Yazar: Safiye Özşener

  • Düş Ülkesi Şirinleri

    İçinde yaşadığımız ve gitgide derinleşen sorunlar bir distopyada yaşadığımızın kanıtı değil de nedir?

    Yıllar yıllar önce birileri bu ülkeye geldi ve uslu olursan; yollar var gidilecek, seferler var çıkılacak dedi…

    Eee, bir müddet bu usluluk bazıları için yaş tuzları kuruya da çevirmedi değil hani…

    Sonra; senin tuzun benimkinden kuruya evrilince, yine bazıları yenilgiye uğradı çıktığı seferlerde…

    Olan mı? Tabi ki her zaman olduğu gibi halka oldu olan. Bu cehennem distopyasında ihale vatandaşa kaldı…

    Vatandaşın hali? Ekonomik sorunlar, gençler patlak vermiş; sosyo ekonomi ve eğitim sorunlarıyla uğraşıp, kadınlar öldürülmemek için direne dururken sokaklar; vaktinden önce yaşlanmış çocuklar, genç omuzlarda yaşlı kafalarla doldu…

    Üstelik yıl olmuş 2022 yönetici akıl da hala aynı…

    Evet son günlerde olan tam da bu. Böl, parçala, yönet taktiği. Bir bitmedi, kimlik ve kültürler üzerinden yara kaşıma, sona ermedi…

    Güncel sorunlara çözümler bulmak için; demokratik insan hakları çerçevesinde çözüm üretmek yerine, eldeki kuru tuzu kaybetmemeye çalışmaktan ülke döndü dipsiz bir kuyuya…

    İçinde; zulüm var, ateş var. İçinde; yoksulluk, açlık var. İçinde; hukuksuzluk, adam kayırmacılık var. İçinde; düşündüğü için tutsak edilen aydınlar, hak arayan herkesin çarptığı koca bir adaletsizlik var…

    Kuyu da kuyu hani, karanlığı çok, ışığı yok…

    İşte birileri yıllar yıllar önce geldi ve dedi ki; uslu olursanız yol var gidecek, sefer var çıkacak. Siz kaptana karışmayın yeter, karnınız doyacak…

    Eee tabi, bazılarının karnı doymadı da değil hani, ta ki batana kadar gemi…

    Şimdi mi? Herkeste bir ferevan. Bugün, sanki dünden olmamış gibi…

    Şimdi yine çıkıp birileri diyorlar ki, hele bir sefere daha çıkalım, görün bakın sizleri nasıl doyuracağım…

    Ama uslu olanlara…

    Mürettebat yoldan sapmış, ortada bir gemi kalmamış. Hala uslu olursa, karnı doyacak zannedenler var, çıkarsa bir sefere daha…

    Ahhhh!

    Oysa distopyaların karşında; biraz uçurum, biraz deniz ve çokça hayalden oluşan dimdik duran ütopyalar vardır.

    Ki, yasalara hayat veren şey, mantık değil deneyimdir. Geçmiş siyasal tarihimiz direniş ve zaferlerle dolu olduğu kadar, geçmişin hatalarından oluşan deneyimlerle ve Alevi’nin, kürdün hassasiyetini kaşıyarak, milliyetçiliği pompalayarak böl, parçala, yönet taktiğini çöp edecek kadar tecrübelerle de doludur…

    İşte şimdi; gözü açık körler ülkesinde, aydınlarının birer tutam haylaz olup, karanlığı ışıkla yarma zamanı…

    Değil mi ki, iyileştirmek geleceğe iz bırakmaktır. İyileştiren, iz bırakan olmak, hala yeni bir sefer daha olursa, karnı doyar sanan uslu çocukların haylaz yetişkinleri olma zamanı…

    Yoksa bir daha hiç göremeyeceğiz; ormanı ve yeşili. Kuşları ve ceylanları. Toplayıp da böğürtlen reçel yapamayacağız, kaybedeceğiz güneşi, yeşermeyecek topraklarımız bir daha.

    Ve kuramayacağız; insanı ve yaşamı önceleyen hukukun üstünlüğünü, sanatı koruyan, eğitimi düşünen, paylaşan ve paylaşmayı sevenlerle düş ülkemizi…

    “Bu son seferdi kaptan, artık gideceğin seferler bitti” demezsek eğer, hiç göremeyeceğiz düş ülkemizin şirinlerini…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Görmüyor musunuz gidiyor…

    Gidiyor bir yaz daha, ağaç gölgelerinde saklı kalan hayallerle…

    Gidiyor işte ömrün bir yazı daha, umut feleğin demirden pençesinde…

    Öyle “geliyor gelmekte olan” da geleceğe benzemiyor, gidiyor işte bir mevsim daha bilinmeyene…

    Oysa bilseydik, çıkabilseydik bilinmezlikten hani; o kaçış duraklarında, su kenarında sığındığımız ceviz dallarında, o dehşetli susmalardan sıyrılsaydık böyle olur muyduk?

