Yazar: İbrahim Gündüz

  • İtibar istiyorsan

    Mesele saraylar yapmak değil,
    Mesele üniversiteleri, okulları saraylara çevirmek.
    Mesele, sarayları üniversitelere döndürebilmek…
    Mesele uçaklar, son model otomobillere kurulup itibar artırmak değil.
    Mesele üniversitelerini dünya sıralamasında en önlere taşıyabilmek…
    Kimse sana, jumbo jetle seyahat ettiğin ya da son model otomobile kurulduğun ya da konuklarını saraylarda, tahtvari koltuklarla ağırladığın için itibar etmez.
    İtibar istiyorsan mühendislerinle dost olacaksın. Bilim insanlarını yücelteceksin, onları dinleyeceksin. Sanatçılarını, edebiyatçılarını baş üstünde tutacaksın…
    İtibar istiyorsan adalet ve hukuk ülkende en geçerli akçe olacak. Şeffaflık ve dürüstlük temel ilkelerin olacak.
    İtibar istiyorsan ülkendeki legal partileri “terörist” diye yaftalayıp, karanlık projelerin hedefi haline getirmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan ormanlarını, meralarını, yaylalarını, tarım alanlarını, ırmaklarını, dağlarını-tepelerini ve elbette denizlerini gözün gibi koruyacaksın.
    İtibar istiyorsan milyonlarca işsizin olduğu, milyonların da karın tokluğuna çalıştığı bir ülkede yandaşlarına ikişer, üçer maaş bağlatmayacaksın.
    İtibar istiyorsan “turizm turizm” diye sayıklarken, her yıl milyonlarca vatandaşın geçimini sağlamak için turistlerin yolunu gözlerken, turist beklediğin ülkelerin liderlerine, siyasetçilerine, insanlarına, “Eyyyy…” diye saydırmayacaksın.
    İtibar istiyorsan sanayi, üretim, yatırım diye konuşup sonra da ürettiğin malları pazarlayacağın bütün ülkelerle didişip, itişmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan diplomatlarını “Monşerler” diye küçümseyip, doktorlarını “Terörist” diye yaftalayıp, doğayı korumaya çalışanları “Vandallar”, mühendislerini “iş bilmezler” diye damgalamayacaksın.
    İtibar istiyorsan dağlarını yağmalatıp, denizlerini ve ırmaklarını çöplüğe çevirtmeyeceksin.
    İtibar arıyorsan saygılı, güler yüzlü, kapsayıcı ve adaletli olacaksın; ayrım yapmayacaksın.
    İtibar istiyorsan kılı kırk yararak oluşturulması gereken dış politikayı iç politikanın mezesi haline getirmeyeceksin. En sonda söylenmesi gerekeni en başta söylemeyeceksin.
    İtibar istiyorsan nesillerin yetiştiği okulları, liseleri ticarethaneye çevirmeyeceksin. İnsanları imam hatiplere mecbur etmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan 5 yılda bir “yanıldık, aldatıldık, kandırıldık” demeyeceksin.
    O aradığınız itibar, özgür bir ülkede yaşayan edebiyatçıların satırlarında, tiyatroların sahnelerinde, mühendislerin projelerinde, müzisyenlerin notalarında, ressamların tuvallerinde, üniversitelerin amfilerinde…
    Aradığınız o itibar bu ülkenin geleceği olan ve özgürlüğe susamış gençlerinin beyinlerinde…
    Ama aradığınız gerçekten itibar ise…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Bu bir Ağrı-Mollakara ‘manipülasyon’ yazısıdır: Söylenenler ve unutulanlar

    Geçtiğimiz hafta ortasında yani 10 Haziran Perşembe günü iki bakan temel attı. Siyanürlü altın lobisinin sözcüsü Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank ile her açıklamasında farklı bir rezerv tahmini yapan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez Ağrı’da Mollakara Altın Madeni Tesisleri’nin temelini attılar…

    Yine aynı yalanlar, yine aynı masallarla: “Çil çil altınlar… Milyar milyar dolarlar” dediler…“İstihdam, gelişme, zenginlik” dediler… Hakaretler ettiler: Yağmacı-talancı siyanürlü zehir merkezlerine karşı çıkanların, “Taşeronluk yapan manipülasyoncular” olduklarını söylediler.

    20 yılda samanın bile ithal edildiği bir ülke yaratan bir yönetimin bakanları “Yatırım düşmanı, üretim cahili yöneticiler, Türkiye’yi ithalata mahkum ettiler” dediler. Altın madeni sözcülerinin sık sık kullandığı, “Maden hayattır, gerisi laftır” nakaratını tekrarladılar.

    Her zaman olduğu gibi bas-bağımsız medyamız görevini layıkiyle yerine getirdi: Külçe külçe altın fotoğraflarıyla manşetlerini attılar:

    “AĞRI’DA 20 TONLUK ALTIN REZERVİ BULDUK!

    GAZDAN VE PETROLDEN SONRA ALTIN MÜJDESİ!”

    Bu millet sevinmeyip de ne yapsın. Zil takıp oynasın! Bunu istiyorlar. Bu havayı yaratıyorlar. Ama unuttukları bazı detaylar vardı. Onlar açısından bir önemi yok ama Ağrı’da, Van’da, Diyadin’de ve Mollakara’da yaşayan vatandaşlar açısından önemi olabilir… Biz de bir “manipülasyoncu” olarak bunları anlatalım dedik:

    Mollakara’da yığın liçi metoduyla üretim yapılacak. Yani açık alanlarda milyonlarca ton taş-toprak kayanın üzerine binlerce ton siyanür basılacak. Mesela bir ton dore altın elde etmek için beş milyon ton taş-toprak ve kayanın siyanürle zehirleneceğini söylemeyi unuttular… Bir ton dore altın yani ham altın elde etmek için tam bin ton siyanür kullanacaklarını söylemeyi unuttular… Elbette sadece siyanür değil tam 36 çeşit zehirli kimyasalın tesis dedikleri açık hava kimyasal fabrikasında her gün binlerce ton taş-toprak-kayanın üzerine boca edeceklerini söylemeyi unuttular…

    Bir gram ham altın elde etmek için 4 ton suyu zehirleyeceklerini söylemeyi unuttular…Altın madenciliğinde çok büyük oranlarda su kullanıldığını, çalıştıkları bölgedeki su kaynaklarını acımasızca tükettiğini söylemeyi unuttular… Eğer varsa ormanları yok ettiklerini, dağları-tepeleri yüz binlerce ton dinamitle dümdüz ettiklerini de söylemeyi unuttular…

    Üstelik bütün bunları dünyada “koronavirüs”, “küresel ısınma” gibi felaketler yaşanırken ve tüm dünyada bilim insanları, “Sularınızı, ormanlarınızı, topraklarınızı koruyun” diye bas bas bağırırken yapacaklar.

    Bölgede varsa eğer orman, bitki örtüsü, doğal yaşam gibi şeylerin büyük zarar göreceğini, hayvancılığın yapılamayacak hale geleceğini söylemeyi unuttular… Kullanılan ağır kimyasallar, ortaya çıkacak ağır metaller ve yüksek basınçla çalışan kazanlar nedeniyle ortaya çıkacak kimyasal reaksiyonların sonucunda havanın zehirleneceğini söylemeyi unuttular… Bütün bu söylenenlere inanmayan varsa bir zahmet Erzincan-İliç’deki Çöpler Altın Madeni denilen yere gidip bakmalarını söylemeyi de unuttular…

    Altın Madeni dedikleri yağma-talan sisteminin zararları görülmeye başlanınca; toprakları-suları-havaları zehirlenen insanlar tepkilerini ortaya koyunca, “Teröristlikle, vandallıkla” suçlayacaklarını, suçlamanın da ötesinde gerekirse coplayacaklarını söylemeyi unuttular.

    Bugün iki bakanın istihdam, yatırım masallarını anlatarak alayla valayla temel attıkları yer, Fırat Irmağı’nın doğuş noktası. Yani Mollakara’nın tam içinden Fırat Irmağı’nın ana kolu olan Murat Irmağı geçiyor. Murat demek Fırat demek. Fırat demek Türkiye demek, Ortadoğu demek. Fırat’ın, Murat’ın kenarındaki dağları yok ederseniz su kaynaklarını yok edersiniz. Bu bölgeyi zehirlerseniz Fırat’ı zehirlersiniz. Bu kadar basit. Ağrı’da, Van’da, Erzincan’da dağları parçalar ve toprağı zehirlerseniz ne su, ne tarım, ne hayvancılık ne de arıcılık ya da başka bir şey kalır. Yaşam biter. Peki işleri bitince ne olacak, Sayın Bakan onu da unutmamış, bir cümleyle özetlemiş: “Tesisin ekonomik ömrünü tamamlamasından sonra arazinin doğaya kazandırılmasıyla ilgili çalışmalar firma tarafından yerine getirilecek.” Bu kadar. Hep öyle yaparlar zaten.

    İstediklerini alırlar, gerisi onların sorunu değildir. Birileri zehirlenmiş, toprakları gitmiş, suları yok olmuş, insanlar kanserden kırılıyormuş duymazlar, görmezler. Ya da yine muhalefeti suçlarlar kim bilir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, “Müsilajın sorumlusu CHP’dir” dedi ya.

    Sen 20 yıl ülkeyi yönet sonra ortaya çıkan felaketlerden muhalefeti sorumlu tut.

    Bu ülke hiç olmadığı kadar ağır tehdit altında. İktidar tehlikeli bir oyun oynuyor. Uluslararası kartellere ve emperyalistlere, “Ben işinizi görürüm, projelerinizi ben uygularım” mesajları veriyor. Türkiye’nin madencilik yapıyoruz denilerek parçalanmasının ve zehirlenmesinin açıklaması budur.

    Bugün Türkiye’yi betona boğanlar, Türkiye’nin denizlerini müsilaja teslim edenler şimdi çok daha tehlikeli bir yanlışta ısrar ediyor. Türkiye uluslararası kartellerle işbirliği halinde maden batağına sokuluyor. Müsilaj felaketi karşısında, “3-5 yıla eski haline getireceğiz” diyorlar. Peki yıktığınız dağları, kestiğiniz ormanları, parçaladığınız meraları, zehirlediğiniz ırmakları kaç yılda eski haline getireceksiniz? Bunu düşünen var mı? Siyanürle, sülfürik asitle, ağır metallerle zehirlenen topraklar 300-500 yıldan önce eski haline getirilemiyor. Bu durumda ne yapacaksınız Sayın Enerji Bakanı? Sayın Sanayi Bakanı? Ve elbette Sayın Çevre Bakanı? Bu iş müsilajı temizlemeye de benzemez.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Kanada’yı sarsan kilise cinayetlerinin Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’le ne ilgisi var ‘Allah’ın gölgesi’ Amerika kıtasının üzerinde

    Kanada’da yatılı bir kilise okulunun bahçesinden 215 çocuk cesedi çıkarıldı. Kamloops kentinde ortaya çıkarılan bu vahşet ülkeyi ayağa kaldırdı. Ne yazık ki bu katliamın sadece bir kilise okuluyla sınırlı olmadığı, binlerce yerli çocuğun öldürülüp gömüldüğü artık biliniyor.

