Yazar: İbrahim Gündüz

  • Neoliberal talana karşı direniş: Siyanürlü altın madenciliği, vahşi madencilik ve kaçınılmaz mücadele

    Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, şirket ve bakanlık yetkilileriyle birlikte bir salona doluştuk.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın dördüncü katı. Ordu-Fatsa’da 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni için “tamam mı, devam mı” kararı alınacak. Tansiyon yüksek. CHP, İYİ Parti ve Demokrat Parti milletvekilleri salonda yerlerini aldı. İktidar partisi milletvekilleri salonda olmasa bile aralarında siyanürlü madene karşı olanlar var.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda 27 Nisan 2022 tarihinde yapılan İDK toplantısı

    savunucuları arasında umutlar yüksek. Bir gün önce Ordu Olay Gazetesi’nde yayınlanan, Ordu ve Fatsa’daki sivil toplum kuruluşlarının imzaladığı ortak bildiri moralleri yükseltmişti. İki gün önce de Fatsa Meydanında toplanan büyük bir kalabalık, “Siyanürlü Madene Hayır” demişti. Artık bu maden konusu 50-100 kişinin mücadelesi olmaktan çıkmış, tüm Fatsa’nın ve hatta tüm Ordu’nun mücadelesine dönüşmüştü. Çünkü yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilen “Yeşil Ordu” için alarm zilleri çalıyordu. Biraz geç ve güç de olsa Ordu halkı artık karşı karşıya olduğu tehlikenin farkındaydı. 27 Nisan toplantısına gelirken bile Ordulular yeni bir ihale sürpriziyle sarsılmıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 63 ilde 699 yeni maden ihalesini daha ilan etmişti. Ordu için 11 yeni maden ihalesi daha yapılacaktı.

    SANKİ TURİZM PROJESİ

    Tekrar Çevre Bakanlığı’ndaki salona dönersek, toplantıyı yöneten ÇED Endüstriyel Yatırımlar Daire Başkanı Kenan Ocak ilk sözü Bahar Madencilik Şirketi’ne verdi. Sanki binlerce insanın hayatını zehirleyecek bir ekokırım projesinin değil de turizm projesinin sunumu yapılıyordu. İnanmadan ve isteksizce yapılan o konuşmanın ardından söz sırası milletin vekillerine geldi. CHP genel başkan yardımcıları Ali Öztunç ve Seyit Torun, CHP Milletvekilleri Mustafa Adıgüzel ve Uğur Bayraktutan ile İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs ve Demokrat Parti Milletvekili Cemal Enginyurt salondaydı. Sanki bir bakanlığın daracık salonunda yapılan İDK toplantısında değil, TBMM Genel Kurulunda doğanın adaletini arayan vekiller konuşuyordu. “Fındık” dediler, “zehir” dediler, “üstü, altından daha değerli” dediler, “yeter artık”, “yazıktır günahtır” dediler. Her bir konuşma bölgenin isyanıydı.

    CHP’li Adıgüzel’in konuşmasında çok dikkat çeken bir bölüm vardı. Ordu Tarım İl Müdürlüğü, Orman İl Müdürlüğü ve Ordu Valiliği “olumlu” görüş bildirmişti. Yani siyanürlü madene en başta karşı çıkması gereken ilgili kurumlar, “bir sakınca yok” demişlerdi. Olabilir miydi gerçekten? Görev yaptıkları, havasını soludukları, suyunu içtikleri bir bölgenin ve üstelik o bölgenin insanlarının vergileriyle aldıkları maaşlarıyla tatlı bir yaşam sürerken, o bölgenin yaşamını zehirleyen bir siyanürlü madene gerçekten “olumlu” görüş bildirebilirler miydi?

    “OLUR” KURUMLARI

    İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantılarında Bakanlık yetkilileri bir yandan tarafları dinliyor, (yani maden şirketini ve ona karşı olanları) diğer yandan da madenin faaliyet gösterdiği ya da göstereceği bölgenin ilgili kurumlarından görüş istiyor. Yani kestane ormanlarının kesilmesine “olur” diyen bir Orman Bakanlığı; fındık bahçelerinin kesilmesine ve toprağın zehirlenmesine “olur” diyen bir Tarım Bakanlığı; suların zehirlenmesine “olur” diyen bir Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve en kötüsü başında olduğu ili korumakla, kollamakla görevli bir valinin Yeşil Ordu’yu çöle çeviren bir siyanürlü madene “olur” vermesi.

    Bir yanda aileleriyle birlikte on binlerce çiftçi ve üretici, ülkeye her yıl 700 milyon dolardan fazla fındık geliri sağlarken, diğer yanda “100-200 kişiye istihdam sağlıyoruz” diyerek yılda devlete ödenen 2 milyon dolarlık “devlet katkı payı” adı altında sadaka parası. Üstelik bir yanda bin yıllarca sürecek bir yaşam zinciri, diğer yanda vurguncu mantığıyla 5-10 yılda param parça edilip tüketilen ve zehirlenen bir doğa.

    Akıl bunun neresinde, mantık bunun neresinde…

    inanması çok güç bir dönem yaşıyor. Yeni bir milenyuma girilirken adına madencilik denilen bir sistemle Türkiye adeta satılığa çıkarılmış durumda. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta ilk siyanürlü altın madeninin açılışının üzerinden tam 20 yıl geçti. Köylerini, topraklarını, sularını savunan Bergama köylüleri “Alman Ajanı” ilan edilmesinin üzerinden geçen 20 yıl. Milyar milyar dolarların, çil çil altınların, abartılı raporların ve yalanların havada uçuştuğu o günlerin üzerinden geçen 20 yıl. Bugün ’de 19 siyanürlü altın madeni faaliyette. Bir 19 tanesi de açılmayı bekliyor. Peki Türkiye ekonomik olarak çok mu iyi durumda? Daha dün koronavirüs salgını patlak verdiğinde devleti yönetenler gecekondularda oturanlara iban numarası gönderip yardım istedi. Bugün emeklilerimiz açlık sınırında bir yaşam sürüyor. Çarşı-pazardaki yangını söylemeye gerek yok.

    Peki 20 yılda ne oldu o zaman?

    Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin havadan görüntüsü

    SANKİ DÜNYA SAVAŞI YAŞANMIŞ

    Milletin dağları, yaylaları-meraları, ormanları, köyleri, bağları-bahçeleri birtakım merkezlerde bölünmüş, paylaşılmış, parsellenmiş, ruhsatlandırılmış ama vatandaşın bundan haberi yok. Sanki bir dünya savaşı yaşanmış, galip devletlerin temsilcileri açmışlar önlerine haritayı, ellerinde cetvellerle yeni sınırlar belirleyip, milletin topraklarını bölüşüyorlar. Sonra bir sabah birileri ellerinde makinelerle milletin kapısına dayanıp, “Buraya sondaj vuracağız, burada maden açacağız” diye konuşmaya başlıyor. Vali, kaymakam ve belediye başkanları onların yanında. Hükümeti söylemeye bile gerek yok, zaten o ruhsatlar ve izinler hükümete bağlı bakanlıkların kapalı odalarında al gülüm-ver gülüm ilişkileriyle dağıtılıyor. Sonra da yerel mülki idarenin desteğiyle muhtarları ve köylüleri köylerini yıkmak ve haritadan silmek için ikna etmeye çalışıyorlar, “Yapacak bir şey yok” mesajı veriyorlar. Bunun adına “madencilik” diyorlar ve “Türkiye’yi maden ülkesi yapacağız” diye açıklama üzerine açıklama yapıyorlar.

    Gözümüzün içine baka baka birileri “Köylerinizi haritadan sileceğiz, topraklarınızı, sularınızı zehirleyeceğiz” diyor. Ve bunu yapmak için de harekete geçtiler. Başlangıçta insanlar devletine, hükümetine güvendi. “Devlet, yanlış bir şeye izin vermez” dediler. Devletler değil ama onları yöneten hükümetler ne yazık ki “yanlış” yapıyor. Hem de çok büyük yanlışlar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yakın tarihimiz bu yanlışların ve hataların örnekleriyle dolu. Hem de istemediğin kadar. Dünya savaşları tarihi işte bu yanlışların ve hataların tarihi. Hükümetler ve yönetenler yanlış yapıyor ama bizim burada hata yapma şansımız yok. Biz topraklarımızı korumak zorundayız. Bu bizim çocuklarımıza, torunlarımıza borcumuz.

    Bugün ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler azalan kaynaklar, çevrecilerin protestoları, açılan davalar ve yükselen maliyetler nedeniyle madenciliği başka ülkelere taşımaya karar verdiler. Yüz yıllardır Afrika, Güney Amerika ve Uzak Doğu’da devam eden acımasız sömürü düzeni yetmedi. Şimdi sömürülecek yeni ülkelere, neoliberal sistemin talanına açık yeni topraklara ihtiyaçları var. Ekonomik krizlerin pençesinde bunalmış, parasının değeri düşük, maliyetlerin ucuz olduğu Türkiye gibi ülkelere yöneldiler. Türkiye halkı daha ne olduğunu anlamadan şu ana kadar milyonlarca ağaç kesildi, kesilmeye devam ediliyor. Dağları param parça edildi. Gece yarıları çıkarılan torba yasalara yapılan son dakika eklemeleriyle kimsenin haberi olmadan maden yasaları değiştirildi. Bedava su, ormanlar, tarım arazileri, dağlar, meralar-yaylalar madencilere ücretsiz tahsis edilmeye başlandı. Eskiden ormanlık alanlarda, tarım arazilerinde, köylerde, meralarda madencilik yapılmasını yasalar engelliyordu. Yani doğa, yasal koruma altındaydı. İşte bu nedenle 99 yıllık Cumhuriyet’te bu kadar yamyamlığa, çakallığa rağmen kıyılardaki ormanlar, zeytinlikler, Anadolu’nun o eşsiz güzellikleri ve doğası korunabildi. Ama şimdi köyleri haritadan silen, dağları paramparça eden, tarım arazilerini yerle bir eden, su kaynaklarını zehirleyen bir madencilikten söz ediyoruz. Ormanlar, zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri artık madencilere tahsis ediliyor. Dünya üzerindeki en vahşi madencilik şu anda Türkiye’de uygulanmaya çalışılıyor. Görevlerini yapması gereken devlet kurumları gözlerini bir noktaya dikmiş, tepeden gelecek emirleri uygulamak için bekliyor. Türkiye bugün, uzaylıların saldırısı altında kalan ve manyetik koruma kalkanı düşmüş bir uzay gemisine benziyor.

    KÖYLER HARİTADAN SİLİNİYOR

    Devletin memurları Yeşil Ordu’nun yeşilinin katledilmesine, fındık bahçelerinin zehirlenmesine “olur” veriyor. Zeytin bahçelerinde madenciliğe, sülfürik asit tesislerine izinler çıkıyor. Milyonlarca insanın ekmeğiyle, Türkiye’nin en verimli tarım arazileriyle kumar oynanıyor. Türkiye’nin yaşamsal su kaynakları acımasızca tahrip ediliyor. Köyler bir bir haritadan siliniyor. Ancak bir işgal veya düşman saldırısı altında kalmış bir ülkede görülebilecek uygulamalar yaşanıyor. Kartellere, holdinglere, yandaşlara-candaşlara ülkenin dağları-taşları ve ormanları içindeki köyler ve köylüleriyle ihale ediliyor.

    Türkiye’de köylerin tepesinde gerçekleşen bir vanşi madencilik örneği

    Birileri çok büyük paralar kazanıyor. Uluslararası piyasalarda bir ons altın 2000 dolar. Bu bir ons altının Türkiye’deki maliyeti ise 400-500 dolar. Kârlar yüksek, avantalar da. Üstelik yaşanan son ekonomik krizlerden sonra bu maliyet karteller için daha da aşağıya çekildi. Ağızlarının suyu akıyor. Bu nedenle ihale üzerine ihale yapılıyor. Neyin ihalesi yapılıyor? Milletin dağlarının, ormanlarının, köylerinin, tarım topraklarının ve su kaynaklarının ihalesi. Hem de tüm dünya küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken. Tüm dünyada uzmanlar yıllardır bas bas bağırırken: İnanılmaz kuraklıklar yaşanacak. Yeni salgınlar olacak… Ormanlarınızı, dağlarınızı, tarım topraklarınızı, su kaynaklarınızı koruyun…

    Yangın uçakları yerine makam uçakları alınıyor. Önlem için harcanması gereken kaynaklar saraylara, lüks makam araçlarına harcanıyor. Kaynaklar betona gömülürken, devletin kurumları kartellerin teşrifatçısı haline getiriliyor.

