Etiket: #nin

  • Süper Kupa finali ve TFF’nin Katar aşkı

    Katar aşkı aldı gidiyor…

    Ekonomik alanda olduğu gibi…

    Şimdi de futbolda aşk depreşti…

    Beşiktaş- Antalyaspor arasında oynanacak Süper Kupa finali 5 Ocak’ta Katar’ın başkenti Doha’da yapılacak…

    Türkiye Futbol Federasyonu’nun böyle bir kararı kendisinin aldığını sanmıyorum…

    Mutlaka bir talimat gelmiştir…

    Ya da Katar Emiri’nden bir istek gelmiştir…

    Bu, yerine getirilmiştir…

    Talimatı veren adres belli…

    Süper Lig finali Almanya’da, Azerbaycan’da oynandı…

    Türk vatandaşı çoğunlukta olduğu için normal karşılandı…

    Ancak…

    Katar’da Türk sayısı ne kadar…

    Yoksa milyonu aştı da biz mi bilmiyoruz…

    Beşiktaş ve Antalyaspor taraftarlarını böyle bir önemli kupa finalini izlemekten mahrum bırakmanın temelinde para yatıyor…

    Komplo teorisi üreteyim…

    Cumhurbaşkanı da bu maça gidebilir…

    Bakanlar…

    İş adamları…

    Kulüp Başkanları…

    Mutlaka gidecektir…

    Burada pazarlıklar olacaktır…

    Cumhurbaşkanı Katar Emiri ile birlikte Süper Kupa’yı kazanan takıma birlikte verebilir…

    Bu fotoğraf günlerce…

    Yandaş medyada yer alır…

    Para muslukları da açılır…

    Hele hele maçta önce ve sonra…

    Süper ve 1. Lig maçlarını naklen veren Katar Beinsport saatlerce yayın yapacak…

    TFF’ye bir önerim…

    Beinsport yayınlarından daha fazla para almak istiyorsanız…

    Katar’dan bir takımı da ligimize alın bu iş kökten çözülsün…

    Bu tabi ki FİFA kurallarına aykırı…

    O zaman Türkiye’de kış yoğun geçtiği için…

    Süper Lig maçlarının Katar’da oynanması için FİFA ve UEFA’ya başvurun…

    İzin çıkabilir…

    Ne de olsa 2022 Dünya Kupası finalleri Katar’da yapılacak…

    Türkiye Süper Lig’in Katar’da oynanmasında sakınca yoktur…

    FİFA kokartlı hakemimiz Cüneyt Çakır…

    Al Kuwait-Qadisia arasında oynanan Kuveyt Emir Kupasını yönettiğine göre…

    Futbol takımlarımız Kuveyt’de, Katar’da, Suudi Arabistan’da  süper kupa finali oynamış ne yazar……

    Bu final maçında yazılacak tek şey…

    Katar dolarlarının ülkemize nasıl getirileceği ve ne gibi sözlerin verileceği…

    Şunu da belirteyim…

    Süper Lig yeni ismi Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan firmalarından birisi olursa şaşırmamak gerekir…

    Ne de olsa biz milliyiz…

    Kahrolsun gayri millilik…

    Yaşasın TFF’nin Katar aşkı…

  • Alpay, yeşil sahadaki hırçınlığını TBMM’ye taşıdı ve Cansu Tiryaki’nin kırmızı kartı

    1996 yılı….

    Avrupa Futbol Şampiyonası İngiltere’de yapılıyor…

    Türkiye de finallere katılma şansını elde etmişti…

    İlk rakip Hırvatistan…

    Güçlü bir ekip…

    Türk Milli takımı iyi mücadele ediyor…

    Bir puana yaklaşmıştık…

    Maçın 86. dakikasında oyuna ikinci yarıda giren Hırvat futbolcu Vlaoviç süratli bir şekilde topla ceza alanımıza yaklaşıyor…

    Alpay bu futbolcuyu ceza alanı dışında, faul ile düşürür, kırmızı kart görebilirdi…

    Son adamdı, net gollük pozisyondu…

    Ancak  düşürmüyor, Vlavoiç ceza alanı içine giriyor, kaleci Rüştü’yü de geçip topu filelerimize gönderiyor…

    Sahadan 1-0 yenik ayrılıyoruz…

    FİFA toplanıp bu maçtaki hareketi nedeniyle yani Vlavoiç’i düşürmediği için Alpay’a  fair- play ödülü veriyor..

    Kamuoyu tartıştı…

    Kimileri Alpay’ı savundu…

    Kimileri eleştirdi…

    Milli Takım yurda dönüşünde Alpay çürük yumurta ile karşılandı…

    O Alpay…

    Şimdi AKP İzmir Milletvekili olarak TBMM’de…

    Hem de İdare Amiri…

    Genel Kurul Salonu’nda çıkan olayları yatıştırmasına yardımcı olması gerekirken…

    Vlavoiç’i  ayakla veya elle müdahale etmeyip düşürmeyen Alpay…

    Meclis’te yumrukla ve tekmeyle muhalefet milletvekillerine saldırıyor…

    Alpay Beşiktaş, Fenerbahçe forması giymiş milli takımda oynamış bir futbolcu olarak, yapıcı bir rol üstlenmesi gerekirdi..

    Giydiği formalar altında kendisini alkışlayan bugün yumruk ve tekme attığı muhalefet partilerinin milletvekilleri, çocukları, yakınları sizi alkışlamıştı…

    Bu alkışları görmezden gelmek yanlıştır..

    Futbolcu dönemindeki sertliğini, Meclise yansıtma Alpay…

    Atatürk ne söylemişti…

    “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim”

    Bu ilke ile bundan sonra Meclis’te hareket et…

    Kavga yerine sevgiyle, güler yüzle olayları sakinleştir…

    Sadece AKP’lileri değil…

    Tüm muhalefetin gönlünü kazanırsın…

    Yeşil sahalardaki hırçınlığını, Meclis’e taşıma…

    Bir milli futbolcu daha Meclis’te…

    MHP Sakarya Milletvekili…

    Futbolculuk kariyeri senin üstünde…

    Hiçbir kavgaya karışıyor mu…

    Ve  sizi her zaman kavga eden değil, yatıştırıcı olarak görmek istiyoruz…

    GS/FB FARKINDALIK YARATTI

    Galatasaray ve Fenerbahçe kadın futbol takımları 7 Aralık’ta NEFT Ali Sami Yen stadında kadına şiddeti protesto etmek için karşıya geldiler…

    Birlikte sahaya “Kadına şiddete son diyoruz” pankartıyla çıktılar…

    Maçı Fenerbahçe 7-0 kazandı…

    Skor önemli değil…

    Önemli olan böyle bir farkındalık yaratmaktı…

    Çünkü tribünlerde kadına şiddete karşı çığlıklar tüm ülkeye yayıldı…

    Yeşil sahalarda bu tür tepkilerin olması gelecek için umuttur….

    Yalnız  Soner Yalçın, maçın FİFA kokartlı hakemini eleştirmiş…

    Fenerbahçeli futbolcu Esther Cordner’e ,Galatasaraylı Queenth Daniels’in yaptığı hareket nedeniyle hakem niye kırmızı kart göstermiş…

    Dostluk maçı da olsa hakemler kuralları uygular…

    Cansu Tiryaki FİFA kokartlı ve yurt dışında maç yöneten bir hakem…

    Gözlemcisi  vardır…

    Bu tür maçlarda gözlemciden düşük not aldı mı sıkıntı yaşar…

    UEFA da bu tür hakemleri yakın takip ediyor…

    Haydi kırmızı kart göstermedi…

    Bundan cesaret alan diğer sporcular aynı hareketlerde bulunsa ne olacak…

    Çünkü Galatasaraylı kadın futbolcunun sert hareketi de kadına yapılan şiddettir…

    Cansu Tiryaki o kartı  aslında kadına şiddete yönelik hareketlerde bulunanlar için göstermiştir…

  • AKP’nin ‘yeni’ vaadi: Mutlak ve yaygın yoksullaşma

    Merkez Bankası’nın faizleri geçen hafta yüzde 15’e düşürmesinin ardından Türkiye üç yıl içinde ikinci kur krizini yaşıyor. Resmi enflasyon rakamına göre eksi yüzde 5, bağımsız araştırmacılarca hesaplanan enflasyona göre eksi yüzde 15 reel faiz demek bu. Türkiye’de yabancı para cinsinden mevduatların oranı uzun süredir yüzde 50-55 arasında değişiyor. Yani Türk Lirası’na ciddi bir güvensizlik ve dolarizasyon yaşanıyor. Türk Lirası’nda kalmayı olanaksız kılan bu son adımın ardından bir günde TL yüzde 15 değer kaybederken, aralarda yaşanan kur ataklarıyla hep artış eğiliminde olan kur 2018 başına göre yüzde 230 düzeyinde artmış oldu. Kurdaki bu sıçrama sonrasında enflasyondaki artışın önümüzdeki aylarda yüksek düzeylerde devam edeceği de netleşti. Dolar cinsinden asgari ücretin değeri ise 2006 yılı seviyesine kadar geriledi (260 dolar civarı). Bu sayede Türkiye emek maliyetlerinde sadece Avrupa ülkelerinin değil asgari ücreti 340-360 dolar arasında değişen 1.5 milyarlık nüfusa sahip Çin’in de gerisinde kalarak yıllardır özlemi çekilen “rekabetçiliğe” kavuşmuş oldu.