    Peki nasıl oldu da Kanada gibi insan hakları, demokrasi, özgürlük şarkıları söyleyen gelişmiş bir ülkede böylesine bir insanlık dışı katliam yaşanabildi? Kanada Başbakanı Trudeau, Papa’dan özür bekliyor.

    Yatılı kilise okulunun bahçesinde bulunan 215 çocuk cesedi Kanada’yı ayağa kaldırdı

    Kanada’daki çocuk katliamının Osmanlı’nın Dokuzuncu Padişahı Yavuz Sultan Selim’e kadar uzanan bir öyküsü vardı aslında. Bu öykünün en derinindeyse Amerika’nın kurucu babalarının İslam korkusu ve Müslüman düşmanlığı yatıyor.

    GOD’S SHADOW (ALLAH’IN GÖLGESİ)

    “İspanyol koloni döneminden günümüze Amerika’da hiçbir grup, Müslümanlar kadar haksızlığa uğramamıştır.”

    Yukarıdaki cümle, Yale Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Profesör Alan Mikhail’in geçtiğimiz yılın sonunda yayınlanan Allah’ın Gölgesi (GOD’S SHADOW) kitabında yer alan bir saptama. Profesör Alan Mikhail, Yavuz Sultan Selim dönemini merkezine alarak bugünün dünyasını şekillendiren olayları anlatıyor. Kitabın adı aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun Dokuzuncu Padişahı Sultan Selim’e verilen takma ad. İmparatorluk topraklarını üçte iki oranında artıran, Halifelik kurumunu Osmanlı’ya getiren ve Çin’den Atlantik’e egemen bir güç olan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim. Nam-ı diğer: Allah’ın Gölgesi.

    Erdoğan da bu en çok sevdiği Osmanlı Padişahının adını, üçüncü boğaz köprüsüne verdi.

    ‘Allah’ın Gölgesİ, dokuzuncu Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim

    Neden bunları anlatıyoruz? Çünkü bu kitap ve “Allah’ın Gölgesi” Kanada’da ortaya çıkan bu vahşetle bağlantılı… Bu yazı kesinlikle bir İslam güzellemesi veya Hıristiyanlık karalaması değil. Önce bunu net bir şekilde belirtelim. Amacımız Profesör Mikhail’in kitabından yola çıkarak, Kanada’daki çocuk katliamı vahşetini anlamada bir pencere açmak.

    1869-1978 yılları arasında yani ırkçılığın Amerika topraklarında hala hüküm sürdüğü dönemlerde faaliyet gösteren kilise yatılı okulları, Kızılderili çocuklarına, bir başka deyişle yerli Amerikalıların çocuklarına Batı kültürü ve Hıristiyanlık eğitimi vermek amacıyla açılmıştı. Ne kadar ve nasıl bir eğitim verdikleri bilinmiyor ama bu çocukların büyük bir bölümü fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet sonucunda öldürüldü. Cesetleriyse kilise okullarının bahçesine gömüldü. Hatta çocukların üzerinde tıbbi deneyler yaptıkları bile ortaya çıktı. Elbette hayatta kalanların ruhlarında da derin yaralar açıldı.

    Peki neden bu vahşet? Neden bu çocuk katliamı?

    Tekrar Yavuz Sultan Selim’e yani Allah’ın Gölgesi’ne dönelim. Korkuyorlardı, yerlilerin Müslümanlaşmasından ve Hıristiyanlık için bir tehlike olmasından…

    Kilise okullarında öldürülen binlerce çocuktan bir bölümü

    AMERİKA’YI KİM KEŞFETTİ

    Hatırlanacağı gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan 2014 yılında dikkat çeken bir açıklama yapmıştı. Latin Amerika Müslüman Dini Liderler Zirvesi’nde konuşan Erdoğan, “Amerika’yı Kolomb değil 1178’de Müslümanlar keşfetti” demişti. Kolomb’un hatıralarında Küba kıyılarında bir camiinin varlığından bahsedildiğini de söylemişti.

    Gerçekten böyle miydi? Çoğumuzun gülümseyerek dinlediği bu açıklamanın tarihsel bir arka planı var mıydı?

    Elbette var ama Erdoğan’ın anlattığı gibi değil…

    MATAMOROS

    Matamoros, ABD-Meksika sınırında küçük bir kasabanın adı. İspanyolca anlamı: Müslüman avcısı yani Müslüman katili. Katolik İspanyolların 1400-1500’lerde kullandıkları bir kelime. Her bir Katolik İspanyol askerin göreviydi Müslüman öldürmek. İspanya’nın güneyinde Sevilla-Granada-Malaga’yı kapsayan Endülüs adı verilen bölgenin yaklaşık 800 yıl Müslümanlar tarafından yönetildiği dönemden kalma ifadeler bunlar.

    Peki önceki adı Anahuac olan bu kasaba nasıl oldu da Matamoros adını aldı?

    Katolik İspanyolların 1492 yılında Endülüs’ü ele geçirip İberya Yarımadasında Müslüman egemenliğine son verdikleri yıl kendisi de bir matamoros olan Kristof Kolomp (Christopher Colombus) Amerika’ya ayak bastı. İspanya’nın İslam’a karşı mücadelesinde yeni bir cephe açtı. Aslında amacı Hindistan’a gitmekti. Yani Uzak Doğu’ya gidip en büyük İslam gücü olan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Çin’deki Büyük Han’ın desteğini almak ve Osmanlı’yı arkadan kuşatmaktı. Amacı Kudüs’ü geri almak ve İslam’ı yok etmek ve Osmanlının ticaret tekelini kırmaktı.

    BÜYÜK KAHİRE

    İslam ve Müslüman düşmanlığı İspanyolların yeni dünyada yani Amerika’daki yerlilere bakışını da etkiledi. 1517 yılında Meksika kıyısında keşfettikleri büyük bir Maya şehrine “Büyük Kahire” adını verdiler. Yeni Dünyanın Maya yerlileri, “Karayip Müslümanları” olarak İspanyol Katoliklerinin yeni düşmanları oldu. Hatta Maya yerlilerinin giyinişlerini Müslüman kıyafetlerine, danslarını da Müslümanların geleneksel danslarına benzettiler. Kıtadaki bilinen ilk Müslüman izleri bunlar. Yani alegorik benzetmeler.

    Yani İslamdan daha doğrusu Osmanlı’dan kaçmak için Akdeniz’i terk eden İspanyollar, aslında İslam’ı beraberlerinde Amerika’ya taşıdılar. Bir başka deyişle Amerikalı yerlilere yönelik bir İspanyol Katolik cihat yaşandı.

    İspanya kralları ve kraliçeleri eski dünyadaki kayıplarını yeni dünyadaki yeni yerleri işgal ederek telafi etmeye çalıştı. İspanya için yeni dünyada yerlilere karşı savaşmak, eski dünyada Osmanlılara karşı savaşmaktan çok daha kolaydı.

    WOLOF MÜSLÜMANLARI

    İspanyollar, Portekizliler ve ardından İngiliz ve Fransızlar Amerika kıtasını iliklerine kadar sömürmeye başladı. Yerlilerin çoğu çatışmalarla, Avrupa’dan taşınan virüslerle ve ağır çalışma şartlarında öldürülünce yerlerine Kuzey Afrika’dan köleleri getirdiler. 1500’lü yıllarda Batı Afrika’dan Amerika’ya götürülen ilk kölelerin büyük bir çoğunluğunu da Wolof Müslümanları oluşturuyordu. İşte bu Müslümanlar, Avrupa kölelik sistemine karşı Amerika’da ilk isyanı başlattılar. Bu durum İslam korkusunu ve nefretini artırdı. Yerli katliamının ardından bu kez katledilenler Afrikalı köleler oldu.

    Güney ve Kuzey Amerika’da ne var ne yok Avrupa’ya taşıdılar. 1511-1520 yılları arasında sadece Sevilla’ya 9 bin 153 kilogram Amerikan altını getirdiler. 1500’lerin ikinci yarısından itibaren dünyadaki gümüş madeninin üçte ikisi Bolivya’daki madenlerden getiriliyordu. Bu gümüşlerden bir bölümü de Osmanlı pazarlarına aktı. Osmanlı para biriminin büyük kayıp yaşamasına neden oldu. Bir yüz yıl sonra da yeni dünyanın ticareti Avrupa-Asya ticaretinin önüne geçti. Yani “Büyük Kahire”, Kahire’nin kendisinden daha değerli hale geldi.

    AMERİKA’YA NİYETLİYDİ

    Selim son günlerinde o sırada Cezayir’de bulunan Osmanlı Ordusu’nun Fas’ı ele geçirmesi için büyük bir hazırlık içine girmişti. Fas’ı Atlantik’e açılmak için önemli ve stratejik bir nokta olarak görüyordu. İşte bütün bu hazırlıklar sırasında o dönemde İstanbul’daki veba salgınından korunmak için Edirne’deydi. Ancak dayanılmaz ağrıları başladı. Vücudunda ödem oluştu. 22 Eylül 1520’de İstanbul’a dönüş yolunda Çorlu’da son nefesini verdi. Ölüm nedeninin veba veya şarbon olduğu düşünülüyor.

    ÜÇ TÜRK KELLESİ

    John Smith, ABD’nin kuzey doğusunda bulunan Jamestown şehrini kuran İngiliz. Macaristan ve Romanya’da Osmanlılara karşı savaştı. Yakalandı, iki yıl esir kaldı. Bir yolunu bulup kaçtı. Smith Amerika’nın Kuzey doğu kıyılarında “Cape Cod” bölgesindeki üç adaya, “The three Turkes heads” adını verdi. Smith’in kişisel armasında da “üç Türk kellesi” bulunuyordu.

    Osmanlılar 1492 yılında bilinen dünyanın tam merkezinde oturuyordu. Yani bugünün bilinen dünyasını Osmanlı İmparatorluğu şekillendirdi demek yanlış olmaz. Korkuların, nefretlerin, özlemlerin, sevgilerin ve bağlantıların merkezindeydi.

    Kanada’da Kızılderililerin çocuklarının katledildiği kilise okullarından birisi

    Avrupa’dan yeni dünyaya taşınan bu Osmanlı korkusu ve İslam karşıtlığı kıtada yüz yıllarca devam etti. Topraklarına el koydukları yerlilere potansiyel Müslüman işbirlikçisi gözüyle bakıldı. Yerlilere yönelik vahşetlerinin tek nedeni elbette Müslümanlık fobisi değildi. Ancak bu anlayış, çocukların zorla ailelerinden koparılması ve kilise bahçelerine gömülmesi vahşetinin nedenlerinden biriydi.

    Evet Naziler daha beterini yaptı! Onların motivasyonu İslam karşıtlığı değil Yahudi düşmanlığı oldu. Irkçılık zaten temel bir sorun, altında başka temel aranmasına gerek yok. Kanada kilisesinin katliamlarını sadece İslam karşıtlığına bağlamak da doğru değil. Özünde bizim “Kızılderili” diye adlandırdığımız yerlileri, insan gibi görmüyorlardı.

    İnsanlar tarih boyunca siyasi amaçları için dini ve ırkçılığı veya daha geniş anlamda kültürel farklılıkları kullandı. Kimileri katliamlarını İsa uğrunda gerçekleştirdi, kimileri Muhammed aşkına. Hitler siyasi hedeflerine ulaşmak için ötekileştirme, düşmanlaştırma politikalarında Yahudileri hedef gösterdi. İspanya kralları Endülüs’ü tekrar ele geçirmek için Katolik Hıristiyanlığın militanlığında Müslümanları hedefe koydu.