    Bugün ne yazık ki adalet sistemi yaralı. Osman Kavala davası bunun en son ve en somut örneği olarak karşımızda. Devletin kurumlarında liyakat, tecrübe ve yeteneğin yerine partizanlık egemen. Bakanlıkların beyni sayılan “müsteşarlık” makamı kaldırıldı yerine “Bakan Yardımcılığı” adı altında arpalıklar yaratıldı.

    PİYANGO ÇEKİLİŞİ GİBİ İHALELER

    Anayasa, yasalar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylülerini ve köylerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    Piyango çekilişi yapar gibi her yıl ihale üzerine ihaleler yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihale. Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Kazdağları’nın yüzde 79’u vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Tüm Türkiye’yi kapsayan bu yüzlerce ihalede önce “sondaj yapıyoruz” denilerek ormanlar kesilecek, yüz binlerce çukurlar açılacak ve habitatın kalbine saplanacak hançerlerle doğaya ilk darbe vurulacak. Ardından altın çıkarıyoruz, nikel çıkarıyoruz denilerek milyonlarca ağaç içindeki canlılarıyla birlikte yok edilecek. Milyonlarca ton toprak, kaya siyanür-sülfürik asit ve bilumum kimyasallarla zehirlenecek. Bu ülkeyi yönetenler o ihalelerden birkaç yüz milyon gelir elde etmeyi düşünebilir ancak hiç şüpheniz olmasın tahribatı yüz milyarlarca dolar olacak. Bu ihaleleri yapanlar kendilerini Sibirya tundralarında ya da Alaska ormanlarında Avustralya çöllerinde sanmış olmalılar ki çok rahat davranmışlar. Onların gözünde ne köy, ne belde, ne kasaba ne de şehirler yok. Oralarda yaşayan insanlar hiç yok. O ormanlarda yaşayan kuşlar, böcekler, geyikler, ceylanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, sincaplar, ayılar hiç yok. Orası bilmem kaç numaralı maden sahası. Ekonomik krizin ve yoksulluğun yarattığı çaresizlik ortamını bir yağma bayramına çeviriyorlar. Tehlike gerçekten çok büyük.

    Sesini çıkarmayan, devletine güvenen vatandaşların köyleri yerle bir ediliyor. Meraları, yaylaları, ormanları, dağları çalınıyor. Su kaynakları zehirleniyor.

    Fatsa’daki yaşam mücadelesi bize şunu öğretti. Bugün Türkiye’nin neresinde olursanız olun birileri topraklarınıza gelip de “Burada şu madeni çıkaracağız, bu madeni çıkaracağız” diye ortalarda dolaşmaya başlarsa hemen örgütlenin, bir avukat bulun ve mücadeleye başlayın.

    AYAKLI YALAN MAKİNELERİ

    Ayaklı yalan makinesi gibiler. Bir bölgeye yerleşmek amacıyla önce şirin görünmek isterler ve her türlü şaklabanlığı yaparlar. Kimseye zararları yoktur, hiçbir canlıyı incitmezler. İncitmek bir yana yol yapmak, camileri, okulları onarmak için gelmişlerdir. Üstelik iş imkânı bile sağlayacaklardır. Hep aynı masalı anlatırlar ama gerçekler 5-10 yıl sonra ortaya çıkar: Siyanürle zehirlenmiş ve çölleşmiş topraklar, aldatıldığını ve yaşam alanlarının yok edildiğini gören çaresiz insanlar.

    Başlangıçta hep aynı nakaratlar tekrarlanır, “3-5 yıl çalışıp, sonra eski haline getirip gideceğiz” şeklinde. Bütün bu zehirli kimyasal madenlerin ilk aşaması bu şekilde olurdu. Küçücük bir alanda başlarlardı. Ama sonra birdenbire “ek kapasite” artırımları gündeme gelirdi ve bu 5 yıl birden 10 yıla çıkardı. Ardından 15-20-30 yıl derken uzar giderdi. Önce madenin çevresinde ne varsa silip süpürülürdü. Sonra yakın çevrede sondaj faaliyetleri başlardı. 20-50 kilometrelik alanlara kadar cevher sahaları belirlenirdi. Erzincan Çöpler’de de yaşanan bu, Uşak-Kışladağ’da da yaşanan bu, İzmir-Bergama’da da yaşanan buydu.

    Fatsa’daki maden şirketi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yaptığı ÇED başvuru dosyasında diyor ki, “Proje alanı içerisinde ‘Milli Parklar’, ‘Tabiat Parkları’, ‘Tabiat Anıtları’ ve ‘Tabiatı Koruma Alanları’ olarak belirlenen alanlar bulunmamaktadır.” Aynen böyle diyor. Karadeniz’in her tarafı tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanları. Bir ÇED raporuna üstelik Karadeniz’le ilgili hazırladığın bir ÇED raporuna bunu nasıl yazabilirsin? (İşin ilginç tarafı Cerattepe’deki siyanürlü maden için de, Kazdağları’ndaki siyanürlü maden için de benzer ÇED raporları hazırlanıyor.) Yazarsın, parayla hazırladığın bir rapora şirketi memnun edecek her şeyi yazarsın. Zaten olan da o. Hadi şirketin gözü kara, sarı metalden başka bir şey görmüyor. Peki bu ülkenin Çevre Bakanlığı bunu nasıl kabul edebilir? Nasıl “evet” diyebilir?

    Bu satırların yazarı yaklaşık dört yıldır bu konulara yoğunlaştığından ilgili bakanlıkların bürokratlarıyla da zaman zaman görüşme imkanına sahip oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda da vicdanı olan bürokratlar üst üste yapılan bu yüzlerce maden ihalesinden rahatsız. Bunu birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na da bildirdiler. “Masa üzerine serdiğiniz haritalarla maden ihalesi yapamazsınız” dediler. “Sonra ÇED izni diye bizim kapımıza dayanıyorlar. Bu böyle gitmez” dediler ama dinleyen yok. Emir büyük yerden. Emir nereden gelirse gelsin artık tüm Türkiye’de köylüler, çiftçiler, vatandaşlar karşı karşıya oldukları tehlikenin farkına varmaya başladı. Tutacakları bir el, yardım çığlıklarına bir karşılık bekliyorlar. Bu konuda tecrübeli olanların kapısını çalıp destek istiyorlar.

    ALMAN VAKIFLARI MASALI

    Yavuz hırsızların yalanları bir bir yüzlerine vurulunca hemen “Alman Vakıfları” masalını anlatırlar. “Altınları çıkarmamızı istemiyorlar… Zengin olmamızı engelliyorlar “diyerek köylüleri, çevrecileri, yaşam savunucularını hedefe koyarlar. Oysa Türkiye’de altın madenciliği için ilk girişimde bulunan ve altın işletmeciliğinde kullanılan ilk siyanürü Türkiye’ye satan da Almanya idi. Ayrıca Almanya’nın güçlü kredi kuruluşları sadece Türkiye’de değil dünyadaki birçok madenlerin de ana finansörlerindendir. Bergama’da altın çalışmalarına başlayan Eurogold’un ilk ortaklarından birisi Alman şirketi Deutsche Metallgesellschaft idi. Projenin iki finansöründen birisi de yine Alman Dresdner Bank, diğeri ise İngiliz Barclays Bank. Almanya gibi bir sanayi devi; dünyadaki her türlü metali sünger gibi emen Almanya, Türkiye’nin metal çıkarmasını istemeyecek! Hangi metal olursa olsun bir şekilde ham madde olarak tüketen bir ülkeden bahsediyoruz. Diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi her türden ham madde için dünyanın birçok ülkesine çöreklenmiş durumda olan Almanya, Türkiye’nin altın üretmesini istemeyecek. İstemek bir yana on takla atar. Altını da çıkar, gümüşü de; bakırı da çıkar demiri de. Çünkü bunların ana alıcısı olan devletlerden birisi Almanya. Hatta çıkarman için sana her türlü yardımı da yapar. Zaten olan da bu. Bugün çeşitli uluslararası karteller aracılığıyla yaptıkları gibi.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda yaptığı doğa katliamının fotoğrafı. Bu ilk adımdı.

    Altın veya başka metallerin üretimi, bir başka deyişle ham madde üretimi zaten bizim gibi ülkelere önerilen, “çıkış yolu.” Sen altın veya başka bir metal çıkarırsın, bir değer ortaya koyarsın ve onları satıp Almanya gibi ülkelerden bir şeyler alırsın. Mercedes, BMW ve Airbus gibi şeyleri mesela. Almanya da diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi kendi ülkesini üretim merkezi haline getirip, diğer ülkeleri ham madde merkezi olarak kullanma derdinde. Japonya keza öyle. Japonya’da dünyadaki en sıkı orman koruma tedbirleri uygulanıyor. Ülkenin yüzde 70’inden fazlası ormanlarla kaplı. Ama aynı Japonya söz konusu olan Endonezya ormanları veya Filipinler ormanları olunca aynı hassasiyeti göstermez. Endonezya ve Filipinler ormanlarının en baş alıcısı Japonya. Üstelik yasal ya da yasa dışı fark etmiyor. Çünkü bu ülkelerde aynen Türkiye’deki kaçak kömür madenleri olduğu gibi kaçak kesim sahaları ve kaçak kesim lordları var. Bu devasa sanayi ülkeleri, (tabii ki aracılar kanalıyla) bu türden mafya lordlarıyla iş yapmaktan da hiç gocunmazlar. Diyeceğim o ki sen ülkenin delik deşik edip maden çıkarmaya karar vereceksin, sen ülkenin madencilik adı altında yağmalanmasına, talan edilmesine izin vereceksin ve Almanya’da buna karşı çıkacak!

    Bakınız konu ne Almanya ne Amerika ne de Kanada. Konu Türkiye ve Türkiye’yi yönetenler. Konu ülkesine sahip çıkamayan bir yönetim. Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni

    yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor.

    Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    Bu yılın başında çıkardığımız “Altın Girdap” kitabımızda ise milletin köylerini birilerine peşkeş çeken kararlar nasıl alınıyor? Hangi ilişkiler etkili oluyor? Bu sorulara yanıt aradık. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yer yüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yer yüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir.

    Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yer yüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız. Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık.

    Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.

    MÜCADELE KAÇINILMAZ

    27 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, siyanürlü altın madeni şirketinin yeni ÇED talebini reddetti. Daha doğrusu ÇED süreci durduruldu. Fatsalılar, Ordulular rahat bir nefes aldı. Ama şimdilik. ÇED kabul edilseydi, maden iki katına çıkarılacak, Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı kurulacaktı.

    Erzincan-İliç Çöpler altın madeni zehirli atık barajı. Fırat Nehri’ne 300 metre mesafede: Zehirli atık barajlarının hemen hepsinin sonu bu oluyor.

    Satırlarımı iki alıntıyla bitirmek istiyorum. İlki TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç’ın Gazete Oksijen’de yayınlanan makalesinden: “Doğal varlıkların korunmasına yönelik söylemler yakın zamana kadar romantik ve entelektüel bir düşüncenin parçası olarak görülmüş; bu nedenle ne gündelik hayatta ne de kamusal kararlarda güçlü bir yer bulamamıştır…. Günümüzde artık doğa koruma sadece bir çevre meselesi değil aynı zamanda toplum sağlığı, ekonomik refah ve gıda güvencesi meselesidir.”

    Hatta bence günümüzde artık doğa koruma aynı zamanda milli güvenlik meselesidir. Yaşamla ölüm arasında bir noktadır. Var oluş ve yok oluş sorunudur. Doğasına sahip çıkmayan ya da çıkamayan toplumlar yok olmaya mahkumdur.

