Yazar: Şenay Aydemir

  • Eli kalem tutmak

    İnsan yaş aldıkça, hayatının mesafe aldığı zamanlarına dair hikayelere ilgisini de kaybediyor belki de. Bu hafta vizyona giren Paul Thomas Anderson imzalı, herkesin yerlere göklere sığdıramadığı “Licorice Pizza”dan sonra böyle düşünmeden edemedim. Belki çocukluk/ ergenlik anıları artık hayli uzakta olduğu için, belki de Anderson’un fazlaca Amerikan dili nedeniyle, kim bilir! Zaten mesele de bu film değil bu hafta için. Bu kadar çok sevilip sayıldığına göre, bize değmeyen ama birilerini delip geçen şeyler var demek ki.

    Belki de aynı kişisel nedenlerden ötürü Cuma günü itibarıyla Amazon Prime’da gösterilmeye başlanan “The Tender Bar” (Şefkat Barı) daha güzel göründü gözüme. Bu filmin JR’ı ile daha fazla empati kurabildim diyelim. Bunda, filmin ana karakterinin çocukluğundan başlayarak gazeteci olmaya doğru giden (eli kalem tutan) bir yetişkine dönüşme hikayesinin de payı vardır kuşkusuz. J.R. Moehringer’in aynı adlı otobiyografik hikayesinden William Monahan’ın senaryosunu yazdığı ve George Clooney’in yönettiği film son yıllarda dikkat çekici bir biçimde artmaya başlayan ‘çocukluk hikayeleri’ listesine eklenen yeni bir madde gibi. Bu çocukluk hikayelerindeki artış da özel bir ilgiyi hak ediyor. Yeri gelmişken belirtelim. Bunun ‘eski dünya’ya dair bir özlemin mi ifadesi olduğu, yoksa tıkanmış bir bugünü geçmişi yeniden masaya koyarak aşma çabası mı olduğu merak uyandırıyor gerçekten de. Bu mevzuya ileri tarihlerde bakmak üzere filme dönelim yeniden.

    “The Tender Bar” (Şefkat Barı)

    8-9 yaşlarında olduğunu anladığımız JR ve dayısı Charlie arasındaki özel ilişkiyi takip ediyoruz bir bakıma. 1973 yılında, New York’un alt sınıflara ev sahipliği yapan bölgelerinden Manhasset’ta başlıyor hikaye. JR ve annesi dede evine dönüyorlar. Bu huysuz dede, kuzenler ve bağımsız ruhlu dayı ile geçen yıllar JR’ın da Pulitzer ödüllü bir gazeteci olmaya giden yoluna yoldaş oluyorlar bir bakıma. “The Tender Bar”, bir Amerikan Rüyası hikayesi olacakmış gibi düşündürtüyor ilk başlarda. Nihayetinde bu rüyanın fırsatlarını tepmiş bir dede, anne ve dayı figürü var. Barının adını Dickens koyan edebiyat düşkünü dayının, erken yaşta hamile kalan annenin kaçırdığı fırsatları küçük JR’ın değerlendireceği hissi sızıyor filmin satır aralarına. Hatta annesi istediği için Yale’i tam burslu kazanacak kadar parlak bir isim JR.

    Ama kendi tabiriyle ‘alt orta üst’ (yani zengin gibi görünen!) sınıftan Sidney’a karşı duyduğu karşılıksız aşk ve ona kendini ispatlama çabası, yazarlığın da yolunda önemli bir parantez daha açıyor. Hem o dönemler “otobiyografik kitaplar pek revaçta”.  George Clooney ve William Monahan ikilisi yazarın hayatının belirli bölümlerini dışarda bırakmayı tercih etmişler. Film, ağırlıklı olarak yazar olma hevesine odaklanıyor ama J. R. Moehringer’ın hayatı daha çok gazete makaleleri kaleme alarak geçiyor. Ama bunlar aynı zamanda edebi metinler. Clooney’in JR’ı ve çevresini anlatmayı tercih ettiği yol, bu elde ettiği başarının kaynaklarını da gösteriyor aslında. Yönetmen, bir ‘Amerikan Rüyası’ hikayesi anlatmaktansa, biraz teşvik ve fazlaca çabayla var olan yeteneklerin doğru yerlere kanalize edilebileceğini gösteriyor.

    Bu bakımdan filmin mekanlarından birisi olan Dickens barın varlığı önemli. Bu bar, önce JR’ın sonra da arkadaşlarının attıkları adımların, aldıkları kararların takdir edilip, cesaretlendirildiği bir yere dönüşüyor.

    “The Tender Bar”, eli kalem tutmak üzerine bir film aslında. Haliyle eli kalem tutanların fazla, diğerlerinin ortalama seyir zevki yaşayacakları bir yapım. Geçen yıl izlediğimiz “Gece Yarısı Gökyüzü” adlı felaketten sonra Clooney’in yönetmenliğini biraz daha toparladığı söylenebilir. Ama asıl oyunculuğu her zaman tartışmalı olan Ben Affleck şaşırtıyor dayı Charlie rolünde.

    Bu soğuk kış gününde, sinemaya gidecek paranız var, salgından sakınacak haliniz yoksa iyi bir seçenek olarak değerlendirilebilir “The Tender Bar”.

  • Yıl dökümü: 2021

    Adettendir, her yılın sonunda önceki yılın öne çıkan yapıtlarına, kişisel olarak en çok hangilerini sevdiğimize dair bir yazı kaleme alınır. Geleneği bozmayalım ve 2021’in dikkat çeken filmlerini ve kişisel beğenilerimizi dile getirelim.

    Öncelikle devam eden pandemi nedeniyle sinema salonlarının yılın ilk altı ayında kapalı olduğunu, temmuz itibarıyla gösterimlerin gerçekleştirildiğini ekleyelim. Yine de, bazı yapımcı ve dağıtımcıların seyirci ilgisinin yeterli olmayacağı düşüncesiyle vizyona film sokmakta tereddüt ettiği gözlendi. Türkiye açısından gişenin motor gücü olan yapımcı ve oyuncular bu yılı pas geçtiği için beklenen düzeyde bir geri dönüş olduğunu söylemek zor. Daha çok Hollywood gişe filmlerinin salonların yüzünü güldürdüğü dikkat çekiyor. Ki bu da yılın sonlarına doğru yeni “Örümcek Adam” filmi sayesinde oldu.

    Yılın ilk büyük film festivali Berlin’de Radu Jude’un “Kaçık Porno”su Altın Ayı ödülüne değer bulundu. Bu film, Türkiye’de de yıl sonu listelerinde kendisine yer buldu. Ben henüz göremediğim için bir fikir yürütemeyeceğim. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan Julia Ducournau imzalı “Titane” için söyleyebileceğim şey ise “Allah sevenlerine bağışlasın” olabilir. Kötü bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, benim “performans filmleri” olarak kategorilendirdiğim bir yapım kendisi. Seyircide adrenalin yaratmak üzerine kurulu bu sinemanın, seyirciyi manipüle etmek üzerine kurulu ana akım sinemadan hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum açıkçası. Hatta ana akımın çok daha dürüst olduğu söylenebilir! Venedik Film Festivali’nde ise Altın Aslan’ı, Fransız yönetmen Audrey Diwan’ın çektiği “L’evenement” filmi kazandı. Ama bu filmin de henüz göremedik.