    Çünkü öyledir. Gerçek, niteliği ne olursa olsun, belirsizlik kadar kötü değildir…

    Gidiyor kuşlar, tükeniyor doğa, yok oluyor ağaçlar, bozuluyor iklim, kuruyor ırmaklar, günbegün yoksullaşıyor dünya, gitgide çirkinleşiyor ilişkiler, insanlık gidiyor çıkar çarkları peşinde, omurgalar kırılıyor…

    Ama yaşamak hiçbir yere gitmiyor. Uzun geçen günler, sonu gelmez akşamlarla her gün uyandığımız yeni karanlıkta, gelecek ne kadar puslu olursa olsun yine devam ediyoruz başkaları için çalışmaya ve yazgı denilen döngü de gerçeklere sırtı dönük hiç değişmeden bildiği yolda gidiyor…

    Yıllar gidiyor, durup dinlenmeden, huzur nedir tatmadan, mutluluk nedir bilmeden, alnımıza yazılı çilelerle gidiyor ömrümüz, nefesimiz sessizce son buluyor…

    Artık, muhafazakarların zulmü yıkıyor, devrimcilerin romantizm içinde büyüttükleri umut yoruyor…

    Zulme karşı umut değil direniş lazım, direniş için durmak değil hareket lazım…

    İnsanlara; aşk, sevgi lazım, aş, huzur lazım, ohh diyeceği özgür yarınlar lazım. Bu canım ülkeye hemen şimdi; hukuk lazım, hak, adalet lazım…

    Pek tabi bunlar için de; gerçekleri ortaya sermek, serilenleri de görmek lazım.

    Tuzum kuru benim, bana ne demeden, ürküp de sinmeden, sırt dönmeden, yürümek lazım; üstüne üstüne hainin, çıyanın, fırsatçının…

    Umut elbette, sol cevahir altında ve daima olacak olan ama aşılması gereken yol direnişte…

    Böyle giderse yarın diye bir şey kalmayacak, görünüyor.

    Tükeniyor hevesler, gidiyor tüm gençler. Soluyor insanlar, tutunamıyor bir mevsim daha giderken, bu şekilde bir kışa daha dayanacak gibi görünmüyor…

    “Yapacağız”, “edeceğiz”, “getirip-götüreceğiz”, hele bir seçim olsun, “düzelteceğiz”le; yeteneksizlikleri, kafasızlıkları, görülmemiş acımasızlıkları, maskeler altındaki gizleri, duygusuzlukları halkta taşıyacak güç kalmadı…

    İnsanları yerden yere vurup, dayanılmaz acılara boğan, adına da yazgı denen şeyden çıkaramayıp, ışığınızı bir başkasına veremedikten sonra, aydınlık bir kişiliğinizin olması neye yarar ki…

    Artık umut değil direniş, vaat değil çözüm için, ülkenin muhalifleri ve tüm aydınları hemen şimdi birleşin.

    Görmüyor musunuz gidiyor. Siz bekleyip, beklete dururken bir halkı, sadece bir mevsim değil, zulmün pençesinde çarpa çarpa “özgürlük” ölüyor…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Yalnız, mutsuz ve üzgünüz…

    Bugün mutsuzluktan söz etmek istiyorum. İnsan soyunun o devasa, yatay ve dikey mutsuzluğundan. Ve yalnızlıktan…

    Gitgide öz değerini kaybeden ülkemin insanlarının, ev-iş arasında daraltılmış hayatları içinde kıvrandığı o mükemmel yalnızlıktan…

    Belki; adaletsizlikten, eşitsizlikten, pervasızca büyütülen şiddetli yoksulluktan yorulduğumdan, belki de gördüğüm; umutsuzca, çaresizce yalnızlaşan insanlar için cümleler dokumak istiyorum…

    Güneşin bir türlü doğmadığı, çokça öldüğümüz günlerden geçiyor, hep tetikte kendi sığınaklarımız içinde yaşıyoruz.

    Açlığın, intiharların, cinayetlerin ortasında nasıl da çığlık çığlığayız…

    Ve artık biliyoruz ki bu ülkede “insan”, bu ülkede “kadın” olarak yaşamak ağır, çok ağır bir yük…

    Sevgiye inanıyorsun; tutup inandığın yerden yalana boğuyor, kanatıyorlar seni…

    Dayanışmaya umut büyütüyorsun; en fazla sosyal medya da bir iki rt, bir kaç fav’la geçiştiriliyorsun…

    İnsanlık, büyük insanlık rüyana sarılıyorsun; hop, bir gencin etrafını çevreleyen, kocaman insanların ırkçı söylemlerine çarpıyorsun. “Ben bir insanım” haykırışında hüzne dalıyorsun…

    Bir ışık arıyor hukuka tutunuyorsun; olmuyor, son bir kaç günde hukuk kimliğini taşıyanların, hukuku nasıl tırpanladığına şahitlik ediyorsun…

    Güven duyuyorsun, vicdana bel bağlıyorsun; öylesine hudutsuz, öyle can yakıcı şeylerle karşılaşıyorsun ki kopuyor inancın, tuzla buz oluyor güven duygun…

    Değerlere, dostluklara, topluma, insan ilişkilerine tutunuyorsun aklın dışlanmışlığıyla karşılaşıyorsun. Zenginliği seven, zengine ve güce yanaşan, statüye tapanlara tosluyorsun…

    Anlamak; birini, birbirini, seviyi ve hüznü, olanı, biteni. Hani, insanlar arasında kurulu en sağlam köprü anlamak diyorsun, o da ne! Su köpükleri altında kalmış, bir başka ırmakta yeniden doğar mı bilmiyorsun…

    Sonra bir bakıyorsun ki; milyonların içinde, çevrende yüzlerce kişi, onlarca arkadaş arasında kocaman tekil bir kalabalıktasın…

    Yalnızsın…

    Aynı acılardan geçip, aynı yollarda, aynı taşlara takılıp, aynı yerlerden kanadığın insanların, toplumunun içinde; kör gözler, sağır kulaklar, lâl dillere çarpmış, bir başına yalnız kala kalmışsın…

    Temel insan hakları çiğnenmiş, özgürlük hırpalanmış, ilerici, demokratik düşünce zincirlenmiş, sanat, kültür örselenmiş, susmuş, kendi tekil kalabalığımız içinde boğulmuşuz.

