Yazar: Şenay Aydemir

  • Aşure sever misiniz?

    Sinema salonlarına meftun olanlar için, bahar ayları biraz sıkıntı demektir. Özellikle de Türkiye’nin vizyon takvimi düşünüldüğünde. Çünkü büyük bütçeli yerli filmler için ana sezon ekim-nisan arası olarak seçilir genellikle. Bu dönem aynı zamanda, hem festival gözdelerinin (Cannes, Venedik vb.) hem de Oscar namzetlerinin arzı endam ettiği zamana da tekabül eder. Haliyle seyirci için oldukça çeşitlidir sinema salonları. Ancak nisan başı, mayıs sonu arası genellikle kışın yaşanan yoğunluktan kendisine yer bulamayan yerli yapımlar, orta karar Hollywood işleri, bir de önceki yılın festivallerinden kalan yerli sanat filmleri vizyona girer. Mayıs sonundan itibaren de Hollywood gişe filmleri düşmeye başlar.

    İşte bu hafta itibarıyla vizyona giren on filmden elle tutulacak yapım sayısının bir bilemedin iki olmasıyla, salonlardaki kuraklığın başlangıcını ilan etmiş oluyoruz. Neyse ki, İstanbul’da yaşayanlar için film festivali başladı. Ama yine de dikkat çekici bir yapım var bu haftanın menüsünde. 2016 tarihli “Swiss Army Man” filmiyle hayli sükse yapan ve dikkat çeken Daniel Kwan ve Daniel Scheinert ikilisi (The Daniels) uzun bir aranın ardından yine absürt sayılabilecek bir yapımla karşımızda. “Her Şey Her Yerde Aynı Anda” (Everything Everywhere All At Once) başta Marvel filmleri olmak üzere Hollywood’un bu ara pek pek rağbet ettiği “paralel evren” mevzusunu, yarı şaka yarı ciddi bir ortamın içinde ele alıyor diyebiliriz. Kanımca, film şaka olduğu yarılarda iyi, ciddi kısımlarda ise idare ediyor.

    Kocası Waymong ile birlikte Çin’den ayrılıp ABD’ye yerleşen ve bir çamaşırhane işleten Evelyn’in oldukça sıradan bir hayatı vardır. Kocasına karşı artık eskisi kadar güçlü hisler beslemiyordur, kızı Joy ile sorunlar yaşamaktadır, üstüne babası da Çin’den kalkıp ziyarete gelmiştir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, vergi memurları da tepelerindedir ve işyerlerini kaybetme riski bulunmaktadır. Film, bir yandan Çin yeni yılını kutlamak için yapılan parti hazırlıkları, diğer yandan da vergi denetimi için yapılacak ziyaretin gerilimiyle başlıyor. Jamie Lee Curtis’un muhteşem bir şekilde ete kemiğe büründürdüğü vergi memuru Deirdre Beaubeirdra’nın huzuruna çıkmak için giderken, Waymong asansörde garip davranışlarda bulunuyor. Bir süre sonra Evelyn de ona katılıyor.

    Waymong, evrenler arası gidip gelen ve ‘dünyayı kurtaracak’ kişiyi arayan Morpheus’tur adeta. Ve Evelyn’in ‘seçilmiş kişi’ olduğuna inanmaktadır. Ancak, burada karakter, her evrende başka bir kimliğe bürünmek durumundadır. Örneğin evrenlerden birinde Waymong ve Evelyn’in hiç evlenmemiş ama çok başarılı olmuştur. Başka bir evrende sosis parmaklıdırlar ve Evelyn ile Deirdre’nin ilişkisi vardır vb.

    İlk yarım saat, filme bağlanma ya da ondan sıkılma için yeterli veriyle dolu. Çünkü bu kadar hızlı evren değiştirilen bir tempoda filmi yakalamak, olup biteni bir mantık silsilesine oturtmak hayli zor. Ama giriş tamamlandıktan ve filmin aksiyon temposu rayına girdikten sonra akışta sorun kalmıyor açıkçası. Evelyn’i canlandıran Michelle Yeoh, “Kaplan ve Ejderha”dan bu yana tanık olduğunuz uzak doğu dövüş sanatı maharetlerini bir kez daha seriyor gözler önüne. Bu bölümde yönetmenlerin de zanaatını iyi konuşturduğunu söylemek gerek. Film yer yer çok iyi bir absürt tat yakalıyor ve orta bölümlerde zirvesine ulaşıyor. Tabii sinema dünyasından birçok filmde de göndermeler yapmaktan geri durmuyor yönetmen ikili.

    Bundan sonrasının biraz fazla tekrara düştüğünü ve filmin biraz uzadığını düşünenlerdenim açıkçası. Yönetmenler, bir yandan Hollywood’da pek muteber olan ‘paralel evrenler’ dünyasıyla eğlenirken, bir yandan da fazla ciddiye alıyorlar sanki. Sosis parmaklar, şef rakun gibi absürt anlardan; “Waymong ve Evelyn evlenmeselerdi nasıl bir hayatları olurdu” evrenindeki hisli anlara savrulan dünyası filmi biraz akamete uğratıyor.

    Öte yandan film boyunca anne- kız arasındaki gerilimi ve öfkeyi tavizsiz ele alan, uç noktalara kadar ustaca götüren hikayenin, finalde fazla naif kaldığını da eklemeden geçmeyelim. Kuşkusuz anne-kız ilişkisi dinamiğinin özel yanları var ama film sanki bu kadar da “bütün dünya buna inansa, el ele tutuşsa” tadında bitmemeliymiş gibi geliyor.

    “Her Şey Her Yerde Aynı Anda”, bir bakıma aşure gibi bir film. Olumsuz anlamda söylemiyorum bunu. Her şeyin birbirinin içine konulduğu bir iş bu. Tadını sevip sevmeyeceğiniz size kalmış.

  • O kadar da derin değil

    Erotizm, cinsellik, kıskançlık vb. temaları ya da bunlar üzerine inşa edilmiş gerilim senaryonuz varsa, bu filmi yönetmesi için aklınıza gelebilecek en güçlü isim Adrian Lyne’dı bir zamanlar. “Flashdance”, “9 Buçuk Hafta”, “Öldüren Cazibe”, “Ahlaksız Teklif”, “Lolita”, “Sadakatsiz” gibi türün en iyi yapımlarına imza atan bir isimden bahsediyoruz. Ama ‘bir zamanlar’ vurgusu burada önemli. Çünkü üstat 2002 tarihli “Sadakatsiz”den sonra yani yirmi yıldır kamera arkasına geçmemişti.

    Patricia Highsmith’in “Derin Sular” adlı romanını senaryoya aktarmak için masa başına oturan Zach Helm ve Sam Levinson ikilisinin aklından geçmiş midir bilinmez. Ama yapımcılar bunu parlak bir fikir olarak düşünmüş olmalı. Amazon’da gösterilmeye başlanan “Derin Sular”ın sıkıntısının kaynağı Adrian Lyne mı, net biçimde söylemek zor. Fakat sıkıntıların olduğu kesin. Film, erotizm, cinayet ve şüphe üzerine inşa ediyor hikayesini. Vic ve Melinda uyumlu bir çift gibi görünmektedirler. Vakti zamanında bir yazılım ürettiği için zengin bir hayat süren Vic, güzel, seksi ama bir o kadar da gözü dışarda eşi için bazı kararlar vermek zorunda kalmıştır oysa ki.