    Yeşil Şövalye

    Gelelim görebildiklerim içinde en iyi on filmlik listeme. Kanımca, yaz aylarına denk geldiği, basın gösterimi yapılmadığı için çok az eleştirmen tarafından görülen “Yeşil Şövalye”, hak ettiği yerde değil. Film bugüne kadar çekilmiş en iyi Ortaçağ kabusu olabilir. Jane Campion’un hiç de yeni olmayan bir hikayeyi bu kadar özgün bir görsel dille anlatmayı başardığı “The Power of the Dog”unu ikinci sıraya koyuyorum. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’yle hayranlığımızı kazanan Céline Sciamma’nın yeni filmi “Küçük Anne” yılın en özgün içeriklerinden birisine sahip olduğu için listemize üçüncü sıradan girdi.

    Meksikalı yönetmen Michel Franco’nın hem ülkesinin hem de Latin Amerika’nın ordu, siyaset ve sermaye sarmalında yaşadığı travmaları anlattığı sert filmi “Yeni Düzen” de yılın dikkat çekici yapımları arasındaydı ve dördüncü sıradaki yerini aldı. İtalyan sinemasının en büyük isimlerinden Paolo Sorrentino imzalı “Tanrı’nın Eli”, eski yapımları kadar güçlü bir sinemaya sahip olmasa da Akdeniz neşesi ve Maradona’nın varlığıyla kendimizi iyi hissetmemizi sağladı açıkçası ve ilk beşteki yerini aldı. İlk onda yer alan diğer filmler ise şöyle sıralanıyor: “Bergman Adası”, “Don’t Look Up”, “Dün Gece Soho’da”, “İki Aşığın Ölümü”, “Ve Yarın Tüm Dünya.”

    Türkiye’de yerli sinemayı takip edebilmenin biricik koşulu haline geldi festivaller. Bu alanda yoksanız yerli sinemadan haberiniz olamıyor. Hal böyle olunca yılın ilk büyük festivali İstanbul, kayıp oldu. Çünkü yerli filmler kentin uzak bir köşesinde ve sadece bir kere gösterildi. Ulaşım sorunları nedeniyle gitmek mümkün olmadı. Haliyle bu festivalde gösterilen “Beni Sevenler Listesi” ve “Sardunya” gibi filmleri görme fırsatı bulamadım henüz.

    Tayfun Pirselimoğlu’nun filmi Kerr

    Ana jürisinde yer aldığım Adana Altın Koza Film Festivali’nde ise en iyi film ödülünü verdiğimiz Ahmet Necdet Çupur imzalı “Yaramaz Çocuklar” ve yönetmen ödülünü kazanan Nisan Dağ’ın çektiği “Bir Nefes Daha” öne çıkıyordu. “Yaramaz Çocuklar”ın dört, “Bir Nefes Daha” üçüncü sırada yer aldı listemde. Beşinci sırada ise Antalya Altın Portakal’da izlediğim Nazlı Elif Durlu’nun ilk “Zuhal” adlı yapımı yer aldı. Listenin ilk iki sırasında yine Antalya’dan filmler yer alıyor. Ki aslında ikisini de ilk sıraya rahatlıkla koyabilirdim. İlki Ferit Karahan’ın “Okul Traşı” filmi. Çerçevesini küçük tutan ve bu alanda çok etkili bir hikaye anlatan yapım son dönemin en heyecan verici işleri arasında. İkinci film ise Tayfun Pirselimoğlu’nun kendi romanından hareketle çektiği “Kerr”i oldu. Kerr kanımca yönetmenin en iyi filmi olmanın yanı sıra, zanaat açısından da göz kamaştırıyordu. Türkiye’de yaşayanların çok iyi anlayacağı şekilde, bitmeyen bir kabusun içinde sıkışıp kalma hissini oldukça güçlü bir biçimde aktarıyordu yapım.

    Bitirirken hayal kırıklığı listesine tek bir film koyacak olsam “The Matrix Resurrections” olurdu muhtemelen. 2022 hayal ettiklerimizin gerçekleştiği, hayal kırıklıklarımızın en aza indiği bir yıl olsun!

  • Kuyruklu yıldız altında…

    İnsan soyunu doğadaki diğer canlılardan ayıran en temel şey, ölümlü olduğumuzu biliyor olmamız. Bu bilgiye hasıl olmanın, bizleri daha sorumlu kılacağı beklenir. Ama öyle olmadığı ortada. İnsan soyu aynı zamanda, göz göre göre hata yapmak, bunu tekrar etmek, kötü sonuçlar doğurabilecek gelişmelere karşı kayıtsız kalmakta da hayli mahirdir. Örneğin, bugün artık dünyayı bu biçimiyle kullanmaya devam edersek, üzerinde yaşanabilecek bir gezegen kalmayacağı bilgisine sahibiz. Dünyanın hatırı sayılır bilim insanlarının hemen hemen tamamı, ölmekte olan bir gezegende yaşadığımızı ifade etse de, bu insan soyunda bir endişe ya da paniğe yol açmamış görünüyor. Aksine, doğayı daha fazla tahrip etmenin olanakları yoklanıyor durmadan.

    Kuşkusuz bunda kapitalist üretim biçiminin doğaya verdiği zarar birincil ve en belirleyici neden. Ama öte yandan kayıtsızlık da ürkütücü. İşte “Büyük Açık” ve “Vice” gibi politik içeriklere sahip yapımlarıyla tanıdığımız yönetmen Adam McKay’ın yazıp yönettiği “Don’t Look Up” dünyanın sonu ihtimali ve bu ihtimal karşısında insanlığın durumuna bakan bir yapım. Cuma günü itibariyle Netflix’te gösterilmeye başlanan, dört dalda Altın Küre adaylığı kazanan yapım, çuvaldızı büyük sermaye ve siyasilere batırırken, iğneyi de sıradan vatandaş için saklıyor.

    Don’t Look Up

    Kate Dibiasky adlı gökbilimci genç bir doktora öğrencisi gelişmiş bir teleskopla uzayı rutin kontrolünü yaparken bir kuyruklu yıldız keşfediyor. Hocası, Randall Mindy’yi durumdan haberdar ediyor. İkili bazı hesaplamalardan sonra kuyruklu yıldızın dünyaya doğru geldiğini fark ediyor. Altı ay sonra gerçekleşecek çarpışma sonrasında dünya ortadan kalkacaktır. İkili, soluğu Beyaz Saray’da alıyor ama başkan kongre seçimlerine odaklandığı için fazla ciddiye almıyor durumu. Halkı bilgilendirmek için yanıp tutuşan bu bilim insanları, medyayı deniyor son şans olarak, ama oradan da pek bir sonuç alınamıyor. Hatta 1999 depremi sonrası Ahmet Mete Işıkara’nın başına geldiği gibi Randall seksi bilim adamı ilan ediliyor bir anda. Kate ise medya tarafından paranoyak bulunuyor, sosyal medyada linç ediliyor. Durumun ciddiyeti fark edilip göktaşına müdahale edilmesine karar verildiği anda ise dünyanın en zengin üçüncü insanı devreye giriyor ve göktaşındaki madenlerin heba edilmemesi için başka bir formül öneriyor…

    “Don’t Look Up”taki karakterlerin birçoğu bugünün popüler kültüründen esinlenilmiş gibi duruyor öncelikle. Burada Meryl Streep tarafından canlandırılan ‘zengin sever’ başkan Trump’ı andırıyor haliyle. Kuyruklu yıldızdaki madenleri çıkarmak için dünyanın sonunu getirmeyi göze alan milyarder iş insanı ise Steve Jobs ve Elon Musk karışımı bir varlık. Hatta bir tutam da Mark Zuckerberg denilebilinir.

