Güney Amerika ülkesi Bolivya’nın And Dağları eteklerindeki Potosi şehrindeki gümüş madenleri, bir dönem dünya gümüş rezervinin yüzde 86’sını karşılamıştı. İspanyol işgalcilerin çok zengin olmalarını sağlamış olsa da, çalışan işçiler ve aileleri açısından tam bir trajedidir Potosi maden ocakları.
İspanyol koloni-işgalcileri 4 bin metreden yüksek bir “gümüş dağı” olan Potosi’yi, 1545’te keşfetti. Ardından bölgenin yerlileri, işgalciler tarafından bu buz dağında, oksijensiz ortamda boğaz tokluğuna çalışmaya zorlandı. Resmi kayıtlara göre yaklaşık iki yüz yıl içinde Potosi ocaklarından 45 bin ton gümüş çıkartıldı.
Pek az yerli altı aydan uzun bir süre hayatta kalabilmiş ve milyonlarca insan bu şekilde ölmüştü. Ama daha da öldürücüsü vardı. Madendeki gümüşün civa ile karıştırılması işlemini, çıplak ayakla üzerlerinde tepinen yerliler yapıyordu. En kötüsü de yerin altında civa soluyorlardı. Civa işçileri arasında iki – üç haftadan uzun yaşayan olmuyordu. Madenin onlarca millik çevresi, insan kemiği kalıntılarından bembeyaz olmuştur.
İspanyol maden işletmecilerinin yerlileri çalıştırmak için devreye soktuğu bir başka “şeytan icadı”da, o güne dek yerliler arasında yalnızca ayinsel amaçlarla kullanılan koka idi. Koka, yer altı koşullarına, oksijen darlığına, besin yetersizliğine karşı direnci yükseltiyor ve kullanıcılarına yapay bir iyimserlik ve güç veriyordu. Bir kez bağımlılık yarattıktan sonra ise dönüşü yoktu. Öyle ki, maden sahipleri kokayı bir ödeme aracı olarak kullanmakta gecikmedi.
Potosi o dönemin insanlık dışı vahşi madenciliğine sadece bir örnektir. 1500’lerin başından itibaren Avrupalı işgalcilerin Amerika kıtasına akın etmeleriyle birlikte, madenlerde ölümüne çalıştırılan yerlilerden başka, köylerde de milyonlarca yerli öldürülmüş, işgale direnmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdir. İnka, Maya ve Aztek gibi medeniyetler tarih sahnesinden silinmiştir. Katliamın boyutlarını rakamlara bakarak anlamak mümkündür. Bir kaynağa göre 54 milyon yerlinin yaşadığı kıtada, 1860’a gelindiğinde ancak 340 bin, 1910’da ise 220 bin yerli kalmıştır. Katledilen insan sayısının, o zamanki dünyadaki toplam insan nüfusunun % 25’ine karşılık geldiği ifade edilmektedir.
Avrupa hanedanları ve krallıkları, başta Amerika kıtası olmak üzere Afrika ve Uzak Doğu coğrafyasının yüz yıllar içinde acımasızca sömürülmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısına bir güç olarak çıkabildi. 500 yıl sonra ise bugün artık Türkiye’de de Türk köylüsüne ve çiftçisine 500 yıl önce Amerika yerlilerine, Afrika yerlilerine reva görülen bir anlayışla yaklaşılmaktadır. Bugün Fatsa’da, İliç’de, Eşme’de, Lapseki’de ve Türkiye’nin dört bir yanında adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikaları çevreye zehirler saçarak çalışmaya devam etmekte, bu da yetmezmiş gibi devleti yönetenler tarafından Türkiye’nin bütün dağları ve ormanları “madencilik” adı altında yağma ve talana açılmaktadır.“
Peki bu nasıl oluyor? Hangi ilişkiler Türkiye’nin en stratejik yaşam merkezlerinin vahşi madencilik sistemiyle yağma ve talanına izin veriyor? “Altın Girdap” kitabımızda işte bu siyaset-ticaret ilişkilerine ve köylerin haritadan silinmesine yol açan kararların arkasındaki bağlantılara ışık tutuyor. Bölgesini, köylerini, şehirlerini koruması gereken belediye başkanları nasıl oluyor da bölgelerini yaşanmaz hale getiren vahşi madenciliğe teşrifatçılık yapıyor. Hatta belediye başkanları teşrifatçılığın da ötesinde şirketlerin sahipleriyle yakın ilişkiler geliştiriyor. Türkiye’nin en üst makamlarında bulunan bazı yetkililer nasıl oluyor da bilerek ya da bilmeyerek milletin bağını-bahçesini zehirleyen bu sisteme su taşıyor…
Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. Herkes günlük siyasi atışmalar ve polemikler çerçevesinde yakın gelecekte yapılması beklenen seçimlerde kimin ya da hangi ittifakın iktidara geleceği konusunda yorumlar, değerlendirmeler yapıyor; hararetli tartışmalar yapıyor. Ancak Türkiye bunun da ötesinde bir var olma sorunuyla karşı karşıya. Türkiye sularını, tarım topraklarını, ormanlarını ve köylerini kaybederse belki tartışacak hiçbir şey kalmayacak. Bir sonraki yazımızda bu konuyu daha da açmaya çalışacağız…
Yazar Hakkında
İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.
Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara. Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.
Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.
“Altın Ölüm” kitabımız yayınlandıktan sonra bu alandaki çalışmalarımız durmadı. Bir süredir de “Altın Girdap” adlı kitabımızın çalışmalarını sürdürüyorduk. Çalışmalarımız sonuçlandı ve bu hafta başında “Altın Girdap” da okuyucuyla buluştu. Altın Girdap, aslında Altın Ölüm’ün bir devam kitabı; Altın Ölüm’ün tamamlayıcı ekidir. Altın Ölüm kitabımızı yazarken bazı bilgilere ulaşmak kolay olmamıştı. Kılı kırk yararak yaptığımız araştırmalar sırasında özellikle şirketlerin kazançları üzerinden devlete ödedikleri paylar konusunda net bir bilgiye sahip değildik. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Çünkü şirketler ve resmi kurumlar bu konuda ketum davranıyordu. İşte bu süreçte CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergeleri aydınlatıcı oldu. Çünkü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in Gürer’in soru önergelerine verdiği yazılı yanıtlar, bu konudaki eksikliği tamamlamış oldu. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.
Altın Girdap, Altın Ölüm’ün eksiklerini tamamlamayı, canı yanan vatandaşlarımıza yol göstermeyi; bu alanda çalışma yürüten gazetecilere, akademisyenlere ışık tutmayı amaçladı. Söylenen kuyruklu yalanlara, anlatılan masallara karşı insanlarımızın gerçekleri öğrenmesi ve neyle karşı karşıya olduklarını anlamaları için yazıldı. Kitapta yer alan makalelerin bir kısmı “odatv” ve “medyaport” haber sitelerinde yayınlandı. Aslına sadık kalarak kitaba aldığımız bu makalelerde gerekli güncellemeler yapıldı ve son gelişmeler eklendi.
Bu ülkede bir imzayla milletin bağları, bahçeleri, dağları, ormanları birilerine teslim ediliyor. Peki bu nasıl oluyor? Bu kararların arkasındaki ilişkiler neler? Siyaset-ticaret ilişkileri olmadan, bazı “özel dostluklar” olmadan bu kararlar bu kadar kolay alınabilir mi? Nasıl oluyor da bu imzalar atılıyor? Bu “özel” dostluklar, arkadaşlıklar bazı belediyelerde kapıları açarken, bazı belediyelerde neden işlemiyor? Hekimhan’da, Bozüyük’de, Çanakkale’de belediye başkanları siyanür-sülfürik asit kartellerine karşı mücadele ederken, bazı belediye başkanları neden bu kartellerle iş birliğini tercih ediyor? İşte “Altın Girdap” bu sorulara yanıt bulmak için yazıldı.
İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yeryüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yeryüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir. Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yeryüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız.
Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık. Yapılan son bilimsel araştırmalara göre, bütün dünyadaki yeni doğmuş çocuklar hayatları boyunca, büyükanne ve büyükbabalarından yedi kat daha fazla aşırı sıcaklık dalgalarıyla karşı karşıya kalacaklar. Ayrıca üç kat daha fazla kuraklık, seller ve hasat felaketleri ile ayrıca 60 yıl önce doğmuş çocuklara göre iki kat daha fazla orman yangınlarıyla karşı karşıya kalacaklar. Çevresel faktörler dünya üzerinde 5 yaşın altındaki 1 milyon 700 bin çocuğun ölümünden sorumludur. İklim değişikliği bu çocukların en temel ihtiyaçları olan beslenme, su, temiz hava, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşımını daha da zorlaştırmaktadır. Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.
Arsa ofisi veya müteahhit veya maden şirketi gibi çalışan ama kesinlikle Çevre Bakanlığı gibi çalışmayan, “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı”, tartışmalı Kanal İstanbul’un arsalarını pazarlamaya çalışıyor. Reklamlar başlamış bile… Nerede? Arap ülkelerinde… İki gündür haberlerde Ürdün’deki emlakçının Kanal İstanbul hayalini nasıl ballandıra ballandıra müşterilerine pazarladığını izliyoruz.
İstanbul’un ekokırımı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından rant pazarına dönüştürülmüş…
Çevreyle ilgisi olmayan bir bakanlık, şimdi de “ne bulursanız yakın” demiş. Yüksek zamlar ve doğalgaz kısıntılarıyla birlikte sanayici kömür yakmaya ve fuel oil kullanmaya başlamış. İddiaya göre, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “Motorin ve fuel oil yakacağız” diyen sanayicilere, “Ne bulursanız yakın, görmezden geleceğiz” yanıtını vermiş.
Ancak bu, hem Türkiye’deki yönetmeliğe hem de Türkiye’nin geçen yıl imzaladığı Paris İklim Anlaşması’na aykırı. Çünkü hem motorin hem de fuel oil, doğalgaza göre daha yüksek sera gazı etkisine sahip. Paris İklim Anlaşması’nın hükümlerindeyse sera gazı salınımının azaltılması şartı var.
Peki bu noktalara nasıl geldik?
“Enerjide kaynaklarımızı çeşitlendirmeliyiz. Bir-iki kaynağa bağlı kalmayalım” denildi. Bu uyarılar, yorumlar zamanında çok yapıldı. Dinleyen olmadı.
Hava kirliliğine karşı “doğalgaz” denildi, ardından mantar gibi doğalgaz çevrim santralleri kuruldu. Rus’un İran’ın gazıyla santral ve elektrik. Birilerini kısa yoldan zengin etme yolu. Bunu bir çözüm olarak bu ülkenin önüne koydular. Sonuç ortada. Tarihinde ilk kez sanayi siteleri, fabrikalar çalışamaz hale geldi. Elektrik fiyatları füze gibi fırladı.
Bu arada Edremit Kaymakamlığı, doğa ve yaşam savunucusu Süheyla Doğan’a Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği defterlerinde yaptığı inceleme neticesinde, bazı hataları gerekçe göstererek 51 bin 730 TL para cezası kesti.
Neymiş o hatalar?
