Yazar: İbrahim Gündüz

  • Neye ve neden karşıyız?

    Son zamanlarda doğanın yağma-talanına karşı çıkan haberler ve yayınlar yapan arkadaşlarımızın zaman zaman kullandığı bir cümle var: “Madenciliğe karşı değilim ama Batı’daki gibi yapılsın…”

    Madenciliğin Doğu’su Batı’sı maalesef yok. Sonuçları üç aşağı beş yukarı ne yazık ki aynı… İnanın bana konu madenciliğe karşı olmanın ya da olmamanın çok ötesinde artık. Karşı karşıya olduğumuz şey “madencilik” kavramının çok ötesinde.

    Karşı karşıya olduğumuz şey, yağma-talan düzeni. Karşı karşıya olduğumuz şey, Türkiye’nin blok blok satılması. Karşı karşıya olduğumuz şey, “vahşi madencilik” diye adlandırılan ve nükleer reaktör atıklarından bile daha tehlikeli atıklar üreten “açık hava kimya fabrikaları.”

    Karşı karşıya olduğumuz BİR TON ham altın elde edeceğiz diye 5 MİLYON TON taşın toprağın param parça edilmesi; binlerce ton siyanür ve sülfürik asit kullanılarak doğanın ZEHİRLİ AĞIR METAL kaynağı haline getirilmesi; su kaynaklarımızın acımasızca zehirlenmesi. Dağların, ormanların, meraların, yaylaların, meyve bahçelerinin, zeytin ve fındık bahçelerinin bir bir yok edilmesi. Karşı karşıya olduğumuz şey, bu ülkeyi ayakta tutan tarımsal üretim merkezleri olan KÖYLERİMİZİN HARİTADAN SİLİNMESİ…

    2010 yılında Romanya’da yaşanan Baia-Mare felaketinden sonra, Avrupa’da kimyasal madenciliğe, vahşi madenciliğe karşı büyük bir tepki oluştu. Çek Cumhuriyeti, Almanya ve Macaristan siyanürle altın üretimini yasaklayan ilk Avrupa Birliği ülkeleri oldu. Diğerleri de kolay kolay izin vermiyor. Avrupa ülkelerinde yaşanan bu gelişmelerin Avrupa Parlamentosu’nu da etkilemesi kaçınılmazdı.            AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin AB topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Bunun da ötesinde madenciliğe yönelik çok sıkı çevre koruma tedbirleri getirildi. Avrupa’da durum buyken ve Avrupalılar, kendi topraklarında kılı kırk yararak bu türden yağma-talan madenlerine kolay kolay izin vermezken, Türkiye’deki dostlarına farklı tavsiyelerde bulunuyor.

    Nereden öğreniyoruz?

    Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Türkiye Madencilik Meclisi Başkanı İsmet Kasapoğlu’ndan. Kasapoğlu, AB’deki meslektaşlarından kendilerine öğütler verildiğini belirterek, “Ne yapın edin, maden varlıklarınızı AB’ye tam üye olacağınız ana kadar ortaya çıkarın. Hatta mümkünse bunların çoğunluğunu üretmeye başlayın. Yoksa AB’ye üye olduğunuz zaman bunları değerlendirmekte zorluk çekeceksiniz. Biz İspanya ve Yunanistan’a bu uyarıyı yapmadık, bugün çok pişmanız” diyorlarmış.

    Düşünebiliyor musunuz? Yani AB’deki kapitalist kartellerin temsilcileri bizimkilere, “Aman ha, AB’ye tam üye olmadan elinizde, ülkenizde ne var ne yok yağmalayın” diyor. Bizimkiler de bunu arkadaşlarına anlatıyor. Anlatmakla kalmıyor şu anda tam da onların tavsiyeleri doğrultusunda bu ülkeyi yönetenlerle birlikte tam gaz çalışıyorlar.

    Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel’in dediği gibi: “Rezervimiz ister çok ister az olsun, ürettiğimiz madenleri kendi sanayimize hammadde olarak kullanamıyorsak, ham ya da yarı mamül madde olarak ihraç ediyorsak yanlış yapıyoruz demektir. Biz buna sömürge madenciliği diyoruz.”

    Türkiye’de bugün yaşanan maalesef tam da budur. Türkiye SÖMÜRGE MADENCİLİĞİNİN kıskacına alınmıştır. Ülkenin her bölgesinde gözlerine kestirdikleri her yeri param parça etmekte, ham ya da yarı mamül olarak gemilere doldurup yurt dışına göndermektedirler.

    Türkiye’de nerede orman, nerede dağ ve su kaynakları varsa siyanürlü-sülfürik asitli madenciler orada. Ege’de başta Kazdağları olmak üzere Madra, Eğrigöz, Murat Dağı, güneyde Torosların tamamı, kuzeyde Karadeniz’in bütün dağları, doğuda Munzur dağları, Kapadokya, Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları, Kelkit Vadisi, Gümüşhane ve Artvin’in neredeyse tamamı madencilerin hedefinde. Türkiye’nin dağları ağır saldırı altında. Dağlar dünyanın en değerli su depolarıdır. Bu açıdan barajlardan bile daha stratejik ve değerlidir.

    Biliyorum çok güçlüler. Paraları var, siyaset üzerinde etkililer ve birçok medya kuruluşunun doğrudan sahipleri veya hissedarlarıdırlar. Aldıkları paralar karşılığında onların avukatlığını yapan, hizmetinde olan ve kendisine “gazeteci” diyebilen bazı zavallılar var. Kendilerini eleştiren haberlerden sonra haber bürolarını yönelik nasıl baskılar uyguladıklarını ve gerçekleri tersyüz ederek yalanlarını sıraladıklarını hepimiz biliyoruz.

    Bugün insanlarımıza bin bir yalan söyleyerek sanki toprağa kazmayı vurduklarında çil çil altınlar çıkacakmış gibi bir algı yaratılıyor. Bizleri de ülkenin gelişmesini, zenginleşmesini istemeyen marjinaller olarak göstermeye çalışıyorlar. Ama gerçek, onların yalanlarından çok farklı. Gerçekte özellikle altın, gümüş, bakır ve nikel madenleri çok büyük doğa yıkımına ve çevre talanına neden olan madencilik kollarıdır.

    “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda ne demek istediğimizi zaten uzun uzun anlatıyoruz. Ancak bugün artık Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehlike altın ve nikel madenciliğinin de ötesindedir. Bugün Türkiye “blok blok” yurt dışına ihraç ediliyor. Hani bir karış toprağına canımızı feda ettiğimiz ülkemiz var ya, bugün blok blok Çin’e, İtalya’ya, ABD’ye, Fransa’ya gönderiliyor. Kelimenin tam anlamıyla yaşanan bu. Mermer madenciliği adı altında Torosları paketleyip, gemilere koyup Çin’e, ABD’ye, İtalya’ya gönderiyoruz. Toroslar bugün param parça ediliyor. Efendim madencilik yapıyormuş… Lanet olsun böyle madenciliğe. Onların ellerini oğuşturarak, “Dağı taşı nakit paraya çeviriyoruz” dedikleri yerler bu ülkenin üretim üsleri. Onların param parça ettiği o dağlar ve ormanlar bu ülkenin can damarları; tarım alanları, su kaynakları, oksijen depoları. Su olmadan, nefes alamadan ve insanlarımızı besleyemeden nasıl yaşayabiliriz.

    Bugün Afyon’dan, Denizli’den, Kütahya’dan, Balıkesir’den, Burdur’dan, Muğla’dan ve Antalya’dan geçerken ARTIK KAFAMIZI KALDIRIP DAĞLARA BAKAMAK HALE GELDİK. Çünkü Türkiye birileri için ucuz pazar. Evet Türkiye ucuz bir hammadde deposu olarak görülüyor.

    Toroslar, Kazdağları, Canik Dağları, Murat Dağı, Eğrigöz, Madra, Munzur… Bu dağlar ülkemizi ayakta tutan kolonlar…

    Kolonlarını yıktığın bir bina, ne kadar sağlam olursa olsun ayakta kalamaz. Hatta bir kolonunu bile yıksan o bina ayakta kalamaz…

    Dünyanın en kuzeyindeki güneyli canlı topluluklarını barındıran bir havza olan Kelkit Vadisi, bugün yağma-talan projelerinin hedefinde. Oysa insanlık tarihinde çok özel bir önemi var. Son buzul çağında Kelkit Havzası bu bölgede canlıların sığınabildikleri tek ekosistemdi. Amanoslar ise dünyanın en güneyindeki kuzeyli canlı toplulukları barındıran bir havza özelliğine sahiptir. Yani ülkemiz çok önemli iki ekosistemi Anadolu coğrafyasına sıkıştırmış durumdadır. O yüzden medeniyet dediğimiz kültürel gelişme ilk olarak bu topraklarda yeşerdi. O yüzden ilk imparatorluklar bu topraklarda doğdu…

    Fırat Irmağı. Türkiye’nin gıda deposunu besleyen bir can damarı. Aşağıda Dicle’yle birlikte Mezopotamya havzasını besler. İlk tarımın, ilk kentlerin, ilk imparatorluğun kurulduğu topraklar. NASA bilim insanları küresel iklim krizinin bir sonucu olarak Anadolu coğrafyasında birçok derenin ve ırmağın kuruyacağını ve Fırat ve Dicle’nin ayakta kalacak son iki ırmak olacağını söylüyor.

    Ormanlarıyla, ırmaklarıyla, yaylaları ve tarım alanlarıyla küresel ısınma felaketinde Türkiye’yi ayakta tutacak Karadeniz bugün maden projeleriyle param parça edilmek isteniyor. Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ünü maden bölgesi ilan ettiler. Artvin, Giresun, Trabzon, Samsun ve Zonguldak da da durum farklı değil…

    İhale edilen milletin köyleri, dağları, yaylaları ve meralarıdır. İhale edilen bu ülkenin su kaynakları, dereleri ve ırmaklarıdır. İhale edilen milletin zeytinlikleri ve fındık bahçeleridir.

    Eğrigöz Dağı’nı param parça edersen çevresindeki köyleri de yok edersin; çevresindeki ilçeleri ve ırmakları da. Bunun anlamı Marmara’ya kadar uzanan bir ekokırımdır.

    Murat Dağı tek başına Türkiye’deki su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağıdır. Şimdi birileri, “Murat Dağı’nı bize verin, maden bölgesi ilan edelim” diyebiliyor.

    Yani özetle, konu madenciliğin çok ötesinde bir ulusal güvenlik konusudur. Gözlerden kaçırılmaya çalışılan, üstü örtülmeye çalışılan ama ülkenin en hayati sorunudur.

    Çünkü gidilen yol, geri dönüşü olmayan bir yoldur. Madencilik özel şirketlerin vur kaç mantığıyla, yağma-talan mantığıyla at koşturabilecekleri bir alan olamaz. Türkiye çok acil olarak madencilik konusunda yeni bir planlama ve strateji belirlemelidir. Ve belirlenen bu strateji çerçevesinde madencilik devletin kontrolünde yapılmak zorundadır. Çok acil olarak madencilik YAPILAMAYACAK dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, su kaynakları vesaire belirlenmeli ve bir Anayasa Maddesi gibi ilan edilmelidir.

  • Finale kalkan uçak

    Osmaniye’de üç öğrenci BİR TABLDOT YEMEĞİNİ birlikte yiyor…

    Eskişehir’de 6 yaşındaki Elif AÇLIKTAN ÖLÜYOR…

    Öğretmenler okula AÇ GELEN öğrencileri için ağlıyor… Gıda desteği sunulsun diye yalvarıyor ama “KAYNAK YOK” deniyor… Yani devletin parası yok! Söylenen bu…

    Belediyeler üniversitelerin önlerinde ÖĞRENCİLER AÇ KALMASIN diye bedava çorba, yemek dağıtıyor…

    EYT’liler yıllardır çırpınıyor, “KAYNAK YOK” deniyor…

    Atanamayan öğretmenler yıllardır sokaklarda, bakanlık kapılarında, “BİZE KADRO VERİN” diye haykırıyor, “KADRO YOK, KAYNAK YOK, ÖDENEK YOK” diyorlar…

    Açlık sınırı 7 bin lirayı, yoksulluk sınırı 25 bin lirayı aşmış. Ve bu ülkede milyonlarca emekçi ASGARİ ÜCRETLE geçinmeye çalışıyor…

    Bir litre süt 25 TL’ye dayanmış, bir somun ekmek 5 TL’yi aşmış…

    Ulaşım, barınma ve beslenme masraflarına ne öğrenciler ne de aileler yetişemiyor…

    “YARDIM EDİN” diyenlere, “KAYNAK YOK, PARA YOK” diyorlar…

    Memura, emekliye, asgari ücretliye, “FAKİR-FUKARA” diyen Maliye Bakanı Nurettin Nebati, “Fakir- fukaraya vermek, bereket getirir” diyerek çorba dağıtıyor… Çifte maaşlı Maliye Bakan Yardımcısı Mahmut Gürcan, kira artışlarından yakınan esnafa, “DUA EDİN, İNŞALLAH SİZİN DE MÜLKLERİNİZ OLUR” diye tavsiyelerde bulunuyor…

    Mezun olan gençlerin çoğu işsiz…

    Yasal olsun, kaçak olsun milyonlarca göçmen veya mülteci sokakları doldurmuş…

    Saldım çayıra, Mevlam kayıra anlayışıyla ülke yönetiliyor…

    Haberlerde izliyoruz, Olympos antik kentine gitmek için köprü yok, birçok köyde yol yok…

    Bunları anlatınca, “KAYNAK YOK, PARA YOK” diyorlar…

    Derelerin ve ırmakların kanalizasyona dönmüş, zehir kusuyor, “TEMİZLEYİN, ÖNLEYİN” dendiğinde, “KAYNAK YOK, PARA YOK” diyorlar…

    Katar’da dünya kupası finali oynanıyor. Arjantin ve Fransa karşı karşıya. Fransa Devlet Başkanı Macron orada ama Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez evinde. Final maçını ailesiyle birlikte televizyondan izliyor… Ülkesi ekonomik dar boğazdayken, özel uçakla Arjantin’den Katar’a gitmeyi göze alamıyor…

    156 ülkenin yer aldığı SEFALET ENDEKSİ’nde TÜRKİYE BİRİNCİ, ARJANTİN İKİNCİ SIRADA yer alıyor. Yani iki ülkede de ekonomik çöküş yaşanıyor…

    İşte bu tabloda finali oynayan ülkenin Cumhurbaşkanı maçı evinde izlerken, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ise beraberindeki heyetle, 13 UÇAKLIK FİLOSUNUN gözdelerinden “Airbus A340-500 TC-CAN” uçağına atlayıp ver elini KATAR…

    Şimdi yukarıda saydıklarımıza KAYNAK YOK, PARA YOK ama Katar’a maç izlemek için özel uçak kaldırmaya KAYNAK DA VAR PARA DA…

    Bu ülke nasıl bu hale geldi?

