Etiket: #seçimler

  • Var mı artıran, parti sayısı 122 oldu

    Türkiye’de pekçok alanda içerik yoksunluğu yaşanıyor. Sayıların çok olması, içeriğin de boşaltılmasını doğuruyor neredeyse. Okul sayıları, hastane sayıları, üniversite sayıları, siyasi parti sayıları, medya kuruluşları sayıları, bakıldığında pek çok Avrupa ülkesinden daha fazla olsa da, başarı, üretim, çok seslilik, zenginlik anlamında yoksunluk kendisini gösteriyor.

    Yargıtay rakamlarına baktığımızda siyasi parti sayısı Aralık 2022 itibariyle 122’yi bulmuş durumda. Bu rakamı belki birçok Avrupa ülkesinde bulmak mümkün değil. Bu partilerin çoğunun Yargıtay’ın sayfasında da açıkça görüldüğü gibi 0 üyesi var. Türkiye’de en fazla üye oranına sahip parti ise iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi ve toplam üye sayısı 11 milyonu geçmiş durumda.

    Partilerin sayısının son yıllarda artmasının temel sebebi yeni sistem. İttifak yasası ile parti kurarak yüzde 0.5, yüzde 1.0 gibi oy oranlarıyla, birkaç milletvekilliğiyle Meclis’te yer alabilmek. Peki, bu durum hem siyasetteki, hem de ülkedeki sorunları çözmeye ne kadar yararlı olabiliyor.

    İlk siyasi partinin Meşrutiyet döneminde, İttihad ve Terakki Partisi olarak 1908’de kurulduğunu, o dönemin muhalefet partisinin Hürriyet ve İtilaf Fırkası olarak modernist-otoriter çizgi ile liberal-muhafazakar çizgi arasında olduğunu hatırlayalım.

    1920-23 döneminde ise gruplar şeklinde siyasi ideolojilerin faaliyette olduğunu görüyoruz. Atatürk döneminde ilk kurulan parti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, 1922’de 2. Müdafaa-i Hukuk Grubu kuruluyor. İkinci grup daha çok şikayet ve talepleri dile getiren nitelikte görev yapıyor. 1923-1946’da Cumhuriyet Halk Fırkası’nı görüyoruz. 1925’te kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930’da kapatılan Serbest Cumhuriyet Fırkası denemeleri oluyor. Türkiye 1950’de Demokrat Parti ile tanışıyor, 1965 sonrasında da sınıf, ideoloji, din ve kimlik temelli ideolojik bölünmeler çerçevesinde partileşme görülüyor.

    CHP ve DP’nin fikri ayrılığından doğan Adalet Partisi, sınıfsal temelli Türkiye İşçi Partisi, milliyetçi temelli MHP, alevileri temsil eden Türkiye Birlik Partisi, İslamcı ve muhafazakar MSP’den 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte kapatılan partiler ve yüzde 10 barajının getirildiği bir sisteme gidişi görüyoruz sonrasında. 1990’lardan sonra ise Güneydoğu ve Doğu’da Kürtlerin taleplerini siyasete taşıma iddiasıyla ortaya çıkan HEP (Halkın Emek Partisi) gündeme geliyor.

    Ve bugünün 122 partili Türkiye’si. En son kurulan parti Zafer Partisi. 122 parti arasında ismi ilginç olan partilerden bazılarına göz atacak olursak; Tuğra Partisi, Şahlanış Partisi, Sevgi ve Saygı Partisi, Al Sancak Partisi, As Parti, Devlet Partisi, Devrim Hareketi, Kadın Partisi, İşçinin Kendi Partisi diye sıralanıp gidiyor.

    Türkiye’de siyasi partiler devletten destek alıyor. 1965’te çıkarılan bir kanunun zaman zaman değişikliğe uğrayan bir yapısıyla. Siyasi Partiler Kanunu’nun 1 numaralı ek maddesine göre, Yüksek Seçim Kurulunca en son milletvekili genel seçimlerine katılma hakkı tanınmış olan ve genel barajı aşan siyasi partilere her yıl Hazineden ödenmek üzere o yılki genel bütçe gelirleri “(B) Cetveli” toplamının 5 binde 2’si oranında ödenek ayrılıyor.

  • Engellilerin Siyasal Yaşama Katılma Haklarının Hukuksal Dayanakları Nelerdir?

    Tüm yurttaşların yasaların yapımına ve devlet yönetimine katılma haklarını düzenleyen ilk belge Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’dir. Bildiri’nin 6. maddesi, tüm yurttaşların ortak iradenin ürünü olan yasaların yapımına katılma haklarından söz etmektedir. Daha barışçı ve ideal bir dünya özlemini yansıtan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün 10 Aralık 1949 tarihinde ilan ettiği Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 21. maddesi ise ayırım gözetilmeksizin tüm yurttaşların devlet yönetimine katılma haklarını güvence altına almaktadır. Hiç kuşku yok ki, “tüm yurttaşlar” kavramı, ulusun bir parçası olan engellileri de kapsamaktadır.