    Elbette İslâm düşmanlığı Kanada’daki veya geniş anlamıyla Amerika kıtalarında yaşanan katliamların tek nedenidir gibi bir yargı doğru olamaz. Ancak adına ister fetih densin ister işgal densin emperyalist hedeflere ulaşmak için “ötekileştirme” önemli bir araç. İşte bu noktada Müslümanlık ve İslam ve elbette Hıristiyanlık ve elbette Yahudilik emperyalist amaçlarla hareket eden ülke ve yönetimlerce kullanıldı. Bu makale “Allah’ın Gölgesi” nin ışığında Kanada çocuk katliamlarına farklı bir pencereden bakmayı amaçladı.

    Bugün de ötekileştirerek ya da görmezden gelerek bugüne kadar görülmedik boyuktlarda doğa katliamları yaşanıyor. İngiliz-Kanadalı-Amerikalı yatırımcıların gözünde Kazdağları ya da Karadeniz dağları ya da Amazon ormanları parasını ikiye üçe katlayabileceği bir yatırım alanı. “Generating robust cash flow” diye tanıtım yapıyorlar. “Burada para basıyoruz” diyorlar. Ne Kazdağları umurlarında ne de çevresindeki yüzlerce köyde yaşayan binlerce insan. Uzaktırlar. Amazonlardan Waorani kadını Nemonte Nenquimo’nun dediği gibi, “Bir şeyi ne kadar az bilirsen, o senin için o kadar değersizdir. Onu yok etmek de o kadar kolaylaşır.” Erzincan-Çöpler’de olduğu gibi, Kazdağları’nda olduğu gibi, Karadeniz’de fındık bahçelerinin ortasında olduğu gibi. Bu nedenle kararlar çok kolay verilir. Bir de cahil ve insan müsveddesi yerli işbirlikçiler buldular mı yüz yıllar öncesindeki sömürge mantığını bugün de çok rahatlıkla kullanırlar.

     

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Müsilaj ve yapay zeka

    Bugün hepimiz Marmara’dan yansıyan görüntülere kahroluyoruz…

    İçimiz acıyor. Canımız yanıyor…

    Görmezden gelmek, kafaları çevirmek on yıllardır bu ülkede “siyaset” olarak yutturuldu.

    Soma’da 300 işçiyi diri diri toprağa gömmekle Marmara’yı diri diri zehirlemek arasında bir fark yok aslında.

    Ergene yıllardır simsiyah akıyor kimsenin itibarı zedelenmiyor. Denizlerimize on yıllardır kanalizasyonlar boca ediliyor, her türlü büyük-küçük sanayi atıkları dökülüyor kimsenin itibarına halel gelmiyor.

    2021 yılında Türkiye’de geri dönüşüm sistemi kurulabilmiş değil. Fabrikalarda, sanayi tesislerinde, evlerde, iş yerlerinde çöp denilerek elimize geçen her şeyi bir torbaya doldurup sonra da kapının önüne bırakıyoruz.

    Oysa Türkiye’de her fabrikanın, evin, iş yerinin geri dönüşüm sistemi kurulmuş olmalıydı. İlgili bakanlıklar belediyelerle işbirliği halinde bu organizasyonu yapmak zorunda. Çağdaş ülkeler kâğıdı, camı, metali, tahtayı, pili her türlü ayrımı yaptırıp organize bir şekilde toplarken, ekonomiye trilyonlar kazandırırken, çevre kirliliğini önlerken, ülkemizde hala elimize geçeni sağa sola savuruyoruz. Sonra da insanların çoluk-çocuk çöplerin içinde debelenerek bunları ayrıştırmasını izliyoruz her gün.

    Cam, metal, plastik, demir ne olursa en müsait yere bırakıyor, atıyor, döküyoruz. Kırsalda, köylerde ırmak ve dere boyları çöplük muamelesi görülüyor. Gidin Karadeniz’de, Ege’de ormanlık bölgelere bir köşede mutlaka çöp yığınları, atıkları görürsünüz. Bunlar da yetmezmiş gibi bir de dışarıdan çöp ithal ediyoruz.

    Akıllı yöneticiler köylere, yaylalara, ormanlara, meralara yani ülkelerini ayakta tutan yaşam alanlarına ziraat ve çevre mühendislerini gönderiyor. İnsanlarına yol gösterip, ufuk açıp, planlama yapıyor. Bizim yöneticiler ellerine birer ruhsat tutuşturduğu yağmacı-talancı sözüm ona madencileri, dozerleriyle-kepçeleriyle ve bin türlü yalanlarıyla milletin üzerine salıyor.

    Üç yılda 17 bin 900 madene izin verilmiş ve 1 milyon 460 bin dönüm orman alanı yok edilmiş. Üstelik bu madenler bulundukları bölgelerdeki su kaynaklarını canavarca tüketip, zehirliyor. Üstelik Türkiye’nin yüzde 50’sinden fazlası ciddi çölleşme riskiyle karşı karşıyayken.

    Yurt dışına çıktıklarında İsviçre’nin, Avusturya’nın, Kanada’nın, Fransa’nın yaylalarını, dağlarını, ormanlarını, köylerini, “Alman yapmış abi; Fransız işi biliyor abi” yorumlarıyla ağızları açık izlerler ama kendi ülkelerinde o güzelliklerin yüz katını acımasızca yok ederler. Yok edilmesi için kararları alırlar. Bunu da, “İş yapıyoruz, istihdam yaratıyoruz” diye açıklarlar.

    Kim yapacak bu işleri? Kim organize edecek? Kim planlayacak? Kim kaynak ayıracak? Kim insanları bilinçlendirecek? Kim ülkesinin itibarını artıracak? Çünkü itibar arıyorsan ya da bekliyorsan ülkenin bu sorunlarını çözmek zorundasın.

    Bu işleri organize etmekle görevle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı madencilerin teşrifatçısı olmuş. Bu ülkenin dağlarını, ormanların, yaylalarını, meralarını yağmalatmakla meşgul.

    Sen boklarını, çöplerini, bütün pisliklerini, zehirlerini ırmaklara, derelere ve denizlere dök. Ormanlarını kes babam kes. Geri dönüşüm sistemi denilen bir organizasyonu bir türlü becereme.

    Turizm ülkesi diye ortalarda bas bas bağır ama ülkene gelen milyonlarca ziyaretçiyi çöplerin, pisliklerin arasında dolaştır.

    Sonra da itibar artırmak için saraylar yapıp, uçaklar al, elin ürettiği araçlara trilyonlar dök.

    Hadi çözelim şu işleri deyince de, “Kaynak yok.”

    Millet tahtvari koltuklara, saraylara kıçıyla gülüyor.

    Dünyada akıllı yöneticiler beyinlere yatırım yapıyor. Önümüzdeki yüz yılda en önemli ürünün beyin olduğunu duymayan kalmadı. Özgür beyinlere, yaratıcı beyinlere, düşünen, tartışan beyinlere sahip olan toplumlar bir – iki adım değil, on adım öne geçecek. Yani sanat, edebiyat, dogmalardan arınmış eğitim, gerçek üniversiteler ve özgürlük. Ama ondan da önce özgür, yaratıcı ve düşünen beyinlerin yaşayabileceği ortamı sağlamak zorundayız. Çünkü nefes alamadan, bir bardak temiz su içip, sağlıklı gıdalar tüketemeden sadece yapay zekalar hayatta kalabilir.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Neoçakal düzeni

    Hafta sonu bir haber bir de röportaj yayımlandı.
    Birincisi Evrensel Gazetesi’nde Özer Akdemir’in haberiydi. Kazdağları bölgesinde, Halilağa köylülerine şunu söylüyordu Cengiz: “Ya topraklarınızı güzellikle bana satın ya da kamulaştırırız. Yani zorla alırız.” O bölgede açmak istediği altın-bakır madeni için topraklarını satmayan köylülere söylüyordu bunu.

    İkincisi Odatv’de Nurzen Amuran’ın Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel’le yaptığı röportaj. Ayhan Yüksel’in çok çarpıcı tespitleri var: 20 yıldır bu ülkede en acımasız şekilde uygulanan neoliberal sistemle birlikte özelleştirme, taşeronlaştırma, esnekleştirme, kuralsızlaştırma ve son olarak da denetimsizleştirmenin hayata geçirildiğini anlatıyor. Özelleştirilmeyen bir şey kalmadı, taşeronlaşma devlet-özel sektör her yerde, çalışma yaşamında kuralsızlık kural oldu. Ve son olarak devletin denetim kurumları bir bir ya kapatıldı ya da etkisiz hale getirildi.

    Peki sonuç…

    Sonuç ortada: Neoçakal düzeni.

    Bir Sedat Peker konuşuyor bir Alaattin Çakıcı. Evlatları da son günlerde boy göstermeye başladı. Birisi çıkıyor bir siyasi parti genel başkanını alenen tehdit ediyor. Diğeri çıkıyor bir siyasi partinin genel başkan yardımcısını sokak ortasında linç ettiriyor. Diğeri çıkıyor günler süren video dizileriyle bakanlarla olan ilişkilerini ifşa ediyor. Millet artık dizileri, filmleri bıraktı yeraltı dünyasının açıklamalarını izliyor.

    Bu ülkeyi yönetenler, bu milletin hizmetinde olması gerekenler de konuşmalarıyla, açıklamalarıyla neoçakal düzeniyle tam bir uyum içinde. Her açıklama bir tehdit, her konuşma bir hakaret. İçişleri Bakanı, polisi-jandarmayı yöneten vatandaş ağzını her açtığında birilerini tehdit ediyor.

    Neoçakal düzeninde adına iş insanı denilen kişiler çıkıp bu ülkenin köylülerini alenen tehdit ediyor: ‘Topraklarınızı ya güzellikle bırakın ya da zorla alırız’ diyebiliyor.

    İşte bugün Rize-İkizdere’de yaşanan da budur, Kazdağlarında yaşanan da. Fatsa’da yaşanan da budur, Boğalı-Sakarat yaylalarında yaşanan da. Erzincan İliç-Kemaliye’de yaşanan da budur, Sandras Dağı’nda yaşanan da.

    Kural yok, kanun yok, neoçakal düzeni var. Mahkeme kararları yok, hukuk yok, neoçakal düzeni var.
    Mahkeme beğenilmeyen bir karar mı verdi, istenilen karar çıkarılana kadar devam edersin. Neoçakal düzeninde köylü yok, çiftçi yok. Çalışanlar köleden farksız. Varsa yoksa neoliberal düzenin kartelleri, onların yerli ortakları ve onlara hizmet edenler var. Bugün Türkiye’nin düzeni budur.

    Bu düzende mühendise, hukukçuya, düşünen ve yaratan insana yer yok. Onlara düşen hakaret ve aşağılanma.

    Bu düzende cemaat ilişkilerine, mafyaozi tarzı yapılara ihtiyaç var.

