından sevgili Feqiye Teyran’ın memleketi bahçe saraya, Erçek’ten Van gölüne kadar paha biçilmez coğrafi örtüsüyle çevrili kent ve kent halkı hak ettiği değeri görememekten kırgın ve yorgun…

    “Dünyada hiçbir göl, hiçbir deniz, hiçbir su Van Gölü’nün maviliğinde olamaz. Masmavi… Deli eden bir mavilik. Ne gökyüzünde vardır öyle bir mavi, ne de başka bir yerde. Bir tek mavi uyar bu maviye: Diyarbakır ovasındaki çiçeklerin mavisi. Bir de bir camı kırıp kesitine bakın, işte o mavi.” der Yaşar Kemal.

    Ama mürekkeple öykülerime taşıdığım tüm değerlerin özlemini gidermek üzere çıktığım Van yolculuğumda, beni şehre girerken son derece ağır bir hazana sürükleyen görüntüyle, o maviden de mavi olan gölün kirlenmişliği karşıladı…

    Maalesef; seçimle iradesini koyan halkın tercihlerinin üstünün çizilmesiyle, kayyım yönetimindeki kentte bu tür değerlerin de kurban edildiği görülüyor…

    Oysa kentin iç gündeminin ve genel güncel politik tartışmaların dışına çıkarak bu tür değerlerin siyaset üstü bir kavrayışla ele alınması gerekir…

    Dünyada hiçbir suda yetişmeyen, sadece Van gölünde üreyen inci kefalinin evi, Türkiye’nin en büyük, dünyanın en büyük sodalı gölündeki kirlilik ciddi boyutlarda.

    Tabi sorunlar bunlarla sınırlı kalmıyor. Gezip gördükçe betona kurban edilen; bağlar ve bahçelerin yerinde yellerin estiği ve çarpık bir yapılaşmayla karşılaşıyorsunuz…

    Her bir zerresi koruma altına alınacak kadar tarih ve kültürel değerlerle dolu Van’ın yeniden kendi halkının iradesine bırakılacağı günlerin gelmesini umut ediyorum…

    Kentlerin tarihsel kültürü ve kişiler üzerinden kimlik kazanabilirliğine inanıyorum.

    Stranlarla, zengin doğasıyla birlikte Van’da nasıl ki;

    Petersburg Dostoyevski’yle anılıyor, kentte milyonlarca turist akıyorsa, Kafka Praglı diye Prag insan akınına uğruyorsa, Dante için Floransa’ya gidiliyorsa, Yaşar Kemal ve düşlerindeki Van için de bu mümkün…

    Gerekli dokunuşlarla kentin yeniden “Mavi Düşler Ülkesi” olacağı inancımla, beni bağrına basan, topraklarımda yalnız bırakmayan edebiyat severlere de tekrar teşekkür ediyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Güneş Anadolu’dan doğmadan, ışık kentlere ulaşmaz

    Bugünlerde en çok merak edilen, beklenen bir seçimin olup olmayacağı, olacaksa da bu atmosferde nasıl bir seyir izleyeceği…

    Zira, iktidarın kendi erkinin devamı için elindeki; din, milliyetçilik argümanlarını son sürat kullanmaya ve tabanını konsolide etmeye çalıştığı, çalışacağı görünüyor…

    Ana muhalefetse oluşturduğu 6’lı masayla; hem muhafazakar hem seküler kesimi aynı anda konsolide etmeye çalışırken, çoklu toplumların getirdiği evrensel hassasiyetleri de korumak için iğneyle kuyu kazarak, karanlıkta iz takip ederek aydınlığa ulaşmanın yollarını arıyor.

    Peki, 6’lı masa söylem ve programlarıyla tabanda, kırsalda yaşayan halka, köylüye gerçekten ulaşabiliyor mu?

    Bir ülkede normal olan; köylü, kentli, aydın ve halkın devlet hizmetlerinden yararlanma hakkının eşit olması ama bizim ülkemizde özellikle Anadolu’da durum yıllardır tam tersine işlemiş, bürokratlar, aydınlar bu kesime gereken ilgiyi gösterememiş, bu da toplumsal sorun haline gelmiştir.

    Oysa bir ülke coğrafyasında; köylü, kentli, zengin, yoksul, aydın, halk arasında uçurum bulunmamalıdır.