    Acıyor, acıyor insan olan her yanım, sevgim acıyor…

    Çünkü; insan, mahcubiyetlerini bir ömür taşıyor. Sonradan, yapmam gerekenler vardı ama yapmadım demek ise yetmiyor, toplumlar utançlarını tarih boyu taşıyor…

    Sevgiden, aşktan, değerlerden, renklerden, hakkaniyetten, eşitlikten, doğruluktan dünyası olmayan insanlar ölür, toplumlar çürür…

    Bir kedi başı okşamıyor, bir yaprağa ne kadar güzel olduğunu, kalbinize iyi gelen birine iyi geldiğini söylemiyorsanız, eğilemiyorsanız bir çiçeğe su verebilmek için, hüsransınız, savrulup gidiyorsunuz…

    Ve savrulup gidiyor ömür…

    Bir umutsuzluk mudur bana bunları yazdıran, yoksa hukuksuzluk karşında büyüyen toplumsal huzursuzluk mudur, bilmiyorum…

    Ama siz bocalaya durun, hayat bir biçimiyle günleri ardı ardına eklemek için bir yol buluyor, biliyorum.

    Ve biliyorum, elbette geçer, geçecek de. Fakat bu karanlık fırtınadan çıktıktan sonra hiç birimiz fırtınaya girenle aynı insan olarak kalmayacağız…

    Çünkü çürütülen değerler bir daha geri gelmeyecek, kaybedilen canlar da.

    Çünkü ülke de yaşananlar ve insanlara yaşattıkları derin lodoslardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

    Yitenlerden sonra geriye elimizde; üzünçler, kocaman mutsuzluklar, yalnızlıklar kalacak.

    İşte buna üzülüyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Çünkü boynumuzun borcudur yaşamak, düşmana inat…

    “Anlarsınız ya, tehlike insanların inandığı yalanlar değil, insanların doğrunun varlığına bile inanmayı bırakacak olmasında…”

    Evet, işte tam da bu yüzden bu haftaki yazım; minik düşsel, öyküsel cümlelerle, unutulan, hep unutulan, yok sayılan KHK’lılar için…

    Uyandığımda kendiliğinden gelen sabah sanki gece, günün karanlığı güneşi söndürmüş…

    Evden ne zaman çıktığımı, poğaça aldığımı hatırlamıyorum. Bir bir geçtiğim sokaklardan sonra bir parkta buldum kendimi…

    “Tak tak” diye gelen sesle sıyrıldım düşüncelerden. Karşımda bir yavru saksağan, elimdeki poğaçayı didikliyor…

    “Sana da günaydın dedim. Sahi gün “aydın” mı?”

    Kaldırdı başını simsiyah gözlerle sokuldu kucağıma. “Değil, ama hayat istemesen de devam ediyor geleceğe bakmalısın” dedi…

    Her gün biraz daha yoksul, biraz daha yoksunuz. Vaktim kalmamış artık yaşamaya, baksana çimlere düşen gün ışığı bile karanlık, gelecekte ne var ki?

    “Neyi görmek istersen o var.”

    İçimi kaplayan öfke ve çaresizlikle canım burnumda. Bir hukuksuzluğun pençesinde sallanan yıllar karşımda. Cesurca yaşamayı, sadece yaşamayı ben de isteyenlerdenim ve fakat düşünmeyi öğrenmişim bir kere.

    Olmuyor, hakkaniyet gibi gerçeği, sadece gerçekleri düstur edinerek yaşamayı öğrenenlerin, hayatın griftlerine takılmaması, varoluşun sancılarına tutulmaması mümkün değil. Karşımda bir gelecek göremiyorum…

    “Düşün tabi, iyidir düşünmek ama inanmalısın da.”

    “İnanmak ama neye?”

    “Hayallerine” dedi poğaçadan pay almaya çalışan bir başka serçe kuşu…

    “Yaşamın ağırlığından, sarsıcı sıkıcılığından kurtulman için birazda hayal kurman lazım. Arada geleceğini de düşündürecek”

    Hep güvendiği insanlardan, tutunduğu yerlerden vurulan neye bel bağlar? Bilmiyorum. Talihime mi? O doğuştan terk etmiş beni…

    Etraftaki insanlara mı? Bu ülkenin iyiye doğru değişeceğine, insanların bilinçlenip karanlığı yırtacağına mı?

    Tüm bildiklerime karşın, keskin kılıç yalnızlığımda direnen yanım yorgun. Hayatta kırılma noktaları var, bugün benim kırılma noktam, bitişe doğru…

    “Her gün yeniden başlar” dedi baba Saksağan daldan.

    “Hiç kuşkun olmasın, bir gün vurulacak hepsi, gözlerini kapattıkları sağır kulaklarından. Dün değildi, bugün de değil ama mutlaka bir gün. Çünkü hiçbir kötülük sonsuza dek sürmez, karanlık güneşe galip gelmez. Sen hayal kur. O günler daha çabuk olur.”