    DÜNYA FAİZ ARTIRIRKEN TÜRKİYE FAİZLERİ DÜŞÜRDÜ

    Türkiye AKP iktidarı boyunca uluslararası koşulların da izin vermesiyle borçlanmaya dayalı, faizlerin düşük kalmasını gerektiren, dışardan sermaye girişi sağlanabildiği sürece devam ettirilen bir ekonomik model uyguladı. Bu model uluslararası piyasalarda borçlanmanın pahalılaşması ve Türkiye gibi ülkelere gelen sermayenin azalması ile birlikte 2015 sonrasında tıkandı ve 3 yıl bir şekilde ertelenen kriz 2018’de geldi. Kurlar ve enflasyondaki yükselmeye, faizleri ciddi biçimde yükselterek yanıt veren Merkez Bankası, ilk fırsatta borçlanma ile büyüme patikasına dönebilmek için faizleri tekrar düşürdü. O günden beri iktidar kur ataklarına faiz artışıyla yanıt verdi, fırsat bulduğunda da faizleri düşürerek kredi genişlemesi ile büyümeye çalıştı. Ancak yüksek enflasyon, dış borç, yüksek işsizlik ve eşitsizliklerle girdiğimiz 2021 yılı sonunda, dünyada Pandemi sonrası ortaya çıkan enflasyonist eğilimler nedeniyle tekrar faiz indirimine gitme olanağı kalmamıştır. Gelişmekte olan ülkeler bu gelişmelere faiz artırımlarına giderek yanıt verirken Erdoğan iktidarı, özetlediğimiz faiz politikasını değiştirerek Eylül ayında ilk faiz indirimini yapmıştır. Bunda ABD gibi önemli finansal merkezlerin faiz artırımlarını 2022 yılına ertelemesi kilit rol oynamıştır. AKP iktidarı faiz indirmek için doğru zaman olmasa da bir daha şansı olamayacağını düşünerek kur ve enflasyondaki artış eğilimine rağmen faizleri düşürmekte ısrarcı olmuştur.

    Bu yazıda ülke ekonomisinin durumuna ilişkin temel gözlemleri aktararak, AKP iktidarının politika değişikliğinin işleme olasılığını ve sonuçlarını tartışmaya çalışıyorum

    YENİ BİR EKONOMİK STRATEJİ?

    Eylül ayından itibaren TL’deki değersizleşmenin Türkiye’nin rekabetçiliğini artıracağı, ithalatı pahalı hale getirerek cari açığı azaltacağı, nihai olarak zaman içinde enflasyonu düşüreceği açık ya da örtük getiriliyor. Hatta zaman içerisinde pahalılaşan ithal malların yerine yerlilerin ikame edileceği ve kronik ödemeler dengesi sorunlarının da hafiflemesi bekleniyor. 2020 Aralık ayından beri ödemeler dengesi ilk defa 2021 Ağustos ve Eylül aylarında, TL’deki değersizleşmenin ihracatta ithalata göre daha hızlı artış yaratabilmesiyle cari fazla vermişti. Bilindiği üzere cari fazla verilse de hem tüketimde hem üretimde ithalata bağımlılık nedeniyle kurdaki artış doğrudan enflasyona yansıyor, sabit gelirlilerin satın alma gücünü düşürerek iç talebi daraltırken, ekonominin işleyişinde de belirsizlikleri artırıyor. TL’de faiz indiriminin yapıldığı gün yaşanan yüzde 15 düzeyinde değersizleşme (Dolar tarihinde ilk defa 14 liraya yaklaştı), ertesi gün kamu bankalarının el altından sattıkları dövizle dolar 12 lira seviyesine çekilebildi. Ancak, kurdaki yüksek oynaklığın yarattığı belirsizliklerin artık yönetilemez boyuta gelmesiyle, vadeli alışverişin durduğuna, siparişlerin iptal edildiğine ve stok yapma eğiliminin arttığına dair haberler geliyor.

    Kamu bankaları aracılığıyla kontrolden çıkan kur artışını dizginleme çabası, iktidarın 3. faiz indiriminin sonuçlarını ve maliyetini iyi hesaplamadığına işaret ediyor. Peki öngörülebilir bu maliyetler neden tercih edilmiş olabilir ve hangi araçlarla yönetilebilir?

    BORCUN ÖZELDEN KAMUYA AKTARIMI DEVAM EDİYOR

    AKP dönemi, özel kesimin (hanehalkları dahil) Türkiye tarihinde görülmemiş düzeylerde borçlandırıldığı bir dönem oldu. 2018’den bugüne ekonomideki belki de tek “olumlu” denebilecek ve bugün TL’de yaşanan değersizleşmenin olumsuz etkilerini göreli olarak azaltan ve bir borç krizine dönüşmesini engelleyen gelişme, özel kesimin dış borcunun düşmesi idi. 2021’in son çeyreği itibariyle milli gelirin yüzde 58.3’ü oranındaki brüt dış borç stoğunun (446.4 milyar Dolar), yüzde 53.7’si özel sektöre ait. Özel kesimin dış borcunun toplam dış borca oranı 2015’in üçüncü çeyreğinde yüzde 70.9’a kadar çıkmışken, o tarihten itibaren yüzde 53.7’ye kadar gerilemiştir. 2018’in son çeyreğinden itibaren özel kesim net dış borç ödeyicisi haline gelirken, kamunun dış borcu artış eğilimine girmiştir.

    Kısa vadeli borcun özel kesime ait kısmı 2010’da yüzde 92’ye kadar tırmanmışken, 2021’in ikinci çeyreği itibariyle yüzde 58’e gerilemiş, kamunun hem toplam dış borç içerisindeki payı hem de kısa vadeli borçlar içerisindeki payı artmıştır. Özel kesimin dış borcu önemsenmeyecek düzeyde değildir, ancak 2018 krizine kıyasla borcunu ödeyememe riski (döviz açık pozisyonları), ülkenin ihtiyaç duyduğu yabancı kaynaklar daha çok kamu eliyle ve bankalar aracılığıyla borçlanılır hale geldiği için düşmüştür.

    2018’den beri kamunun faiz harcamalarının miktarındaki artış da bunu yansıtmaktadır. Faiz harcamalarının toplam harcamalar içindeki payı yaklaşık 4 puanlık artışla yüzde 10’a çıkmıştır.

    Faizlerin düşürülmesi ise, krizi yönetme maliyetinin bir kez daha özelden kamuya aktarılmasını sağlamaktadır. Çünkü Merkez Bankası’nın faizleri Eylül’den itibaren 3 puan indirerek yüzde 15’e çekmesi ticari kredi faizleri ve inşaat sektörü için kritik olan konut kredisi faizlerinde (özellikle kamu bankalarında) bir düşme gerçekleştirirken, kamunun borçlanma faizleri aynı dönemde yüzde 18’den yüzde 21’e çıkmış durumda. Dolayısıyla özel kesimin iç borçlanma olanakları ucuzlatılırken kamunun borçlanma maliyeti artmış oldu. Yazıyı uzatmamak için 2017’den beri aktif olarak kullanılan, Kredi Garanti Fonu, hazine garantili ihaleler gibi yöntemlerle özel kesimin risklerinin büyük kısmının zaten kamu üzerine alındığını, vergi aflarına ek olarak vergi gelirlerinin yüzde 70’inin dolaylı vergiler ve ücretlerden alınan gelir vergisinden geldiğini kısaca belirterek geçelim.

    Kamunun borçlanma maliyeti arttığına göre faiz indirimlerinden temelde iki kesim faydalanıyor gözüküyor: daha çok iç piyasaya üretim yapan, ancak TL ile borçlanabilen ve yüksek düzeydeki iç borcunu döndürmek durumunda olan küçük ve orta büyüklükteki işletmeler ve yabancıya ve hala borçlanabilen orta-üst gelir gruplarına satış yapan inşaat sektörü. İhracat yapan sektörlerdeki şirketler ise ara ve yatırım mallarında ithalata bağımlılıklarının düzeyine göre TL’deki değersizleşmenin ücret maliyetlerini ucuzlatması sayesinde değişen düzeylerde satış olanaklarını artırma şansına sahip gözüküyorlar. Hemen belirtelim, kurdaki yüksek oynaklıktan ihracatçıların da rahatsız olduğuna dair haberler geliyor.