    Engellilerin geleneksel olarak siyasal yaşamın dışında tutulduğu gerçeğini göz önünde bulunduran Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 9 Aralık 1975 tarihinde kabul ettiği Engelli Kişilerin Hakları Bildirisi’nde, engellilerin siyasal katılım haklarının altını çizmiştir. Yine BM Genel Kurulu 16 Aralık 1993 tarihinde Sakatlar için Fırsat Eşitliği konusunda Standart Kurallar bildirisini yayınlamış; bu bildiride engellilerin toplumsal ve siyasal yaşama katılma haklarını, daha ayrıntılı olarak tanımlamıştır.

    Yukarıda andığımız belgeler tavsiye niteliğinde yol gösterici kuralları içermektedir. Oysa BM Genel Kurulu tarafından 13 Aralık 2006 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi, onaylayan Devletler bakımından bağlayıcı niteliktedir. Bu Sözleşme, ülkemiz tarafından da onaylanarak 28 Ekim 2009 tarihinde yürürlüğe girmiş ve bağlayıcı bir iç hukuk metni durumuna gelmiştir.

    BM Engelli Hakları sözleşmesinin, bütün maddelerine sinmiş 5 temel ilkesi vardır.

    Birinci ilke Eşitlik ilkesidir ve engellilerin bütün insan hak ve özgürlüklerinden herkesle eşit bir biçimde yararlanmasını ön görmektedir.

    İkinci ilke Bağımsızlık’tır ve engellilerin hiç kimsenin yardımına gereksinim duymaksızın kendi işlerini ve seçimlerini bağımsızca yapabilmelerini amaçlamaktadır.

    Üçüncüsü Erişilebilirlik ilkesidir. Bu ilke evrensel Tasarım perspektifi ile fiziksel çevreye, bilgiye, ürünlere, hizmetlere ve haklara erişiminin önündeki engellerin kaldırılmasını yani bağımsızlık ilkesinin yaşama geçirilmesinin ön koşullarının yaratılmasını ifade etmektedir.

    Dördüncü ilke Ayrımcılık Yasağı; beşinci ilke ise KATILIMCILIKTIR. Sözleşme’nin “Genel İlkeler” ve “Genel Yükümlülükler” bölümlerinde vurgulanan toplumsal ve siyasal yaşama katılma hakkı, 29. maddesinde ayrıntılarıyla tanımlanmıştır.

    Bu madde, engellilerin siyasal katılım hakkının kullanılabilmesi için öncelikle, fiziksel ortamın sağlanmasını, yardımcı teknolojilerin geliştirilmesini ve engellilerin hizmetine sunulmasını, gizli oy hakkının sağlanması için gerekli önlemlerin alınmasını öngörmekte; ama öncelikle hiçbir ayırım gözetilmeksizin seçilme ve temsil edilme haklarının güvenceye kavuşturulmasını emretmektedir.

    Haklar, fırsatlar ve olanaklar bakımından diğer yurttaşlara göre geri durumda olan engellilerin, maruz kaldıkları ayrımcılık ve ihmalden doğan uçurumun, yavaş yavaş ve kademeli olarak kapatılması için Sözleşme “makul düzenleme”, “özel önlem” gibi kavramlar geliştirmiştir. Makul Düzenleme, eşitsizliğin giderilmesi için akla uygun ve önemli bir yük ve maliyet getirmeyen önlemlerin alınması demektir.

    Bazı ülkeler ve partiler, kadınların, erkeklere göre siyasal katılım bakımından bulundukları geri durumu, telafi etmek ve aradaki uçurumu aşama aşama kapatmak için siyasal parti organlarında ve Parlamentoda makul kontenjanlar sağlamaktadır. Örneğin bu kontenjan Norveç Parlamentosunda yüzde 50 iken, Türkiye’de Halkların Demokratik Partisi yönetici organlarında yüzde 50; Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetici organlarında yüzde 33’tür. Gençlerin politikaya özendirilmesi için de bu çeşit kotalar ayrılmaktadır. Kanımızca, siyasal katılım bakımından engellilerin uğradığı haksız dışlamayı gidermek ve uçurumu kapatmak için gerek yerel yönetim, gerekse genel yönetim organlarında belirli bir kotanın uygulanması gerekmektedir.

    Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, gelir, meslek, eğitim, cinsiyet, yerleşme biçimi, sınıfsal konum, göç, yaş, engellilik durumu, erişilebilirlik, öğrenilmiş çaresizlik vb. siyasal katılma hakkını sınırlandıran etmenler karşısında engelliler, seçmen olarak güçlüklerle karşılaştıkları gibi, çeşitli görevlere aday olmayı ve seçilme haklarını kullanmayı, çoğunlukla akıllarından bile geçirememektedirler. Bu nedenle onları yüreklendirecek ve güçlendirecek özel önlemlere gereksinme vardır. Bu önlemlerin başında, kadınlar ve gençler gibi diğer dezavantajlı guruplara uygulanan kota sistemi gelmektedir.

    Elbette, asıl köklü ve kalıcı çözüm, engellilerin siyasal katılma hakkını sınırlandıran nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Ama bu amacın gerçekleştirilmesi, epeyce uzun bir süreyi gerektireceğinden, şimdilik karar organlarında asgari bir temsili sağlamak bakımından makul bir kotanın konulması uygun olacaktır. Siyasal Partiler Kanununda bir değişiklik yapılarak kota uygulaması, bütün partiler açısından zorunlu hale getirilmelidir.