Alındı belgelerinin bazılarında T.C kimlik numaraları yazılmamış, karar defterinde karar numaralarının her sene 1’den başlatılmış olması… Bir de dernek, Ayvacık depremi sonrasında yaklaşık 100 çocuğa “ayakları üşümesin” diye bot temin ettiği için, “tüzüğe aykırı faaliyet” te bulunmuş. Yani normalde uyarıyla geçiştirilebilecek bir süreci cezalandırmaya dönüştürüyorlar.
Neden?
Çünkü bu dernek egemenlerin projelerine karşı, doğal yıkıma karşı, ekokırıma karşı canla başla mücadele ediyor.
Peki Türkiye neden bunları yaşıyor.
Günübirlik kararlar ile sorunlara rant ve vurgun mantığıyla bakmanın sonunda Türkiye’nin getirildiği nokta.
İslâm’ı siyasetlerinin bayrağı yaparak 20 yılda Türkiye’yi getirdikleri nokta. Konu ne İslam ne de etnik kimlik. Konu bunların kullanılması.
Konu, Onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in iki cümleyle özetlediği gibi “akıl” ve “bilim.”
“Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” adlı kitabında, Bir Müslüman için “akıl”ın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor Ahmet Akbulut…
“İslâm’ın insanlığa rehberlik edebilmesi için Kur’ani mesajın Müslüman’ın aklı ile buluşması gerekir” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Ne iman aklın üstündedir, ne de akıl imanın. Akıl ve iman birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kur’an’ın muhatabı akıldır. İslâm’ı yaşanan hayattan uzaklaştırmanın en kısa ve en kesin yolu, aklı kınamak ve yargılamak olsa gerektir. Çünkü muhatap ortadan kalktığında mesajın da bir anlamı kalmamaktadır… Müslümanın karakteri olması gereken araştırma, inceleme ve bilmenin yerini; körü körüne inanç, geçmişe hayranlık ve mevcutla yetinme zihniyeti aldı. Siyasi alanda da bu zihniyet egemen oldu.”
Koskoca ülkeyi enerjisiz bırakmayı, ülkenin dağlarını yerle bir etmeyi, ormanlarını kesmeyi, sularını zehirlemeyi hangi Müslüman aklıyla açıklayabiliriz? Aklını kullanmayan bir Müslüman dün İngiliz’in, bugün Amerikalının, yarın Rus’un veya Çin’in oyuncağı olmaya mahkumdur…
Yazar Hakkında
İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.
AKP iktidara geldi, Gülen Cemaatiyle kol kola Türkiye’yi yönetmeye başladı. Bu dönemde içtikleri su ayrı gitmiyordu. Hani şu çok meşhur, “Ne istediler de vermedik, ne istediler de yapmadık” sözlerinin fiilen yaşandığı günler. İşte bu süreçte uluslararası karteller de FETÖ’yü görmekte ve keşfetmekte gecikmedi. Türkiye’nin uzun yıllardır açılamayan kapıları vardı. Girilemeyen kaleleri. Açılamayan madenleri. Madencilerin gözünü kamaştıran ormanları, meraları, tarım alanları, dağları vardı. İktidarla kan kardeşi olmuş bir cemaatten daha iyi bir anahtar bulunamazdı herhalde. Zaten Türkiye’nin dış temsilciliklerine de gerek kalmamıştı her şeyi FETÖ üzerinden görmeye başlamışlardı.
FETÖ’nün adamları ilişkileri kuruyor, FETÖ’nün adamları randevuları ayarlıyor, FETÖ’nün adamları yasaları çıkarıyor, FETÖ’nün adamları haberleri yapıyor, yaptırıyordu. Üstelik FETÖ’nün adamları yargılıyordu. Bu maden işinde maden şirketlerinin, uluslararası kartellerin en büyük belalısıydı bağımsız mahkemeler. Ne yaparlarsa yapsınlar bir noktada mahkeme engeline takılıyor, milletin bağını, bahçesini, ormanları yağmalayamıyorlardı.
Neyse birden karşılarında FETÖ’yü buldular. Devlette etkili, medyada etkili, yargıda etkili, poliste etkili, askerde etkili yani etkili de etkili. İlişkiler kuruldu, bağlantılar yapıldı, paylar verildi ve Türkiye’nin altın çağı başladı. Maden kartelleri zaten Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit iktidarları döneminde epeyce uğraşmışlar ve yol da almışlardı. Ama yetmiyordu. Öyle bir iki maden değildi istedikleri, neredeyse Türkiye’nin tamamında gözleri vardı.
Her yeri kazmak istiyorlardı. İşte aradıklarını AK Parti’nin mutlak iktidarında ve FETÖ’nün iş birliğinde buldular. FETÖ’de anladı bu işte para vardı, güç vardı, uluslararası kartellerle kurulan ilişkiler vardı. Gerçi milletin ormanları, meraları, tarım alanları, köyleri, şehirleri, ırmakları, dereleri ve denizleri zehirlenecekti ama her işin bir kusuru vardı. Neleri zehirlemiyorlardı ki, Trakya’da Ergene on yıllardır simsiyah akıyor ama kimsenin sesi çıkmıyor. Her iktidara gelen vaatlerde bulunuyor, sonra unutulup gidiyor. Kızılırmak dersen on yıllardır açık hava kimya laboratuvarı gibi süzülüyor. Bacalara filtre takmadan termik santraller çalışıyor da siyanürlü ve sülfürik asitli maden neden olmasındı. Zaten adamlar da dünyanın en yeni ve modern teknikleriyle üretim yapacaklarını ve hiç kimseye zarar vermeyeceklerini söylemiyorlar mıydı. Zarar vermek ne kelime, hatta köylüyü ve nereye çöreklendilerse oradaki insanları iş sahibi yapacaklardı. Bu yalanlara inandılar, daha doğrusu inanmak istediler ve Koza Holding (ki bugün devlet tarafından FETÖ’nün finansmanını sağladığı ve irtibatlı olduğu için el konulmuş durumda. TMSF tarafından yönetiliyor.) cemaatin altın işindeki amiral gemisi oldu.
Siz yeter ki paradan haber verin, gerisi çocuk oyuncağıydı; açılamayan kapılar açılır, çıkarılamayan yasalar çıkartılır, oluşturulamayan kamuoyu oluşturulur ve verilemeyen yargı kararları verilirdi. Hele hükümeti ve bürokratları ikna etmek çocuk oyuncağıydı. Zaten iş bilmeyen, zorluk çıkartan, vücut dilinden anlamayan bürokratlar çoktan ya emekli olmuş ya da köşede kenarda emekliliğini bekliyordu. Ayrıca iş bilen bürokratların çoğu da zaten cemaatin bir dediğini iki etmezdi çünkü cemaatin kendisiydi. Neyse işte böyle bir ortamda, herkes Meclis’te kim kime küfretti, kim kime hakaret etti haberlerini yaparken, terörle ve suni gerilimlerle uğraşırken ve hatta Ergenekon ve Balyoz’la debelenirken karteller alttan alta FETÖ’yle el ele Türkiye’nin altınlarını kazıyordu.
“Bergama mı? Getirin, çözeriz” dediler ve çözdüler. “Çaldağı mı? Sorun değil, hallederiz” dediler ve hallettiler. “Kaymaz mı? Dert değil, bir yolunu buluruz” dediler ve buldular. Zaten yollar bir açılınca daha doğrusu otoban inşa edilince diğer dört çekerler de otobana daldı. Zaten bu altın madenciliği işi, kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir alan. Siz bakarsınız bir Türk şirketi, ama arkasında mutlaka bir İngiliz, Amerikalı ya da Kanadalı büyük bir kartel vardır. Siz bakarsınız bir Türk madencilik firması bir de bakarsınız sponsoru İngiliz bir sermaye grubu. Öyle şartlarda krediler verilmiş ki, madeni çıkartan güya Türk şirketi ama malın kaymağını yiyen başkası. Sonuçta Türkiye’nin toprakları, dağları, ormanları, meraları, tarım alanları, ırmakları ve denizleri bugün işte açılan bu yolda ayaklar altında çiğneniyor. Ne köylünün bir önemi var ne şehirlinin; ne tarım alanlarının önemi var, ne su kaynaklarının; ne ırmakların önemi var ne de denizlerin; ne dağların önemi var ne de ormanların ne de içinde yaşayan canlıların; varsa yoksa altın, gümüş, bakır, nikel. Bunun için yapmayacakları şey yok, görünen o. Her türlü yalanı söylüyorlar, her türlü taktikleri kullanıyorlar ve durmaya da niyetleri yok.
İşte FETÖ açtığı bu yolda mutlu mesut ilerlerken, gücüne güç katarken birdenbire AK Parti’yle arasına kara kedi girdi. “Cemaat dershaneleri” dendi, “Gücünü çok artırmıştı” dendi ama söylenmeyen bir şey vardı: FETÖ’nün altın madenleri. FETÖ esas bu maden işinden büyük güç kazanmaya başladı. İktidar bunu gördü.
Hatta FETÖ öyle güçlü bağlantılar kurmuştu ki, kimsenin kendisini yıkamayacağına inandı. Bu yüzden Erdoğan’ın restine restle karşılık verdi. Hatta Fehmi Koru’nun kitabından öğreniyoruz ki, “Barışma, anlaşma” çağrılarını bile elinin tersiyle itti. Ama sonuç özellikle 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından FETÖ için tam bir yıkım oldu ve yurt dışına çekildi. Bekliyor. Bilmiyorum neyi bekliyor ama bekliyor. Az buz parası da yok. O altın madenlerinden yıllarca, “Dore altın” diyerek tonlarca altını yurt dışına çıkardı. İngiltere’deki, Almanya’daki rafinerilere taşıdı. Çıkardığı altının ne kadarını deklare etti, ne kadarını etmedi? Bunlar çok büyük soru işaretleri. Çünkü tonda 7-8 gram altın çıkardığı bir yerde, tonda 1-2 gram çıkardığı şeklinde beyanda bulunsa madenin gelirinin üçte ikisi cebe atılabiliyor. Bugün bile başta altın olmak üzere değerli metal madenlerinde en büyük sorun bu.
Bugün Virgin Adalarında kurulan tabela şirketleriyle, vatandaşların yaşam alanlarının yerle bir edilmesi pahasına Türkiye’nin yeraltı kaynakları talan ediliyor. Kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen çok ortaklı şirket yapılarıyla Türkiye’de at koşturuyorlar. Ben buradan iddia ediyorum, FETÖ bugün bile yurt dışına kaçırdığı paralarla ve oralarda kurduğu şirketlerle ve bulmaca gibi ortaklıklarla Türkiye’de madencilik işlerini sürdürebilir.
Peki sonra ne oldu? FETÖ gitti, maden işi bitti mi? Hayır bitmedi. Artarak devam ediyor. 2014-2017 arasında madenler el değiştirdi. FETÖ’nün madenleri artık devlet tarafından, bir başka deyişle AK Parti Hükümeti tarafından yönetiliyor. Kaldığı yerden, aynı azim ve kararlılıkla. Görünen o ki yurt içindeki ve dışındaki kartellere de aynı güvenceler verildi, “Merak etmeyin, düzeniniz bozulmayacak, işleriniz yürüyecek” denildi.