    Film, bir felaketi merkezine alsa da, anlatısını mümkün oldukça eğlenceli kurmaya çalışıyor. Siyasetin, medyanın, sermayenin dünyanın sonu ihtimaline karşı kayıtsızlığını; bu üçlünün etkisinde olan insanların meselenin ciddiyetini anlamaktan uzak kalışı hicvediliyor. Film bu tonuyla Stanley Kubrick’in 1964 tarihli politik taşlaması “Garip Doktor” (Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb) filmini getiriyor akıllara. Bu filmde kontrolden çıkan ABD’li bir generalin Sovyetler Birliği ile bir nükleer savaş çıkarma planı ve iki ülkenin çaresiz kalışı anlatılıyordu. “Garip Doktor”, Amerikan halkının komünizm paranoyasıyla doldurulduğu bir dönemde asıl tehlikenin bu kadar çok silaha ve yetkiye sahip olan siyasetçiler ve askerlerden kaynaklı olabileceğini söylemeye çalışıyordu. Bu filmde, sermayenin aç gözlülüğü ve onlarla işbirliği halindeki siyasilerin umursamazlığının dünyanın sonunu getireceği gerçeği vurgulanıyor bir kez daha. Filmdeki sermaye vurgusunda, hikayenin ABD’li sosyalist siyasetçi Bernie Sanders’ın başkan adaylığı kampanyasının konuşma metinlerini de kaleme alan David Sirota’ya ait olmasının da payı var kuşkusuz.

    Eğlenceli ve bir o kadar da çarpıcı bu politik taşlamanın tek kusuru ise gereğinden fazla uzun tutulan süresi. Bu uzunluk filmin ritminin bir süre sonra düşmesine, seyirci ilgisinin hikayeden kopmasına neden olabiliyor. Üstelik meselenin ciddiyetini de biraz gölgeleme riski var. Yine de yılın en iyi filmlerinden birisi kanımca yapım. Leonardo DiCaprio, Jennifer Lawrence, Meryl Streep, Cate Blanchett, Rob Morgan, Jonah Hill, Mark Rylance, Tyler Perry, Timothée Chalamet ve Ron Perlman’dan kurulu kadro ise adının hakkını veriyor.

  • Hepimiz Maradona’ya biraz borçluyuz!

    Bugün 45 yaş üstünde olan erkek bireylerin futbol sevenleri arasında Maradona’nın yeri çok özeldir. Uzun uzadıya burada anlatacak değilim. Merak edenler, futbol tarihinin bu ikonik karakterinin geçen yılki ölümünün ardından yazılıp çizilenlere bakabilir. Ama Maradona yalnızca saha içinde değil, saha dışında da yapabileceklerimizin bir örneğiydi her anlamda bizim kuşak için. Üstelik sahada yaptıklarının sahada kalmadığı gerçeği de var.

    Yukarıda andığım kuşaktan hemen herkes sokak maçlarında bir kez ‘Maradona’ olmuştur. Onun yapabileceklerinin insanoğlunun sınırlarını göstermesi bakımından anlamı, aynı zamanda ilham kaynağıdır da. Ve evet o da bütün hepimiz gibi bir sürü kötü ve zaaflı yanlarıyla birlikte yaşadı ve gitti. Onu tanrıdan ayıran şey de buydu. Ama 80’lerin ortasında Napoli’de ergen bir futbolsever gençseniz, 50 yıldır şampiyon olamamış takımınıza bunu bahşeden oyuncuyu tanrı katına yükseltmekte beis görmezsiniz. Ya da Margaret Thatcher İngiltere’sinden nefret etmeniz içen yeterli milyon sebepten birkaçına sahipseniz, 1986 Dünya Kupası’nın o muhteşem çeyrek finalini hatırlarsınız. Yalnızca, daha sonra “tanrının eliydi” diye attığı gole ilahi bir anlam kattığı için değil, birçoklarına göre (bu satırların yazarı da dahil) futbol tarihinin en iyi golünü de bu maçta attığı için unutulmazdır o an.

    Paolo Sorrentino’nun bu yıl Venedik’te prömiyer yapan son filmi “The Hand of God”ın bir karakterinin bu maçtan sonra yaptığı yorumdaki gibi “onları aşağılıyor”du Maradona. Bu kadar futbol dolu bir girişi İtalya’nın en İtalyan yönetmeni Sorrentino’ya lafı getirmek için yaptım. Napoli’de doğan ve 37 yaşına kadar bu ülkede yaşayan yönetmen için de Maradona çok önemli belli ki. 2015 tarihli filmi “Gençlik”te bir karakter olarak Maradona’yı da filmine dahil ederek bu sevgisini dile getirmişti. 80’li yılların ortalarında geçen “The Hand of God”ta ise kendi hayatından hareketle inşa ettiği hikayesinin önemli bir parçası Maradona. Film içinde bağımsız bir karaktere dönüşmüyor ama arka fonda, ana karakterimiz Fabietto Schisa’nın büyüme hikayesinin kurucu unsurlarından birisine dönüşüyor.

    The Hand of God

    Sorrentino, kendi hayatından yola çıkarak hem doğup büyüdüğü kente bir saygı duruşunda bulunuyor hem de genç karakteri üzerinden ülkenin dönüşümüne de ayna tutuyor. “The Hand of God”, İtalyan telaşını, neşesini, gevezeliğini, seksiliğini fazla fazla bulunduruyor bünyesinde. Aynı zamanda siyaset, din, aile gibi kurumların ağırlığı da eşit biçimde yayılıyor filmin her yerine. Yönetmen bir yandan pırıl pırıl İtalya güneşi altında zor bir büyüme hikayesi anlatırken, diğer yandan seyirciyi (ve karakterini) istismar etmekten kaçınıyor. Fabietto’nun büyüme sancıları, ona özgü bir drammış gibi anlatılmaktan çok, “işte bütün bunlar toplanıp kimliğimizi, hayatı oluşturuyor” deniyor bir bakıma.

    Belli ki, kimi yönetmenler hayatlarının belli bir anında durup, kendilerini var eden döneme, ortama ve ilişkilere bakıyorlar. Yakın dönemde yine bir başka Netflix filmi “Roma”da Alfonso Cuaron, Meksika’daki çocukluk yıllarına dönmüştü. Bu film hakkındaki haberlerde ise çoğunlukla Federico Fellini’nin 1973 tarihli “Amarcord”una atıf yapılıyor. Bu filmlerin ortak özelliği yalnızca çocukluğa değil, kente da bakması ve dönüşümünün de izini sürmesi. Örneğin Cuaron, kentte yaşananların, ülkedeki politik dönüşümün ailede yarattığı sonuçların üzerindeki etkilerini de anlamaya çalışıyordu bir yandan. Sorrentino da bir kişi olarak Maradona’nın değil ama onun varlığının önce futbol takımına, takımın başarısını ise kentte kattıklarını arka fonda gösterirken, kenti değiştiren “tanrının elinin” kendisine de dokunduğunun ayırdına varıyor belli ki.