    Susamayız. Suskunluğumuzu kabul olarak yorumluyorlar. Bir bölgede vatandaşlar “devlet yanlışa izin vermez” anlayışıyla beklerse bunu “kabul” olarak “rıza” olarak yorumluyorlar. “Bakın orada hiç sorun yok, çünkü sesini çıkaran yok” diyorlar. Sonuna kadar gidiyorlar. Onları durdurun tek şey vatandaşın, halkın tepki göstermesi. Topraklarını, sularını, köylerini korumak için harekete geçmesi. Bugün bunun dışında bu yağma ve talan düzenini durduracak bir devlet mekanizması ne yazık ki yok.

     Bu fotoğraf bir tarladaki yağmur sulama sistemi değil, bir altın madenindeki siyanür zehirleme sistemi

    Çok klasik hikayedir ama hala geçerlidir. Eskiden devlet ormanları, suları, dağları kendini bilmez, cahil insanlardan korumak için önlemler alırdı. Bunun için çaba gösterir, yasalar çıkarırdı. Bugün tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Bugün köylüler, vatandaşlar yaşam alanlarını, ormanlarını, köylerini, dağlarını korumak için devlete karşı bir mücadele içinde. Çok ızdırap verici bir süreç bu.

    Amerikalı tarihçi ve bilim insanı Jared Diamond’un kitapları hep bu tarihsel süreç içinde yaşanan var oluş ve yok oluş hikâyelerini anlatır. Der ki Diamond, “Uzun vadede zenginler, çökmekte olan bir toplumu yönetiyor olmaları halinde kendilerinin ve çocuklarının çıkarlarını güvence altına alamayacaklar. Sadece açlık çeken ya da ölen en son insan olma mertebesine ulaşabilecekler.”

    Bu noktada açlık çeken ya da ölen en son insan olmamak için mücadele kaçınılmaz. Elbetteki bu mücadelenin merkezinde de siz hukukçular varsınız.

    MAKALENİN 5N 1K ÖZETİ VE NE YAPMALI?

    NE? Vahşi madencilik. Yağma-talan madenciliği. Adına “madencilik” denilen açık hava kimya fabrikaları. Ham ya da yarı mamül olarak ülke kaynaklarının yurt dışına gönderildiği neoliberal sistemin “sömürü” madenciliği.

    NEREDE? Tüm Türkiye’de. Ordu-Fatsa’da, Erzincan-İliç’de, Çanakkale-Lapseki’de, Uşak-Kışladağ’da, Niğde-Ulukışla’da, Muğla’da, İzmir’de, Ağrı-Mollakara’da… Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm Türkiye’de dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, köyler ve tüm su kaynakları vahşi madenciliğin saldırısı altında.

    NE ZAMAN? İlk adım 1987 yılında maden kanunun değiştirilmesine kadar uzanıyor. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta Sarı Öküz verildi. 2002 yılından sonra ise 20 yıllık süreçte her geçen yıl katlanarak arttı.

    NEDEN? Dünyadaki her şeyi “meta” olarak gören neoliberal sistemin aktörleri, ne olursa olsun kazanmak, ne olursa olsun tüketmek mantığıyla hareket ediyor. Bu sistemin dünyayı getirdiği nokta ise yer yüzünün her noktasında yaşanan ekokırımlardır.

    NASIL? Dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanılması. Doğanın, yaşam alanlarının geri dönülmez bir biçimde tahrip edilmesi. Bin yıllardır süren ve sürecek olan ekosistemlerin bir avuç insanın çıkarı için 5-10 yıllık kazançlar uğruna yıkıma uğratılması.

    KİM? Uluslararası karteller ve yerli ortakları, holdingler, şirketler ve taşeronları. İşbirliği halinde oldukları ulusal ve yerel siyasetçiler. Satın aldıkları bürokratlar.

    NE YAPMALI? Hukuki zeminde mücadele için vatandaşların desteklenmesi. Neoliberal vahşi madenciliğin saldırısı altındaki bölgelerde ve şehirlerde vatandaşların bilinçlendirilmesi ve neye karşı karşıya olduklarının anlatılması. Anayasal ve yasal hakların sonuna kadar kullanılarak bu ülkenin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının-meralarının, su kaynaklarının, köylerinin ve üretim merkezlerinin korunması.

    (Bu makale, Türkiye Barolar Birliği’nin BAROBİRLİK Dergisi’nin 56. sayısında yayınlandı)

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Sezgin Baran Korkmaz, 234 milyar dolarlık kara para ve Magnitsky Yasası

    Sözcü Gazetesi’nde Uğur Dündar yazdı…

    ABD Adalet Bakanlığı 2019 yılında Türkiye’den Sezgin Baran Korkmaz’la ilgili belge ve bilgileri talep etmiş. Ancak yanıt verilmemiş…

    Sezgin Baran Korkmaz yakında Kingston kardeşlerle birlikte vergi yolsuzluğu ve kara para aklama suçlamaları nedeniyle ABD mahkemelerinde hesap verecek.

    Bu türden suçlar ve suçlular her ülkede olabilir ancak işin içine savcılar, polisler ve siyasetçiler girdiği zaman veya Sezgin Baran Korkmaz gibi ilişkiler ağı kurulduğu zaman farklı bir hikâye anlatılır.

    Peki Kingston kardeşler ABD’de vergi yolsuzluğuyla elde ettikleri paraları neden Türkiye’ye gönderdiler? Neden Türkiye’de yatırım yapmayı tercih ettiler? ABD dışındaki ülkelerden de Türkiye’ye benzer kara para akışları oluyor mu? Türkiye neden Ürdün ve Mali’yle birlikte gri listeye alındı? Rusya bu kara paraların ve yolsuzlukların neresinde? Bunlar yanıtlanması gereken çok ciddi sorular…

    Şimdi bu sorulara bir kitabı anlatarak yanıt bulmaya çalışalım…

    İngilizcesi FREEZİNG ORDER…

    Türkçeye DONDURMA KARARI olarak çevirebiliriz. Yazarı BİLL BROWDER…

    Peki kim bu Browder?

    HERMİTAGE

    Bill Browder, Hermitage adlı bir yatırım ve finans şirketinin kurucusu ve CEO’su. İngiliz vatandaşı ama ABD’yle de çok yakın ilişkileri var. 2005 yılına kadar da Rusya’daki en büyük yabancı yatırımcıydı. Bir süre sonra Rusya’da yatırım yaptığı şirketlerdeki yolsuzlukları ortaya çıkarmaya başladı. İlk başlarda Putin, siyasi rakiplerinin de tasfiye edilmesine olanak sağladığı için bu duruma sesini çıkarmadı. Ne zaman ki Rusya’da tek güç haline geldi durum değişti. Çünkü Browder’in ortaya çıkardığı yolsuzluk ağları Putin’e kadar uzanıyordu.

    Browder ve arkadaşları 230 milyon dolarlık bir kara para aklama olayını araştırmaya başlayınca da ağır bir saldırıyla karşı karşıya kalır. Sınır dışı edilir ancak mücadeleyi bırakmaz. Bu mücadele sırasında da çok acı bir olay yaşanır. Moskova’da yaşayan ve hukuki süreci yürüten avukatları SERGEİ MAGNİTSKY önce tutuklanır sonra aylar süren sorgulama ve işkencenin ardından cezaevinde öldürülür.

    Bu olay Browder ve arkadaşları için bir dönüm noktası olur. 230 milyon dolarlık yolsuzluğu ortaya çıkarmak artık bir onur ve namus mücadelesidir. Putin rejiminden Batı finans sistemine aktarılan milyonlarca dolarlık kara paranın peşine düşerler. Bunun için ABD, İngiltere, Kanada ve AB ülkelerinde “MAGNİTSKY YASASI” adını verdikleri bir yasal düzenleme için canla başla çalışırlar. Putin’le aralarında ilan edilmemiş bir savaş vardır artık. Cinayetler birbirini izler. Browder ekibinin çalışmalarına destek veren BORİS NEMTSOV adındaki Putin karşıtı Rus siyasetçi Moskova’da sokak ortasında katledilir. Sürecin önemli tanıklarından ALEXANDER PEREPİLİCHNYY adındaki bir kişi yine Magnitsky yasasına destek verdiği için zehirlenerek öldürülür. Ölümler birbirini izler… Rusya defalarca Browder hakkında gerçekle alakası olmayan kırmızı bültenler yayınlatır.

    KOZLOV KATLEDİLDİ

    Aslında hikâyenin başlangıcı 2006 yılına kadar uzanır. Rusya Merkez Bankası’nın 41 yaşındaki enerjik Başkanı ANDREİ KOZLOV, 13 Eylül 2006 tarihinde Spartak Stadyumu’nda arkadaşlarıyla spor ve eğlence amaçlı oynadığı futbol maçından sonra şoförüyle birlikte katledilir. Kozlov, Estonya-Talin’de Danimarka bağlantılı bir banka üzerinden kara para aklandığını keşfetmiş ve daha Talin’den döneli birkaç gün olmuştu.

    DANSKE BANK

    Tam 12 yıl sonra Danimarka’ya ait Danske Bank, Eylül 2018 tarihinde uzun süren teftiş ve incelemelerinin sonuçlarını açıkladı. Rusya ve eski Sovyet devletleri kaynaklı olmak üzere bankanın Estonya-Talin’deki şubesi üzerinden tam 234 MİLYAR DOLAR kara para geçişi olmuştu. Andrei Kozlov’un katledilmesine neden olan kara para aklama faaliyetlerinin 12 yıllık bir bilançosunun bir bölümüydü bu rakam.

    Sonunda mızrak çuvala sığmaz hale gelir. Kara paranın aklandığı bankalar ve ülkeler bir bir dökülmeye başlar. Ortaya çıkan dehşet rakamlar Bill Browder ve arkadaşlarının tahmin dahi edemeyeceği boyutlardaydı. Sadece bir Danimarka Bankası üzerinden aklanan kara paranın miktarı 234 MİLYAR DOLARDI. Olay patlak verince Danske Bank pazar değerinin yüzde 65’ini kaybetti. Danske Bank’ın Talinn şubesinin müdürü Aivar Rehe intihar etti.

    Ardından İsveç’in SEB Bankası 28 MİLYAR DOLAR, Swedbank 42 MİLYAR DOLAR kara para aklamakla suçlandı.

    Bu işlere bulaşmış bütün bankalar incelendiğinde Putin’in iktidar olmasından bu yana Rusya ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinden 1 TRİLYON DOLARDAN fazla bir kara paranın çalındığı tahmin ediliyor.

    Danske Bank skandalından sonra AB ülkeleri Magnitsky Yasasını tartışmaya başladı.

    Rusya ise Sergei Magnitsky dahil bütün ölümlerden “uluslararası bir suç örgütü” kurduğunu iddia ettikleri ve hakkında defalarca kırmızı bülten çıkardıkları Bill Browder’i sorumlu tutmaya başladı. Browder’in suçlamalarını ters çevirip kendisine yönelttiler. Daha önce hapishanede “doğal yollardan öldü” dedikleri Magnitsky’yi daha sonra Browder’in öldürttüğünü iddia etmeye başladılar.

    Peki Putin bütün bunları neden yapıyor. Neden Suudi Prensi Faysal gibi bir veya birkaç elemanını feda edip de kenara çekilmedi? Neden bütün Batı dünyasını karşısına alma pahasına Magnitsky Yasası’na karşı mücadele etti?

    Browder’e göre, “Çünkü tehlikede olan sadece MİLYONLARCA DOLAR değildi. Hatta tehlikede olan MİLYARLARCA DOLAR bile değildi. Muhtemelen BİR TRİLYON DOLARDAN FAZLA parası tehlikedeydi. Ve Putin bunu korumak için her şeyi yapmayı göze almış durumda.”

    miktarda bir para aynı zamanda neden bu kadar çok insanın öldürüldüğünü de açıklıyordu. Sergei Magnitsky, Boris Nemtsov, Alexander Perepilichnyy ve Andrei Kozlov gibi insanlar. Ayrıca Kremlin’in neden Vladimir Kara-Murza ve Nikolai Gorokhov’u öldürmeye çalıştığını da açıklıyor.

