Papa’nın Irak’ta uygarlığın ilk kenti Ur’u ziyaretinin şifreleri

Katoliklerin dini lideri Papa Franciscus, Irak’ı ziyareti sırasında Hazreti İbrahim’in doğum yeri olduğuna inanılan “Ur” kentine gitti. Irak’ın güneyindeki eski bir Sümer kenti olan Ur, sadece peygamberler ve dinler tarihi açısından değil, uygarlık tarihi açısından da çok önemli bir kent.

Ur’u anlayabilmek ve bugünle bağlantısını kurabilmek için biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Türkiye’nin güneydoğusunu da içeren “Bereketli Hilal” bölgesinde “avcı-toplayıcı” yaşam biçiminden “yerleşik çiftçi” yaşam biçimine geçen insanlık, “artı değer” yarattı. Yani tükettiğinden fazlasını üretti. Yani yönetici bir sınıfı, dincileri, askerleri, zanaatkârları besleyebilecek bir üretim kapasitesine ulaştılar. Artı değer, zamanımızdan 5-6 bin yıl önce Mezopotamya’da uygarlığın ilk yerleşimleri olan Ur, Eridu ve Uruk “kent devletlerini” ortaya çıkardı. (“Mezopotamya” Yunanca, “İki ırmak arasında” anlamında bir kelime. Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bereketli havzaya verilen ad.) Aşağı Mezopotamya’daki bu kent devletlerinden birkaçı birleşerek “yerel devletleri” oluşturdu. Yerel devletler birleşerek “bölgesel devleti” ve sonra da zamanımızdan 3 bin 800 yıl önce insanlığın “ilk imparatorluğu” olarak kabul edilen Hammurabi’nin Babilonya İmparatorluğu kuruldu.

Bugün hayatımızın vazgeçilmezleri olan tarım ve hayvancılığı, sayıları ve harfleri Mezopotamya’ya borçluyuz.

İlk uygarlığın en büyük sorunu, barbar akınları olmuştu. Tarihin tozlu sayfaları birçok uygarlığın, barbarlar adı verilen göçebe-yağmacı-talancı akınlarıyla yerle bir edilmesinin hikâyeleriyle doludur.

NASA-SALDA

Şimdi burada bir parantez açıp, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın geçtiğimiz günlerde bizi heyecanlandıran açıklamasını hatırlayalım. NASA, son yıllarda rant tartışmalarının merkezindeki Burdur yakınlarındaki Salda Gölü’nün Mars’la bağlantılı olduğunu açıkladı. NASA yetkilileri Salda’nın beyaz kumlarının ve yüzey yapısının Mars’taki yüzey yapısıyla benzerlik gösterdiğini belirtti.

Sadece Salda mı? Türkiye’nin her bölgesi, her dağı, her ormanı, ırmağı, Türkiye’nin her bir metrekaresi gerçek bir hazine değerinde. Türkiye; yani Anadolu, yani bereketli hilal, yani yukarı Mezopotamya, yani ilk uygarlıklar, yani ilk imparatorluklar bu topraklarda kuruldu. Bugün dünyayı saran dinler ve tarikatların çoğu bu topraklarda kök saldı. Hangi bölgesine, hangi iline, hangi ilçesine adımını atarsan at tarihten bir sayfa açarsın. Ne acıdır ki bugün üzerinde yaşayanlar altlarındaki toprağın tarihsel derinliğinin farkında değil.

TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Ağrı-Diyadin-Mollakara köyünde altın madeni müjdesi verdi!

Mollakara, Fırat’ın iki ana kolundan biri olan Murat Irmağı’nın kenarında… Yani bugün de Mezopotamya’nın can damarıdır Murat Irmağı ve devamında Fırat.

Çiftçilere destek olması için kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri’nin Genel Müdürü Fahrettin Poyraz da benzer bir müjdeyi 2020’nin son günlerinde “Söğüt’te altın madeni açacağız” diye vermişti. Devletin bir kurumu, dillerinden düşürmedikleri imparatorluğun kuruluş topraklarını yağma-talan projesine açıyor.

KONTEYNIRLARA SÜRÜLEN KÖYLÜLER

Milletin efendisi denilen köylüler, evlerinden, bağlarından koparılıp konteynır evlere sürülüyor ve bunun adı da devleti yönetmek oluyor.

Devletin kurumları siyanürlü-sülfürik asitli altın madenleriyle ilgili müjde üstüne müjdeler açıklıyorlar! Ne kadar gurur verici değil mi!

Sistemin içinde yer alan holding medyası da “Altın Müjdesi! Altın Heyecanı!” başlıklı haberleriyle hemencecik görevini yerine getiriyor.

“Altın, altın…” diye sayıklayarak zehirlemeye hazırlandıkları dağlar, yaylalar, meralar ve ırmaklar Türkiye’nin yaşam kaynaklarıdır.