    Flört etmeyi çok seven Melinda’nın erkek dostlarından birisinin eve konuk olduğu akşam, adamı tehdit etmek için karısının başka bir flörtünü öldürdüğünü söyler şakayla karışık Vic. Bu, yalnızca Melinda’nın değil seyircinin de kafasına kuşku tohumları ekmeye yeter. Bu bilginin bir şakadan ibaret olduğunu iddia etse de yeni erkek arkadaşlarının başlarına garip şeylerin gelmesi Melinda’nın kuşkularını artırır. Öte yandan, Vic’in arkadaşları kadına dair kuşkuları körüklerken, komşuların gözleri ona döner.

    “Derin Sular” filminden bir sahne 

    “Derin Sular”, bir tür “ne olduğu değil nasıl olduğu önemli” temalı yapımlardan. Çok geçmeden gerçekten Vic’in kim olduğunu ve neler yaptığını seyirci olarak biz öğreniyoruz. Ama bu bilgi Melinda’da ve arkadaşlarında yok. Tam da bu noktada, yani seyirciye gösterilip karakterlerden saklanan bilgi konusunda başlıyor filmin sıkıntısı bence. Çünkü bazı şeyler o kadar çok göz önünde yaşanıyor ki, görmemek imkansız. Filmin senaristleri şüphe tohumlarını ekmeyi başarıyor belki ama onu yeşertip büyütme konusunda yetersiz kalıyorlar kanımca. Bu tür hikayelerde ya seyircini merak içinde bırakmak gerek ya da bir karakter için endişelenmesini sağlamak. Film ikisini de başaramıyor.

    En nihayetinde bu garip ailenin, Vic’in karanlık sularda gezinen yanlarının, Melinda’nın ‘kendisi için savaşan bir koca’ arayışları çerçevesinde tuhaf bir uzlaşıya varacağını öngörmek de kahinlik olmuyor. Yazının girişinde Adrian Lyne’i hedef göstermiş gibi olduk ama bütün suçu ona yüklemek haksızlık olacaktır. Seksenini geride bırakmış olan Üstat, zanaat kısmında kimi sahnelerde gençlere taş çıkartıyor. Ama şüphe, merak ve erotizmi inşa etme maharetlerinden de pek çok şey kaybetmiş gibi.

    Son James Bond filmi “Ölmek İçin Zaman Yok”ta kısacık sahnesiyle akıllara yer edinen Kübalı oyuncu Ana de Armas burada da benzer bir performans ortaya koyuyor. Oyunculuğuna bir türlü ısınamadığım Ben Affleck, bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesi gibi, arada sırada ışıldıyor kimi rollerde. Kanımca bu da onlardan birisi. Belki belli rollerde çok daha iyi olduğu için. Zira 2014 tarihli David Fincher imzalı “Kayıp Kız”dan bu yana ilk kez kendisini beğenerek izledik!

    “Derin Sular”, kusursuz gibi görünen ailenin altındaki karanlığa dair ama yarattığı beklenti kadar derine inemiyor maalesef. Evde seçeneksiz kalınan bir günde, belki de son filmini çekmiş olan Adrian Lyne’a saygı duruşu mahiyetinde sıkılmadan izlenebilir. Beklentiyi çok yükselmemek kaydıyla tabii.

  • Ne kadar çok acı var!

    Geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde Türkiye’deki ilk gösterimi gerçekleştirilen, birkaç uluslararası festivali de dolaştıktan sonra vizyon salonlarına uğramadan Netflix’e düşen “9,75 Santimetrekare” filmine dair birkaç kelam edelim bu hafta. Hayli iddialı bir oyuncu kadrosu (Nejat İşler, Funda Eryiğit, Berkay Ateş, Şebnem Bozoklu, Menderes Samancılar, Ercan Kesal) olmasına rağmen vizyona girmeden dijital platformda yer almasında vardır bir hikmet diyerek izledik ama nafile.

    Bütün bir yazıya sığdıracağımız genel temayı ilk elden söyleyelim: “Erkeklerimiz ne kadar da çok acı çekiyorlar.” Bütün film, acı çeken erkekler ve onları gönüllüce düzeltmeye (anlamaya) çalışmaktan helak olan kadınlar üzerine inşa ediyor hikayesini. Mehmet Eroğlu’nun aynı adlı eserinden Uluç Bayraktar ve Damla Serim tarafından senaryolaştırılan hikayenin böyle olmasında şaşılacak bir durum da yok aslında. “Ezel”; “Karadayı”, “İçerde”, “Çarpışma” gibi kalburüstü ama bir o kadar da ‘erkek’ dizilerinin yetenekli yönetmeni Uluç Bayraktar’ın ilk uzun metrajı için böyle bir hikayeyi seçmesi gayet makul geliyor. Sıkıntılardan ilki bu kadar maskülen bir erkeklik dünyasının varlığına rağmen sinema atmosferinin de bir türlü inşa edilememesinde.

    Nejat İşler’in canlandırdığı Ahmet, 90’ların sonunda yedek subay olarak askerlik yaparken Güneydoğu’da travma yaratan bir çatışmanın içine düşmüştür. Zaten bu ağır yük yetmezmiş gibi bir de beyninde tümör vardır ve en kısa sürede ameliyat olması gerekmektedir. Film boyunca ortalıkta dolaşan Kemalettin Tuğcu kitaplarına nispet yaparcasına bir de anne babası olmayan, yetimhanede büyümüş bir adam olmasın mı Ahmet. İnsan bu kadar acının bir insana yüklenmesine gerçekten hayret ediyor!

    Ama Ahmet tabii ki sağlığıyla ilgili endişeleri iplemez, derbeder hayatında ısrar eder. Sabahtan başlar içmeye, etrafındaki birkaç kişi dışında kimseyle muhatap olmaz. Film, aralarda geçmişe dönüşler yapsa da Gezi’nin en hararetli günlerini seçiyor gerçek zamanı olarak. Geçmişe dönüşlerin de tam olarak öyle olup olmadığından emin olamıyoruz. Zira hangi anlar gerçek, hangi anlar Ahmet’in ölmeden önce bitirmek zorunda hissettiği romandan bölüm kestirmek zor. Görüntü içinde görüntü, metin içinde metin geçen filmlerden biriyle karşı karşıyayız haliyle. Ancak sorun edebiyattan sinemaya, sonra tekrar sinemadan edebiyata geçişte ortaya çıkıyor. Şöyle ki, romandan sinemaya uyarlanan hikaye ister istemez bir türevi alınarak yeniden inşa ediliyor ancak burada edebi unsurların görselleştirilmesi gerek. Ardından senaryolaştırılan metinde Ahmet’in yazdığı roman için yeniden bir edebi hale getirme işlemi yapılıyor burada da dili iyi inşa etmek gerek. İşte bu geçişlerin ilkinde görsel atmosfer kurulumu, ikincide dilin kuruluşu akamete uğruyor, vasatın üzerine çıkamıyor.