Bugün Türkiye’de Koza Holding’e ait 5 maden faaliyette. Koza Altın, Balıkesir-Gömeç’te Kubaşlar ve Çoraklık adında iki altın madeni daha açmaya hazırlanıyor. “ÇED olumlu” kararı alınmış. Koza’nın Ağrı-Diyadin-Mollakara’da bir altın madeni için temel atıldı. Çanakkale merkeze yakın Serçiler-Terziler Köyü yakınında, Çanakkale’nin tek ve alternatifsiz içme ve kullanma suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı su toplama havzası ve koruma planı içinde yer alan altın madeninin yüklenici firması da Koza Altın İşletmeleri. Koza, buradan çıkaracağı cevheri, Bergama’daki Ovacık Madeni’nde işlemeyi planlıyor. Balıkesir Balya’da Gökmusa mevkiinde yer alan maden sahasının yüklenici firması da yine Koza Altın İşletmeleri olarak görünüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan “ÇED olumlu” kararı almış görülüyor.
Koza Altın İşletmeleri’nin halihazırda Türkiye genelinde İzmir Bergama’da Ovacık Altın Madeni, İzmir Dikili’de Çukuralan Altın Madeni, Gümüşhane’de Mastra Altın Madeni, Eskişehir Sivrihisar’da Kaymaz Altın Madeni, Kayseri Kocasinan’da Himmetdede Altın Madeni bulunuyor.
Bugün devlet tarafından el konulan KOZA’nın bu altın madenlerinde neler oluyor? KOZA’nın bu 5 altın madeninde yüzde 2 “devlet hakkı” ödendikten sonra kalan paralar nerelere harcanıyor? Kimlere ödemeler yapılıyor? Bunu kimse bilmiyor? Sayıştay KOZA madenlerini de denetleyebiliyor mu? Ya da KOZA’nın altın madenlerinde denetimi kim yapıyor? Ne kadar üretim yapılıyor? Gerçek üretimle, deklare edilen üretim arasında bir fark var mı? Bir fark farsa yüz milyon dolarlar kimin cebine gidiyor?
KOZA’nın altın madenlerinde hangi cemaatler etkili? Bergama’daki Ovacık Altın Madeni’nde işçi alımında İsmailağa Cemaati’nin tek yetkili olduğu haberleri doğru mudur? KOZA altın madenlerinin bugün AKP’nin yeni arpalığı olduğu iddiaları karşısında bu sorular bir an önce yanıt bekliyor…
Cumhurbaşkanı Erdoğan 16 Ocak Pazar günü, Adnan Menderes Müzesi’nin açılışı için gittiği incir diyarı Aydın’da konuştu: “Tarım artık devletlerin atması gereken en önemli adımdır. Bu dönemde tarım üzerinde çok farklı yatırımlar yapacağız” dedi.
Söylemesi bile güzel.
İki gün sonra Evrensel Gazetesi’nde bir mahkeme kararının haberi dikkat çekiyordu: AKP Aydın Milletvekili Mustafa Savaş, kendisi hakkında, “Şirketlerin iş takipçiliği yapıyor” diyen Çine Yaşam Platformu Sözcüsü Ahmet Uslu hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Mahkeme işte bu suç duyurusuna “takipsizlik” kararı vermişti. Uslu, Madran Dağı’na açılmak istenen madene karşı verdikleri mücadelede, AKP milletvekili Savaş’ın maden şirketi lehine çalıştığını savunuyordu.
Aydın’ın dağları da, yaylaları da, bağları da bir süredir sıkıntılı. Özellikle bağlarını ve bahçelerini kurutan JES’lere büyük tepki gösteren Aydınlı çiftçiler, şimdi de altıncılar ve madencilerle başları dertte. Bölgedeki ovalara, köylere, tarım alanlarına can veren her dağ, her tepe şirketlere pazarlanmış. Köylüler dağlarını, ormanlarını korumak için canla başla mücadele ediyor.
Geçen hafta Aydın-İzmir sınırındaki Kartal Dağı’nda açılması planlanan siyanürlü altın madeni için köylüler protesto gösterisi yapmış, sondaj yapılmasını engellemişti. Zaten mermer ocakları ve RES’lerle saldırı altındaki Kartal Dağı’na şimdi de altın madeni açmak istiyorlardı. Bu kez de AKP Aydın milletvekili Metin Yavuz, köylüleri sondaj yapılması için ikna etmeye çalışıyordu. Köylüler milletvekilini dinlemediler ve sondajı engellediler.
İktidar milletvekilleri Türkiye’nin her yerinde yağmacı-talancı madencilerin teşrifatçısı gibi. Güya bölgelerine istihdam sağlıyorlar. Ama gerçekte üç beş kişi cebini doldurup, bölgeyi yaşanmaz hale getiriyor. Yani kâr şirketlerin kasasına girerken, yıkım ve ölüm ise vatandaşlara düşüyor.
Örnekler çok. Fatsa’da Ordu’da fındık bahçelerinin ortasında bir siyanürlü maden açtılar. Şimdi üç dört tane daha açmak için ruhsatlar dağıtıldı. Ordu’nun yüzde 74’ü maden sahası olarak yerli ve yabancı şirketlere ruhsatlandı. Yazın köylerin üzerinde vızır vızır özel uçaklar uçurup, toprakları havadan analiz ediyorlar. Yani köyler bağlar ve bahçeler içindeki insanlarıyla birlikte satılmış. Millet, köyünden ve bağından-bahçesinden kovulacağı günü bekliyor. Bugün Fatsa’daki siyanürlü madeni kapatması gereken devlet, madenin çevresindeki köyleri boşaltmaya çalışıyor.
Her yerde ama her yerde durum böyle. Türkiye’nin can damarları saldırı altında.
Adına altın madeni diyorlar, adına nikel madeni diyorlar, adına taş ocağı, mermer ocağı diyorlar ne milli park, ne koruma alanı, ne ormanlık ne de sit alanı dinliyorlar. Çünkü iktidar yasal değişikliklerle hepsinin önünü açtı. Bu milletin dağları, ormanları, yaylaları, meraları çevresinde yaşayan binlerce köye ve köylülere rağmen birilerine ihale ediliyor.
Gökova’nın can damarı, hayat kaynağı Sandras Dağı’nı parsel parsel böldüler. Madencilik yapacağız diye yüz yıllık ormanları kesmeye başladılar. Köylüler, çevreciler, bilim insanları, “Yapmayın, etmeyin, kıymayın” diye haykırıyor; nöbetler tutuyorlar. Gece yarısı çalıştırdıkları hafriyat kamyonlarıyla dağı yok etmeye kararlılar. Ya milletin dağları, ormanları çalınıyor. Çoğu vatandaş tehlikenin farkında değil olanlar da çaresiz, oradan oraya koşturuyor. Devletine ve aç gözlü kartellere-şirketlere karşı mücadele veriyor.
Müsilaj felaketi bağıra bağıra geldi… Ormanlarımız çığlık çığlığa yanıyor… Seller bağıra bağıra geldi… “HES yapıyoruz” diye Karadeniz’de bütün derelerin, ırmakların yatakları darmadağın edildi. Irmakların vadilerinde, yamaçlarında ağaç bırakılmadı. Yoğun yağışlarla birlikte dağlar çamur olup önüne geleni
denize döküyor.
Kazdağları’nın yüzde 79’unu maden bölgesi ilan ediyorlar, Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nda ruhsat üzerine ruhsat veriyorlar. Dünyanın bir numaralı fındığını üreten, Türkiye’ye her yıl 2 milyar dolardan fazla döviz kazandıran Karadeniz parsel parsel madencilere ruhsatlanmış. Fındık diyarı “Yeşil Ordu” nun yüzde 74’ü maden sahası ilan edilmiş. Uzmanlar ısrarla uyarıyor, “Yapmayın, etmeyin, sonu felaket” diyorlar ama kimsenin dinlediği yok.
Madra dağının zirvelerinde Nurol Holding’in inanılmaz bir doğa kıyımı bütün hızıyla devam ediyor. Kepez Dağlarında Zorlu’nun nikel madeni yaşamı zehirliyor. Şimdi uzun yıllardır direnen Turgutlu’daki Çaldağı’na el attılar. Çaldağı’nda ağaç kesimleri yeniden başladı. Yüz binlerce ağaç kesildi, binlercesi kesilmeyi bekliyor. Bu ülkeyi yönetenler seyrediyor, onaylıyor, yollarını açıyor.
Munzur dağları adım adım gidiyor… Çöpler’deki adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikası yılda 7 bin ton siyanür kullanıyordu, 11 bin tona çıkardılar. 9 bin ton sülfürik asit kullanıyordu 122 bin tona çıkardılar. Zehir barajını ve zehirli pasa dağlarını Fırat’ın kıyısına yığıyorlar. Fırat’ı besleyen dağları parçalarsanız Fırat akmaz olur. Fırat’ın kıyısına, deprem fay hattının üzerine zehir barajlarını ve zehir dağlarını dizerseniz Türkiye’yi aç bırakırsınız. Say say bitmiyor. Her yerde ama her yerde madencilik, mermercilik, taş ocakları vs. adı altında ormanlar, tarım alanları, köyler, yaylalar-meralar saldırı altında.
Tokat ve Amasya’da Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları madencilere ruhsatlandı bu ülkede. Toroslar birkaç bölgeden deşiliyor, parçalanıyor. O Toroslar ki Antalya, Mersin, Adana, Niğde ve Konya gibi çevresindeki onlarca ile ve yüzlerce ilçeye can veriyor.
İşte böyle bir ortamda Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Tarım üzerinde çok önemli adımlar atacaklarını” söylüyor.
Ya arkadaş ülkedeki Tarım Kredi Kooperatifleri bile madenciliğe soyunmuş durumda. Hem de 450 milyon dolarlık bir yatırım. Çiftçinin traktörüne, bağına haciz getiren Kooperatif, bir çırpıda 450 milyon doları siyanürlü altın madeni açacağım diye harcıyor. Nerede? Söğüt’te? Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu toprakları yağmalamak için hazırlık yapıyor.
Erdoğan da tarım da “atılımdan” söz ediyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan tarımda atılım yapmakta samimiyse bir an önce köylere yapılan saldırı durdurulsun. Bir an önce bu memleketin en değerli ormanlarına, dağlarına, yaylalarına yönelik saldırılara bir son verilsin.
Bu ülkenin en değerli su kaynaklarının param parça edilmesine son verilsin.
Mazot olmuş 15 TL, gübre yüzde 400 zamlanmış, köylüler bırakın tarım yapmayı can derdine, topraklarının, ormanlarının derdine düşmüş Erdoğan tarımsal atılımdan söz ediyor.
Türkiye’nin gıda deposu GAP bölgesinde Fırat’ın kıyısında siyanürlü-sülfürik asitli bir maden her yıl milyonlarca ton zehirli atıkları “pasa” diye Fırat’ın kenarına yığıyor. Devasa bir zehir barajı Fırat’ın kıyısında dolmuş durumda. Sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun gıda güvenliği tehlikede.
Maden çıkarıyoruz, altın, gümüş, nikel çıkarıyoruz diye bu ülkeye can veren dağları, ormanları, su kaynaklarını param parça ederseniz ne tarımsal atılım yapabilirsiniz ne de tarım yapacak köylü-çiftçi bulursunuz.