Dünyanın öte ucundan sağlıksız ve hastalık dolu gemilere doldurulup getirilen ve sahte veteriner raporlarıyla Türkiye’ye sokulan hayvanlar beraberinde şarbon, veba, mavi dil gibi envai çeşit hastalığı Türkiye’ye taşıdı ve taşımaya da devam ediyor. Bu ülkenin insanlarını hastalıklı ithal hayvanlara mecbur edip, kendi hayvancılık merkezlerini uluslararası kartellere pazarlamak nasıl bir anlayışın ürünüdür.

Dünyanın en kuzeyindeki güneyli canlı topluluklarını barındıran bir havza olan Kelkit Vadisi, bugün yağma-talan projelerinin hedefinde. Oysa insanlık tarihinde çok özel bir önemi var. Son buzul çağında Kelkit Havzası bu bölgede canlıların sığınabildikleri tek ekosistemdi.

Amanoslar ise dünyanın en güneyindeki kuzeyli canlı toplulukları barındıran bir havza özelliğine sahiptir.

Yani ülkemiz çok önemli iki ekosistemi Anadolu coğrafyasına sıkıştırmış durumdadır.

Fırat Irmağı. Türkiye’nin gıda deposunu besleyen bir can damarı. Aşağıda Dicle’yle birlikte Mezopotamya havzasını besler. İlk tarımın, ilk uygarlığın, ilk kentlerin, ilk imparatorluğun kurulduğu topraklar.

Ormanlarıyla, ırmaklarıyla, yaylaları ve tarım alanlarıyla küresel ısınma felaketinde Türkiye’yi ayakta tutacak Karadeniz.

Küresel ısınma, salgın hastalıklar ve giderek artan tarımsal ithalatımızı dikkate alarak, geleceğimizi ve egemenliğimizi korumak için üretmek zorundayız. Dünya açlık ve temiz su sıkıntısı konularında alarm veriyor. Ülkeler koruma önlemleri alıyor. İhracat yasakları getiriyor. Dağlarımızı, yaylalarımızı, tarımsal topraklarımızı ve su kaynaklarımızı korumak ve üretmek zorundayız.

Türkiye yeni Ergeneler yaratmaya değil, acilen bütün ırmaklarını, derelerini, göllerini korumaya almalıdır. Açıklanan 466, 566 ve 766 maden ihaleleriyle ise tam tersi yapılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin dört bir yanında yeni Ergeneler yaratılmaya çalışılıyor.

Turizm ülkesi Türkiye dünyadan çöp ithal ediyor… Turizm ülkesi Türkiye dağlarını siyanürle, sülfürik asitle zehirliyor… Turizm ülkesi Türkiye, dünyanın en pahalı nükleer reaktörünü inşa ediyor…

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları serisiyle dünyada tanınan John Perkins de son kitabı “Jaguara Dokunmak” da şirketlerin ve politikacıların hırslarının bir ölüm ekonomisi yarattığını anlatıyor.

Bu ölüm ekonomisi artık sınıra dayandı. Çözümü kendi toplumumuzda, kendi coğrafyamızda bulmamız gerekiyor. Bu tarihin bize yüklediği bir görev. Bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış kavimlerin, ırkların, kültürlerin, toplumların, geleneklerin kökeni olan; dünyanın mirasını, kültürel hazinesini bağrında taşıyan bu coğrafya yağma-talan projelerine meze yapılamaz.

Öylesine değerli, öylesine kıymetli, öylesine özel bir ülkedir burası… Asur, Akad, Pers, Makedon, Roma ve Osmanlı imparatorlukları… Milattan Önce 73’de Roma İmparatorluğu’nu sarsan Spartaküs Trakyalıdır… Truva ve İyonya uygarlıkları Ege’de yeşermiştir… Milet, Efes kent devletleri… Hitit İmparatorluğu, Hattuşa… Hıristiyanlığın kodlarını oluşturan Tarsuslu Aziz Pavlus, uzun yıllar İskenderun’da yaşamıştır. Yani diyeceğim o ki, Papa Franciscus’un parçası olduğu bugünkü uygarlık, Pavlus’un yaşadığı toprakları zehirliyor. Binlerce yıl önce “Ur” uygarlığını besleyen, İbrahim Peygamber’in suyunu içtiğini, tarlalarını suladığı Fırat bugün Kanadalı SSR Mining’in vahşi madenciliğine kurban ediliyor.

POSTMODERN BARBARLAR

Uygarlığın son aşamasını temsil eden devletler, uygarlığın ata topraklarına önce bombalarını gönderdiler şimdi de dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanıldığı vahşi madenciliği reva görüyorlar.

Yazının girişinde ifade etmiştim, bu topraklarda filiz veren ilk uygarlıkların en büyük sorunlarından birisi barbar akınları olmuştu. Bugün de Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir.

Tarihin ilk barbarları, yerleşik çiftçilere saldıran göçebe-avcı-toplayıcı kabilelerdi. Bugünün son barbarları, “Altın çıkarın, mümkünse insani yollardan, fakat ne pahasına olursa olsun altın çıkarın” diyen uluslararası karteller ve yerli işbirlikçileridir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir