Yazar: Şenay Aydemir

  • Kutsalda açılan bir gedik: Obi-Wan Kenobi

    “Obi-Wan Kenobi” dizisi için masa başına oturmadan önce “Star Wars” hayranlarının ne dediğine dair birkaç video izleyip, forumlarda neler tartışıldığına baktım. Kimileri beğense de serinin hayranlarının büyük kısmı diziyi yerden yere vuruyor. Kimi eleştirilerde haklılık payı olmakla birlikte bazı videolarda serinin yapımcısından dizideki iki karakterin kötü olmasına kadar niyeyse kadınları merkeze alan bir eleştiri söz konusu. Bence tam da bu yüzden “Obi-Wan Kenobi” seri içinde özel bir yer ediniyor.

    Öncelikle, Star Wars serisi bir erkek anlatısı. Kahramanları, karakterleri, iktidar için mücadele eden unsurlar hep erkek. Han Solo’dan Obi-Wan’a, Anakin’den Luke’a, Palpatine’den Yoda’ya erkeklerin inşa ettiği bir dünya üzerinden yükseldi seri. Serinin kadın kahramanları ise ancak ‘prenses’ olarak taltif edildiler ve öyle davranmaları beklendi kendilerinden. Belki de bu yüzden ve buna duyulan tepkiden dolayı, 2016 tarihli “Rogue One: Bir Star Wars Hikâyesi” filmi bir kadını kahraman mertebesine yükselttiği için büyük övgüler aldı. Ama hakkını verelim film serinin ana filmleri de dahil olmak üzere en iyilerden birisiydi.

    Tabi Star Wars evreni tıpkı uzay gibi sonsuz bir genişleme olanağına sahip. Serideki her karakter üzerine uzun uzadıya hikayeler anlatılabilir. İşte yakın zamanda çekilen ve çok övülen “The Mandalorian”, Star Wars evreninden çıkarılmış bir spin off hikaye olarak çok övgü aldı. Üstelik yapımcılar artık spin off’un spin off’unu çekmeye bile başladılar. “The Mandalorian”un yanına bir de “The Book of Boba Fett” eklendi!

    Disney +’da altı bölüm olarak yayınlanan “Obi-Wan Kenobi”ye dönersek, şansı ve şanssızlığı ana hikayeyi tamamlayan bir içeriğe sahip olması ve karakterlerin aynı oyuncular yani Ewan McGregor ve Hayden Christensen tarafından canlandırılması. Ama serinin hikaye akışının üçüncü ve dördüncü filmi arasına tanıdık karakterlerle bir hikaye inşa etmek hayli zor. Çünkü çok bilinen bir alan, karışanı, görüşeni, laf edeni de kaçınılmaz olarak çok fazla oluyor. Örneğin Mandalorian’lar Star Wars evreni içinde ağırlıklı bir yer tutmuyorlar. Dolayısıyla o alana dair bir hikayede genişleme, yeni anlatı kurma olanağı sonsuz.

    Ayrıca, hikayenin üçüncü filminin finali, zirve anlarından birisini de barındırıyor. Yani Anakin’in Darth Vader’a dönüşmesiyle bitiyor. İşte “Obi-Wan Kenobi”, bu dönüşümün ardından Anakin ve Padme’nin çocukları Luke ile Leia’nın saklandığı döneme odaklanıyor. Obi-Wan, Bail-Breha Organa çiftine Leia’yı emanet etmiş, kendisi Luke’un olduğu gezegende gizlice onu korumaktadır. İmparatorluk da özel bir birlik kurarak sağda solda Jedi avlamayı sürdürür. Bu birliğin gözü pek ve acımasız savaşçılarından birisi de Reva adlı bir kadın savaşçı. Reva, Bail ile Obi-Wan arasındaki dostluğu bildiği için Leia’yı kaçırır. Böylece Obi-Wan’ın kızı kurtarmak için yeraltından çıkacağını düşünür. Öyle de olur. Hikaye, bir yandan Leia’yı kurtarma sürecini, bir yandan Reva’nın dönüşümünü ve tabii ki Darht Vader ile Obi-Wan arasındaki kapışmayı içeriyor.

    Bu diziyi eleştiren hayranların haklı olduğu konulardan birisi, gereksiz uzunluğu. Önce film olarak tasarlanan, sonra diziye dönüştürülen yapım altı bölümü taşıyamıyor hikaye olarak. Özellikle son bölüm on beş dakikalık hikayeyi yaydıkça yayıyor. Dizinin hikayesi genişledikçe, seyircideki anlam ve mana arayışı da artıyor. Star Wars evreninin en büyük başarısı, böyle bir dünyanın var olabileceğine seyirciyi inandırması neticede. Bunu da gerçek hayatla tutarlı olmak durumunda olmayan, ama kendi evreninde tutarlı hamleler yaparak gerçekleştirdi yaratıcıları. Ama burada ışın kılıcı içinden geçtikten sonra hayatta kalmak, evrende sadece birkaç kişinin bildiği, Darth Vader’ın bile ulaşamadığı bilgiye bir anda vakıf olmak gibi acemice senaryo hataları var kabul.

    Yine de “Obi-Wan Kenobi”yi evrende özel bir yere oturtacak özellikleri de var kanımca. Genel Star Wars izleyicisi kaçınılmaz bir biçimde Obi-Wan ile Darth Vader arasındaki gerilime odaklandığı için dizinin işlevi de kaçıyor. Örneğin, hikaye sıralamasında dördüncü, film olarak ilk çekilen “Star Wars: Yeni Bir Umut”ta da Leia kaçırılır. Ama orada biraz kurban gibi inşa edilir karakteri. Burada ise henüz on yaşında olmasına rağmen güçlü ve mücadeleci bir karakter olarak kurulur. Dizi bu bakımdan final bölümlerine kadar Luke’a pek yüz vermiyor. Daha çok Obi-Wan ile Leia arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Leia’nın ilk filmlerde verilmeyen hakkı teslim edilmeye çalışılıyor belli ki.

    İkinci olarak da sıkıntılı yanlarına rağmen Reva karakteri ilgiyi hak ediyor. Star Wars fanlarının çoğu, güçlü kadın karakterlere mesafeli yaklaşıyorlar. Yazının başında bahsettiğim gibi çünkü bir erkek anlatısı bu evren. Haliyle öyle kalmasını ve ‘saflığını’ korumasını talep edenler az değil. Bence bu kutsallığı ve saflığı tehdit ettiği için bile ilgiyi hak ediyor bu dizi.

  • Korktuğunuz şeye dönebilirsiniz!

    Toplumsal kırılma anları, korku sinemasının en sevdiği ortam. En azından öyleydi. Toplumsal korkuların, endişelerin bir biçimde istismarı nihayetinde. Kimisi bu korkulara ilerici yorumlar getiriyor, kimisi ise muhafazakar bir noktadan bakıyor.

    70’li yıllar Amerikan sineması için her türde kırılmaların izlerinin yaşandığı bir dönem oldu. 68’ hareketi, kadınlar ve siyahların mücadele bayrağı açması, üstelik bir de Vietnam hezimeti toplumsal büyük kırılmalara neden olmuştu. Bu da korku sinemasının altın çağı olarak adlandırılacak dönemin kapılarını araladı. Üstelik yalnızca ABD için geçerli değildi bu durum. Dönemin öne çıkan yapıtlarından bir kısmını hatırlayayım: Şeytan, Texas Katliamı, Suspiria, Jaws, Yaratık, Nosferatu…

    İşte, bu hafta itibarıyla salonlardaki yerini alan “X”, bu korku filmlerinin parodisini yapma niyetinde, diğer yandan da gerçekten korkutmak istiyor. Yirmi yıla yakın süredir korku türünde filmler/ diziler çeken, “Ayin” (The Sacrament) ile övgüler alan, türe kafayı takmış isimlerden Ti West’in yazıp yönettiği film, 1979 yılına Jimy Carter’in başkan olduğu ‘buhranlı’ zamanlarda geçiyor. Vikipedia’da “Başkanlığı sırasında petrol krizi yaşandı. Enflasyon oranı tarihin en yüksek değerlerinden birine ulaştı. Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etti. İran’daki Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimi yıkılarak İran İslam Cumhuriyeti kuruldu. ABD’nin Tahran’daki elçiliği hükûmetten cesaret alan bir grup öğrenci tarafından işgal edildi ve elçilik çalışanları 444 günlük bir süreyle rehin alındı” diye anlatılan dönem.