    YOKSULLAŞTIRAN BÜYÜME

    İktidar 1980 sonrası azgelişmiş ülkelerde (çoğunlukla otokratik yönetimler altında) uygulanan ihracat yanlı büyüme modelini benimsemiş görünüyor. İktidarın bir taraftan negatif reel faizlerle TL cinsinden borçlanabilen kesimleri ayakta tutup, hatta yatırım yapmalarını beklerken, diğer taraftan TL’deki değersizleşme ile ucuzlayan emek sayesinde ihracatçı sektörlerin ekonominin motoru olmasını beklediği anlaşılıyor. Umulan, emeği iç talebin bir unsuru olmaktan çıkarıp sadece maliyet unsuru haline getiren bu ihracat yanlı büyüme stratejisi ile düşük reel ücretler sayesinde uluslararası piyasalarda rekabet yapabilir hale getirmek. Gayri Safi Sabit Yatırımları son üç yılda yüzde 1.8 küçülmüş, düşük-orta yoğunlukta teknoloji ile ihracat yapabilen, yüksek enflasyona sahip bir ülkede ancak yoksullaşma ile ihracat kapasitesinin artırılması mümkün.

    Şekil 2’de 2013’ten beri bir birim ihracatımızın değerindeki gelişmeleri izleyen indeksin düşüş eğiliminde olduğu, bunun sonucunda dış ticaret hadlerinin de dönem boyunca ülke aleyhine (100’ün altında) geliştiğini görebiliyoruz (noktalı eğriler iki göstergenin zaman içindeki trendini gösteriyor). Bu grafik halihazırda dış ticarette yoksullaştıran büyüme sürecinin 2015’ten beri istikrarlı biçimde devam ettiğini gösteriyor

    PEKİ BU PLANIN İŞLEME OLANAĞI VAR MI?

    Önümüzdeki 12 ay içinde Türkiye’nin 150 ile 170 milyar dolar arasında dış borç ödemesi yapması gerekiyor. Kurdaki artış, hali hazırda bu borç ödemesinin TL değerini eylüle göre yüzde 40 artırmış durumda. Erdoğan, “faizleri indirdik niye yatırım yapmıyorsunuz?” diye işverenlere çıkışıyor, ancak belirsizlikler ve kurdaki oynaklığın piyasada yarattığı sorunlar nedeniyle faizler inmiş olsa dahi şimdilik iç piyasanın, borçların ertelenmesi haricinde, hareketlenmesi zor gözüküyor. Bu koşullarda iktidarın kısa dönem beklentisinin, TL’deki değersizleşme ile ülke varlıklarının ucuzlamasından faydalanmak isteyen yabancı yatırımcıları ülkeye çekmesi olduğu anlaşılıyor. Bu kur krizinin 2018’deki krizden bir diğer farkı ekonomide yabancı payının çok düşmüş olması. TL cinsi devlet iç borçlanma senetlerinde yabancı payı 2021 Ağustos ayında yüzde 4.5’a, yabancıların borsadaki işlem payı ise yüzde 22’ye gerilemiş durumda. Dolayısıyla ani bir sermaye çıkışından ziyade özellikle yerli aktörlerin rekor düzeydeki negatif reel faize karşı dövize yönelmelerinin sonucu olarak kur krizi tetiklenmiş gözüküyor. İktidar yabancı varlığının düşük olması nedeniyle kurdaki oynaklığın kısa sürede ortadan kalkacağı beklentisinde olabilir.

    BÜTÇE OLANAKLARI 

    İktidarın hem borçlanma maliyetlerini düşük tutmak hem de kara günlerde kullanmak için bütçe olanaklarını pandemi sırasında dahi kullanmadığı hatırlanmalıdır. Tüm dünya doğrudan nakit yardımları ile pandemi sırasında vatandaşlarını desteklerken, AKP bütçe olanaklarını kullanmaktansa kamu bankaları aracılığıyla ucuz kredi dağıtmayı tercih etmiştir. Sonuçta pandemi boyunca bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 3 düzeyinde kalmış, faiz dışı bütçe açığı milli gelirin yüzde 1’ine dahi ulaşmamış, hatta 2021 Eylül itibariyle yüzde 2.7 düzeyinde faiz dışı bütçe fazlası verilmiştir. Yıl sonuna kadar bunun açığa dönüşmesi beklense de maliyetli yüksek kur-düşük faiz politikasının yükünü kısa vadede karşılayabilecek bir mali alanın olduğu söylenebilir.

    Diğer yandan  2018 krizine pandeminin de eklenmesiyle çok ciddi bir işsizlik ve yoksulluk artışı sözkonusu. Halihazırda satın alma gücündeki erime nedeniyle toplumda ciddi bir rahatsızlık var. Bu rahatsızlığı giderebilmek için asgari ücrette “ciddi” bir artış (muhtemelen resmi TÜFE oranının biraz üzerinde) yapılacağı ve kamusal istihdamın artırılacağı iktidarca yapılan açıklamalardan anlaşılıyor. İşverenlerin enflasyonun üzerindeki asgari ücret artışının kamu kaynaklarından karşılanması ve halihazırda İşsizlik Sigortası Fon’undan verilen istihdam desteklerinin de sürdürülmesi talebinin yukarıda bahsedilen mali alan sayesinde karşılanacağını tahmin edebiliriz. Ancak bu mali alan kurdaki artışın kamu dış borç ödemelerini artırması nedeniyle hızlı biçimde kapanacaktır. Cuma gecesi harç ve cezalara getirilen yüzde 36’lık artış bu mali alanın hızlı daralmaması için çaba harcanacağını gösteriyor.

    Kurdaki artışın önümüzdeki aylarda enflasyonu sıçratacağı dikkate alınırsa, reel ücretlerin erimeye devam edeceği, düşük tutulan resmi TÜFE oranının üzerindeki bir asgari ücret artışının birkaç ay içerisinde anlamsızlaşacağı görülüyor. Ancak yükü kamuya aktarılacak resmi enflasyonun üzerindeki asgari ücret artışının yoksullaşmayı makyajlayarak iktidara zaman kazandırabileceği ihtimal dahilinde görünüyor.

    UZUN VADEDE ÖNERİLEN SADECE DAHA DA YOKSULLAŞMA 

    Uzun süreli ve yapışkan, kadın ve gençler arasında daha yüksek seviyelerde gerçekleşen işsizlik ise ekonominin en önemli yapısal problemi olarak ortada duruyor. İşsizlik bir taraftan ücretler üzerinde baskı kurarken, diğer taraftan sendikalaşmanın zayıf olmasının da verdiği büyük katkıyla çalışma koşullarını bozarak, çalışanlar arasında da sömürü düzeylerini artırıyor. 2016’dan beri emeğin ülkede üretilen katma değerden aldığı pay düşüş eğiliminde iken, birim üretkenliklerin altında kalan reel ücretler tüm AKP dönemi boyunca bir olgu olarak devam etti ve çalışanlar ancak borçlanma ile tüketebilir hale getirildiler. Bu koşullarda yukarıda çerçevesi çizilen “yeni” stratejinin 2018’den beri ciddi biçimde örselenmiş çalışan kesimler ve yoksulların daha da yoksullaşması üzerine kurulu olduğu görülüyor. Kısa vadede özel kesim ve bankalardaki risklerin düşük olması ve bütçe olanakları aracılığıyla yönetilebilme ihtimali olan bu yeni politikanın orta ve uzun vadede zaten hırpalanmış ülkeye ve insanına çok büyük zararlar vereceğini hem Türkiye hem de diğer azgelişmiş ülke deneyimlerinden gayet iyi biliyoruz.

    İşsizlik, eşitsizlik ve yoksulluk büyük ölçüde borçlanma ile tüketebilen zaten borçlu hane halklarının talebinde ciddi bir daralma meydana getirdi, getirmeye devam edecek. Dış talebe odaklı bu modelin, AKP iktidarı boyunca sorunları katmerleşmiş, eğitimden, doğaya, insan gücüne pek çok alanda onarılması uzun sürecek zararlar verilmiş ülke ve ekonomisinin yapısında çok daha büyük tahribatlar yapması olasıdır. Artan eşitsizlik ve yoksulluk, hane halkı borcu ve iç talepte meydana gelecek daralma nedeniyle oluşacak ekonomik sorunları başka bir yazıda incelemek üzere yeterince uzamış olan yazıyı burada sonlandıralım.

  • Yeni Türkiye’nin muhafazakârları perdede

    Sanat alanında dönemler açıp, dönemler kapatmak iddialı iş. Çünkü bu açılış ve kapanışlar sürece yayılarak, iniş çıkışlar yaşanarak gerçekleşiyor. Ama yine de ülkenin toplumsal ve kültürel iklimine bakarak bunun sanat üzerindeki etkilerini görmek ve buradan sonuçları çıkarmak görevi de biz eleştirmenlere düşüyor. Nihayetinde yaratıcı, yarattığı şeyi adlandırmıyor çoğu zaman. Onu adlandırmak, tarihsel bir zemine oturtmak o sanat üzerine kafa yoranların görevi.