    Aslında ben de biliyorum mesela; öpüşmek güzel şey, buz atmak rakıya, sığınmak bir ezginin koynuna, yollar var gidilecek ve biliyorum insanlar var sevilecek. Ama dedim ya, karanlık içinde günler batarken insanlar; sağır, dilsiz, lal iken, üstelik boğazına kadar aldatmacaya batmış, yalan içinde yüzerken hayal kuramıyorum.

    Her gün daha yoksul, daha yoksunken, yaşama bir kafiye aramaktan, geleceğe umutla bakmaktan yoruldum…

    Dizlerime kondu anne saksağan. “Yarın diye bir şey var. Bir bakarsın bir beyaz güvercin, ağzında bir kağıt bitmiş hukuksuzluk, zulüm bitmiş, gözlerindeki hüzün silinmiş.”

    Öptüm gagasından minik serçeyi. “Ne dersin olur mu anne saksağanın dedikleri.”

    “Hadi isteyelim dedi. Bak kanat çırptım ben özgürlüğüne doğru.

    Biliyorum, çaresiz ve yalnızsın. Bu hukuksuzlukta çare sen de değilsin. Ama umut hayallerde, gerçek çıkacak bir gün. Bahtiyar değilsin ama sana; ihanet, yalanla riya edenlere, bu karanlık zulme inat bir gün daha fazla yaşamalısın.”

    Hadi dedi hepsi birlikte. “Şimdi bir şiir söyle. Hani bir sevgilinin koynuna girer gibi, hani yaşamın içine akar gibi, çünkü bazen gün, çünkü bazen yaşam bir şiirle başlar.”

    Sarıldı hepsi kanatlarıyla, öptüm hepsini gagasından. O an anladım ki, tüm yenilgilerime, hayal kırıklıklarıma rağmen, dirençli yanlarımı büyütüp, çoğaltıp umudumu, hayallere yelken açmam lazım…

    Çünkü bir gün gelecek, bu karanlığı yaratanlardan ve utanmayanlardan hesap sorulacak…

    İşte o günü görmem lazım…

    Sevgili KHK’lılar; hadi durmayın, geleceğe hayaller kurun.

    Çünkü boynunuzun borcudur yaşamak, düşmana inat…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Kal, gitme…

    Eğitim almış genç ve yetişkin nüfusun mevcut baskı ve değersizleştirme süreci etkisiyle ülkeden uzaklaşarak, yurt dışına gitme gerçeğine dikkat çekmek istiyorum…

    Haklı bir itirazla belirsiz ve karanlık bir geleceğe hızla sürüklenen gençler; bu savrulmayı, işsizliği, adaletsizliği, reddediyorlar…

    Adil, eşitlikçi, refah seviyesi yüksek, sosyal demokrat ve bağımsız bir yaşam modeli savunan gençlere tüm mesleklere demek isterim ki, haklısınız. Cebinizde baki kalsın “Haklılığın” Eğer değişmesini istiyorsan, eğer değiştirmek istiyorsan, kal. Korkma birlikte değiştirelim…

    Bu ülke; çocukların, sizin, benim senin, bizim…

    Doğru, oldukça sağlıksız, hatta anlamsız zamanlardasınız. Evet; sen, siz, doktorlar, avukatlar, üniversite okuyup bir türlü atanamayan gençler, ben ve hepimiz…

    Şüphesiz ki; daha adil, eşit, kaygı ve endişeden uzak özgür bir dünyada son derece haklılık dolu yaşam hayaliniz, hayallerimiz var. Ayrıştırıldığınız, ötekileştirildiğiniz, baskı altında, kaygılarla dolu ve hatta darp edilip, öldürüldüğünüz bu coğrafyadan gitmek istiyorsunuz. Ki, bu da haklılığınız da en büyük parçanız…

    Zira, karşıya bakıyorsunuz manzara değişmiyor. Durdurulamaz duygular geçidi içinde bocalıyor ve gitmenin çözümün bir parçası olacağını düşünüyorsunuz…

    Ama gitme, gitmesi gereken SİSTEM. Kal ve toplumsal hoşgörüsüzlüğe, seçkinlerin tercihiyle şekil verilen ayrımcılığa, tüm baskılara ve sizleri yerinden etme politikaları üretenlere karşı birlikte dövüşelim…

    Çünkü bu topraklar, bu hukuksuz sistemi besleyenlerin değil. Senin, benim, bizim…

    Sizlere dokunacak sihirli bir değneğim yok, vaatlerde bulunacak bir gücüm de. Ama yanınızda duracak dirençli cümlelerim var…

    Sen kal gitme…

    Şüphesiz; daha eşitlikçi, insan hak ve hukukunu önceleyen coğrafyalar vardır. Ve fakat yer kürenin, tabiatın içinde kurulu yaşam formunun ve bu sistemin en arızalı parçasının “insan” olduğunu unutma. Nereye ve ne kadar uzağa gidersen git, insanın olduğu yerde hiçbir şey değişmeyecek…

    Belki biraz daha yumuşayan zeminlerde bir kaç sorundan azade ve belki bir tutam daha rahat nefes alacaksın ama bu tam bir çözüm getirmeyecek. Çözüm olduğumuz yere gelmedikçe, bir kara parçasından bir başka kara parçasına savrulup duracağız…

    Bak, hala burada nefes alıyoruz, kalplerimiz hala atıyor. Doğru, derinde gömülü korku. Ama onu çıkarabilir, ay ışığına asabiliriz, ışık aydınlatır karanlığı. Güneşte yakabiliriz bütün travmaları ve sonra dönülen karanlıktan yeni bir özgürlük ateşi yakabiliriz…