    Bu konunun ayrıntılarını sonraki yazılarımda irdeleyeceğim.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Güneş Anadolu’dan doğmadan, ışık kentlere ulaşmaz

    Bugünlerde en çok merak edilen, beklenen bir seçimin olup olmayacağı, olacaksa da bu atmosferde nasıl bir seyir izleyeceği…

    Zira, iktidarın kendi erkinin devamı için elindeki; din, milliyetçilik argümanlarını son sürat kullanmaya ve tabanını konsolide etmeye çalıştığı, çalışacağı görünüyor…

    Ana muhalefetse oluşturduğu 6’lı masayla; hem muhafazakar hem seküler kesimi aynı anda konsolide etmeye çalışırken, çoklu toplumların getirdiği evrensel hassasiyetleri de korumak için iğneyle kuyu kazarak, karanlıkta iz takip ederek aydınlığa ulaşmanın yollarını arıyor.

    Peki, 6’lı masa söylem ve programlarıyla tabanda, kırsalda yaşayan halka, köylüye gerçekten ulaşabiliyor mu?

    Bir ülkede normal olan; köylü, kentli, aydın ve halkın devlet hizmetlerinden yararlanma hakkının eşit olması ama bizim ülkemizde özellikle Anadolu’da durum yıllardır tam tersine işlemiş, bürokratlar, aydınlar bu kesime gereken ilgiyi gösterememiş, bu da toplumsal sorun haline gelmiştir.

    Oysa bir ülke coğrafyasında; köylü, kentli, zengin, yoksul, aydın, halk arasında uçurum bulunmamalıdır.

    İşte tam da bu noktada 6’lı masa, “insanların köylüsü, kentlisi, halkı, aydınıyla birlikte eşit oldukları” mesajını vermekle kalmayıp, o güveni yakalamak zorunda.

    Bu da köylüyü yakından tanıma, sorunlarına net çözüm önerileri sunmakla mümkün.

    Fakat şu an durum iki kesimin birbirini bir türlü anlayamadığı bir seyirde ilerliyor.

    Zira bürokratlar; kırsalı ziyaret ediyor, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik sorunlardan, çözümlerinden bahsediyor, ancak hitap ettikleri insanlar misafir ettiklerini sadece dinlemekle kalıyor, bürokratların ne demeye çalıştıklarını çok iyi anlamıyorlar.

    Çünkü; bürokratı ya da aydını Anadolu insanın; örf ve âdetlerinden habersizler. Köylüyü, kırsalda yaşayan halkı gereği gibi tanımıyor, onların dertlerini bilmiyor, dilleriyle konuşmuyorlar.

    Ana muhalefet kanadının tabandaki halka yaklaşım tarzı, yanlışlıklarla beraber eksiklikler de barındırıyor…

    Bütün çabalara rağmen; gidilen, incelenen, yapılan seyahatlerin sonucu genel geçer bir kaç soru ve cevaptan öteye gidemiyor.

    Ve sanılıyor ki, karşısındakiler her şeyden habersiz hatta vurdumduymaz bir toplum. Oysa, onlar da misafir ettiklerinin neden bu kadar ipe sapa gelmez sorularıyla karşılaştıklarını düşünüyorlar…

    Çünkü zaten teknoloji çağında yaşayan ve bilgiye erişimin kolay olduğu bir zamanda, tabana ulaşıyorum, halkın arasına giriyorum derken sadece nazari bilgileri aktarmak; o insanları tanımamıza yetmediği gibi dertlerini çözmeye de yetmiyor.

    Tabandaki halk gerekli şekilde bilgilendirilmemiş, seyahatler karşılık bulmamış şekilde her şey arafta duruyor…

    Bu da; din ve milliyetçilik argümanlarını kullananlara daima alan açıyor. Bilim, bilinç ve bilgiyle dolduramadığınız alan egemenlerin argümanlarıyla doluyor.

    Kent ve metropoller; yolunda gitmeyen bir şey var sinyalini veren karanlığın farkında. Bu sıkıntıyı duyup, sorumluluk ve hassasiyet kaynaklı tutum alacaklar.

    6’lı masanın yapması gereken; egemenlerin diliyle konuşarak, polemiklere girip atışmak değil, tabana ulaşmak.

    Zira; güneş Anadolu’dan doğmadan, aydınlık kırsaldan yükselmeden, ışık kentlere ulaşmaz…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Hubris Sendromu

    Güllerin diyorum solmadığı bir zamana uyanabilir miyiz? Hani, tüm rüzgar sığınaklarından çıktığımız yeni bir Gül mevsimine?

