Yazar: Safiye Özşener

  • 3 Haziran 1963, Nazım sürgünde, motorlar sürüldü maviliklere…

    Söz bu kitabında kalmıyor işte, dokunuyor cana, dökülüyor dile…

    Heyhat sorun sadece uygulayıcılarda değil, sorun on yıllardır süregelen sistemin içinde. Ve demek istiyor insan, bu yasaklar bir günde oluşmadı diye…

    Hatta eklemek istiyor; hani biraz açığı, biraz koyusu morun lacivertin ama hep vardı diye…

    Bir kaç gündür 3 Haziran’a programlar yapıldı. Andıktan sonra tekrar rafa kaldırılacak; duyarlı şarkılar, içli şiirler okumak üzere, başladı Nazım anması…

    Koymayın bu cümlelere gönül, öyle…

    Anmaktan öteye gidemediğimiz üretilen her düşünce, bir sonraki çağda biraz daha kalmıyor mu gölgede?

    “Sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dediğinden bu yana Nazım’ın, değişen ne var bir bakmak lazım…

    Geçmişe şöyle bir döndüğümüz zaman görüyoruz ki düşünsel tarihimizde “yazmak” ağır bedeller ödenen çileli bir iş…

    Son yıllarda uygulananlarla “gündelik yasaklar” dönemine girdiğimiz günlerde görüyoruz ki, sistemler değişmediği sürece “yasaklar” da yasaklardan beslenenler değişmiyor, değişmeyecek de…

    Hani, gidiyor siyah-beyaz geliyor ebrulisi biraz, ama değişmiyor…

    Çünkü gelen hiçbir iktidar, çünkü toplumlar kendileriyle hakikat temelli bir yüzleşmeyi gerçekleştirmiyor…

    Yüzleşmenin olmadığı yerde, iyileşme de olmuyor…

    Yasaklayanlardan ziyade, yasaklı zihniyetlere zemin hazırlayan sistemi irdelemediğimiz sürece de başkaca renk, başkaca boyutta bu coğrafyada hep olacak yasaklar…

    1963’ten, hani Nazım’ın vedasından, ustanın uğrunda hapisler yattığı, sürgünlere vurulduğu zamanlardan bu yana ne koyabilmişiz ürettiklerinin üzerine? Ne kadarını hayata geçirebilmişiz fikirlerinin?

    Tüm değerlerle beraber “sevginin” de alınır-satılır olduğu bu çağı hep birlikte yaratırken, Sabahattin Ali’nin “sevgiyi kutsayan” duygularını ne kadar yaşatabilmişiz?

    Evet ekonomi. Koca bir inşaatın istinat duvarı çökmüş üstümüze ve altında kalanlar yine bizleriz. Ama çöken duvarların harcında birer tutam katkı sunan da bizler…

    Son yirmi yılda kanıksamadık mı her şeyi?

    Sistemler değişmeden düzelir mi ekonomi?

    Düzelir “gibi” oldurur, pembe bir kaç yıl yaşatırlar, ta ki bir başka istinat duvarı altında kalıncaya kadar…

    Sonrası…

    Gidenin bittiği, gelenin koyacağı, yaşamaya mecbur bırakılacağımız başka yasaklar durağı…

    Zira coğrafyada on yıllardır bu böyle, bitişi olan erk’ler çareyi hep yasaklarda görmüşler…

    Dedik ya; Edebiyat, ince bir işçilik.

    Yaşamımıza çok yönlü dokunabilir; tiyatroyla, sinemayla, sanatla sanatçılar. Yazılarla yazarlar…

    Ki, düşünsel tarihimizde; yazar, gazeteci, çizerler ve sanatçılarımız bu meşakkatli yolda ağır bedeller ödedi…

    Yazılarından ötürü Nazım 15 yıla yakın hapis yattı, memleketinden sürgün hasretiyle yandı. Sabahattin Ali gibi sevgi yürekli bir adama kıyıldı…

    Kemal Tahir, Orhan Kemal, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin gibi daha pek çok yazarın mahpushaneler oldu adresleri…

    Ve şimdi; kenarından köşesinden kemirmeye, delmeye başladılar güzel olan her şeyi…

    Kemirmeye başladılar merkezinden ufak ufak, bedeller ödenerek kazanılmış tüm değerleri…

    Son zamanlarda; sonu nereye varır tahayyül edemediğimiz, sıkça maruz bırakıldığımız yasaklar var…

    Ve bir şeyler yapılmazsa bu yasakların “Sürdürülebilirliği” ile karşımıza çıkacaklar…

    Artık, an’malarla yetinmeyip, fikirleriyle yaşatmalıyız cesur yürekleri…

    Tüm kokular kurumadan ve renkler solmadan…

    3 Haziran 1963’te toprağa düşen bedenin Nazım’ın ve cümle “aydınlık” için bedel ödeyenlerin fikirleri, 3 Haziran 2022’de yeniden, maviliklere sürülmeli…

    İşte o zaman an’malar anlam bulabilir. Yoksa bu sistemde;

    Yasaklılar döneminin biri gider, belki biraz daha yumuşağı ama bir diğeri gelir…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Bir umudum Haziran’dan, bir de iğdelerden

    Mayıs’ın bilmem kaçı, Haziran’a vardık varıyoruz. Az sonrası iğde kokuları saracak tüm benliğimizi…

    Ne Itri’dir Haziranlar, Temmuz’lar değil mi? Ama bir o kadar da tarihin acı kokusuyla dolu içleri…

    Nazım ustadan, 2 Temmuz’a varıncaya…

    Temmuz demişken, acısıyla hala kanatan bir aydır. Ama birliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz halde birbirimizi anlayamadığımız bugünlerde hayata kırgınım da…

    Ne oluyor bu kadim topluma…

    O kadar çabuk harcanıyor, insan ve güzel olan her şeyi harcıyoruz ki, kalmadı daha insana dair bir umudum…

    Dalgalara göğüs germiş olanları, eşit olmayan savaşlarda fırtınalarla çarpışanları nasıl da linçliyoruz sosyal mecralarda…