    Film, bugünün Amerika’sına nazire yaparcasına muhafazakar/ liberal kapışması üzerine inşa ediyor bir yandan yapısını. Porno film çekip şöhret ve parayı yakalamak isteyen ama bir yandan da özgürlüklerinin peşinden koşan bir grup genç ile tanışıyoruz. Texas’ta bir çiftlik evine doğru minibüsleriyle yol alıyorlar. Film bu andan itibaren, korku sinemasının bütün klişelerini yerli yerine oturtarak ama alt metnini başka türlü kurarak ilerliyor.

    Kahramanlarımız tabii ki tekinsiz bir çiftlikte buluyorlar kendilerini. Çirkin ve yaşlı bir adam olan Howard karşılıyor onları. Esas kızımız Maxine, kıllanıyor durumdan. Zaten evin penceresinden de belli belirsiz başka bir yaşlı kadın silueti görüyor. Altı kişilik ekibimiz kiraladıkları kulübeye geçiyorlar ve porno filmlerini çekmeye başlıyorlar. O sırada, Maxine gerilimi tırmandıracak ilk hamleyi yapıyor ve ormanda yalnız başına dolaşmaya çıkıyor. Hem durumdan işkillenen hem de olayın üzerine giden esas kız klişesi burada çıkıyor karşımıza.

    Bir süre sonra, özgürlük ve seks düşkünü bu liberal gençler ev sahibi ve sahibesinin tehditkar bakışlarına maruz kalıyorlar ve ardından 70’ler sinemasına öykünen bir kesip biçme, öldürme döngüsü başlıyor. Önce ‘sanat sineması’ düşkünü olan gidiyor haliyle!

    Ti West, bir yandan televizyondan bir rahibin muhafazakar söylevini döndürüp dururken, diğer yandan üstlerine boca edilen bu gericiliği ‘gençlik ve güzelliğini’ kullanarak aşma hayali kuran bir grup gencin açmazını anlatmaya niyetleniyor. Burada spoiler vermeden şöyle bir tespitte bulunalım. Güzellik, gençlik ve cinselliğe özlem meselesi bir yandan farklı kuşaklar üzerinden anlatılırken, diğer yandan da Mia Goth’un canlandırdığı iki kadın karakter üzerinden birbirini tamamlayan bir süreç olarak da tanımlanıyor. “Korktuğunuz şeye dönüşürsünüz” diyor yönetmen. Bunu bir kader olarak mı, yoksa ihtimal olarak mı sunuyor siz karar verin!

    Ev sahibi ve sahibesinin öfkesinin artık geçip giden gençliğe olan özlem ile açıklayabileceğimiz gibi; bastırılmış kimi arzuların patlaması, gençlikte yaşanmamış heyecanları yaşayanlara karşı husumet olarak da okuyabiliriz pekala…

    Filmin tökezlediği yer, ciddiyetle parodi arasındaki sınırı bulanıklaştıramaması, bir oraya bir buraya savrulması. Bir dizi korku klişesinin üst üste bindirilişinin ardından girilen kesip biçme döngüsünden murat tam olarak nedir bilinmez ama olacaklar bilindiği için bir gerilim söz konusu olamıyor. Kesip biçme döngüsüne dair bir şey diyemeyeceğim çünkü türün bu versiyonuyla aram hiç iyi değil! Ama estetik olarak Tarantinovari geldi bana. “Death Proof” mesela.

    Nihayetinde türün vasatın üzerinde, sevenlerinin memnun ayrılacağı bir film olduğunu düşünüyorum “X”in. Ama izleyip karar vermek en iyisi.

  • Pek masum değil gibiler

    Eskil Vogt, son olarak “Dünyanın En Kötü İnsanı” filmiyle adından söz ettiren Joachim Trier’in çalıştığı senarist olarak duyurdu adını. İkili daha önce “Thelma”, “Sessiz Çığlık”, “Oslo, 31 Ağustos” ve “Reprice” filmlerinin senaryosunu birlikte kaleme almışlardı.

    Vogt, 2014’te tek başına yazıp yönettiği “Körlük” ile olumlu eleştiriler almış, İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale’yi kazanmıştı. İkilinin işbirliği ilerleyen yıllarda da devam etti. Ama belli ki Vogt, yönetmen olarak da rüştünü ispatlamak niyetinde.

    Geçen yıl Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış bölümünde dünya prömiyerini yapan “De uskyldige”, bu hafta itibariyle “Masumlar” adıyla Türkiye sinemalarında gösterime girdi. Açıkçası filmin, yukarıda anılan filmler içerisinde en çok “Thelma” ile akraba olduğunu düşündüm izlerken. Bu akrabalığın en önemli nedeni ise kuşkusuz “gerçek üstü” kimi özelliklerinden kaynaklanıyor. Filmin tanıtım bülteninde de ifade edildiği gibi “Yetişkinler için çocukların dehşet verici gizli dünyalarına yolculuk vaat eden” “Masumlar”, arada yolunu kaybediyor fakat.

    Küçük Ida ve engelli ablası Ana, anne-babalarıyla birlikte bir toplu konuta taşınıyorlar. Daha açılış sahnesinde Ida’nın Ana’dan pek hoşlanmadığını, ona zarar vermek istediğini anlıyoruz. Film bize, “çocukların kötücüllüğüne” dair bir hikaye anlatacağı vaadinde bulunuyor. Bir yandan yerleşme telaşı sürerken Ida, yeni arkadaşlar ediniyor kendisine. Bunlardan birisi bazı özel güçleri olduğunu yeni yeni keşfetmeye başlayan Ben, diğeri ise başkalarıyla telepati yoluyla iletişim kurabilen (özellikle Ana ile) Aisha. Ida ile Ben, Aisha ile Ana arasında kurulan ilişki bir yandan çocukluğun keşfetme, keşfederken zarar verme süreçlerini gözler önüne seriyor, diğer yandan da güçlenen ve güçlendikçe yıkıcı olmaya başlayan karakterlerin dönüşümünü anlatıyor.

    Film, büyüklerin olmadığı, bakmadığı alanlara götürüyor seyirciyi. Kimi zaman kuytu köşelerde hayvanlara eziyet edilen, kimi zaman kalabalıklar içinde karşılıklı meydan okunan bir güç gösterisine dönüşüyor yapım bir noktada. Ben’in güçlenmesi ve dinmeyen öfkesiyle etrafa verdiği zararı, Aisha’dan aldığı destekle düzelme emareleri gösteren Ana dengelemeye başlıyor. Ida ise ‘kötücül’ olarak başladığı bu yolculukta dönüşmeye başlıyor.