    İşte tam da bu noktada 6’lı masa, “insanların köylüsü, kentlisi, halkı, aydınıyla birlikte eşit oldukları” mesajını vermekle kalmayıp, o güveni yakalamak zorunda.

    Bu da köylüyü yakından tanıma, sorunlarına net çözüm önerileri sunmakla mümkün.

    Fakat şu an durum iki kesimin birbirini bir türlü anlayamadığı bir seyirde ilerliyor.

    Zira bürokratlar; kırsalı ziyaret ediyor, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik sorunlardan, çözümlerinden bahsediyor, ancak hitap ettikleri insanlar misafir ettiklerini sadece dinlemekle kalıyor, bürokratların ne demeye çalıştıklarını çok iyi anlamıyorlar.

    Çünkü; bürokratı ya da aydını Anadolu insanın; örf ve âdetlerinden habersizler. Köylüyü, kırsalda yaşayan halkı gereği gibi tanımıyor, onların dertlerini bilmiyor, dilleriyle konuşmuyorlar.

    Ana muhalefet kanadının tabandaki halka yaklaşım tarzı, yanlışlıklarla beraber eksiklikler de barındırıyor…

    Bütün çabalara rağmen; gidilen, incelenen, yapılan seyahatlerin sonucu genel geçer bir kaç soru ve cevaptan öteye gidemiyor.

    Ve sanılıyor ki, karşısındakiler her şeyden habersiz hatta vurdumduymaz bir toplum. Oysa, onlar da misafir ettiklerinin neden bu kadar ipe sapa gelmez sorularıyla karşılaştıklarını düşünüyorlar…

    Çünkü zaten teknoloji çağında yaşayan ve bilgiye erişimin kolay olduğu bir zamanda, tabana ulaşıyorum, halkın arasına giriyorum derken sadece nazari bilgileri aktarmak; o insanları tanımamıza yetmediği gibi dertlerini çözmeye de yetmiyor.

    Tabandaki halk gerekli şekilde bilgilendirilmemiş, seyahatler karşılık bulmamış şekilde her şey arafta duruyor…

    Bu da; din ve milliyetçilik argümanlarını kullananlara daima alan açıyor. Bilim, bilinç ve bilgiyle dolduramadığınız alan egemenlerin argümanlarıyla doluyor.

    Kent ve metropoller; yolunda gitmeyen bir şey var sinyalini veren karanlığın farkında. Bu sıkıntıyı duyup, sorumluluk ve hassasiyet kaynaklı tutum alacaklar.

    6’lı masanın yapması gereken; egemenlerin diliyle konuşarak, polemiklere girip atışmak değil, tabana ulaşmak.

    Zira; güneş Anadolu’dan doğmadan, aydınlık kırsaldan yükselmeden, ışık kentlere ulaşmaz…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Hubris Sendromu

    Güllerin diyorum solmadığı bir zamana uyanabilir miyiz? Hani, tüm rüzgar sığınaklarından çıktığımız yeni bir Gül mevsimine?

    Şu konjonktürde ırak gözüküyor ama mümkünsüz değil…

    Şimdilik durum, vay ki vay…

    Adaletsizlik, hukuksuzluk, yolsuzluk gün kadar açık saçık ortalığa saçılmış ancak yapılan hiçbir şey yok…

    Öte yandan toplum ahlakını (!) bozar diye, festivallerin ardından konserler yasak tık yok…

    Halka düşen mi? İşsizlik, açlık, belirsizlik…

    Takıldı güzel olan her şey; gurura, kendisi dışında hiç kimseyi düşünmeyen, küçümseyici ve düşmanca tavır olarak ortaya çıkan kibir sendromu pençesine…

    Döndük tam bir “Hubris” sendromu yaşayanlar coğrafyasına…

    Öyle bir sendrom ki;

    Elindeki güçle beslenip, bunu başarı olarak adleden, her alanda kendini en iyi hissetmesiyle başlıyor.

    Gerçeklikle bağlarını koparıp kendini üstün gördüğü, olayların; ahlaki, toplumsal hatta evrensel boyutuna bakmaksızın, pervasızca hareket ettiriyor.