    Bu yıl Venedik’te Jüri Büyük ödülü ve Marcello Mastroianni En İyi Genç Oyuncu Ödülünün sahibi olan yapım “İl Divo” kadar politik, “Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza” kadar aşırı değil belki ama açıkçası en samimi filmi olarak geldi bana yönetmenin. Aslında kederli bir hikaye anlatıyor olmasına rağmen, Akdenizlilere özgü neşeyi de ihmal etmiyor.

  • Ayağa kalkan kadınlar

    Yakın dönemde iki ünlü kadın oyuncunun sürüklediği iki film gösterilmeye başlandı Netflix ekranlarında. İlki Halle Berry’nin aynı zamanda ilk kez yönetmen koltuğuna da oturduğu “Bruised”, diğeri Sandra Bullock’un yer aldığı “The Unforgivable.”

    Açıkçası iki filmin de vasatın çok üzerine çıkabildiğini söylemek zor ama kendilerini izletmeyi başardıklarını söylemek gerek. Ama bu iki filmin sinemasal maharetlerinden çok daha fazla bir şeyi temsil ettiklerini belirtelim. Şöyle ki, sinema dünyası ama özellikle de Hollywood kadın oyuncuları 40’lı (bu bile iyimser bir yorum olabilir) yaşlardan sonra neredeyse görünmez kılmakla mahir. 60 yaşında erkek oyuncular aksiyondan aksiyona koşarken, 40’lı yaşlarındaki kadınlar bu erkeklerin sevgilisi/ eşi olmaya değer bile bulunmaz filmlerde. 30’lu yaşlardaki kadın oyuncular seçilir.

    Yalnızca filmlerdeki eşleşmeler açısından değil. Erkek oyuncular söz konusu olduğunda oldukları yaşların çok altındaki karakterleri canlandırmalarında bir beis görülmezken, kadın oyuncular gençken daha yaşlı birini oynayabilir ama belirli bir yaştan sonra genç birisini oynayamaz. İşte bu iki film bu denklemin dışında duruyor ve yeni bir dönem olmasını umduğumuz sürecin de kapılarını aralıyor. Her iki filmin karakteri de gerçek hayatta oldukları yaştan 10-15 yaş daha küçük birilerini canlandırıyorlar ve hiç de sorun olmuyor.

    Bruised filminden bir kare

    Halle Berry’nin 2020’de Toronto Film Festivali’nde gösterildikten sonra platforma konulması hayli zaman almışa benzeyen filmi “Bruised”, erkek versiyonlarını daha önce defalarca gördüğümüz bir ‘ayağa kalkma’ hikayesi. Jackie Justice, bir dönem karma dövüş sanatları sporunda çok gözde iken, bir maçta paniğe kapılıp ringden kaçmış ve bütün kariyerini bitirmiştir. Sorunlu erkek arkadaşıyla birlikte yaşayıp evlere temizliğe giderken tanışırız kendisiyle. Hiçbir amacı kalmamıştır. Ancak bir gün, vaktiyle yaşadığı bir ilişkiden olan ve babasıyla yaşayan altı yaşındaki oğlu çıkagelir. Artık Jackie ile yaşayacaktır. Bu sorumluluk hissi onu yeniden ringlere dönmeye iter.

    “Eski boksörün dönüş hikayeleri”nde olduğu gibi gidiyor burada da hikaye aslında. Ancak tabii ki, bir anne- oğul, anne-kız gerilimleri de söz konusu. Açıkçası Halle Berry’nin Amerikan bağımsız sineması estetiğine yaklaştırdığı kamerasıyla bir alt kültür hikayesi inşa etmeyi başardığını söylemek gerek. Ancak, Michelle Rosenfarb’ın ilk uzun metraj senaryosu ve Berry’nin rejisi finaldeki büyük dönüşün gerilimi inşa etmekte zorlanıyor. Kareografisi ve asıl olarak heyecanı da bundan nasibini alıyor haliyle.

    The-Unforgivable

    Diğer filmimiz “The Unforgivable”ın ana karakteri Ruth Slater ise yirmi yıl cezaevinde kalıp çıktıktan sonra kendisine yeni bir düzen kurmanın hayalini kuruyor. Ancak yirmi yıl önce işlediği suç peşini bırakmıyor. Hem kendi vicdanında hem de mağdur ettiği insanların öfkesinde bu durum böyle. Bir yandan iki işte birden çalışıp, diğer yandan da 20 yıldır haber alamadığı, evlatlık verilmiş küçük kız kardeşini bulmaya çalışıyor Ruth. İki yıl önce “Oyunbozan” (Systemsprenger) ile dikkatleri üzerine çeken Alman yönetmen Nora Fingscheidt da estetik ilhamını Amerikan bağımsızlarından alıyor kanımca. “The Unforgivable”, yalnızca Ruth’un kız kardeşini yeniden bulma çabasına odaklanmıyor öte yandan. Ana karakterinin girip çıktığı mekanlar, birlikte hareket ettiği insanların izini sürerek bir alt sınıf anlatısı da inşa etmeye çalışıyor.

    Sally Wainwright’ın kaleme aldığı 2009 tarihli üç bölümlük mini dizi “Unforgiven”a dayandırılan hikaye bir yandan suçun ve suçlunun kim olduğu değişkenliğini, diğer yandan da masumiyetin sınırlarını da tartışmaya açıyor. Sandra Bullock tartışmalı oyunculardan birisi. Hatta “Sandra Bullock sevenlerden misin, yoksa sevmeyenlerden misin?” sorusuna muhatap olmuşluğum bile var. Ne yalan söyleyeyim, “Hız Tuzağı”ndan bu yana kendisini beğenenler grubundayım. Burada da oldukça kontrollü ve sade bir oyun koyuyor ortaya. “Oyunbozan” gibi bir filmden sonra Nora Fingscheidt’ın buradaki yönetimi sınıfı geçiyor belki ama beklentilerimizin altında kalıyor açıkçası.

    Toparlarsak. Bu iki film, belirli bir yaşın üzerindeki kadın oyuncuların da gerçek yaşlarının altında karakterlere hayat verebileceğini göstermesi açısından anlamlı. Her iki film de bir hafta sonu seçeneği olarak tercih edilebilir. İki farklı kadının kendilerini yeniden inşa etme hikayeleri. Yumruk mu konuşsun, duygular mı ona siz karar verin!

  • Havlayan köpekler…

    Yılın filmlerinden birisi olmaya aday “The Power of the Dog” hakkında konuşmaya müziklerinden başlamalıyız belki de. Yalnızca Paul Thomas Anderson’ın 2007 tarihli başyapıtı “Kan Dökülecek” ile coğrafik ve tematik benzerliğinden ötürü değil. Radiohead’in efsanevi gitaristi Jonny Greenwood’ın ilerleyen yıllarda müziklerine imza attığı diğer Anderson filmleri “Usta”, “Gizli Kusur” ve “Phantom Thread”ın yanı sıra Lynne Ramsay imzalı “Hiçbir Zaman Burada Değildin” ve şu sıralarda salonlarda gösterimi devam eden Pablo Larraín imzalı “Spencer”de yarattığı tekinsiz hisler nedeniyle konuşmaya buradan başlayabiliriz. Çünkü bütün bu filmlerde müzik, karakterlerin iç huzursuzluğunu, yersiz yurtsuzluğunu, oldukları ile olmayı tercih ettikleri arasındaki uçurumu anlatmakta ana enstrümanlardan birisi.