    Bugün köylülerimiz, çiftçilerimiz bir kurtuluş savaşı veriyor. Köylerimiz işgal ediliyor, yağmalanıyor; üreticilerimiz kan ağlıyor, herkes seyrediyor. Günlük polemiklerin, ucuz siyasi atışmaların arasında kaynayıp gidiyor. Millet köyünü, ormanlarını, dağlarını-bağlarını, su kaynaklarını korumak için canla başla mücadele veriyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir bölgesinden çığlıklar yükseliyor.

    Bu milletin bir köyü kalmıştı. Çok sıkıştığında sığındığı, onu ayakta tutan, destek olan. Her şeye rağmen bu milleti ayakta tutan köylerimiz, ormanlarımız, dağlarımız vardı. Bunlar saldırı altında. Bunlar şimdi işgal ediliyor. Hem de hiçbir sınır tanımadan. Kendi çıkardıkları en ağır yasalara bile uymaya gerek duymuyorlar. Anayasayı, yasaları alenen çiğniyorlar. Yalanlar söyleniyor. Alenen kanuna karşı hile yapılıyor.

    Bu ülkede acilen kanunların ve bilimin egemen olduğu bir düzeni oluşturmak zorundayız.

    Çok geç olmadan.

    Yazar Hakkında
    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • IŞİD’in Palmira’da, Taliban’ın Bamyan’daki katliamlarıyla Türkiye’nin ne ilgisi var…


    Türkiye’nin yağmalanmasının bilimsel bir analizi

    ‘IŞİD, Taliban ve Leviathan’

    Thomas Hobbes 1640’larda Leviathan’ı yazdığında İngiltere’de iç savaş yaşanıyordu. Devlet yoktu, yasa yoktu ve bitmek bilmez savaşlar vardı. İnsanlar genç yaşta ya hastalıktan ya da öldürülerek hayata veda ediyordu. İşte Hobbes ülkesinin bu ortamında bütün bu acıları bitirmesini umut ettiği, güçlü bir devleti tasvir ettiği LEVİATHAN adlı eserini yazdı. (Kitabın adı İncil’de geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur.) Yani bütün bu acıları, düzensizliği ve anarşiyi ancak güçlü bir LEVİATHAN sona erdirebilirdi.

    Daren Acemoğlu ve James A. Robinson’un DAR KORİDOR adlı eserinde, Thomas Hobbes’un LEVİATHAN eserinden yola çıkılarak demokratik bir toplumun çerçevesi çizilmeye çalışılmış.
    Peki Hobbes haklı mıydı?
    Kitaptan aktaralım:
    Aslında devletler iki yüzlüdür. Bir yüzü Hobbes’un tahayyül ettiğine benzer. Savaşı engeller, yurttaşlarını korur, ihtilaflarını hakkaniyetle çözer; kamu hizmetleri, kolaylıklar ve iktisadi fırsatlar sağlar ve iktisadi refahın temellerini atar. Diğer yüzü ise despotik ve korkutucudur. Yurttaşlarını susturur, onların isteklerine kulak asmaz, onları boyunduruk altına alır, hapseder, sakatlar ve öldürür. Hatta emeklerinin meyvelerini çalar veya başkalarının çalmasına destek olur.

    Acemoğlu ve Robinson, özgürlüklerin devlet ve toplum arasındaki güç dengesine bağlı olduğuna dikkat çekerek şöyle diyor:

    Devlet ve seçkinler çok güçlenirlerse bu durum Despotik Leviathan’a götürebilir. (Siz bunu Despotik Devlet olarak da okuyabilirsiniz) Eğer ikisi de yetersiz kalırsa Namevcut Leviathan durumu (yani zayıf-etkisiz bir devlet) ortaya çıkar. Bu nedenle hem devletin hem de toplumun birlikte yol aldıkları ve hiçbirinin üstünlük kazanmadığı bir duruma ihtiyacımız var. Yazarlar bu ideal demokratik ve özgürlüklerin olduğu devlet durumunu da Prangalanmış Leviathan olarak tanımlarlar.

    Yazarlar despotik devletin başlangıçta bazı başarılar sağlasa da bunun geçici olduğunu belirtiyorlar.

    On Dördüncü Yüzyılın ünlü Müslüman devlet insanı ve filozof İbn-i Haldun da kuşak teorisinde, despotizmin önce bir büyüme sürecini ateşleyeceği, ardından da toplumda yolsuzluk-hırsızlık ve usulsüzlükleri yoğunlaştıracağı tespitini yapmıştı.

    YENİLİĞİN YARATICILIĞA, YARATICILIĞIN DA ÖZGÜRLÜĞE İHTİYACI VARDIR

    Despotik Leviathan’a örnek olarak komünizm döneminde ve komünizm sonrası Rusya’da yaşananlar anlatılıyor kitapta. Rusya tarzı özelleştirmeler: Genellikle iktidarına dahil etmek istediği güçlü kişilere seçilmiş varlıkları ucuza sattı. İşin tamamlanması için bu insanları sahip oldukları şirketler hakkında düzenlemeden sorumlu bakanlıklara atadı.

    Türkiye’de son yıllarda yaşananları şöyle hızlıca bir aklımızdan geçirelim. Sağlık Bakanı’nın özel hastane sahibi olması, Milli Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olması, beş yıldızlı otel zincirlerine sahip bir Turizm Bakanı ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın kendi şirketinden bakanlığa mal satması. Aslında var olan sistem içinde Ruhsar Pekcan’ın yaptığına çok da şaşırmamak gerekir. Yanlış olan sistemin kendisiydi ve halen de aynı sistem bütün acımasızlığı ve çarpıklığıyla devam ediyor.

    DESPOTİK BÜYÜME

    Despotik düzenin bir süre despotik büyümeyi getirebileceğini belirten yazarlar, bunun yanıltıcı olduğuna dikkat çekiyor: Ne var ki içsel olarak kırılgan ve sınırlıdır. Kırılgandır çünkü, İbn Haldun’un öngördüğü gibi, Despotik Leviathan sürekli olarak toplumdan daha fazla gelir sızdırma arzusu duyacak, en değerli kaynakları tekeline alacak ve giderek daha keyfi biçimde hareket edecektir. Büyümenin kırılgan olmasının bir nedeni de devlet gücünün, despotun konumunun tehlikeye girmesini engellemek üzere verimsiz bir sistem yaratmak için kullanılmasıdır. Despotik devlet sınırlıdır çünkü sürekli iktisadi büyümeyi güçlendirmek söz konusu olduğunda, özgürce işlevini yerine getirmek, iktisadi faaliyetler için geniş tabanlı fırsatlar ve teşvikler yaratmak ve yatırım yapmak, deneyler gerçekleştirmek ve yenilik getirmek gibi toplumun en üretken yönlerini harekete geçirip besleyemez. Bunun için yaratıcılığa, yaratıcılığın da özgürlüğe ihtiyacı vardır.

    TEK ADAM

    İktisadi kazanımlardan istifade edemeyen, gücün seçkinlerde olduğunu hisseden ve kurumlara güvenini yitiren bir toplum. Farklı partiler arasındaki mücadelenin giderek kutuplaşması ve sıfır toplamlı bir hale dönüşmesi. Kurumların ihtilafları çözmede ve aracılık etmede yetersiz kalması. Kurumları daha da istikrarsızlaştıran ve onlara duyulan güvenin içini daha da boşaltan bir ekonomik kriz… Seçkinlere karşı halkı savunduğunu iddia eden, halka daha iyi hizmet etmek için kurumsal denetimlerin gevşetilmesini talep eden bir tek adam.

    Tanıdık geliyor mu?

    Sorun şu ki bunlar sadece bir ülkeyi değil pek çok ülkeyi anlatıyor. Bu örneklerden biri, tek adam Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si olabilir. Victor Orban’ın Macaristan’ı olabilir. Tek adam Rodrigo Duerte’nin muhaliflerini şeytanlaştırdığı Filipinler olabilir. Amazon ormanlarının acımasızca katledilmesine seyirci kalan Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro olabilir. Veya Donald J. Trump olabilir.

    IŞİD VE TALİBAN BAĞLANTISI

    Peki bu anlattıklarımızın IŞİD ve TALİBAN’la ne ilgisi var. Şöyle ilgisi var:

    IŞİD veya TALİBAN sadece insanlığa yönelik vahşetleriyle değil kültürel ve tarihsel değerlere yönelik vandallıklarıyla da biliniyor. IŞİD, Suriye’nin antik kenti Palmira’daki UNESCO tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilen eserleri tahrip etmiş ve dünyaca ünlü Aslan Heykeli’ni balyozlarla paramparça etmişti.

    TALİBAN ise Afganistan-Bamyan’da antik Buda heykellerini dinamitlerle parçalamıştı. Yapılanların ne dinle ne de İslâm’la bir alakası olabilir. Akıl, barış ve hoşgörü dini olan İslam’ın bu şekilde anılması elbette üzüntü verici.

    Bugün Türkiye’yi adına madencilik denilen bir yağma ve talan düzeni kasıp kavuruyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir köşesinden vatandaşların, köylülerin, çiftçilerin çığlıklarını duymayalım. Altın madeni, gümüş madeni, nikel madeni, mermer ocağı, taş ocağı, olivin ocağı vs liste uzayıp gidiyor.

    Bu ülkeyi yönetenler ardı ardına maden ihaleleri ilan ediyorlar. Hem de öyle az buz da değil, bir çırpıda 766 madenin ihalesi yapılıyor. Daha önce 616, ondan önce 417 ihale yapılıyor. Sanki piyango çarkları gibi. Çeviriyorlar, kazandınız diyorlar ve sen sağ ben selamet. “Ama orada insanlar yaşıyor, ormanlar var, yayla-mera-tarım alanı!” çığlıklarına kulaklar ve gözler kapatılıyor. İtirazlar biraz artınca vatandaşı, köylüyü, çiftçiyi koruması gereken jandarma ve polis, vatandaşının karşısına dikiliyor. Yağmacı-talancıların projelerine siper oluyor.

    Adına madencilik denilen bu projelerin ve yapılan ihalelerin bir özelliği daha var. Hemen hepsi Türkiye’nin en değerli koruma bölgeleri. Ya doğal sit alanları, ya su koruma havzaları ya da tarihi sit alanları. Birileri IŞİD veya TALİBAN kıyaslamasından elbette rahatsız olacak ama şimdi sıralayacağım bazı örneklerin IŞİD’in Palmira’da yaptıklarından veya TALİBAN’ın Bamyan’da yaptıklarından ne farkı var:

    SANDRAS DAĞI VE AKYAKA
    Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, 22 Nisan Dünya Günü’nde resmi sosyal medya hesabından Muğla’nın Ula ilçesindeki Akyaka-Azmak Deresi’yle ilgili paylaşım yaptı. Gökova Körfezi’ne dökülen ve Kadın Azmağı Deresi olarak da bilinen doğal hazinesinde su samurundan deniz kaplumbağasına onlarca hayvan türü ile bazıları tropikal iklimlerde yetişen farklı bitki çeşitlerine ev sahipliği yapıyor. Koronavirüs salgınına kadar her sene 1 milyondan fazla yerli ve yabancı turisti çeken bir doğal cennet. Peki cenneti besleyen yani arkasındaki güç nedir derseniz, kafanızı kaldırıp arkadaki dağlara bakın SANDRAS’ı göreceksiniz. Bugün Sandras ekosistemi Köyceğiz, Dalaman, Ortaca, Dalyan gibi herkesin yaşamak için, bir hafta geçirmek için can attığı turizm cennetlerimizi besliyor. Ama bugün Sandras için ilan edilen 9 ayrı maden ihalesi var. Yani Sandras’ı parçalamak istiyorlar.