    Bu yılın Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal film festivalleri, ülkenin son yirmi yılında daha da palazlanan ve biçim değiştiren muhafazakârlığın türlü boyutlarına bakan filmlerin bolluğuyla dikkat çekti. Bu gelişmeyi bir eğilim olarak not edelim. Devam etmesi durumunda yeni bir dönemin varlığını ayrıca tartışırız. Bugünlük yalnızca kayıtlara geçmek için, küçük hatırlatmalarla not düşmekle yetinelim.

    Yaramaz Çocuklar

    Altın Koza’da benim de yer aldığım ana jürinin en iyi film ödülüne değer bulduğu “Yaramaz Çocuklar” bu filmlerden ilki. Yönetmen Ahmet Necdet Çupur, yıllar sonra Hatay’daki evine dönüyor ve kardeşlerinin içinde yaşamak zorunda kaldığı ağır muhafazakar ortamın resmini çiziyordu. Çupur, bir belgeselci soğukkanlılığıyla ailesini içine uzattığı kameranın mesafesini maharetle koruyor ve seyirciyi çok da bilmediği bir dünyanın içine davet ediyordu. “Yaramaz Çocuklar”ın Türkiye sineması açısından ayrıca özel bir yeri olduğu söylenebilir. Suriye savaşıyla gelmek zorunda kalanlar hariç yaklaşık üç milyon Arap Türkiyeli olduğu varsayılıyor. Kendi adıma bugüne kadar bu dünyayı bizlere anlatan film, roman vb. şahit olduğumu hatırlamıyorum. Dolayısıyla Çupur çok içeriden bir bakış sunuyordu bu dünyaya dair. Öte yandan tam döneme özgü riyakar bir muhafazakârlığı, iki yüzlü din anlayışını, sürüp giden ezberleri gösteriyordu ustaca.

    İki Şafak Arasında

    Altın Portakal’da ise muhafazakâr dünyaya yönelik özel bir eğilim olduğu hissini güçlendirecek hayli örnekle karşılaştık. Bunlardan ilki, Selman Nacar’ın yazıp yönettiği “İki Şafak Arasında”. Ekonomideki tabirleriyle söylersek “Anadolu Kaplanları”ndan muhafazakâr bir sermayedar ailenin 24 saatine odaklanıyordu film. Tekstil atölyesi sahibi bu ailenin okumuş, dünya görmüş küçük oğlu ile alaylı büyük oğlu tarafından işletilen, babanın emekliye ayrıldığı fabrikada iş kazası oluyor. Baba ve abi olayın üzerini örtmeye, parayla meseleyi kapatmaya çalışırken, küçük oğlan meseleye daha vicdanlı yaklaşmaya çalışsa da işin içinden çıkamıyordu. Filmin kendi içindeki sıkıntılarını başka bir yazı vesilesiyle yazmıştım tekrarlamaya gerek yok ama “Müslüman sermaye”ye yönelik çarpıcı gözlemler içeren bir film olarak kayıtlara geçti “İki Şafak Arasında”.

    Bağlılık Hasan

    Semih Kaplanoğlu, sekülerlere seslendiği “Buğday” ve “Bağlılık Aslı” filmlerinden sonra bu kez iğneyi muhafazakârlara batırdığı ama çuvaldızı sakladığı “Bağlılık Hasan” ile konuk olmuştu Antalya’ya. Çiftçilik yapan Hasan ve eşi Emine’nin hacca gitme kararı verdikten sonra iş helallik istemeye gelince ortaya çıkan karmaşayı anlatıyordu Kaplanoğlu. Çünkü Hasan zenginliğini inşa edene kadar hayli kul hakkı yemiş olduğunu fark ediyordu. Bu da onu açmazlara sürüklüyordu. Kaplanoğlu, muhafazakâr dünyaya dönerek “ibadet sizi kurtarmaz, iman edin” demeye getiriyordu bir bakıma.

    Bembeyaz

    Altın Portakal’daki bir diğer film ise Necip Çağhan Özdemir’in “Bembeyaz” adlı yapıtıydı. Amerikan konsolosluğunun karşısında babasıyla birlikte fotoğrafçı işleten Vural, dükkânda tanıştığı genç bir kadınla evlilik dışı ilişki yaşamaktadır. Bir tartışma sonucunda bu kadını öldürünce suçluluk duygusu ve vicdan azabıyla baş başa kalır. Yönetmen Özdemir, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından hareketle Vural’ın şekilden ibaret olan dindarlığını/ muhafazakârlığını sorgulamaya girişiyor. Hakkını verelim oldukça da karanlık yerlere kadar götürmeyi başarıyor hikayeyi. Ancak estetik, bu hikayeyi güçlü bir şekilde takip edemiyor.

    Sinemada AKP iktidarı ile şekillenen muhafazakârlığa dair söz söyleme ihtiyacı, yukarıda bahsedilen filmlerdeki hikayelerin artık anlatılacak olgunluğa gelmiş olması kuşku yok ki. İktidarın yarattığı çürümenin, bizzat iktidar adına siyaset üretenler tarafından bile görünüp dillendirildiği bir politik atmosferde, kültür alanının buna kayıtsız kalması da düşünülemezdi. Bu yıl filmlerde ortaya çıkan bu yönelimin tesadüf mü olduğu yoksa sinemamızda yakın dönemde daha fazla böylesi filmler görüp göremeyeceğimizi zaman gösterecek. Benim kanaatim bu tür filmlerin daha da artacağı ve hatta “hesaplaşma” temalı yapımları da yakında görmeye başlayacağımız.

    Filmlerdeki anlatıların neye denk geldiği, nasıl bir dil tutturdukları, bu dilin tutarlı olup olmadığı tartışmalarını şimdilik bir yana bırakarak, muhafazakar erkeklerin ‘vicdanı’nın perdede boy göstermeye başladığını not düşelim bugünlük.

  • Ben de Külliye’nin federasyon başkan adayıyım!

    Olimpiyatlar sona erdi…

    Başaralı mı, başarısız mı olduk…

    Bakandan net bir durum değerlendirilmesi yapılmadı…

    Federasyonların seçim süreci  başladı…

    Adaylar sahne aldı…

    Başarısız olan başkanların yeniden aday olmalarına şaşırdım…

    Çoğu adaylar  projelerinden çok…

    ‘Beni külliye istiyor’ söylemleriyle  delegelere ulaşıyorlar…

    Amaç, delegeleri ve kulüpleri baskı altına almak…

    Bu işi Spor Teşkilatı yıllardır yapıyor…

    İstediği adayların yüzde 90’ını seçtiriyor…

    Bu sene  işler biraz tersine döndü…

    Millet İttifakının çoğu büyükşehir belediyeleri kazanması dengeleri değiştirdi…

    Belediyelerin delege ağırlığı var..

    İki ay içinde yapılacağı açıklanan federasyon başkanlığı seçimlerinde ortak bir çalışma yapmaları gerekir…

    CHP’nin de İYİ Partinin de Spor Kurulları var…

    Nasıl bir çalışma içerisinde olduklarını bilmiyorum…

    Şimdiye kadar seslerini fazla çıkarmadılar…

    Ya da duyuramadılar….

    Şimdi seslerini yükseltme zamanı….

    Bu federasyonlardaki yolsuzlukları gündeme getirmelidirler..

    Kamplardaki rezaleti, skandalları gün yüzüne çıkarmalıdırlar…

    Tam sırası şimdi…

    Yoksa Spor Kurulları sözde kalmış olur…

    Federasyonlardaki kadrolaşmayı gün yüzüne çıkarmalıdırlar…

    Milli takım seçmelerinde ay-yıldızlı formanın başarısı için değil, siyasi görüşü ön planda sporcular tercih edilmekte…

    Bir de şunu anlamış değilim…

    Federasyon başkanları fahri görev yaptıklarını her defasında dile getiriyorlar…

    İyi güzel…

    Ancak zengin olan federasyon başkanlarının sayısı çoğunlukta…

    Bunun için başkan adayları birinci derece yakınları da dahil olmak üzere mal varlıklarını bildirmelidir…

    Yine  başka yol bulurlar…

    Çünkü bunlar fahri görev yapıyor ya….

    İki ay seçim süreci yaşayacağız…

    Yine de plansız, projesiz açıklamalar yapacaklar…

    En büyük kozları ise Külliye’nin kendisini istedikleri olacak…

    Eh beni de federasyon başkanlığı için Külliye istiyor…

    Hangisine aday olsam diye düşünüyorum…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Milli Futbolcu Taylan Antalyalı’nın ‘Onur Yürüyüşü’

    Vay sen misin…

    Onur Yürüyüşüne destek veren…

    Hemen linç kampanyası başladı…

    Sanatçı, sporcu görüşünü belirtir…

    Nedense bizim ülkede toplumsal muhalefette sanatçı, sporcu özellikle de futbolcu destek verdi mi, kılıçlar çekilir…

    İdam fermanı yazılır…

    Linç edilenlerin başında Galatasaray’ın milli futbolcusu Taylan Antalyalı geliyor.