    Browder’e göre, “Putin ve rejiminin davranışı ne kadar aşağılık olsa da, bunların hiçbiri Batılı güçlerin işbirliği olmadan gerçekleşemez. John Moscow ve Mark Cymrot gibi avukatlar, Glenn Simpson gibi dönekler, Dana Rohrabacher gibi politikacılar ve Danske Bank’takiler gibi yöneticiler olmadan bu kadar cesaretli olamazlardı. Bu insanlar diğerleri ile birlikte, Putin ve yandaşlarının suçlarından kurtulmalarını sağlayan makineyi yağlıyorlardı.”

    Browder, “230 milyon dolarlık suçla bağlantılı en büyük para New York’ta, İspanya’da, Fransa’da veya İsviçre’de değil, benim memleketim olan Londra’da sona erdi. Bu para mülk ve lüks mal satın almak için kullanıldı. Yetkililere, Parlamentoya ve İngiliz basınına sunduğum tüm kanıtlara rağmen, bugüne kadar Birleşik Krallık’ta Magnitsky Yasası’yla bağlantılı tek bir kara para aklama soruşturması başlatılmadı” diyor.

    Magnitsky Yasası bugün 34 ülkede yürürlükte. Bu yasalar dünyanın her yerindeki insan hakları ihlalcilerini, hırsızları, soyguncuları ve kleptokratları cezalandırma gücüne sahip. Türkiye’de bir an önce kendi Magnitsky Yasası’nı yürürlüğe koymalıdır. Mevcut iktidardan böyle bir adımı beklemek safdillik olur ama seçimlerden sonra bir iktidar değişiminde bu en öncelikli görevleri olmalıdır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • ‘Bob’ Hasan, Veysel Eroğlu ve Yağmalanan Türkiye

    Endonezya’daki takma adı Mohamad “Bob Hasan”dı. Java’ya taşınan Çinli bir tüccarın oğlu olarak Kian Seng’de doğmuştu. Kazançlı kaçakçılık operasyonları ve ordudaki bağlantılarıyla yükseldi ve Devlet Başkanı Suharto’nun kerestecilik ve dolayısıyla yağmur ormanlarının katledilmesi işindeki en güvenilir adamı oldu. İngiltere’nin iki katı büyüklüğünde bir alan olan 130 milyon dönümlük bir bölgeden aslan payını kapanlardan biriydi. Hasan, Suharto’nun yolsuzluk ağının merkezindeki örümcek olarak, hem düzenleyici konumunu sürdürdü, hem de muhteşem bir kişisel servet oluşturdu.

    Amerikalı gazeteci-yazar Fred Pearce’nin “TOPRAK YAĞMASI” adlı kitabında dünyadaki bu yağma-talan hikayeleri anlatılır. Endonezya’da da kalkınma, dünyadaki en büyük, en sistematik ve acımasız toprak gaspı operasyonlarından biri üzerine kuruldu. Dönemin Cumhurbaşkanı Suharto, binlerce adadan oluşan geniş ülkesinin ormanlık alanlarını “devlet ormanı” ilan etti. “ULUSAL KALKINMA” için kullanılacaklardı. Elbette bu, kitleleri kandırmak için kullanılan bir yalandı.

    Suharto’nun akıl hocalığını, “Berkeley Mafyası” olarak bilinen bir grup ABD eğitimli Endonezyalı ekonomist yapıyordu. Suharto, devlet ormanlarında ailesini, arkadaşlarını ve generallerini büyük tavizlerle ödüllendirdi. Başkanın desteğine sahipseniz, istediğiniz bölgeyi alabilirdiniz. İşgücü ihtiyacını da yine Suharto’nun desteğiyle Java gibi yoğun nüfuslu adalardan binlerce insanı taşıyarak çözdüler. Eski bir Hollanda sömürge stratejisiydi. Bugün Türkiye’ye doldurulan yüz binlerce Afganlı, Iraklı, Suriyeli, Somalililere bir de bu gözle bakınız.

    Milyar dolarlık kâğıt hamuru değirmenleri inşa ettiler. İsveç, Japonya, Kanada, ABD, Almanya ve İngiltere’den makineler getirdiler. Ancak bu kovboy ekonomisi hem orman sakinleri hem de çevre için bir felaketti. Yağmur ormanlarının katledilmesi üzerine kurulmuş bir ekonomiydi bu.

    Suharto, 30 yıllık yönetimi sırasında komünizme karşı bir siper olarak Batı’nın sarsılmaz desteğine sahipti. Ancak soğuk savaş sonrası bir dünyada artık komünizme karşı bu sipere ihtiyaç yoktu. Keresteciler ve orman yağmacıları iflas edemeyecek kadar büyümüşler ama aynı şey Suharto için artık geçerli değildi. Endonezya’nın mali krizi tırmanırken, para birimi çökerken, binlerce insan hayatını kaybederken ve isyanlar Cakarta sokaklarını doldururken 1998’de istifa etmek zorunda kaldı. Suharto, 15 milyar dolar olduğu tahmin edilen bir aile servetiyle Jakarta’daki müstahkem villasına emekli oldu. On yıl sonra öldü.

    Hocasının gidişiyle “Bob Hasan”ın da yıldızı söndü. 2001 yılında dolandırıcılıktan ve 250 milyon dolarlık devlet fonunu kötüye kullanmaktan suçlu bulundu; hapse atıldı.

    Endonezya genelinde ormansızlaşma oranı Suharto sonrası da artarak devam etti. Ormansızlaşma 1998’den sonra ikiye katlandı. Neoliberal kapitalist düzende emperyal kartellerin taktikleri üç aşağı beş yukarı tüm dünyada aynı. Vücut dilinden anlayan bürokratlara ve ülkelerini uluslararası kartellere açarken “milliyetçilik masalları” anlatacak iktidarlara ihtiyaçları var.

    Türkiye’ye dönelim…

    John McCluskey, Kazdağları ekosisteminde 347 bin ağacı kesen Kanadalı Alamos Gold şirketinin CEO’su, “Biz kesmedik” dedi.

    30 Ekim 2020 tarihinde yatırımcılarla yaptığı toplantı sırasında, bir soru üzerine şunları söyledi:

    “O ağaçlar şirketimiz tarafından değil, Türkiye Cumhuriyeti Orman Bakanlığı tarafından kesildi. Türkiye’de hiçbir şirketin ağaç kesme hakkı yoktur. O ağaçları bizzat devlet kesti. Sonra kesilen ağaçları topladılar ve sattılar. Bu ağaçlardan elde edilen tüm geliri de devlet aldı. Bununla bizim hiçbir ilgimiz yoktu.”

    McCluskey doğru söylüyor. Evet o ağaçları kestiren başında Veysel Eroğlu’nun olduğu Orman Bakanlığı’ydı. Ağaçları Orman Bakanlığı kestirdi ama tüm geliri devletin aldığı konusu yanlış. Çünkü ağaçların kesilmesi işini yandaş şirketlere yaptırıyorlar.

    Burada Veysel Eroğlu’na bir parantez açmak lazım. Çünkü Eroğlu, gelmiş geçmiş en büyük “ORMAN KATLİAMCISI BAKAN” olarak tarihteki yerini aldı. Erdoğan tarafından 2007 yılında Çevre ve Orman Bakanı olarak Osman Pepe’nin yerine atandı. Çünkü Osman Pepe, Manisa – Çaldağı’nda nikel madeni için yüz binlerce ağacın kesilmesine onay vermiyordu. Çaldağı nikel madeni sonradan FETÖ’cü olduğu belirtilen VTG Holding’in İngilizlerle ortak projesiydi. Üzüm diyarı Gediz Ovası’nın ve Manisa’nın kalbine sokulan bir hançerdi. Eroğlu göreve geldi ve Çaldağı’nda katliam başladı. Daha sonra Eroğlu, 2011-2018 yılları arasında Orman ve Su İşleri Bakanı olarak görevine devam etti. Yani tam 11 yıl ormanlardan sorumlu oldu. Eroğlu sadece vahşi madencilik için değil otoyollar, hava limanları, köprüler diyerek milyonlarca ağacın kesilmesinden sorumlu bir siyasi kişiliktir.

    Ormanlarını kestiren, dağlarını parçalatan, ülkesini uluslararası kartellerin ham madde deposu haline getiren bir ülke olursanız; ülkenizi SÖMÜRGE MADENCİLİĞİNİN bir üssü haline getirirseniz Alamos Gold’da gelir, Centerra’da, El Dorado’da gelir, SSR Mining’de…

    Türkiye çok tehlikeli sularda yol alıyor. Ne siyasetçiler tam olarak farkında ne de vatandaşları uyarması gereken medya.

    2021 yılının Temmuz-Ağustos aylarında Ege ve Akdeniz’de meydana gelen yangınlarda 181 bin 393 hektar orman yandı. 254 bin futbol sahasına denk geliyor. Yangınlar üç hafta boyunca kontrol altına alınamadı. Yetkililer ve sorumlular Yangın Eylem Planı hazırlamadığı gibi, Türk Hava Kurumu’nun çalışabilir durumda olan yangın söndürme uçaklarını saf dışı bırakmıştı. Bu durum Sayıştay raporlarında da yer aldı.

    Millet yangınların şokunu yaşarken, yaralarını sarmaya çalışırken, gerekli analizler yapılmadan, “Yanmış ağaçları kesiyoruz” denerek yaş ve yanmamış ağaçlar da kesildi. Ağaç kesim işlemleri özel şirketlere verilmiş, özellikle Muğla’da ‘vahşi kesim’ işlemleri had safhaya ulaşmıştı.

    Dönemin Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ve Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey hakkında “görevi kötüye kullanma ve temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak” iddialarıyla suç duyurusunda bulunuldu.

    Bitmedi; gazeteci Tuncay Mollaveisoğlu, büyük orman yangınlarından sonra adına “orman emvali” denilen odun, direk, kereste gibi ürünlere dönüşen orman değerlerinin satışında büyük vurgun yapıldığını yazdı. Yangın alanlarının apar topar yandaş şirketlere verildiğini; emval değerlerin 7 milyon metreküp düşük gösterilmesinin yanı sıra, metreküpü 2500 TL olan tomrukların ortalama 100 TL’den satıldığını anlattı.

    CHP Trabzon Milletvekili Ahmet Kaya’nın verdiği soru önergesinden, 2017 yılında 95 bin metreküp ağaç kesimi yapılan Trabzon’da 2020’de 432 bin metreküp, 2021 yılında da 471 bin metreküp ağaç kesimi yapıldığını ve Türkiye genelinde 2014-2015 yılına kadar yılda ortalama 7-8 milyon metreküp olarak gerçekleşen ağaç kesim miktarının 2021 yılında 30 milyon metreküpün üstüne çıktığını öğrendik.

    Türkiye açısından konu sadece ormanlar değil. Tehlike çok daha büyük. Türkiye kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına her bir köşesi yağma-talan madenciliğinin oyun alanı haline getirilmiş durumda. Türk Lirası diplerde, maliyetler çok düşük. Gözünü kırpmadan dağları parçalayacak ve kirli işleri yapacak ve sömürülecek ucuz iş gücü Endonezya’da olduğu gibi bolca var. Hiçbirisi tesadüf değil.

    Yanlış ekonomi politikaları, yaşanan büyük ekonomik krizler ve krizlerden çıkış için ormanlar dahil tüm ülke kaynaklarının meta olarak görülüp satılığa çıkarılması. Türkiye bugün “milliyetçi” olduğunu iddia eden bir iktidar tarafından satılığa çıkarılmış durumda. Tehlike çok büyük…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Çöpler

    Hep aynı hikâye… Aynı yalanlar… Adres bu kez Çöpler… İktidara yakın Çalık Holding’in yüzde 20 ortak olduğu Kanadalı SSR Mining şirketinin sahibi olduğu altın madeni.

    Çöpler Altın Madeni bugün Türkiye’nin ve Avrupa’nın en büyük altın madenidir.

