Güllerin diyorum solmadığı bir zamana uyanabilir miyiz? Hani, tüm rüzgar sığınaklarından çıktığımız yeni bir Gül mevsimine?
Şu konjonktürde ırak gözüküyor ama mümkünsüz değil…
Şimdilik durum, vay ki vay…
Adaletsizlik, hukuksuzluk, yolsuzluk gün kadar açık saçık ortalığa saçılmış ancak yapılan hiçbir şey yok…
Öte yandan toplum ahlakını (!) bozar diye, festivallerin ardından konserler yasak tık yok…
Halka düşen mi? İşsizlik, açlık, belirsizlik…
Takıldı güzel olan her şey; gurura, kendisi dışında hiç kimseyi düşünmeyen, küçümseyici ve düşmanca tavır olarak ortaya çıkan kibir sendromu pençesine…
Döndük tam bir “Hubris” sendromu yaşayanlar coğrafyasına…
Öyle bir sendrom ki;
Elindeki güçle beslenip, bunu başarı olarak adleden, her alanda kendini en iyi hissetmesiyle başlıyor.
Gerçeklikle bağlarını koparıp kendini üstün gördüğü, olayların; ahlaki, toplumsal hatta evrensel boyutuna bakmaksızın, pervasızca hareket ettiriyor.
Ve yaptıklarında hiç hata payı aramayan, yolunda gitmeyen şeyler olursa çevresini suçlayan, içinden her şekilde haklı çıkılan sendrom.
Tabi bununla kalmıyor; sahip olduğu güç sarhoşluğuyla hiç kimseye hesap verme gereği duymuyor.
Ama sonunda, bu tutumlarla yalnızlaşan hatta güçten düşen, fakat güçten düştüğünü bir türlü kabul etmeyen ve etmedikçe daha çok hata yapan bu huzursuzlukla ahlak ve namus gibi unsurlara sığındıran bir sendrom.
Öyle ki, elindeki alanı bir arena görüp sadece kendisini yücelterek çalışan insana dönüşüyor.
Velhasıl tutuldu güzel olan her şey bir sendroma, aktı kirli bir ırmağa…
Rafine ve ari olan hiçbir şey kalmadı. Her şey bir başka güç altında…
Bakıyorsunuz; bir yandan toplum tam bir kaos, bezmişlik içinde tükenişi yaşarken, bir kesim de “ortak ve kamusal çıkar” yerine bireyin kendi çıkarı peşinde koşmasını savunan “Ayn” felsefesini düstur edinmiş, olan bitene uzak mesafede yaşıyor…
Geriye; insan hak ve emek mücadelesini, yaşamı, doğayı önceleyen küçük bir azınlık dışında, kendilerine ait düşünceleri olmayan, hatta kendilerine ait düş kuramayan, yemek yiyen, uyuyan sadece başkalarının üreterek ortaya attığı kelimelerle konuşan, ruhları kararmış, kasvetli bir toplumla kaldık baş başa…
Şimdi…
Kadın cinayetleri, çocuk istismarı desem, 15 yaşında bir çocuk, Van’lı Ali inşaatta öldü desem. Desem ki; fikri ve vicdanı hür insanlar hapsedildiler, ne değişir? Bir kaç gün gündemde kalmak dışında. Sadece konuşmak, yazmak çözüm müdür?
Hayır…
Ülke içine düştüğü sendromlardan arınmadan değişim mümkün değil…
Bu yüzden bugünden itibaren; atılacak adımlar, söylenecek sözler, alınacak kararlar verilecek Oy’lar sadece ve sadece ya aydınlığa ya karanlığa? Olacak…
Çünkü biliyoruz ki, her şeye rağmen tüm mümkünler bu halkın terkisinde.
Yeter ki korku sığınaklarından çıkalım ve unutmayalım uyanmak elimizde. Güç sarhoşluğundan arınmış bir coğrafyada yeni bir Gül mevsimine ulaşmak da…
Doğru seçimlerle başarabilirsek eğer, “sendromsuz yöneteceklerle” başka bir Türkiye de mümkün…
Yazar hakkında:
Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.
Bir yanıt yazın