    Öte yandan karakterler de klişe olmaktan kurtulamıyor. Ahmet, Nejat İşler’in gerçek hayattaki personasından kurtulup bağımsızlaşamıyor bir türlü. Sanki oyuncu yönetmene dönüp “Abi beni biliyorsun rol yapmak zorunda kalmayayım, gerçek hayatta neysem o olsun Ahmet de” demiş gibi. Ayrıca bir katilin iç dünyasına girebilir, onun dilemmalarını görebilir, açmazlarına tanıklık edebiliriz ama onunla empati falan kurmak, onu anlamak zorunda değiliz. Film buna bizi zorlamıyor ama öyle olmasını umut ediyor içten içe. Ve gerçekten kahvaltıyı votkayla yapan, kimseye karşı sorumluluk hissetmeyen, etrafındakilere kötü davranan, suçluluk duygusunu başkalarına eziyet ederek yaşayan bir adamın hala ‘gizemli’ olabileceğini düşünmek bile ruhu daraltıyor. Bunu çekici bulan, bunu düzeltebileceğini sanan bir kadın karakterin varlığı da ancak bir erkek fantezisi olabilirmiş gibi geliyor bana ama “aşk bu yapacak bir şey yok” diyerek geçiştiriyorum bu bahsi.

    Zorlu bir çocukluğun ardından ana-babasız, yetimhanelerde hor görülerek, Kemalettin Tuğcu kitapları okuyarak büyümüş bir adamın, hem yaşam hem de askerlik travmalarını, kendi hayatıyla paralel bir hikaye inşa ettiği Kürt çocuk üzerinden sağaltmaya çalışması üzerine de uzun uzun yazabilirdik belki ama o kadar sıkıntı arasından bu bahse yer kalmadı!

  • İyi bir nedenle yapılan kötülük

    Sinema veri kaynağı IMDB’ye göre, hali hazırda çekim, post prodüksiyon aşamalarında ya da anons edilen on bir (rakamla 11) projesi olduğuna göre, Jake Gyllenhaal için “orijinal hikaye gelmiyor ki böyle tercihler yapıyor” diyemeyiz. O zaman salonlara uğrayan son iki filminin yeniden çevirim olmasının tesadüf olduğunu düşünebiliriz.

    Ekim ayında izlediğimiz, orijinali 2018 yapımı bir film olan (ki daha güzeldi) “Suçlu”dan sonra, bir kez daha Danimarka orijinli bir yeniden çevirimle karşımızda kendisi. Bu cuma itibariyle salonlardaki yerini alan “Ambulans”, 2005 yapımı bir Laurits Munch-Petersen filmi. Belli ki Danimarka’da bir kaynak bulunmuş! Tabii tüketim hızına ve yaratıcılık sıkıntısına paralel olarak yeniden çevrimler arasındaki mesafe giderek daralıyor. Ve aslına bakılırsa orijinal film tam Hollywood işi. Bugüne kadar keşfedilmemiş olması bir kayıp olarak değerlendirilebilir.

    Vakti zamanında ülkesi için Irak’ta kahramanca mücadele (!) etmiş Will, karısının ameliyat parasını denkleştirememektedir. Film, Will’in Amerikan sağlık sistemini çalıştırmak için uğraştığı imkansız bir telefon görüşmesiyle açılıyor. Filmin bu anları, Hollywood’un Meksika tarifine çalan sarımsı bir yoksulluk estetiği vardır ya, tam olarak öyle. Sağlık sistemi işe yaramayınca, eşinin görüşmemesini istediği üvey kardeşi Danny’ye mecbur kalıyor Will. Ve anlıyoruz ki, iki kardeş eskiden küçük çaplı suçlara bulaşmış. Danny’nin öz, Will’nin üvey babası ise efsane bir soyguncudur. Ancak, bütün bunlardan uzak durmak isteyen Will orduya yazılmış ve geçmişine tövbe etmiştir. İşte hastalık onu Danny ile temas kurmaya mecbur bırakır.

    Danny, 32 milyon dolarlık bir soygun planladığını ve kardeşi olmadan bunu yapamayacağını söyler. Will önceleri itiraz etse de, biraz mecburiyetten, biraz da kardeşini yalnız bırakmak istemediği için soygunun parçası olur. Ancak işler yolunda gitmez ve olaylar kontrolden çıkar. Filmin girişinde tanıştığımız sağlık görevlisi Cam’in bulunduğu ambulansı kaçırmak zorunda kalırlar. Üstelik ambulansta yaralı bir polis de vardır. Bundan sonrası kibirli bir şefleri olan bir grup polisin kovalamacası, Danny’nin gidip gelen ruh halinin yaratığı gerilimler, Will’in ortalığı sakinleştirme girişimleri ve Cam’in polisi hayatta tutma çabalarıyla örülü bir aksiyon olarak tanımlanabilir.

    Açıkçası biraz fazla uzun tutulmakla birlikte işinin ehli bir yönetmene emanet edildiği için filmin aksiyon tarafının gayet yerinde olduğunu belirtmeden geçmeyelim. “Armageddon”; “Pearl Harbor” ve beş adet “Transformers” filminden sonra Michael Bay için seyirciyi cezbedecek bir aksiyon filmi çekmek fazla sor olmasa gerek. Tam da burada, çağın iki ruhunu yakalamaya çalıştığını belirtebiliriz yönetmenin. İlki drone teknolojisi kullanımı. Michael Bay, gençliğinde bu teknolojiden yararlanamamış olmanın acısını çıkartırcasına kullanıyor drone kameraları. Apartmanlara tırmanıyor, oradan hızla yola düşüyoruz. Buna ikinci ruh çağırma çabası olarak “Hızlı ve Öfkeli” tadındaki araba sahneleri eklenince midesi hassas olanlar için uyarı yapmak boynumuzun borcu.

    Öte yandan, hikayeye enjekte edilen Hollywood anlarından da bahsedelim biraz. Misal Will’in hırsızlık yapması politik bir gerekçeye dayandırılamaz bir Hollywood filminde. O yüzden açılış sahnesindeki çaresizlik konuluyor ki, ahlaki bir gerekçe oluşturulmalı. Ancak mecbur bırakılmak kahramanın meşruluğunu sağlar çünkü seyircinin gözünde. Danny ise bunu tercih etmiştir, dolayısıyla seyirci onunla empati kurmaz. Onun aşık olduğu biri, çocuğu yoktur. Finale doğru Danny’nin daha da kötüleşmesi, Will’nin daha iyi görünmesi için gereklidir bu anlamda. Bu iyi ve kötü arasındaki ayrımı sağlık görevlisi Cam ve ambulanstaki polis bile rahatça yapabilir artık. Biri silahla vurulmuş, diğeri saatlerce rehine olarak hayatı tehdit altında yaşamak zorunda kalmış olsa bile, meselenin iyilik ve kötülük arasında olduğunu anlarlar bir çırpıda. İyi birisi kötülük yapacaksa da ancak mecbur olduğu içindir bu. İyi bir nedenle yapar o kötülüğü!

    Son olarak “Matrix Resurrections”ta Morpheus olarak karşımıza çıkan Yahya Abdul-Mateen II, Jake Gyllenhaal’la iyi bir ikili oluyorlar. Bu ikiliye Eliza Gonzalez de (“Hızlı ve Öfkeli”, “I Care a Lot”, “Godzilla vs. Kong”) aynı şekilde ayak uyduruyor. Toparlarsak “Ambulans”, daha çok genç izleyicilerin mutlu olacağı bir aksiyonla bezeli bir seçenek olarak salonlarda izleyicisini bekliyor.