    Hayır, hayır sandığının aksine, egemenler çok da özgür değiller. Yaşamları korkuyla dolu, sadece güzel bir kuyu içinde…

    Onların istedikleri de bu, biat edecek bir toplulukla kalmak. Korkma, eğer değişmesini istiyorsan ve değiştirmek için kal, halkınla birlikte…

    Sen iste ve sadece karanlığı yakmaya devam et. Aynı melodiyle, özgürlüğün ıslığıyla. Nefes al, kapat gözlerini ve sonra aç. Evet, işte kendi yurdundasın. Erimiş tüm karanlık, sen en parlak ışıksın…

    Söndür karanlığı. Haykır, açık ve çok açık, tam bağımsız bir ülke hayalim için buradayım. Tüm travmaları yaktım, aydınlık için dövüşebilirim. Çünkü burası benim memleketim…

    Sevgili; genç, yetişkin; doktor, avukat, akademisyen, bilim insanı, üniversite okuyup atanamayan, sen, ben, biz…

    Eğer değişmesini istiyorsan, eğer değiştirmek istiyorsan kal, gitme…

    Karanlık terk etsin bu ülkeyi, sen etme…

    Değiştirelim birlikte…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Yol açın, sözü gençlere bırakın…

    Asgari ücret, zamlar, NATO görüşmeleri ve değerlendirmeleri, yoksulluk, olası seçim, yaklaşan bayram…

    Hayır, bunların hiçbirinden, bir fikirden diğerine koşar adım giden muhalefetten hiç bahsetmeyeceğim…

    Ama yirmi yıllık yönetenlerin insanlarda yarattığı tahribattan bahsedeceğim…

    Yorucu koşturmalı gündüzler, uykusuz geçen ve geçecek gecelerden, hızla ve hırsla ne olduğunu anlamadan yaşayıp, tuhaf gölgeli zihinlerle zamanın bir anından diğer bir anına zıplayarak tükettiğimiz ömürle, günü her akşama evrilttiğimizde avucumuzda koca bir kaygı kalıyor geriye…

    Bu keyifsiz zamanlar içinde bulunduğumuz durumda; ruhumuzu ve bedenimizi iyice güçsüz kılıyor…

    İrademiz dışında işlemeye devam eden bir yapı var. Bu yapının icraatlarıyla boğuşmaktan ve sonuçsuz kalmaktan, bir yetmezlik haliyle çarpışıp geleceğe kaygılı bakıyoruz…

    Bizi öfkelendiren, tiksinti uyandıran onlarca şey oluyor ve olanlar karşısında hiçbir şey yapamamanın ağırlığında eziliyor, yine de yaşamak adına bir telaşla umuda sarılıyoruz…

    Bu bir hastalık hali. Evet, evet bir hastalık olmalı bu. Dirençsiz, kavgasız, kabulleniş, kanıksayış ve pasif bir umuda tutunmak, olsa olsa bir hastalık hali…

    Daha 20’li yaşların çocukları, içsel dünyalarında çoktan yaşlılığa göç ettiklerinden bahsediyorlar…

    Hiçbir hesap taşımadan yaşaması gerekirken etrafımız; ürken, şaşan, yaralanan çocuklarla dolu…

    Hayır efendim, öyle bahsettiğiniz gibi dirençli filan da değiller. Zekiler evet, keyifli çocuklar hatta. Doğrudur hepsi yaratıcı ruhla dolular…

    Fakat tüm bunları sergileyebilecekleri bir koşulları yok. Bırakın bunları, umutsuzluktan yaşamaya mecalleri yok…

    Evet, durum tam da böyle. Öyle reklam kuşaklarında gösterildiği gibi değil…

    Geriye dönüp baktığımda ben dahil iri cümlelerle umutlardan, geliyor gelmekte olandan, geççek’lerden bahsetmişiz de, hiçbir şeyin geçmediğini, geçecek gibi görünmediğini çocuklar bizlerden daha iyi görüyor…

    Sokakta kiminle konuşsan hukuk yok diyor. Bir başkası, hukukun olmadığı yerde adalet de olmuyor diyor…

    Yıllarca mürekkep yalayıp, bir başına bırakılan gençler tüm bunlar yoksa kalkınma olmaz, kalkınma yoksa iyileşme de olmaz diyor…

    Özcesi; hukukun olmadığı yerde özgürlük olmaz. Özgürlüğün olmadığı yerde adil bir yaşam olmaz diyorlar…

    Yok, bugün ne insan romantizmine bulaşmış cümleler, ne naif sevgiler, ne de iddialı büyük sözler, hele umuttan hiç bahsetmeyeceğim…

    Şu olursa çözüm olur, bu olmazsa bu bir tıkanmadır demeyeceğim…

    Sol halka inemiyor, tabana ulaşamıyor. Merkez sağ muhafazakarlıktan sıyrılıp ülke gerçeğini göremiyor. İktidar artık bırakmanın da bir hizmet olduğunu anlayamıyor demeyeceğim…

    Hastalıklı bir hal alan yaşam, çocuklar ve gençler diyeceğim. Ama ille de gençler…

    İnecekseniz eğer bir yerlere, gençlere ulaşın. Çözecekseniz eğer bir şeyleri, işe gençleri katın. Bugün hepimizin ama yarın onların…