    Sadece Katar’a gidiş-dönüş masrafınız bile, yüzlerce öğrencinin yıllık yemek masrafı…

    Şurada Ankara’nın göbeğindeki ODTÜ dahil birçok devlet üniversitesi bakımsızlıktan dökülüyor… “KAYNAK YOK, ÖDENEK YOK” söylenen bu…

    Ama bir yerden bir yere giderken arkanızda bir ordu dolaşıyor… Lüks araçları, jipleri, limuzinleri say say bitmiyor…

    Dünyanın en gelişmiş ve zengin ülkelerinden Almanya’da ise ŞANSÖLYE, MİNİBÜSLE DOLAŞIYOR…

    Bu nasıl oluyor?

    Bir lokma, bir hırka anlayışından dünyanın en lüks uçaklarına ve otomobillerine ve saraylarına nasıl evrildiniz?

    Bindiğiniz o lüks araçlar, oturduğunuz o saraylar, aldığınız o çifter çifter maaşların birilerinin yoksulluğu, açlığı ve yokluğu olduğunu göremiyor musunuz?

    Yirmi yıldan fazla TBMM’de Parlamento Muhabiri olarak görev yaptım. Kendileri söz konusu olunca nasıl da rahat harcıyorlar o OLMAYAN KAYNAKLAR!. Onu da yapalım, bunu da yapalım. Makam odalarını yenileyelim, yazlık kafeterya, halkla ilişkiler binası, olmadı yenisi. Lojmanları tadilat yapalım, olmadı bir sene sonra komple yıkalım. Sanki Meclis’e para musluğu bağlamışlar… Akıyor mübarek… Ara sıra vatandaşı düşündükleri de oluyor tabii, mesela Meclis’in eskiyen, kullanılmayan koltukları ve masalarını okullara ve devlet dairelerine gönderiyorlar. Ne kadar yardımseverler değil mi? Anlayış bu, memlekete, vatandaşlara bakışları bu. TEBA OLARAK GÖRÜYORLAR. Aşamadılar…

    Katar’a kalkan o uçak, aynı zamanda okulların çöken duvarı demek, EYT’liye “KAYNAK YOK” demek, çocukların beslenmesine “PARA YOK” demek. Eliflerin ölmesi demek. Dökülen müzeler, bakımsız devlet kurumları, bakımsız okullar, düşük ücretli memurlar demek…

    Türkiye tarihinin en büyük ekonomik bunalımlarından birini yaşıyor. Enflasyon yüzde yüzleri aşmış… Alış-veriş işkenceye dönmüş… Doğalgaz faturalarından korkusuna millet evinde donuyor. İşte bütün bunlara rağmen, hiçbir rahatsızlık duymadan üstelik finali oynayan ülkenin Devlet Başkanı evinde maçı izlerken, bizim CUMHURBAŞKANIMIZ “Airbus A340-500 TC-CAN” uçağına atlayıp beraberindeki heyetle birlikte Katar’a uçuyor…

    İYİ UÇUŞLAR…

    Yazar Hakkında

    Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Eylül 2020’de Türkiye’deki vahşi madenciliği, yağma-talan madenciliğini anlatan “Altın Ölüm” kitabı, Ocak 2022’de de yine vahşi madenciliği konu alan ikinci kitabı “Altın Girdap” yayınlandı. Son olarak Kasım 2022’de ise Türkiye’nin yakın tarihine ve medyanın yaşadığı çöküşe ışık tutan “O Soruyu Biz Sormayalım” adlı kitabı yayınlandı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Vahşi madencilik kıskacındaki ‘Lapseki’

    Bu kez haber Lapseki’den geldi… Birgün’den Gökay Başcan’ın haberinden öğreniyoruz ki, Nurol Holding’e ait TÜMAD madencilik şirketinin Lapseki’deki kapasite artışına tüm itirazlara rağmen onay verilmiş. Şirket şimdi de çoğu ormanlık alan olmak üzere, 600 futbol sahası büyüklüğündeki araziyi yutmaya hazırlanıyor.

    Köylerin, köylülerin bir önemi yok artık… Biri güç bela kovuluyor, öteki saldırıyor; birini durduruyorsun, öteki başlatıyor… Durmuyorlar, bıkmıyorlar, utanmıyorlar…

    Ezcacıbaşı kenara çekilmiş, meydanı Nurol’a bırakmış. Köyler, tarım alanları, Lapseki’nin kendisi tehdit altında…

    Bugün TÜMAD’ın kapasite artırarak genişlediği alan, aslında Eczacıbaşı Holding’e aitti. Anlaşılan Eczacıbaşı, “Sen zaten burada düzeni kurmuşsun, burayı da sen hallet” demiş.

    Bölgede meyvecilik ve tarımla geçimini sağlayan vatandaşlar endişelerini ve itirazlarını dile getiriyor ama dinleyen kim. “Paris İklim Anlaşması”nı imzalayan ve “Yeşil Kalkınma Devrimi” ilan eden Türkiye’nin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “ÇED Olumlu” kararını anında vermiş.

    Çıkarılan cevher, bitişiğindeki TÜMAD’a ait Lapseki Altın Madeni’ne taşınacak. Cevher burada siyanürle, sülfürik asitle ve bilumum kimyasalla işlenecek.

    Binlerce ton dinamit patlatılacak maden ocağının çevresinde ise yerleşim yerleri, su kaynakları ve koruma alanları bulunuyor. Eczacıbaşı’ndan devralınan yeni maden sahası, Şahinli köyüne 1 kilometre, Bayramdere Barajı’na 1 kilometre; Mutlak Mesafeli Koruma Alanı’na ise sadece 700 metre uzaklıkta.

    DEVLETİN “KORUMASI” ALTINDAYDI

    Nurol Holding’in 2017 yılında çalışmaya başlayan Lapseki’nin tepesinde kurduğu siyanürlü altın madeninin hikâyesi de ilginç. Çünkü maden, Şahinli ve Kocabaşlar köylerini besleyen su kaynaklarının bulunduğu ormanların tam üstüne inşa edildi. Aslında bölge devlet tarafından “koruma alanı” ilan edilmişti. Ancak Nurol’un maden şirketi TÜMAD, pınarlardaki suyun, yani bu iki köyü besleyen su kaynaklarının “yüksek arsenik” içerdiğini keşfetti! Yani yüzlerce yıldır yöre insanları tarafından kullanılan ve devletin koruma altına aldığı bu su kaynaklarının, içme suyu olarak “uygun olmadığını” söyledi. Çanakkale Valiliği de bunun üzerine Şubat 2016’da Kestanelik tepesiyle ilgili bulunan “koruma alanı” statüsünü kaldırdı ve bölgeyi “siyanürlenme alanı” ilan etmiş oldu.

    HALKIN SUYU MADENE TAHSİS EDİLDİ

    Madenin siyanürleme ve bilumum kimyasal işlemleri için ihtiyaç duyduğu çok büyük miktarlarda su ise Lapseki Belediyesi’nden sağlanıyor. Lapseki’nin AK Partili Belediye Başkanı Eyüp Yılmaz örnek bir belediyecilik hizmeti vererek Lapseki’nin suyunu madene tahsis etti.

    Lapseki Belediyesi’yle yapılan anlaşmaya göre maden, belediyenin su kuyularından saniyede 40 litre su alacak. Yani dakikada 2400 litre. Bir saatte 244 bin litre. Bir günde 3 milyon 456 bin litre. Bir ayda 103 milyon 680 bin litre. Bir yılda 1 milyar 244 milyon 160 bin litre. Ama madene bu kadar su da yetmeyebilir. Maden tedbirini baştan düşünmüş, DSİ’yle de ayrı bir anlaşma yapmış ve acil durumlarda yani gerek gördüğünde sondaj kuyuları açarak yeraltı sularını da diğer bütün benzer madenlerde olduğu gibi kullanabilecek. Zaten köylerin su kaynaklarının üstüne oturmuş bir madenden söz ediyoruz. Yani bölgenin suları, siyanürlü madene feda olsun. Ancak kendi kuyularına maden şirketine tahsis eden Lapseki Belediyesi bir süre sonra su sıkıntısı çekmeye başladı.

    MEYVE AMBARINA SİYANÜR DARBESİ

    Meyve ambarı olarak bilinen ve kiraz, şeftali, elma, armut gibi envai çeşit meyvelerin yetiştiği bölgeyi besleyen Bayramdere Barajı’nın hemen dibine bugün İKİNCİ SİYANÜRLÜ MADENİN AÇILMASI, ormanların kesilmesi akılla, mantıkla izah edilebilir gibi değil. Birincisi zaten çok ağır bir karar. İkincisi ise ölüm fermanı. Şahinli ve Kocabaşlar köyleri Nurol’un ilk siyanürlü madeninden sonra su sıkıntısı çekiyor. Madenin atıklarını bölgedeki derelere, çevredeki barajlara ve Marmara Denizi’ne döküyorlar. Siyanürlü maden, Lapseki ve Çardak’ı besleyen içme ve sulama barajı Bayramdere’yi tehdit ediyor. Şimdi ikinci bir maden daha açılmak isteniyor. Bölge ayrıca deprem fay hattında !

    YAŞANAN EKOKIRIMDIR

    Bugün Türkiye’nin dört bir köşesinde bu türden vahşi madencilik olayları yaşanıyor. Ülkeyi yönetenler bu ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını-meralarını, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete “iş-istihdam-ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köylerinin yerle bir edilmesi. Onların “istihdam” dediği içindeki milyonlarca canlıyla birlikte yüz binlerce ağacı bir çırpıda kesilmesi. Onların “ekonomi” dediği ise yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bunun adı “ekonomi” değil olsa olsa “ekokırım” olabilir.

    Yazımızı bir soruyla bitirelim: Çanakkale milletvekilleri ne yapar? AKP veya CHP ayrımı yapmıyorum. AKP’li Bülent Turan ve Jülide İskenderoğlu ile CHP’li Muharrem Erkek ve Özgür Ceylan sorum sizlere…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • ‘Buray’ ve Recep İvedik’ talana karşı

    Kim tutar köklerimi? Sarıp besler toprak gibi

    Kim verir sana nefes? Dalındaki yaprak gibi

    Çöle döner yurdum, ziyan olur yarınlarım,

    Hiç korkun yok mu?

    Kuş sesiyle uyanırken kıyamet sirenleri

    Çöp, atık, beton her yerde karbon ayak izleri

    Sekiz milyar insan virüs gibi yer dünyayı

    Dur diyen yok mu?

    Sen uyurken buzdağından bir parça daha koptu

    Ağaçların kömür oldu, kâğıt oldu, kibrit oldu

    Nehirlerin zehir oldu, balinalar kıyıya vurdu

    Kıyamet koptu, haberin yok mu?

    Sen uyurken Kazdağı’nda bir maden daha kurdu

    Gökyüzünde duman oldu, çamur oldu, delik oldu

    Kan kustu yağmur oldu, dev dalgalar kıyıya vurdu

    Kıyamet koptu, haberin yok mu?

    Yarının bitiyor, hiç korkun yok mu?

    Ünlü şarkıcı Buray’ın TEMA’ya armağan ettiği son şarkısı “YOK MU” nun dizeleri bu sözler…

    Türkiye, etkisini ve yıkımını giderek artıran yağma-talan madenciliğinin hedefinde bir ülke artık. Sayıları on binleri bulan ruhsatlar, ihaleler ve kamulaştırmalar. Milletin dağları, ormanları, yaylaları-meraları, su kaynakları meta olarak görülüp satılığa çıkarılmış durumda. Dünyadaki en vahşi sömürge madenciliği, bu ülkenin güzel insanlarına ekonomik krizden çıkış yolu olarak dayatılıyor. Afrika’da, Güney Amerika’da, Uzak Doğu’da ne yaptılarsa aynısını ve fazlasını bugün Türkiye’de yapıyorlar.

    Çünkü ucuz ülke, çünkü bu ülkeyi yönetenler ülkenin her karışını maden yağmasına açmış durumda.

    Altın madenciliği, nikel madenciliği, gümüş madenciliği, mermer madenciliği, kömür madenciliği denilerek doğal ortama çok büyük zararlar veriliyor. Yapılan bir madencilik değil yağma-talan sistemidir.

    Yüz binlerce ağaç bir çırpıda kesiliyor. Yüzbinlerce ton dinamit kullanılıyor. Dağlar param parça edilip, çok değerli su kaynakları zehirleniyor. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları taşın-toprağın üzerine boca ediliyor.

    Birileri Türkiye’yi ucuz bir sömürü ülkesi olarak görüyor. Bu ülkeyi yönetenler de Türkiye’nin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını uluslararası kartellere ve yerli işbirlikçilerine sınırsızca açmış durumda. Bir an önce bu sömürge madenciliğini, vahşi madenciliği durdurmak zorundayız. Yoksa tarım yapacak toprak, içecek su ve nefes alacak bir havamız kalmayacak.

    Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü, Kazdağları’nın yüzde 79’u, Kütahya’nın yüzde 92’si maden bölgesi ilan edildi. Birileri Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nı parçalamak için planlar yapmakta, bu ülkeyi yönetenler de bunu izin vermektedir.