  • Bu kez daha umutsuz

    DC’nin karanlık evreninin en gözde parçası Batman bana göre. Yalnızca çizgi roman evreninde değil, sinemada da genişleyen ve her kuşak için yeniden yorumlanabilen bir dünya çünkü. Bu bakımdan Marvel’in Örümcek Adam’ına benziyor. O da son 25 yılda yeniden yeniden çekildi. Batman’ın durumu ayrı. Bizim kuşak Tim Burton’un çektiği Michael Keaton’un Batman’i canlandırdığı 1989 tarihli filmle girdi bu sinematik evrene. Sonrası da geldi.

    2000’li yılların ortasından itibaren Christopher Nolan yönetiminde üç bölüm halinde çekilen seri başka kapıları da araladı sinema için. Özellikle 2008 tarihli ikinci film “Kara Şövalye”de Heath Ledger’ın Joker karakterine kattığı yorum, Batman evreninin kötü karakterlerini özel bir yere oturttu. Bu serinin hemen ardından 2014-19 arasında beş sezon boyunca yayınlanan “Gotham” adlı dizi ise daha çok gizemli zengin Bruce Wayne’e değil, adından da anlaşılacağı üzere kente odaklanıyordu. Dizinin açtığı bir diğer pencere ise bütün kötü karakterlere yer vermesi ve hepsinin ‘kariyerinin’ ilk dönemlerine odaklanmasıydı. DC’nin kendi Avengers’ini yaratmaya meylettiği talihsiz girişimde Ben Affleck’in Bruce Wayne olarak karşımıza çıktığı filmlerini unutursak, Batman evreni yeni bir sürece girmiş görünüyor.

    “Canavar” (Cloverfield, 2008) filmiyle dünyada tanınan, ardından “Maymunlar Cehennemi” serisinin son iki filmini yöneten Matt Reeves’in kamera arkasına geçtiği ve senaryosunu Peter Craig (Açlık Oyunları, Hırsızlar Şehri, 12 Savaşçı) ile birlikte yazdığı “The Batman” bu hafta itibariyle tüm dünyada vizyonda. Açıkçası Reeves’in kurduğu atmosfer ile hayli heyecan yarattığını söylememiz gerekiyor.

    Hikaye Batman’ın kariyerinin ilk yıllarından başlıyor bu kez. Robert Pattinson’ın canlandırdığı Bruce Wayne, Batman’i daha yeni yaratmıştır ve kent onu “intikamcı” olarak çağırmaktadır. Birçokları için ‘ucube’ olarak görünen Batman’e inanan tek kişi ise dedektif James Gordon’dur. Batman evrenini zengin kılan özelliklerden birisi ‘kötü karakter’ bolluğu ve bunların çoğunun özel olarak ilgi görebilecek kapasitede olması. Ve hemen her filmde bu karakterlerden birisi Batman’ın başına musallat olur. Aslında burada da öyle. Carmine Falcone, Penguen yine var. Ama asıl kötü adam bu kez The Riddler.

    Batman evrenini zengin kılan bir diğer özellik ise hayali şehir Gotham. Tipik bir kapitalist endüstri kendi olarak tasarlanan Gotham, özellikle sinema evreninde kendi başına bir kimliğe bürünmüş durumda. Hemen her filmde bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Gotham’ın bu zenginliği filmlere de genişleyen bir çerçeve olanağı sunuyor çoğu zaman. Burada da öyle. Artık iflah olmaz bir kent olarak tasarlanıyor Gotham. Batman’ın amacı da bu kente düzenlik getirmek değil, sadece mücadeleyi devam ettirmek istiyor.

    Peki, bunların dışında filmi özel kılan unsurlar neler? Öncelikle görsel olarak apokaliptik bir atmosfer kurmayı başarıyor yönetmen Reeves. Sonra türler arası uyumu iyi sağlıyor. Bilimkurgudan distopyaya, westernden kara filme türler arası bir görsel dünya inşa etmeyi başarıyor. Bunu yaparken de estetik olarak tutarlı olmayı başarıyor. Öte yandan, Batman’i canlandıracak yeni kuşak bir isim için Robert Pattinson’un doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. Neredeyse ifadesiz suratı, umutsuz bakışlarıyla filmin ruhunu çok iyi yansıtıyor. Diğer yandan The Riddler’da Paul Dano, Penguen’de Colin Farrell ve Falcon’da John Turturro müthişler. Ve tabii serinin ilerleyen bölümleri olursa ve kendisine rol yazılırsa Catwoman’daki performansını unutulmazlar arasına sokabilecek Zoë Kravitz’i de ekleyelim. Bu filmde Alfred ise daha baba karakteri olarak inşa edilmiş.

    Filmi öncekilerden ayıran bir diğer özelliği ise polisiye yönünün çok güçlü olması. The Riddler’ın cinayetlerini çözmek için Batman de Gordon gibi ipuçlarını birleştiriyor, katilin sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışıyor. Filmin bu bölümleri daha çok David Fincher imzalı “Seven”ı hatırlatıyor.

    Gelgelelim Batman filmlerinin hastalıklarından mustarip bu filmde. Yani kötüleri ‘haklıyken haksız duruma düşürmek’. Kuşkusuz nihayetinde kendi kahramanına ahlaki üstünlük atfetmek zorunda bu tür yapımlar. Bunun için de ‘kötü’nün bütün ahlaki kozlarını elinden almak gerek. Burada da The Riddler’ın bütün ahlaki motivasyonları bir anda boşa düşürülüyor. Başlarken onun hedefindeki hiç kimse masum değil. Kentteki çürümeyi, geçmişindeki mağduriyeti gösteriyor. İşin ucu gidip Wayne ailesine kadar dayanıyor. Ama “Kara Şövalye” ve “Kara Şövalye Yükseliyor”dan da hatırlayacağımız gibi, ‘kötü’lerin haklı motivasyonları bir noktada masumları hedefe koymalarıyla darmadağın ediliyor ve ahlaki üstünlük Batman ve polis güçlerine geçiyor. Ki bence filmin toparlayamadığı kısım da burası. Finalde The Riddler’ın küçük bir çocuk gibi tepinmesi pek ikna edici değil!

    “The Batman”, şimdiden “Kara Şovalye” ile karşılaştırılmaya başlandı. Bence onun kadar karanlık bir film değil. Ama ondan çok daha umutsuz olduğu kesin. Bunu şu an hitap ettiği kuşağın gerçekliği olarak mı okumalıyız?

  • Cüceler de sever!

    Güzel kadın, çirkin erkek aşkı (erkeğin umutsuz aşkı daha çok) yalnızca halk söylencelerinin, aşk efsanelerinin değil edebiyat metinlerinin de vazgeçilmez temalarından. Antik Yunan’dan Rönesans’a uzanan dönemde özellikle insan bedeninin (savaşçı olarak erkeğin daha çok) kusursuzluğuna övgüyle dolu bir birikim var üstelik geride. Kendisini daha çok heykelde gösteren ama resim sanatında da karşılığını bulan bu yönelimin karşısında, ‘kusurlu’ olarak tanımlanan bir bedene sahip olmanın ruhlarda yarattığı tahribata dair derinlikli anlatı ise edebiyatın üzerine vazife oluyor haliyle.