    Eskil Vogt, iyi bildiği tekinsiz ortamlar yaratma işinin altından ustaca kalkıyor açıkçası. Bir yandan mekanı, yani toplu konutların sunduğu görsel olanakları iyi kullanıyor, diğer yandan çocukları bu yapının içine doğru yerleştiriyor. Çocukların kendi dünyaları ile yetişkinlerin dünyalarını doğru anlarda birleştirip ayırıyor. Filmin görsel dilinin yeterince tatmin ettiğini söyleyebiliriz bu bakımdan. Ama beni doğrusu tam olarak tatmin etmeyen şey meseleyi ele alış biçimi.

    Çocuk kötücüllüğü, hem edebiyatın hem de sinemanın sevdiği konulardan. “Sineklerin Tanrısı”ndan “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”a oradan birçok örneğini izlediğimiz “akran zorbalığı filmleri”ne uzanan geniş bir liste yapmak mümkün. Yeri gelmişken Eskil Vogt’un filmin ismini koyarken bilinçli bir gönderme yapıp yapmadığından emin değilim ama 1961 tarihli “The Innocents” (Masumlar) filmini de analım. Jack Clayton’ın Henry James’ın romanından çektiği film, bir malikaneye bakıcı olarak giden kadına yönelik çocuk acımasızlığına dair başyapıttır.

    Vogt’un filminin, Ben’in öfkesi büyüklere yönelmeye başladığında bu başyapıta saygı duruşunda bulunduğu anlar da yok değil hani ama asıl olarak çocuğun çocuğa ettiği üzerine “Masumlar”. Tam da bu noktada filmin iyi ve kötüyü verili, doğuştan, tanrıdan gelen bir şey olarak kabul ettiğini not düşelim. Bu idealist bakış Ben’in kötülüğüne hiçbir açıklama yapma ihtiyacı hissetmediği gibi, bedensel sorunları olan Aisha ve engelli Ana’ya da benzer bir masumiyet atfediyor ve onları iyi olarak kodluyor. Hikayenin tek ‘normal’ çocuğu olan Ida ise iki arada bir derede kalıyor film boyunca.

    Filmin zayıf karnı da burası. Yani bu çocuklar arasındaki rekabetin, birbirlerine ve çevrelerine yapıp ettiklerinin ayakları bir türlü yere basmıyor. Hiçbir bağlama oturamıyor bir türlü. Kendinden menkul bir kötülükle, masumiyetten kaynaklı bir iyilik arasında havada asılı duran bir mücadeleye dönüşüyor bir süre sonra yapım. Eskil Vogt’un en güçlü olduğu yerden, yani senaryodan açık vermesi ise terzinin kendi söküğünü dikememesi ile ilgili olmalı herhalde!

  • Zorlama şeyler!

    “Stranger Things”, Netflix’in küresel bir güç olmasında öne çıkan yapımlardan birisi. Şirket 2016 yılında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 130 ülkede faaliyete geçti. Aynı yıl 126 orijinal dizi veya film yayınlayarak da rakiplerine açık ara fark attı. İşte 2016’da Netflix’i tüm dünyada gündem haline getiren ve abone sayılarına doğrudan etki eden bir yapımdı “Stranger Things”.

    Dizi, 80’li yılların popüler kültür ürünlerini ustaca kullanarak bir grup çocuğun büyüme hikayesini anlatıyordu asıl olarak. Çocukluktan ergenliğe geçişin endişeleriyle dönemin Amerikan toplumunun ortak korkularını harmanlayan, ‘bilinmeze’ doğru giden insan hayatıyla, bilinmezden gelecek tehdidin ustaca birleştirildiği, dönemin şarkı, kıyafet ve tavırlarının bugünün seyircisiyle bağ kurmasının olanaklarının yaratıldığı eğlenceli bir yapım olarak tüm dünyada büyük beğeni topladı. Yalnızca dönemin popüler kültürüne değil, korku temalarına da oldukça hakimdi yaratıcıları. Nükleer tehdit, komünizm paranoyası vb. hepsi yerli yerine yerleştiriliyor ve çarpıcı bir dönem parodisi çıkarılıyordu ortaya.

    Ancak dizinin üçüncü sezonu ‘Soğuk Savaş’ı bir fon olarak kullanmaktan ‘Yeni Soğuk Savaş’ın fonu olmaya geçiş gibiydi adeta. Her şeyi parodileştirmeyi başaran yaratıcılar Ross ve Matt Duffer kardeşler mevzu komünistlere geldiğinde 70 yıllık ezberi bir kenara bırakmayı denememişlerdi bile. O dönem üçüncü sezon için kaleme aldığımız yazıyı şöyle sonlandırmışız: “Bu anlatı Amerikan sinemasının kutsal kitabında yer alan bir ayettir. Bunu meşrebinize, yeteneğinize, dünya görüşünüze göre yorumlayabilirsiniz ama belli ki değiştiremezsiniz!”[1]

    Bu hafta itibariyle iki parti halinde yayınlanacak final sezonunun yedi bölümü izleyiciyle buluştu. Önceki sezonda yer alan klişelerin dozu azaltılmış, bambaşka bir düşmana dikkat çekiliyor bu kez. Tabii önceki sezonla bağlantılı olduğu için hikayenin bir ayağını da Sovyetler Birliği oluşturuyor. Ama tabii ki karakterler olarak değil, kötü karikatürler olarak varlar. Ve tabii ki, yine ancak Amerikalıyla temasa geçen ve onunla dost olan Rus gerçek bir karaktere dönüşebiliyor. Kötü adamlara gelince, Amerika’da da onlardan biraz var. Final sezonunda öldüğünü sandığımız Jim Hopper ölmemiş ve karşı tarafa yani Sovyet topraklarına ‘zıplamış’ meğerse. Haliyle bir hapishanede kurtulma planları yapıyor.

    Joyce’un yanına Evelen ve Will’yi alarak Hawkins kasabasını terk etmesinin üzerinden bir yıl geçmiştir. Herkesin hayatı sakin görünmektedir. Amerika’dakiler özellikle de Joyce ve Eleven, Hopper’ın yasını tutmaktadır. Çocuklar okulda ergen zorbalığına maruz kalmaktadır vs vs. Tipik Amerikan kasabası olayları yaşanıp giderken, okuldaki genç bir kadının garip bir biçimde ölmesiyle başlayan süreçte yeni bir kapı aralıyor. Ardından başka cinayetler gelince eski ekip yeniden bir araya geliyor. Çünkü tuhaf bir şeyler olmaktadır ve belli ki tehlike tam olarak geçmiş değildir. Bu arada Eleven güçlerini kaybetmiştir. Ancak yaşanan gelişmeler onu yeniden hedefe koyunca güçlerini geri almak için önüne fırsat çıkar.

    İzlemeyenler için daha fazla detaylandırmayalım ve 1 Temmuz’da yayınlanacak final bölümleri öncesindeki genel duruma dair iki kelam edelim. İlk ve bu sezona dair söylenebilecek en önemli şey: Hikaye nerede? Yedi bölüm boyunca olan şeyler yukarıdaki paragrafta anlattıklarımdan daha fazla değil aslında. Her biri birer saatten uzun olan bölümler düşünüldüğünde, bu kadar az malzemeyi seyirciyi sıkmadan izletmek için ortaya konulan zanaata şapka çıkarmak gerekir. Duffer Kardeşler, özet olarak önceki sezonu tekrar eden bir hikaye kuruyorlar aslında. Yani bir öte dünya durumu var. Bitmemiş demek ki tehdit. Haliyle yeni bir tehdit inşa edilecek. Onun dışında gençler arasındaki sürtüşmeler, Hopper’ı kurtarma planları ve Eleven’ın özüne dönüşü olarak tanımlayabileceğimiz bir hikayeyi doldurmayı başaran kalemleri takdir etmeden geçmeyelim.

    Ama öte yandan da, meseleyi bu kadar uzatmanın, serinin sevenlerini istismar etmenin ne gereği var sorusu da geliyor akıllara. Belli ki, elimizdeki 7 bölümde bile rahatlıkla bitirilebilirmiş bu dizi.