    Ne güzel değil mi? Gurur duyabiliriz…

    Keşke öyle olsa…

    Adına maden denilen bu AÇIK HAVA KİMYA FABRİKASI bir süredir liç alanındaki çökmeler, zehirli kimyasalların sızması ve patlayan siyanür borularıyla gündemde. En son yığın liçi alanına siyanür taşıyan borular patladı, tonlarca siyanür ortalığa saçıldı…

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı “en üst sınır” olan 16 Milyon 441 Bin TL idari para cezası kestiğini açıkladı. Analizler için bölgeden numuneler toplanmış ve ayrıca gerekli adli soruşturmanın yapılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuş. Kontamine olmuş alan da temizlenmiş. Gerekli tüm önlemler alınmış. Çevresel izleme çalışmaları aralıksız sürecekmiş vs.

    Kaza işte, olmuş bir kere; ama devletin tüm kurumları görevinin başında ve tıkır tıkır işlerini yapıyor… Yani daha ne isteyebiliriz ki…

    Beş ay önce Giresun-Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyünde de binlerce ton zehirli atık Kelkit Vadisi’ne aktıktan sonra da aynı açıklamalar yapılmış, aynı önlemler alınmıştı. Hatta madenin süresiz olarak kapatıldığı bile açıklanmıştı. Sonuç: 5 ay sonra Yıldızlar SSS Holding’e ait Kurşun-Çinko Madeni çalışmalarına kaldığı yerden devam ediyor.

    Hepsi aldatma, hepsi kamuoyunun gazını almaya yönelik hamleler…

    Peki gerçek ne?

    Gerçekler çok can yakıcı. Gerçekler iç karartıcı. Çöpler’den devam edersek, geçtiğimiz yıl Ekim ayında Çöpler’de büyük bir kapasite artışı yaşandı. Türkiye’nin en önemli su kaynaklarından birisi olan Munzur Dağlarını parçalayan ve zehirleyen Çöpler madeninde bir yılda kullanılan siyanür miktarı 6 bin tondan 11 BİN TONA çıkarıldı. Yine bir yılda kullanılan sülfürik asit miktarı 9 bin tondan 122 BİN TONA çıkarıldı. 122 bin ton!

    Çünkü bölgede refrakter yani sülfürlü cevherler çok fazla. Sülfürlü cevherlerdeki altının ortaya çıkarılması için de ön işlem için su gibi sülfürik asit kullanılıyor. Onun için de ne su yetiyor ne de atık barajı. Bölgenin su kaynakları madene tahsis ediliyor. Büyük orandaki kimyasal ve su kullanımı büyük oranda zehirli atık üretiyor ve bunların muhafazası güçleşiyor. Çözüm olarak evaporatörler devreye giriyor. Yani zehiri buharlaştırıyorlar. Tepkiler oluyor, yetmiyor, bunun üzerine 197 futbol sahası büyüklüğündeki zehir barajı 600 futbol sahası büyüklüğüne çıkarılmak isteniyor. Çalışmalar sürüyor…

    Çöpler bir simgedir artık! Türkiye’nin Çernobili…

    Yıkımın, zehirlenmenin, siyanürün, sülfürik asitin, soygunun, vurgunun, rüşvetin simgesi…

    “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda detaylarıyla açıkladık…

    Çöpler’in kuruluşunda kirli ilişkiler var… Gizli ortaklıklar ve rüşvet pazarlıkları… Hem de mahkeme tutanaklarına ve fezlekelere kadar girmiş… Madenin Amerikalı müdürü Robert Benbow’un itirafları var… Hepsi kayıt altında…. ABD’ye yapılan milyon dolarlık ikna gezileri… Hepsi planlı, programlı…

    Çöpler Erzincan’ın yıkımının, zehirlenmesinin, tükenişinin simgesidir aynı zamanda. Başbakanlar çıkaran, parti genel başkanları, ünlü siyasetçiler ve sanatçılar diyarı Erzincan tehlikede.

    Türkiye’nin gıda güvenliği, Fırat suyu tehdit altında. Keban, Karakaya, Atatürk barajları tehdit altında. Türkiye’nin gıda güvenliği tehlikede!

    Neoliberal kartellerin gözü kara… Gözleri yeşil dolarlardan başka bir şeyi görmüyor. SSR Mining’in resmi sitesinde İngilizce olarak “Burada nakit para basıyoruz” diyor. Evet Alamos Gold’un CEO’su da “Türkiye’den Kanada’ya dolar boru hattı döşüyoruz” diyordu. Peki Türkiye’ye ne döşüyorlar; bu ülkenin köylerine, meralarına, yaylalarına, ormanlarına ne döşüyorlar?

    SİYANÜR BORU HATLARI

    Türkiye hiç olmadığı kadar büyük bir saldırı altında. Adına “madencilik” diyerek milleti kandırıyorlar ve milleti aptal yerine koyuyorlar. Bunun adı sömürge madenciliğidir. Bunun adı milyonların zehirlenmesi, yaşam alanlarının yok edilmesidir. Bunun adı EKOKIRIMDIR.

    Bugün “mülteciler, göçmenler” diyerek yurtları yaşanmaz hale geldiği için kapılarına dayanmış milyonlara tepkiyle yaklaşan o gelişmiş BATI, bugün kartel şirketleri ve her ülkede buldukları yerli işbirlikçileriyle dünyayı yıkıma sürüklüyor. Sonuçlarını tüm insanlık çekiyor. Çöpler Türkiye’deki kimyasal yıkımın çok çarpıcı bir örneğidir. Fatsa, Lapseki, İvrindi, Ulukışla, Cerattepe, Eşme, Sındırgı… Liste uzayıp gidiyor… Önlem alınmazsa sonuçları çok ağır olacaktır…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • ‘Bıçaklayanlar’ ve ‘Zehirlenenler’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı Ayhan Oğan, 28 Mayıs 2022 tarihinde Ordu’da katıldığı bir panelde, siyanürlü altın madenlerini savundu. Başdanışman Oğan, kendisine Fatsa’daki siyanürlü altın madenini soran Ordulu gazeteci Akın Çiçek’e, “Burası çadır devleti mi kardeşim… Kulaktan dolma bilgilerle konuşmayın” diyerek tepki gösterdi.

    Yemyeşil bir coğrafyanın yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilmiş; fındık bahçeleri, su kaynakları, bal ormanları tehlikede; Karadeniz’in çatısı olarak görülen yaylalar tehlikede; millet ‘nasıl olur da bu illetten kurtuluruz’ diye çırpınıyor; başdanışman gelmiş bütün dünyada emtia fiyatlarının beş-on kat arttığını, herkesin madenler için birbirini bıçakladığını söylüyor. Ardından da doğa savunucularını kahvede duydukları şeylerle hareket eden “provokatörler” olarak suçluyor ve memlekete zarar verdiklerini anlatıyor.

    Ne acı değil mi? Kesenler, parçalayanlar, siyanürleyenler değil de korumaya çalışanlar zarar veriyormuş…

    Hızını alamayan Başdanışman Oğan, Almanya, İsviçre ve Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenlerinin çalıştığını da savunarak, Avrupa’da kurulmuş bir derneğin Türkiye’de maden çıkarılmasına karşı çalıştığını söylüyor ve “Bu oyuna gelmeyelim” diye bitiriyor sözlerini.

    BEŞ AYLIK “SÜRESİZ DURDURMA”

    Şimdi Başdanışman Oğan bilmiyordur diye hatırlatalım, 18 Kasım 2021 tarihinde Giresun-Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyünde bulunan çinko-kurşun madeninin zehirli atık barajı çöktü. Başta kadmiyum olmak üzere binlerce ton zehirli atık Kelkit Vadisi’ne aktı.

    Giresun Valiliği olaydan iki gün sonra olabilecek daha büyük çevre kirliliğinin önüne geçilmesi adına maden tesisi faaliyetinin “süresiz” olarak durdurulduğunu açıklamıştı.

    İşte bu süresiz durdurma ancak 5 ay sürebildi. Maden tekrar çalışmaya başladı. Üstelik aynı madenin atık barajı 2018 yılında da çökmüş, yine doğaya ve canlılara zararlı ağır metaller ortalığa saçılmış ve yaklaşık 8 milyon balık ölmüştü.

    Bakın birileri ‘dur’ demezse, birileri harekete geçmezse Türkiye kimyasallarla zehirlenmiş, her köşesi Çernobilleşmiş bir sakat ülke haline dönüşecek.

    Küresel iklim krizinin pençesindeki bir dünyada bir tarım ve turizm ülkesine bunu yapamazsınız.

    YANLIŞ BİLİYORSUNUZ

    Sayın Oğan yanlış biliyorsunuz, Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenleri falan çalıştırılmıyor. 2000 yılında Romanya’da yaşanan Baia Mare Felaketi, Avrupa Birliği açısından bir dönüm noktası oldu. Baia Mare altın madeni felaketinin ardından sudaki siyanür değerinin 100 katına ulaşması, yüz binlerce su canlısının ölmesi, 2 milyondan fazla insanın içme suyunun zehirlenmesi sonrası 2000 yılında Çek Cumhuriyeti’nde, 2002 yılında Almanya’da, 2009 yılında ise Macaristan’da siyanürlü madencilik yasaklandı. AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu da Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin AB topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Bugün de Avrupa Birliği ülkelerinde bu yöntemle altın madenciliği, çok sıkı denetim mekanizmalarıyla kontrol altına alındığından kartellerin işine gelmiyor. Oralardaki madenlerini bir bir kapattılar. Nereye gittiler dersiniz?

    AVRUPA’NIN EN YÜKSEK RADYASYONU

    Sayın Oğan, geçtiğimiz günlerde Manisa’da Avrupa’nın en yüksek radyasyonu ölçüldü. Hayır yanlış okumadınız. Avrupa Komisyonu Radyoaktivite Çevresel İzleme grubunun yayımladığı grafiklere göre 26 ve 27 Nisan’da Avrupa’da en yüksek radyasyon oranı Manisa-Köprübaşı’nda tespit edildi. Çünkü 1970-1980 yılları arasında bölgede bir uranyum madeni işletildi. Daha sonra tesis işletme sahası, ocaklar, açılan kuyular etrafına tel örgü bile çekilmeden, radyasyon uyarısı dahi asılmadan o haliyle bırakıldı.

    Ayrıca Aydın-Söke’nin Kisir köyü “kanser köy” olarak anılıyor. 1958’de açılan ve rehabilite edilmeden öylece bırakılan uranyum madeninin bölgede çok yüksek oranda görülen kanser vakalarıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtiliyor. 15 yılda 70’ten fazla kişinin kanserden öldüğü bir yer burası.

    SALSİGNE

    Sayın Oğan Fransa’da Salsigne kasabasını duydunuz mu? Vahşi madenciliğin tipik örneklerinden birisidir Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, On Bin Yıllık Kirlilik…

    (Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, 10.000 Yıllık Kirlilik – https://multinationales.org/Salsigne-A-Century-of-Mining-10-000-Years-of-Pollution)

    Salsigne, (Salsinye diye okunur) Fransa’nın en büyük altın ve arsenik madenlerine ev sahipliği yapıyordu. Batı Avrupa’daki ilk altın madeni ve Fransa’da hayatta kalan son altın madeniydi. 2004 yılında kapanan madenden geriye tehlikeli atıklar mezarlığı kaldı. Arsenikle kirlenmiş yaklaşık on milyon ton kaya ile kurşun veya kükürt çeşitli yerlerde depolandı.

    Sayın Oğan orada da yetkililer sizin gibi, “Endişe edecek bir şey yok, devletin kurumları çalışıyor” dedi. Ancak yerel bir gazetenin yayınladığı iki araştırmanın sonuçları ise korkunçtu: Birincisinde bir litre suda 1526 mikrogram arsenik, ikincisinde ise bir litre suda 4469 mikrogram arsenik bulunmuştu. Yani Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) içme suyu standardından 450 kat daha fazlaydı. Fransa’da bile yetkililer, bölgeyi temizlemek için devletin harcaması gereken milyonlarca avrodan kaçınmaya çalışıyorlar. Yani bir başka deyişle insanlar kendi hallerine bırakıldı.