    Bu anlatıların zirvesinin bir yamacında Victor Hugo’nun “Notre Dame’ın Kamburu” romanı duruyorsa, diğer yamacında Edmond Rostand’ın sahne eseri olarak kaleme aldığı “Cyrano de Bergerac” olmalı. Parisli şair, oyun yazarı ve aynı zamanda bir savaş kahramanı olan Cyrano de Bergerac’ın gerçek hikayesinden yola çıkarak oluşturulan bu eser 1897’de kaleme alındı. Bugüne kadar sinemaya en çok aktarılan eserlerden birisi aynı zamanda. En meşhur uyarlamaları ise Michael Gordon’un yönettiği Carl Foreman’ın senaryosunu yazdığı 1950 tarihli yapım ile Gérard Depardieu’nün Cyrano De Bergerac rolünde unutulmaz bir performans sergilediği 1990 tarihli olan filmdir bana göre. Bizim kuşak için ’90 tarihli yapımın yeri ayrıdır. Bu tür klasiklerin büyüsü de her dönem ve kuşak için yeniden üretilebilir olmaları, her dönem için geçerli bir anlam taşımaları kuşkusuz.

    Oysa eserin hikayesi basittir. Cyrano de Bergerac savaşçı kişiliği kadar etkileyici konuşma yeteneğiyle de tanınan birisidir. Yukarıda bahis konusu olan fiziksel kusuru ise burnunun fazla büyük olmasıdır. Bu durum bütün özgüvenini alt üst eder ve kuzeni Roxane’e olan aşkını itiraf etmez uzun yıllar boyunca. Derken Cyrano’nun emrindeki yakışıklı asker Christian ve Roxane birbirlerine tutulurlar. Ancak Christian’ın ağzı laf yapmadığı için onun mektuplarını Cyrano kaleme alacak Roxane de bu duygu yüklü satırların sahibini yanlış bilecektir. Savaş çıkıp iki adam da askere gidince bile bu durum devam eder.

    “Aşk ve Gurur”, “Kefaret”, “Hanna”, “Anna Karenina” gibi iyi filmlere imza attıktan sonra “Pan” gibi bir curcunayı, “En Karanlık Saat” gibi bir propaganda filmini de kariyerine ekleyen, en nihayetinde geçen yıl izleyip kahrolduğumuz “Penceredeki Kadın” ile kariyerinin dibine inen Joe Wright bu klasik hikayede kendisi için bir çıkış fırsatı bulmuş olacak ki, yeni bir uyarlama ile karşımızda. Hakkını yemeyelim, en azından son filmi düşünüldüğünde hayli yukarılara doğru atılmış bir adım bu. Ki film dört BAFTA ve bir Oscar adaylığı bile kazandı.

    Yukarıda da değindiğim gibi her döneme uyarlanabilecek evrensel bir anlatıya sahip “Cyrano de Bergerac”. Wright, IMDB’ye göre 2002’deki bir oyunculuk deneyimi dışında sinemaya dair bir kaydı bulunmayan Erica Schmidt’e emanet etmiş “Cyrano”nun senaryosunu. Zaten senaristin hikayeyi değiştirmek gibi bir iddiası da yok. Olay akışının ana durakları tamamen yerli yerinde. Karakterleri bugüne yorumlamış ama daha çok. Örneğin, Cyrano’nun uzun burnunu çıkarmış, onu bir cüceye dönüştürmüş. Christian’ı ve Cyrano’nun komutanını siyah yapmış. Roxane’in bazı diyaloglarını küçük feminist dokunuşlar eklemiş. Cyrano ve Roxane arasındaki akrabalık bağını kaldırıp hemşeri yapmış ikiliyi.

    Peki, bütün bu müdahaleler olmuş mu? Bence olmuş. Özellikle “Game of Thrones”tan tanıdığımız Peter Dinklage yepyeni bir Cyrano yorumu katıyor hikayeye. Bedenin eksiğinin, dilin ve dehanın varlığıyla giderildiği bir yorum bu. Son dönemin dikkat çeken iki oyuncusu Haley Bennett ve Kelvin Harrison Jr. da ona eşlik etmeyi başarıyorlar.

    Her ne kadar müzikal sinema ile aram pek iyi olmasa da, buradaki kullanımın kararında olduğunu ve filmi güçlü kıldığını ifade etmeden geçmeyeyim. “Cyrano”, her dönemin “çirkinler de sever” hikayesi bir bakıma. Bu kez Joe Wright’ın elinde “cüceler de sever” haline dönüştürülüyor ve bir kez daha “gerçek aşkın gücü” karşısında durulamayacağını salık veriyor!

    Bu kadim hikayenin, yeni yorumunun sınıfı geçtiğini söyleyebiliriz. Perdede film görmekte inat edenler için bu haftanın görülmeye değer yapımlarından…

  • Tekleyen bir ‘tekno-komedi’

    Gençliğimizde ilk filmlerini izleyip hayran kaldığımız kimi yönetmenlerin kariyerlerinin seyrine tanıklık etmek üzücü olabiliyor kimi zaman. Hele de bir dönem üst üste çarpıcı işlere imza atmış olanlar için sonrasında ağızlarıyla kuş tutsalar hep geçmişle karşılaştırma bahtsızlığı da söz konusu olabiliyor. Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet de bu isimlerden birisi kanımca.

    Marc Caro ile birlikte çektikleri “Şarküteri” (1991) ve “Kayıp Çocuklar Şehri” (1995) ile muhteşem bir giriş yapan Jeunet, serinin zayıf yapımlarından “Yaratık Diriliş” (1997) ile Hollywood’ta şansını denemiş, ardından tekrar memleketine dönüp birçoklarına göre başyapıtı sayılan “Amelie”yi (2001) çekmişti. Sonrası yönetmen için pek iyi geçmedi açıkçası. “Kayıp Nişanlı” (2004) ancak geçer not alabildi, sonraki on yılda çektiği “Micmacs” ve “Kahraman Çocuk”, Fransa dışında pek rağbet görmedi. Ama bu filmlerin hemen hepsinde kendisine özgü atmosferini inşa etmeyi ve seyirciyi büyülü dünyalara götürmeye başardı.

    Geçen hafta itibariyle Netflix’te gösterilmeye başlanan “BigBug” da içerik olarak hayli zayıf ama estetik olarak şenlikli bir yapım. Zaten sıkıntı da şenlikli olması için tasarlanan yapımın hikayesinin bu düzeye çıkamaması. “Kayıp Çocuklar Şehri”nden bugüne birçok kez birlikte çalıştığı senarist Guillaume Laurant ile senaryoyu oluşturan Jeunet, yakın gelecekte geçecek bir ‘renkli distopya’ anlatısına girişiyor. Her şeyin teknolojiyle halledildiği, evde ve kamusal alandaki işleri robotların yaptığı bir gelecek evreninde geçiyor hikaye.