    Ve yaptıklarında hiç hata payı aramayan, yolunda gitmeyen şeyler olursa çevresini suçlayan, içinden her şekilde haklı çıkılan sendrom.

    Tabi bununla kalmıyor; sahip olduğu güç sarhoşluğuyla hiç kimseye hesap verme gereği duymuyor.

    Ama sonunda, bu tutumlarla yalnızlaşan hatta güçten düşen, fakat güçten düştüğünü bir türlü kabul etmeyen ve etmedikçe daha çok hata yapan bu huzursuzlukla ahlak ve namus gibi unsurlara sığındıran bir sendrom.

    Öyle ki, elindeki alanı bir arena görüp sadece kendisini yücelterek çalışan insana dönüşüyor.

    Velhasıl tutuldu güzel olan her şey bir sendroma, aktı kirli bir ırmağa…

    Rafine ve ari olan hiçbir şey kalmadı. Her şey bir başka güç altında…

    Bakıyorsunuz; bir yandan toplum tam bir kaos, bezmişlik içinde tükenişi yaşarken, bir kesim de “ortak ve kamusal çıkar” yerine bireyin kendi çıkarı peşinde koşmasını savunan “Ayn” felsefesini düstur edinmiş, olan bitene uzak mesafede yaşıyor…

    Geriye; insan hak ve emek mücadelesini, yaşamı, doğayı önceleyen küçük bir azınlık dışında, kendilerine ait düşünceleri olmayan, hatta kendilerine ait düş kuramayan, yemek yiyen, uyuyan sadece başkalarının üreterek ortaya attığı kelimelerle konuşan, ruhları kararmış, kasvetli bir toplumla kaldık baş başa…

    Şimdi…

    Kadın cinayetleri, çocuk istismarı desem, 15 yaşında bir çocuk, Van’lı Ali inşaatta öldü desem. Desem ki; fikri ve vicdanı hür insanlar hapsedildiler, ne değişir? Bir kaç gün gündemde kalmak dışında. Sadece konuşmak, yazmak çözüm müdür?

    Hayır…

    Ülke içine düştüğü sendromlardan arınmadan değişim mümkün değil…

    Bu yüzden bugünden itibaren; atılacak adımlar, söylenecek sözler, alınacak kararlar verilecek Oy’lar sadece ve sadece ya aydınlığa ya karanlığa? Olacak…

    Çünkü biliyoruz ki, her şeye rağmen tüm mümkünler bu halkın terkisinde.

    Yeter ki korku sığınaklarından çıkalım ve unutmayalım uyanmak elimizde. Güç sarhoşluğundan arınmış bir coğrafyada yeni bir Gül mevsimine ulaşmak da…

    Doğru seçimlerle başarabilirsek eğer, “sendromsuz yöneteceklerle” başka bir Türkiye de mümkün…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Çünkü bu memleket bizim…

    Seçim startı, partiler, koalisyonlar, masalar, herkes her şeyi çözeceğini söyleye dursun…

    Unutma HALKIM, tek çözüm sensin…

    80 kuşağına, okuma yazmayı öğrendikten sonra okullarda ilk öğretilen “hayat bilgisi” dersi, ülkelerin geçim kaynakları olurdu.

    Bu ülke tarım ve hayvancılık ülkesidir. Yer altı kaynaklarıyla zengin, uzun yıllar birçok medeniyete ev sahipliğiyle tarihi kalıntılar ve üç tarafı sularla çevrili, Akdeniz iklimiyle de turizm cennetidir denirdi.

    Ve eklenirdi; Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan; sular, boğazlar, Marmara, Ege ve Akdeniz’le uluslararası stratejik üstünlüğe sahiptir.

    Güney’den ve Doğu’da da Serhat bölgesi ile petrol rezervleri zengin ülkeler ile komşu, akarsular, ırmaklar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit yemişiyle bahçeler, milli zenginliklere sahip bir ülke denilirdi…

    Genç beyinlerle, çalışkan ve dinamik nüfusuyla anılır, uluslararası sanat ve edebiyat arenasında; Yılmaz Güney, Sebahattin Ali, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Münir Nurettin Selçuk gibi değerlerle adından söz ettirirdi.