    Şu konjonktürde ırak gözüküyor ama mümkünsüz değil…

    Şimdilik durum, vay ki vay…

    Adaletsizlik, hukuksuzluk, yolsuzluk gün kadar açık saçık ortalığa saçılmış ancak yapılan hiçbir şey yok…

    Öte yandan toplum ahlakını (!) bozar diye, festivallerin ardından konserler yasak tık yok…

    Halka düşen mi? İşsizlik, açlık, belirsizlik…

    Takıldı güzel olan her şey; gurura, kendisi dışında hiç kimseyi düşünmeyen, küçümseyici ve düşmanca tavır olarak ortaya çıkan kibir sendromu pençesine…

    Döndük tam bir “Hubris” sendromu yaşayanlar coğrafyasına…

    Öyle bir sendrom ki;

    Elindeki güçle beslenip, bunu başarı olarak adleden, her alanda kendini en iyi hissetmesiyle başlıyor.

    Gerçeklikle bağlarını koparıp kendini üstün gördüğü, olayların; ahlaki, toplumsal hatta evrensel boyutuna bakmaksızın, pervasızca hareket ettiriyor.

    Ve yaptıklarında hiç hata payı aramayan, yolunda gitmeyen şeyler olursa çevresini suçlayan, içinden her şekilde haklı çıkılan sendrom.

    Tabi bununla kalmıyor; sahip olduğu güç sarhoşluğuyla hiç kimseye hesap verme gereği duymuyor.

    Ama sonunda, bu tutumlarla yalnızlaşan hatta güçten düşen, fakat güçten düştüğünü bir türlü kabul etmeyen ve etmedikçe daha çok hata yapan bu huzursuzlukla ahlak ve namus gibi unsurlara sığındıran bir sendrom.

    Öyle ki, elindeki alanı bir arena görüp sadece kendisini yücelterek çalışan insana dönüşüyor.

    Velhasıl tutuldu güzel olan her şey bir sendroma, aktı kirli bir ırmağa…

    Rafine ve ari olan hiçbir şey kalmadı. Her şey bir başka güç altında…

    Bakıyorsunuz; bir yandan toplum tam bir kaos, bezmişlik içinde tükenişi yaşarken, bir kesim de “ortak ve kamusal çıkar” yerine bireyin kendi çıkarı peşinde koşmasını savunan “Ayn” felsefesini düstur edinmiş, olan bitene uzak mesafede yaşıyor…

    Geriye; insan hak ve emek mücadelesini, yaşamı, doğayı önceleyen küçük bir azınlık dışında, kendilerine ait düşünceleri olmayan, hatta kendilerine ait düş kuramayan, yemek yiyen, uyuyan sadece başkalarının üreterek ortaya attığı kelimelerle konuşan, ruhları kararmış, kasvetli bir toplumla kaldık baş başa…

    Şimdi…

    Kadın cinayetleri, çocuk istismarı desem, 15 yaşında bir çocuk, Van’lı Ali inşaatta öldü desem. Desem ki; fikri ve vicdanı hür insanlar hapsedildiler, ne değişir? Bir kaç gün gündemde kalmak dışında. Sadece konuşmak, yazmak çözüm müdür?

    Hayır…

    Ülke içine düştüğü sendromlardan arınmadan değişim mümkün değil…

    Bu yüzden bugünden itibaren; atılacak adımlar, söylenecek sözler, alınacak kararlar verilecek Oy’lar sadece ve sadece ya aydınlığa ya karanlığa? Olacak…

    Çünkü biliyoruz ki, her şeye rağmen tüm mümkünler bu halkın terkisinde.

    Yeter ki korku sığınaklarından çıkalım ve unutmayalım uyanmak elimizde. Güç sarhoşluğundan arınmış bir coğrafyada yeni bir Gül mevsimine ulaşmak da…

    Doğru seçimlerle başarabilirsek eğer, “sendromsuz yöneteceklerle” başka bir Türkiye de mümkün…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • AKP çıkar mı, çıkmaz mı?

    14 Ağustos 2001’de kurulan ve 21.yılını kutlayan AKP o dönemde yeni bir umut olarak doğmuştu. 21 yıllık süreçte Türkiye’nin kaderini değiştiren önemli değişikliklere imza atarak ve oylarını arttırarak yoluna devam etti.

    21 yıllık süreçte 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekilliği, Avrupa Birliği uyum süreciyle ilgili gelişmeler, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması, AKP’ye kapatma davası açılması “odak olma” nedeniyle Hazine yardımının kesilmesi, Ergenekon ve Balyoz davaları, 2011’de AKP’ye verilen halk desteğinde zirveye ulaşılması, her 2 kişiden birisinin AKP’ye oy verdiği bir sürece girilmesi, çözüm süreci, 2015 seçimlerinin ardından Suriye Savaşı, Gezi Parkı, Fetö paralel devlet yapılanması, ses kayıtlarının sızdırılması, ardından Erdoğan’ın yüzde 57.8 gibi bir oy oranıyla cumhurbaşkanı olması, Kasım 2015 seçimlerinde oylarını yükseltmesi, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun istifa etmesi, kongrede Binali Yıldırım’ın Genel Başkan olması, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, 6 Nisan 2017’deki sistem değişikliği, yetkilerin başkan olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’da toplanması, yapılan yerel seçimlerde İstanbul, Ankara ve İzmir Büyükşehir belediyelerinde AKP’nin yenilgiye uğraması, 2018’den itibaren içine girilen ekonomik kriz gibi başat olaylara tanık oluyoruz.