    Türkiye’nin çok tehlikeli bir yol ayrımında. Türkiye’nin dağları, ormanları, yaylaları, meraları ve su kaynakları ‘meta’ olarak görülüp satılığa çıkarılmış durumda. Bunu da millete iş-istihdam-ekonomi diye pazarlıyorlar. Onların iş dediği, milletin köylerinin yıkılması; onların istihdam dediği, içindeki milyonlarca canlıyla birlikte bir çırpıda yüz binlerce ağacın kesilmesi; onların ekonomi dediği, bu ülkenin can damarı olan yaylaların, meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bunun adı ekonomi değil olsa olsa ekokırım olabilir.

    Vazgeçmediler, vazgeçmeyecekler… Paraları var, medya güçleri var, ülkeyi yönetenleri de arkalarına almışlar…

    Daha dün, 10 Aralık gece yarısı yine Meclis’e bir kanun teklifi sevk ettiler. Daha önce Enerji Bakanlığı’ndan yönetmelik çıkartarak zeytinlikleri yağmalamak istemişler ama Danıştay “DUR” demişti. Danıştay’ın bu kararına rağmen hazırladıkları kanun teklifiyle yine Meclis’in kapısına dayandılar. Milletin Meclisi’nden çıkaracakları kanunla, milletin zeytinliklerini ve ormanlarını talan etmek için harekete geçtiler. 20 yılda 10 kez delmeye çalıştıkları zeytin kanununu, bir kez daha delmek için harekete geçtiler.

    Onları artık tek bir güç durdurabilir. Halkın gücü. Bugün Türkiye’nin dört bir köşesinde vatandaşlar, köylüler, çiftçiler zeytinliklerine, fındık bahçelerine, ormanlarına, yaylalarına-meralarına sahip çıkmak için harekete geçti ve geçmek zorunda.

    İşte bu noktada RECEP İVEDİK-7, doğa ve ülke talanına karşı mücadelede önemli bir film olarak dikkat çekiyor. Recep İvedik bu kez doğanın ve köylerin yağmalanmasına karşı mücadele veriyor. Muhtarların nasıl satın alındığını, köylülerin nasıl kandırıldığını; kadınların toprağına, köyüne nasıl sahip çıkabildiğini anlatıyor. Yağmacıların-talancıların karşısına cesur avukatlarla birlikte dikilmedikçe onları durdurmanın zor olduğunu anlatıyor.

    TEŞEKKÜRLER BURAY…

    TEŞEKKÜRLER ŞAHAN GÖKBAKAR…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Altın Madencileri Başkanı Mehmet Yılmaz’a cevabımdır

    Adına “Altın Madencileri Derneği” denilen, gerçekte Türkiye’nin yaylalarını, meralarını, ormanlarını, köylerini ve su kaynaklarını yağmalayan ve talan edenlerin bir araya geldiği derneğin Başkanı Mehmet Yılmaz, Ankara’da bir grup gazeteciyle bir araya gelmiş.

    Yılmaz, “Yerin altında, 275 milyar dolar değerinde, 5 bin tonluk altın rezervi var” demiş.

    Bu rezervleri, “İnsan yararına, çevreyi koruyarak ve sorumlu madencilik faaliyetleriyle” ekonomiye kazandırmalıymışız… Altın üretimini önce 50, sonra 100 tona çıkabilirmiş ve bunun için de 20 projelik bir listeyi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na sunmuşlar…

    Ne kadar altın madeni açarsak o kadar döviz Türkiye’de kalacakmış.

    20 yıldır aynı yalanları bıkmadan usanmadan tekrarlıyorlar…

    NE PAHASINA OLURSA OLSUN

    İspanya Kralı Ferdinand’ın 1500’lü yıllarda söylediği, “Altın getirin, mümkünse insani yollardan ama ne pahasına olursa olsun altın getirin” sözleri bugün de aynen geçerli. O gün atları, tüfekleri ve mikroplarıyla yağmacılar vardı, bugün uluslararası karteller ve yerli işbirlikçileri var. Mümkünse insani yollardan ama ne pahasına olursa olsun altın çıkarmaya çalışıyorlar.

    Sayın Mehmet Yılmaz, o sizin “bir ton” altını elde edebilmek için “beş milyon ton” taş-toprak-kaya             un ufak edilip üzerinden binlerce ton siyanür, sülfürik asit, silika gibi dünyanın en ağır kimyasalları geçiriliyor mu?

    Geçiriliyor.

    Ama siz bunların hiçbir zararı olmadığını söylüyorsunuz. O sizin “bir ton” altınınızı elde etmek için Kazdağları, Karadeniz Dağları, Toros Dağları, Murat Dağı, Munzur Dağları ve en değerli ormanlarımız içindeki milyonlarca canlıyla birlikte katlediliyor mu?

    Ediliyor.

    1 ton dore altın için bin ton siyanürü açık alanlarda taşın-toprağın üzerine saç. Ağır metaller içeren ve sülfürik asit kaynağı olan milyonlarca ton taş-toprak ve kayayı “pasa” diyerek bir kenara yığ.

    Sonra da 275 milyar dolar masalını anlat.

    Yani Mehmet Bey şunu öneriyor, bugün 19 madenle 40 ton üretiyorsak, 100 ton hedefine ulaşabilmek için 20 tane daha talan ve zehir merkezi açmamızı istiyor.

    Toroslar’a, Munzur Dağları’na, bütün Karadeniz dağlarına ve yaylalarına, bütün Ege’ye, Marmara’ya, yani tüm Türkiye’ye. Önerdikleri bu. Zaten planlanan da bu. TEMA, Kazdağları’nın yüzde 79’unun madenciler için parsellendiğini belgeledi. Bugün turizmin göz bebeği Muğla, Antalya keza aynı durumda.

    Mehmet Bey hiçbir rahatsızlık duymadan bunu söyleyebiliyor. Ama ağır metallerle ve sülfürik asit sızıntılarıyla dolu milyarlarca ton pasa dağlarını ne yapacağımızı söylemiyor. Milyarlarca ton suyun bu madenlerde kullanılacağını ve zehirleneceğini söylemiyor. Sanırsın tavuk besleyip, tarlaya mısır ekiyorlar.

    Mehmet Bey, belki farkında değilsiniz ama siz o altını çıkaracağım derken buğday üretecek toprakları, zeytin bahçelerini, fındık bahçelerini, su kaynaklarını ve hayvanların otlayacağı meraları yok ediyorsunuz. Sizin o vahşi madencilik uygulamalarınız yüzünden ülke tarımı, ülkenin su kaynakları, ülkenin havası yani bu ülkenin yaşam kaynakları kuruyor. Bakın Kurşunçalı denilen dağ, Fatsa-Perşembe-Ordu arasında bir yaşam pınarı. Ormanları ve bağrından doğan ırmakları ve dereleriyle. Çevresinde onlarca köy ve on binlerce dönüm fındık bahçesi var. Siz şimdi Kurşunçalı’da “altın çıkaracağız” diyerek önce ormanları keseceksiniz, sonra su kaynaklarını kurutacaksınız ve ardından da kullanacağınız binlerce ton zehirli kimyasalla topraklarını zehirleyeceksiniz. Peki bu insanlar o bölgede nasıl yaşayacak?

    SANIRSINKİ BEDAVA VERİYOR

    Çıkardıkları altını Merkez Bankası’na satacaklarını ve karşılığında “TL” alacaklarını söylüyor. Yani sanırsın ki bedava veriyor. Ülkemizin ormanları, su kaynakları, tarım alanları, meraları yok ediliyor. Ortaya çıkan sarı metali de yine bize satıyorlar. Buna da sevinmemizi bekliyorlar. Yani eğer Merkez Bankası sattıkları altını alırsa, El Dorado Gold ya da SSR Mining ya da Centerra Gold ülkelerine TL’mi götürüyordur sizce?  Yani Amerikalı Teck herhalde Wall Street’te “TL” pazarlıyordur. Ya da İngiliz Oriole ya da Ariana Recources Londra Borsası’nda “TL” üzerinden hisse alım-satımı yapıyorlardır. Kanadalılar ve Avustralyalılar zaten “TL”den başka para tanımazlar. Ya bu kadar mı aptal görülüyoruz! Bir tuşla o “TL” dolara ve sterline dönmüyor mu Mehmet Bey?

    Bilmem kaç bin kişiyi istihdam ediyorlarmış. Ben bir örnek vereyim. Fatsa’daki siyanürlü talan ve zehir merkezinde yaklaşık 200 kişi çalıştırıyorlar. Ama 120 bin kişinin hayatını riske atıyorlar. On binlerce fındık çiftçisinin ürününü riske ediyorlar. Sularını riske ediyorlar. Havasını zehirliyorlar. Diğer bütün bölgelerde de durum bundan farklı değil.

    Mehmet Bey peki dediğinizi yapalım ve 30-40 yıl Türkiye kendi altınını kendi üretsin. Bütün ormanlarını talan etsin, bütün meralarını kullanılamaz hale getirsin, bütün tarımsal ürünlerini riske atsın, sularını ve havasını zehirlesin. Peki ondan sonra ne olacak. 30-40 yıl sonra ne yapmayı planlıyorsunuz? Yeni bir Türkiye mi buldunuz? Yeni bir dünya mı keşfettiniz de bize sürpriz mi yapacaksınız? Ne yapacaksınız Mehmet Bey size soruyorum. 

    Üstelik adına madencilik denilen bu faaliyetlerinizle, kasten iklim krizine neden olmakta; koronavirüs salgınına neden olan ekosistem değişikliğine ve kirliliğine yol açmaktasınız.

    Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan siyanür liçiyle altın üretimini yasaklayan AB ülkeleri. Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin Avrupa Birliği topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanür liçi yöntemiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in 8 bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda.

    Çünkü siyanür; canlı çeşitliliği, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit eden yüksek derecede toksik bir kimyasaldır. Halk sağlığı ve çevre üzerinde geri dönülmez felaketlere sebebiyet vermektedir. Maden atıklarında canlı sağlığı için belirlenen güvenli limit değerlerin çok üstünde siyanür bulunur ve maden atıklarını yönetmek zordur. Siyanürlü maden işletmeleri 8-16 yıl gibi kısa sürelerde kısıtlı istihdam yaratırken, olası bir kaza, sorumlu işletmeler tarafından karşılanmayacak kadar büyük, sınır ötesi yıkımlara neden olur.

    HİLELİ GEREKSİNİM

    En acısı da “İnsanlık için üretim yapıyoruz” demezler mi…

    İnsanlık adına doğadaki bütün canlıların yaşam alanlarını zehirlemek, yok etmek. Bu nasıl bir üretim zorunluluğu acaba?! Bakınız altın bir gereksinim değildir. Daha doğrusu hileli bir gereksinimdir. 

    Prof. Aykut Çoban, kapitalizmde metaların önemli bir bölümünün “hileli gereksinim” olarak ortaya çıkarıldığını belirterek, altının da bir “hileli gereksinim” olduğunu vurguluyor. Hileli gereksinim, yani insanların aslında gereksinim duymadıkları bazı nesneleri (altın gibi) gereksinim duyarmışçasına tüketme eğiliminde olması. Altın bazı bilişim, iletişim sektörlerinde ve kısmen de tıpta çok dar bir alanda gereksinim duyulan bir metaldir. Ve bu amaçlar için altın çok fazlasıyla dünyada mevcut zaten.

    Ancak gerçek gereksinimi çok dar bir alanla sınırlı olan altın, toplumsal yaşamda bir yatırım aracı olarak ya da takı, gösteriş, şatafat nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Yani aslında gerçek bir “gereksinim olmayan” bir ürün için doğayı tahrip ediyoruz. Ve bunu da Sayın Mehmet Yılmaz gibileri bize “insanlık için üretim yapmak zorunda oldukları madencilik” olarak yutturmaya çalışıyor.

    EKOKIRIM

    Yaşanan ekokırımdır. Ekokırım (ecocide) savaş zamanında suçtur. Ekokırım barış zamanında da yapılırsa suç olmalıdır. Bu suçu işleyenler Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmalıdır ve yargılanacaklardır da.

    İNSANDA DA ALTIN VAR

    İnsan vücudunda da ortalama 0,2 miligram altın bulunuyor. Yani 1 milyon kişiyi tanklara doldurup siyanür liçine tabi tutarsanız 200 kg altın elde edebilirsiniz. Ama bunun adı elbette katliam olur. Soykırım olur. Doğamız da yaşayan bir ekosistemdir. Bugün on binlerce ağacı içindeki milyarlarca canlıyla birlikte yok edip, açık alanlarda tonlarca siyanürü doğanın bağrına boca etmenin ve su kaynaklarını zehirlemenin adı da ekokırımdır. En az soykırım kadar suçtur.  

    Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık, Yeşil Kalkınma Devrimi ilan ettik… Bunlar güzel şeyler. Ancak altına imza attığımız bu belgelerin gereğini yerine getirmemiz gerekiyor…

    Tüm dünya küresel iklim krizi denilen bir belayla karşı karşıya. Bunun yanında koronavirüs gibi dünyayı sarsan salgınlar dinmek bilmiyor. Bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, su kaynaklarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı koruyun” diye bas bas bağırıyor.

    Geçtiğimiz aylarda AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Binali Yıldırım, “Gıda, petrol ve altından çok daha değerlidir” derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da “kestane balı” yememizi önerdi. Bunlar çok güzel öneriler ve düşünceler. Ancak kestane balı yemek istiyorsak kestane ormanlarını korumak zorundayız. Petrolden ve altından çok daha değerli olan fındık bahçelerimizi, zeytin bahçelerimizi, tarım topraklarımızı korumak zorundayız.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Murat Dağı, siyah akan Gediz, türbana yasal düzenleme ve öldürülen çevreciler

    25 Ekim 2022 Salı günü Birgün Gazetesi’nde dikkat çeken bir haber yayınlandı.

    Murat Dağı’nda siyanürlü altın madeni açma projesi YARGIYA TAKILAN Anadolu Export şirketi, bu kez kapasite artırımı için bakanlığa başvurmuştu.