Dağları paramparça edip, ormanları katledersen susuz kalırsın. Bu çok nettir. Lafı dolandırıp, bin bir yalanı süslü kelimelerle sıralamak bir şey kazandırmaz. Susuz kalırsan da ölürsün. Tarım topraklarını yok edersen aç kalırsın. Meralarını, yaylalarını katledersen hayvancılık yapamazsın. Nefes alamayacak hale gelir, bir damla suya muhtaç olursun.
Bu ülke hiç olmadığı kadar ağır tehdit altında. Bugün Türkiye’yi betona boğanlar, Türkiye’nin denizlerini müsilaja teslim edenler şimdi çok daha tehlikeli bir yanlışta ısrar ediyor. Türkiye uluslararası kartellerle iş birliği halinde maden batağına sokuluyor.
Erbaa’da, Lapseki’de, Ulukışla’da, Fatsa’da, İvrindi’de, İliç’de, Divriği’de, Kemaliye’de, Hekimhan’da köyünden koparılan, tarlasından söküp atılan her çiftçi ülkeye zarar yazıyor. Her tarafımız ithal mallar, ithal gıdalarla doldu. Sütü, samanı, eti, tereyağını, fasulyeyi, mercimeği, cevizi ithal eder hale geldik. Su kaynaklarını bu kadar acımasızca yok ederseniz suyu da ithal etmek zorunda kalacaksınız.
Hiç öyle lafı uzatmaya, dolandırmaya gerek yok: Bu ülkeyi yönetenler bir karar vermeli. Bu vatanın dağlarını, meralarını, yaylalarını, ormanlarını kendilerine madenci diyen yağmacı-talancılara mı bırakacaklar yoksa bu milleti açlıktan kurtaracak, doyuracak, susuzluğunu giderecek üreticilere mi bırakacaklar. Bir karar vermeleri gerekiyor. Çünkü ikisi bir arada gitmez, gidemez.
Tarım yapmak istiyorsan tarıma kaynak ayıracaksın, plan program yapacaksın, çiftçini destekleyeceksin, ormanlarını, tarım alanlarını gözün gibi koruyacaksın. Üreticiye hakkını vereceksin. Yoksa tarımdan anladığın tarımsal alanları ve su kaynaklarını Katar’a, Arap şeyhlerine ve uluslararası kartellere satmaksa o zaman işiniz çok zor şimdiden söyleyelim.
Yazar Hakkında
İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.
Türkiye 1990’larda terörle mücadelenin en yoğun olduğu dönemlerde, köylerin boşaltılması, yakılması, yıkılması gibi acı bir dönem yaşadı. Bir yanda PKK diğer yanda güvenlik güçleri arasında sıkışan vatandaşlar, çaresiz köylerini terk etmek zorunda kalmış veya terk etmeye zorlanmışlardı. “Terörle mücadele” dendi, “Tekrar döneceksiniz” dendi ama zor günlerdi, büyük acılar çekildi. O acıların izleri halen de silinmiş değil.
Bugün Türkiye’de 30 yıl sonra yine köyler yıkılıyor… Daha da kötüsü bu kez geri dönülmesi imkânsız bir şekilde köyler haritadan siliniyor. Bu kez ne terörist ne de terörle mücadele söz konusu. Bu kez, “Kalkınıyoruz, zengin olacağız, ülkemiz gelişiyoruz” masallarıyla ve yalanlarıyla bu ülkenin can damarları kesiliyor.
İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI
Türkiye’de ikinci bir kurtuluş savaşı veriliyor. Siyasilerin çoğu henüz haberdar değil, şehirlerde yaşayan vatandaşların çoğu da. Yandaş basının lafını etmeye gerek yok ama baskı altındaki “özgür basın” da ne yazık ki konunun önemini ve aciliyetini kavrayabilmiş değil. Ancak köylülerimiz, çiftçilerimiz onlar neyle karşı karşıya olduklarının çok ama çok farkında. Çünkü toprakları ve suları yani hayatları ellerinden alınıp, köyleri yerle bir ediliyor. Türkiye’nin yaşam damarları kesiliyor.
Aydın’ın Germencik ilçesinin Dağyeni köylüleri bir süredir bölgede açılmak istenen madenlere karşı mücadele veriyorlar. Aydın Dağları’na gözlerini dikmişler. Bir tarafında Büyük Menderes, diğer tarafında Küçük Menderes; bir tarafında Söke Ovası diğer tarafında Küçük Menderes Ovası.
Bu bölge sadece Ege’yi değil Türkiye’yi besleyen bir tarımsal üretim merkezi. Aydın Dağları ise yüz yıllardır o bölgeyi sulayan, oksijenle besleyen, o bölgeyi ayakta tutan can damarı. Tüm Türkiye’deki dağlar gibi bir süredir Aydın Dağları da saldırı altında. Çünkü ormanlara, dağlara, su kaynaklarına rant gözüyle bakan, satılığa çıkaran bir anlayış ülkeye egemen olmuş durumda.
“Kesip-patlatıp, kırıp-döküp ve ardından zehirleyip alacağımı alırım, gerisi beni ilgilendirmez” şeklinde özetleyebileceğimiz bir anlayışa koca bir ülke teslim edilmiş.
Türkiye’deki birçok köylü gibi Dağyeni köylüleri de neyle karşı karşıya olduklarının farkında. Çünkü çevrelerinde çok acı örnekler var artık. Gözleri doymuyor. Ne köyü gören var ne de köylüyü. Umurlarında değil. Orada yaşayan insanlar, ormanlar, içinde yaşayan milyonlarca canlı umurlarında değil.
Bu nedenle kadını erkeği, genci yaşlısı hep birlikte yollara dökülmüşler incir ve zeytin bahçelerinin ortasında yapılmak istenen sondaja karşı çıkıyorlar. Direniyorlar…
RUTİN SONDAJMIŞ
AKP Aydın Milletvekili Metin Yavuz, Germencik Kaymakamı Turgay Gülenç ise yapılan sondajı masum göstermek için köylülere, “Maden rezervlerini tespit etmek için gerçekleştirilen rutin bir sondaj, yanlış bilgilendirmişler sizi” diyorlar. Köylüleri ikna etmeye çalışıyorlar.
Milletinin incir bahçelerini, zeytin bahçelerini delik deşik et sonra da “hiçbir şey olmayacak” de. “Rutin uygulamalar” diyerek köylüleri kandırmaya çalış. O da olmadı “kamu yararı” diyerek milletin topraklarına el koyup, şirketlere devret.
Milletin vekilinin masum göstermeye çalıştığı o sondajların, bir bölgenin yağmalanmasının ilk adımı olduğunu bilmeyen mi kaldı. O sondajlarla dağların delik deşik edildiğini ve ardından da, “Aha burada altın bulduk! Burada da gümüş bulduk! Müjde nikel çıktı!” diyerek sanki piyango vurmuş havaları yaratarak milletin topraklarının yağmalandığını bilmiyorlar mı sanıyorsunuz.
Birisi size gelip, “Ciğerlerinizi alacağız ama korkmayın size hiçbir şey olmayacak” dese ne dersiniz?
Gülersiniz değil mi? Yani ciddiye bile almazsınız…
İşte aynen bunu söylüyorlar: “Dağlarınızı parçalayacağız, sularınızı yok edeceğiz, ormanlarınızı keseceğiz ama korkmayın size hiçbir şey olmayacak. Sonra eski haline getirip gideceğiz.” Milletin de buna inanmasını bekliyorlar.
Sen milyonlarca yılda oluşmuş bir yapıyı binlerce ton dinamitinle param parça edersen, dünyanın en tehlikeli kimyasallarını üstüne boca edersen, su kaynaklarını kurutursan nasıl bir şey olmayacak? Siz bu milleti bu kadar aptal mı zannediyorsunuz?
Parayı bastıran ortaya karışık bir ÇED raporu hazırlatıyor, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yüzde 99’unu anında onaylıyor. Zaten çoğundan ÇED bile istemiyor. Ama bu arada küresel iklim kriziyle mücadele için Paris Anlaşması imzalanıyor, yol haritaları açıklanıyor ve krediler alınıyor.
AKIL ALMAZ ŞEYLER
Bu ülke inanılmaz bir dönem yaşıyor. Akıl almaz şeyler yaşanıyor.
Döviz rezervleri bir gecede eriyor, yağmur gibi zamlar yağıyor, insanlar araçlarına binemez hale geliyor. Sonra devleti yönetenler “küçük yatırımcı çarpıldı” diye açıklamalar yapıyor.
Çarpıldıysa çarptıran kim?
Ancak bunlardan çok daha vahim, çok daha yıkıcı ve Türkiye’nin geleceğini karartan adımlar atılıyor. Döviz rezervlerini bir süre sonra doğru politikalarla yerine koyabilirsiniz, yakıt fiyatlarını makul seviyelere çekip, zamları durdurursunuz ama paramparça ettiğiniz bir dağı tekrar yapıştıramazsınız, zehirlediğiniz toprakları ve suları tekrar kullanamazsınız, yok ettiğiniz ormanları geri getiremezsiniz.
Onlar 10-20 veya 30 yılda dağları paramparça edip, bin bir çeşit kimyasalla zehirleyip, su kaynaklarını kurutup alacaklarını alıyor sonra ne mi oluyor. Köyler haritadan siliniyor, bölge yaşanmaz hale geliyor. Üretim duruyor. Tarım ölüyor. Yani Türkiye ölüyor.
Bakın köyleri yok ederseniz, üretimi bitirirseniz altında kalırsınız.
Köylüleri rahat bırakın. Bu ülkenin kurtuluşu üretimden geçiyor. Dünyada her devlet “insanlarımızı nasıl besleyeceğiz” diye kara kara düşünüyor. Gidip başka ülkelerde topraklar kiralayıp tarım yapmaya çalışıyor. Bizim beyefendiler hazır üretim merkezlerini, üretim cennetlerini uluslararası ve yerli kartellere peşkeş çekiyor. Köylerimiz ve köylülerimiz bir mal gibi satılıyor.
Fatsa’daki siyanürlü madenin, onlarca köyün ortasında açılmasına izin verenler bir süre sonra bu madenin çevresindeki köyleri yok edeceğini bilmiyorlar mıydı? Şimdi AFAD’ı kullanarak “heyelan var” diyerek köylüleri bölgeden kovmaya çalışıyorlar. Fatsa’daki yıkımın tek nedeni olan siyanürlü madene tek kelime eden yok.
TEHLİKELİ OYUN
Milas’da, Yatağan’da termik santraller için köyler haritadan siliniyor. Ölüm çukurları giderek büyüyor. Dur diyen yok. Akbelen’de aylardır köylüler direnişte. Ne için? Zeytin bahçelerini korumak için. Köylerini, sularını, ormanlarını korumak için. Hem de turizm merkezlerinin dibinde yaşanıyor bunlar.
Türkiye’de adına madencilik denilen tehlikeli bir oyun oynanıyor. Birileri milletin köylerini, ormanlarını, dağlarını, bağlarını rant gözüyle görüp önüne gelene pazarlıyor, satıyor. Bu akıl almaz bir kumar. Sonu iflas, sonu çöküş, sonu iç çatışma.
Siyaset milletinin refahı için yapılır. Milletini korumak için yapılır. Devlet bunun için vardır. Devlet, egemenlerin ve köhnemiş neoliberal politikaların dünyayı çöküşe sürükleyen politikalarının payandası yapılamaz.