    Salgın, ekonomik kriz ve 20 yılın yıpranmışlığının ardından bugün AKP’nin oy kaybettiğinden söz ediliyor. Peki, yapılacak erken ya da zamanındaki bir seçimde AKP iktidarı gerçekten kaybedecek mi? Bu sorunun cevabı için şöyle bir geçmişe bakmak gerekiyor;

    AKP, 2002’de yüzde 26.1 oyla tek başına iktidar oldu. 2015’te yüzde 34.1 oy aldı, tek başına iktidar olamayınca Kasım seçimleri oldu ve oyunu kısa sürede 42.4’e yükselterek tek başına iktidar oldu. 6 aylık süreçte bunu sağladı üstelik. 2018 seçimlerinde ise yüzde 36.5 oy aldı ve yüzde 9,7’lik oyu olan MHP’yle yoluna devam etti.

    AKP, yine yeni bir oy kaybı süreci içinde bulunuyor. Peki erken bir seçim ya da zamanında yapılacak bir seçimde sonuçları hangi dengeler etkileyecek?

    İlki, AKP’nin artık kendi sermaye sınıfı bulunuyor. Bu dönemler içinde orta ve alt kesimlere sermaye aktarımıyla yeni bir yandaş sermaye ve İslam burjuvazisi yaratıldı. Bu sınıf, AKP’yi her şartta desteklemeye devam edecek.

    İkincisi, toplumdaki kutuplaşma başkanlık sistemiyle birlikte daha da arttırıldı. Bu kutuplaşma ise ana partilerin seçmen kitlesi ve omurgasında her zaman kenetlenmeyi sağlayan bir gerçek. İnanç ve muhafazakar ideolojileri nedeniyle her ne olursa olsun AKP ve MHP’yi desteklemeye devam eden seçmen kitlesi, bu partileri rahatlatan en önemli özellik. Parti ne yaparsa yapsın oyunu vermeye devam ediyor.

    Üçüncüsü, toplumda sosyolojik ve demografik olarak meydana gelen değişim, kırsaldan metropollere yaşanan göç gibi unsurlar, bu kesimin yeni ihtiyaç ve beklentileri, artan yoksullaşma ve yoksul kesimin iktidara olan bağımlılığının da artarak devam ettiği bir süreç. Bu durum da iktidarı rahatlatıyor.

    Dördüncüsünü ise partinin omurgasının RP’nin örgütlü yapısı üzerine kurulması, sağcılar kadar tarikatlar ve milliyetçilerin bir kısmı tarafından da desteklenmesi oluşturuyor.

    AKP’nin içinde ise zaman zaman gün yüzüne çıkan, zaman zaman da içten içe devam eden Erdoğan sonrasına ilişkin hesapların da eklendiği hesaplaşma yanında, her iktidarın etrafının sarmalanarak yanlışlara karşı “kör” olunan katı bir yapı sarmalamış bulunuyor. Partinin yönetim kadrolarındaki erimeye Başkanlık Sistemi nedeniyle yaşanan sorunlar, ekonomik krizin vatandaşa yansıyan olumsuz etkileri de eklenerek AKP’nin elini güçsüz hale getiriyor.

    AKP oy kaybediyor ancak anketlerde bu kaybedilen oy oranının büyük oranda yansıdığı bir parti görünmüyor. Bazı anketlerde CHP’nin oylarında, bazılarında İyi Parti’nin oylarında artış gözleniyor. Bazı anketlerde ise CHP’nin oylarında dalgalanma da görülmüyor. Yani seçmenin büyük kısmı sessiz, kararsız ya da sandığa gitmeme eğiliminde. AKP, şimdi bu durumu kendi lehine çevirerek yeniden iktidar olmanın hesaplarını yapıyor.

    Muhalefetin ise AKP’nin yaptığı bu aritmatik hesabına karşılık iyi bir hamle yapması gerekiyor.

  • Devletin güncel durumu: Şahıs devletinin portresi

    Haftalardır yazdığım her şey siyasi ile ekonomik olanın ilişkisine dair. Kapitalizm ile devlet arasındaki karmaşık ilişkinin üzerine düşünmek, okumak, yazmak… Bazen soyuttan somuta, bazen somuttan soyuta ama hep daha karmaşık bir alana, daha bulanık bir zemine ilerliyor. Bir de Türkiye ise konuştuğumuz, her şey üç noktalı; bitmiyor.

    Ekonomik ve siyasi düzeni bir arada düşünmek ve bunların “yapısal eşleşmelerini” aramak, sorgulamak, somutlamak hem bugüne hem de gelecekte evrileceğimiz şeylere istinaden bir yol bulabilme umudu da aynı zamanda. Bu yüzden aynı temelden hareketle başka bir yazıyla ilerliyorum.