    Durmuyorlar, durmayacaklar. Neoliberal yağma-talan düzeninin bekçiliğini yapan ve onları her koşulda destekleyen bir iktidar olduğu sürece de vaz geçmeyecekler.

    Ancak şirket ikinci başvurusunda tarihe not düşen çok çarpıcı itiraflarda bulunuyor. İşte Funda Öz Akçura imzalı Birgün Gazetesi’nin haberini önemli yapan da bu.

    Özetle diyor ki şirket: “Murat Dağı’na siyanür tesisi kurma düşüncesi yanlıştı.”

    Yani açık alanlarda taşın-toprağın üzerine binlerce ton siyanürün basılması, zehir barajlarının inşa edilmesi ve ağır metaller içeren milyonlarca ton zehirli pasanın sağa sola yığılmasının yanlışlığını itiraf ediyor.

    Güler misin… Ağlar mısın…

    Peki beş yıl sonra bunu neden söylüyor Anadolu Export şirketi?

    O bölgedeki vatandaşları çok sevdiği için mi? Ya da Murat Dağı’nı ve bağrından çıkan ırmakları ve su kaynaklarını düşündüğü için mi?

    Hayır, elbette onlar için değil.

    O bölgede adına “çevreci” denen duyarlı vatandaşlar ve meslek örgütleri yılmadan mücadele verip hukuki mücadeleyi kazandıkları için söylüyor…

    Peki, şirket şimdi ne yapacakmış?

    Siyanürlü açık hava kimya fabrikası kurmayacakmış ama yüz binlerce ağacı kesip, dağı taşı yüz binlerce ton dinamitle param parça edecek ve dağı taşı un ufak edecek bir tesis kuracakmış. Ardından da milyonlarca ton pasayı sağa sola yığacakmış. Yani zarar verecekmiş ama “daha az” zarar verecekmiş.

    Yani insan ne diyeceğini bilemiyor. Bu ne arsızlıktır, bu ne hadsizliktir, bu ne cürettir…

    Peki, bu cüreti nereden alıyorlar? Elbette devleti yöneten ve neoliberal yağmanın hizmetindeki AKP yönetiminden…

    Şirket şimdi Murat Kurum’un başında olduğu Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na tekrar başvurdu. Bakanlıktan yana bir sorun yok nasıl olsa. Bakınız aynı bakanlık, aynı şirketin bugün yerin dibine soktuğu 2019 yılındaki ÇED dosyasını “onaylamıştı.”

    Yani bakanlığın durumu bu.

    Sen yeter ki ortaya karışık bir ÇED hazırlat, onayda bir sorun yok. Bu bakanlık, aynı bölgede aynı konuda aynı şirket tarafından hazırlanan birbirine zıt iki ÇED’i bile onaylıyor. Yani bugün ormanlarımızın, dağlarımızın, yaylalarımızın-meralarımızın, tarım alanlarımızın, su kaynaklarımızın üzerinde bir “devlet koruması” maalesef yok! Peki ne var?

    Murat Dağı

    Devletin kurumları YAĞMA-İHALE SALONLARINA dönüşmüş. Satıyorlar. Her şeyi ve her yeri satıyorlar. Satamadıklarını ise 50-100 yıllığına kiralıyorlar.

    EGE’NİN SU KAYNAĞI

    Peki, bakanlığın böylesine gözü kapalı siyanür madenciliğine onay verdiği, parçalanmasına göz yumduğu Murat Dağı neresidir? Bilmeyenler için kısa bir özet geçelim…

    Kütahya ve Uşak illerinin tam ortasında yer alan Murat Dağı, Uşak’da yaşayan 200 bin vatandaşın su kaynağı; yöredeki üç büyük akarsuyun; Gediz, Porsuk ve Banaz nehirlerinin doğduğu yer. Banaz Nehri veya Banaz Çayı ise Ege’nin can damarı Büyük Menderes Irmağı’nın ana besleyici kollarından biri. Bölgedeki tarım merkezlerinin ana su kaynağı olan Murat Dağı ayrıca, 113 farklı endemik türün yaşadığı ormanlarla kaplı bir oksijen deposu. Özetle Murat Dağı, neredeyse tek başına Türkiye’deki su kaynaklarının yüzde 40’ına sahip olan ve birinci dereceden deprem bölgesinde yer alan bir yaşam kaynağı. Yani KÜRESEL İKLİM KRİZİYLE MÜCADELEDE İLK KURTARILACAK BÖLGE.

    İşte bu Murat Dağı’na siyanürlü altın madenini kurmak için ilk adım İngilizlerden geldi. İngiliz şirket Stratex/Oriole, (Fatsa’daki siyanürlü altın madenini de kuran İngiliz şirketi.) bölgeyi Teck Cominco’dan rödövans karşılığı aldı. Yani bakınız Murat Dağı, kâğıt üzerinde Türkiye’ya ait. Amerikan Teck Cominco, İngiliz Stratex/Oriole’ye kiralıyor. O da bir Türk şirketi olan Anadolu Export’a.

    TURGUT ÖZAL’IN YEĞENİ

    Anadolu Export Maden Sanayi ve Ticaret A.Ş. ise kamuoyuna çok yabancı değil. Adı geçen firma, Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal’ın oğlu Bahattin Özal’ın başında olduğu Odaş Enerji’ye bağlı. Ticaret sicil kaydına göre Bahattin Özal’ın babası Korkut Özal da vefat ettiği 2016 yılına kadar şirketin yönetim kurulu üyeliğini yapmış. Abisi Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal ise (Neoliberalizmin Türkiye’deki öncülerinden) 1985 yılında Başbakanlığı döneminde maden kanununda radikal bir değişiklik yaparak, uluslararası maden kartellerine Türkiye’nin kapılarını sonuna kadar açmıştı.

    15 MİLYON İNSANIN HAYATI TEHLİKEDE

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, makyajlı ÇED’i onaylar ve altın madenine tekrar izin verirse, Kazdağları’nda, Çaldağı’nda, Fatsa’da, Artvin’de, Uşak-Eşme’de olduğu gibi önce ormanları yok edecekler. Gediz Havzası’nda kalan Karaağaç Köyü yakınındaki siyanürlü maden için iki milyon ağacın kesileceğini belirten uzmanlar, içme ve yer altı sularının yok olacağını belirtiyor. Altın ve gümüş yerin 460 m altından başlıyor. Rezervi çıkarmak içinse bin metre derine inilmek zorunda. Ardından binlerce dinamit kullanacaklar. Bu dinamitler, birinci derecede deprem bölgesi olan Murat Dağı’nda fay hatlarını hareketlendirecek; sıralı patlatma ile yeraltı su yatakları yok edilecek, milyonlarca yılda oluşmuş olan dağın ekolojik yapısı yerle bir edilecek. Murat Dağı’nın su zengini olmasını sağlayan unsurlar birbiri ardına yok olacak. Önce yağışı çeken bitki örtüsü tıraşlanacak, ardından suyun biriktiği yer altı yatakları tahrip edilecek. Yani yaşam kaynağı Murat Dağı, ölüm saçan bir kabusa dönüşecek. Dolayısıyla siyanürlü altın madeninin açılması Ege Bölgesi’nde 15 milyona yakın insanın hayatını mahvedecek.

    NO MAN’S LAND

    Bu Anadolu Export Şirketi, 2019 yılında Enerji Bakanlığı’na başvuruda bulunarak, Kütahya ve Uşak’ın bütünüyle altın-gümüş maden bölgesi ilan edilmesini istemişti. “No Man’s Land” istiyorlar. Yani insanlara yasak alanlar yaratmak istiyorlar. Bütün bölgelerimizde bunu istiyorlar.

    Murat Dağı’nda durum bu. Şimdi biraz aşağılara gidelim… Murat Dağı’ndan doğan ve Manisa ve İzmir’e kadar uzanan ovalarda üzümleri ve zeytinleri sulayan Gediz Irmağı’nın durumuna bir bakalım.

    Ekim ayının üçüncü haftasında Habertürk’de yayınlanan bir haber dikkat çekiciydi: Gediz ırmağı simsiyah akıyor… Bültenin son haberiydi… Bırakın Manisa’yı, İzmir’i, Türkiye’yi alarma geçirmesi gereken bir haber, bültenin son haberi olarak veriliyor. Sanki ormanda üç-beş ağaç kesildi havasında. Çekirge sürüleri tarlayı bastı modunda…

    Gediz Nehri siyah akıyor

    Uşak, Manisa, Kütahya ve İzmir ovaları buradan sulanıyor. Yani o bölgede yüz binlerce dönümlük tarım alanlarını sulayan bir ırmak, simsiyah zehir akıyor ve bu Türkiye’de “ana gündem maddesi” olamıyor.

    Küresel İklim Krizi bir gerçek… Koronavirüs gibi pandemiler bir gerçek… Dünya kritik bir eşikte. Bilim insanları bas bas bağırıyor: Önlem alın! Ekokırımları durdurun!

    Her gün ülkenin bir başka köşesinden doğa katliamı haberleri okuyoruz. Aydın’la Muğla arasındaki Beşparmak Dağı (Latmos), Muğla’yla Denizli arasındaki Çiçekbaba Dağı (Sandras) maden projeleriyle delik deşik ediliyor. Bu bölgeler turizm merkezleri. Bu dağlar ise ormanları, su kaynakları,

    tarihsel hazineleri, eşsiz doğal güzellikleriyle turizm merkezlerini besleyen can damarları.

    Her yıl dünyanın dört bir köşesinden milyonlarca turisti ağırladığımız Didim, Milas, Bodrum, Marmaris, Dalyan, Datça, Dalaman, Akyaka bu dağların gölgesinde yaşam buluyor.

    Milyonlarca vatandaşımız bacasız sanayi dediğimiz turizmden geçimini sağlıyor.

    Ülkenin can damarları bir mal gibi satılığa çıkarılmışken, insanlar da “Kim aday olacak?”, “Türbana yasal düzenleme” gibi tartışmalarla meşgul ediliyor. Ekokırımlar, dağlarımızın, ormanlarımızın yağma ve talan edilmesi çoğu zaman gözlerden uzak. Bu konularda en çok haber yapan iki gazete ise iktidarın hedefinde. Resmi ilanlar bile yasaklandı. Ayakta kalmak için direniyorlar…

    Arkadaşlar bunun sonu felaket… Grip olur gibi kanser oluyoruz. Bunun bir nedeni var? Meralar, yaylalar, ormanlar yağmalanıyor. Yaylalar çöplük yapılıyor. Köylerimizdeki milyonlarca üretici vatandaşlarımız ölümle burun buruna yaşıyor… Ölmekten beter ediliyor…

    Afrika’da kendi silahlı çetelerini oluşturdular… Kendi savaş lordlarını yarattılar… Yüz yıllarca siyah Afrika’yı iliğine kadar sömürdüler… Gözlerini kırpmadan milyonlarca insanın katledilmesinin hem nedeni hem de seyircisi oldular. Ne için? Doğal kaynaklarını sömürebilmek için…

    Bugün Avrupa’da sömürge madenciliğinin merkezi haline getirilen Türkiye’de farklı mı olacak sanıyorsunuz? Türkiye’de ellerinden gelen her kötülüğü yapmayacaklar mı? Ya da yapmıyorlar mı?

    Doğa katliamlarına ve ekokırımlara karşı mücadele eden Fransız Profesör Michel Prieur, 21-22 Ekim’de Ankara’da düzenlenen, “Çevre, İklim Değişikliği ve Anayasacılık” konferansında konuştu: 2012-2020 Tarihleri arasında dünyada BİN 520 ÇEVRECİNİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ söyledi.

    AYSİN-ALİ BÜYÜKNOHUTÇU)

    Profesör Prieur’a göre, büyük toprak sahipleri, madenciler ve çokuluslu şirketler mafyayla işbirliği halinde çevrecilere saldırıyor. Türkiye’de bu konuda yakın zamandaki en çarpıcı örnek, Toroslar’ın sedir ormanlarını korumak için mücadele eden Aysin-Ali Büyüknohutçu çiftçinin evlerinde katledilmesidir. İliç’deki Çöpler Altın Madeni’yle ilgili rüşvet çarkını dönemin Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’e anlattıktan hemen sonra ölen Bekir Buran, hâlâ soru işareti olmaya devam ediyor. Cihaner’e ifade verdikten on gün sonra aniden rahatsızlandı. Önce gözleri kör oldu sonra şiddetli kusmaların ardından yaşama veda etti.

    Milyonlar henüz seyrediyor… Ama en azından iklim aktivistleri durmuyor… Mona Lisa’ya pasta, Van Gogh’a çorbadan sonra Monet’ye de patates püresi atıyorlar… Tüm dünyada insanların dikkatini çekip, bu yakıcı ve öldürücü trendin önüne geçebilmek için çırpınıyorlar…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • “KADER”

    Yine “kader” yine “fıtrat” dediler… 20 yıldır dedikleri gibi…

    Sayıştay raporunda bile açık açık uyarılmasına rağmen gerekli tedbirler alınmadığı için 41 işçimiz hayatını kaybetti. Yine ne sorumlu var ne sorumluluk duyan…

    8 Eylül 2004 tarihinde Kastamonu-Küre’de Cengiz Holding’e satılan bakır madeninde neden ve nasıl çıktığı hâlâ bilinmeyen bir yangınla 19 madencimiz hayatını kaybetmişti.

    O dönemde de yalaka medya “Erdoğan Acıyı Omuzladı” diye manşetler atmıştı…

    Oysa bu ülkede Başbakanların ve bakanların görevi acıları omuzlamak değil o acıları yaşatmamak…

    CHP’li milletvekillerinden oluşan bir heyet Küre’deki facia üzerine bir rapor hazırladı. Küre raporuna göre, yangına, “Madende olmaması gereken ağır bir yanıcı madde” neden oldu. Kaza sırasında madencilerde toz maskeleri dışında hiçbir koruyucu önlem yoktu. Madencilerde gaz maskesi de kapalı devre tahliye cihazı da bulunmuyordu. Madende organize bir acil kurtarma ekibi yoktu. Maden İşleri Genel Müdürlüğü, madende hiçbir denetim faaliyetinde bulunmamıştı. Rapor böyle uzayıp gidiyordu…

    Elbette kimse sorumluluk almadı… Kader… Fıtrat…

    maden faciasından tam 10 yıl sonra Türkiye tarihinin en büyük maden faciası Soma’da yaşadı. 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde özel bir şirket tarafından işletilen kömür madeninde, çıkan yangın nedeniyle 301 madenci hayatını kaybetti.