    ‘SALDA’ KURUYABİLİR
    SALDA’nın çevresindeki dağları korumazsan bir süre sonra, “Salda kuruyor” haberlerini gazetelerde okursun. Pamukkale’yi besleyen dağları korumazsan ne pamuğu kalır ne de kalesi. Çanakkale-Lapseki’ye 5 dakika mesafede Dumanlıdağ’da su kaynakları devletin koruması altındaydı. Üç sene önce valilik koruma kararını kaldırdı ve bölgedeki su kaynaklarının tam üstüne iktidara yakın bir holding tarafından siyanürlü altın madeni açıldı.

    Kazdağları’nı anlatmak için sayfalar yetmez. Paha biçilmez bir ekosistem; tarih, kültürel miras ve bağrından doğan su kaynaklarıyla bölgenin can damarı. Şimdi yüzde 79’u parsel parsel bölünmüş ve madencilere sunuluyor. Kesin, parçalayın, yıkın, zehirleyin diye.
    Fırat Irmağı, Türkiye’nin gıda deposu Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen doğudaki hayat kaynağımız. Fırat’ın kenarına, deprem fay hattının üzerine bir zehir barajı kurdular. Fırat’ı besleyen Munzur dağlarını param parça ediyorlar. İliç, Kemaliye ve çevredeki yüzlerce köy bas bas bağırıyor. Bugün Türkiye’nin tulum peyniri denince ilk aklan gelen Erzincan tulumunu üreten İliç’in köylüleri artık peynirlerini marketten satın alıyor.

    Geçtiğimiz günlerde Fırat’ın kıyısındaki Kemaliye, UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ’ne girdi. İliç ve Kemaliye ile çevresindeki yüzlerce köy parsel parsel madencilere pazarlanırken, bölgede ihale üzerine ihaleler yapılırken sesini çıkarmayan, hatta halkı ikna turları yapan AKP Erzincan Milletvekili Süleyman Karaman, “Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun” diye sosyal medya hesabında paylaştı.
    Ordu’da şehir merkezine yalnızca 13 kilometre uzaklıktaki 2 bin 300 yıllık Kurul Kalesi ve antik kentinin bulunduğu dağın altına taş ocağı tesisi kuruldu. Yani antik kentin üzerinde olduğu dağın altına taş ocağı açılıyor. Her gün dinamitler patlatılıyor. Yani bir antik kent, taş ocağına kurban ediliyor.

    FATSA’DA KAYA MEZARLARI

    Fatsa’da açılan siyanürlü altın madeninin hemen dibindeki Kaya Mezarları, keşfedilmeyi ve turizme kazandırılmayı bekliyor. Bir de madenin sadece 300 metre aşağısındaki Roma Kalesi denilen bölge. Birinci derecede doğal sit alanı ve hemen tepesinde onu yutmak isteyen siyanürlü altın madeni. Korunması gerekli taşınmaz kültürel varlıkların orada olduğu biline biline, hem de bu kültürel varlıklar yasalarla koruma altındayken bu siyanürlü madene çalışma izni verildi.

    Kayseri-Develi’de Kapadokya’nın yanı başında siyanürlü Öksüt Altın Madeni’ni işleten Kanadalı Centerra Gold, şimdi de Zonguldak-Alaplı’da 4 bin 117 yıllık anıt ağaçların bulunduğu bölgede altın sondajları yapıyor. Aynı şirket daha dün Kapadokya’nın merkezinde Avanos’ta siyanürlü altın madeni açmak istedi. Yerel halkın tepkileri nedeniyle şimdilik vazgeçmiş görülüyor.
    Mermer ocağı, taş ocağı denilerek bu ülkenin en değerli su depoları yani dağları-tepeleri bir bir yıkılıyor, yok ediliyor. Sonra da “şu göl kurudu, bu gölün suyu çekildi, kuraklıktan kavruluyoruz” haberleri yapılıyor.

    DAĞLARI SİYANÜRLEYEMEZSİN
    Turizm ülkesinin dağlarını, tepelerini, yaylalarını-meralarını paramparça edemezsiniz. Turizm ülkesinde ormanları katledemezsiniz, turizm ve tarım merkezlerinin tam ortasında termik santraller kuramazsınız. Bastığınız toprakları tanımıyorsunuz. O toprakların altında sadece bizim atalarımız yatmıyor, o toprakların altında tüm insanlığın ataları yatıyor. O toprakların üstünde de dünyanın mirası yatıyor. Türkiye madencilere terk edilecek bir ülke olamaz. Türkiye’nin her bölgesi, her şehri, her ormanı on binlerce yıllık tarihi, kültürü, mirası bağrında saklıyor.
    Bugün Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.
    Türkiye bu post modern barbarlığa bir son vermek zorundadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Amirallerin bildirisi, Montrö ve Helsinki barışı

    Finlandiya’nın unutulmaz başkanlarından Kekkonen, “Fin dış politikasının temel görevi, ulusumuzun varlığını Finlandiya’nın jeopolitik çevresine egemen olan çıkarlarla uzlaştırmaktır” demişti.

    Bu cümle kafanızı karıştırmış olabilir. Özünde bir ülkenin kendi jeopolitik çevresiyle yani komşularıyla uyum içinde bir politika izlemesi gerektiğini vurguluyor.

    Neden mi?

    Finlandiya İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa ve ABD’nin gazına gelerek Rusya’yla gerilim politikası izledi. Çok geçmeden güçlü sınır komşusu Rusya tarafından işgal edildi. (Bugün Ukrayna’nın yaşadığı duruma benziyor.) Bu işgale karşı direnen Finlandiya büyük acılar çekti. Nüfusunun üçte birini Rusya’yla olan savaşında kaybetti. İkinci Dünya Savaşı bitince de Finlandiya’yı yönetenlerin en büyük önceliği, her zaman komşuları Rusya’yla uzlaşma ve anlayışa dayalı bir dış politika izlemek oldu. Bakınız yanlış anlaşılmasın “teslimiyet” demiyorum, “uzlaşma” ve “anlayışa” dayalı.

    EMPERYALİST DOLDURUŞA GELMEDİ

    Soğuk savaş döneminde de emperyalist ülkelerin dolduruşuna gelmedi; kendi politikasına sıkıca sarıldı. Karşılıklı güveni her zaman ilişkilerinde esas aldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da bu politikasından sapmadı. Finlandiya istese bir noktadan sonra arkasına Batı’nın desteğini alarak Rusya’ya meydan da okuyabilirdi ama yapmadı. Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olmanın kendi çıkarına olduğunu gördü. Finlandiya bu politikasına bugün de sımsıkı bağlıdır. Finlandiya, içinde bulunduğu bölgede barış içinde yaşamanın kendi çıkarına olduğunun bilincinde.

    Son yıllarda Türkiye’de sert milliyetçilik rüzgarları estiriliyor. Osmanlı İmparatorluğu kurucularını ve padişahlarını konu alan diziler-filmler moda oldu. Televizyonlarda askerlerin kahramanlıklarını anlatan dizilerden geçilmiyor. Darma duman edilen teröristler, kılıç gücüyle fethedilen topraklar, hadleri bildirilen kötüler, krallar ve kahraman Türkler.

    Osmanlı dönemini konu alan Diriliş dizisi

    AMERİKA’NIN KEŞFİ Mİ? YERLİLERİN KATLİAMI MI?

    Her ülke, her toplum tarihindeki bazı kahramanlık hikayelerini mitleştirir. Bu bir noktaya kadar kabul edilebilir. Ancak senin, “Adalet dağıtıyorum” diye üç kıtada at koşturman bazıları için, “İstila ve barbarlık” olarak görülebilir. Senin “Çöküş ve arkadan hançerlenme” diye nitelendirdiğin olaylar başkaları için kahramanlık hikayeleri olabilir. Birilerinin, “Amerika’nın keşfi” dediği tarihin bir dönemini başkaları, “Yerlilerin katliamı” olarak görebilir. İnanın bana bu ne bir tartışma konusudur ne de haklılık, haksızlık. Tarihi yargılamaya kalkarsanız hiçbir ülke, hiçbir ulus, hiçbir toplum ak değildir. İnsanoğlu’nun dünya üzerindeki katliamları ve haksızlıklarının tarihi on binlerce yıl öncesine gider. Daha dün ABD ve müttefikleri Irak’a, “Demokrasi getirmek!” iddiasıyla gelmediler mi.

    1930’larda Japonya’nın genç subaylarının en büyük eksiklerinden biri, dürüst, gerçekçi, ihtiyatlı öz değerlendirme için gerekli donanıma ve tarihsel tecrübeye sahip olmamasıydı. Çin, Rusya, Kore ve okyanus adalarının işgal girişimleri ve ardından ABD’nin Pearl Harbour donanma üssüne yapılan baskın.

    Sonuç Japonya için felaket olmuştu.

    HER ŞEY OLABİLİRSİNİZ

    Bugün Japonya’da sosyal statü, veraset ve aile bağlarına değil, eğitime dayalıdır. Yani iyi bir eğitim almışsanız her şey olabilir, her şeyi kazanabilir, her yerde çalışabilirsiniz. Tıpkı Türkiye Cumhuriyetini kuranların benimsedikleri bir ilkeydi bu. Köy Enstitüleri bunun için kuruldu. İşte bu ilke sayesinde Anadolu’nun bir köyünden çıkan “Çoban Süleyman” Dokuzuncu Cumhurbaşkanı, Karadeniz’in bir köyünden çıkan Ahmet Erdoğan’ın oğlu Recep Tayyip Erdoğan da On İkinci Cumhurbaşkanı olabildi. Ve ne acıdır ki bugün Türkiye, kendilerini zirveye taşıyan bu sisteme düşman olan insanlar tarafından yönetiliyor.

    İnsanlar ve toplumlar açısından önemli olan önce bilgi sahibi olmak ve sonra da o bilgiyi dürüstçe değerlendirmektir. Gerçekçi yaklaşımlarıyla tanınan Bismarck, Almanya’yı birleştirme hedefine ulaşmıştı. Duygusal açıdan değişken bir hayalci olan İmparator İkinci Wilhelm’se, gereksiz yere düşman yaratmış ve Almanya’yı kaybedeceği Birinci Dünya Savaşı’na sokmuştur. Ondan daha zeki ve daha kötücül olan Hitler, baştaki başarılarını Sovyetler Birliği’ne saldırarak ve halihazırda Sovyetler Birliği ve Britanya ile savaş halindeyken, ABD’ye de savaş ilan ederek yok etmiştir. Bu coğrafya, daha dün dünyaya ve emperyalistlere akılsızca meydan okuyarak hem kendilerini hem de ülkelerini ateşe atan Saddam ve Kaddafi gibi liderlerin acı sonuna tanık oldu. Arkalarında bıraktıkları paramparça olmuş ülkeleri, açlık ve sefalet içindeki halklarının yaşadıklarını sayfalarca yazabiliriz.