    Bob Jessop’un “devlet sisteminin kurumsal yapısıyla iktidar ilişkilerinin düzenlenişinin karıştırılmaması gerektiği” vurgusundan hareketle uluslararası siyasi sistemin ve onun hegemonyasının nasıl örgütlendiğinin, devlet sistemi ve iktidar ilişkileriyle olan çeşitli ilişki biçimlerinin; ülke içi hesaplaşmaları, ekonomik gerçeklikleri, iktidar ilişkilerini belirlemedeki etkisiyle bizim bugünlerde yaşadığımız sorunlar da aynı yere dayanıyor. Her yazıda ısrarla vurguladığım, nihai saptaması “Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluktur” ifadesi de bugünlerin gündemi olan seçim yasasının değiştirilme çabası da aynı yerden ilerliyor…

    Kadından, işçiden, 89 yaşında bir hekimden korkan “Cumhur”un iktidarı kaybetme korkusunun aklını ele geçirdiği bir evredeyiz. Cumhur İttifakı’nın son hamlesi yeni seçim yasası. Maddeleri üzerinde durmama gerek yok. Erdoğan rejimi şaşırtmadan, son hızla, İslamcılığın en belirgin haliyle kalelerini sağlamlaştırma niyetinde.

    28 Şubat deklerasyonun AKP’nin siyasal alternatifsizliğin miladı olduğunu düşündüren bir güvenle hareket eden muhalefet, MHP ve AKP’nin seçim yasası değişikliği teklifiyle karşılaştı.

    Sandık siyaseti kurgusu açısından baktığımızda, Millet İttifakı’nın süreci iktidar olma özgüveniyle okuması yanlış bir yaklaşım değil. Halka, AKP’den çok daha güçlü bir seçenek sunduklarının kanıtı olarak görüyorlar bunu.

    Oysa özellikle 2015 ve sonrası Türkiye siyasetinin bugünkü halinin kaynağı olan seçim pratiklerine baktığımızda, AKP’nin bu pratiklerinin benzerlerini yapmaya cüret edeceğinden kaçınmayacağını ve Bahçeli’nin tabiriyle “fiili durumu, yasal hale getirmekten” başka bir şey olmadığına kanaat getirebiliriz. Bir “devlet işi” daha yaratılıyor.

    Muhalefet; yeni teklifi AKP’nin iktidar kaybına bir barikat olarak görüyor. Millet İttifakı; Erdoğan’ın bu hamlesini, ittifakın halkalarını birbirinden koparmak, alternatif ortaklık zemini yaratarak ittifakı mümkünse dağıtmak; değilse yormak ve son ana kadar İslamcı seçmenin kafasını bulanıklaştırarak görünüşte seçimle iktidarda kalmayı sürdürme gayreti olarak okuyor. Bu mümkün ve doğru da; ama eksik…

    İktidarın eski pratikleri buna dair kehanete yer bırakmıyor; ama burada bizi ilgilendiren kısım, muhalefetin totalde buna vereceği reaksiyon.

    Sonucunu kestirdiği bir seçim dışında seçime girmek istemeyen iktidara karşı muhalefet; umutsuzluğu 2019’un çemberini genişleterek atacağı adımlarla yok edebilir. Muhalefetin özgüveni güzel; ama geleceği seçimle şekillendirecek anlamlı hamleleri de olmalı.

    Ama burada daha derin bir problem var; devlet ve iktidar ikilisinin iç içe bir hal aldığı gerçeği… Ve yeni teklif de bundan ayrı düşünülemez. Tıpkı Erdoğan’ın bakanlarının sözleriyle bunu ispat etmesi gibi; “siz yapın mevzuat arkadan gelir” veya “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” ifadeleri gibi… Özellikle “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” cümlesini bir “devlet tanımı” olarak okumak zor olmasa gerek.

    Genelde bütün bir sağın, ulusalcıların en övündüğü devlet geleneği sarsılıyor. Özal ve Demirel’den başlayıp, Ensar için aile bakanın “bir kere”sinden, Nebati’nin “aşarız”ına varıncaya kadar, devlet denilen şeyin artık bir çürük meyve kasasına dönmüş olduğunu görebiliyoruz.

    Kuşkusuz AKP iktidarı ile tarihin yoğun bir parçasını yaşıyoruz.

    Bu durum AKP’nin salt 20 yıllık iktidarının zamansal boyutu ile ilgili değil, gözümüzle gördüklerimizden çok, yaşattığı tahrifatla ilgili…

    İktidara geldikten bir süre sonra kendi devlet anlayışına geçişi, hükümet etme biçimi üzerinden yaşattığı zihinsel yoğunluktan söz ediyorum. Bu da devletin güncel durumunu veriyor: Erdoğan’ın “şahıs” devleti.

    Nicos Poulantzas, beş madde ile modern totalitarizmi/devletin temel özelliklerini tanımlıyor. İlk olarak yasamadan yürütmeye güç transferi ve yürütmede bu gücün biriktirilmesi özelliğini dile getiriyor. Bakınca yeni rejim -Erdoğan’ın şahıs devleti- bu özellik içinden hemen göze çarpıyor.

    İkinci özellik olarak devletin üç kuvveti – yasama, yürütme ve yargı – arasında hukuk düzeninde bir gerileme ile birlikte hızlandırılmış bir füzyon diyor. Burada 2010 ve sonrasından bugüne gelen süreç düşünülebilir;15 Temmuz ve OHAL ile ilerleyen süreç de zaten malum.