    Onur Yürüyüşü’nü kutlamak için özel koleksiyon bir tişört giydi…

    İnstagram hesabından da kendi takipçileriyle paylaştı…

    Antalyalı’nın tişörtünde gökkuşağı renkleriyle “Powered by Pride (Gururla destekliyorum) mesajına özellikle spor yazarlarının tepkisini anlamak mümkün değil…

    Tepki gösterenler hiçbir mücadelenin içerisinde olmayanlardır…

    Bu kişiler sözde konuşurlar, büyük teorisyen olduklarını dile getirirler ancak eyleme geldi mi ortalıkta görünmezler…

    Taylan Antalyalı inandığı bir toplumsal hareketi savunmuş…

    Destek olmuştur…

    Böyle bir futbolcuya hemen yargısız infaz başladı…

    Özellikle de yandaş medyanın spor yazarları tarafından…

    Öyle ileri gittiler ki, Taylan Antalyalı’nın bir daha Milli Takıma çağrılmamasını isteyecek kadar…

    Bırakın bu işleri…

    Keşke Taylan Antalyalı’ların sayısı artsa…

    AFP Muhabiri Bülent Kılıç Onur Yürüyüşü’nde güvenlik güçleri tarafından “Nefes alamıyorum” demesine karşın, yere yatırılarak boğazına basılıyor, gözaltına alınıyor…

    Buna ses çıkarmayanlar…

    Antalyalı’nın tişörtü ile uğraşıyorlar…

    Öncelikle kendi meslektaşlarınıza yapılan şiddeti kınayın…

    Oturup, ahkam kesmeyin…

    Söylediğiniz sözlerle Taylan Antalyalı’yı hedef gösterdiniz…

    Yarın kendini bilmez kişiler Antalyalı’ya saldırırsa ne yapacaksınız…

    Toplumsal muhalefete duyarlı Taylan Antalyalı’lar çoğaldığı takdirde, onların sesi daha gür çıkar, çözüm bulunur…

    Siyasi parti mitinglerine katılan, liderlerine övgüler dizen futbolcu ve milli sporculara ses çıkarma…

    Genç Taylan Antalyalı’nın Onurlu Yürüyüş desteğine tepki göster…

    Hadi canım siz de…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • IŞİD’in Palmira’da, Taliban’ın Bamyan’daki katliamlarıyla Türkiye’nin ne ilgisi var…


    Türkiye’nin yağmalanmasının bilimsel bir analizi

    ‘IŞİD, Taliban ve Leviathan’

    Thomas Hobbes 1640’larda Leviathan’ı yazdığında İngiltere’de iç savaş yaşanıyordu. Devlet yoktu, yasa yoktu ve bitmek bilmez savaşlar vardı. İnsanlar genç yaşta ya hastalıktan ya da öldürülerek hayata veda ediyordu. İşte Hobbes ülkesinin bu ortamında bütün bu acıları bitirmesini umut ettiği, güçlü bir devleti tasvir ettiği LEVİATHAN adlı eserini yazdı. (Kitabın adı İncil’de geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur.) Yani bütün bu acıları, düzensizliği ve anarşiyi ancak güçlü bir LEVİATHAN sona erdirebilirdi.

    Daren Acemoğlu ve James A. Robinson’un DAR KORİDOR adlı eserinde, Thomas Hobbes’un LEVİATHAN eserinden yola çıkılarak demokratik bir toplumun çerçevesi çizilmeye çalışılmış.
    Peki Hobbes haklı mıydı?
    Kitaptan aktaralım:
    Aslında devletler iki yüzlüdür. Bir yüzü Hobbes’un tahayyül ettiğine benzer. Savaşı engeller, yurttaşlarını korur, ihtilaflarını hakkaniyetle çözer; kamu hizmetleri, kolaylıklar ve iktisadi fırsatlar sağlar ve iktisadi refahın temellerini atar. Diğer yüzü ise despotik ve korkutucudur. Yurttaşlarını susturur, onların isteklerine kulak asmaz, onları boyunduruk altına alır, hapseder, sakatlar ve öldürür. Hatta emeklerinin meyvelerini çalar veya başkalarının çalmasına destek olur.

    Acemoğlu ve Robinson, özgürlüklerin devlet ve toplum arasındaki güç dengesine bağlı olduğuna dikkat çekerek şöyle diyor:

    Devlet ve seçkinler çok güçlenirlerse bu durum Despotik Leviathan’a götürebilir. (Siz bunu Despotik Devlet olarak da okuyabilirsiniz) Eğer ikisi de yetersiz kalırsa Namevcut Leviathan durumu (yani zayıf-etkisiz bir devlet) ortaya çıkar. Bu nedenle hem devletin hem de toplumun birlikte yol aldıkları ve hiçbirinin üstünlük kazanmadığı bir duruma ihtiyacımız var. Yazarlar bu ideal demokratik ve özgürlüklerin olduğu devlet durumunu da Prangalanmış Leviathan olarak tanımlarlar.

    Yazarlar despotik devletin başlangıçta bazı başarılar sağlasa da bunun geçici olduğunu belirtiyorlar.

    On Dördüncü Yüzyılın ünlü Müslüman devlet insanı ve filozof İbn-i Haldun da kuşak teorisinde, despotizmin önce bir büyüme sürecini ateşleyeceği, ardından da toplumda yolsuzluk-hırsızlık ve usulsüzlükleri yoğunlaştıracağı tespitini yapmıştı.

    YENİLİĞİN YARATICILIĞA, YARATICILIĞIN DA ÖZGÜRLÜĞE İHTİYACI VARDIR

    Despotik Leviathan’a örnek olarak komünizm döneminde ve komünizm sonrası Rusya’da yaşananlar anlatılıyor kitapta. Rusya tarzı özelleştirmeler: Genellikle iktidarına dahil etmek istediği güçlü kişilere seçilmiş varlıkları ucuza sattı. İşin tamamlanması için bu insanları sahip oldukları şirketler hakkında düzenlemeden sorumlu bakanlıklara atadı.

    Türkiye’de son yıllarda yaşananları şöyle hızlıca bir aklımızdan geçirelim. Sağlık Bakanı’nın özel hastane sahibi olması, Milli Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olması, beş yıldızlı otel zincirlerine sahip bir Turizm Bakanı ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın kendi şirketinden bakanlığa mal satması. Aslında var olan sistem içinde Ruhsar Pekcan’ın yaptığına çok da şaşırmamak gerekir. Yanlış olan sistemin kendisiydi ve halen de aynı sistem bütün acımasızlığı ve çarpıklığıyla devam ediyor.

    DESPOTİK BÜYÜME

    Despotik düzenin bir süre despotik büyümeyi getirebileceğini belirten yazarlar, bunun yanıltıcı olduğuna dikkat çekiyor: Ne var ki içsel olarak kırılgan ve sınırlıdır. Kırılgandır çünkü, İbn Haldun’un öngördüğü gibi, Despotik Leviathan sürekli olarak toplumdan daha fazla gelir sızdırma arzusu duyacak, en değerli kaynakları tekeline alacak ve giderek daha keyfi biçimde hareket edecektir. Büyümenin kırılgan olmasının bir nedeni de devlet gücünün, despotun konumunun tehlikeye girmesini engellemek üzere verimsiz bir sistem yaratmak için kullanılmasıdır. Despotik devlet sınırlıdır çünkü sürekli iktisadi büyümeyi güçlendirmek söz konusu olduğunda, özgürce işlevini yerine getirmek, iktisadi faaliyetler için geniş tabanlı fırsatlar ve teşvikler yaratmak ve yatırım yapmak, deneyler gerçekleştirmek ve yenilik getirmek gibi toplumun en üretken yönlerini harekete geçirip besleyemez. Bunun için yaratıcılığa, yaratıcılığın da özgürlüğe ihtiyacı vardır.

    TEK ADAM

    İktisadi kazanımlardan istifade edemeyen, gücün seçkinlerde olduğunu hisseden ve kurumlara güvenini yitiren bir toplum. Farklı partiler arasındaki mücadelenin giderek kutuplaşması ve sıfır toplamlı bir hale dönüşmesi. Kurumların ihtilafları çözmede ve aracılık etmede yetersiz kalması. Kurumları daha da istikrarsızlaştıran ve onlara duyulan güvenin içini daha da boşaltan bir ekonomik kriz… Seçkinlere karşı halkı savunduğunu iddia eden, halka daha iyi hizmet etmek için kurumsal denetimlerin gevşetilmesini talep eden bir tek adam.

    Tanıdık geliyor mu?

    Sorun şu ki bunlar sadece bir ülkeyi değil pek çok ülkeyi anlatıyor. Bu örneklerden biri, tek adam Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si olabilir. Victor Orban’ın Macaristan’ı olabilir. Tek adam Rodrigo Duerte’nin muhaliflerini şeytanlaştırdığı Filipinler olabilir. Amazon ormanlarının acımasızca katledilmesine seyirci kalan Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro olabilir. Veya Donald J. Trump olabilir.