    ALMANYA’NIN BARIŞ TERCİHİ

    Almanya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin gerçekleştirdiği katliamlarla yüzleşmiş, özür dilemiştir. Almanya kendine yapılan haksızlıkları değil kendi yaptığı katliamları hatırlayarak tekrar aynı acıların yaşanmaması için akılcı bir yol izlemektedir. Konrad Adenauer’ın Avrupa Birliği’nin temelini atması, Willy Brandt’ın Polonya’da dizlerinin üzerine çökerek özür dilemesi ve Doğu’da kaybettikleri topraklar üzerinde bir hak iddia etmemesi önemlidir.

    Almanya’nin eskİ Şehirleri Gdansk ve Köningsberg

    Bugün Kaliningrad, Rusya’nın Rusya’yla kara bağlantısı olmayan, Litvanya ile Polonya arasında Baltık Denizi kıyısında bir toprağıdır. Bugünün Kaliningrad’ı Königsberg adıyla 700 yıl Almanya toprağıydı. Tarihte Alman Doğu Prusya Eyaleti’nin başkentiydi. İstese, “Polonya Danzig şehrimi (Bugünkü Gdansk), Rusya Königsberg şehrimi işgal etti” diyemez mi? Parası var, gücü var. Ama Almanya’yı yönetenler geçmişte bu siyasetin ülkelerini nerelere sürüklediğini, neleri kaybettirdiğini iyi biliyor.

    Kaliningrad, Rusya’nın kara bağlantısı olmayan tek toprağıdır

    Milliyetçi damarlara seslenmek, bu damarları beslemek belki birilerinin kısa vadeli siyasal çıkarlarına hizmet edebilir. Büyük başarılar sağlıyor gibi görülebilir ama genellikle sonuç felakettir. Almanlar çok büyük acılardan sonra bunu yer yüzünde en iyi bilen uluslardan birisidir.

    EMPERYALİST OYANLARA DİKKAT

    Bu cumhuriyeti kuranların, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganıyla aslında ne demek istedikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü onlar tecrübeliydi, çünkü onlar büyük acılar çekmiş ve o acılardan büyük dersler çıkarmış tarih bilincine sahip bir kuşaktı. Komşularının içişlerine müdahale edersen, hele hele emperyalistlerin oyunlarının bir parçası olursan bedelini ağır ödersin. Şu anda bizim ödediğimiz gibi. Milyonlarca Suriyeli ülkemizde ve onlarca şehit verdik. Üstelik kiminle ve ne için savaştığımızı bilmeden. Ve her gün birilerine efelenerek, tehditler ederek bir yerlere sürükleniyoruz.

    Bir demokraside yurttaşlar, iktidarda olan yönetim anlayışına zıt bile olsa her türlü fikri ortaya atabilir ve tartışabilirler. Tartışmalar ve protestolar, en iyi olabilecek fikri ortaya çıkarır. İşte bu nedenle ABD Vietnam’daki yanlışından dönebildi. İşte bu nedenle Almanlar 1941’de Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgal etme ve ardından zaten Britanya ile savaş halindeyken ABD’ye karşı da savaş ilan etme kararını sorgulama fırsatı bulamadılar.

    GERİLİMİN FİTİLİNİ ATEŞLEMEK

    Lozan gibi, Montrö gibi bu ülkenin kuruluş anlaşmalarını tartışmaya açmak, bölgedeki olası gerilimlerin fitilini ateşlemek, Karadeniz’i savaş gemilerinin cirit attığı bir gerilim denizi haline getirmek bu ülkenin yararına olamaz. Türkiye zaten güneyinde, batısında ve doğusunda büyük problemlerle mücadele ederken bir de Kuzeyinde olmayan bir krizi kendi eliyle yaratamaz, yaratmamalı.

    Suriye İç savaşının tahribatı

    Emperyalistler önce izler, sonra gaz verir ardından da kenara çekilip yok olmanızı beklerler. Daha dün Suriye’de yaşananlar ne çabuk unutuldu. İlk kriz patlak verdiğinde isyancıların sırtlarını sıvazlayanlar, Türkiye’yi pohpohlayanlar nasıl da bir anda kenara çekilip kendi gizli projelerini devreye soktu. Daha dün bunu yaşamışken ve yaralar sarılmamışken bu kez Kuzeyde yeni bir gerilimin perdesini aralamak hangi akılla ve mantıkla izah edilebilir.

    BEYİNLERE SAHİP ÇIKMAK

    Bugün bu ülkenin gençleri mutsuz ve işsiz. Bu yüzden Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya, Avustralya’ya neresi olursa olsun gidiyorlar. Daha iyi bir yaşam, daha iyi çalışma şartları umuduyla gidiyor, gitmek istiyor. Bugün Türklerin pırıl pırıl beyinleri ülkesinin dışında Birinci Dünya ülkelerinde yaşam hayali kuruyor. Daha özgür, daha medeni ve kurumların ve kuralların egemen olduğu bir ortamda yaşamak istiyor. Devamlı gerilim, devamlı çatışma kültüründen bu ülkenin vatandaşları da dünyadaki bütün halklar da bıktı artık. İşte esas verilmesi gereken savaş bugün ülkesini terk eden insanlarına sahip çıkmak olmalıdır. Bin bir güçlükle yetiştirdiğiniz kendi ülkelerinizin gençlerini başka ülkelere kaptırıp sonra da başka ülkelerin yoksullaştırılmış, yerinden yurdundan edilmiş, eğitimsiz insanlarını şehirlerinize, sokaklarınıza doldurmanız akılla, izanla açıklanamaz.

    Bugün dünyadaki en büyük savaş beyinlere sahip çıkma, beyinleri koruma ve geliştirme savaşıdır. Bugün dünyadaki en büyük savaş tarım alanlarına, ormanlarına, sularına sahip çıkma savaşı. Bugün dünya üzerinde her yerinden tarih fışkıran, doğası, güzellikleri, tarihi, denizleri, dağları ve ovalarıyla her yerinden umut ve gelecek vadeden bir ülke bu kadar kötü yönetilemez. Yönetilmemeli. Bir turizm ülkesi her önüne gelene efelenemez. Bir tarım ülkesi çiftçilerini yok eden ithal politikalar uygulayamaz. Ürünlerini pazarlamak isteyen bir sanayi ülkesi herkesle kavgalı olamaz.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • ‘Pudra şekeri’, ‘lilly’ ve ‘düz işçi’ Ayvatoğlu

    Allah affeder mi bilinmez ama teşkilat seni asla affetmez Ayvatoğlu!

    Önce bir tespitle başlayalım.

    2015 yılında dönemin AKP’li Başbakanı Ahmet Davutoğlu “Siyasi Etik Yasası” çıkarmak istemişti. Bugün Gelecek Partisi Genel Başkanı olan Davutoğlu, “Siyasi hayatımın en önemli projesiydi” dediği yasayı çıkaramadı. Erdoğan, siyasetçilere mal bildiriminde bulunma zorunluluğu getiren yasaya, “Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız” sözleriyle karşı çıkmıştı.

    Arkadaşlarıyla birlikte aracında kokain kullanırken görüntüsü ortaya çıkan ve “Pudra şekeri” diyen AKP’li Kürşat Ayvatoğlu, Deutsche Welle’den Nevşin Mengü’ye konuştu. Görüntülere ve fotoğraflara, “mahremim ve özel hayatım” diyor. Kendisinin asla böyle görüntü ve fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşmadığını söylüyor.

    Zaten kafayı peynir ekmekle yemediysen öyle fotoğrafları sosyal medyada paylaşmazsın. Peki ne paylaşırsın sosyal medyada, “Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara makara” diyerek ayet paylaşırsın mesela. Bol bol cami-cemaat, takke-tespih, ezan-ilahi paylaşırsın.

    Zaten sorun da bu değil mi Kürşat Efendi? Sizin mensubu olduğunuz parti yirmi yıldır bu ülkede vatandaşlara muhafazakarlık satarak siyaset yapıyor. Sizin mensubu olduğunuz parti elinden gelse bu ülkede kızları ve erkekleri ayrı ayrı okullarda okutacak. Sizin mensubu olduğunuz parti yıllardır bu ülkede içkinin ne kadar “günah” olduğunu, içenlerin “cehenneme” gideceğini anlatıyor. Ama alkollü içkiler üzerine koyduğu en ağır vergilerden elde ettiği gelirle de yandaşlarını saraylarda yaşatıyor. Pudra şekeri işine hiç girmeyelim istersen. Bunların siyasetini yaparak milyonlarca insanın oyunu alacaksınız, ama tam tersi bir hayat yaşayıp dünyanın bütün nimetlerinden yararlanacaksınız. Sonra da bunu, “Mahremim ve özel hayatım” diye savunacaksınız.

    Pes doğrusu.

    Aslında Ayvatoğlu kendini savunmak için kurduğu her cümlesiyle, artık iflas etmiş bir siyasi zihniyetin itirafnamesi gibi.

    Madem oto alım satımında bu kadar iyiydiniz, başarılıydınız da neden Kastamonu Belediyesi’nde “düz işçi” olarak çalışma ihtiyacı duydunuz. Madem oto alım satımında bu kadar helâl para kazandınız da neden o değerli vaktinizi oto alım-satımı yerine “düz işçi” olarak çalışarak harcadınız?

    Çok çalıştığı ve çok mücadele verdiği için en iyi hayatı yaşamak istiyormuş ama büyük bir hata yapmış. Yani suçüstü yakalanmış. Yakalanmasa, görüntülenmese sorun yok. Bu nedenle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan çok çok özür diliyor. Kendisini çok çok seviyormuş. Allah muhabbetinizi daim etsin, ne diyeyim.

    Bu arada öyle bir itirafta bulunuyor ki bu ülkenin ekonomi yönetimine kapak olacak cinsten. Ayvatoğlu kardeşimiz, geçen yıl 500 bin TL olan bir arabanın bu yıl 1 milyon TL olduğunu; geçen yıl 250 bin liralık bir arabanız varsa bu yıl zaten 500 bin 600 bin lira olduğunu söylüyor. Yani yüzde yüz enflasyon diyor. Gerçeği de bu. Biliyoruz, yaşıyoruz zaten. Bu ülkenin gerçek enflasyonu yüzde yüz. Ama sıra işçiye, emekliye, çalışana maaş zammına gelince yüzde 7-8. Huzur hakları nedense yüzde 33 artar ama memura gelince yüzde 8 oluverir.

    “Bir adamı” seviyormuş (Recep Tayyip Erdoğan’ı kastediyor) ve ona destek olmak için çabalamış. Siyasi bir beklentisi yokmuş ama ticaretini “daha fazla hızlandırmak” istemiş. Aynı röportajda ardı ardına kurduğu cümleler bunlar!

    Konuşmalarından anlıyoruz ki, mafyotik ilişkilere girilmiş. Karşılıklı tehditler, videolar, paralar. Arkadaşını çıplak kadın görüntüsüyle tehdit ettiği iddiası var. Kendisi de yayınlanan görüntülerle tehdit edildiğini söylüyor. Özel bir WhatsApp grubu kurulmuş. “Lilly” adını verdikleri bir maddeyi sık sık kullanıyorlar. Yani bir “pudra şekeri” var bir de “Lilly”. Neyse artık Lilly!