    Büyük bir şehrin, orta/ üst sınıflarının yaşadığı zengin banliyölerinden birisinde, bir süre önce kocasından boşanmış olan Alice’in evindeyiz. Alice, yeni flörtü Max ve oğluyla vakit geçirmektedir. Ev hizmetleri Monique adlı bir robot tarafından yapılmaktadır. Derken eski kocası, kızı ve sevgilisi de eve gelir. Bir de üstüne komşuları Françoise de onlara katılır. Aslında herkes işini halledip gidecektir fakat dışarıda oluşan bir tehlike evde bulunan robotların güvenlik sistemini harekete geçirmeleri ve kapıları kilitlemelerine neden olur. Evde sıkışıp kalan bu insanlar için evdeki teknolojik varlıklar birer tehdide dönüşmeye başlar. Çünkü kendilerini insan hissetmeye çabalarlar. Üstelik dışarıda da makineler kontrolü ile almaya başlamıştır. Şiddete başvurmaktadırlar.

    “BigBug”, Jean-Pierre Jeunet’in geniş renk paletiyle inşa ettiği, fütüristtik bir görsel dünya kurmakta oldukça mahir. Daha ilk dakikalardan itibaren, bir yanıyla ‘teknofobi’yle dalga geçen, insan-makine arasındaki ilişkiye dair sorular sorduracak bir yapım olacağı iddiasına taşıyor film. Öte yandan kadın/erkek ilişkilerine dair Fransız usulü bir gayri ciddilikle komedi üretileceğini de anlıyoruz. Sorun, her ikisini yaparken orijinalliği yakalayamaması, geçmişin klişelerini tekrara düşmekten kurtulamaması.

    Birbiriyle bir türlü sevişemeyen çiftten, şapşal köpeklere, insan olmaya çalışan makinelerden ‘robocop’ göndermeli güvenlik güçlerine kadar her şey defalarca yapılmış şeylerin resmi geçidine dönüşüyor. Bunların komedisini yapma çabası ise kakofoniye dönüşüyor maalesef. Jean-Pierre Jeunet filmleri için (özellikle ilk dönem) olumlu anlamda kullanabileceğimiz ‘curcuna’ tanımlaması burada olumsuz bir değer kazanıyor. Filmde hikayenin vasatlığının, görsel tasarımı anlamsız kıldığı anlar da hayli fazla. Böyle bir ismin “Netflix yönetmeni”ne dönüşmüş olması da üzülmemiz gereken bir diğer nokta. Gerçi Netflix yönetmenleri diye bir kategori oluşsa oldukça açıklayıcı bir tanımlama olur bizim için. Hollywood’taki birçok isim için kullanabileceğimiz “memur yönetmen” kalıbı gibi örneğin.

    Neyse biz filme dönelim tekrar. Bu tür yapımların örtük ya da açık bir politik alt metni olur genelde. Ya açgözlü bir şirket, ya bir sınıf olarak burjuvalar, ya siyasal bir sistem ya da bir grup siyasetçi kötü gidişatın sorumlusu olarak gösterilir. “BigBug”ta, evlerin tepelerinde dönüp duran reklam ekranı ve televizyonda güvenlik paranoyasını görüyoruz ama hikayenin çok tali unsurları olarak kaldıkları için bulanıklaşıyor bu alan.

    En nihayetinde, bütün bu teknolojik gelişmelerin, onun üzerine inşa edilen güvenlik sistemlerinin ve buna bağlı ortaya çıkan endişelerle kafa bulmaya niyetlenen ama beceremeyen bir yapım “BigBug”.

  • Sardunya: ‘Orta sınıf’lar içeri doğru çökerken

    Son on beş yıla bakarak diyebiliriz ki, memleketin kimi ‘imtiyazlı’ kesimlerinin içine sürüklendiği ekonomik/ kültürel durum bir biçimiyle sinemada da kendisine yer buluyor. Politik olarak aynı hatta olmasalar bile, eğitim olanakları ya de ekonomik güçleri vesilesiyle ‘orta sınıf’ olarak tanımlanan bu kesimlere dair hikayeler sinemamızda bir külliyat oluşturacak miktara ulaşmak üzere neredeyse.

    Seren Yüce’nin “babası gibi olmak” dışında bir kaderi olmayan genç bir adamı anlattığı “Çoğunluk”undan, kentli ve eğitimli olmalarına rağmen hiçbir imtiyazlarının kalmadığını acı bir deneyimle fark eden iki kız kardeşi odağına alan Ramin Matin imzalı “Kusursuzlar”a, “kentli orta sınıfların kokuşmuşluğu”nu anlatan Emre Yeksan’ın “Körfez”inden AKP iktidarının kurucu ögesi ‘Anadolu Kaplanı’ bir burjuva ailenin vicdanlı ama bir türlü çıkış bulamayan evladını başrole çıkaran “İki Şafak Arası”nda ya birçok filmi konuşabilir, birbirleri arasındaki ayrım ve ortaklıkları sıralayabiliriz.

    İstanbul Film Festivali’nde ilk film ve kadın oyuncu ödüllerini kazandıktan sonra festival turuna devam eden ve bu hafta itibarıyla MUBİ Türkiye’de gösterilmeye başlanan Çağıl Bucut imzalı “Sardunya” da ileride bu tema etrafında bir çalışma yapacak olanlar için listeye eklenecek yapıtlar arasına yer alacaktır. Hayata imtiyazlı başlamamış ama ‘eski Türkiye’nin olanaklarıyla iyi bir eğitim olarak kendisine ekonomik ve sosyal güç edinmiş Nadir’in yazlığına konuk ediyor bizi “Sardunya”. Filmin asıl kahramanı üniversite öğrencisi Defne ile ehliyet almak için girdiği direksiyon sınavında tanışıyoruz. Belli ki bu genç kadının hayatının kontrolüyle ilgili sıkıntıları var! Bir telefon onu baba evine yani Urla’ya döndürüyor. Küçük kız kardeşiyle yaşayan, doktor olduğunu anladığımız babası Nadir kısmi felç geçirmiştir. Halası da kendisinin bilmediği bir hastalıktan mustariptir. Defne, bir yandan babasıyla ilgilenirken bir yandan da halasına bakar. Evde hizmetli olarak çalışan Mari adlı bir kadın da yaşamaktadır.

    Bir sabah halanın intiharına uyanır ev. Ancak içtiği ilaçlar reçeteli değildir ve bir dizi ihmal sonucu polis ve savcı sürece dahil olur. Bu dönem Defne ile Nadir’in hem birbirlerini tanıma hem de geçmişin hasarlarını deşme/düzeltme fırsatı sunar bir yandan. Ama öte yandan ilişkilerini büyük bir uçurumun kenarına da getirir.

    Pamuk ipliğine bağlı itibarların, bir anda yitip gidecek saygınlıkların korunması için göze alınacak ve alınamayacakların çıkartılıp masaya konulduğu bir anlatıya sahip “Sardunya”. Küçük gibi görünen bir ihmali düzeltmek için birbiri ardına eklenen iyi niyetlerin hiçbir hükmünün olmayacağına dair bir film aynı zamanda. Kaybedecek çok şeyi olanların, kendisinden daha altta gördüklerine kazanç vaat ederek kendilerini kurtarmaya çalıştıkları bildik bir hikaye öte yandan… “Sardunya”, sinemanın (ama bizimkinin son dönemde gereğinden çok fazla) önemli temalarından vicdana da alan açıyor haliyle. Defne’nin gidip gelen vicdan muhasebelerinin, kendisini ve babasını düşürdüğü, düşüreceği durumların hesaplarının da tutulduğu bir anlatı.