Yerin yedi kat altından çıkardığınız sarı metali yine yerin yedi kat altındaki çelik kasalara koymak için yaptığınız ekokırıma bir son verin.
Dünya alarm veriyor.
Küresel iklim krizi kasıp kavuruyor.
Enerjimizi iklim krizinin etkilerini en aza indirmek için mühendislik projelerine harcayalım.
Enerjimizi yakında karşı karşıya kalacağımız iklim göçlerine karşı ülkemizi hazırlayamaya harcayalım.
Enerjimizi bizi ayakta tutacak yaşam damarlarımızı korumaya, geliştirmeye ve yaşatmaya harcayalım.
İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.
Aralık ayının son günlerinde vizyona giren Netflix filmi.
Dünyaya hızla yaklaşan ve dünyayı yok etmesi kesin olan Everest Dağı büyüklüğündeki bir gök cisminin çevresinde dönen bir hikâye.
Bilim insanları keşfediyor, ABD Başkanı’nı uyarıyor ama çıkarlar, siyasi hesaplar ve kapitalizmin parayı her şeyden üstün gören anlayışı öne çıkıyor. Kontrol ettikleri ve dejenere olmuş medyayla bu kadar net bir sorun karşısında bile halkı kandırıyorlar. Dünyayı yok edecek bir gök cismine bile “değerli maden” gözüyle bakıp, para kazanmayı planlıyorlar.
Film aslında karşı karşıya olduğumuz küresel iklim felaketinin, alegorik bir hikâyeyle anlatılması.
Kapitalizm ve ona hizmet eden mevcut siyasal ve sosyal yapı sizin dikkatinizi dağıtıyor. Hızla dünyaya yaklaşan ve dünyanızı yok edecek bir gök cismini bile görmenizi istemiyorlar. Yukarı bakmanızı istemiyorlar. Ama biz ısrarla “yukarı bakın” diyoruz.
Dağlarınızı, ormanlarınızı, yaylalarınızı, meralarınızı parçalıyorlar. Su kaynaklarınızı zehirliyorlar.
Yukarı bakın!
Sizi siyanürle, sülfürik asitle, kimyasal atık barajlarıyla zehirliyorlar.
Çanakkaleliler, Lapsekililer, İstanbullular yukarı bakın!
Lapseki’de devletin koruma altına aldığı su kaynakları ve bu kaynakları barındıran Dumanlıdağ siyanürcülerin saldırısı altında. Saldırı giderek büyüyor. Nurol Holding siyanürlü madeni 12 kat büyütmek istiyor. On binlerce ağaç daha kesilecek. Bölgedeki su kaynaklarının üzerine kurulan siyanürlü maden, bölgenin içme ve sulama suyunu karşılayan Bayramdere ve Umurbey barajlarını tehdit ediyor.
Bölgede yaşayan, tarımla uğraşan on binlerce köylü korumasız, çaresiz. Lapseki’nin bereketli bahçelerinden beslenen İstanbul, İzmir, Bursa metropolleri tehlikede. Bir yandan ulaşıma, nakliyeye, akaryakıta zam üstüne zam yap, diğer yandan metropollerin dibindeki yaşam alanlarını, tarım alanlarını yağma ve talana aç. Milyonlarca ağacı kes, suları zehirle.
Yukarı bakın!
Türkiye’de Netflix filminin gerçeği maalesef yıllardır yaşanıyor. Bilim insanları, aklı başında olan herkes uyarıyor; “yapmayın etmeyin, dağları parçalamayın, ormanlara kıymayın, suları zehirlemeyin” diye haykırıyor ama kapitalizmin gözü kara. Dinleyen yok.
Yukarı bakın!
Çevre kredilerini almak için “Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık” diye şov yapıp, ardından iklim krizini tetikleyecek kararları hiç utanmadan, sıkılmadan alan bir iktidarla karşı karşıyayız.
Köylüler, çiftçiler, vatandaşlar çaresiz. Vatandaşını koruması gereken devletin kurumları onlara kumpas kuruyor; kandırmaya çalışıyor, tehdit ediyor; verimli tarım toprakları köylünün elinden zorla alınıp, şirketlere devrediliyor. Köyler bir bir yıkılıyor. Su kaynakları, ormanlar, dağlar, tarım topraklarımız, yaylalar, meralar yani bir ülkeyi, bir toplumu ayakta tutan yaşam merkezleri bir bir yağmalanıyor, talan ediliyor.
Kütahyalılar, Bursalılar, Simavlılar yukarı bakın!
Kütahya’nın köyleri siyanürcü-altıncıların kuşatması altında. Binlerce ağaç kesildi, sondajlar başladı. Emet ve Simav çaylarına can veren, bölgenin oksijen ve su kaynağı Eğrigöz Dağı, siyanürlü talancıların saldırısı altında. Zenit Şirketi, Kanadalı El Dorado Gold’la kol kola bu kez Kütahya’nın Eğrigöz Dağı’na saldırı başlattı. Örencik ve Tavşanlı köyleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Köylüler çaresiz; topraklarını satmak, tek çözüm olarak dayatılıyor.
Ordulular, Fatsalılar, Ünyeliler yukarı bakın!
Mahkeme kararlarına rağmen Fatsa’daki siyanürlü maden Türkiye’nin ciğerleri olan Karadeniz ormanlarını katlediyor. Her yıl Türkiye’ye milyarlarca dolar döviz kazandıran fındık bahçeleri yok ediliyor; bu bahçelerden geçinen yüz binlerce insan tehlike altında. Mahkeme kararları dinlenmiyor…
Milaslılar, Bodrumlular, Örenliler, Muğlalılar yukarı bakın!
Türkiye’nin turizm merkezlerinin tam ortasında yaşanan termik santral rezaleti devam ediyor. Hala termik santraller için on binlerce ağacı kesip, köyleri haritadan siliyorlar. Akbelen Ormanı’nda simgeleşen direnişi kırmak için gün sayıyorlar.
Hiçbir öngörü, hiçbir düşünce, hiçbir planlama yok. Panik halinde atılan adımlar var.
Sıkışınca, “Dış güçler saldırıyor.”
Dış güçler sana neden saldırsın. Dış güçler seni öpüp de başına koyarlar. Çünkü ülkesini yağma-talana açan, ülkesini açık artırmaya çıkarmış bir yönetime dış güçler asla saldırmaz.
Yukarı bakın!
Madencilik adı altında dağların, köylerin, ormanların, yaylaların, su kaynakların yağmalanıyor.
Özelleştirme adı altında bu ülkenin ulusal varlıkları önce yandaşlara ardından da bir bir yabancılara satılıyor.
Döviz geliyor denilerek bu ülkenin toprakları, evleri, iş yerleri yok fiyatına satılıyor.
Elektriğe yüzde 120 zam
Gübreye yüzde 300 zam
Mazota yüzde 100 zam
Yem fiyatlarına yüzde 200 zam.
Aka portakal üreticisi geçen yıl 2 TL ye sattığı ürünü bu yıl 1 TL’ye satamıyor.
Gerçek enflasyon yüzde 100’ün üstünde, TÜİK yüzde 36 diyor.
Yukarı bakın!
Osman Kavala 5 yıldır hapiste.
Kayyım rektör atamasına karşı demokratik haklarını kullandıkları için Boğaziçi öğrencisi Enis Berke Gök ve Caner Perit Özen doksan gündür Silivri Hapishanesi’nde tutuluyor. Devlet gücünü böyle gösteriyor. Ama “hızlandırılmış tren” diyerek Pamukova’da 41 kişinin ölümüne, 89 kişinin yaralanmasına neden olanlar elini kolunu sallayarak dolaşıyor. TCDD yönetimi ya da AKP iktidarından tek bir kişi, tek bir gün ceza almadı. Sadece iki makinistten biri 5, diğeri 3 ay tutuklu kaldı. Dava zaman aşımından düştü. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı veriyor!
Yukarı bakın!
Yok olan sizin geleceğiniz, parçalanan sizin ormanlarınız, zehirlenen sizin sularınız…
Lütfen bakın, bakın, bakın…
Yazar Hakkında
İbrahim Gündüz:18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.
İsveçli maden şirketi BOLİDEN, tesislerinde ortaya çıkan zehirli atıkları Şili’ye gönderdi. Bu zehirli atıklar için Şili’de Promel adında bir şirkete 1 milyon dolar ödeme yapıldı. Güya Promel, zehirli atıkları usulüne uygun bertaraf edecekti. Ancak parayı olan Promel şirketi, Boliden’in ağır metaller içeren zehirli atıklarını ARİCA şehrinin banliyösünde ortalık yere dökünce sonuçları ağır oldu.
O bölgede yaşayan ve hiçbir şeyden habersiz aileler ve çocukları, zehirli atık alanını çocuk bahçesi gibi kullandı. Bir süre sonra başta çocuklar olmak üzere kanser vakaları baş gösterdi. Birçok çocuk hayatını kaybetti. Doğuştan kusurlu bebekler dünyaya geldi. Vatandaşlarının çığlıklarına rağmen Şili yetkilileri, “İnsanlarda panik yaratmayalım” diyerek sessiz kaldı. Boliden yıllar sonra İsveç’de yargılandı. Hukukçulara ve uzmanlara büyük paralar ödeyen Boliden, “Zaman aşımı… Kanıtlar yetersiz” diyerek kendini savundu; şimdilik ceza almaktan kurtuldu.
Bugün ne yazık ki Türkiye’nin birçok bölgesinde Arica’da yaşanan benzer felaketler yaşanmaktadır. Lapseki’de, İvrindi’de, Eşme’de, Fatsa’da, İliç’de, Ulukışla’da, Şebinkarahisar’da, Ayvalık’ta, Bergama’da, Artvin’de ve daha birçok yerde ekosistemimiz göz göre göre zehirlenmektedir.
İSVEÇ ATIKLARI ŞİLİ’YE, İNGİLTERE ÇÖPLERİ TÜRKİYE’YE
Kapitalizm, neoliberalizm, piyasa ekonomisi adına ne derseniz deyin şirketlerin tek amacı vardır: “Ne olursa olsun kâr etmek.
Doğal ortam, dağlar, ormanlar, tarım toprakları, yaylalar, su kaynakları, şehirler, köyler ve elbette insanlar dahil her türden canlılar umurlarında değil. İsveç gibi bir ülke zehirli atıklarından kurtulmanın çözümünü Şili’ye göndermekte buluyor. Bugün İngiltere’nin, çöplerinden kurtulmanın çözümü olarak Türkiye’ye göndermesi gibi. Yüz binlerce ton İngiliz çöpü Türkiye’ye yığıldı. Hangi virüsleri, ne tür mikropları barındırıyor tam bir soru işareti. Kaç kez haber yapıldı. Bahçelere, dağlara, şehirlerde yol kenarlarına saçılmış İngiliz çöpleri her yerde.
Birilerinin gözü kara, birileri cahil, birilerinin insanlıkla alakası yok… Para için, rant için her şeyi yapabilecek karakterde yaratıklar. Peki kim bunlara ‘dur’ diyebilir? Kim ülkesini, vatandaşlarını koruyabilir? Elbette o ülkedeki devlet kurumları ve o kurumları yöneten mevcut İKTİDAR.