    Metnin bütünlüğü, sözün özünü, anlamadan kıvılcım olup yakıyoruz…

    Oysa; bilinen, görünen gerçekliği, düşünceleri ifade etmemeyi seçmek, içinde çoğu kez plan ve beklenti barındıran stratejik bir tercihtir…

    Aksine dürüstlük; hiçbir korkuya esiri olmadan, yargılanmak, sevilmemek ve kabul görmemekten korkmadan kendimiz olmak…

    Sevilmek ve kabul görmek “koşullar” la oluşturuldukça, insan ya “masumiyet” ini kaybetmeyi göze alıyor vazgeçiyor her şeyden ya da masumiyeti adına yalnızlaşıyor geçemiyor kendi olmaktan…

    Eskiden kitabın ortasından konuşmak diye bir şey vardı ve bu konuşanlar okurlardı. Eleştirileri haklılık dolardı…

    Şimdi; değil ortası, kapağından konuşup yanına çoğunluğu alan, anlam ve bağlamdan uzak, adına eleştiri deyip karşıyı linçleyen bir kültüre doğru koşuyor…

    Oysa;

    “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” diyenler ceza aldığında, muhalif kurumlar kapatılıp, yüzbinler KHK’yla atılıp, AHİM kararları uygulanmadığında susarken biz; ötekiliği göze alan, insan hak ve onur mücadelesi verirken yargılananlar vardı…

    Ama sadece “olası gerçeklik ihtimalinden” bahsederken ifade biçiminde kusur bulduk diye nasıl da ağır eleştiriyoruz onları…

    Mesela üç beş gün öncesi, haklı tepkiyle birçok güzel yürek “müzik evrenseldir” dedi ve “Dar Hejiroke” söyledi…

    Ne güzeldi? Ama aynı dilde eğitim verilmediği gerçeğini haklı tepkilerimiz değiştirebildi mi?

    Gerçeklerden bu kadar kopuk, toplum kodlarını bu kadar mı unutmuşuz ki, cevvalce harcıyoruz insanları…

    Doğrudur, tepkiler kıymetlidir ama eleştiriler de hakça yapılmalı…

    En nihayetinde etten kemikten bir insan, dayanamıyor ve haksızlığa, açlığa tepki veriyor…

    Makul zeminde tepkidir değildir elbette tartışılır demeden, linç timleri hazır, atılsın, satılsın bin bir kafadan ses çıkıyor…

    Karşının duygularını anlamak hariç her şeye varız…

    Bir yavrucan, daha 16’lı yaşlarında sevgiliyle bir parkta bedensel bir etkileşim yaşıyor…

    Kamu görevlileri görüyor. Görmekle kalmayıp videoyla çekiyor, yetmiyor kişi hak ve özgürlüğünü ihlal ile yayınlıyor…

    Sonuç mu?

    Aileyle başlayıp sosyal medyada biten karalama da ahlak ilkesine takılıyor, linç yiyor. “Özür dilerim” diyor “intihar” ediyor…

    Oysa karalama yerine; gençler, normlarıyla birlikte toplum diye bir kavram var ve bu kavram birbirimizden farklı yaşam şekillerine de saygı duymayı önceler. Bu davranış sağlıklı gözükmez, özel bir alan gerektirir deseydik onarıcı olmaz mıydı? Bir evlat ölmemiş olurdu.

    Peki, şimdi toplum ahlakımız kurtuldu mu? Klavye başında kastığımız duyarlar rahatlattı mı ruhumuzu?

    Doğru, hassasiyet. Fakat o da çift taraflı olmalı, insan ve hukuku olmalı ortak paydası…

    Artık linç bir kültüre dönüşmeden, birlik olup tam da bu noktada buluşmalı. Konuşup tartışmalı ama linç gibi geri dönülmez eylemlerden kaçmalı…

    Ki, yanlıştır yapılır, ifade bazen bilmeden kusura kaçandır. Gönül koymuş, kırılmışsak tepki vermeli ve fakat, empati diye bir şey var onu da hatırlamalı…

    Hani o karşıdakinin yerine kendimizi koyduğumuz, neden sonuç ilişkisine bütünsel bakan algımız…

    Evet, Mayıs’ın bilmem kaçı, bu aralar umutsuzum içimde insana inancım kalmadı…

    Dağın öte yüzü güneşe bakar mı? Bilmem ki güneşle sohbete varır mı?

    Zira bugünlerde şairin dediği yerde, kırgınım ayağımdan saç telime…

    Bir umudum varsa o da Haziran’da. Geç kalınmazsa eğer bir de kokusuyla sarmalayacak, yemişteki iğdeler de…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Kanayan bir zaman gülü

    Yazıyoruz hepimiz her gün gündemi, siyaseti, zamları, yoksulluğu, ekonomiyi, hukuku…

    Hayata dair bize dokunan her şeyi…

    Ama zamanın da bizi yazdığını unutuyoruz…

    Ve görmüyoruz, yirmi yılın büyüttüğü gençleri ve çocuklarını zaman nasıl oluşturdu, bilmiyoruz…

    Yazmak; hayata karşı direniş, birçok kez tutunuş, sessizliği kanatmak ve haykırmak, her şeyi yazarız ama zamanı asla…

    Çünkü zamandır bizi yazan…

    Yavaşladığımız, coşkulandığımız anlarda, özenli ve özensiz olduğumuzda, azaltarak bazen, bazen boşaltıp doldurarak yazar bizi zaman…

    Günlerin ağırlığından, hayatın kargaşasından geçip gelen bir kuşak var…

    Gençler ve çocuklar…

    Acılar fazla geliyor minik yüreklerindeki kanatlara…

    Hiçbiri uçmayı istemiyor. Gelecek hayallerini bırakın, hani neredeyse tevellüde ayrılan paralar gibi sıkışıp bir köşede yok olmayı bekliyorlar…

    Yolun başında, hayatın baharında, dalın tomurcuğunda yorgunlar…

    Onlar, yirmi yıl kadar önce daha doğarken karartılmış günbatımlarına doğdular…

    Belki bir kaç gülün kırık hatırası ebeveynlerinin yanlarında kalan, o kadar…

    Ne verebildik onlara? Yalnızlaştırılmış ve karartılmış, bolca açlıkla sıvanmış bir an’dan başka…

    Evet, şüphesiz sevgi zengini bir kalp sunduk yanında ama belirsizlikle, tehlikeyle, yenilgiyle dolu hayatlarımızda sevgimiz tek başına büyütüp, besleyebilir mi onları? Koruyabilir mi?

    Ki, doğdukları an’ın geçmişi parçalanmış insan duyguları, harap edilmiş doğası, ışığı söndürülmüş ay ve kenarları bir bir kırılmış yıldızlarla doluyken…

    Şimdileri henüz tanımsız ve belirsizken ve geleceğin şimdiki umut dışında bir gerçeği, düşü yokken…

    Sahi; yirmi yıl öncenin bebeği bugünün gencine, dünün çocuğu şu anın erişkinine, çocuklar ve gençlere ne verebildik? Dolaşabilecekleri çatallı bahçelerden, insan doğasının iyi yanını yok ettiğimiz bir çağda, kısacık sevinçler arkasından upuzun acılar yaşatmaktan başka…

    Umut ne renk? Hayal? Bilemeden,

    Öğrendikleri; karşı koymak ne renk? Ve çoğu kez susmak?

    Gelecekleri sisin en derininde, gül benizleri solgun, yorgunlar…

    Dedik ya insan yazar her şeyi…

    Açlığı, yokluğu, hukuku ve hukuksuzluğu…

    Yazar insan tarihi, yasaları, türküleri, acılarla beraber sevinçleri…

    Yazar; mücadeleyi, direnişi, umudu ve umutsuzluğu, tükenişi…

    Bazen de başkaldırıdır düzene kalemi yazarın…

    Ve elbette; kuşkanadı sevdaları, mor kelebek heyecanında aşkları…

    Kırgınlıkları, ayrılıkları da yazar kalem, mürekkebe bata bata kanatırken kendini, zaferleri de…

    Ama zamanı asla…

    Zaman, bizi oluşturandır. Yirmi yıldır yaralı bir iklimde doğan bu çocukları zaman nasıl oluşturdu? Hiç baktık mı?

    Elbette umutsuz değilim…

    Çünkü zaman, aynı zamanda dönüştürendir…

    Nehirleri alıp götürdüğü kadar geri de getirir, yok ettiği kadar bizi yeniden var eder, ateş olup yaktığı kadar bir yağmur olup söndürür bilirim…

    İnsanın yaşadıklarından başka nedir ki zaten zaman?

    Çocuklar ve gençler bu yirmi yılda neler yaşadılar, yaşadıklarıyla nasıl oluştular?

    Görmemiz gereken elzem sorunlardan birisi bu bence…

    Öyle ya, geleceğin sahibi onlarsa, zamanın içinde kıskıvrak sarılmış bu çocuklara, kuşatmaları kaldırıp neye dönüşmek istiyorlarsa o dönüşüme kapı açmak lazım…

    Bu da bizlerin artık; ne istediğimizi bilmekle, kim olduğumuzu yeniden keşfetmemizle mümkün…

    Çünkü biliyoruz ki; zaman bükülmez, biz içinde yürürüz…

    Kötülüğü baş tacı edip, iyiliği çılgınlık sayan dünyada…

    Daha da geç olmadan, zamanın içinde bu taze yüreklerin eğilip bükülmesini beklemeden…

    Yorgunluktan yaşanmamış bir hayat tüketmeden…

    Özgürce hayalleriyle yürüyebilecekleri aydınlık bir yolu açmak zorundayız…

    Çocuklar ki elimizde kanayan birer zaman gülü…

    Bu karanlık iklim her şeyi istediği gibi oluşturmadan, hayallerle buluşturmak için çocukları…

    Bir an evvel halk olduğumuzu hatırlayıp, karanlığın perdelerini yırtmak zorundayız…

    Ve artık yeniden yazmalıyız özgürlüğün rengini…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • The Fear

    Ankara’nın meclis parkı bir zamanlar efsaneydi…

    Şimdilerde; her ne kadar baharın bin bir renk ve kokusuyla dolu olsa da, atmosferinde ölü bir sessizlik, ruhsuz bir koku ve tükenmişliğin resmi var…

    Tıpkı dört yanını umutsuzluk sarmış yurdum gibi…

    Geçenlerde yürürken parkta bir ezgi çarptı kulağıma…

    Bir an; herkesin kendi iktidarını kurmak, kendi hukukunu yaratmak için çabaladığı, halkın değil kendi çıkarını kollamak için muhalefet yaptığı bir ülkede, gerçeği ve doğruyu hiç bir şey yapmadan beklediğimizi fark ettim…

    Âşık ilişkisine benzetiyorum bazen bizim siyasi partileri ve siyasileri. Kibirleriyle yürüttükleri ilişkilerin, yarattıkları onarılmaz hasarlarına kör olan âşıklar gibi…

    Çalan, 2009’larda, Lily Elen’nin efsane parçası “ The Fear” di. Korku tarafından ele geçirilmiş insanları ne de güzel özetliyor…

    Bakıyorum sokaklara, insan yüzlerine, hayatlara; bir kısmı eve ekmek götüremez, yaşamdan çuvallar haldeyken, tüketimin silahı olmuş bir kısmın hayatı nasıl da plastikten. Tıpkı The Fear’daki gibi…

    Ezgi de şunlara değiniyordu…

    “Zengin olmak, çok para istiyorum. Komik olmak, zeki olmak umurumda değil. Yüzlerce giysi, elmas istiyorum. İnsanların onları bulmaya çalışırken öldüklerini duydum. Ama benim suçum değil. Ben bunun için programlandım. Evet, doğru yoldayım ve kazananlar içinde, çünkü herkes bilir böyle olursan kazananlarla kalırsın. Aynalara bakıyorum. Evet; hayatta daha çok film yıldızları hakkında konuşuluyor ve daha az konuşuluyor anneler…”

    Hani bizdeki; derin bir yoksulluk varmış, gıda bulamıyormuş çocuklar, işsizlik çok, yoksulluk tırmanmış, hatta intihar edenler varmış, aldatıyormuş herkes birbirini ve küfür ediyormuş, benim için fark etmez. Çünkü plastiktenim. Görmem, duyup aldırmam ve hayatımı budur bu kadar harika kılan, diyenler de aynı değil mi?