    Ama tema ve hikayesinin güçlü yanlarına rağmen tonu konusunda sıkıntılar yaşayan bir film “Sardunya”. Hangi atmosferde geçeceğine, hangi dili konuşacağına bir türlü karar verilememiş gibi. Tam karanlık olacakken ferah alanlara, biraz sınıf ilişkilerine girecekten vicdan muhasebelerine dönüp güvenli sularda kalmak istiyor gibi. Kuşkusuz bu tür geçişlerin yer aldığı yapımlar var ama iyi tasarlanmış işler onlar. Burada ise kararsızlıktan kaynaklı bir oynaklık söz konusu sanki. Film boyunca Defne’nin yaşadığı ikilemin, vicdan azabının gideceği yer başka olacak gibi hissettirip kararsız bir yerde bırakılıyor seyirci. Ama bu sarsıcı bir etki için değil de, “olaylar öyle geliştiği” için sanki. Haliyle, Defne’nin çekildiği karanlık alana ışık sızıyor kimi yerlerden.

    Bu kararsızlıklarına rağmen dikkat çekici bir ilk film “Sardunya”. Çağıl Bocut’un ilk sonraki filmlerini merakla beklemek için birçok sebep sunuyor bizlere. Yalnızca yönetmen için değil, başrol oyuncusu İlayda Elif Elhih için de aynı şeyleri söylemek mümkün.

  • ‘Önümüzde uzun günler, boğucu akşamlar var’

    “Yaşamak gerek, istemesek de yaşayacağız Vanya Dayı. Önümüzde çok uzun günler, boğucu akşamlar var. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanmaya çalışacağız, başkaları için ekip biçeceğiz…”

    Çehov ve Haruki Murakami sinemaya ilham vermeye devam ediyor. İlham kelimesi burada belirleyici çünkü yakın dönemdeki Murakami uyarlamalarının çoğu kısa öykülerinden hareketle yaratılan yepyeni hikayelerden oluşuyor aslında. Ama usta yazarın kurduğu bu küçük anlatılar, kendi kabuklarını kırıp büyük söylencelere kaynaklık etmekte oldukça bereketli bir alan sunuyor belli ki.

    Birkaç yıl önce Koreli yönetmen Chang-dong Lee’nin bir Murakami öyküsünden hareketle inşa ettiği “Şüphe” (Beoning) bunun en iyi kanıtlarından birisiydi. 2021’in en iyi filmlerinden birisi olarak kabul edilen, başta ABD olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde eleştirmenlerin yılın en iyisi diye taltif ettiği “Drive My Car” da aynı hissi uyandıran yapımlardan. Kanımca iki film arasında tuhaf bir bağ da var. İlki, yazmanın, metnin bulanıklaştırdığı, birbirinin içine geçirdiği hikayeleri anlatıyordu. Bu film ise metinden dile, dilden tekrar metne doğru bir serüven vaat ediyor.

    Japon sinemasının yeni değerlerinden Ryûsuke Hamaguchi için 2021 yıldızının parladığı bir dönem olarak yer alacak kişisel tarihinde kuşkusuz. Geçen yıl Berlin Film Festivali’nde “Gûzen to sôzô” (Çarkıfelek) adlı filmiyle boy gösterip Gümüş Ayı ödülünü kazanan yönetmen, Cannes Film Festivali’ne de “Drive My Car” ile kabul edildi ve en iyi senaryo ile FIPRESCI ödüllerini kazandı. Baştan söyleyelim “Drive My Car”, 179 dakikalık süresiyle ilk başta biraz ürkütücü gelse de, izlerken hissedilen süresi çok daha az. Öte yandan film hakkında birçok okuma yapılabilir. Üstelik Hamaguchi’nin yapmaya çalıştığı şey, sinema için hiç de yeni sayılmaz. Yani, iki metni birbirinin içine geçirerek hikaye anlatmak.

    Asghar Farhadi, 2016 yılında Arthur Miller’ın “Satıcının Ölümü” oyunuyla, tiyatrocu bir çiftin hayatını iç içe geçirerek anlatmıştı “Satıcı” filmiyle. Hamaguchi de, Çehov’ın “Vanya Dayı” adlı oyunuyla hikayedeki karakterler arasında geçişler inşa ediyor. Ama bunu metin üzerinden değil, dil üzerinden ve oldukça sade bir biçimde hallediyor. Filme bir hikaye dinleyerek dahil oluyoruz. Sonradan önemli bir tiyatro yönetmeni/ oyuncusu olduğunu öğreneceğimiz Yusuke Kafuku’ya kurguladığı bir hikayeyi anlatıyor karısı Oto. Belli ki bir sevişme anının ertesindeyiz. İlerleyen dakikalarda, sevişmenin Oto için yalnızca bedensel bir haz süreci değil, aynı zamanda hikayeler kurgulama olanağı olduğunu da öğreneceğiz. Televizyon için senaryolar yazan Oto’nun anlatıp unuttuğu bu hikayeleri sabah Kafuku tekrar hatırlatıyor ona. Ana hikayelerin devamını pek fazla merak etmiyor açıkçası. Uzun yıllar önce küçük kızlarını kaybetmiş olan çiftin rutini, Kafuku’nin karısını kendisini aldatırken görmesiyle bozuluyor. Hesaplaşma ihtimalini istemeyen/ ya da erteleyen Kafuku, Oto’nun ani ölümüyle bir kez daha havada kalan bir ruh haline bürünüyor.

    Kırk dakikalık bu uzun açılıştan sonra iki yıl sonraya atlıyoruz. Kafuku, Hiroşima’dan gelen bir teklifi kabul ederek, tiyatro festivali için oyun hazırlamaya karar veriyor. Daha önce de sahneye koyduğu “Vanya Dayı” bu oyun. Kafuku farklı halk ve dillerden oyuncular ile sahneye koyduğu oyunda her oyuncu rolünü kendi dillerinde canlandırıyor. Bu arada kendi arabasını kullanmasına izin verilmediği için bir şoför görevlendiriliyor Kafuku için, Misaki adlı bu kadın şoför ile Kafuku arasında bir ilişki gelişeceğini de anlıyoruz böylece. Filmin bir diğer önemli aktörü ise Oto’nun Kafuku’yu aldattığı genç aktör Takatsuki’nin de ekipte ye alması. Üstelik Vanya Dayı rolü için onu uygun buluyor Kafuku. Böylece hem onu kontrol altında tutmak hem de kendince intikam alma hayalleri kuruyor belli ki.

    Görüldüğü üzere, yukarıdaki özette heyecan, akıllara durgunluk verecek bir şey yok. Ama hem hikayenin hem de filmin gücü buradan geliyor. Hayata dair bu öngörülebilir gelişmelerin yarattığı sonuçlar üzerine anlarla kuruluyor bütün film. Acının, hesaplaşmanın, yüzleşmenin, kabullenmenin ve belki de en önemlisi bitmeyen yasların izleri siniyor filmin her yerine. Yalnızca Kafuku’nin kapanmayan hesabı, bitmeyen yasında değil, Oto’nun yarım kalmış hikayelerinde, Misaki’nin kaybolan çocukluğunda, Takatsuki’nin dinmeyen öfkesinde belirgin hale geliyor hayatın bütün biçimleri. Dilin yetmediği, çok dilli olmanın bir çare olmadığı anlarda, susmanın, durmanın çok şey ifade ettiği görsel bir dünyaya davet ediyor film bizi. Bundan bir film durağanlığı sonucu çıkmamalı. Çünkü kendi içinde hayli dinamik bir yapım öte yandan “Drive My Car”.