    Sinema kariyeri için aceleci davranmayan, yaşayan en büyük yönetmenlerden Jane Campion’ın 12 yıl önce izlediğimiz “Parlak Yıldız”dan sonra karşımıza çıkan ilk uzun metrajı “The Power of The Dog”. Yönetmenin Thomas Savage’ın 1967 tarihli aynı adlı adlı eserinden senaryoya aktardığı yapım, Venedik Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından sınırlı sayıda salonda kendisine yer bulmuştu. 1 Aralık’tan itibaren ise Türkiye’de Netflix platformunda yayınlanmaya başladı.

    “The Power of the Dog”

    “The Power of the Dog”, ‘Bağımsız Amerikan sineması’ takip edenler, sevenlerin aşina olduğu bir hisse sahip aslında. Tekinsiz coğrafyası ve ‘sert’ erkekleriyle iç ABD coğrafyasına dair birçok film izledik. Bu bakımdan akrabası bol bir filmle karşı karşıyayız. Film 1925 yılının Montana’sına davet ediyor seyirciyi. Phil ve George Burbank kardeşler aileden kalma çiftliklerinde kurulu düzenleriyle yaşayıp gitmektedir. Gegorge ne kadar kibar ve insan canlısı ise Phil de o kadar kaba ve yabanidir. Ama bu “farklılıklara rağmen bir arada yaşama” rüyası, Gegorge’nin kocası öldükten sonra yetişkin oğluyla birlikte yaşayan Rose ile evlenmesiyle dağılır. Phil, kimsenin (seyircinin de) anlam veremediği bir biçimde Rose ve ‘yumuşak’ bulduğu oğlu Peter’a düşmanlık besleyecektir. Ancak zaman, bu sert coğrafyayla uyumlu olmak zorunda olduğunu düşünen Phil’in üzerindeki kabuğun aslında bir ‘koruma’ kalkanı olduğunu gösterecektir.

    Campion, romanda olduğu gibi filmi de bölümlere ayırarak zaman akışı sorununu basit bir biçimde çözüyor. 1925 yılında başladığımız hikaye nerede sona eriyor bilmiyoruz ama bir iki yıla yayılan bir süreç olduğu söylenebilir. Filme ‘adeta bir roman’ havası veren şey sadece bölümlere ayrılmış olması değil. Campion çok öngörülebilir bir hikayeyi karakterlerini derinleştirerek, birbirleriyle ilişkilerini katman katman açarak anlatmayı da başarıyor açıkçası. Rose’un kendisine ve oğluna dair tedirginliği, Peter’in “Her kuşun eti yenmez” dedirten bir noktaya doğru gidişi ve tabii ki Phil’in toksik erkeklik kabuğunu kazıyınca altından çıkanlar. Romanı bilmiyoruz tabii ama Campion hiçbir karakterine iltimas geçmiyor, acımıyor.

    Filmi,  “bir roman gibi” olmaktan ayıran şey ise sinemanın görsel bir sanat olduğunu bize hatırlatması. Campion, yalnızca coğrafyanın olanaklarını değil, ev içlerini, ahırları, hayvanları da anlatının birer parçasına dönüştürmeyi başarıyor. İnsan dışındaki her şeyin doğal akışına uygun bir biçimde var olduğu bir coğrafyada, buna en fazla direnen kişinin gardını düşürüyor öte yandan. Onun doğasına itaat etmeye çalışıyor. Tam da bu noktada yönetmenin “Piyanist”ten bu yana aşına olduğumuz erotik gerilim inşa etme becerisine bir kez daha şapka çıkarıyoruz. Benedict Cumberbatch’ın Phil karakterinde bahsedildiği kadar etkileyici bir performans çıkardığını belirtelim. Ama kanımca filmin asıl öne çıkan ismi Peter’ı canlandıran genç oyuncu Kodi Smit-McPhee.

    Campion, yarım asırdan önce yazılmış, yaklaşık bir asır öncesini anlatan bir romanı bugünün ilişkilerinin ortasına oturtmayı başarıyor. Üstelik erkeklik anlatısının en güçlü olduğu Western estetiğine ayak uydurarak. Yalnızca erkekliği bir görev gibi üzerine giyenlerin açmazlarını değil, etrafı adamlarla çevrili Rose’un çıkmazlarına da göstermekte oldukça mahir bir film “The Power of The Dog”.

    Yılın en iyilerinden…

  • Bırakmıyor ki sevelim!

    Belli ki, bir Kore yapımından uyarlanan “7. Koğuştaki Mucize” filminin önce Türkiye’de sonra da Netflix’e konulduktan sonra dijital alemlerde yarattığı etkinin bir benzeri istenmiş Mehmet Ada Öztekin’den. Acıklı bir baba-kız hikayesi iyi gider denmiş. Ana akımın son dönemdeki yaratıcı isimlerinden Öztekin, “7. Koğuştaki Mucize”nin yanı sıra, “Kuzey Güney”, “Bodrum Masalı” gibi diziler, “Kaybedenler Kulübü Yolda”, “Martıların Efendisi” gibi filmleri de yönetti. Ayrıca “Kaybedenler Kulübü”nün iki filminin senaryosunda da imzası var.

    Kısa süre önce Netflix’te gösterilmeye başlanan “Beni Çok Sev”, yazının girişinde andığım “7. Koğuştaki Mucize”nin etkisinin izini sürme niyetinde belli ki. Bunda bir sorun yok. Nihayetinde bugün ana akımların ana akımı olarak tanımlayabiliriz bu dijital platformu ve bütün benzerleri gibi garantili alanlarda hareket etmek zorunda. Ama işin ilginç yanı, “Beni Çok Sev”i bana göre Netflix’in en iyi yerli filmi yapan şey, bu garantili alanların dışında hareket etmekte cesaretlendiği anların toplamı.

    14 yıl önce bir cinayet işleyip cezaevine giren Musa, bebekken ayrılmak zorunda kaldığı artık genç bir kadın olmuş kızını görmek için izinli olarak çıkacaktır. Ona refakatle, emeklilik için gün sayan gardiyan Sedat görevlendirilir. Musa’nın eski karısının ölümünün ardından babaannesine emanet edilen Yonca da baba yokluğundan mustariptir. Musa’nın annesi Nebahat Alzheimer hastası olduğu için, komşusu Nuriye’nin desteğiyle hayatını sürdürmektedir. Nuriye de Musa’nın eski sevgilisidir aslında. Musa ve Sedat’ın bu iki günlük macerası ikisi için de sırların ortaya çıktığı, gerçeklerle acı bir şekilde yüzleşildiği bir maceraya dönüşür.