    Ancak Aude Bölge Valiliği 1997 yılından bugüne her yıl kararnameler yayınlayarak bölgedeki sebzeleri tüketmenin, bahçeyi sulamak için yağmur suyu veya nehir suyu kullanmanın güvenli olmadığını, nehirde yüzmenin tehlikeli olduğunu belirtiyor.

    Salsigne’de Fransa’nın diğer bütün bölgelerine göre çok daha fazla insan kanserden hayatını kaybediyor. Akciğer veya mide kanseri gibi bazı kanserlerden ölümler ikiye hatta üçe katlanmış durumda. Bu tablonun ortaya çıkmasında arsenik, kadmiyum, krom ve nikel gibi ağır metallerin payı çok büyük.

    Aude Nehri’nin bir kolu olan Orbiel’e her yıl yedi ton arsenik salınıyor ve ardından Akdeniz’e akıyor. Fransız yetkililer ve akademisyenler, bir asırlık yoğun madencilikten sonra bölgenin en az 10 bin yıl kirli kalacağını tahmin ediyor.

    Şimdi siz Kazdağları’nda, Toroslar’da, Karadeniz’in yaylalarında-meralarında siyanürlü madenciliğe izin vermeye devam ederseniz bizim böyle bir şansımız do olmayacak. Çünkü çatı ekosistemi çökertiyorsunuz. Bir ekosistemi çatısından zehirlemeye başlıyorsunuz.

    BAYAT BİR YALAN

    Sayın Oğan, “Avrupa’da kurulmuş dernekler, vakıflar madenlerimizi çıkarmamızı istemiyor” söylemi artık çok bayat bir yalan. Türkiye’deki siyanür-sülfürik asit çetesi 20 yıldır aynı yalanları tekrarlıyor ve ne yazık ki bugün bile bu yalanlarına inandırabilecek birilerini bulabiliyor. Sen ülkeni delik deşik ettireceksin, bütün dağlarını-ormanlarını kartellerin hizmetine sunacaksın Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Kanada gibi emperyalist ülkeler de buna karşı çıkacak! Ne diyeyim artık pes!

    Daha fazla uzatmak istemiyorum detaylarını “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımda yazdım. Sadece şu kadarını söyleyeyim: O sizin “engelliyorlar” dediğiniz ülkeler,Türkiye’de altın madenciliğine giden yolu döşeyen ülkeler. Hem de bütün kimyasalları da satarak.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Aren

    “Anne babam kalbimizde değil mi? Ölmedi değil mi?”
    Oğlu Aren’in Sözcü Gazetesi’nin önünde düzenlenen tören sırasında babasının tabutu başında annesine sorduğu bu sorular günlerdir aklımdan gitmiyor…
    Gazeteci arkadaşım Ali Ekber’in dünya tatlısı iki evladı Aren ve Hezal, baba sevgisine hasret bir dünyaya adım attılar…
    Peki neden? 
    Çünkü Ekber kanserle olan savaşını kaybetmişti. Tam 5 yıl mücadele etti bu amansız hastalıkla… Uzun süre kemoterapi tedavisi gördü… Direndi, hep hayatın içinde oldu… Savaşın en zorlusunu içinde yaşarken bile esprileriyle bizi güldürür ama hastalığı üzerine konuşmayı pek istemezdi.
    Haber her şeyiydi. Günün herhangi bir saatinde çalan telefonun diğer ucunda heyecanla konuşmaya başlar,  “İbrahim bak şöyle bir haberim var… Bu başlık nasıl olmuş?” diye sorardı. 
    Her zaman da çarpıcı ve dikkat çeken başlıklar bulurdu. İki kelimeyi bir araya getiremeyen birçok haber müdüründen daha iyi haber müdürü, Haberin “h” sından anlamayan birçok temsilciden daha çok temsilciydi. Ama o haberin peşinde koşturmayı, haberini yazmayı ve o haberin manşet olmasını istiyordu. 
    Gazetecinin en büyük mutluluğunu, yani haberinin manşet olmasını doya doya birçok kez yaşadı. En son görev yaptığı Sözcü Gazetesi’nde çok başarılı haberlere imza attı. Hiç tereddütsüz Sözcü’nün en üretken muhabiriydi. Onun haberlerini farklı kılan espri gücüydü. Haberleri hem düşündüren hem de güldüren cinstendi. 
    O nedenle onun en sert eleştirilerini yönelttiği kişiler bile ona karşı düşmanlık beslemezdi. Yanlışlar yapıldı, önyargılar vardı. Bunları inkâr etmiyorum ama genel olarak Ekber her kesimle ve herkesle barışık bir gazeteciydi. 
    Peki neydi Ali Ekber’i bu en üretken döneminde aramızdan ayıran?  
    Neden çevremizde her gün birilerinin kansere yakalandığını ya da kanser nedeniyle aramızdan ayrıldığı haberlerini alıyoruz? 
    Daha doğrusu soruyu şöyle sormak gerekiyor, böyle bir ortamda başka ne bekleyebiliriz ki? 


    Ali Ekber’in doğduğu ve her fırsatta koşarak gittiği, her zaman özlemle andığı ve şimdi sonsuzluk uykusuna yattığı Avşarcık köyü, Sivas’ın Divriği kasabasına bağlı bir yayla köyü. Baharda ayrı güzel, kışın ayrı güzel. Sonbahar da ayrı, yazın ayrı güzel. Ama Divriği bir maden bölgesi. Köyün hemen yakınında da da bir boraks madeni var. O bölgeyi ne kadar zehirledi bilemiyorum ama o bölgede bu türden madenciliğin etkisi giderek artıyor. Divriği’de, İliç’de, Kemaliye’de ihale üzerine ihale yapılıyor. Ruhsat üzerine ruhsatlar veriliyor…
    Gazeteci Cem Seymen geçtiğimiz gün bir video paylaştı. Eskişehir’de tarlaların ortasında akan simsiyah bir ırmağın kenarından. Çevresindeki buğday ve sebze tarlalarını sulayan simsiyah bir ırmak. Kim bilir hangi fabrikanın veya fabrikaların zehirli atıkları… 
    Sularını zehirleyen bir Türkiye. Sonra zehirlediği sularıyla tarlalarını sulayan bir ülke! Sonra da zehirli sularla yetiştirdiği ürünleri sofrasına koyan ve çocuklarını alenen zehirleyen bir memleket!
    Her bölgemizde, her ilimizde aynı manzara. Irmaklarımız ya da derelerimiz ya “boklu” ya da zehirli. Fabrikaların atıkları ırmaklara, şehirlerin kanalizasyonu derelere, bir de tarlalarda kontrolsüzce ve cahilce kullanılan ilaçlar ve gübreler. Sonuçta açık hava kimya laboratuvarı gibi akan dereler ve ırmaklar. Ve bu ırmakların ve derelerin sularını tüketen bir ülke. 
    Ne bekliyorsunuz? 
    Bugün her şehrimize devasa onkoloji hastaneleri inşa ediliyor. Ya da hastanelerin onkoloji servisleri diğer bütün servislerin önüne geçiyor. Hepsi de tıka basa dolu. Eş, dost, akrabalar herkes kanser… Kime sorsan ya kanserle mücadele ediyor ya da kanserden hayatını kaybetmiş. Bir ülke buna daha ne kadar dayanabilir? 
    Şimdi bir de madencilik yapıyoruz diye memleketin bütün dağlarına, ormanlarına, meralarına, yaylalarına bir saldırı başlatıldı. Her yer ama istisnasız her yer saldırı altında. Mermer çıkartıyoruz, taş ocağı açıyoruz, altın-nikel-gümüş çıkarıyoruz diye bütün dağlarımız param parça ediliyor. Yüzbinlerce ağaç bir çırpıda kesiliyor. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları açık alanlarda binlerce ton kullanılıyor. Devasa pasa dağları ağır metal sızıntılarıyla çevreye bir çöp gibi atılıyor. Köyler haritadan siliniyor. Bu ülkenin yaşam damarları tek tek yok ediliyor. Bu da yetmiyor Avrupa’nın milyonlarca ton çöpünü ülkeye ithal ediyoruz. Kimilerini geri dönüşüm diye kullanırken bir bölümünü de tarlalara, yol boylarına, ırmak kenarlarına boca ediyoruz.  
    Üstelik bütün bunları koronavirüs gibi salgınlar dünyayı sarsarken ve küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken yapıyoruz. Bir ülke buna nasıl dayanabilir? Bir ülke alenen vatandaşlarının zehirlenmesine nasıl seyirci kalabilir? 
    33 yıl önce gazeteciliğe başladığım yıllarda, Ergene’nin zehir aktığı, çok kirli olduğu ve çevresine büyük zararlar verdiği haberleri yapılıyordu. Bugün aradan geçen onca yıla rağmen Ergene sorununu çözmek bir yana, bütün ırmaklarını ve hatta denizlerini, göllerini Ergeneleştiren bir ülke olduk. 
    Ergene zehir akarken, ırmaklar-dereler bok ve çöp içindeyken, birileri bu fakir ülkenin kaynaklarıyla saraylar yapıp itibar artırıyor! 
    Saray bahçelerinde kendi sebze bahçelerini ekemeyen vatandaşlar kanserden ve çeşit çeşit hastalıktan kırılırken, birileri Arap şeyhleriyle itibar yarışına giriyor.
    Ülkesinin dağları, ormanları param parça edilirken, ülkesinin can damarları satılığa çıkarılmışken, ülkesini ayakta tutan ırmaklar-dereler zehirlenirken bu ülkenin medyası bu sorunları çiçek-böcek haberleri gibi görmeye devam ediyor.
    Arenlerin, Hezallerin babasız kalmaması için artık harekete geçme zamanı…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Selçuk Tepeli: Bir öfke krizinin analizi

    20 Mayıs 2022 Cuma günü FOX Ana Haber sunucusu Selçuk Tepeli’nin fırlattığı kalem ve su bardağı çok konuşuldu. 

    Muhabir Nazlı Yerebasmaz’ın Trakyalı köylülerin topraklarına göz dikildiğine ilişkin haberi sonrasında milyonlarca izleyici ekranlarda hiç de alışık olmadıkları bir tepkiye şahit oldu. “Geç abi öbür habere geç, gözünü seveyim“ diye bağıran Selçuk Tepeli, bir anda elindeki kalemi fırlatmış ve su dolu bardağı elinin tersiyle savurmuştu.  
     
    Bir anlık öfke krizi miydi yoksa derinlerde başka bir sorun mu vardı?

    Kimileri üç maymunu oynuyor, Türkiye’nin gerçek sorunlarını görmezden geliyor. Çünkü öyle yapmak zorunda. O şekilde kodlanmışlar. O şekilde besleniyorlar. Bunu görebilen, yani Türkiye’yi yakan gerçeklerin farkında olanlarsa artık kelimelerin ve görüntülerin yetersiz kaldığı bir dönemi yaşıyor. 

    Bugün Türkiye’de milyonlarca köylü, binlerce köy, yüz binlerce dönüm tarım alanı, milyonlarca dönüm ormanlar, meralar, yaylalar ağır bir saldırı altında. Türkiye adına madencilik denilen bir yağma-talan sistemiyle ve beton ekonomisiyle karşı karşıya. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bile artık, “Yapmayın; böyle ihale olmaz; haritalar üzerinden ruhsat dağıtamazsınız” diye isyan ediyor, ama dinleyen yok. 

    Bunu yaşıyor bugün Türkiye. Milletin bağları, bahçeleri, ellerine ruhsat tutturulmuş birileri tarafından parsellenmiş. Önlerinde dozerler ve kepçelerle milletin kapısına, milletin bahçelerine, milletin ormanlarına dayanıyorlar. Yıkmak için, yok etmek için. 

    Dünya yok oluşa doğru gidiyor. Dünya küresel iklim krizi ve salgınlarla kavruluyor… Bilim insanları bas bas bağırıyor: “Topraklarınızı, ormanlarınızı, dağlarınızı, sularınızı koruyun…” Birileri Türkiye’de nerede dağ var, orman var, nerede tarım arazisi var, nerede su kaynakları var parçalamak ve zehirlemek için gayret içinde. 

    Peki neden? 

    Ceplerini doldurmak için. 