    Konuşmasının sonlarında hata yaptığını ve kötü bir rol modeli olduğunu itiraf ediyor, “Kalbi tertemiz ve başı secdeden kalkmayan” AKP Grup Başkanvekili Hamza Dağ’dan da çok çok özür diliyor. Son olarak da Allah’tan af diliyor ve bütün teşkilattan özür diliyor. Allah affeder mi bilemem ama AKP teşkilatı seni affetmez Ayvatoğlu. Çünkü sen ülkeyi salgın felaketine sürükleme riskine rağmen AKP’nin son bir aydır ısrarla yaptığı kongrelerinde parlatmaya çalıştığı imajını yerle bir ettin!

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Alamos Gold bir milyon ağaç daha kesecek

    Kazdağları ekosisteminde 350 bin ağacı içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte katleden ve Türkiye’yi ayağa kaldıran Kanadalı Alamos Gold, ruhsatı yenilenirse en az bir milyon ağaç daha kesecek.

    Başta belirtelim, konu Kazdağları’nın ve Alamos Gold’un çok daha ötesinde. Konu kokain partileri düzenleyen danışmanlara kadar uzanıyor. Ankara’nın karanlık koridorlarında bağlanan anlaşmalar, yürütülen kulis çalışmaları. Bu işleri yürütürken kullanılan “danışman-büro elemanı” adı altındaki iş bitiriciler.

    Şirketin Kanadalı patronu John A. McCluskey, hissedarlar ve yatırımcılarla yaptığı online toplantıda, “Türk siyasetinin tepesine ulaşmaya çalışıyoruz. Bunu yapabilecek uygun ortak arıyoruz” demişti. Yani kendisine Çalık gibi Cengiz gibi ortak arıyor. Alamos Gold bugünlerde Ankara’nın karanlık koridorlarında, kapalı kapılar ardında Türk siyasetinin tepesine ulaşmaya çalışıyor.

    Bir dönem bu ülkede devlet kurumlarının yerini FETÖ örgütü almıştı. Adeta devlet FETÖ’ye ihale edilmişti. Yurt dışında Türkiye’yle işi olanlar Türk diplomatik temsilciliklerine değil FETÖ’nün temsilciliklerine başvuruyordu. Türkiye’de de devletle işi olanlar FETÖ’nün imamlarına başvuruyordu. Türkiye bu süreci yaşadı. Şimdi başka bir süreci yaşıyor. FETÖ gitti yerine başka aracılar geldi. Dönen paralar o kadar büyük ki “danışman” denilen aracıların payına düşenler bile dudak uçuklatıyor.

    Amerikan lobi şirketlerine milyon dolarları saça saça bir şeyler de öğrenmişler tabii. “Lobi faaliyeti” diyerek öyle masumane açıklayanlar da var. İrtibat elemanı mı dersin, aracı mı dersin, yardımsever mi dersin artık ne dersen. Bir önceki yazımızda dile getirdik, Alamos Gold’un son aylardaki en dikkat çekici transferi Hayrı Öğüt. Hakkında birçok iddia bulunan ve uzun yıllar FETÖ’nün Koza Altın Şirketinde görev yapan Hayri Öğüt artık Alamos Gold için ter döküyor. Hayri Bey müdürü Ahmet Şentürk’le birlikte Ankara’da Enerji Bakanlığı’nda ruhsatın uzatılması için yoğun kulis faaliyetinde.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda katlettiği orman alanı

    SABREDEN KİM?

    Alamos Gold’un Türkiye’deki Müdürü Ahmet Şentürk, “Sabrediyoruz” diyor. Türkiye’yi ayağa kaldıran Kirazlı-Balaban’da çalışma izni alacaklarına da çok emin. “Anlatamamışız” diyor ve anlatıyor…

    Peki ne anlatıyor?

    Hikâye anlatıyor…

    Yatırım, istihdam, çil çil altınlar ve hukuk diyor sayın Müdür. Altını kalın çizgilerle çizerek “hukuk” vurgusu yapıyor. Bu ülkede hukukun çoktan guguğa döndüğünün haberi yok garibin. Ama yağmacı-talancı şirketler için dönmemiştir belki de kim bilir.

    Önce biz de altını kalın harflerle çizelim, yağmacı-talancı vahşi madencilikte her yol mübah. Her türlü yalan, çarpıtma, abartma ve gerçekleri gizleme yapılır.

    Emperyalist ülkelerin ve kartellerin güdümündeki Dünya Bankası ve IMF gibi bankalardan aldıkları kredilerle Ahmet’le Ayşe’nin, Mehmet’le Fatma’nın bağını-bahçesini, ormanını, yaylasını, merasını ve suyunu dünyaya pazarlarlar. Yani “elin taşıyla elin kuşunu vurma” durumu.

    Yatırım, istihdam, yabancı sermaye masallarıyla ülkeye gelirler. Bunun için yerli işbirlikçilere ve dünyadan habersiz siyasetçilere ihtiyaçları vardır. Bir de becerikli, iş bitirici “danışmanlara.”

    Afrika’da, Güney Amerika’da, Uzak Asya’da ne yaptılarsa ve ne yapıyorlarsa aynısını yaparlar. Efendim altın ormanın altındaysa, üstünde köyler ya da şehirler varsa ne yapsınlar! Bu onların suçu mu? Altın yerin altında 30 milyon yıl beklemiş, onlar da 30 yıldır bekliyorlarmış ve 3-5 ay daha da beklerlermiş.

    ortalama bir altın madeni çukuru

    ‘SİYANÜR‘ MÜ? ‘ÇAMAŞIR SUYU‘ MU?

    Bir ülke bir kimyasal bileşikle problem yaşar mıymış! Kimyasal bileşik dediği de “Siyanür!” Siyanür öldürüyormuş ama çamaşır suyu da öldürürmüş. Yeraltı sularına karıştırmak için değil, akarsulara deşarj etmek için kullanmayacaklarmış. İzah dediği de bu olsa gerek!

    Şentürk Efendi, o dağlar 30 milyon yıldır siz gelip dümdüz edip, zehirleyin, yağmalayın diye beklemiyor. Milletin ormanını, yaylasını, köyünü, bağını, merasını ve su kaynaklarını talan edin diye hiç beklemiyor.

    Sayın Şentürk’ün haklı olduğu bir konu var, şirketlere yol veren, yağma-talan sisteminin önünü açan bir siyasi irade var. AKP’yle birlikte zirve yapmış bir siyasi irade. Ama katliam nerede olursa olsun katliamdır. Hukuk sistemi, ruhsattı, izindi, ÇED’di diyerek bunu savunamazsın. İnsanlığa karşı suçun ÇED’i, ruhsatı olmaz!

    Bu mantıkla hiç şüphem yok çok yakında bu cümlelerinizi Uludağ, Ağrı, Erciyes dağları için de kuracaksınız. Hatta Spil, Boztepe ve Babadağı da yarın hedefinizde olacak kim bilir. Bakınız arkadaşlar Artvin’i yok etmeyi göze almış, Fırat’ı zehirlemeyi göze almış bir zihniyetin, Kazdağları’nın yüzde 80’ini yok etmeyi göze almış bir zihniyetin yapamayacağı bir şey yoktur.

    İKİ PROJESİ DAHA VAR

    Alamos Gold’un o bölgede yani Kazdağları ekosistemi içinde Ağı Dağı’nda ve Dededağları’nda olmak üzere iki projesi daha var. Ve bu iki proje Kirazlı-Balaban projesinden daha büyük. Kirazlı’da 350 bin ağacı keserek Türkiye’yi ayağa kaldıran Alamos Gold daha o bölgede bir 350 bin ağaç daha kesecek. Arkadaşlar Alamos Gold’un Kirazlı Balaban bölgesinde ruhsat alanı çok daha geniş. Uydu haritalarında en az ağaçların kesildiği alan kadar bir başka alan sondajlarla delik deşik edilmiş ve bekliyor. Yani adamların genişleme sahaları çok net görülüyor. Ayrıca en az 700 bin ağaç da diğer iki projede yani Ağı Dağı ve Çamyurt projeleri için kesilecek. Bu vatandaşların gözü kara! Madenciymiş ya öyle diyor. Gözleri ne köyü ne köylüyü; ne merayı, ne ormanı ne de içindeki trilyonlarca canlıyı görüyor. Gördükleri tek şey yeşil dolarlar. Bunu da süslü cümlelerle bölgede devletin korumasından çıkmış, adeta ortada kalmış savunmasız insanlara yutturmaya çalışıyorlar. Sosyal rüşvetler vererek, insanların çaresizliğinden yararlanarak onlarla bir Azrail gibi gelecekteki ölümleri için kontrat imzalıyorlar.

    Alamos Gold’un Kazdağları ekosistemindeki üç maden projesi Kirazlı agı ve Çamyurt

    Alamos’un hemen yanında TV Tower projesi var. Yine bir başka Kanadalı Liberty Gold bekliyor. En az Kirazlı kadar büyük bir proje. Hemen arkasında Koza Holding’in Serçiler Projesi bekliyor. Hemen karşısında Halilağa Projesi var. Orada da Cengiz Holding ellerini ovuşturarak beklemede. Hemen ileride Nurol’un Lapseki Madeni Dededağları’nda faaliyette. Hemen yanında Eczacıbaşı, altın madeni için kolları sıvamış durumda. Hem de Umurbey ve Bayramdere içme ve sulama barajlarının ortasında. Daha dün aynı Nurol, Bayramiç tarafında Kazdağları’nın kalbinde sondaja başladı. Kazdağları’nın diğer yamaçlarında Havran taraflarında Fatsa’yı zehirleyen Bahra Madencilik’in Demirtepe projesi hazırlık yapıyor. Sondaj yapıyoruz diye dağlar delik deşik edildi. Biraz ileride İvrindi’de Madra’nın zirvesine Nurol’un ikinci altın madeni açıldı bile.

    Bu projelerin hepsi ama hepsi altın-gümüş ve bakır peşinde. Hepsi ama hepsi ormanları kesip, yaylaları-meraları yok edip, dağları oyup, dünyanın en zehirli kimyasallarını açık havada taşın toprağın üzerine boca ediyor. Hepsi ama hepsi bölgedeki su kaynaklarını zehirliyor. Hepsi ama hepsi Biga Yarımadası’nı yok etmeye yeminli. Hepsi ama hepsi ağır metalleri saçan milyonlarca ton pasa dağlarını milletin köylerinin, bahçelerinin ve su kaynaklarının üzerine yığıyor. Hepsi ama hepsi o bölgenin havasını zehirliyor. Hepsi ama hepsi o bölgede yaşayan milyonlarca insanın ve trilyonlarca canlının yaşam kaynağı olan, su kaynağı olan dağlarını yok etmeyi amaçlıyor. Hatta adına madencilik dedikleri açık hava kimyasal fabrikalarının çabucak dolan zehir barajlarını boşaltmak için ya çevredeki derelere bırakıyorlar ya da “evaporasyon” adında bir sistemle buharlaştırdıkları zehiri atmosfere salıyorlar. Bütün bu vahşetin sonunda da “devlet hakkı” dedikleri bir sadakayı devlete ödüyorlar.