    Son olarak Eleven’ın olduğu bölümlerin sıkça “Jeson Boure” serisini çağrıştırdığını, “kimim ve nerelerden geldim” sorularına yanıt aranırken, hikayenin başka bir alana da kapı açıldığını ekleyelim. En nihayetinde görülen o ki, birçoklarında olduğu gibi olaylar gelişecek, aradan zaman geçecek ve bu hikaye de başladığı yerde bitecek. Krakterlerimiz bu yolculukta bambaşka insanlar olacaklar. Ama işte gereğinden fazla uzatılmış, tekrar edilmiş bir biçimde…

    [1] https://altyazi.net/yazilar/elestiriler/stranger-things-3-sezon-duvarin-altinda-kalmak/

  • Ankara’da cadılar bayramı!

    Her yıl kadın sinemacıların, onların ürettikleri filmlerin buluşma noktası olan Uçan Süpürge Film Festivali 25. kez sinemaseverlerle buluştu.

    25 yıldır sinemanın kadın halini her bahar Ankara’da yaşatan festival 5 Haziran’a kadar devam edecek. Büyülü Fener Kızılay Sineması ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki gösterimlerde dünyanın dört bir yanından 60’ı aşkın filmi 10 gün boyunca izleyiciyle buluşacak.

    Festivalin Perşembe akşam gerçekleştirilen açılışında Şerif Sezer’e onur ödülü takdim edildi. Ayrıca Anna Maria Aslanoğlu, Ayşenil Şamlıoğlu, Neşe Yulaç’a Bilge Olgaç Başarı ödülü takdim edildi. Bu yılın genç cadısı ise son dönemin başarılı oyuncularından Nazlı Bulum oldu.

    Uçan Süpürge’nin gösterim programı oldukça zengin. Bu yıl festivalin program direktörlüğü görevini devralan sinema yazarı ve aynı zamanda kadim dostum Nil Kural, ilk yılında etkileyici bir seçki sunuyor sinemaseverlere. Siz bu yazıyı okurken gösterimler üçüncü gününe girmiş olacak ama Ankaralı sinemaseverlere gösterimler bir hafta boyunca daha devam edecek. Bu vesile ile önümüzdeki günlerde seyirciyle buluşacak birkaç filmi tavsiye etmek, onlar hakkında iki satır bir şeyler karalamak istiyorum.

    Gerda

    Bugün ve yarın (29-30 Mayıs) Büyülü Fener sinemasında gösterilecek “Gerda” bu filmlerden ilki. Oyuncu Anastasiya Krasovskaya’nın geçen yıl Locarno Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülü kazandığı filmin yönetmeni Natalya Kudryashova. İsmini “Karlar Kraliçesi” masalının kahramanından alan film, genç bir kadının ayakta kalma mücadelesi üzerinden sert bir Rusya resmi çiziyor. Yine aynı tarihlerde izleyebileceğiniz “Sonne” ise bu yıl Berlin’de en iyi ilk film ödülünü kazandı. Körfez Savaşı sırasında ailesiyle Irak’tan Avusturya’ya göç eden yönetmen Kurdwin Ayub, “Sonne”de kimlik ve aidiyetle ilgili güncel soruları sosyal medya kültürüyle birlikte mercek altına alıyor.

    Claire Simon’ın yönettiği “Duras Hakkında Her Şey”, 31 Mayıs ve 5 Haziran tarihlerinde buluşacak seyirciyle. Kendisinden 30 yaş büyük tanınmış yazarla tutkulu bir ilişkisi olan bir adam, artık devam edemeyeceğini anladığında içini bir gazeteciye döker. Bu genç adam Yann Andréa, ilişkisi olduğu kişi Marguerite Duras, iç dökmeyi dinleyen ise gazeteci Michèle Manceaux’dur. Film Manceaux ile Andréa arasında 1982 yılında gerçekleşen bir röportajın kayıtlarından uyarlandı.

    Cennet Gibi 

    1 ve 5 Haziran’da seyirciyle buluşacak “Cennet Gibi”nin yönetmeni ise Tea Lindeburg. San Sebastian Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülü kazanan yapım 14 yaşındaki Lise’in annesinin doğum sancılarının başladığı sabaha çocuk olarak uyanıp, akşam olduğunda artık bir yetişkin olmasının beklenişi karşısındaki karmaşasını anlatıyor. Lindeburg, bu mecburi dönüşümü gösterirken gelenek, dogma ve kadınların bastırılmasının köklü tarihine karşı güçlü bir his yaratmayı başarıyor.

    Bir başka en iyi yönetmen ödüllü film ise Milica Tomovic imzalı “Keltler”. Saraybosna Film Festivali’nden ödül kazanan yapım, 2-3 Haziran tarihlerinde buluşacak seyirciyle. “Keltler”, 1993 yılında Yugoslavya’nın parçalanmasının arifesinde geçiyor. Marijana, kızının sekizinci doğum günü için evinde bir parti verir. Aile ve dostlar davetlidir. Bir süre sonra onları orada bırakarak gecenin kollarına atar kendini kahramanımız. O kendi yolunu ararken, evdeki parti de dağılmaktadır, tıpkı Yugoslavya gibi. Bir aile üzerinden savaş arifesinde Yugoslavya’nın röntgenini çeken ustaca çekilmiş bir ilk film “Keltler”.

    Son olarak ise Arjantin’den “Yeni Kız” filmine dair iki satır edelim. Filmin kahramanı Jimena, Arjantin’in güney ucunda yer alan Tierra del Fuego adasındaki Río Grande’ye üvey kardeşi Mariano’nun yanına gider. Bu sanayi bölgesinde daha iyi bir hayat kurma umudunu taşımaktadır. Yönetmen Micaela Gonzalo, “Yeni Kız”da Ken Loach ve Dardenne kardeşler filmlerinin gerçekçi politik duruşuna yakın bir işçilik çıkarıyor. Filmi 30 Mayıs ve 3 Haziran’da izleyebilirsiniz.

    Yazıda bahsettiğim bütün filmler Büyülü Fener Kızılay sinemasında gösterilecek. Festivalle ilgili detaylı bilgi ve bilet satın almak için kadinlarinmirasi.com adresini ziyaret edebilirsiniz. Bu vesile ile Uçan Süpürge Film Festivali’ne uzun bir ömür dileyerek bitireyim bu hafta…

  • Vasatlıklar içinde…

    Bu hafta sinema salonlarına uğrayan sekiz film arasından yazacak düzgün yapım bulmak zor. Zaten kötü olduğunu düşündükleri ya da eleştirmenlerin dedikleri umurlarında olmadığı için haylidir filmlerin çoğuna basın gösterimi de yapılmıyor. Ama öte yandan hem vizyon salonlarında hem de dijital platformlarda durmadan yeni içeriklerle karşılaşıyoruz. Haliyle bu içeriklere dair birkaç kelam etme ihtiyacı da hasıl oluyor. Ama bazen gerçekten de bir şeyler söylemek zorunda kaldığımız için söylüyoruz gibi hissetmemek elde değil.

    Bu hafta da yazacak bir şeyler bulma umuduyla dijital platformlar arasında bir gezintiye çıktım. Bir süre dolaştıktan sonra pandemi talihsizliğine uğrayan yapımlardan birisine denk geldim. 2020 tarihli “The Hunt” (Av), 13 Mart 2020’de ABD’de vizyona girmiş ama pandemiden dolayı pek görünür olamamıştı. Netflix bu filmi iki yıl sonra seyircinin dikkatine sunuyor. “Arınma Gecesi” serisini andıran bir teması var “Av”ın, ama kendisini ayrıştırmayı başarıyor. Amerikan kamuoyu, bir gurup zenginin yoksulları kaçırıp bir malikanenin arazisine bıraktığına ve sonra da avladığına inanmaktadır. Bu bilginin ardından kendimizi bir uçağın içinde buluruz ve böyle bir fantezinin gerçek olduğunu anlarız.