    Vatandaşın yararına olmayan, köylünün hayatını karartan, üretimi bitiren bir sistemi millete “çözüm” diye dayatıyorlar.  

    Şeffaflığın olmadığı, hesap verilebilirliğin olmadığı, güçler ayrılığının olmadığı bir sistemde ne oluyorsa işte o yaşanıyor Türkiye’de. Amaç birilerini zengin etmek. Ama ne pahasına? Milyonlarca insanı aç bırakmak, milyonlarca insanı işsiz bırakmak, tarımsal alanları yok etmek, su kaynaklarını zehirlemek ve köyleri haritadan silmek pahasına. Milyonlarca insanı yerinden yurdundan etmek pahasına. İşte bugün bunu yaşıyor Türkiye. FOX HABER ekranlarından yansıyan o görüntüler aslında Türkiye’deki çiftçinin isyanıydı. 

    DONDURMA EMRİ 

    Bir sistemden zarar görenler ancak o sisteme karşı savaş açabilir. En başta da paraları ve yaşamları çalınan insanlar. Sadece onlar bu sisteme karşı savaş açabilir ve bu sisteme karşı mücadele edilebilir. 

    Bir dönem Moskova’da milyar dolarlara hükmeden ABD’li iş insanı Bill Browder, DONDURMA EMRİ kitabında Rusya’daki çürümüş yolsuzluk sisteminin detaylarını ve nasıl işlediğini anlatıyor. Ve bu çürümüş düzene karşı mücadele ederken hayatlarını kaybeden kurbanların hikayelerini.
     
    Sergei Magnitsky Moskova’da bir avukattı. Yolsuzluk iddialarını belgeleriyle birlikte ortaya koyunca,  Rusya İçişleri Bakanlığı tarafından evine baskın düzenlendi. Karısı Natasha ve yedi yaşındaki oğlu Nikita’nın önünde tutuklandı. Tutuklayansa bizzat Magnitsky’nin yolsuzluk yapmakla suçladığı bir albaydı.  

    Sahte belgelere imza atması ve casusluk yaptığını itiraf etmesi için işkenceler gördü. Direndi. Tutuklanmasından 358 gün sonra, 16 Kasım 2009 gecesi, zincirlendiği bir hapishane yatağında sekiz gardiyan tarafından ölene kadar coplandı. Öldüğünde 37 yaşındaydı. 

    Alexander Perepilichny 10 Kasım 2012’de biraz rahatsız hissediyordu. İngiliz elitleriyle bir arada yaşadığı Londra’nın güneybatısındaki özel sitedeki evinden çıkıp yürüyüş yapmaya karar verdi. Bir zamanlar Elton John, Kate Winslet, John Lennon ve Ringo Starr gibi isimlere ait olan evlerin arasında hafif tempoda yürürken birden yere yığıldı. Polis ve sağlık ekipleri geldiğinde artık çok geçti. Öldüğünde 44 yaşındaydı. 

    Magnitsky ve Perepilichny Rusya’daki devlet içindeki çetelerin ortaya saçılmasında iki kilit isimdi. İkisi de öldü ya da öldürüldü.

    Birleşik Krallık otoriteleri sanki adına “oligark” denen kişilerin ülkelerinden çaldıkları paraları İngiltere’ye ve İngiltere bağlantılı kara para aklama merkezlerine aktardığını bilmiyor mu? 

    Biliyor. 

    İngiltere’nin en lüks semtlerinde alınan malikanelerin hangi parayla alındığını bilmiyor mu? 

    Biliyor. 

    Peki neden yumurta kapıya dayanmadan sesini çıkarmıyor? 

    Çünkü bu sistemden beslenen bir yapı var. İster Arap şeyhlikleri olsun, ister Afrika’daki diktatörler olsun, isterse Asya’daki diktatörler ya da onlarla birlikte hareket eden “oligarklar” olsun. İngiltere ve İngiltere gibi ülkeler için önemli olan bu sıcak paranın gelmesi.  

    Peki Birleşik Krallık ya da İngiltere veya benzer devletler ne zaman sesini çıkarıyor? 

    Soyulanlar, işkence görenler, öldürülenlerin yakınları ayağa kalktığı zaman. Bu bir Rus avukat ya da gazetecisi olabilir; bu bir Amerikalı iş insanı olabilir veya soyulan Rus vatandaşları olabilir. Cinayetler ve soygunlar belgeleriyle birlikte ortalığa saçıldığı zaman harekete geçiliyor. O zaman davalar açılıyor, o zaman mecbur kalıyor o paraları aklayan anlı şanlı uluslararası bankalar sakladıkları kirli ilişkileri ifşa etmeye.  

    Peki durum Türkiye’de farklı mı? 

    Bugün Türkiye’de milletin ormanları, dağları, meraları, yaylaları ve köyleri alenen yağmalanıyor. Ruhsat ihaleleriyle milletin köyleri birilerine peşkeş çekiliyor. Evet şu anda Türkiye’de yaşanan da bu. 

    Peki yönetenler bunun farkında değil mi?

    Farkında olanlar kesinlikle var. 

    Peki savcılar bunun farkında değil mi? 

    Farkında. 

    Valiler farkında değil mi? 

    Farkında. 

    Peki neden karşı çıkmıyorlar? 

    Korkuyorlar. 

    Kim karşı çıkıyor? 

    Köylüler, üreticiler, vatandaşlar… Onlar mücadele ediyor. Çünkü yaşam alanları doğrudan saldırı altında. Gazeteciler mücadele ediyor. Mesleğinin onuruyla hareket eden avukatlar, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları mücadele ediyor. Devletini, milletini düşünen helal süt emmiş gerçek hakimler, gerçek savcılar ve gerçek bürokratlar karşı çıkıyor.

    Bugün neden Çanakkale-Lapseki’nin, Tokat-Erbaa’nın, Kütahya-Simav’ın, Erzincan-İliç’in, Ordu-Fatsa ve Ordu-Ulubey’in köylüleri bu mücadeleyi veriyor? Çünkü alenen geldiler, “Topraklarınızı bize devredin” dediler. “Elimizde ruhsat var, siz buraları terk edin” dediler. “Acele kamulaştırma yapacağız, devlet arkamızda” dediler. Yüz yıllardır yaşadığımız bu toprakların, birilerinden aldıkları kağıt parçalarıyla kendilerine ait olduğunu iddia ettiler ve hala da ediyorlar.

    Konu Selçuk Tepeli’nin isyanının çok ötesindedir…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Memleketi yağmalamanın adı ‘ülkeyi yönetmek’ olmuş

    Böyle bir ülke yönetimi olabilir mi arkadaşlar…

    TÜİK’e güvenemiyorsun… Merkez Bankası’na güvenemiyorsun… Bakanlar olmuş ayaklı yalan makinesi… Bir söyledikleri bir söylediklerini tutmuyor. Üstelik sözlerinin hiçbir hükmü yok…

    yenemediğini hukuk yoluyla cezalandırmaya kalk. Hukuku siyasetin sopası gibi kullan. İstanbul’da oyların çalınmasını engelleyen kişiyi, “Hakaret etti” diyerek içeri tıkmaya çalışıp, siyaset yasağı getir.

    Seçimlere giderken yine gerilim hattına sarıl, geziyi nifak kaynağı olarak milletin arasına sok, canı burnunda olan insanları cezalarla korkut.

    Böyle bir ülke, böyle bir devlet olabilir mi…

    Memleketi yağmalamanın ve yağmalatmanın adı ülkeyi yönetmek olmuş. “Biz seçildik, ülkeyi yağmalayabiliriz…” Böyle bir mantık olabilir mi? Moğolları iktidara getirseydik inanın bu ülkeye bu kadar zarar veremezlerdi.

    dünyadaki en önemli şey BE-YİN. Bildiğiniz beyin. Kafatasımızın içinde olan o kıvrımlı organımız. Devasa fabrikalarınızdan, en öldürücü silahlarınızdan bile daha değerli olan şey BEYİN. İyi eğitimli ve üretken beyinler.

    Bunun için özgür ve sağlıklı bir ortamda yaşamaları gerekiyor. Bir beynin üretici olabilmesi için öncelikle içinde bulunduğu bedenin sağlıklı bir ortamda yaşaması ve sağlıklı beslenmesi gerekiyor. Sonra dogmalardan, baskılardan, önyargılardan kurtarılması gerekiyor. Özgür bırakılması gerekiyor. Özgürce düşünmesi, özgürce üretmesi ve özgürce açıklaması ve yayması gerekiyor.

    Kim sağlayacak bu ortamı?

    O beyinlerin içinde yaşadığı devlet.

    Beyinlerine düşman bir devlet olabilir mi? Olabilir. Beyinlerine düşman bir hükümet tarafından yönetilen bir devletimiz var.

    Sınırlar yol geçen hanı olmuş. Elini sallayan sınırı geçiyor. Hem de kafileler halinde geçiyorlar. Kamyon kamyon, TIR’larla her gün yüzlerce insan Türkiye’ye akın akın geliyor. Bu insan göçünü film izler gibi izleyen bir hükümet ülkeyi yönetiyor.

    Hepimiz Orta Asya steplerinden gelmişiz; öyle diyor.

    Ülkeyi ucuz işçi cenneti haline getireceklermiş. Çin’in yerine üretim üssü olacaklarmış. Bunun için de sigortasız, karın tokluğuna çalışacak kölelere ihtiyaçları var. Çaresini de bulmuşlar Afganlı, Iraklı, İranlı, Suriyeli, Afrikalı çaresiz insanları ülkeye dolduruyorlar.

    Bu ülkenin İçişleri Bakanı bu sistemi savunuyor. Yasa dışı göçmenleri gönderirsek en çok işverenler üzülecekmiş. Onları sigortasız, düşük maaşla çalıştırıyorlarmış. Kaçak göçmenler sayesinde ülke ayakta duruyormuş. Yasadışı çalışmayı ve çalıştırılmayı savunan bir İçişleri Bakanı!

    Sayın İçişleri Bakanı, küresel iklim krizi nedeniyle bu “göçmen krizi” dediğiniz sessiz işgal giderek büyüyecek. Milyonlarca insan daha sınırlarımıza dayanacak. Önümüzdeki yıllarda sınırlarımız doğudan ve güneyden hiç görülmemiş sayıda göçmenlerin hücumuna sahne olacak. Evet siz kabul etmeseniz de tam bir istila durumuyla karşı karşıya kalacaksınız. Sizin yasa dışı göçmenleri ülkeye doldurmadan önce bu ülkede yaşayan milyonlarca insanı düşünmeniz gerekiyor. Sizin birinci önceliğiniz Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmalıdır. Siz bu devleti ayakta tutabilmek için önlemleri almak zorundasınız.

    Siz İçişleri Bakanı olarak ona buna laf yetiştireceğinize, bu göç dalgasıyla sınırlarınıza dayanacak milyonlar için ne önlemler almayı planlıyorsunuz bunu söyleyin. Komşu ülkelerle işbirliği halinde projeler geliştirmek zorundasınız. “Bilmiyorduk, haberimiz yoktu, aniden oldu” gibi bahanelerin arkasına sığınamazsınız. Yıllardır bilim insanları uyarı üstüne uyarı yayınlıyor.

    Ülkenize, topraklarınıza, dağlarınıza, ormanlarınıza, su kaynaklarınıza, tarım alanlarınıza sahip çıkın diye uyarıyorlar. Sizin yönettiğiniz polis ve jandarma, topraklarına sahip çıkmaya çalışan köylülere, çiftçilere saldırıyor. Sizin yönettiğiniz jandarma ve polis köyleri haritadan silen, dağları-ormanları ve su kaynaklarını param parça eden emperyalist yağmacıların bekçiliğini yapıyor. Adına da “madencilik” diyorlar.

    Ne olduğuna bakmadan, ne kadar kurum var hepsi yağmalandı, satıldı, savıldı. Memleketin en stratejik kurumlarından birisi olan şeker fabrikaları arsa rantlarına kurban edildi. Şimdi herkes döne döne hayvan yemi arıyor. Çünkü şeker pancarı sadece şeker değil aynı zamanda hayvan yemiydi.