    IŞİD VE TALİBAN BAĞLANTISI

    Peki bu anlattıklarımızın IŞİD ve TALİBAN’la ne ilgisi var. Şöyle ilgisi var:

    IŞİD veya TALİBAN sadece insanlığa yönelik vahşetleriyle değil kültürel ve tarihsel değerlere yönelik vandallıklarıyla da biliniyor. IŞİD, Suriye’nin antik kenti Palmira’daki UNESCO tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilen eserleri tahrip etmiş ve dünyaca ünlü Aslan Heykeli’ni balyozlarla paramparça etmişti.

    TALİBAN ise Afganistan-Bamyan’da antik Buda heykellerini dinamitlerle parçalamıştı. Yapılanların ne dinle ne de İslâm’la bir alakası olabilir. Akıl, barış ve hoşgörü dini olan İslam’ın bu şekilde anılması elbette üzüntü verici.

    Bugün Türkiye’yi adına madencilik denilen bir yağma ve talan düzeni kasıp kavuruyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir köşesinden vatandaşların, köylülerin, çiftçilerin çığlıklarını duymayalım. Altın madeni, gümüş madeni, nikel madeni, mermer ocağı, taş ocağı, olivin ocağı vs liste uzayıp gidiyor.

    Bu ülkeyi yönetenler ardı ardına maden ihaleleri ilan ediyorlar. Hem de öyle az buz da değil, bir çırpıda 766 madenin ihalesi yapılıyor. Daha önce 616, ondan önce 417 ihale yapılıyor. Sanki piyango çarkları gibi. Çeviriyorlar, kazandınız diyorlar ve sen sağ ben selamet. “Ama orada insanlar yaşıyor, ormanlar var, yayla-mera-tarım alanı!” çığlıklarına kulaklar ve gözler kapatılıyor. İtirazlar biraz artınca vatandaşı, köylüyü, çiftçiyi koruması gereken jandarma ve polis, vatandaşının karşısına dikiliyor. Yağmacı-talancıların projelerine siper oluyor.

    Adına madencilik denilen bu projelerin ve yapılan ihalelerin bir özelliği daha var. Hemen hepsi Türkiye’nin en değerli koruma bölgeleri. Ya doğal sit alanları, ya su koruma havzaları ya da tarihi sit alanları. Birileri IŞİD veya TALİBAN kıyaslamasından elbette rahatsız olacak ama şimdi sıralayacağım bazı örneklerin IŞİD’in Palmira’da yaptıklarından veya TALİBAN’ın Bamyan’da yaptıklarından ne farkı var:

    SANDRAS DAĞI VE AKYAKA
    Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, 22 Nisan Dünya Günü’nde resmi sosyal medya hesabından Muğla’nın Ula ilçesindeki Akyaka-Azmak Deresi’yle ilgili paylaşım yaptı. Gökova Körfezi’ne dökülen ve Kadın Azmağı Deresi olarak da bilinen doğal hazinesinde su samurundan deniz kaplumbağasına onlarca hayvan türü ile bazıları tropikal iklimlerde yetişen farklı bitki çeşitlerine ev sahipliği yapıyor. Koronavirüs salgınına kadar her sene 1 milyondan fazla yerli ve yabancı turisti çeken bir doğal cennet. Peki cenneti besleyen yani arkasındaki güç nedir derseniz, kafanızı kaldırıp arkadaki dağlara bakın SANDRAS’ı göreceksiniz. Bugün Sandras ekosistemi Köyceğiz, Dalaman, Ortaca, Dalyan gibi herkesin yaşamak için, bir hafta geçirmek için can attığı turizm cennetlerimizi besliyor. Ama bugün Sandras için ilan edilen 9 ayrı maden ihalesi var. Yani Sandras’ı parçalamak istiyorlar.

    ‘SALDA’ KURUYABİLİR
    SALDA’nın çevresindeki dağları korumazsan bir süre sonra, “Salda kuruyor” haberlerini gazetelerde okursun. Pamukkale’yi besleyen dağları korumazsan ne pamuğu kalır ne de kalesi. Çanakkale-Lapseki’ye 5 dakika mesafede Dumanlıdağ’da su kaynakları devletin koruması altındaydı. Üç sene önce valilik koruma kararını kaldırdı ve bölgedeki su kaynaklarının tam üstüne iktidara yakın bir holding tarafından siyanürlü altın madeni açıldı.

    Kazdağları’nı anlatmak için sayfalar yetmez. Paha biçilmez bir ekosistem; tarih, kültürel miras ve bağrından doğan su kaynaklarıyla bölgenin can damarı. Şimdi yüzde 79’u parsel parsel bölünmüş ve madencilere sunuluyor. Kesin, parçalayın, yıkın, zehirleyin diye.
    Fırat Irmağı, Türkiye’nin gıda deposu Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen doğudaki hayat kaynağımız. Fırat’ın kenarına, deprem fay hattının üzerine bir zehir barajı kurdular. Fırat’ı besleyen Munzur dağlarını param parça ediyorlar. İliç, Kemaliye ve çevredeki yüzlerce köy bas bas bağırıyor. Bugün Türkiye’nin tulum peyniri denince ilk aklan gelen Erzincan tulumunu üreten İliç’in köylüleri artık peynirlerini marketten satın alıyor.

    Geçtiğimiz günlerde Fırat’ın kıyısındaki Kemaliye, UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ’ne girdi. İliç ve Kemaliye ile çevresindeki yüzlerce köy parsel parsel madencilere pazarlanırken, bölgede ihale üzerine ihaleler yapılırken sesini çıkarmayan, hatta halkı ikna turları yapan AKP Erzincan Milletvekili Süleyman Karaman, “Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun” diye sosyal medya hesabında paylaştı.
    Ordu’da şehir merkezine yalnızca 13 kilometre uzaklıktaki 2 bin 300 yıllık Kurul Kalesi ve antik kentinin bulunduğu dağın altına taş ocağı tesisi kuruldu. Yani antik kentin üzerinde olduğu dağın altına taş ocağı açılıyor. Her gün dinamitler patlatılıyor. Yani bir antik kent, taş ocağına kurban ediliyor.

    FATSA’DA KAYA MEZARLARI

    Fatsa’da açılan siyanürlü altın madeninin hemen dibindeki Kaya Mezarları, keşfedilmeyi ve turizme kazandırılmayı bekliyor. Bir de madenin sadece 300 metre aşağısındaki Roma Kalesi denilen bölge. Birinci derecede doğal sit alanı ve hemen tepesinde onu yutmak isteyen siyanürlü altın madeni. Korunması gerekli taşınmaz kültürel varlıkların orada olduğu biline biline, hem de bu kültürel varlıklar yasalarla koruma altındayken bu siyanürlü madene çalışma izni verildi.

    Kayseri-Develi’de Kapadokya’nın yanı başında siyanürlü Öksüt Altın Madeni’ni işleten Kanadalı Centerra Gold, şimdi de Zonguldak-Alaplı’da 4 bin 117 yıllık anıt ağaçların bulunduğu bölgede altın sondajları yapıyor. Aynı şirket daha dün Kapadokya’nın merkezinde Avanos’ta siyanürlü altın madeni açmak istedi. Yerel halkın tepkileri nedeniyle şimdilik vazgeçmiş görülüyor.
    Mermer ocağı, taş ocağı denilerek bu ülkenin en değerli su depoları yani dağları-tepeleri bir bir yıkılıyor, yok ediliyor. Sonra da “şu göl kurudu, bu gölün suyu çekildi, kuraklıktan kavruluyoruz” haberleri yapılıyor.

    DAĞLARI SİYANÜRLEYEMEZSİN
    Turizm ülkesinin dağlarını, tepelerini, yaylalarını-meralarını paramparça edemezsiniz. Turizm ülkesinde ormanları katledemezsiniz, turizm ve tarım merkezlerinin tam ortasında termik santraller kuramazsınız. Bastığınız toprakları tanımıyorsunuz. O toprakların altında sadece bizim atalarımız yatmıyor, o toprakların altında tüm insanlığın ataları yatıyor. O toprakların üstünde de dünyanın mirası yatıyor. Türkiye madencilere terk edilecek bir ülke olamaz. Türkiye’nin her bölgesi, her şehri, her ormanı on binlerce yıllık tarihi, kültürü, mirası bağrında saklıyor.
    Bugün Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.
    Türkiye bu post modern barbarlığa bir son vermek zorundadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • İngiltere’nin UEFA’ya baskısı gerçekleşir mi?

    UEFA Şampiyonlar Ligi finalinin 29 Mayıs tarihinde İstanbul’da oynanacağı açıklanmıştı…

    İki İngiliz takımı Chelsa ve Manchester City karşı karşıya gelecek…

    Ancak…

    Şimdi rüzgar tersine esmeye başladı…

    Pandemi süreci her şeyi değiştireceğe benziyor…

    İngiliz hükümeti harekete geçti. Türkiye’nin seyahat konusunda kırmızı listede yer aldığını, Şampiyonlar Ligi finalini iki İngiliz takımının oynayacağını belirterek İngiltere’de oynanması için harekete geçti……

    Her iki takım taraftarlarını İstanbul’a gitmemesi konusunda da uyardı…

    Bu gerçekleşir mi…

    Bilemeyiz…

    UEFA’daki gücümüze bağlı…

    İngiltere harekete geçtiğine göre sıkıntılı bir süreç yaşayacağımız gerçek. Bu konuda Türkiye Futbol Federasyonu güvence veriyor…

    UEFA bu konuda henüz net değil…

    Türkiye’deki pandemi koşullarını yakından takip ediyor…

    İstanbul’da covid vakası fazla olduğu için, sporda öncelikle sağlık düşüncesiyle Şampiyonlar Ligi finalinin Türkiye’nin elinden alınma noktasına geldiği bir gerçek.