    Siyasal tarihi boyunca zaman zaman çalkantılı dönemler yaşamış olsa da, daima ayağa kalkmayı bilmiş, sosyal ve toplumsal dinamikleriyle aydınlıklı yolların mücadelesini vermişti.

    Köy Enstitüleri, Köy Öğretmen okullarıyla eğitim alanında komşu ülkelere örnek olmuştu…

    Aydınlıkçı ve devrimci mücadelelerle; bir tül perde gibi yırtılmış, karanlıklara geçit verilmemişti…

    Dört mevsimi yaşadığı gibi, kültürel miraslara olduğu kadar toplumsal değerleriyle özdeş onlarca; renge, kimliğe ev sahipliği yaparak çok sesliliğin ışığında yaşayan renkli bir coğrafyaydı…

    Yazlık sinemalar, gezici kütüphane ve tiyatrolar, festivallerle adeta bin bir renkli bir cennet bahçesi gibiydi…

    Di, di, di…

    Bir köşe yazısına sığamayacak kadar “di” ler le dolu…

    Velhasıl “miş” lı geçmiş zamanla…

    Şimdilerde;

    Tarımı, hayvancılığı bitmiş, saman dahi ithal edecek kadar dışa bağımlı hale gelmiş, maden için ormanlar talan edilmiş, altın için dereler kurutulmuş, toprak zehirlenmiş, ülke koca bir TOKİ’ye, beton yığınına dönmüş…

    Her gün kadınları katledilen, çocukları istismar edilen, halklar, inançlar, kimlikler, emekçiler tek bir renk altında yaşamaya zorlanan, ötekileştirmenin, ırkçılığın, talanın tavan yaptığı;

    Sanatçının, gazetecinin suçlanıp, gençlerin bir bir yurt dışına göçmeye zorlandığı, tüm kaynakları, taşı, toprağını yerli yabancı sermayelere satılan;

    Eğitimle birlikte liyakatın tükenip, sağlığın ekonominin çöktüğü;

    Yaşamı değil ölümü kutsayan bakış açılarıyla, komşu ülkeler dahil neredeyse tüm dünya ülkeleriyle kavgalı;

    Üretimi durmuş, tüketilmiş bedenlerde, hüznün sarkacında sallanan insan yüzleriyle dolu karanlığa hapsedilmiş;

    “Gak” diyenin kusurlu, “guk” diyenin suçlandığı, korku ikliminin içinde devasa “sus”lar ordusuyla, olanı biteni kanıksaya, alışa yaşayan insanlar coğrafyasına döndük…

    İşte yiten bunlar…

    Peki ya kazanımlar?

    Son kulvarda; açlık, yokluk, yoksulluk, artan intiharlar, sonu görülmeyen bir karadelik gibi gitgide büyüyen bir karanlık…

    Ne mi olacak?

    “Öyle bir geçer ki zaman”dan sonra, “öyle bir geçer ki karanlık ve doğar ki aydınlık” diyeceğiz.

    Kimler mi?

    Bu ülkenin tüm ezilenleri, işçisi emekçisi, üreteni, ötekisi berikisi demeden tüm dilleri renkleri kimlikleri;

    “…Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

    Düsturuyla, yırtacağız karanlığı, “miş”li geçmişten elimizde ne kaldıysa geriye tutunacak, aydınlığın inşasında yeniden büyüteceğiz yitenleri…

    Başka yolu yok HALKIM…

    “Ya hep beraberiz ya hiç birimiz…”

    Önümüzdeki olası seçim, tek atımlık silah gibi…

    Tek savaşı, karanlığa karşı aydınlığın savaşını hep birlikte vereceğiz…

    Çünkü bu MEMLEKET bizim, bizi ötekileştirenlerin değil, …

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Çünkü vicdan apolitiktir

    Helalleşmek şüphesiz ki; cesurdur, erdemlidir. Zira içinde, yüzleşme ve yanlışı kabulleniş barındırır…

    Helalleşmek; siyaset ve siyasetçiler olarak, halkalar nezdinde toplumsal olarak, hatta bireysel olarak bir bakıma hepimizin sorumluluğunda olan, olması gereken bir olgu.

    İnsan değişen ve gelişen sosyal bir varlıksa; toplumlar, hükümetler de insandan oluşuyorsa, gelişebilmemiz adına; yüzleşmek, helalleşmek hatalardan dönmek, toplumsal değişim için paha biçilmez bir yol.