FIRAT’IN DİBİNDE MİLYONLARCA TON ZEHİRLİ ATIK
ÇÖPLER, Erzincan İliç’te siyanürlü altın madeni. 2010 yılında çalışmaya başladı. Kanadalı şirket Türk ortağı Çalık Holding’le birlikte 10 yıldır Fırat’ın dibine milyonlarca ton zehirli atık yığıyor. Deprem fay hattı üzerine kurduğu 197 futbol sahası büyüklüğündeki zehir barajını doldurdu. Şimdi zehir barajını iki katına çıkarmaya çalışıyor. Yetmedi her gün binlerce ton zehirli atığı evaporatörler (buharlaştırıcı makineler) aracılığıyla buharlaştırıyor ve atmosfere salıyor. Yılda 9 bin ton kullandığı sülfürik asit miktarını 122 bin tona, yılda 6 bin ton kullandığı siyanürü 11 bin tona çıkardı. Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen Fırat’ın dibindeki zehir dağları her geçen gün büyüyor; yetkililer seyrediyor. İliçli vatandaş Sedat Cezayirlioğlu, “Türkiye’nin Çernobili” diye haykırıyor; duyan yok.
(Erzincan-İliç’teki Çöpler Altın Madenindeki zehir saçan evaporatörler: Sedat Cezayirlioğlu anlatıyor.)
TÜRKİYE HIZLA ÇORAKLAŞIYOR
İklim krizinin de etkisiyle Türkiye hızla çoraklaşıyor. Sulak alanlar, göller, dereler bir bir kuruyor. Tarım toprakları, ormanlar ve su kaynakları dünyanın en değerli alanları. Ormanlar olmadan yaşayamayız. Acilen orman alanlarının ve tarım alanlarının koruma altına alınması gerekiyor. Ekonomik krizden de, dolardan da, pandemiden de, terörden de, Suriye krizinden de, Irak krizinden de daha önemli bir krizle karşı karşıyayız. Öyle bir kriz ki, sonucu açlık, toplu ölümler; toplu göçler ve iç savaşa varan çatışmalara varabilir.
Bakın emperyalistler ve kapitalistlerin gözü kara. Baktıkları her yeri “satılık meta” olarak görüyorlar. Ağacı, ormanı, zeytini, fındığı, üzümü görmüyorlar. Hayvanları, böcekleri, yaşamı görmezden geliyorlar. “Dikeriz… Ekeriz… Eskisinden daha iyi yaparız” yalanlarıyla insanları kandırdıklarını sanıyorlar.
Mevcut ormanlarımızı, tarım alanlarımızı ve su kaynaklarımızı koruyamazsak felaketle karşı karşıyayız. Dünya, ormanlarını, tarım alanlarını yok eden ve kendileri de yok olan toplumların ve devletlerin hikayeleriyle doludur.
Milas
PETRA’NIN ÇEVRESİ ORMANLIKTI
Ürdün’ün Petra antik kentini duymuşsunuzdur. Çölün ortasında bir uygarlık. Nasıl olur da insanlar çölün ortasında böyle bir yerleşim ve uygarlık oluşturmuşlar ve ardından da buraları terk etmişler diyerek hayretler içinde düşünürsünüz. O uygarlık, orada kurulurken çevresinde ormanlar vardı. Çam ormanları, meşe ormanları vardı. O ormanların son kalıntıları da Hicaz demiryolu inşası sırasında, demiryolu için gerekli tahta traversler için kesildi. Bugün bir çölle karşı karşıyasınız.
ANASAZİ TOPLUMU GELECEĞİNİ YOK ETTİ
M.S. 900 yıllarından sonra Güney Batı Amerika’da yaşamış Anasazi toplumu benzer bir kaderi paylaştı. Newyork gökdelenleri dikilmeden önce Amerika kıtasının en yüksek yapılarını inşa ettiler. Hala da orada duruyor o yapılar. Anasaziler de kestiler, kestiler ve çevrelerindeki ormanları ve habitatı yok ettiler. Daha sonra yaşanamaz hale gelince önce birbirlerini öldürdüler, sonra da hayatta kalanlar bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Ne sanıyorsunuz? Dünyanın birçok bölgesinde olan bu felaketler Türkiye’de olmaz mı sanıyorsunuz?
Mayalar, Anasazilerden çok daha önce bugünkü Meksika’nın güneyinde kurulmuş bulunan uygarlık. Mayaların o eşsiz yapıtları hala yerinde duruyor. Onlar da benzer kaderi paylaştılar. Çevrelerindeki habitatı yok etmenin bedelini çok ağır ödediler.
300 YILDA AMERİKA’YI TALAN ETTİLER
Örnekler o kadar çok ki, bundan tam 11 bin yıl önce ilk yerliler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına ayak bastı. İnanılmaz bir habitatla karşılaştılar. Mamutlar, filler, devasa kuşlar v.s. İnsan denilen varlık Amerika kıtasına ayak bastıktan sonra Kuzey ve Güney dahil 300 yıl içinde hepsi yok edildi. 11 bin yıl sonra Avrupalıların Amerika kıtasını yeniden “keşfetmesiyle” bu kez de onların torunları yok edildi. Alenen soykırıma uğradı. Katledildiler.
LAPSEKİ’DE ZEHİR MADENİ
Lapseki’de altın madeni işletiyoruz diye, tarım alanlarının tepesine ve ormanların ortasına zehirli bir fabrika kurdular. Yıllardır atıklarını sağa sola atıyor. Kuzeyinde Bayramdere DSİ Barajı, güneyinde Umurbey DSİ Barajı. On binlerce insan tarım yapıyor; Lapseki kirazı burada yetişiyor. Bu bölgede yetişen tarımsal ürünler İstanbul, Bursa, İzmit, Çanakkale, İzmir gibi metropolleri besliyor. Yağmur, su, toprak onlar için her şey. Bir çözüm değil ama şimdi bölgede zehir barajı inşa ediliyor. Peki bugüne kadar madenin zehirli atıklarını ne yaptılar? Elbette çevredeki derelere saldılar.
SARIÇAY ‘ZEHİR’ AKIYOR
Çanakkale’de kentin ortasından geçip, Çanakkale Boğazı’na dökülen Sarıçay’da kadmiyum, kurşun, çinko, nikel, arsenik gibi çeşitli zehirli maddeler bulunduğu saptandı. 600 bin kişinin yaşadığı ilin merkezine güzellik katan Sarıçay’dan yayılan kokular bir süredir vatandaşları rahatsız ediyordu. Şehrin önemli coğrafi değerlerinden olmasının yanında İnönü, Atatürk ve Troya isimli 3 köprü ile çevresinde yüzlerce tesisin kurulmasını sağlayan Sarıçay’daki kirliliğin izini süren uzmanlar, ağır metal kirliliğiyle karşılaştı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Evren Erginal, aşırı gübre kullanımı ve havzadaki maden işletmelerine dikkat çekiyor. (https://www.milliyet.com.tr/gundem/canakkale-icinde-artik-zehir-akiyor-6663123)
MAKESTUS’UN MAKUS TALİHİ
Uşak’ta Kanadalı El Dorado Gold’un Kışladağ Altın Madeni, kayıtlarda Türkiye’nin en büyüğü diye geçiyor. Zehirli atık barajı yok. Peki benzer madenlerde zehir barajlarının arkasına yığılan bu zehirli atıklar nereye gidiyor?
Uşak’ta Kışladağ’ı yerle bir eden Kanadalı El Dorado Gold, Simav’ın Örencik köyünün dibine Eğrigöz Dağı’na göz dikmiş durumda. Simav Çayı’nı besleyen bölgenin can damarı bir dağ burası. Köylüler direniyor ama devletin gücünü arkasına alan şirket, türlü dolaplarla köylünün topraklarını elinden alıyor. Satmayanların topraklarına Cumhurbaşkanlığı’nın “Acele Kamulaştırma” kararıyla el konuluyor ve şirkete devrediliyor. AKP iktidarının yasaları istedikleri gibi değiştirmesinden de cesaret bulan yerli-yabancı şirketler, şimdi Türkiye’nin her köşesinde neresi olursa vuruyor kazmayı. Devletin vatandaşlarını, köylülerini korumakla görevli kurumları da şirketlerin hizmetkârı gibi hareket etmeye başlayınca köylüler sahipsiz.
Eğrigöz
Simav Çayı, tarihte FRİGYA’nın ana tanrıçası KİBELE’NİN IRMAĞI anlamında MAKESTUS diye bilinir. Antik çağların MAKESTUS nehri, günümüzün Simav Çayı, Simav’dan doğar. Eğrigöz Dağı’nın yamaçlarından doğan derelerle coşar; Sındırgı, Bigadiç, Susurluk, Kepsut, Mustafa Kemal Paşa, Karacabey derken 321 km sonra Marmara Denizi’ne dökülür. Susurluk Havzası’nın en önemli kaynağı olan Simav Çayı, 6 familyaya ait Tirsi, İnci, Bıyıklı, Tahta, Siraz, Kızılkanat, Sazan, Tatlısu Kefali, Turna gibi 20 balık türünü barındırır.
VATANDAŞLAR DEĞİL, ACİLEN SİYANÜRLÜ MADEN TAHLİYE EDİLMELİ
Ordu-Fatsa’da köylerin ve fındık bahçelerinin ortasına siyanürlü madeni aç. Dinamitler, sondajlar, ağır iş makineleri derken zaten heyelan tehlikesi altındaki coğrafyada toprağı yerinden oynat, evleri çatlat sonra da devletin AFAD’ı gelsin, “Evleri boşaltın” diye milletin tepesine binsin. Bölgede heyelan varsa tek sorumlusu ortada olmasına rağmen, devletin hiçbir kurumu kılını kıpırdatmasın. O da yetmedi bütün Ordu’yu maden sahası ilan etsin.
Hiçbir planlama, mantık, öngörü yok. Küresel İklim Krizi diye bilim insanları bas bas bağırıyor. Hala Türkiye’nin turizm merkezlerinde termik santraller cayır cayır linyit kömürü yakıyor. Kömür çıkaracağız diye canım ormanlar kesiliyor, tarım alanları katlediliyor. Bölgedeki eşsiz coğrafya ay üssü gibi yaşanmaz hale getiriliyor. Üstelik o bölgeye her yıl milyonlarca insan dinlenmek, gezmek, doğanın tadını çıkarmak için akın ederken yapılıyor bütün bunlar. İktidarların nakit para diye gördüğü o turistler Milas ve Bodrum’un köylerinden besleniyor. Bugün kömür madeni diye yıkmaya çalıştığınız köyler, turizm merkezlerindeki milyonları besliyor. Akbelen Ormanlarında bir avuç insan dev şirketlere ve devlete karşı mücadele etmeye çalışıyor. Karşılarında jandarma, polis ve mahkeme kararları yılmadan mücadele ediyorlar.
Giresun-Şebinkarahisar’daki Yıldızlar SSS Holding’e ait Nesko şirketine ait çinko-kurşun madeninin atık barajı patladı. Binlerce ton zehirli atık Kelkit Çayı’na ve üzerinde kurulu barajlara aktı. Üstelik 2018 yılında benzer bir facia yaşanmasına rağmen bu yaşandı. “Ceza kestik” diyerek olayı kapatmaya çalışıyorlar.