    Nasıl bir ülkede yaşamak istiyorlar? Gençlerin fikirlerini alın…

    Sıyrılın; her şeyi kanıksayan, normalleştiren, kabulleniş hallerinizden. Kendinizle savaşmayın. Ama kötü olan her şeyle dövüşün…

    Yol açın, ülke için söz hakkını gençlerinize bırakın…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Çözümsüzlüğün kör kuyusunda, açlık çoğunlukta…

    Kendi arasında kör dövüşü yapan siyasetçiler içinde sıkıştık kaldık…

    Eksik, güdük tartışmalarla araya kaynaştırarak gölgeleniyor gerçek sorunlar…

    Oysa elzem çözüm bekleyen, devasa gerçek bir sorun var…

    Temel gereksinimlerini dahi karşılayamaz hale gelen milyonlar var…

    Anayasayla koruma altına alınmış “İnsan Hak ve Hürriyetleri”nin dahi hukukun üstünlüğüyle uygulanmayıp, gücü elinde tutanların varlıklarına göre uygulandığı, düşünmenin “değer” yaratma olduğundan habersiz, çözümden değil sorunların sürmesinden beslenen siyasilerle…

    Dibe vur, nefessiz kal, ölmez de sağ kalırsan Mart 2023’e, bak gör o zaman kalkınmayı seyreyle, spekülasyonlarıyla…

    Ekonomik, siyasi, insani olarak tahammülün imkânsızlaştığı yerde, halk adeta acıya yazgılı bir topluma evrildi. İnsanların sesi kalınlaştı acıyla…

    Tokun açı görmediği, dolu bir hüzün, ince bir kederle, içimiz iyice daralıyor artık çözümsüzlüğün kör kuyusunda…

    Ülkede; bir yanımız; yarı karanlık yarı ışık, söylemler söylemlerle, beceriksiz muhalefetle. Bir yanımız da; zehir geceyle, gerçeğin avcıları yönetenlerle…

    Öte yanda kehanetlerle dolu bir labirent içinde, kör bir zaman çığlıklarıyla, nice kadının, nice yoksulun “ah”ıyla dolu…

    Artık herkesin eşit olduğu yeni bir yaşam için; bütün siyasetlerden arınmış; savaşları, nefretleri, tekliği bitirmek için barışa kilitlenmiş, bu yaman yoksulluğu çözecek adil bir yaşam manifestosu belirlenmek zorunda. Çünkü artık açlık çoğunlukta…

    Her şeye rağmen, umutsuz olan halk değil ama yetersiz olan muhalefet, çözümsüz olan tekli siyaset…

    Elbette, elbette görüşürüz aydınlık bir mısrada, elbette buluşuruz tokluk hissinde, yarınlarda ve elbette doğru bir gün gonca verip çiçek açacak ama şimdilik herkes dilsiz, herkes sağır, herkes kör ve çatlak sesler kör kuyularda, hak arayanlar parmaklıklar arkasında…

    Ve fakat kör olmayın da görün, bu böyle gitmez…

    Geçin artık; gülü ve çiğdemi filan, sardunyayı, karidesi bırakın. Bilin artık ayıp olan tokluğunuz, bu kadar açlığın çığlığında…

    Bırakın; 2023’ü, Mart’ı. Bu halkın bir üç ay daha dayanacak hali kalmadı. Ne yapacaksanız bugün yapın…

    Çünkü kör bir kuyuda, “Açlık” çoğunlukta…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • ‘Quid deinde’ sırada ne var…

    Günler kendini tekrarlıyor, biz cümlelerimizde aynı kederleri…

    Zamlar, işsizlik, yoksulluk, haksızlık, hukuksuzluk. Kadınlar öldürülmeye devam ediyor, üstelik artık çocuklarıyla…

    Yirmi yıl önce doğan kabus çöktükçe çöküyor, arkadan gelen tepiyor, önden gelen kapıyor, parçalanıyor hayatlar…

    Bir düzen ki kurulmuş içinde; kurda kuşa, börtü böceğe acımıyor. İnsanlar bıkkın, umutsuzluk salkım salkım, bulut mavi gökler unutulmuş, gözleri hep yere bakıyor…

    Yeni açmış bir dağ çiçeği gibi, üstüne sabah güneşi daha yeni vurmuş gençler; umuttan kopup, umutsuzluğa meyl ediyor…

    Acıyor herkes; çocuklara, geleceklerine acıyor, yüzyıllık kazançların çarçur edilmesine acıyor, körler ülkesinde herkes kendine acıyor…

    Bir koyup üç alacağız diye gelip, kaşıkla verip kepçeyle alanların, beyin yontan kararlarıyla, umutla umutsuzluk sentezinde kaygılı bir ezgide yaşıyoruz…

    İçimizdeki geçitlerde buruk ve kederliyiz. Gitgide gün bozuldu, bozuldu insan, bir huzur yeli değmiyor, keder basıyor yüreklere. Büyüdü git gide karanlık, benzedi ülke zifir bir geceye…

    Tabi hiç konuşmuyor değiliz. Konuşuyor ama konuştuğumuzla kala kalıyoruz…

    Hukuksuzluktan, hepimiz her şeyden şikâyetçiyiz ama iş refleks vermeye gelince; bir korku, bir gözü körlük, bir dili lal’lik, iki adım ötemizi göremez hal ile doluyor ama’larla sözlerimiz…

    Durmuyor tabi yasaklar da besleniyor sessizlikten, gün begün artıyor…

    Öyle ki; hayatımızın içine gri geçitler açmışlar ve bizler de koşuşturuyoruz. Nereye ve neden koşuyoruz? Bilmiyoruz…