    Yine sorumlu yoktu… Üstelik acılı madenci ailelerini tekmeleyenler Almanya’ya konsolos olarak atandı…

    Soma faciasından beş ay sonra da Karaman’ın Ermenek ilçesindeki maden faciasında 18 işçi

    boğularak hayatını kaybetti. Evet yine gereken tedbirler alınmadığı için galerileri basan su nedeniyle 18 işçimiz yer altında boğularak can verdi.

    Yani 1992, 2004, 2014, 2022 değişen bir şey yok. Çünkü acıları “omuzlayan” bakanlarımız, başbakanlarımız ve artık bir de Başkanımız var.

    Sadece madenler mi?…

    2004 yazında “İcraat yapıyorum” şovu uğruna, gerekli tedbirler alınmadan, yeterli deneme sürüşleri yapılmadan, bilim insanlarının uyarıları kulak ardı edilerek, “trenleri hızlandırıyoruz” dediler, Pamukova’da kadın-erkek, çoluk-çocuk 41 vatandaşımızı göz göre göre öldürdüler…

    Yine “kader”, “fıtrat” dediler…

    Henüz Erdoğan’a gazetecilerin soru sorabildikleri dönemdi. “Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?” diye sordular, “Haddinizi bilin, bu zamana kadar hangi tren kazasından sonra bakan istifa etti. Genel Müdür istifa etti, böyle soru olur mu, haddinizi bilin” dedi.

    8 Temmuz 2018’de bu kez Çorlu’da yine adına “kaza” denilen bir cinayetle “çoluk-çocuk, genç-yaşlı 25 vatandaşımızı hayattan kopardılar. 340 kişi de yaralı. Yine inanılmaz hatalar zinciri. Kontrol, izleme, bakım ve onarım süreçlerindeki ihmaller zinciri 25 vatandaşımızı hayattan kopardı. Bırakın büyük Başkan’a “istifa” falan demeyi ve hatta bırakın Bakan’ı, Genel Müdür bile istifayı düşünmüyor.

    Yine ölen öldüğüyle kalıyor, yine sorumlu yok. Kader… Fıtrat…

    Aynı yıl içinde Çorlu’da yitirilen 25 canın acısı hala çok tazeyken, 13 Aralık 2018 Perşembe sabahı bu kez Ankara’da sinyalizasyon sistemleri devrede olmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın çok yakınında karşı yönden gelen kılavuz trenle kafa kafaya çarpıştı. Dokuz vatandaşımız hayatını kaybetti. 86 vatandaş da yaralandı.

    Makas değiştirilmediği için Yüksek Hızlı Tren birinci hattan gitmesi gerekirken ikinci hattan gidiyordu. Yani otobanda ters yönden gidiyordu. Fren dahi yapamadan, makinistler yerlerinden dahi kıpırdayamadan iki tren kafa kafaya girdi. İlk ölenler makinistlerdi. Ülkeyi yönetenlere, sistemi yönetenlere güvenmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdi.

    Elbette yine sorumlu yoktu. Kader… Fıtrat…

    Daha dün 20 Ağustos 2022 tarihinde, Gaziantep’te ve Mardin’de katliam gibi iki kaza yaşandı.

    35 vatandaşımız hayatını kaybetti. Birçoğu ağır olmak üzere 56 da yaralı var. Gaziantep ve Mardin’de yaşanın iki kazanın en dikkat çeken ayrıntısı, “Birinci kazadan sonra yaşanan ikinci kazalar” ve doğal olarak can kayıplarının ve zararın katlanarak artması…

    Bir kaza yerinde ilk alınması gereken önlemin, KAZA YERİNİN GÜVENLİĞİ olduğunu anlamamız için daha kaç kez adına “kaza” denilen katliamları yaşamamız gerekiyor?

    Derik’e giden İçişleri Bakanı Soylu açıklama yapıyor: “Bedelini ödettiririz. Kimin ihmali varsa hesabını sorarız…” Kimin ihmali var acaba?

    Her şey kendiliğinden oluyor. Bu ülkede sorumlu yok. Sorumlu olmadığı için de facialar devam ediyor. En bariz insan hataları “kader, kısmet, alın yazısı, Allahın takdiri” denilerek geçiştiriliyor.

    Peki madem “kader, alın yazısı” o zaman neden son model uçaklarla seyahat ediyorsunuz? Neden altınızda son model otomobiller var? Neden en lüks konutlarda, saraylarda,

    organik ürünler yetiştirerek yaşıyorsunuz? Neden çevrenizde bir koruma ordusuyla dolaşıyorsunuz?

    Çünkü bu işin kaderle, fıtratla, alın yazısıyla bir ilgisi yok. Cenabı Allah kullarına “akıl” vermiş.

    O aklınızı kendi yararınıza çok iyi kullanıyorsunuz da konu vatandaş olunca neden yan çiziyorsunuz. Ya da bu yaptığınız büyük hataların sorumluluğunu neden üzerinize almıyorsunuz.

    Ahmet Akbulut’un Sahabe Dönemi İktidar Savaşları kitabında “kader” le ilgili çok güzel bir tespit var: “Kader, zalim ile mazlumun birlikte yaşadığı sanal evin adıdır. Zalim zulmünün gerekçesini, mazlum da aczinin gerekçesini Emevi yönetiminin geliştirdiği bu düşünce biçiminde buldu”.

    Emevi kralları Ebu Süfyan, Muaviye, Yezid zulümlerinin açıklamasını “kader” diye açıkladılar. Mazlumlar da bu acıya “kader” diyerek katlandı.

    1500 yıl sonra aynı coğrafyada aynı anlayışla birileri devlet yönetiyor.

    20 yıllık AKP iktidarı dönemi boyunca toplu işçi ölümleri tarihin en yüksek sayılarına ulaştı. 20 yılda 28 binin üzerinde emekçi işyerlerinde hayatını kaybetti.

    Görmezden gelmek, kafaları çevirmek on yıllardır bu ülkede “siyaset” olarak yutturuldu.

    Hani Nebati diyordu ya, “Onlar yüzde 9 enflasyonla halkın önüne çıkamazken ben yüzde 90 enflasyonla elimi kolumu sallayarak halkın arasında dolaşıyorum…”

    İşte bütün mesele bu… Bütün sorumlular ve ar damarı çatlamış siyasetçiler hala meydan meydan dolaşıp “Tüm sorumlular açığa çıkarılacak… Artık risk istemiyoruz” diye açıklamalar yapıyor…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Sorumlunun olmadığı bir ülkede adına ‘kaza’ denilen katliamlar

    Takvimler 20 Ağustos 2022’yi gösterirken, Gaziantep’te ve Mardin’de katliam gibi iki kaza yaşandı.

    35 vatandaşımız hayatını kaybetti. Birçoğu ağır olmak üzere 56 da yaralı var.

    Gaziantep ve Mardin’de yaşanın iki kazanın en dikkat çeken ayrıntısı, “Birinci kazadan sonra yaşanan ikinci kazalar” ve doğal olarak can kayıplarının ve zararın katlanarak artması…

    Kaza olabilir. Bu kazaların birçok nedeni de olabilir. Mardin-Derik’deki kazada, freni patladığı söylenen gübre yüklü TIR’ın devrilmesi sonucu çevredeki vatandaşlar ve başta polisler ve jandarmalar olmak üzere itfaiyesi, sağlık ekipleri yardıma koşuyorlar… Tam o sırada süratle gelen ikinci bir TIR kaza için duran ve kazazedelere yardım etmeye çalışan vatandaşların, ekiplerin arasına dalıyor…

    Görüntüler de korkunç sonucu da…

    Aynı gün birkaç saat önce Gaziantep’te de yine otoyolda kaza yapan araçlara yardım için duran vatandaşlar ve yardıma gelen itfaiye, polisler, jandarmalar ve ilk yardım ekipleri… Tam o sırada süratle gelen bir otobüs yine yardım etmeye çalışanların arasına dalıyor. Korkunç bir görüntü ve sonucu da aynı…

    Ölenlere Allah rahmet eylesin… Acılı ailelerine başsağlığı diliyoruz… Bu acılar tekrar tekrar yaşanmasın diye yazıyoruz bu satırları…

    Otoyollarda ve otobanlarda kuralları kim koyacak? Kuralların uygulanması için takipçisi kim olacak? Kurallara uyması için görevlileri kim eğitecek? Bir kaza yerinde ilk alınması gereken önlemin KAZA YERİNİN GÜVENLİĞİ olduğunu anlamamız için daha kaç kez adına “kaza” denilen katliamları yaşamamız gerekiyor? Bu satırların yazarı gerek otoyollarda ve gerekse otobanlarda veya herhangi bir şehirlerarası yolda karşılaştığı kazalarda YOL GÜVENLİĞİ ÖNLEMLERİNİN ALINMADIĞINA defalarca şahit oldu… Kaç kez trafik polislerinin bile bu önlemleri önemsemediğini gördü…

    Derik’e giden İçişleri Bakanı Soylu açıklama yapıyor: “Bedelini ödettiririz. Kimin ihmali varsa hesabını sorarız…”

    En başta sizin ihmaliniz var Sayın Soylu… Hadi ödetin bedelini… Hadi sorun hesabını…

    (Elbette Süleyman Soylu’dan hesabının sorulacağı konulara girersek içinden çıkamayız neyse biz konumuza devam edelim.)

    O bölgede ilk yaşanan kaza değil bu. Yapılan röportajlardan ve vatandaşların anlatımlarından öğreniyoruz. Neden gerekli önlemler alınmadı? Kimlerin bu önlemleri alması gerekiyor Sayın Soylu?

    Bu ülkenin emniyeti size bağlı, jandarması size bağlı, yolların güvenliği sizden soruluyor Sayın Soylu?

    İktidarın en çok övündüğü otoyollar ve otobanların inşası sırasında ülkenin dört bir yanında birçok tünel hizmete sokuldu. Buradan açıkça yazıyorum, Türkiye çok büyük bir tünel faciasına gebe. Çünkü kimse TÜNELLERDE HIZ SINARLAMALARINA UYMUYOR. 80 KM ile gidilmesi gereken tünellerde 100-120-140 son sürat giden binlerce araç var. Acilen tüm tünellerimizde hız sınırlamaları hayata geçirilmelidir. Sayın Soylu ihmalin hesabını yüzlerce insan ölmeden önce sorunuz?

    19 Mart 2022’de Bolu Tünelinde zincirleme kaza yaşandı. 18 araç çarpıştı. Yaralanan 31 kişiden 17’si, hastanelere kaldırılırken, diğer yaralılara ise kaza yerinde müdahale edildi. Çok büyük bir facia çok ucuz atlatıldı. Yüzlerce insan yanarak ya da boğularak can verebilirdi. Bir kıvılcım çıksaydı bir felaket yaşanabilirdi…

    Aynı tünelde bu yıl içinde 2 Ağustos 2022 tarihinde yine zincirleme kaza yaşandı yine ucuz atlatıldı.

    BÜYÜK BİR FACİA BAĞIRA BAĞIRA GELİYOR SAYIN SOYLU!

    Gelirse gelsin diyenleriniz olabilir… Ayrıca facialar geldi de ne oldu peki… ÇÜNKÜ BU ÜLKEDE NE HESAP VEREN VAR NE DE BİR SORUMLU…

    22 Temmuz 2004 Perşembe akşamı Sakarya’nın Pamukova ilçesi yakınlarında Mekece beldesinde büyük bir tren kazası meydana geldi. Adı kazaydı ama aslında göz göre yaşanmış bir katliamdı. Eleştiriler ve tepkiler arasında siyasi iktidarın şovuyla hizmete sokulan hızlı tren (daha doğrusu “hızlandırılmış tren”) Mekece’de raydan çıkmıştı. 41 vatandaşımız hayatını kaybetti.

    Peki kim aldı bu facianın sorumluluğunu? Hiç kimse…

    Dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım sorumsuz. TCDD Genel Müdürü Hayrettin Karaman sorumsuz…

    “Efendim hız nedeniyle bu kaza oldu. Makinistler yapılmaması gereken yerde hız yaptı!?”

    Peki gerekli ve zorunlu yol sistemini kurmadan makinistlere hız yap diyen kim? Trenleri hızlandıran kim?

    Bu ülkede sorumlu yok. Sorumlu olmadığı için de facialar devam ediyor. En bariz insan hataları “kader, kısmet, alın yazısı, Allahın takdiri” denilerek geçiştiriliyor. Peki madem “kader, alın yazısı” o zaman neden son model uçaklarla seyahat ediyorsunuz? Neden altınızda son model otomobiller var? Neden en lüks konutlarda, saraylarda, organik ürünler yetiştirerek yaşıyorsunuz? Çünkü bu işin kaderle, alın yazısıyla bir ilgisi yok. Allah kullarına “akıl” vermiş. O aklınızı kendi yararınıza çok iyi kullanıyorsunuz da konu vatandaş olunca neden yan çiziyorsunuz. Ya da bu yaptığınız büyük hataların sorumluluğunu neden üzerinize almıyorsunuz? Çünkü işinize gelmiyor…

    bu kez 8 Temmuz 2018’i gösteriyor. Yer bu kez Tekirdağ’ın Çorlu İlçesi yakınları. Yine bir tren kazası ve 25 vatandaşımız hayatını kaybediyor. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı 25 kişi hayattan kopuyor. 340 kişi de yaralı. Yine inanılmaz hatalar zinciri. Kontrol, izleme, bakım ve onarım süreçlerindeki ihmaller zinciri 25 vatandaşımızı hayattan koparıyor.

