William Lindsay Gresham’ın “Nightmare Alley”[1] romanından uyarlanan iki film, dönemler, sinemada yönelimler ve anlatım biçimleri hakkında önemli çıkarımlar yapmamıza olanak sağlıyor. Gresham’ın kendi karanlığından da izler taşıyan romanı 1946’da yayınlandığında Hollywood buna kayıtsız kalamamıştı. Çünkü metin, o zamanlar sinemanın yükselen değeri “Film Noir” yani kara film için biçilmiş kaftandı adeta. Bir yıl sonra Edmund Goulding tarafından yönetilen, Tyrone Power, Joan Blondell, Coleen Gray ve Helen Walker’ın başrollerinde yer aldığı bu yapım o dönem beklendiği ilgiyi görmese de ilerleyen yıllarda görünür olmayı başardı.
Türkiye’de “Şarlatan” adıyla gösterilen 1947 tarihli bu filmde, etrafındaki kadınları manipüle ederek yükselen, hırslı bir adam olan Stanton Carlisle’in hayatına bakıyorduk. Dönemin sinemasının ruhuna uygun olarak, “dinsizin hakkında imansız” geliyor ve kendisinden çok daha zeki bir kadının, Lilith’in tuzağına düşerek hayatı alt üst oluyordu Stan’nin. Ama bu film, kahramanının ‘ucube’ olmasına izin vermiyor ve bir başka kadının, Molly’nin merhametiyle mutlu sona bağlanıyordu. “Şarlatan”da mesele, tuzak kuran adamın tuzağa düşmesiydi. Ve bu dönemin sinema ruhuna fazlasıyla uyuyordu. Stanton’un kadınları manipüle etme yeteneği, onları kendi amacı için kullanma mahareti bir cezalandırmayla son buluyordu. Ama bu aynı zamanda ‘daha iyi’ birisi olması için bir fırsattı. Dönemin ahlaki kodları da bunu söylüyordu zaten.

Bu cuma itibariyle “Kabus Sokağı” adıyla salonlarda boy göstermeye başlayan Guillermo del Toro’nun yönettiği yeni yorum ise çağımızın estetik ve moral değerlerinin özelliklerini taşıyor. Meksikalı yönetmen, öncelikle Stanton Carlisle’yi sıradan bir şarlatan olmaktan çıkarıp daha derin, hatta kendisini şeytani sanan bir karaktere büründürüyor. Ona maskülen bir kimlik yüklüyor. Hikayenin ilk bölümüne ev sahipliği yapan karnavalı da fantastik bir dünya olarak tasvir ediyor. Del Toro’nun sinemasını bilenler için bu çok anlaşılır bir durum. “Pan’ın Labirenti”nden bugüne fantastik âlemler kurma konusunda oldukça başarılı bir yönetmen kendisi. Ama yine yönetmenin alametifarikası olduğu gibi bu fantastik dünya, aynı zamanda gerçek dünyanın da bir alegorisine dönüşüyor.
“Kâbus Sokağı”, bir panayıra katılıp orada kendisini sevdiren, önce orta yaşlı Zeena’yı, daha sonra da genç bir kadın olan Molly’yi baştan çıkaran Stanton’un hikayesi. Stanton, panayırda kaldığı süre boyunca Zeena’nın kocası Pete’in seyircileri manipüle eden bir tahmin oyunu için geliştirdiği şifrenin ayrıntılarını öğreniyor. Pete’in bir noktada çok tehlikeli yerlere gideceğini düşünüp uygulamaktan vazgeçtiği bu yöntem Stanton’un elinde bambaşka bir biçim alıyor. Molly ile birlikte büyük şehre gelip büyük gösteriler yapan, şöhreti ve parayı yakalayan Stanton burada durmuyor ve zengin insanları manipüle ederek tehlikeli bir alana da adım atıyor. Tam da bu noktada etkileyici bir güzelliğe sahip olan psikiyatrist Dr. Lilith Ritter ile tanışıyor. Lilith ile birlikte çok daha büyük dolandırıcılıklara imza atacağına inanan Stanton için yıkıma giden süreç de başlıyor.
Del Toro’nun önceki filmden birkaç farklı yorumu var. İlki, Stanton’un geçmişi hakkında da bilgi sahibi olmamız. Bu da bir baba problemi olduğu gerçeği. İkincisi, karakterin gerçekten kötücül olarak resmedilmesi. İlk filmde daha iş bitirici olarak resmedilirken burada hırslarının önüne geçemeyen bir adam izliyoruz. Bir diğer farklı durum ise ilk filmde bir sembol olarak kullanılan ‘ucube’nin burada ete kemiğe bürünmesi ki, bunun fark yarattığını söylemek gerek.
Panayırlarda ‘ucube’ olarak sergilenen insanların nasıl o hale geldiği açık ediliyor bu yorumda. Panayırın yöneticisi Clem Hoatley, insanları panayırlarda sergilenecek bir ucubeye (geek olarak geçiyor filmde) dönüştürmenin inceliklerini anlatıyor bir noktada Stanton’a. Aslında kahramanımızı bekleyen finali de görmüş oluyoruz böylece. Bir bakıma Stanton’un yükselişi ve düşüşü hikayesini izleyeceğimizi biliyoruz diyelim. Ama bu sürece giden yol oldukça iyi döşeniyor yönetmen tarafından. Del Toro, bir yandan çok iyi bildiği fantastik âlemleri kurarken, diğer yandan da kara filmin ışık/ gölge oyunlarını, gerilimini filme ustaca monte ediyor. Özellikle Cate Blanchett’ın Doktor Lilith olarak hikayeye dâhil olduğu bölüm tam bir ‘neo noir’ havasına bürünüyor.
Öte yandan, filmin hikayesi 2. Dünya Savaşı atmosferinde geçse de bugüne dair de çok şeyler söylüyor kanımca. Guillermo del Toro’nun bir Trump dönemi alegorisi yaptığını söylersek abartmış olmayız. Stanton’un kişiliğinde, toplumu manipüle eden bir şarlatanın düşüşü resmediliyor bir bakıma. Üstelik ilk filmde “el elden üstündür misali” bir dolandırıcı olarak resmedilen Lilith’in buradaki motivasyonu çok daha politik. O para pul hırsında olduğu için değil, bir kadın olarak görmezden gelindiği, küçük görüldüğü için kuruyor küçük oyunlarını…
Cate Blanchett’ten bahsetmiştik. Onun yanına Bradley Cooper (Stanton), Toni Collette (Zeena) ve Willem Dafoe (Clem Hoatley) gibi isimler eklenince film daha da güçleniyor. Oyunculuk açısından Molly’yi canlandıran Rooney Mara’nın çok silik kaldığını not düşelim buraya. “Kabus Sokağı” yılın dikkat çekici yapımlarından birisi olarak salonlarda izlenilmeyi bekliyor.
[1] Kitap “Kabus Sokağı” adıyla İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı bu hafta.
Bir yanıt yazın