    Savaşlar varmış. Unutuyorum cepheleri, silahları ve göçmenleri. Ezgide dediği gibi; “Kendi küçük misyonumda onlar zaten birer ölü”. Ezgi, sistemleri ve içindeki insanları ne güzel eleştiriyordu…

    Bizde de öyle değil mi? Yirmi yıldır pompalanan; ötekileştirme, ayrıştırma politikası, nefret dili. Bizler için çabalayanlara olmadık mı adam sendeci?

    Ekmediler mi; kolay yoldan para kazan, sana ne başkasının acısından, kendi kervanına ol yük koyan. Düşünme bunları, sakın sorgulama da, takıl, yaşama. Bak orada güvenlikli plastikten odalarda, güzelleşmene bak, aynalar var karşında.

    Öteki mi? dert etme. Dil uzatırsa sana, koparırız, olmadı bir çiviyle çakarız. Yeter ki sen; camdan dünyandan dışarı çıkma, takıl orada aynaların karşısında…

    Yirmi yıldır bu düsturla yaşayana şimdi ne diyebiliriz? Kendine gel, silkelen desek, mesela…

    “Bana günahkâr mı diyorsun? Hayır, hayır. Bir aziz değilim ama günahkâr da değilim” der onlar. Aldanan olur, biz kalırız bedel ödeyen çabalarımızla baş başa…

    Artık ne doğru ne gerçek bilmiyorlar ve artık ne hissetmeleri gerektiğini de. Onlar sadece kazananların içinde plastiktenler…

    Biz ki göz açmak, gerçekle sarsmak istiyoruz. Ama buna hazırlar mı bilmiyoruz. Çünkü gerçek bedel ister…

    Bir şarkının dizeleri önümden akıp geçen hayatı nasıl da özetliyordu…

    Sordum kendime, Ne zaman hepsi anlaşılır olacak çünkü artık korku tarafından ele geçirilmeyen kalmayacak…

    Bir baktım bir baştankara, kondu omzuma, nefis nağmesi kulağımda…

    İnandım umuda bir kez daha…

    Evet, yılgınlık yoktu, umut vardı. Islık çalacaktık biz hayata…

    Umut; ne şu anki yönetimde ne de halkın ve sokağın dilinden uzak kibre batmış, doğruyu yaptım noktasında gezen, insanları da kör zanneden Ehven-i şer’e mecbur sananlarda…

    Umut, yine bu plastikten insanlarda. Onları gerçeği görmeye zorlamakta…

    Kazananlar sevinmesin, yenilenler üzülmesin. Unutulmasın ki, yenilgi beraberinde getirir değişimi…

    İnandım umuda bir kez daha…

    Ve biliyorum umut siyasilerde değil; umut bende, umut sende, umut halkta…

    Biliyorum; plastikten hayat sunulanlarda böyle gitmez görecek, uyanacaklar. Zulme reva görünenlerle birlikte kalkacaklar ayağa…

    Bir baştankaranın nağmesinde uyandım. Umuda bir kez daha inandım. Başaracağız. Haklılığın ıslığını çala çala…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • ‘Biz yarattık dünyayı, biz, tuğla işçileri…’

    1 Mayıs’a sayılı günler kala ruhunu yitirmiş bir çağ arasında sallanan sarkaçlar gibiyiz…

    Hepimiz…

    Politik tercihlerle, değerler erozyonunun yarattığı yozlaşma ve ekonomik yoksunluklar içinde bir cam gibi kırılıyor, irili ufaklı parçalara ayrılıyoruz…

    Bir zamanki durduğumuz; ya kazık atan olacaksın ya da kazığı yiyen. Ya yalan söyleyen olacaksın ya yalanı yutan, yutturan…

    Ya da; gördüğü, duyduğu, bildiği gerçekleri duyurmak için bedel ödemeyi göze alan…

    Herkes vaatte bulunuyor, ama arkasını dönen unutuyor. Herkes söz veriyor, ama verdiği sözü tutan artık parmakla gösteriliyor…

    Çağın öyle bir yerindeyiz ki, çalışmadan zengin olanlarla işini kaybetme, iş bulamama, açlık, işsizlik korkusu içinde yaşayanlar arasında gitgide mücadele tarihini unutuyor, direnişten kopuyoruz…

    Oysa bireysel ve toplumsal geçmişimizin bugünlerimize söyleyecek sözü, yarınlarımızı kuracak adımları olmalıydı…

    Olmuyor, tüketilip yıkıntılar altında kalıyor, tarihin tozlu raflarından bile siliniyor…

    Gücün her şeyi kendine mubah gördüğü, güçsüze karın doyurmayı yaşam olarak kanıksattığı sağır ve dilsizler ikliminde;

    Çocuk işçiliği, yoksulluğu, istismarından kadın cinayetlerine, insan hakları ihlallerine, açlığa, işsizliğe, hukuksuzluğa neyi dillendirmeye çalışırsak çalışalım, sesimiz çıkmadan kesiliyor…

    Ne yaparsak yapalım; dayanışmanın öznesi olan kavuşmaların ritmini yitirdiği, ahengi bozulmuş sevgilerden birer yılkı atı olup kaçmak istesek de, hayatımız hep takılı bir bukağı…

    Her koşuş bir çıkmaz sokakta son buluyor. Karanlık duvarlar büyüdükçe büyüyor, koştukça çarpıyoruz…

    Çan duruyor…

    Seda susuyor…

    Bir yeni göç başlıyor kendi içimizde, bu telaştır…

    Umudu tükettikçe tüketen birer yorgun zangoç olup kalıyoruz…

    1 Mayısa sayılı günler var ve kutlamak için alanlarda olacağız…

    Ya sonra?

    Diyor ki Eduardo Galeano:

    “1 Mayıs tüm insanlığın gerçekten evrensel olan tek günüdür: dünyadaki tüm tarih ve coğrafyaların, tüm din ve dillerin, tüm kültürlerin kesiştiği tek gün.

    Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde 1 Mayıs bütün öbür günler gibi bir gündür…”

    Peki, bizde farklı mı?

    2 Temmuzlar…

    Roboskiler…

    10 Ekimler…

    Suruçlar…

    Çözülmeden, her yıl anılmaktan öteye gidebildiler mi?

    Cumartesinden cumartesine hatırlanan Cumartesi anneleri, gitgide bütün öbür günler gibi bir güne evrilmedi mi?

    Bu 1 Mayıs’ta; ekonomik, politik, toplumsal, sosyal tüm sorunlar bir bir siyaset malzemesi yapılarak, kadın cinayetlerinden çocuk işçiliğine, emeğin sömürüsünden yoksulluğa konuşulup, kutlanacak, duyarlar kasılacak…

    Çözüm; on yıllardır bırakıldığı gibi, bir sonraki 1 Mayısa kadar rafa kaldırılacak…

    Önce kendimizle, sonra toplumsal ve siyasal yüzleşmenin iyileşme olduğunu kabul etmezsek…

    Birbirimize sarılmanın kavuşma olduğunu, kavuşmaların onardığını ve bunun bizi yeniden doğuracağını göremezsek…

    Tüm bunlar için; “sevginin”, “sevmenin” ve “sevilmenin” güç ve paradan daha kıymetli olduğunu anlayamazsak…

    Daha çok baş dönmeli, birbirinin aynı günlerde sedası susmuş, birer yorgun zangoç olarak yaşamaya devam edeceğiz…

    Ya da

    Asıl değişmesi gerekenin, siyasilerden önce sistem olduğu bilinciyle…

    Dünyanın; emeğin ve emekçinin ellerinde yükseldiğini yeniden hatırlayıp, yine, tıpkı Eduardo Galeano’nun Kucaklaşmanın Kitabı’nda yer alan konuşma repliğinde; babasının, oğlu Josep’in “dünyayı kim yarattı” sorusuna verdiği cevap gibi…

    “Biz yarattık dünyayı, biz, tuğla işçileri” diyeceğiz…

    Açlığı yok etmek yerine açları öldüren bir sistemi parçalayacak, mutluluğa çan vuran umutlu zangoçları olacağız…

    İşçinin, emekçinin şanlı ve onurlu gününü, 1 Mayısı selamlıyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Oysa onlar sadece çocuk…

    Bahar dört bir yandan göz kırptı, toprak uyandı, kökler canlandı, dallar çiçeklendi, yemişe durdu. Tarlalar ekine, ekinler hasata hazırlanmaya başladı…

    Bir yanda; küresel kriz gıda sektöründe de kendisini gösterirken, ülkemizde verimli tüm tarım arazilerinin betonlara boğulma ve çiftçinin artan maliyetlerle ekin yapıp yapamayacağı sorunsalı…

    Diğer yanda; her şeye rağmen; ekilecek, biçilecek, dallardan yemişler toplanacağı gerçekliğinde, mevsimlik tarım işçileri ve sorunları…

    Hani, kamyon kasalarında seyahat eden, trajik trafik kazalarında yaşamlarını yitiren, çadırlarda geçirdikleri aylar boyunca yaşadıkları derin yoksulluk içinde yaşam mücadelesi veren işçiler…

    Hani her sene olduğu gibi bu sene de sadece hasat zamanı konuşulacak, çözüm üretilmeden mevsim geçecek, onlar derin yoksulluklarına geri dönerken, çoktan unutulmuş olacak işçiler…

    Sonra ne mi oluyor? Payelerine şu şaftı kaymış alaca dünyada, böylesi amansız bir iş için kendini tüketmek ve sonunda tüm kışa yetecek ekmek parası bile çıkaramamış olarak, çadırlardan mülkiyetsizliklerine dönmek, çetin bir 8 ayı geçirmek kalıyor…

    Ama en yaman yara, erken yaşta büyümek zorunda kalan, çalışma ve yaşam koşulları, çevre ile ilişkiler, eğitim ve sağlık sorunları açısından dezavantaj yaşayan, çocukluklarını sistemin öldürdüğü tarım işçisi çocuklar…

    Uzak yerleri bir kuyunun aynasında arayan, kalplerinde kendilerinden büyük bir çocukluk büyüten, içlerinde kırılgan çocuklar…

    Onlar her Nisan’da çıktıkları mevsimlik göç yolunda, her tutundukları dallarından, hayallerinden koparılıyorlar, bozuluyor tüm ahenk, kederden gözlerini kendilerinden bile kaçırıyorlar…

    İçimizdeki zindanı değiştirmeden sistemi değiştiremeyiz. Çok ve çocuk olan, bizim olan bu çocuklar için hepimizin savaş vermesi gerekir. Ve elbette politika, zaten bu gerekleri savunmak, halkına alabildiğine daha fazla mutluluk sağlamak zorunluluğu değil midir?

    Mademki hak ve adalet çağında sosyal ve hukuk devleti olduğumuzdan bahsediyoruz, hukuk devleti ilkelerinden olan insan hak ve hürriyeti, eşit yurttaşlığı hayata geçirmek, çocuk işçiliğini azaltmak hatta ortadan kaldırmak için, daha ne bekleniyor?

    İnsanın yapmak istemediği, yine de doğrusunun bu olduğunu düşünerek yaptığı öyle çok şey vardır ki. Ama bir de tıpkı mevsimlik tarım işçisi çocuklar gibi, mecbur bırakıldıkları için yapanlar…

    Mevcut sistemin topluma en ağır maliyeti birbirine yabancılaşma oldu. Oysa bir yerlerde bir çocukluk ölüyorsa, ağlar bütün dünya…

    Hani bu çocukları, sorunlarını, görmüyor; hani umutlarını, hayallerini öldürüyor, geleceklerini solduruyorsunuz ya. Hani gerçeği gömüyorsunuz ya, boşa.

    Gerçek, toprak altında yol alıyor.

    Bir gün, her yandan fışkıracak.