    Artık “Başbakan istifa” falan diyemiyoruz çünkü Başbakan kalmadı. Büyük Başkan’a böyle bir şey söylemek kimin haddine. Bakan istifa falan demeye bile gerek yok çünkü bırak bakanı Genel Müdür bile istifayı düşünmüyor. Yine ölen öldüğüyle kalıyor, yine sorumlu yok. Acılı aileler yıllardır adliye kapılarında adalet arıyor…

    Bu Kez Ankara’da 13 Aralık 2018 Perşembe sabahı sinyalizasyon sistemleri devrede olmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren, Ankara’dan Konya’ya hareket ettikten kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın alt yamacında yer alan Marşandiz İstasyonunda karşı yönden gelen kılavuz trenle kafa kafaya çarpıştı. Dokuz vatandaşımız hayatını kaybetti. Gerekli sinyalizasyon sistemi kurulmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren birinci hattan gitmesi gerekirken ikinci hattan gidiyordu. Yani otobanda ters yönden gidiyordu. Fren dahi yapamadan, makinistler yerlerinden dahi kıpırdayamadan iki tren kafa kafaya girdi. İlk ölenler makinistlerdi. Ülkeyi yönetenlere, sistemi yönetenlere güvenmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdi.

    8 Eylül 2004 günü öğlen saatleri. Kastamonu-Küre’de Cengiz Holding’e ait bakır madeninde çıkan yangında gaz maskeleri olmadığı için 19 işçi boğularak can verdi.

    Ankara’dan helikopterle gelen Başbakan Erdoğan cenaze namazının ardından da ilk madenci cenazesini omuzladı. Bir gün sonra Sabah Gazetesi’nin manşeti, “Erdoğan Acıyı Omuzladı.”

    Bu ülkede Başbakanların ve bakanların görevi “acıyı omuzlamak” değil, bu acıyı bu ailelere “yaşatmamak” olmalı. Bu acıların yaşanmaması için gerekli önlemleri almak, gerekli denetimleri yapmak olmalı.

    Küre maden faciasından tam 10 yıl sonra Türkiye tarihinin en büyük maden faciasını Soma’da yaşadı. 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde özel şirket tarafından işletilen kömür madeninde çıkan yangın nedeniyle 301 madenci hayatını kaybetti.

    Soma faciasından beş ay sonra da Karaman’ın Ermenek ilçesindeki maden faciasında 18 işçi boğularak hayatını kaybetti. Evet yine gereken tedbirler alınmadığı için galerileri basan su nedeniyle 18 işçimiz yer altında boğularak can verdi.

    Yani özetle bu ülkede yıllardır aynı nakaratları, aynı hamaset dolu açıklamaları dinleye dinleye tükendik artık. Bu ülkenin vatandaşları artık bir sorumlu görmek istiyor Sayın Soylu…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Barselona’nın balıkları ve Toros Dağları

    2010 yılı Temmuz ayında eşim Zuhal’le birlikte Barselona’nın ünlü Rambla bulvarından yürüyüp limana çıktığımızda denizin üzerindeki kıpırtılar dikkatimizi çekti. Biraz daha yakından ve dikkatlice bakınca yüzlerce iri balığın su yüzeyine çok yakın dans ettiğini, oynaştığını gördük. İskelenin üstünde bulunan bazı turistler denize ekmek kırıntıları gibi balıkların yiyebileceği yemler atıyorlardı. Onlar da bunları kapışabilmek için hoplayıp zıplayıp denizin üstünde gümüşi bir dalgalanma yaratıyorlardı.

    Böyle büyük ve kalabalık bir şehrin limanının içinde balık kaynıyordu ama ellerinde oltaları veya misinalarıyla bekleşen bir kişi dahi göremedik. Doğal olarak merak ettik ve orada bizim gibi balıkların cümbüşünü izleyen bir kişiye sorduk: “Neden kimse balık tutmuyor?”

    İspanyol aksanıyla konuştuğu İngilizcesiyle anlattı: “Çünkü burada balık tutulması yasak. Balıkların öldürülmesi buraya tatile gelen bazı turistleri rahatsız edebiliyor. Onlar bir canlının öldürülmesini izlemeye değil, barış içinde uyumlu bir ortamda dinlenmeye geliyor. Kimseyi rahatsız etmek istemiyoruz…”

    İstanbul’da veya birçok kıyı şehrimizde nerede bir su birikintisi olsa hemen yanında ellerinde oltalarla, misinalarla veya ağlarla insanları da görmek mümkün. Her gün Galata Köprüsü’nün üzerinde ellerinde oltalarla, misinalarla yüzlerce insan görürsünüz. Bu durumun birilerini rahatsız edebileceği nedense kimsenin aklına gelmez.

    Telefonuma bir mesaj geldi. Cennet Coşkun Hanımefendi göndermiş. Daha sonra kendisiyle telefonla da görüştük. Vahşi yağma-talan madenciliğine karşı verdiğimiz mücadele için ve bu noktada sosyal medyada yaptığım paylaşımlar için teşekkür ediyordu.

    Cennet Coşkun, eşi Ali Coşkun’la birlikte Aydın’ın Çine ilçesine bağlı Topçam köyünde yaşıyor. Madra Dağı’nın eteklerinde bulunan köylerinin hemen dibinde, evlerine 60 metre uzaklıkta patlatmalı maden işletmeciliği yapılıyor. Yaşam alanlarını açıkça tehdit eden bu vahşi madenciliğe karşı mücadele ediyorlar. Silahlı saldırıya bile uğradılar. Cennet Coşkun’un evlerinin dibinde patlatılan dinamitlere karşı yükselen çığlıkları sosyal medyada dolaşıyor. Yani bırakın denizdeki balıkları, bu ülkede köyünde barış içinde yaşayan vatandaşlarımız bile büyük tehdit altında. Köyleri, ormanları, yaylaları, meraları ve su kaynakları birilerine satılıyor. Bunun adına da “madencilik” diyorlar; “ruhsat aldık” diyorlar. O “ruhsatları” alan birileri gelip Türkiye’nin herhangi bir köşesinde herhangi bir köyün dibinde tonlarca dinamit patlatıp, dağları param parça edebiliyor; köyleri haritadan silebiliyor. Buna izin veren bir iktidar ve buna göz yuman bir devlet var bugün Türkiye’de.

    Adına altın madenciliği, nikel madenciliği diyorlar; adına mermer ocağı, taş ocağı diyorlar; adına HES yapıyoruz, RES yapıyoruz diyorlar. Orada yaşayan köylülere, üreticilere, vatandaşlara ne soran var ne de sayan. Sanki onlar insan değil, sanki o katlettikleri ormanların içinde yaşayan trilyonlarca canlı, içinde yaşadığımız ekosistemi ayakta tutan yapı taşları değil.

    Antalya’nın simgesi olan Beydağları’nın yaylaları, ormanları “mermer ocakları” açıyoruz diye param parça ediliyor. Özgür Atasayar adındaki genç ve duyarlı bir Antalyalı, turizmin kalesi olan bir bölgemizde bile vahşi madenciliğin geldiği noktayı “Beydağları’nın Görünmeyen Yüzü” belgeseliyle çok güzel anlatmış. (https://www.youtube.com/watch?v=GDqmt7zSzFA)

    Köylülerin hayvanlarını otlattığı, doğa yürüyüşü yapan turistlerin hayran olduğu, Akdeniz’de serinleyen milyonlarca turistin gözlerini okşayan ve ruhunu coşturan, yazın kavuran sıcağında bölgenin su kaynağı olan dağlar, yaylalar, meralar ve ormanlar param parça ediliyor. Birileri ellerine aldıkları ruhsatları sallayarak bölge insanlarının ve Antalya turizminin can damarı olan yaşam alanlarını acımasızca katlediyor. Beydağları ve genel olarak “Toroslar” yağmacı talancıların eline terk edilmiş durumda.

    Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Şu anda ülkemizde yaşanan ne yazık ki tam da budur. Ülkemizin her bölgesi ağır ekokırımlara sahne oluyor.

    Milyonlarca turistin Antalya’ya, Muğla’ya, Mersin’e, İzmir’e, Balıkesir’e ve Çanakkale’ye dünyanın dört bir yayından koşarak gelmelerinin en büyük nedenlerinden birisidir o dağlar… Tarihi Likya yolu, sıradağlar, sedir ormanları, ardıç ağaçları, bereketli yaylalar… Hepsi parçalanıyor…

    TURİST HUZUR İÇİN GELİR

    Turist huzur için gelir… Turist denizlerinde balıkların yüzdüğü, dağlarında geyiklerin-karacaların dolaştığı dağlar ister… Turist zehirlenmiş vadileri, çöle çevrilmiş gölleri, yerle bir edilmiş dağları görmeye değil; köylerinde nefes alacağı, ormanlarında huzur bulacağı, zirvelerinde kendini sınayacağı dağlara gelmek ister…

    Hani, “Havasına suyuna, taşına-toprağına, bin can feda uğruna…” diye avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz ya, bırakın taşını-toprağını bu ülkenin dağları param parça edilip dünyanın dört bir yanına gönderiliyor. Havası da suyu da yok edilip zehirleniyor.

    Madencilik bir ülkenin sanayisi için belirli bir strateji ve planlama içinde devletin kontrolünde, önceden belirlenmiş alanlarda sıkı kurallar çerçevesinde yapılırsa bir yere kadar tolere edilebilir. Ancak madencilik ham ya da yarı mamül olarak ülkenin taşının-toprağının gemilere doldurulup yurt dışına gönderilmesi şeklinde yapılırsa bunun adı sömürge madenciliğidir. Sömürge madenciliği hangi ülkeye olursa olsun yıkımdan, sefaletten, iç savaştan başka bir şey getirmemiştir.

    BU NOKTAYA NASIL GELDİK

    Yıl 2001… Türkiye’de ilk altın madenini açmak için birileri canla başla çalışıyor. “Sarı Öküz”ü almak önemli. Devamı çorap söküğü gibi gelecekti nasıl olsa. Ama onlar gibi canla başla mücadele eden başkaları daha vardı. Bergama-Ovacık köylüleri topraklarını, köylerini korumak için eylem üzerine eylem yapıyor, Türkiye’nin sempatisini kazanıyordu. Haklılar ve haklı oldukları için de güçlülerdi. Kamuoyundan da destek bulan bu haklı eylemleri bir türlü engellenemiyordu.

    Emperyal oyunlar büyük, taktikleri de kirliydi. Ovacık köylülerine “Alman ajanı” dediler. “Dışarıdan kışkırtılıyor” dediler. “Türkiye’nin zenginleşmesini istemeyen Almanya, altınlarımızı çıkarmamızı istemiyor” dediler. Hatta servis ettikleri feyk ve abartılı bilgilerle milletvekillerine raporlar hazırlattılar. “Türkiye’nin 6 bin 500 ton altını var, 300 milyar dolar kazanacağız” dediler. Dediler de dediler.

    Dünyadaki bütün metalleri su gibi emen Almanya, altın madeni çıkarmamızı istemeyecek! Üstelik Türkiye’ye altın için çöreklenen ilk şirketlerin ortakları Almanlar. Dünyadaki en büyük siyanür üreticilerinden birisi Alman Degussa. Kargaların bile gülmeyeceği bu yalanlarla kamuoyunu üstelik Türkiye’yi yönetenleri aldattılar.

    Aradan 20 yıl geçti. Yine bir kriz ortamı, yine altın yalanları ve yine yağma ve talan ortamı. Ancak unuttukları bir şey var, artık durum değerlendirmesi yapacak, yalanlarını ortaya çıkaracak bilgilere sahibiz.

    Önce şunu sormaya hakkımız var elbette: Nerede milyarlarca dolar? Bırakın 300 milyar doları, daha iki yıl önce ülke koronavirüs salgınıyla karşı karşıya kalınca ülkeyi yönetenlerin yaptıkları ilk iş, gecekonduda oturanlara Iban numarası göndermek oldu. Nerede o çil çil altınlar? Hani Türkiye uçacaktı?

    Bakınız Türkiye’de bugün 20 altın madeni var. Bu adına “altın madeni” denilen 20 açık hava kimyasal fabrikasının 20 yıllık kazancı ortalama 10 milyar dolar. Son iki yıla kadar yüzde 2-4 devlet hakkı diye verdikleri “sadaka” dışında her türlü teşvik, indirim ve desteklerden yararlandılar. Bu ülkenin ormanlarını, bağlarını, dağlarını, sularını babalarının malı gibi kullandılar ve devlete en fazla 555 milyon dolar para ödediler. 20 yılda ödenen para.

    Sadece fındık ihracatından her yıl elde ettiğimiz gelir 2,5 milyar dolardan fazla. Sadece Gediz Havzasından her yıl 3-4 milyar dolar kazanıyor bu ülke. Türkiye’nin en değerli, en özel tarımsal vadilerinden biri olan Kelkit Vadisi üretim üssü gibi. Şimdi siz bütün bu yerlere adına “altın madeni” denilen açık hava kimyasal fabrikaları, yani yıkım merkezleri kuruyorsunuz. İhale üzerine ihale açıp birilerine ruhsatlar dağıtıyorsunuz. Dağıttığınız gerçekte bu milletin ormanları, meraları, yaylaları, tarlaları, suları.

    BİR TON ALTIN İÇİN BİN TON SİYANÜR

    Altın madenciliğinde ortalama bir ton “dore altın” için bin ton siyanür kullanılıyor. Cevherin yapısına göre bazılarında daha az, bazılarında daha fazla ama ortalama bu. Erzincan-İliç’de iktidara yakın Çalık Holding’in Kanadalı ortağıyla işlettiği Çöpler Altın Madeni’nde, yılda 6,5 ton altın çıkarmak için 7 bin ton siyanür kullanılıyor. Üstelik bu maden, Türkiye’nin gıda deposuna can veren Keban, Karakaya ve Keban barajlarının can damarı Fırat’ın kıyısında.

    Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, her yıl ortalama milyonlarca ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtülüyor. Bu, adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikalarında bir o kadar da sülfürik asit kullanılıyor. Nikel madenlerini de hesaba katarsak topraklarımız bir yılda yaklaşık 400 bin ton da sülfürik asitle sulanıyor. Kelimenin tam anlamıyla açık alanlarda yağmur sulama sistemiyle. Bu madenlerde kullanılan 30 farklı kimyasalı saymıyorum daha. Ve şimdi birileri bu siyanür ve sülfürik asit miktarını üç katına çıkarmak istiyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği 100 ton altın çıkarmak için her yıl Türkiye toprakları 125 bin ton siyanürle sulanacak. Nikel madenleriyle birlikte 500 bin ton da sülfürik asitle.

    Bir devlet düşünün, daha doğrusu devleti yöneten bir hükümet, kendi vatandaşlarının ihtiyacı olan yaylaları, meraları, otlakları, tarım alanlarını, ormanları ve su kaynaklarını o bölgeyle ve o toplumla hiçbir ilgisi olmayan tamamen yabancı bir kişiye, kuruma ve günümüzdeki ifadesiyle şirketlere devrediyor. Bunu yaparken o topraklar üzerinde yüz yıllardır nesilden nesile yaşayan insanlara sormak gereğini bile duymuyor. “Bu ülkeyi ben yönetiyorum, devlet benim, otorite benim, böyle uygun gördüm” diyor. Ve bunu o bölgede yaşayan köylülerin, çiftçilerin, vatandaşların, kentlilerin hiç sorgulamadan kabul etmesini istiyor. Ve bunun adı da ülke yönetimi, bunun adı da demokrasi oluyor. Ve bu, adına Cumhuriyet denilen, halkın kendi kendini yönetmesi olarak adlandırılan bir sistem içinde yapılıyor.

    Göçebe-savaşçı Moğolların bir dönem dünya üzerinde yaptıklarını, 400-500 yıl sonra keşifçi-çiftçi Avrupalılar sömürge uygulamalarıyla dünyaya yaşattılar. Daha büyük coğrafyalarda daha acımasız ve daha uzun süren yöntemler uyguladılar.

    Tarihte köyleri, verimli toprakları talancılara karşı korunmak amacıyla “haraç” verilmiştir. Daha sonra çiftçiler, üreticiler köylerinin, düzenlerinin, topraklarının korunması karşısında bunu gönüllü olarak korucularına, devletlerine “vergi” adı altında ödemeye başlamışlardır. Bugün de kurumsallaşan verginin kökeninde bu vardır. Korunma karşısında ödenen bir bedel. Devletlerin ve o devleti yönetenlerin görevi yağmacı-talancılarla işbirliği yapmak değil, çiftçilerini ve üreticilerini ve üretim topraklarını yağmacı-talancılara karşı korumaktır.

    “ALDATILMIŞIZ” DİYECEKLER

    Bakınız birileri aç gözlü. Hiçbir sınır tanımıyor. Her şeyi talep ediyor. Şimdi sıra ormanlarımıza, bahçelerimize, yaylalarımıza, meralarımıza, sularımıza geldi.

    Onların gözünde her şey satılabilir. Her şey ticari bir metadır. Sizin yüz yıllardır üzerinde yaşadığınız topraklar, dereler, vadiler onlar için nakde çevrilmesi gereken bir para.

    Sonra dönüp çok kolay “pardon” , “aldatılmışız” diyecekler. Ama geri dönüşü olmayacak.

    Bu çok farklı bir film. Acımasız, hiç olmadığı kadar gerçek, hiç olmadığı kadar acı veren.

    Bazı Yeşilçam senaryolarına bile taş çıkartacak kadar saçma ama gerçek.

    “Dağına, bağına, ormanına, yaşamına el koyuyoruz. Hadi güle güle” diyen kötü adamlar var bu filmde.

    Ama siz bizzat bu filmin bir parçasısınız. El konulan sizin yaşamınız. El konulan sizin dağınız, sizin bağınız, sizin ormanınız, sizin sularınız.

    Kötü adamlar bir adım attılar. Şimdi bakıyorlar. Ne diyor, nasıl tepki gösteriyor bu insanlar diye. Sesiz kalırsanız ikinci adımı, üçüncü adımı atacaklar. Hazırlıklarını yaptılar bile. Ne Kurşunçalı’nız kalacak, ne Kazdağları’nız ne de Murat Dağı’nız. Ne Kemaliye’niz, ne Çiçekbaba Dağı’nız ne de Canik Dağlarınız. Ne Munzur’unuz ne de Toroslar’ınız.

    Örnekler çok. Bugün doğuda Erzincan-İliç şehri kuşatıldı. İliç’i taşımayı düşünüyorlar. Batıda, Çanakkale-Lapseki aynı durumda. Kapadokya’ya bile göz diktiler.

    Durmayacaklar. Suskunluğunu “kabul” olarak, “sindiler” olarak anlayacak daha acımasızca saldıracaklar.

    İktidar milletvekilleri Türkiye’nin her yerinde yağmacı-talancı madencilerin teşrifatçısı gibi. Güya bölgelerine istihdam sağlıyorlar. Ama gerçekte üç beş kişi cebini doldurup, bölgeyi yaşanmaz hale getiriyor. Yani kâr şirketlerin kasasına girerken, yıkım ve ölüm ise vatandaşlara düşüyor.

    Örnekler çok. Fatsa’da Ordu’da fındık bahçelerinin ortasında bir siyanürlü maden açtılar. Şimdi üç dört tane daha açmak için ruhsatlar dağıtıldı. Ordu’nun yüzde 74’ü maden sahası olarak yerli ve yabancı şirketlere ruhsatlandı. Yazın köylerin üzerinde vızır vızır “özel görevli uçaklar” uçurup, toprakları havadan analiz ediyorlar. Yani köyler bağlar ve bahçeler içindeki insanlarıyla birlikte satılmış. Millet, köyünden ve bağından-bahçesinden kovulacağı günü bekliyor. Bugün Fatsa’daki siyanürlü madeni kapatması gereken devlet, madenin çevresindeki köyleri boşaltmaya çalışıyor.

    Her yerde ama her yerde durum böyle. Türkiye’nin can damarları saldırı altında.

    Adına altın madeni diyorlar, adına nikel madeni diyorlar, adına taş ocağı, mermer ocağı diyorlar ne milli park, ne koruma alanı, ne ormanlık ne de sit alanı dinliyorlar. Çünkü iktidar yasal değişikliklerle hepsinin önünü açtı. Bu milletin dağları, ormanları, yaylaları, meraları çevresinde yaşayan binlerce köye ve köylülere rağmen birilerine ihale ediliyor.

    Gökova’nın can damarı, hayat kaynağı Sandras Dağı’nı parsel parsel böldüler. Madencilik yapacağız diye yüz yıllık ormanları kesmeye başladılar. Köylüler, çevreciler, bilim insanları, “Yapmayın, etmeyin, kıymayın” diye haykırıyor; nöbetler tutuyorlar. Gece yarısı çalıştırdıkları hafriyat kamyonlarıyla dağı yok etmeye kararlılar. Alenen milletin dağları, ormanları çalınıyor. Çoğu vatandaş tehlikenin farkında değil olanlar da çaresiz, oradan oraya koşturuyor. Devletine ve aç gözlü kartellere-şirketlere karşı mücadele veriyor.

    Müsilaj felaketi bağıra bağıra geldi… Ormanlarımız çığlık çığlığa yanıyor… Seller bağıra bağıra geldi… “HES yapıyoruz” diye Karadeniz’de bütün derelerin, ırmakların yatakları darmadağın edildi. Irmakların vadilerinde, yamaçlarında ağaç bırakılmadı. Yoğun yağışlarla birlikte dağlar çamur olup önüne geleni denize döküyor.

    KAZDAĞLARI’NIN YÜZDE 79’U

    Kazdağları’nın yüzde 79’unu maden bölgesi ilan ediyorlar, Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nda ruhsat üzerine ruhsat veriyorlar. Dünyanın bir numaralı fındığını üreten, Türkiye’ye her yıl 2,5 milyar dolardan fazla döviz kazandıran Karadeniz parsel parsel madencilere ruhsatlanmış. Fındık diyarı “Yeşil Ordu” nun yüzde 74’ü maden sahası ilan edilmiş. Uzmanlar ısrarla uyarıyor, “Yapmayın, etmeyin, sonu felaket” diyorlar ama kimsenin dinlediği yok.

    Madra dağının zirvelerinde Nurol Holding’in inanılmaz bir doğa kıyımı bütün hızıyla devam ediyor. Kepez Dağlarında Zorlu’nun nikel madeni yaşamı zehirliyor. Şimdi uzun yıllardır direnen Turgutlu’daki Çaldağı’na el attılar. Çaldağı’nda ağaç kesimleri yeniden başladı. Yüz binlerce ağaç kesildi, binlercesi kesilmeyi bekliyor. Bu ülkeyi yönetenler seyrediyor, onaylıyor, yollarını açıyor.

    Munzur dağları adım adım gidiyor… Çöpler’deki adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikası yılda 7 bin ton siyanür kullanıyordu, 11 bin tona çıkardılar. 9 bin ton sülfürik asit kullanıyordu 122 bin tona çıkardılar. Zehir barajını ve zehirli pasa dağlarını Fırat’ın kıyısına yığıyorlar. Fırat’ı besleyen dağları parçalarsanız Fırat akmaz olur. Fırat’ın kıyısına, deprem fay hattının üzerine zehir barajlarını ve adına “pasa” denilen zehir dağlarını dizerseniz Türkiye’yi aç bırakırsınız. Say say bitmiyor. Her yerde ama her yerde madencilik, mermercilik, taş ocakları vs. adı altında ormanlar, tarım alanları, köyler, yaylalar-meralar saldırı altında.

    Tokat ve Amasya’da Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları madencilere ruhsatlandı bu ülkede. Toroslar birkaç bölgeden deşiliyor, parçalanıyor. O Toroslar ki Antalya, Mersin, Adana, Niğde ve Konya gibi çevresindeki onlarca ile ve yüzlerce ilçeye can veriyor.

    İktidarın bugünlerde ağzından düşürmediği Tarım Kredi Kooperatifleri bile madenciliğe soyunmuş durumda. Hem de 450 milyon dolarlık bir yatırım. Çiftçinin traktörüne, bağına haciz getiren Kooperatif, bir çırpıda 450 milyon doları siyanürlü altın madeni açacağım diye harcıyor. Nerede? Söğüt’te? Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu toprakları yağmalamak için hazırlık yapıyor.

    Dağları paramparça edip, ormanları katledersen susuz kalırsın. Bu çok nettir. Lafı dolandırıp, bin bir yalanı süslü kelimelerle sıralamak bir şey kazandırmaz. Susuz kalırsan da ölürsün. Tarım topraklarını yok edersen aç kalırsın. Meralarını, yaylalarını katledersen hayvancılık yapamazsın. Nefes alamayacak hale gelir, bir damla suya muhtaç olursun.

    Bu ülke hiç olmadığı kadar ağır tehdit altında. Bugün Türkiye’yi betona boğanlar, Türkiye’nin denizlerini müsilaja teslim edenler şimdi çok daha tehlikeli bir yanlışta ısrar ediyor. Türkiye uluslararası kartellerle iş birliği halinde maden batağına sokuluyor.

    Erbaa’da, Lapseki’de, Ulukışla’da, Fatsa’da, İvrindi’de, İliç’de, Divriği’de, Kemaliye’de, Hekimhan’da köyünden koparılan, tarlasından söküp atılan her çiftçi ülkeye zarar yazıyor. Her tarafımız ithal mallar, ithal gıdalarla doldu. Sütü, samanı, eti, tereyağını, fasulyeyi, mercimeği, cevizi ithal eder hale geldik. Su kaynaklarını bu kadar acımasızca yok ederseniz suyu da ithal etmek zorunda kalacaksınız.

    BİR KARAR VERMELİSİNİZ

    Hiç öyle lafı uzatmaya, dolandırmaya gerek yok: Bu ülkeyi yönetenler bir karar vermeli. Bu vatanın dağlarını, meralarını, yaylalarını, ormanlarını kendilerine madenci diyen yağmacı-talancılara mı bırakacaklar yoksa bu milleti açlıktan kurtaracak, doyuracak, susuzluğunu giderecek üreticilere mi bırakacaklar. Bir karar vermeleri gerekiyor. Çünkü ikisi bir arada gitmez, gidemez.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    PETROLDEN DE ALTINDAN DA DAHA ÖNEMLİ

    26 Mart 2022 akşamı partisinin Sancaktepe Danışma Meclisi Toplantısı’nda konuşan AKP Genel Başkan Vekili Binali Yıldırım, “Gıda, petrolden de altından da daha önemli” dedi.

    Rusya ve Ukrayna’nın dünyanın tahıl ihtiyacının yüzde 60’ını karşıladığını söyleyen Yıldırım, “Şimdi bunlar yok. Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde gıdaya erişimde sorunlar yaşanacak. Bunun farkındayız ve gerekli tedbirleri de hükümetimiz alıyor. Vatandaşlarımıza deliler gibi ekin, dağı-taşı ekin diyorum çünkü artık gıda petrolden de altından da önemli hale geldi” diyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere iktidar sözcüleri son günlerde bir yandan, “Ekilmedik bir karış toprak bırakmayın” diye açıklamalar yaparken, diğer yandan tarım alanlarını yok eden kararlar almaya devam ediyor.

    Gıdanın petrolden ve altından daha önemli olduğunu anlamanız için Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması mı gerekiyordu…?

    Evet sizin enerjide ve gıdada bel bağladığınız iki ülke savaş halinde. İşte o zaman Türk çiftçisi, Türk köylüsü aklınıza geldi. Geldi de tarımın en önemli girdilerinden olan gübre, ilaç, mazot ve tohumluk fiyatları dörde-beşe katlandı. Bir yıl içinde gübre 5 kat, mazot 4 kat arttı. Tarım işçilerinin ücretleri arttı. Bu sorunlara bir çözüm bulmanız gerekmiyor mu?