    Ryûsuke Hamaguchi, “Vanya Dayı”nın metniyle filmin hikayesini ustaca bir buluşla geçiriyor birbirinin içine. Oto’nun Yusuko kolayca ezberlesin diye kasete kaydettiği tiyatro metni, arabanın içindeki sahnelerde bir ses bandı olarak sürekli akıyor. Bir yanda Yusuko ezberini yaparken, diğer yandan karakterlerin içinde bulunduğu duruma dair metin akıyor. Bu, film dünyasında yıkılan dilin gücünün bir kez daha teslim edilmesi anlamına geliyor bir bakıma. Dile gelen metin, yaralardan akan kan için akacak yatak görevi görüyor bir süre. Ayrıca arabanın içindeki iki insanı da yakınlaştırıyor birbirine bu metin. Kafuku, yaşasa o yaşta olacak kızı yerine koyduğu Misaki’nin acısına ortak oluyor; Misaki belki de hiç tanımadığı babası gibi gördüğü bu adamın Oto’ya dair hikayesini tamamlıyor.

    Hem filmin hem Vanya Dayı kitabının sonunda bu yazının ise başındaki metne geri dönerek bitirelim. Sonya’nın “Yaşamak gerek, istemesek de yaşayacağız Vanya Dayı. Önümüzde çok uzun günler, boğucu akşamlar var. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanmaya çalışacağız, başkaları için ekip biçeceğiz…” sözleriyle başlayan ve bütün hayatın bir sınav ama asıl olarak kapanmayan yaralar, tamamlanmamış hayatlardan ibaret olduğuna dair bölüm yönetmenin meramını da özetliyor bir bakıma.

    “Drive My Car”, izlerken çok şey düşündürtüp, hissettiren ama yazarken toparlaması kolay olmayan yapımlardan. Bu hafta itibariyle salonlardaki yerini alan filmi izleyip herkesin kendi kararını vermesi en iyisi. Unutmadan Oscar’da adından hayli söz ettirecek gibi görünüyor.

  • Ne güzeldir İngilizlik!

    Cuma günü itibarıyla Netflix’te gösterilmeye başlanan “Münih: Savaş Yaklaşıyor” (Munich: The Edge of War) filmi hem sinematografik açıdan hem de İkinci Dünya Savaşı anlatıları göz önüne alındığında vasat olduğu halde, etrafında dolandığı temalar açısından hayli söz söylenebilir bir yapım. Tabii nihayetinde bir kurmacayı gerçek olaylarla değerlendirmek için ya çok iddialı olması lazım ya da gerçek üzerinden ciddi bir manipülasyona girişmesi gerek. Bu filmde birincisi yok ama ikinciye dair bazı çabalar söz konusu.

    Film İngiltere ve Fransa tarafından, Çekoslovakya’nın altın tepside Nazilere teslim edildiği Münih Anlaşması’nın hemen öncesi ve sonrasını anlatıyor. Hitler ve Mussolini’nin de katıldığı 29 Eylül 1938 tarihli antlaşmayla Çekoslovakya’ya Nazi işgalinin yolu açılmış, hızını alamayan Alman orduları bütün doğu Avrupa’ya saldırmıştı. Filmi birkaç cümle ile anlatmak zorunda kalacak olsak biri şöyle olurdu: Jeremy Irons tarafından canlandırılan dönemin İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain’in “Barışı ve İngiltere’yi savaştan koruma” çabalarını anlatıyor. Bu çok net çünkü film bitip de perde karardığında Münih Anlaşması ile müttefiklerin savaşa hazırlanması için süre kazanıldığı, “ve nihayetinde Almanya’nın yenilgisini getirdiği” belirtiliyor. Burası ilginç çünkü 11 ay sonra aynı motivasyonla Sovyetler Birliği’nin Almanya ile imzaladığı “saldırmazlık anlaşması” ve sonrası bir “işbirliği” olarak sunulmaya çalışılır sürekli. Biraz tarih bilgisi olanlar için filmin olumlu yanlarından birisi bu karşılaştırmayı yapma fırsatı sunuyor olması.

    Öte yandan film bir İngiliz- Alman ortaklığı. “Enigma” ve “Hayalet Yazar” gibi filme çekilen romanlarıyla da tanıdık, Robert Harris’in eserinden Ben Power’ın uyarladığı Alman yönetmen Christian Schwochow’un yönettiği film için son dönemde dikkat çekici hale gelmeye başlayan “İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz kahramanlıkları” temalı yapımlara eklenilen yeni bir halka da diyebiliriz. “Zoraki Kral”, “Dunkirk”, “En Karanlık Saat”, “Aşkın Çekimi” ilk elden aklıma gelen filmler. Belli ki burada da dönemin başbakanı Neville Chamberlain’in yalnızca İngiltere için değil, tüm insanlık için nasıl da mücadele ettiğine vurgu yapılmak isteniyor!

    Yukarıda anlattıklarım film dışı gibi görünse de filmin doğrudan ele aldığı konular aslında. Geriye kalanlara gelirsek. 1932 yılında Oxford Üniversitesi’nde açılıyor film. İngiliz Hugh Legat ve Alman öğreniciler Paul ve Lenya ile tanışıyoruz. Sonra 1938 yılına atlıyoruz. Hugh ve Paul devlet kademelerinde önemli yerlere gelmiştir. Üçlünün yollarının 1932 yazında ayrıldığını, Paul’un Nazi hayranlığının buna neden olduğunu öğreniyoruz. Ancak aradan geçen zamanda Nazilerin gerçek yüzünü gören Paul, Hitler’e karşı düzenlenecek bir darbenin önemli üyesidir ve Münih Anlaşması’nın imzalanmaması kilit önem taşımaktadır. Kader iki eski arkadaşı bu amaç etrafından birleştirir. Biri Hitler’e diğeri Chamerlain’e yakın bu iki genç dünyanın kaderini değiştirmeye soyunur ama belli ki başarılı olamazlar. Filmin entrika yönünün seyir zevkini diri tuttuğunu söyleyebiliriz. Yani kendisini izlettirmeyi başarıyor yapım. Hatta Paul’un kimliğinde Alman halkının Hitler’i başından savmak için çeşitli fırsatları olduğu ve bunu bir biçimde değerlendirmediği vurgusunu da yapmayı ihmal etmiyor.

    Tabii bütün bu olay örgüsü içinde Netflix eliyle yeniden şaha kaldırılan estetik klişeler de geçit yapıyor filmde. 1932 Almanya’sı ışıl ışılken 1938’de birden gri tonlar hâkim olmaya başlıyor. Ama aynı dönem İngiltere daha bir göz alıcı gösteriliyor vb. Hâlbuki grilik oralara özgü diye bilinir!

    En nihayetinde arkasına gerçek bir tarihi olayı alan, kurmaca bir komplo hikayesi olarak soğuk havada sinemaya gitmeye üşenenler için bir hafta sonu seçeneği “Münih: Savaş Yaklaşıyor”.