    Ama “çocuk işçiliğine ”çözüm üretilmezse, o zamana kadar toprağın üstü yaralı açılan bitkilerle dolacak…

    Çünkü gelecek umutsuz olunca, insana bugünkü hayatı da zehir oluyor. Açılmış yaralar iyileşse de, kapanmıyor…

  • Hêviyê jiyana me… Hayatımızın umudu…

    Zulmü yıkan, karanlığı parçalayan, gökyüzüne yükselen bir ateş…

    Demirci Kawa’nın zalim Dehak’ı öldürmesi ile hafızalarda bin yıllara dayanan tarihsel kökleriyle, zorbalığa karşı mücadelenin zaferle sonuçlandığı, her yerde ateş yakılarak taçlandırılan gün…

    Ne derin bir anlam, bir uyanış ve ne muazzam bir direniş NEWROZ…

    Her yıl olduğu gibi bu sene de Newroz; fikirler ve siyasetin konuşulması noktasında buluşan benzer beyanlarla kutlanıyor…

    Newroz’un ateşi, barışın sesini gökyüzüne yükseltir mi bilinmez ama Enfal’den, Halepçe, Irak, Suriye’ye, şimdi; Ukrayna’dan Rusya’ya, renkleri unutulmuş, hazana batırılmış bir bahar hâkim zamanda…

    Ve bugün Dünya Şiir Günü aynı zamanda…

    Şiir; “dilin, hatta kültürün köpüğü” derken sevgili Dostoyevski, şiir “anayasaya aykırıdır” diyor Cemal Süreya. Şiir; bir başkaldırı, çoğu kez haykırış ve dik duruş, özgürlük, varoluş sancılarımızın merhemidir diye ekliyorum ben bir şair olarak…

    Hayır, monolog yapmayacağım. “Sevmek ve sevmiş olmak. Bu kadarı yeter. Gerisi? Başka bir şey istemeyin. Hayatın karanlık kıvrımları içinde bulunacak başka inci yoktur.” Diyor, sevgili Hugo…

    Ölümü çağıran savaşlar yerine, yaşamı savunan barışı savunmak sevmekle ilgili değil mi? Diyeceğim…

    Hani, başlıyor ya her şey bir insanı sevmekle…

    Newroz, direniş olduğu kadar uyanışı değil miydi tabiatın, insanın…

    Hani, kâğıttan birer gemiyle içinden geçeceğimiz…

    Yeni başlangıçların efsuni aralığı olan…

    Biliyorum, cümlelerimin bir ucu trajedi, diğer ucu bahçe bahar çiçekli. Fakat bunlar bir melankoli değil. Hayır, bahar güzellemesi hiç değil. Olmasını düş’lediklerim…

    Yok sayamayacağımız kadar, dışarıda delikanlı bir bahar, ama ellerimizle savurduğumuz bir de zaman var. Dağlarına bahar gelmiyor yerkürenin, gelmiyor memleketimin…

    Kaybediyoruz insani iklimi. Haritanın yırtılan yerlerinde, göç yollarında yaralı bir kuş gibi acıyor insan düşleri…

    Bahar geliyor, kuşlar, çiçekler, yalan biliyorum ama olsun,

    Bazen yalan da güzel değil mi?

    İnançları, dilleri, kimlikleri farklı diye insanların düşman olmadığı bir baharın doğduğunu düşlesek…

    Ezgilerle sulara karışsak. Dicle’nin kenarında su içen bir karacanın başını okşasak. Fırat’tan sızan ışıkla halaya dursak…

    Eşitlenmek değil miydi bahar. Baharın çiçeği de leylak. Hani, bu bahar leylaklar altında, özgürlüğün ve aşkın şiirlerini okusak. Eşitlensek, çoğalsak…

    Yalan biliyorum ama biliyorum; biraz, biraz toparlayabilsek kederleri ve biraz umut ekebilsek, güneşli hüzünlerde yüzünü bahara dönecek…

    Mavi geceler, yıldız ışıltılı bir ay ve yalansız bir gökyüzü altında biliyorum mümkün, savaşsız bir dünya…

    Biliyorum, dışarıda defalarca sınanmış, sorular sorulmuş, cevaplar alınmış, keskin bahar var. İnsanlar dillerinden dolayı hala cezalandırılıyorlar. Her yerde hala savaşlar var…

    Yeni yalanların başlangıcı belki baharlar. Ama diyorum hani, Rilke’nin dediği gibi; çiçek açmanın da solmanın da bilincinde olsak. Açsak bu bahar ve bu kez solmasak. Çarpışsak bir yıldız gibi karanlıklarla ve şiirle yürüsek ve yürüdüğümüz her yeri aydınlığa çıkarsak…

    Hani diyorum düşlersek, yalan da olsa. Olmaz mı? Olur. Hayaller gerçek olur…

    Düş’lerimiz “Hêviyê jiyana me”,

    Hayatımızın umudu olur…

    Umudun büyüyüp, hayalin gerçekle buluşacağı bir dilekle Nevroz kutlu olsun. Birbirinize dokunun şiiriniz olsun. Şiiriniz Aşk olsun…

  • Bir cinnetin ortasındayız

    İçinde bulunduğumuz çağ, insanlığın en acılı yüzyılı olma yolunda…

    Açlık, yoksulluk, pandemi, iklim krizi derken, savaş ve yer küreyi yok edecek nükleer tehdit altında…

    Dünya, bir cinnetin ortasında…

    20 Yüzyılda yaşanan 1 ve 2. Dünya savaşları yerini “soğuk savaşa bıraktı…

    Ama, adı ne olursa olsun, her savaş, yıkım ve ölümdür…

    Soğuk savaşlar; topyekun yalanlarla, topyekun hukuksuzlukla, vicdanları yozlaştırıp, insanlığı çürüterek değerleri yok ediyor…

    Daha acısı, yitirilen değerlerin yerini dolduramıyor…

    Pandemi ile daha da sertleşen dünya koşulları, mutluluğu unutan sadece yaşamaya çalışan insanlar oluştururken…

    Dünya siyaseti insanlığın yaşadığı trajedileri görmemekte ısrar ediyor…

    Kişisel çıkarlar ve yüksek güç uğruna atılan adımlar, yapılan yaptırımlarla dünya, tam bir hukuksuzluk çölüne dönüşüyor…

    On yıllardır Ortadoğu ve halklarına yapılan kışkırtmalı, çatışmalı müdahaleler ama’lı cümlelerle makulleştirilirken…

    Batı’da yaşandığında, Avrupa’da olacak şey değil ile ifade ediliyor…

    Oysa, insanların ölüm pahasına, demokratik bir ülkede yaşamayı istemeleri de insan haklarıdır.