    Öncelikle film, şimdilerde kentsel dönüşüm nedeniyle eski şöhretinden çok şey kaybetmiş olsa da Antalya’nın en kriminal bölgesi olarak kabul edilen Zeytinköy’de geçiyor. Musa bu mahalleden çıkmıştır. Mahalle her türlü suçun, ama özellikle de uyuşturucunun merkezlerinden birisidir. Bu tür anlatılardaki genel akış gereği Musa’nın husumeti olan elemanlar tabii ki güçlerini artırmış, mahalleliye hükmetmektedir. Hikaye kaçınılmaz bir biçimde kahramanımızla bu mafya elemanlarını yüz yüze getirir. Netflix anlatıları, içinde geçtiği ülkelere turistik olmadı folklorik bakmakta ısrar ediyor. İşte “Beni Çok Sev” bu ayrımın folklorik kısmında daha çok. Ama hakkını yemeyeyim. Öztekin, mahalleyi etkileyici bir biçimde resmediyor. İnsanların çaresizliğini, ortamın karanlığını gayet iyi aktarıyor görsel olarak. Bununla birlikte Musa’nın kızıyla olan hikayesine paralel Sedat’ınkini de yerleştirerek ikili bir anlatımı da inşa ediyor. Birinin imkansızlığından, diğerinin çaresizliğine ulaşmamızı sağlıyor. Ama aynı cömertliği Nuriye karakteri için inşa ettiğini söylemek zor. Karakterin işlevini anlasak bile, oldukça yüzeysel kalıyor ve diğer karakterlerin varlığını anlamlandırmanın ötesine geçemiyor maalesef.

    En nihayetinde bir suç ve intikam hikayesi anlatıyor bize “Beni Çok Sev” ve bunu ‘ana akım sinema anlatısı’na bağlı kalarak gerçekleştirdiği sürece gayet de iyi işliyor her şey. Ancak ne var ki, filmin ‘ana akım yerli dizi’ anlatısına bağlantıyı yerlerin sayısı da hiç az değil. Genel ortalamaya hitap etmek için yapılan bu tercihler izlediğimiz şeyin bir film olduğunu unutturup ana akım televizyonda bir dizi izlediğimiz hissini uyandırıyor bu anlarda. Abartılı müzik kullanımları, yoğunlaştırılmış dramatik oyunculuklar, seyirciye şimdi burada ağlayacaksın diye buyuran sahneler sinema atmosferini dağıtıp yerini dizi estetiğine bırakıyor maalesef kimi zaman. Buna uzayıp giden sahneleri, bitemeyen bakışmaları, ölemeyen karakterleri eklediğimizde, ilk başta kurulan inandırıcılık hissi de zedelenmeye başlıyor.

    “Beni Çok Sev”, Türkiye’de ana akım sinemanın tuzağına düşmekten kurtulamıyor maalesef. Yani televizyon vasatının seyirci ilgisi için gerek şart olduğu varsayımından kurtulamıyor. Kuşkusuz bunda doğruluk payı var. Ama bu vasatı da yine bu tür içeriklerin üreticileri (Farkındaysanız, dijital platformlarla birlikte dizi/ film yerine içerik denilmeye başlandı. Bu bile bir gösterge aslında) oluşturduğu için, kendi yarattıkları şey dönüp ayaklarına dolanıyor.

    “Beni Çok Sev” tam sevecekken bize tuzak kurduğunu hissettiğimiz, güzel gidiyor diye düşündüğümüz anda numara yapmaya kalkan o yapımlardan. Sevmemize izin vermiyor bir türlü maalesef.

  • Kusursuz bir ‘Amerikan Rüyası’

    Bir Amerikan rüyasının gerçekleşmesi için, rüyanın sahibinin bin bir badire atlatması, tam pes edecekken bir işaretle yeniden harekete geçmesi, bütün kapılar kapanmak üzereyken ona inanan birisinin ortaya çıkması gerekir. Kusursuzluk bütün bu süreçlerin ardından gelir. Böylesi hikayelerin ‘kusursuzluğu’ tabii ki Hollywood’un anlatı kabiliyetiyle daha da perçinlenir. İşte bu hafta vizyona giren “Kral Richard: Yükselen Şampiyonlar” filmi hem karakterleri hem de hikayeyi anlatmak için seçilen yol itibarıyla gerçekten ‘Kusursuz Bir Amerikan Rüyası’ tabirini hak ediyor.

    Kısa filmleriyle Cannes, Tribeca gibi festivallerde boy gösterdikten sonra “Monsters and Men” ile Sundance’te ödül kazanan, bir sonraki filmi “Joe Bell” ile eleştirilen ama aralarda dizilerde görev alan yeni kuşağın önde gelen isimlerinden birisi yönetmen Reinaldo Marcus Green. Bu film için asıl sürpriz olan ise gençlik yıllarında sanat departmanında birkaç işte çalışmış senarist Zach Baylin. Çünkü Baylin’in ilk filmi bu ve şimdiden “Creed 3”ün senaryo ekibine girmiş görünüyor.

    “Kral Richard”, 1990’lı yılların ortasından itibaren 25 yıl boyunca kadın tenisini domine eden, bütün rekorları kıran ve hakkını teslim etmek gerekir ki ilham verici bir başarıya imza atan Venus ve Serena Williams kardeşlerin kariyerlerinin en başına götürüyor seyirciyi. Bu iki tenis efsanesini bu spora kazandıran babaları Richard’ın dünyasına asıl olarak. Çünkü onlar daha doğmadan önce kariyerlerini planlayan, her anlarını bu amaç için seferber eden birisi Richard. ABD’de tenis zengin sporu nihayetinde. Hele de iki kız kardeşin bu spora başladığı 80’li yılların sonu, 90’ların başında. Haliyle yaşadıkları siyah gettosunun bakımsız tenis kortunda çalışmak zorunda kalıyor iki kardeş. Richard onları eğitmek için fazladan işlerde çalışıyor, gecesini gündüzüne katıyor. Ama onun mahareti de bir yere kadar. Zorlu uğraşlar ve defalarca ret cevabı aldıktan sonra dönemin ünlü tenisçisi Pete Sampras’ın antrenörü Venus’ü ücretsiz çalıştırmayı kabul ediyor. Bu değişiklik Venus’ün önünü açıp dikkatleri üzerine çekmesini sağlıyor.

    Ardından da daha büyük bir ekibin parçası oluyor Venus ve Serena. Ancak Richard’ın kızları çocuklar kategorisinde yarıştırmayıp profesyonel olmayı beklemekte ısrarı sıkıntılara neden oluyor. Hem yatırımcıların hem de kızların canını sıkıyor bu. Venus’ün ilk profesyonel maçıyla da bitiyor film. Yani asıl olarak o sıkıntılı döneme, o güne kadar hiç yapılamayan bir şeyi, siyah Amerikalılar olarak bu beyaz sporda kendilerini var etme mücadelesine odaklanıyor film. Bunu yaparken de, su katılmamış bir Amerikan rüyası dünyası kuruyor.

    Bir yandan bu ülkede siyah olmanın yoksul olmakla eş değer olduğunu, Williamsların oturduğu mahallelerdeki suç oranındaki yüksekliğini, suçtan kaçmanın spora ya da eğitime yönelmek olduğunu göstermekten imtina etmiyor film. Ama öte yandan bunların yapısal sorunlarına hiç değinmiyor. İyi bir plana sahip olursanız, çok çalışırsanız ve mücadele ederseniz Amerikan rüyası sizi yarı yolda bırakmaz demeye getiriyor adeta. Bir kez daha bütün bu yokluk ve yoksulluğun çaresi olarak bireysel kurtuluşun reçetesi tutuşturuluyor seyircinin eline. Üstelik oldukça ağır rekabet koşulları altında mücadele etmek şartıyla.