Ayazmant
HER YERDE MADEN YAĞMASI
Çok geçmedi bu kez kötü haber Ayvalık’tan geldi. Ayvalık’ta Bilfer şirketine ait “Ayazmant Demir ve Bakır Madeni”nin zehirli atık döküm sahası yine patladı. Bu yıl ikinci kez aynı olay yaşanıyor. Zehirli atıklar Ayvalık, Dikili, Altınova’nın içme suyunu karşılayan, aynı zamanda tarımsal sulamada kullanılan Madra Barajı’na ulaştı. Dikili, Altınova, Ayvalık gibi ilçeler suyunu Madra Barajı’ndan alıyor. Ama madenin zehri bu baraja akıyor. Aynı madenin atık barajı bu yılın şubat ayında da çökmüş, ağır metaller ve zehirli atıklar köyün içinden geçen Dedetepe deresiyle birlikte Madra Barajı’na karışmıştı. Bu olaydan yaklaşık iki ay sonra da Karaayıt köyünden toplu hayvan ölümleri haberleri gelmişti.
Türkiye’nin her köşesinden doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine her yerinden maden yağması, orman talanı ve topraklarını savunmaya çalışan vatandaşların acıklı hikayelerini duyuyoruz. Uluslararası karteller ve yerli ortakları Türkiye’nin yaşam alanlarını kırıp-döküp, zehirliyor, ceplerini dolduruyor; büyük paralar kazanıyorlar. Yürürlükteki maden yasasına göre de yapılan madenciliğin hiçbir kamu yararı yok. Kâr ve kazanç şirketlere, zarar ve risk ise halka. Her biri birer ekokırım projesi. Vatandaşın payına haritadan silinmiş köyler, yok edilmiş tarım toprakları ve zehirlenmiş sular kalıyor.
DEVLET KÖYLERİNİ VE KÖYLÜLERİNİ KORUMAK ZORUNDA
Bu ülkeyi ayakta tutan üreticiler topraklarından koparılıyor. Devleti yönetenler, ülkenin dört bir yanında adına madencilik denilen yağma ve talan sistemini destekliyor, teşvik ediyor. Bu milletin vatandaşlarını, köylülerini, çiftçilerini koruması gereken devlet kurumları, madencilerin teşrifatçısı gibi köylüsünü kandırmaya çalışıyor. Bu yıkım sarmalına derhal son verilmelidir. Devlet köylerini ve köylülerini korumak zorundadır.
Deniz Gümüşel, bir çevre mühendisi. ODTÜ’den mezun. Yirmi yıldır çeşitli ulusal ve uluslararası çevre örgütlerinde çevre, iklim değişikliği ve enerji politikaları alanlarında uzman olarak çalışıyor…
Milas-Akbelen ormanlarının kurtarılması için köylülerle ve çevrecilerle birlikte aylardır mücadele veriyor.
En son geçtiğimiz pazar günü, Milas ormanlarını katleden YK Enerji’nin sponsor olduğu Milas Zeytin Şenliği’nde kaymakamın önünde yaptığı protestoyla gündeme geldi.
Termik santraller için zeytinlikleri ve çam ormanlarını katleden şirketin, Milas Zeytin Şenliği’ne sponsor olmasının iki yüzlülük olduğunu haykıran Gümüşel, “halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek” suçlamasıyla polisler tarafından yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı.
Paris İklim Anlaşması’nı imzalayan Türkiye aslında Deniz Gümüşelleri el üstünde tutması gerekirken, gözaltına alıyor, yerlerde sürüklüyor…
Peki neden? Anlayabilmek için bazı şeyleri hatırlamak gerekiyor…
HARİTADAN SİLİNEN KÖY
Cahit Keklik, Çöpler köyü muhtarı. Munzur Dağları’na göz koyan Kanadalı maden şirketi Alacer Gold, yanına iktidara yakın Çalık Holding’i de alarak Erzincan-İliç’e geldi. İliç’de Çöpler köyünün bulunduğu bölgede siyanürlü-sülfürik asitli altın madeni açmak için muhtar Cahit Keklik’le dostluk kurdular. Çünkü bu türden maden firmaları gözlerine kestirdikleri bölgeye yerleşebilmek için yerel insanlarla iş birliği yapmak zorunda. Şirket bölgeyle ilgili projelerinde hep Muhtar Keklik’i muhatap alıp, bütün işlemleri onun üzerinden görmeye başladı. Muhtar Keklik, bu iş birliğinin ödülünü almakta gecikmedi. Kısa süre sonra maden firmasının müteahhitlik işlerini yapmaya başladı. Artık köylülerin temsilcisi değil, şirketin köydeki temsilcisiydi. Muhtar Cahit Keklik, öylesine başarılı bulunuyordu ki, Türkiye Muhtarlar Federasyonu Erzincan Temsilciliği tarafından, maden şirketleriyle kurduğu iyi ilişkiler nedeniyle yılın muhtarı seçiliyordu. Ödülünü de Erzincan Vali Yardımcısı Tolga Polat’tan alıyordu. Bugün Çöpler köyünün olduğu yerde 300 metre derinliğinde bir cehennem çukuru bulunuyor. Kanadalı şirket ve ortağı Çalık şimdi gözlerini çevredeki köylere dikmiş durumda…
KIŞKIRTILAN KÖYLÜLER!
Hatırlanacağı gibi 2001 yılında, siyanürlü altın madenciliğine karşı yaşam alanlarını, topraklarını savunan köylülerin, Alman vakıfları tarafından kışkırtıldığı iddiası ortaya atıldı. Çünkü (yine iddiaya göre) Türkiye’ye her yıl 2 milyar dolarlık (!) altın satan Almanya, bu gelirinden olmak istemiyordu. Bu iddialara, ülkenin üst düzey yetkilileri, devleti yönetenler, dönemin milletvekilleri inandırıldı; gazeteciler, akademisyenler inandırıldı ve o günlerde topraklarını, yaşam alanlarını korumak isteyen köylüler hedef haline getirildi. Ekonomik kurtuluş reçetesi bulunmuştu. Uzaydan yapılan saptamalara göre Türkiye’de 580 noktada altın rezervi bulunuyordu. Dünyadaki bütün altın madenlerinden bile fazla maden ocağı açılacak, 25 bin kişiye istihdam sağlanacaktı.
‘O HAVUZDA YÜZERİM’
Siyanürcü şirketler güven oluşturmak için daha önceleri, üzerinde ördeklerin yüzdüğü zehirli atık havuzlarının fotoğraflarını göstermişlerdi. Hatta dönemin DSP Milletvekili Erol Al, siyanürle altın üretiminin insan sağlığına ve çevreye zararsız olduğunu kanıtlamak için Bergama’da atık havuzunda yüzebileceğini bile belirtiyordu. Şirket, Milletvekili Erol Al’ı siyanür havuzunda yüzdüremedi ama işçilerini yüzdürdü. Onlardan biri de 10 yıl süreyle siyanürlü madende çalışan bugünlerde ağır hastalıklarla mücadele eden Bergama-Ovacık Muhtarı Mehmet Uslu’ydu. Bilim insanlarının siyanürlü liç yöntemine ilişkin uyarıları ve kamuoyundaki tepkiler üzerine maden işletmesi yetkilileri bir basın toplantısı düzenlemişti. Bu toplantıda maden çalışanları siyanür atık havuzuna girmiş ve yüzmüşler, siyanürün hiçbir zararı olmadığını iddia etmişlerdi. O havuza girip poz veren işçilerden biriydi Mehmet Uslu. Uzun seneler yer altında çalıştırıldı, sonra atık tanklarına en yakın yemekhanede görev yaptı. Çalışma koşulları ağırdı. Bilime kulaklarını tıkayıp maden şirketlerini dinleyen Uslu buna pişman oldu. Zira, 2007’de maden işletmesinden ayrıldığında sağlığını kaybetmişti.
Mehmet Uslu (Sözcü Gazetesi’nden alınmıştır)
DÖRT AMELİYAT OLDU
Murat Taşkır, Fatsa’daki siyanürlü altın madeninde açıldığı günden itibaren çalışmaya başladı. Bir süre sonra sağlık problemleri baş göstermeye başladı. Hastane hastane dolaşmaya başladı. Şu ana kadar dört ameliyat geçirdi. An itibariyle İstanbul Göztepe Süleyman Yalçın Eğitim Araştırma Şehir Hastanesi’nde tedavi görüyor. Madene sapasağlam girdiğini ve kanser hastası olarak çıktığını söylüyor.
ŞIRACININ ŞAHİDİ BOZACI
2019 yılı Temmuz ayında 192 köylünün zehirlenmesi ve su kaynaklarına siyanür karıştığı iddiaları ile ilgili Gümüşhane’deki altın madenlerinde inceleme yapan CHP heyeti bir rapor açıkladı. Yıldız Madencilik tarafından işletilen altın madeninin atık barajında meydana gelen boru patlaması sonrası atık suyu Midi Deresi’ne karıştı. Valilik tarafından yapılan ilk analizde, suda siyanür oranı limitlerin üzerinde çıktı. Daha sonra valilik ikinci bir analiz yaparak siyanürün limitler içinde olduğunu açıkladı!
RIDVAN DORUK
Öte yandan şu an TMSF’nin işlettiği Koza Madenciliğe ait Mastra madeninin yakınındaki Dibekli köyünde içme suyundan kaynaklı zehirlenme olayları da CHP heyetinin raporunda önemli bir yer tuttu. Raporun en dikkat çekici kısımlarından biri ise madende çalışırken siyanürle zehirlenip ölen bir işçiye dair aktarılanlar oldu. 31 yaşındaki oğlu Rıdvan Doruk’un 2018 Eylül ayında siyanürle zehirlenerek öldüğünü anlatan Abdurrahman Doruk, adli tıp raporunda, “Kişinin ölümünün siyanür intoksikasyonu sonucu meydana gelmiş olduğu” kanaati olmasına rağmen, yapılan soruşturmada takipsizlik kararı verildiğini ifade etti.
Ayrıca bütün bunlar olurken büyük bir suskunluk içinde olan Gümüşhane Valiliği, 17 Temmuz 2019’da Midi Altın Madeni’nde yaşanan boru patlaması olayı sonrasında olay yerinden aldığı numuneleri Koza’nın Mastra Altın Madeni Tesisleri’ndeki laboratuvarda analiz yaptırıyordu. Yani devlet kurumlarının ya da bağımsız kuruluşların yapması gereken analiz, çevreyi kirlettiği ve zehirlediği iddia edilen maden firmalarının laboratuvarlarında yaptırılıyordu. Yani şıracının şahidi bozacıydı!
Rıdvan Doruk
Liste uzayıp gidiyor… Siyanürlü sülfürik asitli madenler nedeniyle hayatını kaybeden veya hayatı kararan binlerce insan var. Çoğu sümenaltı ediliyor. İddiaları ve olayları araştırmakla görevli devletin kurumları madencileri aklama merkezleri gibi çalışıyor. Dosyalar, olaylar örtbas ediliyor; takipsizlik kararları veriliyor. Tarlalarını siyanür suları basan köylülerin gözlerinin içine baka baka yalanlar söyleniyor.