    Üçüncü özellik, siyasî partilerin temel siyasî temsil aracı ve hegemonya örgütlenmesinde öncü güçler olarak gerilemeleri durumu belirtiliyor. Bakınız “önce ittifakla mutlak iktidar, sonra yeni seçim yasasıyla iktidarda kal” mantığı işlesin istiyor.

    Dördüncü özellik, olarak devletin biçimsel örgütlenmesini çaprazlamasına kesen karmaşık ağların genişlemesi ve devletin faaliyetlerinde uygun hesap verme sorumluluğu ve şeffaflık olmaksızın kesin sonuca ulaştıran bir pay elde etmeleri dile getirilmiş. Burada, yargının sistematiğinin değişmesi, Sayıştay’ın denetim raporlarının niteliğinin her geçen yıl biraz daha azalması vb. örnekler akla geliyor.

    Son özellik olarak Poulantzas’ın, fizik güçlerin yayılması ve tanımlanmış suçların cezalandırılmasından çok muhtemel olaylara karşı yapılan polis baskınları ve gizli izleme faaliyetlerinde rollerinin giderek artması…vurgusu var. Belki de bu en tanıdık olandır. Zorun kullanımı, kadına, hekime, işçiye şiddet; herkesin terörist olarak yaftalanabileceği ihtimali veya hukuksuzluk içinde arkadan gelen mevzuatlar…

    Poulantzas’ın bu beş maddesi bize verili biçimimiz hakkında epey bilgi sunuyor. Erdoğan’ın popülist devletini, iktidardan devlete karşılıklı ilişkisini anlamak adına önemli vurgular içeriyor.

    Gelelim yeni seçim yasasına. Bu bağlamda temel bir soru beliriyor: “Kanunlar ne için çıkarılır?” Bunun cevabı elbette ülkede karşılaştıklarımız olamaz, olmamalı; ama cevabı devlet ve hegemonya ilişkisi bağlamında Gramsci veriyor. Gramsci, devleti hegemonya aygıtının bir parçası olarak görüyor ve sistemin devamlılığını sağlayan bir zemine yerleştiriyor. İşte bütün çabanın özeti burada.

    Biz; midelerine kuru ekmek giriyorlarsa aç değillerdir, diyen milletvekilleri gördük; bana ne, bana mı çalıştınız, oy vermeseydin, ben sizden oy mu istedim, diyen yöneticiler; dahası Nebati gibi, uluslararası sermayeye güven verdiğini sanan, ne bilmediğini bile bilmeyen cahil bakanlar…

    Nebati ve gibilerinin varlığı ya da konuşmaları liyakatsizliğin göstergesi gibi okunsa da esasında bizim mücadelesini verdiğimiz şeyin sadece bu kadrolar olmadığını bilmek gerekir.

    Nebati ya da gibilerin ağzından çıkana göre liyakatsizliklerini konuşmanın anlamı yok. Onun bunları söylemesi ya da varlığı; sisteme, sermayeye siyasal mekanizma olarak hizmeti ile ilgilidir. Sistemin işlemesi için gerekli iktisadi mekanizmayı kurmak göreviyle orda olduklarını bilmek gerekiyor.

    Kapitalizmin/ emperyalizmin bazen sermaye ihracının; bazen otoriter rejim teşekkülünün; bazen tıpkı şu an gibi, ülke/coğrafya pazarlarını tek elde tutmanın gayreti içinde olmak istemesini görmeliyiz. Siyasi ve iktisadi bağımlılık ilişkilerinin süreklilik içinde tutulmasını Nebati ve gibiler üzerinden okumalıyız.

    Kapitalizm tam bu sebeple belirsizlikle yoğrulmuş iktidarları sever. Hukuksuzluk ve kaosu nimet gibi sunan Nebati gibilerle yol yürür. Onun gibi bakmayan bürokratik durumu/ mevzuat engelini kaldıracağını vaat edenleri iktidara taşır ve tüm anlamsızlığına rağmen orada tutar.

    TÜSİAD’ın Nebati’yi sevmediğini düşünmek mümkün mü? Güler Sabancı, Berat Albayrak överken aklını mı kaçırmıştı? Hayır…

    Siyaset ve ekonomi ilişkisi bizde oldukça girift ve işler çığırından çıkıyor; çünkü bu girift ilişkinin iki yakası da büyük bir çöküş yaşıyor.

    Bu ülkenin en büyük sorunu yoksulluk. Yoksulluğu var eden sistemse, sürdüren de sistemin payandaları. Erdoğan’ın rejimi bunun en büyük müsebbibi; ayrıca iktidarının bu sorunu reddetmesi.

    “Biz sizin hizmetkârınız”dan başlayıp, “ilk hafta ücretsiz, ondan sonra 200 Liracık, her hizmetin de bir bedeli var” ile biten sözler 20 yıllık yönetim anlayışının özeti. 6 milyon hane yoksulluk sınırının, 11 milyon insan ise açlık sınırının altında. İşsizlik, güvencesizlik, yoksulluk, bitmek bilmeyen zamlar, açlık… Bu durum, pandemi halini aldı.