    Bir gurup ‘liberal’ (vurgu filmin yaratıcılarına ait) zengin, bazı insanları ülkenin dört bir yanından toplamış av sahasına götürüyordur. Ardından karakterlerimizi bir arazinin ortasında görürüz ki bu da bize fazlasıyla “Açlık Oyunları”nın açılış sahnesini çağrıştırıyor. Ellerine birer silah verilen karakterlerin çoğu kendilerini koruma fırsatı bulamadan öldürülüyor. Biri hariç. Tehdidin ciddiyetini anlayan Crystal adlı eski bir asker bir biçimde hayatta kalmayı ve avcıları av haline getirmeyi başarıyor. Tabii asıl olarak bu organizasyonun sahibi Athena’dan intikam almayı da kafasına koyuyor. Yukarıda andığım filmler dışında George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” romanına da hayli göndermelerde bulunan filmin aksiyon yönünden bir sıkıntısı yok.

    Ama Damon Lindelof ve Nick Cuse ikilisinin yazıp Craig Zobel’in yönettiği filmin politik metninin hayli sıkıntılı olduğunu düşünmek için çokça neden var. Filmin yaratıcıları yeni nesil züppe zenginlerin şımarıklığını, bütün dünyayı kendilerinin sanan tavırlarını referans alıyorlar ama “politik doğruculuğu” mahkum etmek adına politik doğruları da merkeze koyuyorlar sanki. Örneğin benzincideki bembeyaz katillerin siyah kelimesine karşı hassasiyetleriyle kafa bulunuyor. Kimlerin kaçırılacağına dair muhabbette siyah birisinin olmasına dair söylencelerin böyle yorumlanması hayli olası. Sanki politik doğruculuğu bu sınıfın bir hassasiyetiymiş gibi gösteriyor yapım. Alttan alta “züppe işi” mi demeye getiriyor.

    Öte yandan, mağdurların bembeyaz insanlar olması ve tabii ki esas kahramanımızın sarışın, Afganistan gazisi bir kadından seçilmesi de cabası. Bütün bunlar bir ironiyse hayli kötü. Değilse daha da kötü. Ama filmin Türkiye listesinde bir numaraya yükseldiğini de belirtelim.

    Bu hafta Netflix’e düşen bir başka yapıma dair de birkaç kelam etmeden geçmeyelim. Çünkü yazacak malzeme ararken yolumuz ona da düştü. “Toscana”, Netflix’in artık ana akım bir televizyon kanalına dönüştüğünün kanıtlarından birisi olarak düşünülebilir. Çünkü neresinden baksanız bir televizyon filminden hallice duruyor. Hem konusu itibarıyla hem görsel tercihleriyle hem de oyunculuklarıyla.

    İkinci uzun metraj filmini çeken Mehdi Avaz, platformun turizm temasıyla hayli uyumlu bir yapıma imza atıyor. Adından da anlaşılacağı gibi İtalya’nın yeme, içme ve turizm merkezlerinden Toscana’da geçiyor filmin büyük kısmı. Michelin yıldızlı şefimiz Theo tahmin edileceği üzere kendine ve mesleğine yabancılaşmıştır. Artık yemeklere de duygusuzca yaklaşan, elemanlarına sert davranan bir iş insanına dönüşmüştür. Bir gün yıllardır görmediği babasının öldüğünü ve ona Toscana’da eski bir şato ile arazi bıraktığını öğrenir. Mirasını satmak için buraya giden ve Sophia ile tanışan Theo tabi ki Akdeniz’in sıcaklığına karşı koyamaz ve yeniden insan olduğunu hatırlar.

    Film baba problemi, mesleki yabancılaşma, sevgisizlik gibi genel geçer temalar ekseninde dolaşması yetmiyormuş gibi gerçekten “yemeklerin içine sevgiyi de katmamız” gerektiğini salık veriyor. Ama klişe seven seyirci sayısını küçümsememek lazım. Dolayısıyla bol klişeye ihtiyacınız olduğu bir anda izleyebilirsiniz. Toscana manzaraları da cabası.

  • Erşan Kuneri: Zaman ve mekan!

    Cem Yılmaz’ın Netflix için çektiği dizisi “Erşan Kuneri”nin yedinci bölümünün sonlarında, Erşan ile Feride’nin sohbet ettiği bir sahne var. Seks filmlerinin unutulmaz yıldızı olmaktan kurtulup ciddiye alınan bir sinemacı olmaya karar veren Erşan Kuneri’nin üst üste batan filmlerin ardından bir iç dökme sahnesi aynı zamanda. İlginçtir bu sahneyi izlerken, Cem Yılmaz’ın bilinçaltının konuştuğunu düşündüm.

    Feride’nin yirmi kişiye tiyatro oyunu sahnelemesi muhabbetinin ardından, “Ben de yirmi kişiye oynasam neler yapardım. Kulaklarına fısıldardım valla. Bizi dövdü mü, yüzbinler milyonlar dövüyor Feride.” Cem Yılmaz’ın sinema ile kurduğu ilişkiyi tanımlayan şey burada yatıyor kanımca, milyonların ilgisine olan açlık ve onlardan duyulan korku! Belki de bu yüzden, bu durum aynı zamanda Cem Yılmaz’ın en büyük dilemması. Bir yandan sineması eleştirmenler, festivaller tarafından ciddiye alınsın, bağırlara basılsın istiyor, diğer taraftan gişe rekorları kırmak. Hem kulaklara fısıldamak hem de dayak yememek istiyor. Haliyle bu arada kalmışlık bir yandan İstanbul Film Festivali’nde en iyi ilk film ödülünün sponsoru olma, diğer yandan ‘çakma Emek’ sinemasında gala yapma gibi iki uç arasında gidip gelmesine neden oluyor.

    Netflix’i hem eleştirmenleri aynı anda mutlu etmek nadiren olur! Hem memleket meselelerine yakın görünüp hem Kültür Bakanı’nın kapısında yalnızca sizin gibi sektörün büyük oyuncularının işine gelecek düzenlemeler talep edemezsiniz. Biri geri teper. En nihayetinde 20 kişinin kulağına “Emek sineması harcanamaz” diye fısıldayabilirsiniz ama ‘milyonların’ sizi unutmasından korktuğunuzda kendinizi bir anda ‘çakma Emek’te bulursunuz.

    Diziye gelirsek. “Erşan Kuneri”, Cem Yılmaz’ın daha önce birçok filminde yaptığı gibi bir tür sinemaya ‘saygı duruşu’ olarak da okunabilir. Ancak burada “G.O.R.A”, “A.R.O.G” ve “Arif V 2016” ‘üçlemesi ya da “Pek Yakında” da olduğu gibi ‘ana akım’ Yeşilçam sinemasından çok ötekilere, dışlananlara dair bir anlatı söz konusu. Bu yapımlardan farklı bir yaklaşım da var burada. Örneğin “Pek Yakında”, Yeşilçam’ın karakterlerine, insanlarına özlemi ifade ediyordu daha çok. “Arif V 2016” ise dönemin popüler kültür atmosferine, oradaki karakterlere ağırlık veriyordu. Burada 80’lı yıllardaki dönüşüm dizinin ana aksını oluşturuyor. Örneğin 1981’de cezaevinden çıkıyor Erşan. Niye içerdeymiş ki? Bunu öğrenemiyoruz ama biz eskiler, muhtemelen seks filmleri çektiği için darbe iktidarı tarafından içeri atılmıştır diye düşünüyoruz. Ama dönemin koşullarını bilmeyenlere malum olamıyor bu bilgi.

    Haliyle, kariyerini değiştirmek ve ciddiye alınmak istenen bir yönetmen olmaya karar veriyor Erşan Kuneri. Eski ekibi topluyor, yeni isimler ekliyor ve dönemin ruhunu yansıtacak filmler çekiyor. Tarihi “Kuru Murad”, korku “Ebenin Avı”, toplumcu gerçekçi “Kooperatif Kemal”, polisiye “Kötü Mal”, fantastik “Faqbadi”, süper kahraman “Erman” gibi filmler çekip türler arasında gezindikten ve bütün bunların batmasının ardından dönemin ruhuna uygun bir şekilde arabesk “Doyamadım” ile final yapıyor. Kendi adıma en beğendiğim bölümün “Erman” olduğunu, diğerlerinin vasatı aşamadığını belirteyim. Ama kanımca Cem Yılmaz’ın sinema nostaljisinden kaynaklanıyor artık bu vasatlık. Detaylara inmeden konuya değineyim. Sanırım Cem Yılmaz’ın en küfürlü işi olabilir. Küfür komedinin olmazsa olmaz araçlarından ama bana çok yerli yersiz kullanılmış hatta abartılmış gibi geldi. “Abi adamlar seks filmi emekçileri böyle konuşurlar” diyecek olanlara cevap “Netflix’te çekilmiş en namuslu yerli içerik bu olabilir”. Yani mevzunun seksle ilgili olmadığı kesin!

    Dönelim konumuza. Cem Yılmaz, Yeşilçam’a ve şöhretlerine birer hayal kahramanı olarak bakıyor. Onları popüler kültür ikonları olarak ele alsa da var oldukları bağlamdan kopartarak bir tür laboratuvar ortamında yeniden yaratıyor. Bu da çekildikleri dönemde değil, ama özellikle 90’lı yıllardan sonraki izlenme deneyimleriyle birer parodiye dönen bu filmlerin/ karakterlerin yeniden üretilmesi anlamına geliyor. Sıkıntı burada baş gösteriyor. Zaten parodi haline gelmiş bir meselenin parodisi nasıl yapılır? Cem Yılmaz’ın buna çözümü filmlerine aldığı karakterlerin zamanı yerine, kendi zamanına sadık kalmak oldu. Haliyle Yeşilçam’ın popüler figürlerinin başka zamanlarla ve durumlarla girdiği ilişki anlatıların komik yönünü de oluşturuyordu. Zamansızlık, Cem Yılmaz’ın sihirli formülüydü. Filmlerinin niteliğinden bağımsız zamansız olmaları (zamanla oynayabilme olanağı ya da) Yılmaz’ın eline güçlendiriyordu.

    Oysa “Erşan Kuneri”, daha açılış sahnesinde “1981” diye zamanını ele veriyor. Sonra dünya kupası, atari, video, blue box, arabesk filmler vb. gibi temalarla bu zamanın ayrıntılarına giriyor. Bu somut göstergeler, daha önceki filmlerden ödünç alınmış gibi duran renkli laboratuvar ortamına konulunca ahenk bozuyor. Önceki filmlerinde bütün dış etkilerden arındırıp renkli bir evrene, bir grup iyi oyuncunun arasına sıkıştırdığı dünya dışarıdan ışık alıyor. Laboratuvar ortamının şöyle bir etkisi vardı çünkü. Etkili bir biçimde kurulduğunda, geçtiği dönemin gerçekliğinden kaçmak, Yeşilçam’ın asıl yüzünü göstermekten imtina etmek gibi sıkıntıları bir yana bırakma olanağı sağlıyordu. En nihayetinde ‘kaçış sinemasını’ anlatan birer ‘kaçış filmi’ydi onlar.

    Ama burada dönemi işin içine sokunca, ister istemez bu sorulardan kaçmak zorlaşıyor. Bütün sinema sektörü Erşan’dan mı ibaret? Memlekette neler olmakta? Karakterlerin izlediği maç hangi takımlar arasındaydı? Kaç kaç bitti? Darbe memleketin üzerinden geçerken bu arkadaşların gündemine neden hiç girmiyor?

    Bütün bu soruları anlamsız kılacak tek şey, gerçekten seyirciye düşünme fırsatı vermeyecek bir komedi sağanağı olabilirdi. Ama yer yer gülümsetse de bu bir Cem Yılmaz gösterisi değil. Amacı da durmadan kahkaha attırmak değil. Bütün bu analitik tespitleri bir yana bırakarak şöyle söylersek derdimizi daha iyi anlatmış oluruz: “Erşan Kuneri”, karakterlerinin, onların yapmak istedikleri filmlerin, yaşadıkları dünyanın, içinde bulundukları ruh halinin leşliği karşısında fazlasıyla steril ve ışıl ışıl bir dünya sunuyor bizlere.

    Mekanların ve kıyafetlerin ışıl ışıllığı göz alıcı olsa da etkisi ‘çakma Emek’ kadar olabiliyor ancak. Kimseye akıl vermek haddimize değil ama belki bir beklenti olarak dile getirebiliriz: Cem Yılmaz, geçmiş zaman parodilerinin parodilerini yapmaya bir süre ara verip, şimdiki zamanın komedisinin peşine koşsa keşke.

  • Marvel evrenine Sam Raimi dokunuşu

    Marvel filmleri bir ‘evren’e dönüşmezden önce, daha yolun başındayken kapıları açan isimlerden biri Sam Raimi olmuştu. Korku sinemasıyla adını duyuran bu özel yönetmen 2002-2007 yılları arasında çektiği ilk “Örümcek Adam” üçlemesiyle hem çizgi roman uyarlamalarına yepyeni bir soluk getirmiş hem de bugün sinemanın en büyük ekonomisi haline gelen “Marvel evreni”nin temellerine sağlam bir kolon eklemişti.

    Aradan geçen zamanda kamera arkasına daha az oturup, yapımcı olarak daha fazla katkı sundu sinemaya Raimi. Ama yolu Marvel ile kesişmeden edemezdi tabii ki. “Yenilmezler”in finali ile son bulan birbirinin içine geçmiş hikayelerle bezeli ilk Marvel serisinin ardından yeni bir dünya “çoklu evren” çılgınlığı ile inşa edilecek belli ki. Geçen yılın son demlerinde izlediğimiz “Örümcek-Adam: Eve Dönüş Yok” ile bu evrene yeni kapılar açılmıştı. Bu hafta sinemalara konuk olan “Doktor Strange: Çoklu Evren Çılgınlığında” (Doctor Strange in the Multiverse of Madness) filmiyle ise adından da anlaşılacağı üzere tam bir çılgınlığa dönüşüyor.

    Filme geçmeden önce bu parlak buluşun hakkını verelim. Uzun bir döneme yayılan ve hemen her karakterin hikayesinin sonuna gelinen bir durum söz konusuydu. Marvel’in yaratıcıları, bu karakterlere başka evrenlerde başka hayatlar inşa ederek yeni ve büyüdükçe büyüme ihtimali olan bir kapı da aralamış oldular böylece. Her ne kadar önümüzdeki bir Doktor Strange filmi olsa da, asıl odak büyük güçlere sahip olan Wanda Maximoff/ Scarlet Witch gibi görünüyor. Benim izleme fırsatı bulamadığım ama bulanlara sorup öğrendiğim kadarıyla, artık her şeyin her şeye bağlanabildiği bu evrende bu filmin hikayesi de Wanda’nın Scarlet Witch’e dönüştüğü süreci anlatan Wanda Vision dizisine bağlanıyormuş.