Bu da yetmiyor beyin yıkama faaliyetleri devreye giriyor. Milletin ormanlarını, dağlarını, yaylalarını paramparça eden, köylerini haritadan silen, tarım alanlarını, su kaynaklarını kurutan şirketler halkla ilişkiler faaliyetleri için milyonlar harcıyor. Bu maden şirketleri o kadar düşünceli ve insan sağlığına o kadar önem verirler ki, yaşam alanlarını yok ettikleri vatandaşlara yol, okul, camii, iş olanağı gibi her türlü yardımı yaparlar.
SU KAYNAKLARININ TAM ÜSTÜNDE
Nurol Holding’in Lapseki’nin tepesinde Kestanelik adı verilen bölgede kurduğu siyanürlü altın madeni, Şahinli ve Kocabaşlar köylerini besleyen su kaynaklarının tam üstüne inşa edildi. Aslında bölge devlet tarafından “koruma alanı” ilan edilmişti. Valilik koruma kararını kaldırdı. Bölgeye kurulan siyanürlü madenin, Kuzeyinde Bayramdere Devlet Su İşleri (DSİ) Barajı, Güneyinde ise Umurbey DSİ Barajı bulunuyor. Yani içme ve kullanma suyu barajlarının ortasına kurulmuş bir siyanürlü maden. Alpagut Göleti de madene sadece 6 kilometre uzaklıkta. Lapseki siyanürlü altın madeni, iki barajın da beslenme havzalarının üstünde. Lapseki’nin su kaynaklarını kurutan Nurol Holding, bayramlarda ‘Lapseki Vefa Sosyal Destek Grubu’yla işbirliği halinde ihtiyaç sahibi vatandaşlara gıda yardımı yapıyor.
Lapseki gıda yardımı
Fatsa’yı zehirleyen siyanürlü madenin sahibi Ejder Yılmaz, Fatsa’da 16 derslikli okul yaptırmak için Ordu Valisi Tuncay Sonel’le protokol imzalıyor.
İliç’i zehirleyen, Çöpler köyünü haritadan silen maden firması İliç’de okul açmak için dönemin Erzincan Valisi Selman Yenigün’le 480 öğrenci kapasiteli, 16 derslikli okul yaptırmak için protokol imzalıyor. 5 milyon lirayı gözden çıkardıklarını açıklıyor. İliç’de mera ve yaylaları, ormanları yok eden aynı şirket, arıcılığın ve hayvancılığın gelişmesi için projeler yaptığını açıklıyor.
Kayseri-Develi Öksüt’te bölgeyi zehirleyen Centerra Gold, Develi’de Hatice Muammer Kocatürk Devlet Hastanesi’ne ambulans hediye etti. Ambulansın teslim törenine Ak Parti Kayseri Milletvekili İsmail Tamer, Develi Kaymakamı Murat Duru, Develi Belediye Başkanı Mehmet Cabbar birlikte katılıyor. AKP Milletvekili İsmail Tamer, Pensilvanya’da Fethullah Gülen’i ziyaret eden 12 AKP Milletvekilinden birisi.
Ne kadar iyi niyetliler. Ne kadar düşünceliler. İnsanın gözleri yaşarıyor.
Vatandaşın suyunu, havasını, topraklarını, ormanlarını çalan bu şirketler bir de utanmadan “sosyal destek projeleri” diyerek vatandaşın gözünü boyuyor. Devlet de bu işlerin teşrifatçılığını yapıyor. Deniz Gümüşel işte bu iki yüzlülüğe, sahtekârlığa dikkat çekmek için Milas meydanında sesini yükseltti. Gümüşel yaka-paça gözaltına alındı; bir gece nezarethanede tutuldu ve sabah savcılık sorgusunun ardından serbest bırakıldı. Kendisini karşılamaya gelenlerle birlikte kömür madenine karşı nöbetin devam ettiği Akbelen Ormanı’na gitti.
Ya Deniz Gümüşeller kazanacak ya da Türkiye ve dünya kaybedecek. İkinci bir yol maalesef yok…
“Bir otomobil sana, bir otomobil de bana alacaksın” diyeceksin, hatta otomobilin fiyatından daha fazlasını “vergi” adı altında alacaksın…
Benzin-mazot dersen, iki-üç katını “vergi” diye vereceksin…
Bir ülkeyi yönetmek ne kadar kolay böyle…
Her ay elektrik borcunu, su borcunu, kirasını düşünen asgari ücretliden vergi alıp, saraylarda yaşayacaksın… O da yetmez bir uçak filosu oluşturup, bir de dünyanın en lüks makam araçlarını sıra sıra dizeceksin…
Millet çarşıda pazarda her gün şok üzerine şokla karşılaşıyor. Bir gün aldığını ertesi gün aynı fiyata alamıyor… Sayıştay’ın Cumhurbaşkanlığı Denetim Raporu’na göre, Saray bir günde 7 milyon TL harcıyor…
Çin’in ar-ge çalışmaları 337 milyar doları geçmiş. Ülkemizi yönetenlerin saray, makam ve lüks harcamaları Çin’in ar-ge çalışmalarıyla yarışıyor…
Turizm ülkesiyiz… Her adımı, her bölgesi, her köşesi tarih, doğa ve kültür akıyor… Turisti mumla arar olduk…
Onlarca yılda şekillenmiş geleneksel dış politika birikimini, “monşerler” diyerek bir kenara atıp, “sıfır sorun” diyerek sorunsuz bölge, kavgasız ülke bırakmayacaksın, sonra da Soçi’de Putin’e, “Özellikle turizmde vermiş olduğunuz destek sebebiyle de çok çok teşekkür ediyorum” diyeceksin…
Putin tamam da bir de siz “desteklesiniz” şu turizmi…
Memleketin adı IŞİD’le, Taliban’la, Müslüman Kardeşler’le anılır hale geldi. Dünyada ne kadar radikal örgüt varsa onlarla iş tutmayı, “yeni dış politika, cesaret ve liderlik” diye pazarladınız. “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” bile diyebildiniz…
Turizmden ekmek yiyen milyonlarca insanınız olmasına rağmen yaptınız bunları…
Turizm ülkesi Türkiye’de hava alanlarında ve trenlerde alkollü içki satışını yasaklayacaksınız sonra da Türk turizmine katkılarından dolayı Putin’e teşekkür edeceksiniz…
ABD’ye kızdınız uçak projesinden çıktınız… Parasını ödediğiniz uçakları bile alamadınız…
Rusya’dan S-400’leri aldınız kapağını açamadınız…
Bu fakir milletin milyarlarca doları havalarda savruluyor…
Ne soran var ne de soruşturan… Ne kadar kolay değil mi ülke yönetmek…
Hesapsız, kitapsız, emperyalistlerin gazıyla atılan adımların bedeli ağır oldu. Şam’da Cuma namazı kılma hayalleri kurarken geldiğimiz noktaya bakın…
Ülkesini bu kadar hedef haline getiren, komşu ülkeye yönelik emperyalist oyunlara alet olan bir ülkenin bunları yaşaması kaçınılmaz.
Kızmayın Suriyelilere, Iraklılara… Evi, ocağı bombalanan, şehirleri yerle bir edilen insanlardan ne bekliyorsunuz…
Gerilim artınca, çatışmalar çoğalınca yeni yeni silahlara ihtiyaç duyuldu… Nasıl olsa kolayı var. Artırırsın vergileri ya da adına “zam” dedikleri dünyanın en adaletsiz vergisini tıkır tıkır çekersin milletin cebinden…
Yani öyle üniversiteleri bitirmek, ekonomi bilmek, mühendislik bilgilerine sahip olmak vs şeylere falan hiç ihtiyacın yok. Emir verince faizler düşüyor, komut verince fiyatlar iniyor, ters bakınca döviz düşüyor… Zaten sıkışınca zam yapıyorsun her şey şıp diye çözülüyor…
Bunun adı da “ülke yönetmek” oluyor. Bunun adı da “büyük liderlik”” oluyor. Bunun adı da “siyaseti bilmek” oluyor. Ülkeyi uçurumun kıyısına getirmek, memleketi gırtlağına kadar borca batırmak “siyasi deneyim” oluyor. Öyle diyor ya asrın liderine hayranlık duyan bazı gazeteci arkadaşlar, “adam işi biliyor abi!”
Milletin efendisi denilen köylüler, evlerinden, bağlarından koparılıp konteynır evlere sürülüyor; artık yaşanmaz hale gelmiş şehirlerin kenarlarında sığıntı hale getiriliyor ve bunun adı da devleti yönetmek oluyor.
Hiçbir etik, hiçbir sınır, hiçbir değer olmayınca; amaca giden her yol mübah olunca: “Adam işi biliyor abi!”
İşi bilmeyenlerse, “Plan-program yapalım, bilime-mühendislere danışalım, etik değerlerimiz olsun, gösterişten-israftan kaçınalım, Anayasa-kanun ve nizamlar esas olsun, kadınlar hayatın içinde olsun, adalet olmadan düzen olmaz, doğamızı-dağlarımızı-bağlarımızı koruyalım, hak-hukuk-liyakat esas olsun, dini siyasete alet etmeyelim, laiklik en temel felsefemiz olsun…” diyenler.
Halkına her türlü yalanı söylemenin adı “siyaset bilmek!”, doğruları anlatmanın adı ise “iş bilmemek!”
Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…
Vergi vergi vergi… Zam zam zam… Ama bir yere kadar… O da yetmezse milletin ormanlarını, dağlarını, bağlarını, sularını, köylerini “madencilik yapılıyor” adı altında yerli veya uluslararası kartellere ruhsatlarsın. Bir başka deyişle milletin bağını, bahçesini, yaylasını, ormanını satılığa çıkarırsın. Bunun adı da ülkemizde “altın madenciliği” ya da “nikel madenciliği” ya da “taş veya mermer ocağı”” olur. Nazik bir ifadeyle de, “istihdam yaratmak” olur.
Millet, “Elektrik çok pahalı… Mazot alamıyoruz… Gübre, ilaç fiyatları ikiye katlandı…” diye bas bas bağırırken, “Artık üretim yapacak gücümüz kalmadı” diye dertlenirken, “Olmadı ithal ederiz” diye tehdit edeceksin. Bir yıl boyunca çırpınıp, didinip ortaya çıkardıkları ürünleri çiftçinin elinden küfreder gibi üç kuruşa alacaksın sonra da marketlerde tavan yapan fiyatlar için market zincirlerini suçlayacaksın.
Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…
Kenyalı siyasetçi Jomo Kenyatta’nın, 1953 yılında sömürge mahkemesinde söylediği, “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim, topraklarımız ise beyazların elindeydi” sözü büyük yankı uyandırmıştı. Kenyatta bugün Türkiye’de yaşasaydı herhalde şunları söylerdi:
“AKP’liler geldiklerinde onların elinde Kuran, bizim elimizde ise topraklarımız, satacak ürünlerimiz vardı. Bize ‘Allah-kitap, din-iman’ dediler, gözlerimizi kapatıp dua ettirdiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki kitap-iman bizim, topraklarımız ile mal-mülk saraylar AKP’lilerin ve yandaş kartellerin elindeydi.”
Yazar Hakkında
İbrahim Gündüz kimdir:
18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.