    Halklar kurban verilerek iki yüzlü politikalar büyüdükçe büyüyor…

    Oynanmaması gereken tek terazi “Adalet” iken dengesiyle oynadıkça bozuluyor…

    Hukuk bozuldukça insan bozuluyor…

    İnsan bozuldukça evrensel değerler çürüyor…

    Çürüme; toplumların dinamiklerini değiştiriyor…

    Sonunda gelinen nokta çaresizlik ve çokça öfke oluyor…

    İnsanlar cinnetin eşiğinde dolanıyor…

    Herkesin hakkı ve özlemi olan Barış’a istek bile suç sayılıyor…

    Her ne kadar; bilinçli demokratik protestolarla,

    duyurulmayan isyanların taştığı; sanatla, edebiyatla tepkiler verilse de yetmiyor…

    Bir yanda; hak, adalet, eşitlik, özgürlük, barış, hukuk, demokrasi diyorlar.,.

    Öte yandan finansal krizlerin etkilerini, barışmakla değil, beslendikleri damar olan savaşlarla aşmaya çalışıyorlar…

    Savaşla insanlığa yarar sağlanmaz. Sağlıklı sonuç alınmaz…

    Dünya ülkeleri ve insanlık için tek çözüm demokrasinin gelişmesi, bunun için de insanların önündeki engelleri kaldıracak meşru yollara geçilmesi…

    Ancak; demokrat görünmekle, demokrat olabilmek apayrı…

    Bu yüzyılın en büyük sorunu, tüm dünyada hukuksuzluk girdabı ve vicdanla ilgili kolektif bir yozlaşma…

    İşte bu nokta da bir soru da kendimize…

    Hani, her fırsatta; hak, hukuk, eşitlik deyip, kadın, insan hakları, demokrasi gibi şatafatlı sözleri dilimizden eksik etmeyen, iddialı duyarlar kasan, kendimize…

    Soruyorum…

    Bizler; ülkeleri, halkları ayırmaksızın, birine istediğimizi diğer halka da isteyerek…

    Barış için, topyekûn “Savaşa Hayır”

    Tüm Uluslar topyekûn “EVRENSEL HUKUK” hemen şimdi diyebiliyor muyuz?

    Demeliyiz…

    Zira; Ulusların; halkları ve yaşamı yıkan, siyasi politikaları ve uygulamaları karşısında, rehberi hukuk olmayan bir dünyada, yaptığımız ve yapmaya çalıştığımız her şey altı boş bir kovayı doldurmaya benziyor…

    Yine ulusların; güçlüden yana değil, hukukun üstünlüğüne inanan, hukuk temsilcileriyle: din, dil, kimlik, bölge ayrıt etmeksizin tüm farklılıkların kabul göreceği şekilde oluşturulacak evrensel hukuk ilkelerinin..

    İyileştirici yanı olduğuna inanıyorum…

    Kişisel; hak ve özgürlüklere saygılı, adaletin her boyutuyla işlediği, toplumsal ve siyasal bir kültüre erişmek için “hukuk” ve “hukukun üstünlüğü”nden başka seçenek de yok gibi gözüküyor…

    Zira; sistemleri değil, yaşamı önceleyerek insanı korumak “Hukuk” un temel kodlarıdır…

    Dünya için tek çözüm demokrasi…

    Demokrasi için acilen hukuka geçilmesi…

    Yoksa, yaşamın devam edeceği yer bir cinnetin ortası…

  • Üzgünüm…

    Gözümüzü açtığımız her yeni güne, başka başka yerlerde öldürülmüş kadın haberleri düşüyor…

    Failler hep; anlık, aşırı öfke, cinnet sonucu işliyor!

    Sığınacakları maddeler o kadar uzuyor ki, iyi hal indirimine kadar gidiyor…

    Öldürülen değil “yüksekten düşen” kadınlardan tutun da

    Muhayyil duygularla tahrik ettiği için katledilenlere kadar…

    Hepsi şiddetli, acı ama son zamanlarda değişen katletme şekilleri (bıçaklar, samuray kılıçlarıyla kafa kesmeler..) bir o kadar korkutucu…

    Dehşetli ayrıntılar içeren ve soğukkanlıca işlenen cinayetler bunlar…

    ÜZGÜNÜM

    Kadınların; tutkularının, yaşamla bağlarının elinden alınmasına

    ÜZGÜNÜM

    Toplumun yarısını oluşturan kadınlara, eşit temsil hakkı verilmeyişine

    ÜZGÜNÜM

    Medeniyet ve çağdaşlık…

    Demokrasi adına

    ÜZGÜNÜM

    Kadını; çağdaş yaşamın dışına iterek sakıncalı hale getiren kafalar için

    ÜZGÜNÜM

    Ülkece “hukuk devleti” sancıları içinde olduğumuz için

    ÜZGÜNÜM

    Kadına şiddetin en önce; dilde, dilden sızan küfürde başladığı ve bunun kötü söz dahi sayılmadığı insanlarla aynı iklimde yaşadığım için

    ÜZGÜNÜM

    Ama artık, üzgün olmak değil “kadınlar yaşasın” istiyorum…

    Elbette

    Durmaksızın artan ölümlere çıkan ses, verilen tepki yüksek lakin “nedenlerine dair körlük” çıkan seslerden daha yüksek…

    İşte, bu durum çok vahim. Tehlikeli ve sakil…

    Zira üzülmekle şiddeti durdurmak mümkün değil.

    Nedenlerini görmek ve ortadan kaldıracak çözümler üretmekle mümkün..