    Ve bir seçim yasası ile Erdoğan’ın tükenişine ikna olmuş gözüken muhalefete sormak lazım; Erdoğan’ı ve yarattığı garabeti, yoksulluğu, hukuksuzluğu nasıl düzelteceksiniz?

    Bakınca, sunulan bu yeni düzenleme muhalefet için sürpriz değil. Öyleyse, beklediğimiz şey, ayakları yere basan net bir karşı çıkış.

    Erdoğan’ın 17 Mart günü seçim yasasına dair yaptığı konuşmadan bazı noktalar çok enteresan: “… Sorsanız AK Parti’yi demokrat olmamakla, sadece kendi çıkarını düşünmekle suçlarlar. Ama gördüğünüz gibi biz seçim kanunundaki değişikliği çalışırken bile CHP’li milletvekillerinin yaşadığı sıkıntıları da dikkate aldık …Televizyonda paletli ambulanslarla hasta taşımasını izledik. Biz geldiğimizde ambulans var mıydı? Doğru dürüst ambulans yoktu” ve tabi ekonomik göndermelerle de konuşmayı sürdürüyor Erdoğan. Bu konuşmanın bütünlüğü bile bize Erdoğan’ın devlet portresini çıkardığı gibi, Poulantzas’ın modern totalitarizmini de yeniden hatırlatıyor.

    Peki, burada muhalefetten beklenen nedir diye düşününce cevap kesinlikle Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan sığınmacıları vatandaş yapıp oy mu kullandıracak?” sorusu olmuyor. Erdoğan’ın ve rejiminin hala ve ısrarla eski Türkiye’yi başka bir çağda gösterme çabalarını sürdürmesine bakınca; her ne pahasına, hangi yollarla, hukuksuzluklarla olursa olsun, “canı nasıl isterse” hükmüyle, cumhurbaşkanlığı forsuyla tüm devleti arkasına almasına, tüm yolları kendine bağlama arzusuna bakınca; bakanlarının niteliksizliğine, yarattıkları derin ekonomik, siyasi, hukuki krize bakınca daha kuvvetli bir geri dönüş bekleniyor.

    Erdoğan, yeni yasa teklifiyle tabela partilerinin önüne geçmeyi hedeflediklerini belirtiyor. AKP ve MHP’nin küçük siyasal partilerin ittifak omurgasından çözülüşünü hesaplayan bu kurnazlık küçük bir ayrıntı olarak görülemez. Bu kurnazlık ülkedeki demokratik yaşamın ve demokrasi idealinin toplulukları bir arada tutmaya ve bir arada hareket etmeye yönelten bakiyesini de sıfırlamaya yönelik.

    Erdoğan’ın siyasal parti ve siyasal sistemin işleyişini artık yerine getirmemek üzere kurduğu bu yeni teklif; kendi deyimiyle tabela partilerinin siyaseti manipüle etmesine engel olma değil, görece nitelikli bir siyaset mantığının muhalefet eliyle yeniden kurulacağı bir dönemi bitirmek, iktidarını sürekli kılmak amacını taşıyor; çünkü parti sisteminin zayıf olduğu yerde popülist rejiminin daha fazla güçleneceğini o da biliyor.

    Bu popülizm demokrasi, çoğulculuk söyleminden buraya geldi. Bursa milletvekili Hakan Çavuşoğlu AKP’nin alamet-i farikası olarak “ortak akla önem vermesi”dir diyor. Kimin ortak aklı acaba… Çoğunluk MHP üzerinden konuyu değerlendiriyor ancak devlet, parti devleti ve Erdoğan’ın meselesi MHP değil…

    Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, iki yıldır hazırlanan bu yasa teklifi için “Seçim yasa taslağı, darbenin seçimler yoluyla yapılması demek”tir diyor.

    Yani Eminağaoğlu’na göre demokrasi pek de bu ülkede anlaşıldığı şekilde veya iktidarın dayattığı biçimde bir şey değil. Jessop, demokratik kurumların yaratılmasının ardında demokratik pratiklere işaret ettiği kadar, bu tartışmaya bağlı öznelerin de oluşumunun gerekliliğinden bahsediyor. Muhalefet ya bu süreci var edecek ya da yeni seçim yasasıyla devam edecek.

    Bu sıralarda da A Haber, ayçiçek yağı yüklü geminin limana ulaşması “olayını” yerinde takip edip, “Son Durum” olarak izleyicileriyle paylaşıyor. Çünkü -A Haber ya da muhalefet, farkında olsa da olmasa da- bizim asıl gerçeğimiz bu.

    31 Ocak’taki “ Devletin Güncel Durumu” yazımı şu paragrafla bitirmiştim, bu yazı da öyle bitsin: “Aşina olunan bilinmez”. (https://www.medyaport.net/devletin-guncel-durumu-kilicdaroglu-nerede-duruyor-makale,33096.html) Yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi ancak mevcut halde hukuku, kanunları kendi fiili durumuyla istediği gibi eşleyen bir iktidar olarak yaşamaya devam ediyor. İlk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi. Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için hala en önemli anahtar.