    Ve herkesin Richard gibi bir babası olması şartı da var! Çünkü bir yandan da çok rahatsız edici bir karakter. Çocuklarının kariyerinin her anını planlayan, onlara bazen fazla baskı yapan (örneğin bunu sorun eden karşı komşu meczup gibi gösteriliyor) kendi koyduğu kuralları çocuklara dayatan ve bunda ısrar eden bir baba. Kuşkusuz onun yöntemi işe yaratığı için örnek olarak gösterilebiliyor. Ama anne babalarının bu tür zorlamalarına maruz kalan ve o ağır rekabet koşullarında elenip giden milyonlarca diğer çocuğun akıbetini bilemiyoruz tabii!

    Venüs ve Senera Williams kardeşlerin başarısı kuşkusuz ilham verici. Spor tarihin en büyük isimleri arasında yer aldıkları su götürmez. Ait oldukları sınıf ve ırk itibarıyla bulundukları yerde olmaları gerçekten büyük fedakarlıklar sonucu. Ama filmin ilhamını Richard’ın ‘planı’ sayesinde başarıya ulaşan bu iki kardeşten değil de, Amerikan rüyasından aldığını söylesek yanlış olmaz. Will Smith’in Oscarlık performans (bunun için çok iyi oymamış olması gerekmiyor) gösterdiği. Ama asıl olarak kız kardeşleri canlandıran Saniyya Sidney ve Demi Singleton’un parladığı yapım, en iyi spor filmleri listelerinde kendisine yer bulacaktır.

  • Yeni Türkiye’nin muhafazakârları perdede

    Sanat alanında dönemler açıp, dönemler kapatmak iddialı iş. Çünkü bu açılış ve kapanışlar sürece yayılarak, iniş çıkışlar yaşanarak gerçekleşiyor. Ama yine de ülkenin toplumsal ve kültürel iklimine bakarak bunun sanat üzerindeki etkilerini görmek ve buradan sonuçları çıkarmak görevi de biz eleştirmenlere düşüyor. Nihayetinde yaratıcı, yarattığı şeyi adlandırmıyor çoğu zaman. Onu adlandırmak, tarihsel bir zemine oturtmak o sanat üzerine kafa yoranların görevi.

    Bu yılın Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal film festivalleri, ülkenin son yirmi yılında daha da palazlanan ve biçim değiştiren muhafazakârlığın türlü boyutlarına bakan filmlerin bolluğuyla dikkat çekti. Bu gelişmeyi bir eğilim olarak not edelim. Devam etmesi durumunda yeni bir dönemin varlığını ayrıca tartışırız. Bugünlük yalnızca kayıtlara geçmek için, küçük hatırlatmalarla not düşmekle yetinelim.

    Yaramaz Çocuklar

    Altın Koza’da benim de yer aldığım ana jürinin en iyi film ödülüne değer bulduğu “Yaramaz Çocuklar” bu filmlerden ilki. Yönetmen Ahmet Necdet Çupur, yıllar sonra Hatay’daki evine dönüyor ve kardeşlerinin içinde yaşamak zorunda kaldığı ağır muhafazakar ortamın resmini çiziyordu. Çupur, bir belgeselci soğukkanlılığıyla ailesini içine uzattığı kameranın mesafesini maharetle koruyor ve seyirciyi çok da bilmediği bir dünyanın içine davet ediyordu. “Yaramaz Çocuklar”ın Türkiye sineması açısından ayrıca özel bir yeri olduğu söylenebilir. Suriye savaşıyla gelmek zorunda kalanlar hariç yaklaşık üç milyon Arap Türkiyeli olduğu varsayılıyor. Kendi adıma bugüne kadar bu dünyayı bizlere anlatan film, roman vb. şahit olduğumu hatırlamıyorum. Dolayısıyla Çupur çok içeriden bir bakış sunuyordu bu dünyaya dair. Öte yandan tam döneme özgü riyakar bir muhafazakârlığı, iki yüzlü din anlayışını, sürüp giden ezberleri gösteriyordu ustaca.

    İki Şafak Arasında

    Altın Portakal’da ise muhafazakâr dünyaya yönelik özel bir eğilim olduğu hissini güçlendirecek hayli örnekle karşılaştık. Bunlardan ilki, Selman Nacar’ın yazıp yönettiği “İki Şafak Arasında”. Ekonomideki tabirleriyle söylersek “Anadolu Kaplanları”ndan muhafazakâr bir sermayedar ailenin 24 saatine odaklanıyordu film. Tekstil atölyesi sahibi bu ailenin okumuş, dünya görmüş küçük oğlu ile alaylı büyük oğlu tarafından işletilen, babanın emekliye ayrıldığı fabrikada iş kazası oluyor. Baba ve abi olayın üzerini örtmeye, parayla meseleyi kapatmaya çalışırken, küçük oğlan meseleye daha vicdanlı yaklaşmaya çalışsa da işin içinden çıkamıyordu. Filmin kendi içindeki sıkıntılarını başka bir yazı vesilesiyle yazmıştım tekrarlamaya gerek yok ama “Müslüman sermaye”ye yönelik çarpıcı gözlemler içeren bir film olarak kayıtlara geçti “İki Şafak Arasında”.

    Bağlılık Hasan

    Semih Kaplanoğlu, sekülerlere seslendiği “Buğday” ve “Bağlılık Aslı” filmlerinden sonra bu kez iğneyi muhafazakârlara batırdığı ama çuvaldızı sakladığı “Bağlılık Hasan” ile konuk olmuştu Antalya’ya. Çiftçilik yapan Hasan ve eşi Emine’nin hacca gitme kararı verdikten sonra iş helallik istemeye gelince ortaya çıkan karmaşayı anlatıyordu Kaplanoğlu. Çünkü Hasan zenginliğini inşa edene kadar hayli kul hakkı yemiş olduğunu fark ediyordu. Bu da onu açmazlara sürüklüyordu. Kaplanoğlu, muhafazakâr dünyaya dönerek “ibadet sizi kurtarmaz, iman edin” demeye getiriyordu bir bakıma.

    Bembeyaz

    Altın Portakal’daki bir diğer film ise Necip Çağhan Özdemir’in “Bembeyaz” adlı yapıtıydı. Amerikan konsolosluğunun karşısında babasıyla birlikte fotoğrafçı işleten Vural, dükkânda tanıştığı genç bir kadınla evlilik dışı ilişki yaşamaktadır. Bir tartışma sonucunda bu kadını öldürünce suçluluk duygusu ve vicdan azabıyla baş başa kalır. Yönetmen Özdemir, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından hareketle Vural’ın şekilden ibaret olan dindarlığını/ muhafazakârlığını sorgulamaya girişiyor. Hakkını verelim oldukça da karanlık yerlere kadar götürmeyi başarıyor hikayeyi. Ancak estetik, bu hikayeyi güçlü bir şekilde takip edemiyor.