    Buna;

    “Toplumsal cinsiyet bakışı”

    “Toplumsal cinsiyet kabullerinden”

    “Kendinden olmayana karşı körlük”

    Ve cezasızlığı ortadan kaldıracak “Hukuki Çözümler”le başlamak lazım…

    Kanayan insan yanımla, bir köşe yazısında “DERİN” bir sorun ne kadar anlatılabilir bilemiyorum…

    Ama,

    Öldürülüyorsa bir çocuk

    16’sında…

    Uzakta, yakında…

    Yaşanan, olup, biten tüm acıları görmemiz…

    Artık “ÖLMEK İSTEMİYORUZ” diye haykırmamız gerek…

    Birkaç yılda, yüzlerce yıl yaşamış gibi yorulduk…

    Yandık, acılarla kavrulduk…

    Haksızlığa uğradık, zulümlerde boğulduk…

    Alındı elimizden; sevinçler, kaygılarla savrulduk…

    Tüm yıldızları kırıp, geceleri kararttılar, toprağı kanattılar…

    Hangi taşı kaldırsak altından, eril tahakkümcüler çıktı…

    Kadına şiddet bitmiyor…

    Kadın cinayetleri durmuyor…

    Görünen o ki;

    Eril Tahakküm değişmedikçe, biteceğe de benzemiyor…

    Daha da geç olmadan…

    Feshedildiği günden bu yana…

    Katillere, daha elverişli zemin hazırlayan ortamda, bu tür ölümlerle karşılaşmamak için…

    Yeniden…

    İstanbul Sözleşmesi’ne geçilsin…

    Hukuki…

    Siyasi…

    Her düzeyde adımlar bir an önce atılsın…

    CEYLAN’lar…

    HAZAL’lar…

    SILA’lar yaşasın…

    Kadınlar YAŞATILSIN…

  • Sığınmak Türkçe türküde, buluşmak Kürtçe şiirde…

    Zehirli bir koku var havada yaşamı çürüten ve Pessoa’nın dediği gibi, içimdeki her şeyi öldüren…
    Herkes her şeye sadece üzgünüm diyor, sessizlik büyütüyor…
    Ama üzgünüm, çok kaçamak bir kelime…
    Oysa; konuşulması gerektiği yerde susmak, katilidir kişiliğin…
    Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir hani…
    Ama, başarılıyor…!!
    Günlerdir sanata, müziğe, insana dair iç ısıtan rüzgarlar esmiyor…
    Uzaklarda bir yerlerden, kulaklarımıza hüzünlü fısıltılar doluyor…
    Serçeler üzülüyor, akasyalar kokmuyor…
    Yine Kürtçe ezgiler yasaklanmak isteniyor…
    Oysa insan; topraklarının sarp vadisinde, güneşin yeşilinde, kendi harflerinde arar kendini…
    Kahramanı olmayan masal, kokusu olmayan mevsim, olur mu?
    İnsanın sözcükleri doğduğu toprakların sesidir. Diller de; kendi renginde, sözcüklerden oluşur…
    Mevsimler gibi; ayrı ayrı bir koku vardır her dilde…
    Hem hangimiz büyümedik ki bin bir türlü ninnilerle…
    Meltemlerde tül gibi uçuşan saçlarımızla, içe değerken kızıl bir gül gibi hasretlerimiz…
    Uzaktan geçerken gemiler, bazen umarsız yakarken ışıkları, hangimiz sığınmadık ki gecelere, bir ezgi eşliğinde…
    Zeybekler, horonlar, şemameler, davullu, zurnalı, halaylar, olmadı mı sesimiz direnişlerde…
    Merhabalar, Rojbaşlar, Kalimeralar,
    doğurmadı mı “Günaydın”ı sabahlar…
    Raylarda çocuklar, Suruç’ta, göçükte, solarken yaşamlar…
    Farklı olsa da dillerin ezgisi, aynı acılara yanmadık mı birlikte…
    Gözyaşının rengi yoktu, aynıydı  acının kokusu…
    Mezopotamya kadar eski bir dil Kürtçe, topraklarımızda acılı bir yerde…
    Bakıyorsun; bir fırtına, kasırgaya tutuluyor, dilleri insanların boynuna kement oluyor…
    Ama devam ediyor yaşam, birden bir albatros denizin üstünden geçiyor. Dil, kuytuda kocaman bir şiir oluyor…

    Bir kaç genç çıkıyor; kendi masalının içinden, kendi kokusunda bir çiçek veriyor bize, sokaklara bir ezgi düşüyor, gökkuşağı oluyor…
    Yaşam bu anlamını buluyor…
    Ama o da ne, çıkan ses Kürtçe diye, ezgiler susturuluyor, yine anlam bir su köpüğü altında kalıyor…
    Ortak yaşamı birlikte paylaştığımız insanların dilleri yasaklanıyor, sorgulayan olmuyor…
    Ne diyordu Ape Musa;
    Bir millet diğer milletin soluğudur…
    Hiçbir renk bir diğer renkten üstün değil ki. Hiçbir kimlik bir diğer kimlikten ayrıcalıklı…
    Ki müzik; teklikten, ayrışmadan uzak evrensel, yüreklere sızan ezgilerdir…
    Ne olur sanki;
    Kimse kimseyi dilinden dolayı yaralamasa, birlikte renkli bir çiçek bahçesi olsa…
    Yarım kalmış tüm yaşamlar tamamlansa, ulaşsa sabahlara…
    Ağacından dal budar gibi, bir halka yok öyle bir dil, kestim diyemezsiniz ki…
    Ne olur?
    Yaşamın içine; Lazca, İbranice, Çerkezce, Türkçe, Kürtçe, düşse…
    Birlikte yaşayan halklar için dil; din, dil, ırk ayrımlarından uzak bir şey olmalı, sözcüklerin ötesinde bir yerde…
    Dil, insanın var oluşudur…
    Yaşatın tüm dünya dillerini birlikte…
    İzin verin, yaşamına anlam katsın insanlar kendi dilinde…
    Boğuntunun, sıkıntının içinde nefes almak istiyoruz müzikle…
    Sığınmak bir gece vaktinde Türkçe bir türküye, uyumak derinliğinde…
    Buluşmak bir ömür boyu Kürtçe bir şiirde, karanlığı yenmek her dilden ezgilerle…
    Yaşamak istiyoruz…
    Yaşamak, özgürce…