    Peki “ekilmedik bir karış toprak bırakmayalım” da siz ne yapıyorsunuz Sayın Yıldırım? Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü daha dün 344 maden ihalesi daha yaptı…

    MAPEG daha önce de 2018 yılının Temmuz ayında 616, 2019 yılının Nisan ayında 417, 2020 yılının Ağustos ayı başında 766 maden sahası için ihaleye çıkmıştı. Şimdi de 61 ilde 344 maden sahası için ihale açıldı.

    KUMARBAZ GİBİ

    Daha dün zeytinlikleri maden faaliyetlerine açan bir yönetmelik yayınlayan da sizdiniz. Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin ağzından, “Bürokrasiyi al aşağı ederiz” açıklamasını yapan da sizdiniz.

    Üyesi olduğunuz AKP iktidarı, bu ülkenin dağlarını, bağlarını, ormanlarını birilerine ihale ederek devletin kasasını doldurmaya çalışıyor. Yani evin içindeki eşyaları satılığa çıkaran bir kumarbazdan farksız yaptıklarınız.

    Sayın Yıldırım “tulum” diyarı Erzincan “zehir” diyarı Erzincan’a dönüşmek üzere…

    İktidarınız zorda. Ülke her açıdan çıkmaza girmiş durumda. Uluslararası ölçekte en küçük bir kıpırdanma bizde deprem etkisi yaratıyor. Bunun farkındasınız. 20 yıldır uygulanan beton ekonomisi ve plansız-programsız yapılan işlerle bir mirasyedi gibi bu ülkenin bütün birikimleri harcandı, satıldı, tüketildi. Pahalı TL ve ithalata dayalı ticaret ülkeyi bir tüketim cenneti haline getirdi. Üretim adına ne varsa ülkede haraç mezat satıldı. Geldiğimiz noktada ekonomi duvara yaslandı. Şimdi sıra milletin ormanlarına, dağlarına, köylerine geldi. Her kriz döneminde olduğu gibi birileri bu ülkenin toprağını, kayasını, dağlarını, ormanlarını, meralarını “maden sahası” olarak gösteriyor ve bunun kurtuluş olduğunu savunuyor.

    “Onu da yapalım, bunu da yapalım” olmuyor sayın Yıldırım. Bir tercih yapmak zorundasınız. Tarım, gıda, su kaynakları, tertemiz bir hava diyorsanız ülkenin her köşesinde vahşi madenciliğe izin veremezsiniz. İzin verirseniz de ormanlarınız, dağlarınız, tarım topraklarınız ve sularınız gider.

    “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda ısrarla anlatıyoruz. Sömürge madenciliğinde bazı kartellerin, taşeronlarının cepleri dolmakta ama milyonlarca insanın hayatı yıkıma uğramaktadır. Köyleri, toprakları, suları yerle bir edilmekte, zehirlenmekte ve göçe zorlanmaktadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Bir bakanın altın rüyası ve Örencik’ten yükselen çığlık

    Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank… Sık sık altın madenlerini ziyaret ediyor… Sömürge madenciliğini, yağma-talan madenciliğini öven, yere-göğe sığdıramayan bir bakan…

    Son olarak Çanakkale’de, Lapseki’nin tepesine kâbus gibi çöken Nurol Holding’e ait altın madenini ziyaret etmiş… Çanakkale bölgesinde TAHMİNLERE GÖRE 80 ila 100 milyar dolarlık altın varmış… Bakan, “Elzem, asla toprak altında bırakamayız” diyor. Siyanürlü-sülfürik asitli yıkım merkezlerinin sırtını sıvazlıyor…

    Bakan Varank daha dün Kazdağları’nın yamacında yaşanan Alamos Gold faciasını ve bir çırpıda kesilen 347 bin ağacı unutmuş görülüyor…

    Lapseki’de bu sene 3,5 ton altın üreteceklermiş…

    Diyor ki Bakan Varank, “2000 yılından sonra madenlerimizin MİLLİLEŞTİRİLMESİ politikası çerçevesinde yıllık 42 ton altın üretimi gerçekleştiriyoruz.”

    Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado, Zenit, Rio Tinto, Teck Recources, Stratex-Oriole sanırım bunlar yerli firmalarımız… Ayrıca millileştirince ne oluyor? Nurol, Koç, Koza milli olunca yağma-talan ve ekokırım normal bir şey mi oluyor!

    ABD, Kanada ve Avrupa’da bu işler yapılıyorsa bizde de bunların önünün açılması gerekiyormuş… Karşı çıkanların da siyasi saiklerle hareket ettiğini söylüyor sayın bakanımız…

    HİLELİ GEREKSİNİM

    Önce şunun altını kalın olarak bir kez daha çizelim. Altın dediğimiz sarı metal HİLELİ BİR GEREKSİNİMDİR. Yani gerçekte ihtiyacımız olmadığı halde özellikle bizim gibi üçüncü dünya ülkelerine EN BÜYÜK İHTİYAÇ, GÜÇ VE GÜZELLİĞİN SEMBOLÜ, YATIRIM ARACI gibi pazarlanan bir metadır.

    Altın madenciliği kaçak nükleer reaktör çalıştırmak kadar ahlak dışı görülen bir madenciliktir. Neden olduğu çevresel felaketler AĞIR ÇEKİM SOYKIRIM olarak adlandırılmaktadır.

    Avrupa Parlamentosu 2010 yılında siyanürlü altın madenciliğinin yasaklanması için bir karar aldı. Almanya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti ülkelerindeki altın madenciliğini tamamen yasakladı.

    Bakınız anlatacak çok şey var, “ALTIN ÖLÜM” ve “ALTIN GİRDAP” kitaplarımızda uzun uzun anlattık. Burada şimdi fazla detaya boğmak istemiyorum.

    Oynanan çok tehlikeli bir oyundur. Dünya küresel iklim krizini yaşarken, koronavirüs gibi salgınlarla sarsılırken ve bilim insanları, “Ormanlarınızı, dağlarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı, su kaynaklarınızı ve köylerinizi koruyun” diye bas bas bağırırken tam tersini yapmak akıl işi değildir.

    Bir yandan “PARİS İKLİM ANLAŞMASINI İMZALADIK” diye şovlar düzenlenirken, diğer taraftan Türkiye’nin bütün dağlarına, ormanlarına, köylerine, tarım alanlarına yönelik sistemli bir saldırı söz konusudur. Tarım bakanları kendi vatanından umudunu kesmiş, Venezuela’da, Afrika’da tarım ve hayvancılık yapmak için projeler geliştiriyor, araziler bakıyor. Bu işin hiç de öyle görüldüğü gibi kolay olmadığı, milyarlarca doların hesapsız-kitapsız-plansız ve yerel halkları hesaba katmadan yapılan projelerle heba olduğu bilinen bir gerçektir. (Daha fazlasını anlamak için Fred Pearce’in Land Grabbings (Toprak Yağması) kitabını öneririm)

    EĞRİGÖZ’DEN YÜKSELEN ÇIĞLIK

    Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, Lapseki’de siyanürlü-sülfürik asitli madencilik güzellemesi yaparken 200 kilometre ötesinde Eğrigöz Dağı’nda bir başka yağma-talan için çalışmalar devam ediyor. İş-istihdam-ekonomi nakaratları ve ‘şöyle kalkınacaz-böyle kalkınıcaz’ masallarıyla Avcılar Köyü halkının bir bölümü arazilerini sattı. Maden şirketi, Örencik Köyü sakinlerini de topraklarını bırakmaya ikna etmek için çok uğraştı ancak halk arazilerini satmayı kabul etmeyince “ACELE KAMULAŞTIRMA KARARI” verildi.

    İlk etapta 11 bin karaçam, kızılçam, meşe, ladin vs ağaçlar kesilecek. Örencik, Avcılar, Gürepınar, Çobanlar, Kavaklı, Kışla, Soluğanlar gibi köylerde yaşamak hem zorlaşacak hem de riskli hale gelecek.

    Ardından bölgenin yaşam kaynağı olan Eğrigöz param parça edilecek. Ormanlar, meralar, yaylalar, su kaynakları bir daha gelmemek üzere yok edilecek. Eğrigöz Dağı, bölgedeki en az 40 köyün su ihtiyacını karşılıyor. Dereleriyle Emet Çayı’nı besliyor.

    https://youtube.com/shorts/GbpQtOpJ_Wk?feature=share

    Peki ne için? Kim için? Vatandaş için olmadığı kesin. Onlara sunulan tek seçenek ellerine sıkıştırılan üç beş kuruşu alıp yerlerini yurtlarını terk etmeleri. Üretimden, tarımdan koparılıp şehirlerin çeperlerinde edilgen nüfusa bir halka daha eklemeleri öneriliyor.

    Vatandaşın canını, malını, köyünü, toprağını, yaylasını-merasını-ormanlarını koruması gereken devletin kendisi bugün bu alanlara saldırıyor; saldıranlara teşrifatçılık yapıyor. Devleti yönetenler milletin yaylalarını-meralarını, ormanlarını, dağlarını ve su kaynaklarını satılığa çıkarmış durumda.

    Türkiye’nin her yerinde aynı manzara. Kaz Dağları, Canik, Munzur, Toroslar, Madra, Murat Dağı… İhale üzerine ihale yapılıyor. Afyon, Denizli, Burdur, Muğla yöresinde yolculuk yaparken artık etrafa bakmaya korkuyorsunuz. Başınızı hangi tarafa çevirseniz çevirin param parça edilmiş dağlar, kurumuş göller, çölleşmiş araziler size çarpıyor. Neymiş mermer madenciliği yapıyormuşuz. Taş ocaklarını söylemeye bile gerek yok. Beton ekonomisinin bir sonucu olarak delik deşik edilmeyen dağımız kalmadı.

    Peki neden özellikle altın madenleri üzerinde duruyoruz? Çünkü altın madenciliği yarattığı doğal tahribat açısından diğer hiçbir madenciliğe benzemiyor. BİR TON DORE ALTIN YANİ HAM ALTIN İÇİN TAM BEŞ MİLYON TON TAŞ-TOPRAK-KAYA doğanın bağrından sökülüp un ufak ediliyor ve ardından üzerine siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları boca ediliyor. BİR TON DORE ALTIN İÇİN BİN TON SİYANÜR KULLANILIYOR.

    Ayrıca açık alanlarda ayrıştırmada kullanılan sodyum siyanürün PH (asitlik-alkalilik) değerinin sürekli olarak 10’da tutmanız gerekiyor. Çünkü asidik ortamda sudyum siyanür (NaCN) bozulur ve hidrojen siyanüre (HCN) dönüşür. Bu gazsa son derece öldürücüdür. Ancak ani ve yoğun yağışlar nedeniyle bunu başarmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama bunu başarsalar bile kullanılan siyanürün en az yüzde 15’i hidrojen siyanür gazı olup havaya yayılıyor.

    SULAR ZEHİRLENİYOR

    Altın madenciliği bölgesindeki su kaynaklarını sünger gibi emer ve zehirler. Su olmadan siyanürlü altın madenciliğini yapamazlar. Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde neredeyse Erzincan ilimiz kadar su kullanılmaktadır. Yılda 11 bin ton siyanür, 122 bin ton sülfürik asit kullanılmaktadır.

    Kazdağları’nın yüzde 79’u altın ağırlıklı olmak üzere maden bölgesi ilan edilmiştir. Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü, Kütahya’nın yüzde 91’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u madenlere ruhsatlı. Antalya ve İzmir gibi turizmin kalelerinden olan Muğla’da ihale, arama ve işletme aşamalarında Bin 449 maden ruhsatı dağıtılmış durumda. Tekirdağ ve Kırklareli’nin korunan alanlarının yüzde 83’ü, Tokat muhafaza ormanlarının yüzde 84’ü madenlere ruhsatlı. TEMA’nın uydu görüntülerine dayanarak yaptığı çalışmaya göre ise Antalya-Burdur-Isparta hattındaki 950 bin hektarlık alanda 571 adet taş ocağı saptandı. Zonguldak ve Bartın’da her iki ilin yüzde 72’si, korunan alanlarının yüzde 71’i, önemli doğa alanlarının yüzde 61’i madenlere ruhsatlı.

    Yasa KORUNAN ALAN diyor, TABİATI KORUMA ALANI diyor, SİT ALANI deniyor adam maden ruhsatı veriyor. Bu nasıl bir şeydir. Bu nasıl bir akıldır.

    BETON BAKANLIĞI

    Devlet yanlışa izin vermez diyen vatandaşların devletin kurumlarının ne hale düşürüldüğünden haberi yok. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı beton bakanlığına dönüştürülmüş durumda. ÇED raporu dedikleri parayla satın alınan bir anlaşılmaz veriler ansiklopedisi. Ne kadar para verirsen o kadar ortaya karışık bir rapor hazırlanıyor. Nasılsa kimsenin sorduğu, incelediği yok. Vatandaş sesini yükseltirse, dostlar alışverişte görsün mantığıyla bir şeyler yapıyorlar. Sesini çıkaran olmazsa ya da vatandaş ne olduğunu anlayamazsa, “Herkes memnun, sesini çıkaran yok” diyerek film izler gibi izliyorlar. Enerji Bakanlığı darphane gibi ihale basıyor; ihale üzerine ihale yapıyor.

    Dağları param parça et, ormanları kes, var olan suları da zehirle sonra da yağmur duası için hocaların peşine düş. Ahmet Akbulut, “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” adlı kitabında bir Müslüman için “akıl”ın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor, “İslâm’ın insanlığa rehberlik edebilmesi için Kur’ani mesajın Müslüman’ın aklı ile buluşması gerekir” diyor ve şöyle devam ediyor:

    “Ne iman aklın üstündedir, ne de akıl imanın. Akıl ve iman birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kur’an’ın muhatabı akıldır. İslam’ı yaşanan hayattan uzaklaştırmanın en kısa ve en kesin yolu, aklı kınamak ve yargılamak olsa gerektir…”

    Bugün dini referanslarla ülkeyi yönetmeye çalışanların İslam’ın akıl yönünü hiç dikkate almadıkları acı bir gerçek.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.