    Bize günler telaş, gündüzler bile kara, bazılarına sırça köşk, pür neşe akşamlarda. Ama onlara dokunmak yasak. Yo yooo dokunmamak da yetmiyor, bize her şey yasak…

    Yasak bize; çok seslilik, renklilik, düşünmek yasak…

    Zeytin ağacı dibinde, sevgiliyle el ele, umuda meyl veren gökyüzünü seyretmek yasak. Yasak, seni özgürlüğe yürüten denizler yasak. Boğuntunun, sıkıntının içinde tam hayata sarılacaksın hop; imge yasak, gece yasak, düş yasak…

    Tutunduğumuz her yerden bir bir kanıyoruz. Tam ağzını açacaksın bir bakıyorsun konuşmak yasak…

    Bizdeyse devam ediyor istikrarlı sessizlik…

    Sana ağlamak yasak, sana çıldırmak, sana yarın yasak…

    Sıra da ne var? Bekliyoruz…

    Son olarak Komisyondan geçen

    Sosyal Medya yasa tasarısı gösterdi ki, yasaklar daha da artacak, olacaksa eğer bir seçim, sert girilecek…

    Bu tasarı ciddi bir yasak ağı. Ağzını açanın, söz söyleyenin ipi çekilecek…

    Eğer; kırılma noktalarımızı birleştirmez, direnci yaratmazsak meyl edecekler, her şeye koyacaklar yasak…

    Sırada ne var diye bekleyecek miyiz? Yoksa sırayı artık biz mi belirleyeceğiz?

    Karar vermeliyiz…

    Her tepeden bir gün doğar, durun hele. Umutsuzluğa düşmeyin…

    Belirleyebiliriz…

    Şimdi sıra muhaliflerde, birlikte umudu örgütleyeceğiz…

    Sonra biz söyleyeceğiz “Quid deinde” sırada ne var…

    İnatlı dirençle karanlığı aydınlıkla değiştireceğiz…

    Muhalif pasifliğimizden kurtulursak, sessizliğin sarmalından, inanıyorum yapabiliriz…

    Ne dersiniz?

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Toprağa düşüyor umudun kırlangıçları…

    Sokaklar; seslerinde çelik sertliğinde zorlama bir ton, dudağı gülümsemeyi unutmuş insanlarla dolu…

    Bizi boğan bir iklimde, bir bir toprağa düşüyor umutlar, hava kırlangıç çığlıklarıyla doluyor…

    Ama hepimiz biliyoruz ki, bugünlere bir durak yolculukla gelinmedi…

    Bugün karnımızı ağrıtan, tatlı yaz meltemlerine benzer yalanları yediğimiz geçmişin bıldır ki hurmalarından…

    Bize dokunmayan bin yaşasın dediğimiz yılanların boğazımıza kadar sarmasından…

    Tabi aralarında eskinin muktedirleri de var. Hani sonradan görmüş, parayla her şeyi yapmaya mubah olduklarını ve gücü parada bulanlar…

    Zevkleri modaya bağlı, duyguları sahte, düşüncelerini başkalarından ödünç alan, sevgileri de arkadaşlıkları da yapmacık insanlar…

    Hani geçmişte yaptıkları seçimlerle, davul zurnayla karşıladıklarını felaket olduğundan bi haber olanlar…

    Kendi dertlerinin sızıları sarınca başlarını; yalanın, hilenin, ıstırabın daha demincek farkına varan, herkesten önce veryansına duranlar. Var elbette uyananlar arasında da onlar. Onların da boğazına sarılanlar…

    Ama artık fikrimizin kırlangıçları acı acı çığlık atmakta…

    Evet, bizi boğan hava değil yüreğimizi, benliğimizi, tüm vücudumuzu saran işte bu seçimler sonunda gelen keder. Açlıkla, hukuksuzlukla, her güne düşen acı çığlıklarla çağlıyor coğrafya…

    Yirmi yılda; yitirdiğimiz ruhun aynası, empati ve çarpan kalplerin ritmi, kayboldu insanlık, hırs ve çıkar savaşları arasında…

    Özellikle son altı yılda erozyona uğrattığımız vicdan ve umuttur vurulup boylu boyunca yerde yatan…

    Biliyoruz tabi, yaşamak kadar yaşatmak da hak. Bir parçacık huzur ve nefes, herkese büyük bir iyilik olacak…

    Ancak; bireysel ve toplumsal, siyasal refleksizliğimiz devam ederken, söylenenler, sadece hakiki olmayan ümit kapılarını aralamak…

    8 Haziran’da Diyarbakır’da yirmisi gazeteci, yirmi bir kişi habercilik mesleğini icra ederken gözaltına alındılar. Gören, duyan olmadı, toplu bir ses veren çıkmadı…

    Tepkisizlik, sessizlik, haklarında bilgilere erişim engeli getirdi, dosyalarına gizlilik ve gözaltı süreleri uzatıldı. Batıda aynı meslekten bir kaç kişi hariç, görmezden geldiler. O kadar yalnız bırakıldılar…

    Ana muhalefet, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları basına karşı bu baskıda sessiz kalırsa nasıl barışacaklar halkla?

    Özgür ve bağımsız basının olmadığı bir ortamda özgür ve adil yarınların geleceğini zannetmek safdillik değil de nedir?

    Bilin ki vaatlerinizde uçuşan umutlar, hakikilikten uzak, umudumuzun kırlangıçlarını toprağa düşürüyorlar. Yirmi yıldır fikirlerin kırlangıçları düşmüşken toprağa…

    Biz karanlığı yırtıp doğursak da aydınlığı, nasıl unutacağız düşenleri bu uğurda?

    Nasıl geri getireceğiz zulmün pençesinde intihara duran canları?

    Nasıl iyileştireceğiz solan hayatları, geleceği karartılan gençleri, travmaya boğulan çocukları?

    Enkaza dönmüş bir coğrafyadan pembe umutlar çıkar mı?

    Yaşadığımız son derece kötü atmosferin içinde, toplumun gerçeğinden kopuk muhalifçilik, muktedirlerin ekmeğine yağ sürmekten başka işe yarar mı?

    Görmüyor musunuz? Kan sızıyor bir halkın dinmeyen uğultusundan…

    Halkı umutlarla avutmayın, gerçeklerle sarsın. Bir bahar daha görecek mecali kalmadı bu halkın…

    Deyin; her şey çok güzel olmayacak. Ama el ele verirsek, karanlık aydınlığa çıkacak. İşte o zaman filizler yeniden sürgüye duracak ve geride bıraktıklarımıza, yüreklerimizde hep bir kırlangıç çığlığı olacak…

    Hesap da sorulacak. Hak da alınacak…

    Ancak beklemeyin halklarla barışmadan güneşin kendi başına yeniden doğmasını…

    Fikirleriniz olsun, fikirleriniz çözüme, yeni bir baharı sürgüye dursun. Zira umutsuzluk çığlık atarken beynimizde, toprağa düşüyor umudun kırlangıçları bu refleksizliğinizle…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Sakın ha! zülfü yâre dokunma

    TBMM’de görüşmeleri başlayan ve gazetecilerin “sansür yasası” olarak tanımladığı yeni Basın Kanunu’na meslek örgütlerinden de tepkiler büyüyor…

    Ama bu noktaya da bir günde gelinmedi, nasıl gelindiğini hatırlamak için de içeride tutuklu basın emekçilerine bakmak ve gazeteciler için açılan ceza davalarını bilmek gerek…

    Tabi tüm bunlar olup biterken, “sus” durağı sakinlerini de unutmamak…

    Teknolojik gelişimle birlikte sosyal medyaya hızlı giriş yapıldı. “interaktif gazetecilik” de çağda yer buldu.

    Demokratik toplumlar; kişilerin temel hak ve özgürlüklerini koruyan toplumlardır. Basınsa; düşünce ve fikirleri açıklama özgürlüğünü kullanmamızı sağlayan bir araç. İnsanların seslerini duyurma çabaları, bu amaçla kullandıkları araçların kısıtlanması söz konusu.

    Nasıl mı?

    Mesela;

    Gazetenin halk “açız diyor” haberi suç sayılacağı gibi, açlığı, yoksulluğu ima etmek de yasağa dair sayılıp, sosyal medya hesaplarında kullanmak suça dair olacak.

    Öyle ki;

    Betonla doldurulurken dereler, kesilirken zeytinler, “Ah benim canım yurdum, böyle mi olacaktı, ne hale geldi” diyemeyeceğiz.

    Hatta;

    “Esasen bir el versek çiftçiye, bak oradaki yer, hani kurak kalmış hıı işte oraları, bir ekip biçsek, buğdaya buğday demeyiz hani, ne de güzel olur, dışardan almaz biz satarız, kalkınırız evelallah” diyemeyeceğiz…

    Senaryosuna kuvvet, ne de güzel anlatmış filminde yoksulluk, hukuksuzluk var diye. Hele şu gösterime bakın, emeklerine sağlık tiyatro emektarlarının, çok güzel dikkat çekmişler kadın cinayetlerine. Düşünce ve konuşma özgürlüğünden bahseden sanatçılar için dillerine sağlık, dirençlerine kuvvet diyemeyeceğiz mesela…

    Dar gelirli; emekçi, işçinin hakkını arayan, sağlık haktır diyen Türk Tabipleri Birliği’ne, doğru söyledin kardeşim. Mademki sosyal devletiz, eğitim ve sağlık ücretsiz olmalı diyemeyeceğiz…

    Eşit işe eşit ücret diyemeyeceğiz mesela…

    Herkesin kendi düşüncesini rahatça konuşabileceği günler gelir mi bilmiyorum. Şimdilik bizi karşılayacak olan sansürlerin ez cümlesi bunlar…

    Aman ha! Sakın ola! Zülfü yâre dokunma da…

    Bilinçlendirmek, gerçekle göz açmak da ne. Çiz böyle, ver ayarı, halka. Yaz mesela; nasıl da kalktı ekonomi şaha…

    Aman sakın ola, tek Zülfü yâre dokunma…

    Dedik ya, kamunun haber alma özgürlüğü, halkın, söz ve düşünce hürriyetinin olacağı günler gelir mi bilinmez, ama “yeni basın yasası” başlığıyla çıkartılmak istenen “sansür yasası”ndan da anlıyoruz ki; gerçeğe batıp ortaya saçılan mürekkep; güçlüdür mevkilerden, paradan. Yoktur gerçeğin korkutmadığı hiçbir makam…

    Sevgi pıtırcıklı mı? Yoksa dirençli günlere mi uyanırız bilmiyorum…

    Kendi adıma, daima haktan yana duracağım, onu biliyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.