    Türkiye, covid konusunda süreci iyi yönetemediği için futbolda en büyük organizasyon olan Şampiyonlar Ligi finali elinden alınmak üzere…

    Avrupa futbolunun patronu da Türkiye’deki son dönemlerdeki antidemokratik uygulamaları göz önünde tutuyor…

    UEFA siyaset dışı denilse de orada koltukta oturanlar kendi ülkelerinin önerisini de dinlemek zorunda.

    Avrupa’nın hak, hukuk, adalet, basın özgürlüğü konusunda Türkiye’ye bakış açısı belli…

    Spor barış, kardeşlik, din, dil, ırk, cinsiyet gözetmediği için pandemi sürecinde atılan adımları beğenmeyen, Türk futboluna siyasetin egemen olduğunu yakinen bilen Avrupa ülkeleri, futbolda şampiyonlar liginin İstanbul’dan alınması konusunda da UEFA’ya tam destek verecektir…

    Avrupa ülkeleri özellikle İngiltere kendi ülkesinin takımlarını ve izin çıkması halinde katılacak taraftarlarının sağlığını riske atmak istemiyor…

    Gelen haberler bu doğrultuda…

    Futbolda, Avrupa futbolunun en büyük kupası olan Şampiyonlar Ligi firnaline ev sahipliği yapmak bir prestijdir…

    Bu prestij elimizden alınacak gibi görünüyor…

    Her alanda olduğu gibi Türkiye futbolda da Avrupa’da yalnızlığa itilmek isteniyor…

    Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul’dan alınması için atılan adımlar da bunun bahanesi…

    Acaba neden…?

    İşte bu sorunun yanıtı iktidarın izlediği politikalarda yatmaktadır…

    Ne diyelim…

    Pandemi bahane…

    Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul’dan alınması için yapılan çalışmalar şahane…

    İngiltere’nin UEFA’ya baskısı sonuç verdiği takdirde futbolda da yalnızlığı yaşayacağız…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Papa’nın Irak’ta uygarlığın ilk kenti Ur’u ziyaretinin şifreleri

    Katoliklerin dini lideri Papa Franciscus, Irak’ı ziyareti sırasında Hazreti İbrahim’in doğum yeri olduğuna inanılan “Ur” kentine gitti. Irak’ın güneyindeki eski bir Sümer kenti olan Ur, sadece peygamberler ve dinler tarihi açısından değil, uygarlık tarihi açısından da çok önemli bir kent.

    Ur’u anlayabilmek ve bugünle bağlantısını kurabilmek için biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Türkiye’nin güneydoğusunu da içeren “Bereketli Hilal” bölgesinde “avcı-toplayıcı” yaşam biçiminden “yerleşik çiftçi” yaşam biçimine geçen insanlık, “artı değer” yarattı. Yani tükettiğinden fazlasını üretti. Yani yönetici bir sınıfı, dincileri, askerleri, zanaatkârları besleyebilecek bir üretim kapasitesine ulaştılar. Artı değer, zamanımızdan 5-6 bin yıl önce Mezopotamya’da uygarlığın ilk yerleşimleri olan Ur, Eridu ve Uruk “kent devletlerini” ortaya çıkardı. (“Mezopotamya” Yunanca, “İki ırmak arasında” anlamında bir kelime. Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bereketli havzaya verilen ad.) Aşağı Mezopotamya’daki bu kent devletlerinden birkaçı birleşerek “yerel devletleri” oluşturdu. Yerel devletler birleşerek “bölgesel devleti” ve sonra da zamanımızdan 3 bin 800 yıl önce insanlığın “ilk imparatorluğu” olarak kabul edilen Hammurabi’nin Babilonya İmparatorluğu kuruldu.

    Bugün hayatımızın vazgeçilmezleri olan tarım ve hayvancılığı, sayıları ve harfleri Mezopotamya’ya borçluyuz.

    İlk uygarlığın en büyük sorunu, barbar akınları olmuştu. Tarihin tozlu sayfaları birçok uygarlığın, barbarlar adı verilen göçebe-yağmacı-talancı akınlarıyla yerle bir edilmesinin hikâyeleriyle doludur.

    NASA-SALDA

    Şimdi burada bir parantez açıp, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın geçtiğimiz günlerde bizi heyecanlandıran açıklamasını hatırlayalım. NASA, son yıllarda rant tartışmalarının merkezindeki Burdur yakınlarındaki Salda Gölü’nün Mars’la bağlantılı olduğunu açıkladı. NASA yetkilileri Salda’nın beyaz kumlarının ve yüzey yapısının Mars’taki yüzey yapısıyla benzerlik gösterdiğini belirtti.

    Sadece Salda mı? Türkiye’nin her bölgesi, her dağı, her ormanı, ırmağı, Türkiye’nin her bir metrekaresi gerçek bir hazine değerinde. Türkiye; yani Anadolu, yani bereketli hilal, yani yukarı Mezopotamya, yani ilk uygarlıklar, yani ilk imparatorluklar bu topraklarda kuruldu. Bugün dünyayı saran dinler ve tarikatların çoğu bu topraklarda kök saldı. Hangi bölgesine, hangi iline, hangi ilçesine adımını atarsan at tarihten bir sayfa açarsın. Ne acıdır ki bugün üzerinde yaşayanlar altlarındaki toprağın tarihsel derinliğinin farkında değil.

    TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Ağrı-Diyadin-Mollakara köyünde altın madeni müjdesi verdi!

    Mollakara, Fırat’ın iki ana kolundan biri olan Murat Irmağı’nın kenarında… Yani bugün de Mezopotamya’nın can damarıdır Murat Irmağı ve devamında Fırat.

    Çiftçilere destek olması için kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri’nin Genel Müdürü Fahrettin Poyraz da benzer bir müjdeyi 2020’nin son günlerinde “Söğüt’te altın madeni açacağız” diye vermişti. Devletin bir kurumu, dillerinden düşürmedikleri imparatorluğun kuruluş topraklarını yağma-talan projesine açıyor.

    KONTEYNIRLARA SÜRÜLEN KÖYLÜLER

    Milletin efendisi denilen köylüler, evlerinden, bağlarından koparılıp konteynır evlere sürülüyor ve bunun adı da devleti yönetmek oluyor.

    Devletin kurumları siyanürlü-sülfürik asitli altın madenleriyle ilgili müjde üstüne müjdeler açıklıyorlar! Ne kadar gurur verici değil mi!

    Sistemin içinde yer alan holding medyası da “Altın Müjdesi! Altın Heyecanı!” başlıklı haberleriyle hemencecik görevini yerine getiriyor.

    “Altın, altın…” diye sayıklayarak zehirlemeye hazırlandıkları dağlar, yaylalar, meralar ve ırmaklar Türkiye’nin yaşam kaynaklarıdır.

    Dünyanın öte ucundan sağlıksız ve hastalık dolu gemilere doldurulup getirilen ve sahte veteriner raporlarıyla Türkiye’ye sokulan hayvanlar beraberinde şarbon, veba, mavi dil gibi envai çeşit hastalığı Türkiye’ye taşıdı ve taşımaya da devam ediyor. Bu ülkenin insanlarını hastalıklı ithal hayvanlara mecbur edip, kendi hayvancılık merkezlerini uluslararası kartellere pazarlamak nasıl bir anlayışın ürünüdür.

    Dünyanın en kuzeyindeki güneyli canlı topluluklarını barındıran bir havza olan Kelkit Vadisi, bugün yağma-talan projelerinin hedefinde. Oysa insanlık tarihinde çok özel bir önemi var. Son buzul çağında Kelkit Havzası bu bölgede canlıların sığınabildikleri tek ekosistemdi.

    Amanoslar ise dünyanın en güneyindeki kuzeyli canlı toplulukları barındıran bir havza özelliğine sahiptir.

    Yani ülkemiz çok önemli iki ekosistemi Anadolu coğrafyasına sıkıştırmış durumdadır.

    Fırat Irmağı. Türkiye’nin gıda deposunu besleyen bir can damarı. Aşağıda Dicle’yle birlikte Mezopotamya havzasını besler. İlk tarımın, ilk uygarlığın, ilk kentlerin, ilk imparatorluğun kurulduğu topraklar.

    Ormanlarıyla, ırmaklarıyla, yaylaları ve tarım alanlarıyla küresel ısınma felaketinde Türkiye’yi ayakta tutacak Karadeniz.