    Tehlike çok ama çok büyük. Bu sadece Alamos Gold olayı değil. Türkiye’nin en gerçek beka sorunu bu. Yukarıdaki satırlarda Biga Yarımadası’ndaki Kazdağları ekosistemindeki dehşeti dile getirdik. Tüm Türkiye’de benzer bir dehşet tablosu yaşanıyor. Daha dün Fatsa’da binlerce ağacı kesmeye başladılar. Siyanür madenini genişletmek için. Ordu’da dokuz ayrı yerde daha siyanür merkezi kurmak istiyorlar. Kemaliye’de Munzur Dağları, Erbaa’da Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’da Şahin Dağları tehlike altında. Murat, Çiçekbaba, Eğrigöz, Çaldağı… Liste uzayıp gidiyor. Bu ülkenin dağları, ormanları, yaylaları, meraları, tarım alanları, suları yok edildiğinde; milyonlarca insan aç-susuz büyükşehirlerin varoşlarına yığıldığında kafamıza dank edecek ama o zaman da iş işten geçmiş olacak.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Domaniç-Yirce dağları katliamın eşiğinde; 200 bin Bilecik’li susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya

    Çoğunluğu mermer-seramik olmak üzere yüzlerce madenin tahribatıyla zaten zor durumda olan Bilecik’in doğasına şimdi de öldürücü ve son darbeyi vurmak için harekete geçildi. Bilecik’i yaşama bağlayan son kalesi, su kaynaklarının doğuş noktası DOMANİÇ-YİRCE dağlarına siyanürlü-sülfürik asitli altın-gümüş-bakır madeni açmak için çalışmalar hızlandı.

    Yarattıkları ağır çevre tahribatı nedeniyle girdikleri bölgeyi yaşanamaz hale getiren altın-gümüş-bakır madenciliği Türkiye’de nerede dağ, orman, yayla ve su kaynakları varsa saldırıyor. Yaklaşık 5 senedir Bilecik-Bursa sınırındaki Domaniç-Yirce dağlarını ele geçirmek için her yolu deneyen altıncılar, 2017 yılında mahkemelerin verdiği red kararına rağmen bu kez “altın değil bakır çıkaracağız” yalanıyla yine saldırıya geçti. Ancak ne çıkarırlarsa çıkarsınlar hedeflerinde Domaniç-Yirce Dağları var. Göz koymuşlar bir kere; planlarını yapmışlar ve “ikna timleriyle” saldırıyorlar.

    18 Mart günü, yani bu milletin vatansever duygularının zirve yaptığı bir günde Muratdere ve Ormangüzle köylülerini “ikna” etmeye geldiler. Bakır, molibden, renyum dediler. Her zamanki büyüklere masallarını anlattılar. Yatırım, istihdam, gelişim, para-pul dediler ama bunun bir bedeli vardı: Ormanları, yaylaları, meraları ve suları istiyorlardı. Yani kısacası Muratdere’nin ve su kaynakları ağır darbe alacak Bileciklilerin canını istiyorlardı.

    Domaniç Yirce Dağları

    YALAN ORTAYA ÇIKTI

    Aylardır bu toplantıya hazırlanıyorlardı. Yerel gazetelere çarşaf çarşaf ilanlar verdiler: “Altın çıkarmayacağız” dediler. Çünkü köylü de artık biliyordu ve tepkiliydi; altın işinde siyanür vardı, sülfürik asit vardı. Kısaca zehir ve ölüm vardı. Altıncının yalanı işte 18 Mart’taki bu toplantıya kadar sürdü.

    Toplantı başladı, sorular ardı ardına geldi. Öyle ya halkı bilgilendirme toplantısıydı. Bozüyük Belediye Başkanı Talat Bakkalcıoğlu sordu, şirket yetkilisi Volkan Başkan baklayı ağzından çıkardı: “Altın ve gümüş, bakır konsantresinin içine geçecek. Bakır konsantresinin içinde olacak. Daha sonra bu bakırın içinden altın ve gümüşün ayrılması izabe tesislerinde yapılacak.”

    Sanki diğer yağma-talan merkezlerinde farklı bir şey yapıyorlar. Adına altın madeni denilen bütün bu açık hava kimyasal fabrikalarında üretilen “dore” altın yani “ham” altındır. İçinde altın, bakır, gümüş, molibden gibi metaller bulunan külçeye dore altın deniliyor. Bu dore külçelerdeki metaller daha sonra izabe tesisleri denilen çok yüksek sıcaklı fırınlarda birbirinden ayrılır.

    Yaklaşık iki bin dönüm için ÇED istiyorlar, ama 20 bin dönüm ruhsatları var. Yani ‘bir başlayalım gerisi kısmet’ diyorlar. Diğer bütün vahşi madenler gibi. Üç beş yıllığına gelirler, hiçbir şeye ve kimseye zararları yoktur ama bölgeyi tüketmeden, bitirmeden gitmezler. “Şurada sondaj yaptık… Burada da cevher varmış… Hadi bir kapasite artırımı yapalım… Burada da altın bulduk” cümlelerini ardı ardına sıralarlar. Üretim yöntemleri değişir, yeni yatırım kararları alınır, yeni alanlar talep edilir. Talepleri bitmez. Devletin ilgili kuruluşları da, “Canım madem bu kadar yatırım yapmışlar bari onu da çıkarsınlar, bunu da çıkarsınlar” diyerek bir dediklerini iki etmezler.

    YÜZBİNLERCE BİLECİKLİ SUSUZ KALABİLİR

    Bilecik Milletvekili Yaşar Tüzün, “Bilecik nüfusunun toplam 5’te 4’ü buradan çıkan suyu içiyor” derken, Bozüyük Belediye Başkanı Bakkalcıoğlu ise “Suyumuz zehirlenecek” diye tepkiliydi. “Orası mera sahasıdır, hayvanlarımız orada nefes alır” diyerek tepki gösteren köylülerinse, hayvanların artık Arjantin meralarında veya Sırbistan yaylalarında nefes aldığından haberleri yok. Köyün eski muhtarı, “Biz daha önce mücadele ettik ve iptal ettirdik. Şimdi ne oldu da bu tekrar çıktı” diye isyan etti. Muhtar ne bilsin ormanları, meraları ve köyleri İngiliz borsasında çoktan pazarlandı; bahisler açıldı. Emperyalistler kolay kolay vazgeçmiyor. Kılık değişiyor, yöntem değişiyor, isimler değişiyor ama amaç değişmiyor. 23 bin dönümlük ruhsat alanları var ama ilk etapta 2140 dönümde çalışmaya başlayacak. İlk iş 36 bin ağacı kesecekler. Söyledikleri bu. Yalnız 10 yaşın altındaki ağaçları ağaç olarak saymıyorlar. Yani kesilen her zaman daha fazla. Kanadalı Alamos Gold, Kirazlı’da 45 bin ağaç keseceğini söylemişti ama 347 bin ağacın kesildiği ortaya çıktı.

    FLOTASYON ÖN İŞLEMDİR

    Bir de Flotasyon yapacaklarmış. Yani cevheri köpükle yüzdürme sistemiyle zenginleştireceklermiş. Yani siyanür, sülfürik asit kullanılmayacakmış. Oysa flotasyon yöntemi, altın ve gümüş elde etmek için bir ön yöntem, ön aşama olabilir ancak altın-gümüş elde etme yöntemi değildir. Siyanür liçi uygulanacak cevherdeki zararlı elementleri uzaklaştırmak, siyanür liçinde çözünmeyen tellüridleri kazanmak, gravite zenginleştirmesi ve amalgamasyon işlemlerinin artıklarındaki altın-gümüş kaçaklarını geri kazanmak, yüksek tenörlü altın ön konsantreleri üretmek için altın- gümüş-bakır cevherler flotasyonla zenginleştirilir. Yani cevher flotasyonla zenginleştirilecek, bir başka deyişle ön işleme tabi tutulacak ve ardından da siyanürleme işlemi yapılacak. Bakır madenciliğinde kullanılan kimyasallar da hiç masum değildir ayrıca.

    KONU MADENCİLİK DEĞİL

    Bakınız konu maden veya madencilik değil. Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve bir düşünün. Bir bakın. Bilecik’in yüzde 70’i zaten delik deşik edilmiş. 440 mermer, 200’e yakın maden ocağı var. Uydu haritalarında Bilecik, Salda Gölü’yle yarışıyor. Başta mermer, seramik ve taş ocakları olmak üzere diğer madenlerle birlikte her yer bembeyaz olmuş. Madenlerle tarumar edilmiş bir coğrafya.

    Burada bir ekosistem var. Burada insanlarla birlikte trilyonlarca canlı yaşamı var. Bu bölgede tarım yapan var, su kaynaklarına ihtiyaç var. Bölge devasa metropollerle çevrilmiş durumda. Antalya’dan, Mersin’den, Aydın’dan yani yüzlerce kilometre öteden İstanbul’a, İzmit’e, Bursa’ya gıda ürünlerini taşıdığın zaman fiyatlar uçuyor. Yani buradaki her karış toprağı koruman gerekiyor. Kala kala Uludağ’ın uzantısı olan bölge kalmış. Uludağ ve Domaniç-Yirce Dağları. Şimdi emperyallerin yol göstericiliğinde birileri oraya çöreklenmiş, konuları ters yüz ederek, gerçekleri saklayarak köylüleri kafalamaya, ikna etmeye çalışıyor. Bu mudur ülke yönetimi… Bu mudur madencilik…

    Kardeşim bakın yok ettiğiniz ormanlar ve yerle bir etmeye hazırlandığınız Domaniç-Yirce Dağları o bölgede yüz binlerce insanın su ihtiyacını sağlayan dağlar… Göksu ve Karasu çaylarını besleyen dereler Domaniç-Yirce dağlarından çıkıyor. İnegöl ovası, Oylat Kaplıcaları oradan besleniyor… Yüzlerce köyün yanı sıra Domaniç, Bozüyük, Pazaryeri, İnönü, İnegöl, Yenişehir ve Bilecik şehirleri Domaniç-Yirce dağlarından yükselen oksijenle, süzülen suyla besleniyor. Marketlerde satılan onlarca su markası o dağlardan beslenen kaynaklardan çıkıyor.

     

    DAĞLAR SU BARAJLARIDIR

    Bakın arkadaşlar bu böyle gitmez, gidemez, gitmemeli. Madencilik yapılacaksa bu ısmarlama ÇED raporlarıyla ve raporları anında onaylayan bir sistemle yapılamaz. Öncelikle bu ülkede madencilik yapılamaz alanlar acilen belirlenmeli, ilan edilmeli ve bir anayasa maddesi olarak koruma altına alınmalı. Bakın bu mantıkla gidilirse inanın bana yarın sırada Uludağ var. Zaten Domaniç-Yirce Dağları Uludağ’ın uzantısı. Yarın Ağrı Dağını, Erciyes’i ve Hasan Dağı’nı yağmalamak için ikna timlerini salacaklar. İnanın bana adım adım buraya gidiyoruz. Kazdağları’nın yüzde 79’unu maden bölgesi olarak parselleyen bir anlayış var. Dağlar sadece üzerlerindeki ormanlar demek değil. Dağlar her bölgedeki su barajlarıdır. Evet barajlardan bile daha değerli su kaynaklarıdır dağlar. Lütfen dağları bu kadar küçük görmeyiniz. O küçük gördüğünüz dağlar size hayat veriyor. İkliminizi oluşturuyor, sularınızı akıtıyor.

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.