    Ne kadar kurum var satıldı, şimdi ülkenin toprakları satılıyor. Bu ülkenin vatandaşlığını ayağa düşürdüler. 200 bin dolar getir, 300 bin dolar getir hem ev sahibi ol, hem vatandaşlığı al. Böyle bir devlet yönetimi olabilir mi…

    Önce adamı tüm dünyaya katil ilan et ki öyle, sonra git adamı kucakla. Böyle bir ülkedeyiz şu anda…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Bakana açık mektup

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Sayın Murat Kurum,

    Sayın Bakan,

    Malumunuz olduğu üzere “Yeşil Ordu”nun “Yeşil Fatsa” ilçesinde yaklaşık 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni bölgeye zehir saçmaya devam etmektedir. Birinci ÇED süresi dolan ve bakanlığınıza ikinci ÇED başvurusu yapan siyanürlü maden kapasitesini iki katına çıkarmayı ve Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 2-3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa etmeyi planlamaktadır.

    Buna izin vermeyiniz. Bütün Fatsalıların ve bütün Orduluların isteği budur Sayın Bakan.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Eylül 2021’de New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı açıklamanın ardından, Ekim 2021’de Paris İklim Anlaşması TBMM’de onaylandı. Siz de “Yeşil Kalkınma Devrimi” ilan ederek Türkiye’nin karbon azaltımı için atacağı adımları açıkladınız.

    Sayın Bakan,

    Dünyamız “küresel iklim krizi” gibi ağır bir hastalık geçirirken, bugün en değerli varlıklarımız ormanlarımız, tarım topraklarımız ve su kaynaklarımızdır. Tüm dünyada bilim insanları yıllardır bu konuda bütün ülkelere uyarı üzerine uyarılar yapıyor. Hal böyleyken, Türkiye’nin can damarı olan Karadeniz bölgesinde kestane bal ormanları ve fındık bahçeleri kesilerek, su kaynakları acımasızca zehirlenerek açılan siyanürlü bir altın madeni halen çalışmaktadır.

    Sayın Bakan,

    Ukrayna savaşı bize bir kez daha gösterdi ki tarım topraklarımız, su kaynaklarımız, ormanlarımız olmadan ayakta kalamayız. Karadeniz bölgesi aşırı ağaç kesimi, bilinçsiz tarımsal faaliyetler ve düzensiz yapılaşma nedeniyle zaten sorunlar yaşayan bir bölgemizdir. Ancak Ordu’nun yüzde 74’ünün, Fatsa’nın ise yüzde 92’sinin maden bölgesi ilan edilmesi bir katliamdır. Üstelik Yeşil Ordu bölgesinde dünyanın en tehlikeli madenciliği olan siyanürlü altın madenciliği yapmak, ekokırımın zirvesidir. Karadeniz Çernobil felaketini en derinden yaşadı. Kanserden binlerce insanını kaybetti ve kaybetmeye de devam ediyor. Şimdi yeni Çernobilleri getirip Karadeniz’in kalbine saplamayın. Bugün siyanürlü altın madenlerinin ortaya çıkardığı atıklar, nükleer reaktör atıklarıyla eş tutulmaktadır.

    Bugün hiçbir parti ayrımı yapmadan tüm Fatsalıların ve tüm Orduluların şiddetle karşı olduğu bu siyanürlü madenin çalışmaya devam etmesi demek, ilk etapta iki köyümüzün haritadan silinmesi, yani aileleriyle birlikte 1000 kişinin yerinden yurdundan edilmesi anlamına geliyor.

    Bilim insanlarımızın hazırladığı bir rapor ortadayken, hatta maden şirketinin kendi hazırladığı ÇED raporundaki verilerde bile bölgedeki zehirlenmeler açıkça beyan edilirken, bu yıkımın iki katına çıkarılması kabul edilemez.

    8 yıllık çalışması sonucunda bölgedeki toprak ve suların zehirlendiği ve bölgedeki köylerde heyelanların yaşandığı kanıtlanmış bir gerçektir. AFAD bölgedeki köylülerimizin evlerini boşaltmasını istiyor ama her nedense sorunların kaynağı olan madene tek kelime etmiyor.

    Sayın Bakan,

    27 Nisan’da Ankara’da bakanlığınızda yapılan İDK toplantısında tüm Fatsalıları ve Orduluları memnun eden bir karar verilmiş ve siyanürlü maden şirketinin isteği olan ikinci ÇED raporu onaylanmamıştır. ÇED süreci durdurulmuştur.

    bölge halkını mutlu eden bu kararın üzerinden iki hafta geçmiş olmasına rağmen henüz bakanlığınız tarafından yazılı bir açıklama yapılarak, ÇED’in nihai durumu açıklanmamıştır. Bizler, bölgeye daha fazla yıkım, ölüm ve zehir getirecek, “Yeşil Fatsa”nın idam fermanı olacak bu ikinci ÇED’in reddedileceğine inanıyoruz.

    Ancak bize ulaşan bazı duyumlara göre şirket hatırlı kişileri devreye sokarak ve bazı kurumları etkileyerek ÇED’in onaylanması için yoğun bir kulis faaliyeti içindedir.

    Lütfen Sayın Bakan, Fatsa’nın ve Ordu’nun ekokırıma uğratılması; ormanlarının, fındık bahçelerinin yok edilmesi, su kaynaklarının zehirlenmesi Türkiye’yi de yıkıma uğratır. Yüz binlerce insanın hayatı ve geleceği bakanlığınızın vereceği karara bağlı.

    Yeşil Orduyu çöle çeviren, fındık bahçelerini ve kestane ormanlarını yok eden bir Çevre Bakanı olarak tarihe geçmeyiniz…

    Saygılarımızla…

  • 699

    Sanki piyango çekilişi yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihalenin duyurusu yapıldı. Türkiye genelinde 63 ilde 699 ihale. Sadece Ordu’da ihaleye çıkılacak alanların sayısı 26.

    Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Eğrigöz Dağı, Muğla’nın çam ormanları, Kazdağları’nın yüzde 79’u, Ordu’nun yüzde 74’ü vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Anayasa, kanunlar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylerini ve köylülerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    TOPYEKÜN MÜCADELE

    Maden ihalelerinin mantar gibi patladığına dikkat çeken Ordu Çevre Derneği, “Artık kendi ilçemizdeki, köyümüzdeki ihaleyi iptal ettirmek için uğraşmak zaman kaybetmek olur. Ayrıca başarılı olma olanağı yok. Bu nedenle ihalelerin tümünün iptal edilmesi için mücadele şart. Mücadele topyekün olmalı ve 699 alanın ihalesi durdurulmalı. Bu da yetmez, yapılanların yapılacak olanların tümünün iptali için seferberlik gerekiyor. Kapitalizmin doğaya saldırısı iktidarın yol açıcılığıyla hızla devam ediyor. Buna izin veremeyiz” diyor.

    ÇEVRE BAKANLIĞI BİLE İSYANDA

    Bakın artık bu ihalelere Çevre Bakanlığı bürokratları bile isyan ediyor: “Bu kadar da olmaz” diyorlar. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı uyarmış: “Haritaları masaya serip ihale yapıyorsunuz. Köyler mi var, tarım alanları mı, ormanlar mı, su kaynakları mı, SİT alanları mı dikkate almıyorsunuz. Sonra birileri ellerinde ÇED raporlarıyla bizim kapımıza dayanıyor…”

    Uyardılar ama dinleyen yok…

    Bakanlık kendini köşeye sıkışmış hissediyor. ÇED raporlarının değerlendirildiği İDK toplantıları öncesinde mevzuat gereği, ilgili bölgenin valisi, il tarım müdürlüğü, il orman müdürlüğü, DSİ müdürlüğü ile o ilin valisinden ve belediye başkanlığından görüş soruyorlar. Ne acıdır ki artık “olur” makamına dönüştürülmüş olan ilgili kurumlar, maden izni nerede istenirse istensin “olur” diyor. Söz konusu yer eşsiz ormanların ortası da olsa, fındık bahçeleri de olsa, zeytin bahçeleri de olsa, Kazdağları da olsa, Karadeniz’in şiir gibi ormanları da; ırmakların dibi, göllerin içinde de olsa “olur” diyorlar. Çünkü onlar anayasa, kanunlar ve yönetmelikleri temel alarak çalışan devletin görevlileri, memurları ya da bürokratları değil, siyasetçilerden gelen emirleri uygulayan emir erleri.

    İktidar partisi belediye başkanları da yüzde 99 oranında maden ihalelerine “olur” diyor. Arada AKP’li Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler gibi halkının tepkilerini dikkate eden belediye başkanları çıkıyor. Valiler ise iktidar bir bölgede maden yapılmasına izin vermişse, canla başka o madenin açılması için çalışıyor. Devletin gücünü kullanarak köylüleri, çiftçileri ve vatandaşları ikna etmeye çalışıyor.

    Sonuçta top Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın önüne geldiğinde il tarım müdürü, il orman müdürü, DSİ müdürü, vali ve çoğu zaman da belediye başkanları hepsi “olur” demiş. Bu durumda bakanlığın işi zorlaşıyor. Ayrıca Çevre Bakanlığı da siyasetin etkisi altında. Orada da vücut dilinden anlayan memurlar ve bürokratlar var. Ama her şeye rağmen biraz vicdanı olan, anayasa-yasa diyen bürokratlar artık dayanamıyor, “Bu kadar da olmaz” diyor.

    AVRUPA’NIN EN YÜKSEK RADYASYONU MANİSA’DA

    Tehlike çok büyük. Bakınız daha dün Avrupa’da en yüksek radyasyon ölçümü Manisa’da yapıldı. 30 Nisan 2022 tarihinde Diken internet haber sitesinde Ayşegül Kasap imzalı bir haber yayınlandı. Diken’in haberine göre, Avrupa Komisyonu’nun Ortak Araştırma Merkezi’nin (JRC) Radyoaktivite Çevresel İzleme (REM) grubunun yayımladığı grafiklere göre 26 ve 27 Nisan’da Avrupa’da en yüksek radyasyon oranı Manisa’da tespit edildi.

    Neden mi?

    Çünkü 1970-1980 arasında Manisa’nın Köprübaşı ilçesinde bir uranyum madeni işletilmiş. Daha sonra tesis işletme sahası, ocaklar, açılan kuyular etrafına tel örgü bile çekilmeden, radyasyon uyarısı bile asılmadan o haliyle bırakılmış. Sonuç: Köprübaşı’nda olması gerekenden 140 kat daha fazla radyasyon var.

    Bölgede 500’den fazla kuyu açılmış, ocaklar açılmış ve uranyum çıkarılmış. 1980’lere gelindiğinde her şeyi olduğu gibi bırakıp gitmişler. Rehabilitasyon çalışması yapmadan, her şey açık ortada. Yani uranyum cevheri açıkta radyasyon yayıyor.

    Her şey çok açık, bilim insanları uyarıyor ama hiçbir önlem alınmamış. Uzmanlar, uranyum tesisinin Demirköprü Barajı ve Gediz Nehri’yle 200 kilometrelik bir hat boyunca İzmir Körfezi’ne kadar bu radyasyonu yaydığını söylüyor.

    RADYASYON BÖLGESİNDE ÇOCUKLAR OYNUYOR

    EGEÇEP yürütme kurulu üyesi ve jeoloji mühendisi Erhan İçöz de Köprübaşı’nda ölçüm yapmaya gittiklerinde uranyum bölgesinde çocukların oynadığını, hiçbir önlem alınmadığını belirterek, “Burada otlayan hayvanlar kesilip yeniyor, yağmur suları baraja akıyor. O barajdan akan sular Gediz’e karışıyor. Gediz’den de Ege’ye kadar geliyor” diyor.

    adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikalarının atıkları, nükleer reaktör atıklarıyla eşdeğer tutuluyor. Madenlerin çoğu ekokırım merkezleri. Altın Ölüm ve Altın Girdap kitaplarımızda uzun uzun anlattık. Türkiye de bu ekokırım merkezleri iktidarın desteği, teşviği ve zorlamasıyla hızla yayılıyor. Türkiye hiç olmadığı kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya.

    Yazar Hakkında

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.