Bu yılın Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal film festivalleri, ülkenin son yirmi yılında daha da palazlanan ve biçim değiştiren muhafazakârlığın türlü boyutlarına bakan filmlerin bolluğuyla dikkat çekti. Bu gelişmeyi bir eğilim olarak not edelim. Devam etmesi durumunda yeni bir dönemin varlığını ayrıca tartışırız. Bugünlük yalnızca kayıtlara geçmek için, küçük hatırlatmalarla not düşmekle yetinelim.
Altın Koza’da benim de yer aldığım ana jürinin en iyi film ödülüne değer bulduğu “Yaramaz Çocuklar” bu filmlerden ilki. Yönetmen Ahmet Necdet Çupur, yıllar sonra Hatay’daki evine dönüyor ve kardeşlerinin içinde yaşamak zorunda kaldığı ağır muhafazakar ortamın resmini çiziyordu. Çupur, bir belgeselci soğukkanlılığıyla ailesini içine uzattığı kameranın mesafesini maharetle koruyor ve seyirciyi çok da bilmediği bir dünyanın içine davet ediyordu. “Yaramaz Çocuklar”ın Türkiye sineması açısından ayrıca özel bir yeri olduğu söylenebilir. Suriye savaşıyla gelmek zorunda kalanlar hariç yaklaşık üç milyon Arap Türkiyeli olduğu varsayılıyor. Kendi adıma bugüne kadar bu dünyayı bizlere anlatan film, roman vb. şahit olduğumu hatırlamıyorum. Dolayısıyla Çupur çok içeriden bir bakış sunuyordu bu dünyaya dair. Öte yandan tam döneme özgü riyakar bir muhafazakârlığı, iki yüzlü din anlayışını, sürüp giden ezberleri gösteriyordu ustaca.
Altın Portakal’da ise muhafazakâr dünyaya yönelik özel bir eğilim olduğu hissini güçlendirecek hayli örnekle karşılaştık. Bunlardan ilki, Selman Nacar’ın yazıp yönettiği “İki Şafak Arasında”. Ekonomideki tabirleriyle söylersek “Anadolu Kaplanları”ndan muhafazakâr bir sermayedar ailenin 24 saatine odaklanıyordu film. Tekstil atölyesi sahibi bu ailenin okumuş, dünya görmüş küçük oğlu ile alaylı büyük oğlu tarafından işletilen, babanın emekliye ayrıldığı fabrikada iş kazası oluyor. Baba ve abi olayın üzerini örtmeye, parayla meseleyi kapatmaya çalışırken, küçük oğlan meseleye daha vicdanlı yaklaşmaya çalışsa da işin içinden çıkamıyordu. Filmin kendi içindeki sıkıntılarını başka bir yazı vesilesiyle yazmıştım tekrarlamaya gerek yok ama “Müslüman sermaye”ye yönelik çarpıcı gözlemler içeren bir film olarak kayıtlara geçti “İki Şafak Arasında”.
Semih Kaplanoğlu, sekülerlere seslendiği “Buğday” ve “Bağlılık Aslı” filmlerinden sonra bu kez iğneyi muhafazakârlara batırdığı ama çuvaldızı sakladığı “Bağlılık Hasan” ile konuk olmuştu Antalya’ya. Çiftçilik yapan Hasan ve eşi Emine’nin hacca gitme kararı verdikten sonra iş helallik istemeye gelince ortaya çıkan karmaşayı anlatıyordu Kaplanoğlu. Çünkü Hasan zenginliğini inşa edene kadar hayli kul hakkı yemiş olduğunu fark ediyordu. Bu da onu açmazlara sürüklüyordu. Kaplanoğlu, muhafazakâr dünyaya dönerek “ibadet sizi kurtarmaz, iman edin” demeye getiriyordu bir bakıma.
Altın Portakal’daki bir diğer film ise Necip Çağhan Özdemir’in “Bembeyaz” adlı yapıtıydı. Amerikan konsolosluğunun karşısında babasıyla birlikte fotoğrafçı işleten Vural, dükkânda tanıştığı genç bir kadınla evlilik dışı ilişki yaşamaktadır. Bir tartışma sonucunda bu kadını öldürünce suçluluk duygusu ve vicdan azabıyla baş başa kalır. Yönetmen Özdemir, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından hareketle Vural’ın şekilden ibaret olan dindarlığını/ muhafazakârlığını sorgulamaya girişiyor. Hakkını verelim oldukça da karanlık yerlere kadar götürmeyi başarıyor hikayeyi. Ancak estetik, bu hikayeyi güçlü bir şekilde takip edemiyor.
Sinemada AKP iktidarı ile şekillenen muhafazakârlığa dair söz söyleme ihtiyacı, yukarıda bahsedilen filmlerdeki hikayelerin artık anlatılacak olgunluğa gelmiş olması kuşku yok ki. İktidarın yarattığı çürümenin, bizzat iktidar adına siyaset üretenler tarafından bile görünüp dillendirildiği bir politik atmosferde, kültür alanının buna kayıtsız kalması da düşünülemezdi. Bu yıl filmlerde ortaya çıkan bu yönelimin tesadüf mü olduğu yoksa sinemamızda yakın dönemde daha fazla böylesi filmler görüp göremeyeceğimizi zaman gösterecek. Benim kanaatim bu tür filmlerin daha da artacağı ve hatta “hesaplaşma” temalı yapımları da yakında görmeye başlayacağımız.
Filmlerdeki anlatıların neye denk geldiği, nasıl bir dil tutturdukları, bu dilin tutarlı olup olmadığı tartışmalarını şimdilik bir yana bırakarak, muhafazakar erkeklerin ‘vicdanı’nın perdede boy göstermeye başladığını not düşelim bugünlük.
Bir yanıt yazın