    “Yenilmezler”in sonunda Vision’u öldürmek zorunda kalan ve bunu vicdanıyla yaşayan Wanda bir başka evrende ‘mutlu ve çocuklu’dur! Ancak o evrene seyahat edecek olanaklardan yoksundur. Derken America Chavez adlı genç bir kadın çıkar ortaya. Evrenler arasında sorunsuzca seyahat edebilen bu kadının yeteneği Wanda’nın iştahını kabartır, “Karanlık Kitap”ın etkisine giren süper kahramanımız Chavez’in peşine düşer. Onu koruma görevi de Doktor Strange’e düşecektir. Bundan sonrası kaçıp kovalamacanın birbiri ardına geldiği, kentlerin yerle bir edildiği, evrenlerin birbirinin içine girdiği gürültülü bir bilgisayar oyunu gibi. Ama hakkını yemeyelim Sam Raimi, bu görsel obezliği izlenilir ve eğlenceli kılmayı başarıyor.

    Öncelikle çok iyi bildiği korku türünün mekânsal düzenlemelerini ödünç alıyor birçok yerde. Bu uyum, önceki Marvel filmlerinden estetik olarak farklı bir boyuta taşıyor filmi. İkinci olarak kendi filmleri de dahil olmak üzere birçok gönderme yapıyor bilenler için. Ayrıca Marvel evreni filmlerinin sınırlarını zorlayan ‘şiddet’ görüntülerine yer veriyor. Marvel filmlerinde şiddet, tıpkı çizgi romanlarda olduğu gibi ‘karikatür’ düzeyindedir. Görürüz ama dehşete kapılmayız. Plastik bir şiddet döngüsü yaşanır. Eğer filmin kahramanlarından birisi değilse ve dramatik bir an yaşatılmak istenmiyorsa ölüm anları net gösterilmez. Oysa Sam Raimi, insanların yanışından, bedenlerinin bir bölümünü kaybedişlerine kadar kontrollü bir şiddet göstermeyi tercih ediyor. Benzer şekilde Süper Kahraman’ların üzerine asla kan sıçramaz. Ama bu filmde hem Strange’in hem de Wanda’nın eli kana bulanıyor açıkçası.

    Bu tercihler, Christopher Nolan’ın 2010 tarihli “Başlangıç” (Inception) filmine nazire yaparcasına katman katman açılan evrenler arasındaki fantastik boyuta karşı gerçekçi bir zemin oluşturuyor ve denge sağlıyor kanımca. Hal böyle olunca serinin en orijinal işlerinden birisi çıkıyor ortaya. Serinin önceki işlerinde standartlaşmış endüstriyel görsel tercihlerin dışında, ana akım bir filme bir yönetmenin vurabileceği kadar damgasını vurmuş Sam Raimi. Sevenlerini fazlasıyla mutlu edecektir diye düşünüyorum.

  • ‘Kuzeyli’: Hangi zamanın gerçeği!

    Henüz kırkına basmamış Robert Eggers, yakın geleceğin gözde yönetmeni olacak belli ki ABD’’de… “The Witch” (The VVitch: A New-England Folktale, 2015) ve “The Lighthouse” (2019) filmleriyle büyük bir çıkış yakalayan genç yönetmen, bu kez ilk ikisinin mütevazılığından uzak, pahalı, görkemli bir epikle çıktı karşımıza.

    “Kuzeyli” (The Northman), ilhamını William Shakespeare’den ve en çok Hamlet’ten alan, ama modern zaman yapımlarıyla da temas eden (Gladyatör, Yeşil Şövalye ve tabii ki Barbar Conan) bir film. Hikaye yapısı Shakespeare eserleriyle fazlasıyla bağlı olsa asıl olarak “Hamlet”e de ilham kaynağı olan İskandinav efsanesi “Amleth”in izini takıp ediyor yapım.

    Filme dair birkaç kelam etmeden önce bir kez daha “Batılı eleştirmenlerin” yere göğe koyamadığı, bizim ise izledikten sonra “bu kadar abartacak ne var ki şimdi bunda” diye düşünmeden edemediğimiz filmler listesindeki yerini aldı “Kuzeyli”. Yılda birkaç kez böyle olur. Oralarda büyük övgüler alanı biz beğenmeyiz, onların tu kaka ilan ettiklerini baş tacı yaparız!

    “Kuzeyli”, yönetmenin önceki iki filmini tematik ve görsel atmosferine uyumlu bir yapım ilk bakışta. Kadim inanışların, pagan ritüellerin, tekinsiz mekanların, rehberlik eden hayvanların, ağacın, çamurun, denizin, yağmurun ve güneşin birbirinin içine geçtiği bir anlatı söz konusu burada da. Ama bu kez, öncekilere göre daha az karmaşık, daha az katmanlı bir film var karşımızda. Hikaye basit. Küçük bir Viking prensi olan Amleth’in babası gözlerinin önünde öldürülüp, annesi kaçırılınca bir yemin ediyor. Babasını öldüren amcasından intikam almak, annesini kurtarmak ve tahtına oturmak. Yukarıdaki bütün ‘paganist’ görsel atmosferin içinde temel olarak bu düz hikaye akıp gidiyor.

    Babasının katledildiği gün ülkeden kaçan Amleth, Rus ülkesinde barbarlık yaparak geliştiriyor savaşçı maharetlerini. Barbarlığı gaddarlık anlamında değil, bir kültür olarak kullanıyorum burada. Savaşma biçimlerinden, savaş sonrası ayinlerine kadar gerçekçi bir yaklaşım söz konusu. Ama bir biçimde intikamını alma fırsatı bulunca başka bir maceraya atılıyor, Olga ile tanışıyor. Bu tanışıklığın, kahramanın yolculuğunda bir kırılma yaratacağı beklentisi de boşa çıkıyor açıkçası. Birazcık yumuşuyor o kadar.

    Robert Eggers’in kadim inanışları, hayvanları ve doğayı kullanma biçimine (emarelerini The Witch’te gördüğümüz) insan bedenini de ekliyor. Alexander Skarsgård’ın belli ki bu film için şişirdiği kasları ve devasa bedeni filmin asli unsurlarından. Oyuncu bu bedeni eğip bükmeyi, karakterinin ruh haline göre ezik, ruh haline göre gaddar göstermeyi ustalıkla başarıyor.

    “Kuzeyli”, bir film olarak çok öngörülebilir hikayesine rağmen kendisini izlenilebilir kılan bir yapım. En nihayetinde nasıl sona ereceğini az çok kestirdiğimiz bir intikam hikayesi. İlk kareden itibaren yönetmenin mekanları ve yaşananları mümkün olduğu karar ‘gerçek’liğe yaklaştırmaya çalıştığını da görmek mümkün. Ki ana akıma yaklaşmaya çalışan bir yapımda çocukların öldürülmesini göstermekte ısrar etmek fazla gerçekçilik olarak bile kabul edilebilir. Hatta risktir bu…

    Ne var ki filmin gerçeklikle kurduğu ilişki en sıkıntılı yönünü de oluşturuyor bence. Mesele her zamanki gibi gerçeğin gerçekte nasıl olduğu değil, nasıl yorumlandığında düğümleniyor. Robert Eggers’in “Karanlıkta Dans”, “Lamb” gibi tanıdık yapımlarda da imzası bulunan İzlandalı senarist Sjón ile birlikte kaleme aldığı eser bu noktada çarpıcı bir dönem canlandırmasına dönüşüyor. Eggers sanki gerçeğin çarpıcılığının etkisinin filmin dilini de kurtarmaya yeteceğini düşünmüş gibi. Oysa gerçekle kurduğumuz ilişki biraz karmaşık olabilir. Hele de geçmişin gerçeği söz konusuysa. Çünkü toplumsal ve kültürel durumlarda gerçek fizik yasaları gibi işlemez. Değişen, gelişen ve kendini inkar ederek ilerleyen bir yapısı vardır. Yüz yıl önce gerçek olan bugün lanetlenebilir örneğin…