    Yeter ki, geçmiş hatalarla karşılıklı olarak; içten, dürüst, cesurca yüzleşme olsun. Ve yeter ki; tamam, döktük etekteki taşları, aldık helallikleri deyip, çözüm bekleyen sorunları ilerleyen süreçte çözümsüz bırakmayalım…

    Bu da on yıllardır süregelen fakat son 7 yılda adeta şahlanan hukuksuzluğun masaya yatırılıp çözülmesi ile mümkündür…

    Unutulmasın ki, bu coğrafyada maruz kaldığı hukuksuzluktan son derece ağır bedeller ödeyen milyonlar var ve ödemeye de devam ediyorlar…

    Hukukun, bağımsız yargının kurulmadığı hiç bir masa sonuç getirmez. Görece an’lık bir ferahlama hissiyle umut ışığı doğursa dahi, çözüme kavuşturulmamış her şey gibi havada asılı kalır…

    Ülkenin kanayan yarası hukuksuzluk, yarını bekleyemeyecek kadar çözümü bekleyen elzem bir sorun…

    Peki, hukuksuzluğa sadece bir helalleşme ile bakabilir miyiz?

    Şüphesiz ki hayır…

    Hukuk; yasalara bağlılık ve delillerle işlediği kadar, karar vericilerin vicdanıyla da işler.

    Eğer karar vericiler, bağımsız değil ise ve vicdanları apolitik kimliği yitirmişse, ortaya çıkan hukuksuzluktan azade tutulamazlar. Zira, vicdan apolitiktir…

    Şöyle ki;

    Hannah Arendt’in, “Kamu Vicdanına Çağrı/Sivil İtaatsizlik” kitabında geçen bir makalesinde şu ifade geçer.

    “Vicdan her yerde apolitiktir.

    Ne haksızlığın yapıldığı dünya ile ne de bu haksızlığın dünyanın geleceğine ilişkin sonuçlarıyla ilgilidir. Vicdan, Jefferson gibi, ‘Tanrı’nın adil olduğunu ve adaletinin ebediyete kadar uyumayacağını düşündüğümde vatanım için ürperiyorum’ demez, çünkü vicdan bireysel benlik ve onun bütünlüğü için ürperir…”

    Burada altını çizmemiz gereken; vicdanın apolitik olması gerçekliğidir.

    Son yıllardaki yargı kararlarını verenler; “biz de biliyorduk bazı hatalar olduğunu, yanlış kararlar da verildi, ama şunun için ama bunun içindi” deseler dahi, bu yaratılan hukuksuzluktan azade kalamazlar ve milyonları bulan insanların bedel ödedikleri hayattan sorumludurlar..

    İşte bu noktada, yapılan haksızlıkların, haksızlık yapanlara Rücü’sü önemlidir.

    Çünkü Arendt’in de makalesinde yer verdiği gibi:

    “Vicdan, bireysel benlik ve onun bütünlüğü için ürpermeli”

    Dediğimiz gibi; toplumsal huzur ve barışın dinamiği için mücadele verilen, emek harcanan her adım önemli olduğu kadar kıymetlidir.

    Ancak nasıl ki; karşılıklı “helalleşme” olmadan hiçbir sorunumuzu kalıcı olarak çözemezsek, hukuk işletilmez, karar vericilerin haksız kararları rücü edilmez ve haksızlığa uğrayanlara haklılıkları teslim edilmezse, “helalleşme” gibi anlamlı bir çıkış da yarım kalır…

    Yine, “Kamu Vicdanına Çağrı/Sivil İtaatsizlik” kitabın hazırlayıcıları, makalelerden oluşan kitabın tanıtımında şöyle güzelliklerle dolu bir paragrafla vermişler:

    “Düzen yerine adaletten, onursuz bir suskunluk yerine insana saygı gösteren tartışmacı birçok seslilikten yana olanlar için”

    Ve ben de eklemek istiyorum. Yazılarımda sıklıkla en büyük yaramız “hukuktan” bahsediyorum.

    Çünkü artık karar vericilerin vicdanlarını yoklamasını istiyorum…

    Çünkü vicdan apolitiktir…

    Unutan herkesin yeniden hatırlamasını istiyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.