    Küresel ısınma, salgın hastalıklar ve giderek artan tarımsal ithalatımızı dikkate alarak, geleceğimizi ve egemenliğimizi korumak için üretmek zorundayız. Dünya açlık ve temiz su sıkıntısı konularında alarm veriyor. Ülkeler koruma önlemleri alıyor. İhracat yasakları getiriyor. Dağlarımızı, yaylalarımızı, tarımsal topraklarımızı ve su kaynaklarımızı korumak ve üretmek zorundayız.

    Türkiye yeni Ergeneler yaratmaya değil, acilen bütün ırmaklarını, derelerini, göllerini korumaya almalıdır. Açıklanan 466, 566 ve 766 maden ihaleleriyle ise tam tersi yapılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin dört bir yanında yeni Ergeneler yaratılmaya çalışılıyor.

    Turizm ülkesi Türkiye dünyadan çöp ithal ediyor… Turizm ülkesi Türkiye dağlarını siyanürle, sülfürik asitle zehirliyor… Turizm ülkesi Türkiye, dünyanın en pahalı nükleer reaktörünü inşa ediyor…

    Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları serisiyle dünyada tanınan John Perkins de son kitabı “Jaguara Dokunmak” da şirketlerin ve politikacıların hırslarının bir ölüm ekonomisi yarattığını anlatıyor.

    Bu ölüm ekonomisi artık sınıra dayandı. Çözümü kendi toplumumuzda, kendi coğrafyamızda bulmamız gerekiyor. Bu tarihin bize yüklediği bir görev. Bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış kavimlerin, ırkların, kültürlerin, toplumların, geleneklerin kökeni olan; dünyanın mirasını, kültürel hazinesini bağrında taşıyan bu coğrafya yağma-talan projelerine meze yapılamaz.

    Öylesine değerli, öylesine kıymetli, öylesine özel bir ülkedir burası… Asur, Akad, Pers, Makedon, Roma ve Osmanlı imparatorlukları… Milattan Önce 73’de Roma İmparatorluğu’nu sarsan Spartaküs Trakyalıdır… Truva ve İyonya uygarlıkları Ege’de yeşermiştir… Milet, Efes kent devletleri… Hitit İmparatorluğu, Hattuşa… Hıristiyanlığın kodlarını oluşturan Tarsuslu Aziz Pavlus, uzun yıllar İskenderun’da yaşamıştır. Yani diyeceğim o ki, Papa Franciscus’un parçası olduğu bugünkü uygarlık, Pavlus’un yaşadığı toprakları zehirliyor. Binlerce yıl önce “Ur” uygarlığını besleyen, İbrahim Peygamber’in suyunu içtiğini, tarlalarını suladığı Fırat bugün Kanadalı SSR Mining’in vahşi madenciliğine kurban ediliyor.

    POSTMODERN BARBARLAR

    Uygarlığın son aşamasını temsil eden devletler, uygarlığın ata topraklarına önce bombalarını gönderdiler şimdi de dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanıldığı vahşi madenciliği reva görüyorlar.

    Yazının girişinde ifade etmiştim, bu topraklarda filiz veren ilk uygarlıkların en büyük sorunlarından birisi barbar akınları olmuştu. Bugün de Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir.

    Tarihin ilk barbarları, yerleşik çiftçilere saldıran göçebe-avcı-toplayıcı kabilelerdi. Bugünün son barbarları, “Altın çıkarın, mümkünse insani yollardan, fakat ne pahasına olursa olsun altın çıkarın” diyen uluslararası karteller ve yerli işbirlikçileridir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.

  • Devlet Bahçeli’nin Kürtçülüğe katkıları!

    Günümüzde Türk milliyetçiliğinin öncü aktörü konumunda olan MHP lideri Devlet Bahçeli’dir. Bahçeli, bu milliyetçi duruşunu her konuşmasında açık bir şekilde ortaya koyuyor. Onun açıklamalarını dinleyen her Türk milliyetçisi de ister istemez Bahçeli’nin etkisinde kalıyor.

    Kendine özgü anlatım tarzı, dikkat çekici jest ve mimikleri ve ilginç tonlamadaki vurguları, Bahçeli’nin özgün niteliklerini oluşturuyor.

    Bahçeli’nin çok ciddi duruşunun altında inanılmaz trajikomik bir matematiksel hesaplama yatmaktadır. Onun “matematik teoremleri” neredeyse çocukların bile diline pelesenk olmuş.

    Aslında amacım burada uzun uzadıya bir devlet adamı olan Devlet Bahçeli’yi anlatmak değil, bu küçük girizgâhtan sonra, Bahçeli’nin Kürtçülüğe olan katkılarından biraz söz etmek istiyorum.

    Evet, yanlış anlamadınız Bahçeli’nin Kürtçülüğe katkıları, dedim ve ondan bahsetmek istiyorum.

    Öncelikle onun, ister Meclis grup toplantılarında, isterseniz her hangi bir yerde yaptığı konuşmalarını şöyle bir aklınıza getirin.

    Tüm bu konuşmaları, ruhunda Türkçülük ateşi barındıran herkesi, güçlü bir şekilde derinden etkilemektedir. Söz konusu konuşmaları Türkçülük ruhunun kabarmasına da ciddi bir biçimde yol açmakta.

    Bahçeli’nin Türkçülüğünden hiç kimsenin şüphesi yok.

    İsterseniz bir an için şeytanın avukatlığına soyunup, Bahçeli’nin Türkçülüğündeki Kürtçülüğün nasıl açığa çıktığını ortaya koymaya çalışalım?

    Ya da şöyle bir soruyla olayı aydınlatalım; acaba Bahçeli’nin aşırı Türkçülüğü ya da Türkçülükle ilgili vurguları Kürtlerde de Kürtçülüğün kabarmasına yol açıyor mu açmıyor mu?

    Yapacağımız son derece basit, olayı biraz tersinden okumak, yani şeytanın gördüğünü de görebilmek…

    Geçmişte bu böyle miydi yoksa değil miydi?

    Açıkçası geçmişle ilgili pek bir fikrim yok. Fakat hiç şüpheniz olmasın günümüz itibarıyla diyebilirim ki, Bahçeli Türkler için ne kadar Türkçülük yapıyorsa Kürtler için de bir o kadar Kürtçülük yapıyor.

    Zira onu dinleyen her Kürt, daha çok Kürtlüğüne sarılıyor, daha çok Kürtlüğünü korumak istiyor; Türkler neye sahip ise Kürtler de aynısını, ne bir gram aşağı ne de bir gram yukarısı, tıpa tıp aynısını isteyen duyguya ve arzuya kapılıyor.

    O, Türklükten söz ederken bir Kürt de onun her söylemindeki Türk kavramı yerine Kürt kavramını ikame ederek düşünmeye başlıyor.

    Bu düşünce bir zincirleme şeklinde akıp gidiyor. Kürt olan bu kez de kendi ulus değerine yeniden bakarak, daha çok Kürtçülüğe bürünüyor.

    Onun konuşmalarını dinleyen bir Türkçü ile Kürt arasındaki yegane fark ise şudur:

    Türkçülük hissiyatı içinde olan bundan müthiş bir keyif alıyor, Kürt ise sineye çekiyor, öfkeleniyor, içi içini yiyor ve onun söylediklerini aynen, harfiyen Kürtçüleşmeye uyarlıyor ve bu yaşadığı ankisiyete durumdan bu şekilde çıkabiliyor.

    Kürt birey bunun farkında mı değil mi bilinmese de, nihayetinde aldığı şekil daha çok Kürt kimliğine sarılmak oluyor.

    Bahçeli’nin Türkçülüğü Kürtlere acı da verse, Kürtçülüğe katkı sunduğu için nihayetinde Kürtler açısından da pozitif bir karşılık buluyor. Vesselam, Bahçeli’nin söylemleri, direkt ya da endirekt Kürtçülüğün gelişmesine yol açıyor.

    Peki bunu sadece Bahçeli mi yapıyor?

    Ebetteki hayır. Kürtçülüğün gelişmesine Türkiye’deki merkez medya da ciddi bir katkı sunuyor.

    Her televizyon kanalında Kürt’ün olmadığı fakat Kürtlerin tartışıldığı programlar aynı şekilde Kürtlerde Kürtçüleşmeyi geliştiriyor.

    Bu programlardaki her analist, stratejist, akademisyen, gazeteci veya siyasetçi hiç fark etmez, başka kulvarlarda da olsalar, Bahçeli’nin yaptıklarının bir benzerini yaparak Kürtçülüğe katkı sunuyorlar.

    Bunu bilerek mi yapıyorlar yoksa bilmeden mi?

    Açıkçası bu konuda pek bir fikrim yok, fakat Kürtlerdeki Kürtçülüğün kabarmasına inanılmaz katkı sundukları noktasında da hiçbir şüphem yok.

    Son söz:

    Tabi bir de güya Kürtlerle ilgili bir şeyler söyleyip de Kürtleri kendi ulus değerlerinden uzaklaştıranlar var, bu konuya da bir başka yazıda değineceğiz.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.