    Sinemada AKP iktidarı ile şekillenen muhafazakârlığa dair söz söyleme ihtiyacı, yukarıda bahsedilen filmlerdeki hikayelerin artık anlatılacak olgunluğa gelmiş olması kuşku yok ki. İktidarın yarattığı çürümenin, bizzat iktidar adına siyaset üretenler tarafından bile görünüp dillendirildiği bir politik atmosferde, kültür alanının buna kayıtsız kalması da düşünülemezdi. Bu yıl filmlerde ortaya çıkan bu yönelimin tesadüf mü olduğu yoksa sinemamızda yakın dönemde daha fazla böylesi filmler görüp göremeyeceğimizi zaman gösterecek. Benim kanaatim bu tür filmlerin daha da artacağı ve hatta “hesaplaşma” temalı yapımları da yakında görmeye başlayacağımız.

    Filmlerdeki anlatıların neye denk geldiği, nasıl bir dil tutturdukları, bu dilin tutarlı olup olmadığı tartışmalarını şimdilik bir yana bırakarak, muhafazakar erkeklerin ‘vicdanı’nın perdede boy göstermeye başladığını not düşelim bugünlük.

  • Sinema salonları ne kadar dayanır?

    Şenay Aydemir

    Etkileri halen devam eden COVID -19 salgını, birçok endüstriyi etkilediği gibi, sinemayı da çok ağır yaraladı. Ama bu etkiyi en yakıcı biçimde hissedenler sinema salonları oldu. İki ana nedene dikkat çekelim. İlki pandemi öncesinde de dijital yayın platformlarının büyümesi salonları zorlamaya başlamıştı. Bu platformlar öncesinde de seyirci sayısını çeşitlendirmek, artırmak konularında sıkıntılar yaşayan sinema salonları pandemiyle birlikte kapanınca, kimilerine göre “geri dönüşü olmayan yol”a da girilmiş oldu.

    Çünkü dijital platformlar pandemiyle birlikte abone sayılarını, buna bağlı olarak da içerik adetlerini hızla artırdılar. Sinema salonları sessizce açılmayı beklerken başta Netflix ve BluTv olmak üzere Türkiye’deki dijital yayıncı kuruluşlar yerli içerikleri artırmaya başladı. Buna süreç içinde Exxen ve Gain gibi yeni platformlar da eklendi. Üstelik HBO ve Amazon’un da Türkiye’de şube açma ve içerik üretme çalışması içinde olduğu biliniyor.

    Peki, bütün bu yoğunluk sektörde bir rahatlama yarattı mı? Görülen o ki, pandemi öncesinde sinema salonlarını domine eden, televizyonda reytingleri kapan 4-5 yapımcı bu gelişmelerden hayli memnun. Çünkü dijital platformlarda yayınlanan içeriğin neredeyse yüzde 90’ı bu yapımcılar tarafından üretiliyor. Haliyle onlar açısından pandeminin bir tür “vaka-i hayriye” olduğu bile söylenebilir. Bu durum, yani dijital yayınlara artan içerik üretiminin olumlu yanları da yok değil. Set emekçilerinin pandemi sürecinde ve sonrasında iş bulabildiği ve gelir elde edebildiği alanlar oldu bu mecralar.

    Ancak, salgın başlayınca kapanan, sonra kontrollü açılan, geçen kışı kapalı geçirip yeniden kontrollü bir şekilde açılan sinema salonlarının durumunda bir düzelme olduğu söylenemez. Hali hazırda 2019 sonunda on milyon seyirci kaybetmiş ve yüzde 15 oranında küçülmüştü bu mecra. Sektör kaybını, bilet fiyatlarına yüzde 30’un üzerinde zam yaparak gidermişti. Ancak 2020’ye damga vuran pandemi her şeyi değiştirdi. Türkiye’de gişe bilgilerini düzenli olarak yayınlayan boxofficeturkiye.com sitesinin yıllık raporuna göre 2020’de 58’i yerli film olmak üzere toplam 177 yeni film Türkiye’de vizyona girebildi. Ki bu rakam önceki iki yılda 400’ün üzerine çıkmıştı. Bu 181 film için 17.4 milyon adet bilet kesilirken, 299,7 milyon TL hasılat elde edildi. Salgın nedeniyle yüzde 70’e yakın bir kayıp söz konusuydu.

    Bütün bu felaketin içinde ortaya çıkan geliri kimler alıyor? 300 milyon TL’lik hasılatın yaklaşık 180 milyon TL’sinin beş film ve dört yapım şirketi arasında pay edildiğini söylemek, Türkiye’deki tekelleşmenin boyutunu bilenler açısından sürpriz olmayacaktır. Seyircinin yüzde 90’ı ise ikisi en büyük salon işletmecisine ait üç büyük dağıtımcı şirketin filmleri alıyor.

    2020’ye göre salgının etkilerinin sürdüğü ama sosyal hayata yönelik kısıtlamaların daha az olduğu 2021’de vaziyet nasıl. Yine boxofficeturkiye.com’un verilerine başvuralım. Türkiye’de 2019 yılında 447 sinema kompleksi içinde 2778 adet salon bulunuyordu. Sitenin verilerine göre bu hafta 366 salonda gösterimler devam ediyor. Yani 81 sinema kompleksi pandemi sonrasında ya kapandı ya da henüz kapılarını seyirciye açmadı. Sinema verileri konusunda sektör ile pek uyumlu olmasa da TÜİK’in 16 Haziran 2021 tarihli raporuna göre ise “Türkiye genelinde sinema salonu sayısı 2020 yılında 2019 yılına göre yüzde 4,5 azalarak 2 bin 698 oldu. Bu dönemde sinema salonlarındaki koltuk sayısı yüzde 6,0 azalarak 317 bin 763 oldu.” Tabii bu rakama 2021 verileri ise henüz açıklanmadı.

    Peki, 2021’in gişe verileri nasıl seyrediyor. Bu yıl 125 yeni film vizyona girmiş, yaklaşık 5.4 milyon seyirci, 118 milyon TL civarında gelir bırakmış gişeye. Ama geçen yıla göre seyirci ve gişe geliri açısından yüzde 60-70’ler civarında bir gerileme söz konusu. Türkiye’de sinema sezonunun en hareketli olduğu dönemden geçiyoruz. Vizyondaki filmlere göre haftalık 2 milyondan fazla biletin kesildiği dönem normal durumda. Örneğin, iki yıl önce 42. vizyon haftasında 2 milyon 223 bin bilet kesilmişti. Geçen hafta ise 530 bin. Bu rakamın düzenli olarak artma eğilimi göstermesi sinema salonları için umut ışığı olacaktır. Salgının 2022’de son bulacağına dair öngörülerin gerçekleşmesi durumunda gelecek yıl rakamlar daha da yukarı çıkacaktır. Kanımca bu krizde sinema salonları oldukça hırpalanacak ve kendini toparlaması uzunca bir zamanı alacak gibi.

    Ancak, burada sektörü bekleyen başka bir tehlikeye dikkat çekerek bitirelim: Dijital yayıncılığın, yapımcıları risk almaktan uzaklaştırması. Bir filme milyonlarca lira yatırıp seyircinin gelmesini ummak bir risk nihayetinde. Ancak dijital platformlarla anlaşmalar kesin rakamlar üzerinden yapılıyor. Yapımcı filmi çekip teslim ettikten sonrasıyla ilgilenmiyor, parasını cebine koyuyor. Türkiye’de sinema salonlarının motor gücü olan yerli yapımların azalması (ya da dijital için üretilmesine) vesile olacak bu eğilim başka bir yazının konusu olsun.