    İşte “Kuzeyli”nin gerçeğe bu kadar sadakatle bağlı kalması filmin dilini maçolaştırıyor bana kalırsa. Erkeklik, prenslik, intikam vb. kavramları kutsamıyor belki ama tarihteki meşruiyetiyle arasına mesafe de koymuyor. Geçen yılın en iyilerinden birisi olmasına rağmen hakkı teslim edilmeyen “Yeşil Şövalye” filminde örneğin, şövalyelik, onur, şeref gibi kavramların o dönem için anlamlarına vurgu yapılırken, bugünden bakınca aslında ne kadar da altı boş olduğunu gösteriliyordu. Burada ise bedenin, adanın (İzlanda) ve erkekliğin şehvetinin vaat ettiği görsellik teslim alıyor sanki anlatıyı. Film giderek Amleht ile amcası Fjölnir’in erkeklik şovuna dönüşüyor. Bana kalırsa yönetmen de bunda bir beis görmüyor!

  • Bir skandalın otopsisi!

    Netflix’te şu sıralarda çok popüler olan “Bir Skandalın Anatomisi” (Anatomy of a Scandal) adlı mini dizinin dördüncü bölümündeki beş dakikalık kesit, bütün anlatının özeti gibi adeta. İngiltere siyasetinde etkili, başbakanın yakın dostu olan kocası tecavüz suçlamasıyla yargılanan Sophie’nin iki kadınla konuştuğu beş dakikalık bölüm bu. İlk önce kendi evinde çocuklarının bakıcısı Krystyna’ya kocasının iyi biri olup olmadığını soruyor. Krystyna’nın bir iki kaçamak cevabının ardından ısrar edince aldığı yanıt “erkek işte” oluyor.

    Hemen ardından kocası James’in ailesinin kırdaki görkemli evlerine gittiği bir sahne var çocuklarıyla birlikte. Evden, anne-babanın hal ve tavırlarından burjuva/ aristokrat ayrıcalıklı bir aile olduğunu anlamak zor değil. James’in annesi, adeta Krystyna’nın sözünü tamamlarcasına “özgüvenli olmanın erkeklere bahşedilmiş bir hak” olduğundan yakınıyor. Kadınların öyle olamamasına hayıflanıyor. Ama biricik oğlunun bunu fazlasıyla hak ettiğini, daha küçükken yalan söyleyerek insanları manipüle ettiğini, oyunların kuralları değiştirdiğini söylüyor. Ama bunu söylerken yergiden çok övgü ile bahsediyor.

    Dizinin ve ona kaynaklık eden eski The Guardian muhabiri Sarah Vaughan’ın romanın ‘erkeklik’ meselesine bakmak istediği alan burada tanımlanıyor bana göre. Krystyna’nın “erkek işte” diye toplumsal koşulların bize sağladığı avantajlara dikkat çeken basit tanımı ile Sophie’nin aile ziyaretinden çıkan “ayrıcalıklı sınıfın ayrıcalıklı oğulları”nın sahip olduğu fazladan avantajlar arasında bir yerde yaşanıyor her türlü erkek egemenliği…

    Aslında bir mahkeme dizisi “Bir Skandalın Anatomisi”. Ayrıcalıklı bir sınıfa mensup olarak doğmuş, iyi okullarda okumuş, Oxford’da ancak kendisi gibi olanların kabul edildiği “Liberten” grubuna girmiş, gelecekte ülkeyi yönetecek azınlıktan olma hakkına sahip muhafazakar bir politikacı James. Oxford’da tanıştığı, kendisiyle benzer bir sınıfsal kökten gelen Sophie ile evli, biri kız biri oğlan iki çocuk sahibi ideal bir aile babası. Politikanın bu yükselen yıldızının tadı, bir dönem ilişki yaşadığı, eski çalışanlarından genç bir kadının tecavüz suçlamasıyla kaçıyor. Savcılık, meseleyi ciddiye alıyor ve dava açıyor. Altı bölümlük dizinin büyükçe bir kısmı mahkeme salonunda geçiyor.

    Yukarıda da belirttiğim gibi. Dizi İngiliz sinemasının çokça mahir olduğu üzere sınıf ilişkilerini yerli yerine koyarak anlatıyor derdini ilk olarak. Sophie ve James’ın sınıfsal ayrıcalıklarının, geri dönüşlerde karşımıza çıkan Holly ve diğer öğrencilerden farkını; İngiliz siyasetinde bu ayrıcalıkların etkisini ve tabii bu seçkin sınıfın birçok şeyi kendilerine nasıl da hak olarak gördüklerini seriyor gözler önüne bir yandan yapım. Ama sadece bununla kalmıyor. Aynı sınıfa mensup kadınlar ve erkeklerin meseleyi bambaşka duygularla yaşadığını da gösteriyor.

    Tam da bu noktada bu farkı gözler önüne seren şey ‘hatırlamak’ oluyor. Dava süreci ilerleyip geçmişte, özellikle de Oxford’da yaşanan anlar tekrar hatırlandıkça Sophie ve James’in tavırları farklı oluyor. Geçmiş hatırlandıkça ilk dikkat çeken unsur, aslında her şeyin Sophie’nin gözlerinin önünde olduğu ve onun görmemeyi tercih ettiği gerçeği. Çünkü James’i ve vaat ettiklerini kaybetmek istemiyor. Ama aradan geçen yirmi yıldan sonra hatırlamak farklı sonuçlar doğuruyor. Oxford’un ayrıcalıklı çocuklarının, kibirli zamanlarına dair anıları geri geldikçe James’in olanlara dair tavrı inkar ve manipülasyon olurken Sophie hatalarını kabullenme ve yüzleşme sürecine giriyor. Bu da bize ayrıcalıklı sınıfa üye olmanın erkeklerden zarar görmeyeceğiniz anlamına gelmediğini gösteriyor. Ama dizi bir katman daha koyuyor ve Sophie’nin yaşadıklarıyla, James’in cinsel şiddetine maruz kalan iki kadın arasındaki mesafeyi açıyor. Çünkü bu iki kadın üzerindeki tahakküm yalnızca cinsel değil, aynı zamanda da sınıfsal inşa ediliyor.

    Dizinin yaratıcılarının ustaca başardığı bir şey daha var. Mahkeme süreci boyunca, cinsel saldırıya maruz kalan Olivia’nın anlattıklarına dair boşluklar da oluşturuyorlar. Nihayetinde gönüllü bir ilişki bu. Dolayısıyla hem seyircinin hem de mahkeme jürisinin, ortada bir rıza olduğuna inanması için nedenler inşa ediyor dizinin yaratıcıları. Böylece akıllarda sorular oluşuyor. Çünkü mesele yalnızca Olivia’nın iddialarının doğru olup olmaması değil, James’in nasıl biri olduğuna dayanıyor. Olivia sadece bir kurbanken, James her şeyi yapma ve hesap vermeme hakkını kendinde gören ayrıcalıklı erkekler topluluğunun sembolüne dönüşüyor. Bu bakımdan yalnızca James’i değil, bir toplamı işaret ediyor bize dizi. Asıl derdi de James’in Olivia’ya cinsel şiddet uyguladığı gerçeği kadar, bu adamların böyle şeyler yapmayı kendilerinde hak olarak gördükleri gerçeğine dikkat çekmek.